Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Denktaş'ın Hatıraları - 11-20 Ekim 1964

Burada Rauf R. Denktaş'ın 1964 Yılındaki Hatıraları hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Denktaş'ın Hatıraları - 11-20 Ekim 1964

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Tem 2012, 16:54

11 Ekim 1964

Genel Sekreter U Thant’a gönderdiğim mektup "Rauf R. Denktaş, U Thant’a Gönderdiği Bir Mektup’ta Genel Sekreterin Dikkatini Bir Defa Daha Gerçeklere Çekti" başlığı altında, bugün Türk basınında yayınlandı:


Halen Ankara’da bulunan Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U Thant’a Türk Hava Gücünün Erenköy bölgesindeki harekâtını kınayan bir deyişle söz etmesinden dolayı üzüntülerini sunmuştur. Türk Cemaat Meclisi Başkanı Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine gönderdiği bir mektupta UNC, 81 sayılı ve 12 Eylül 1964 tarihli basın bültenine atıfta bulunmakta ve bu bültenin dördüncü sahifesindeki dördüncü paragrafı iktibas etmektedir. Genel Sekreterin Türk Hava harekâtı ile ilgili kişisel görüşünü açıklayan bu paragrafın metni şudur:

"Taktik bakımından ne kadar önemli olursa olsun, Kıbrıs Toplumlarına karşı Ağustosun ilk günlerinde yapılmış olan hava akınlarının son derece esef verici ve Kıbrıs sorununun hallini çok daha fazla güçleştiren bir olay olduğunu ifade etmek zorundayım. Müdafaasız kimselere karşı yapılan bu saldırılarda birçok suçsuz sivil şahıs hayatını kaybetti veya sakatlandı birçok mallar mahvedilen ve önceden tahmin edilmesi mümkün olduğu gibi Kıbrıs hükümetinin tutumunu sertleştirdi. Her ne sebeple olursa olsun bu saldırıların tekrarlanmayacağını umarım. "

Haksız Tenkidler

Bunların Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri gibi bağımsız, tarafsız ve hak gözeten bir kişiden gelen çok sert tenkid sözleri olduğuna işaret eden Rauf Denktaş, her şeye rağmen söz konusu olayla ilgili gerçekler ve özellikle Barış Gücünün o bölgedeki Türk Toplumunun güvenliğini sağlamakta tamamen iktidarsız kaldığı hakikati göz önünde bulundurulursa, bu tenkidlerin haklı gösterilemeyeceğini belirtmiştir.

Denktaş, Mektubunda Erenköy Bölgesindeki Türk Hava Harekâtını ilgilendiren olaylara dikkati çekmekte Rumların ortada hiç bir tahrik yokken sahra topları ile Türklere karşı saldırıya geçtiklerini birbiri ardı sıra köylerin düştüğünü, buna paralel olarak savunma batlarımızın kırıldığını, Rum şarapnellerinden kaçan binlerce Türkün Erenköy’deki mağaralara sığındığını, Rumların ilerleyişini durduramayan Birleşmiş Milletler askerlerinin geri çekildiğini hatırlatmakta ve şöyle demektedir:

"Erenköy’ü savunmak için ümitsiz teşebbüste yüzlerce Türk daha ölecek ve Erenköy düştükten sonra hepsi değilse bile, o bölgedeki Yüzlerce Türk daha boğazlanacaktı"

İhtar Uçuşu

Rum toplarının namluları Erenköy üzerine çevrilince ve bu namluların ateşi Masum Türk köylülerine zayiat verdirmeye başlayınca Türk uçaklarının bir ihtar mahiyetinde Rum kuvvetlerinin üzerinde uçtuğunu, fakat Rumların Türk hükümetinin bu ihtarına kulak asmadıklarını ve ertesi gün daha ağır bir saldırıya geçtiklerini kaydeden Rauf Denktaş, Türk avcı uçaklarının ancak bu bölge Türklerini mahvetmeye matuf kasıtlı ve sebepsiz saldırıdan sonra taarruzu durdurmak üzere müdahale etmek zorunda kaldığını hatırlatmıştır.

Hal Şekillerinden Biri

Rauf Denktaş, bu gerçeklere Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin dikkatini çektikten sonra mektubuna şu satırlarla devam etmektedir:


"Binaenaleyh böyle sınırlı bir zabıta hareketini nasıl olur da ‘üzücü’ bir hareket olarak vasıflandırdığınızı anlayamıyorum. Makarios’un topçuları yüzlerce Türkü öldürürken, boşaltılmış Türk köyleri yer ile yeksan edilirken, Makarios ve kuvvetlerinin Güvenlik Konseyine açıkça meydan okuması, karşısında Birleşmiş Milletler Barış Gücü müdahalede bulunamayacağını itiraf ederken, Türkiye’nin ne yapması beklenirdi? Türkiye bir gün daha gecikmiş olsa idi Erenköy’deki bütün

Türkler mahvolacaktı. Onların Türkiye tarafından kurtarılmış olması üzücü bir olay mıdır? Kıbrıs probleminin hallini güçleştirmiş olan Türkiye tarafından tam zamanında girişilmiş olan kurtarma hareketi midir? Şüphe yok ki Ekselans, bu problemin hal şekillerinden birisi, son 9 aydan beri Makarios’un yapmaya çalıştığı gibi adanın Türk unsurunu ortadan kaldırmaktır. Mamafih Güvenlik Konseyinin ‘Kıbrıs probleminin halli’ kelimelerinde kastettiği mananın bu olmadığını hepimiz ümit etmekteyiz’.

Barış Gücünün Görevi

Kıbrıs probleminin Kıbrıs'taki Türk varlığının hesaba katılarak hallolunması gerektiğine ve Birleşmiş Milletler Barış Gücünün Rum tarafının Türk toplumunu katletme teşebbüslerini akim bırakmakla görevli olduğuna işaret eden Denktaş, "Makarios’un hilt veya meydan okuma entrikaları yüzünden Barış Gücü bu himayeyi sağlayamayacak duruma sokulduğu takdirde, Türk varlığının Türkiye tarafından korunması gerekmektedir" demiştir.

Yanlış Yorum

U Thant eğer raporunda bu gerçekleri Makarios’a bildirmiş olsa idi Başpiskopos’un daha kolayca kendine gelmiş ve böylece Türklere karşı yeni saldırılar organize etmek cesaretini bulamamış olacağını ifade eden Türk Cemaat Meclisi Başkanı oysa ki şimdi Makarios’un Genel Sekreterin sözlerini kendi açısından yanlış yorumlayabileceği ve dolayısı ile Türk Müdahalesinden korkmaksızın yeni saldırılara girişmek cesaretini bulabileceği ihtimalinin doğduğunu öne sürmüştür. Geçmişteki birçok denemelerin Makarios’un yaptıklarının cezasız kalacağını hissettiği müddetçe Anayasaya aykırı davranışlardan vazgeçmeyeceği gerçeğini ortaya koyduğunu ve onu bir dereceye kadar ölçülü hareket etmeye zorlayan yegâne faktörün Garanti Andlaşması tahtindeki Türk Müdahalesi olduğunu belirterek mektubuna devam eden Türk Cemaat Meclisi Başkanı bu konuda şunları kaydetmektedir:

"Makarios zaman zaman bu hakkın varlığının ve ne derece etkili bir şekilde kullanılabileceğini Türklere karşı ölçülü hareketlerle denemektedir. Leymosun, Baf ve St. Hilarion vakalarında olduğu gibi, bu hak kullanılmadığı takdirde iş tamamdır ve bunu kar saymaktadır. Türkiye hakkını kullandığı takdirde ise Rumlar protestoları ile sizi ve bu konuda bilgi sahibi olmayanları sadece can kurtarmak gayesi ile kullanılmış olan bu hakkın kullanılmasını tenkit etmeye zorlamaktadır. Makarios bu durumda da yine kendisini kazanmış saymakta ve bu suretle de bu terane devam edip gitmektedir".

Makarios’un Kafasına Sokulması Gerekenler

Rauf Denktaş, telgrafına şu satırlarla son vermektedir:


"Kıbrıs’ta Türkler sıkıntı çektikleri müddetçe Türkiye’nin hem manen hem kanunen müdahale ederek onları kurtarmak zorunda olduğunu ve bu hususta Güvenlik Konseyinin hiçbir şey yapamayacağını Makarios’a kesinlikle anlatarak 'Bağımsız Devlet’ rolü oynayarak Kıbrıs’ı Yunanistan’la birleştirmeye kalkışmasına bir son vermenizi bekliyoruz. Dünyayı aldatamadığı ve Güvenlik Konseyini:i£ arkasına gizlenerek, Rumlarla ortak bir toplum olarak Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşuna imza koymuş olan Kıbrıs Türk toplumunu tahakküm altına alma işini tamamlayamayacağı Makarios’un kafasına sokulmalıdır. "

12 Ekim 1964


Dışişleri Bakanlığında düzenlenen toplantıya katıldım. Toplantıda Değiştirme Birliği ve Lefkoşa-Girne yolu meselesi ele alındı. Her iki konuda da değişik görüşler var.

Toplantı sonrasında, basın mensuplarıyla görüşüyorum. Kısa bir demeç verdim:

"Görüşmeler, Cumartesi gününden bu yana devam ediyor.

Lefkoşa - Girne Yolu’nun açılması hakkında Cemaatimizin ileri sürdüğü bazı şartlar vardır. Kıbrıs’ta bir prensip anlaşmasına varılmış, cemaat ilgilileri de bunu kabul etmiş olmakla beraber, teferruat üzerinde ileri sürdükleri bazı şartlar mevcuttur. Bu şartları Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U Thant ve Kıbrıs Barış Gücü Komutanı General Thimayya tarafından da kabul edilmesi için Dışişleri Bakanlığının yardımını istiyoruz ve bu yolda çalışıyoruz.

U Thant, ileri sürdüğü, bizim, kabul edemeyeceğimiz şartlarla yolu elimizden almak istiyor.

Kahire'deki tarafsız ülkeler zirve toplantısı bildirisinde Kıbrıs’la ilgili kısımlar vardır. Ama bizim haklarımız, bunların dışında, andlaşmalara bağlı bir haktır. Bu hakları kendi bünyemiz içinde koruyabilirsek, davamızı kazanabiliriz."

Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin ise, "Lefkoşa-Girne yolunun trafiğe açılması konusunda Türk Hükümeti ile Türk Cemaati arasında bir anlaşmazlık çıktığı yolundaki haberler hakkında ne düşünüyorsunuz" sorusunu şöyle cevapladı:

"Buna anlaşmazlık demek doğru değildir. Bazı ihtiyaçları olduğunu ve bunların temini, kendilerinin tatmin edilmesini bizden istediler. Biz de bu ihtiyaçları ile ilgili olarak diğer taraflar nezdinde teşebbüsler yaptık.

Kıbrıs’ta yaşayan Cemaatimiz, Lefkoşa-Girne yolu için garanti istiyor".

Daha sonra ise "Değiştirme Birliğimiz ve Girne yolu meselelerini ayrı ayrı mütalâa eden görüşümüz devam ediyor mu?" sorusuna ise şu cevabı verir:

Evet devam etmektedir. Meselenin yan yana gelişi bir tesadüftür. Değiştirme Birliği işi Makarios’tan çıkmıştır. O, "buyursunlar" diyor. Bu konudaki müzakereler Birleşmiş Milletlerde devam ediyor.

Bizim cemaat, yolun açılması konusunda itiraz etmeseydi, birlik çoktan gitmiş olacaktı.

Değiştirme Birliği ve Lefkoşa-Girne yolu meselesi.

İkisi de birbirinden ayrı konular...

Değiştirme Birliği’nin adaya gitmesi, Garanti Andlaşmasmdan kazanılan meşru bir hak...

Lefkoşa-Girne yolunun açılması ise, Makarios’un "Kıbrıs Hükümeti" tezini kuvvetlendirmek için öynadığı bir oyun. Türk bölgelerine hakim olmak istiyor.

Lefkoşa’da Galo Plaza, saat 17.30’da Dr. Küçük’ü ziyaret edecek ve bir buçuk saat süren bir görüşme yapılacaktır:

Dr. Küçük - Galo Plaza Görüşmesi:

Hazır: Osman Örek Fazıl Plümer Halit Ali Riza Cemal Müftüzade

Galo Plaza kendi arzusu üzerine 12 Ekim 1964 tarihinde ö.s. saat 17.30’da Dr. Küçük’ü ziyaret etmiştir. Görüşme 1 1/2 saat kadar sürmüştür.

Plaza, evvela Ankara’daki temasları hakkında izahat vermekle söze başlamıştır. Anlattığına göre Plaza, Ankara’daki temaslarından çok memnun olmuş. Görüşmeler üç gün devam etmiş ve sonunda Sayın Başbakan tarafından kabul edilmiş. Plaza Başbakandan sitayişle bahsetmiştir.

Ankara temaslarında Plaza Kıbrıs mes’elesinin halli konusunda prensip itibarıyla üç noktada Türk Hükümeti ile anlaşmaya vardığını izah etmiştir:
(a) Bulunacak hâl çaresinin Kıbrıs halkının, ve bilhassa Türk Cemaatinin, emniyet, refah ve saadetini temin etmesi;
(b) Bu hâl çaresinin, Türkiye’nin milli şeref ve hasiyetini tatmin etmesi;
(c) Kıbrıs’ın Türkiye bakımından stratejik önemi göz önünde tutularak, Türkiye’nin milli güvenliğini de temin edecek bir hâl çaresi bulunması.

Biz, bu üç noktadan birincisinin Kıbrıs halkının güvenliğini değil Kıbrıs Türk Cemaatinin can ve mal emniyetini temine matuf olması icap ettiğini, zira, hadiselerin de ispat etmiş olduğu gibi, tehlikede olan Kıbrıs Rum halkının emniyeti değil, Türk halkının emniyetidir. Binaenaleyh bulunacak hal çaresinin evvel emirde Türk cemaatinin halihazır ve istikbâlde emniyetinin kat’i ve fiili olarak sağlanmasının şart olduğunu belirt-

tik. Plaza bunu kabul etti ve Ankara’daki anlaşmasının da bu merkezde olduğunu sonradan söyledi.

Plaza devamla, Türk Hükümetinin müzakerelere, Mr. Acheson ve Tuomioja’nın bıraktığı yerden başlamasını ve Cenevre ve Kıbrıs dışında başka bir yerde devam edilmesini istediğini, fakat bu noktada kendisinin, müzakerelere burada, Kıbrıs’ta devam edilmesi fikrinde olduğunu, meselenin evvel emirde insani bakımdan ele alınması gerektiğinden Kıbrıs halkını ilgilendirdiğini, Amerika’nın doğrudan doğruya müzakerelere iştirakinin Birleşmiş Milletler bakımından mahzurlu olacağını, Türk Hükümetine izah ettiğini söyledi.

Plaza aynı zamanda, nüfus aktarılması ve sair teknik konularda da Türk Hükümet erkânı ile etraflı görüşmeler yaptığını bu görüşmelerin de kendisi için çok istifadeli olduğunu belirtti.

Biz verdiği izahattan dolayı Plaza’ya teşekkür ettik ve kendisine daha önce de izah etmiş olduğumuz gibi bulunacak hâl çaresinin, fiziki ve coğrafi bakımdan Türk cemaatinin Kıbrıs dahilinde belli bir bölgeye toplanmasını temin etmesi icap ettiğini, aksi takdirde her hangi bir Rum idaresinde Türk Cemaatinin emniyet içerisinde yaşayabilmesini beklemeğe imkân olmadığını anlatarak, Birleşmiş Milletler uzmanı Mr. Ortega tarafından yapılan tahkikat neticesine dayanan ve Kıbrıs sathında Türk köy ve evlerine yapılan tahribatı gösteren tarafımızdan hazırlanmış bir haritayı kendisine göstererek, Rumlar tarafından Türk mallarına soğukkanlılık içerisinde yapılan bu hainane tahribatı Rumların hiçbir şekilde izah etmelerine imkân olmadığını, Türklerin elinde de olsa, Kıbrıs’ın milli servetini teşkil eden bu emlâki tahrip etmekle Rumların, Türk Cemaatini adadan silip süpürmek düşüncesi ile hareket ettiklerinin tamamen aşikâr olduğunu, kâğıt üzerinde verilecek her hangi bir garantinin, köyleri ve malları bu şekilde tahrip edilen Türklerin huzur ve emniyet içerisinde yeniden aynı köylere dönmelerini sağlamasına imkân olmadığını, 1958 senesinde de birçok karışık köylerde Rum tecavüzüne maruz kalan Türklerin köylerini terke mecbur olduklarını misâl olarak göstererek, bu köylerden meselâ Mağusa kazasında Piper ister ona, Lefkonuk, Paşaköy, Lefkoşa kazasında Somolof Litrodonda gibi karışık köylere Türklerin Cumhuriyet rejimine ve bütün garantilerine rağmen dönemediklerini, dönmeğe teşebbüs ettikleri, Aytotro (Mağusa), Lâkadamya ve Deftera gibi köylerde Rum gençleri tarafından devamlı surette tehdit edildiklerini ve neticede Türk liderliğinin devamlı ısrarlarına ve taahhütlerine inanarak Cumhuriyetin kurulmasından ancak iki sene sonra ve ancak bir kısım köylünün dönebildiğini ve 21 Aralık hadiselerinin gene bu köylerde Türklere hücum edilmesi ile başladığını anlattık ve bu şartlar altında, değil Makarios veya Yunan Hükümetinin, hatta Türk liderliğinin vereceği her hangi bir garantinin bu insanları Rumlarla birlikte yaşamak için bu köylere dönmek hususunda ikna etmesinin imkânsız olacağını belirttik.

Plaza coğrafi ayrılığın cebri nüfus mübadelesi ile yapılmasının Birleşmiş Milletlerce tasvip edilmeyeceğini, bizim federasyon teklifimizle mübadeleyi cebren mi yoksa gönül rızası ile mi yapmak niyetinde olduğumuzu sordu. Biz, bu hareketin Türk Cemaati bakımından tamamen gönül rızası ile yapılacağını, zira, yukarıda da izah etmiş olduğumuz gibi Türklerin eski yerlerine dönmelerine artık imkân olmadığını, yeniden yerleşirken de kendi Cemaatlerinin emniyeti temin edeceği bir bölgeye yerleşmek istediklerini, bunun gayet tabii bir şey olduğunu anlattık. Plaza, Rum’lar hakkında ne düşündüğümüzü sordu. Biz, prensip itibarıyla ayrılık esası kabul edilirse, Rum’ların da kendi arzuları ile Türk bölgesinden gitmeği tercih edeceklerim, fakat, gitmeseler bile, Türk Cemaatinin muayyen bir bölgeye toplanması halinde o bölgede ekseriyeti temin edebileceğini ve bunun da federal bir Türk idaresi kurulmasına kâfi geleceğini anlattık. Rum idaresindeki bölgede hiç bir Türk’ün kalmak istemeyeceği gibi Türk idaresindeki bölgede de hiç bir Rum’un kalmak istemeyeceği tabiidir. Bu böyle olduğuna göre coğrafi bir ayrılığa dayanan bir federal sitemde mecburi nüfus aktarılması olmayacağını, halkın gönül rızası ile yer değişeceğini izah ettik.

Bunları müteakip, Plaza’ya Grivas’ın 11 Ekim 1964 tarihinde Karpaz’da yaptığı konuşmada Enosis’in gerçekleşmiş olduğundan bahsetmesi ve Türkler işbirliği yapmazsa silahların konuşacağı yolundaki beyanatından bahsedilerek bu kabil beyanların Türk Cemaatini silah zoruyla Enosis’i kabule zorlamağa matuf olduğunu ve bu tehditlerle Kıbrıs’ta Rumların

gayelerinin ve bütün tutumlarının mahiyetinin sarahaten ortaya konduğunu, bulunacak hal çaresinin, bu kadar caniyane düşünen ve hareket eden Rumların tehdidi altında ezilmekten Türk Cemaatini kurtarması icap ettiğini, 1878’den beri Rumların ve Yunanistan’ın Kıbrıs’ta aynı şekilde hareket etmekte olduklarını ve daima Girit’i örnek aldıklarını, Girit'teki facianın Türk Cemaati tarafından gayet iyi bilindiğini ve son hadiselerin de tamamen Girit katliamına uygun bir program tahdinde yürütüldüğünü belirttik.

Plaza, Birleşmiş Milletler Arabulucusu olarak, kendisinin Enosisi bir hal çaresi olarak ileri süremeyeceğini zira Birleşmiş Milletlerce kabul edilemeyeceğini söylemiştir. Biz de cevaben, nasıl, üye bir devletin ortadan kaldırılmasını Birleşmiş Milletler tasvip etmiyorsa, ayrı hukuki, fiili ve sosyal bir mevcudiyeti ve hüviyeti olan muhtar ve hükümran bir Türk Cemaat statüsünün de ortadan kaldırılmasına Birleşmiş Milletlerin razı olamayacağını ve bulunacak hal çaresinin bu esastan hareket etmesi gerektiğini belirttik. Plaza "Bu tamamen doğrudur, bunu kabul ediyorum" dedi. Görüşme esnasında Plaza beynelmilel anlaşmaların tek taraflı olarak iptal edilemeyeceğini de kabul ettiğini bildirdi.

Neticede Plaza görüşmeden müstefit olduğunu, yakında Atina’ya ve ondan sonra da Londra’ya gideceğini belirterek ayrıldı.

13 Ekim 1964

Bütün gece uyuyamadım. Feridun Cemal Erkin’in, Kıbrıs Türk Cemaati ile ilgili sözleri kulaklarımda çınladı durdu...

Erkenden uyandım.

Dışişleri Bakanı Erkin’le görüşmem var.

Oldukça uzun bir görüşme oldu.

Görüşme sonrasında, basın mensuplarının soru yağmuruna tutuldum. Basın mensuplarına verdiğim yanıtlar:

Soru: Değiştirme Birliği ve Girne Yolu’nun açılışı birbirinden iki ayrı konu mudur? Değiştirme Birliğinin adaya gitmesini Türk Cemaati mi geciktiriyor?

Yanıt: Dışişleri Bakanının da ifade ettiği gibi Değiştirme Birliğinin gidişi ile Girne yolunun açılışı birbirinden iki ayrı konudur. Kıbrıs’taki Türk Cemaati Girne Yolunun açılışı hususunda ileri sürülen şartlar üzerinde durup bu mesele ile kendi yönünden ilgileniyor. Böyle hareket edişlerinin, ayrı bir konu olan Değiştirme Birliğine tesir edeceğini zan ve tahmin etmiyorlar. Dolayısıyla Değiştirme Birliğinin gitmesini Türk Cemaatinin geciktirmesi gibi bir durumu kabul etmiyoruz.

Soru: Türk Cemaati açısından Değiştirme Birliğinin adaya gitmesi mi daha önemlidir yoksa Girne Yolunun Türk kontrolünden çıkması mı ?

Yanıt: Değiştirme Birliği adadaki Türk askerinin sayısını artıracak değildir. Adaya giden asker kadar adadan da asker çıkmış olacaktır. Bunun için esas konu, Türklerin, elinde bulunan bir yolun Birleşmiş Milletlere devri ve diğer yollarda Rumların kabul etmediği bir kontrolün bizim tarafımızdan Girne yolunda kabul edilmesidir. Cemaat bu konuya bu açıdan bakmakta fakat Değiştirme Birliğinin adaya gitmesiyle Garanti Andlaşmasının takviye edileceği yönünü de gözden uzak tutmamaktadır.

Cemaatin ihtilâfa ileri sürdüğü şartlar yüzünden Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U Thant bile bu şartların değiştirilmesi için Türk hükümetinin yardımlarını rica etmiştir.

Soru: Kıbrıs’ta Türkler, yollarda rahatlıkla seyahat edebiliyorlar mı?

Yanıt: Adanın muhtelif yerlerinden Lefkoşa’ya gidiş, Rum polisinin kontrolüne ve tahdidatına tabidir. Yola çıkan bir Türkün gideceği yere varması garanti altına alınmamıştır. Birleşmiş Milletler himayesinde seyahat eden Türkler bile Rum polisler tarafından durdurulup alıkonulmakta ve her türlü eza ve cefaya maruz bırakılmaktadır. Girne bölgesinde, köylerde bulunan hiç bir Türk, Lefkoşa’ya gelememektedir. Biraz ferahlamakla beraber iktisadi sıkıntı devam etmektedir. Sıkıntı bertaraf edilmiş değildir.

Soru: Mahkemeler konusunda ne diyeceksiniz?

Yanıt: Türk bölgesinde bu idare hüküm sürmekte ve Türkler kendi idarelerini anayasaya uygun şekilde yürütmektedir. Mahkemeler konusunda Makarios 'un geçirmiş olduğu anayasaya aykırı bir kanun vardır. Dr. Küçük bu kanunun kaldırılması için Makarios’a müracaat etmiş ve makul bir süre sonunda bu kanım kaldırılmadığı takdirde Türk hakimlerin vazifelerinden çekileceğini bildirmiştir. Mahkemelerin anayasaya uygun şekilde yeniden tesisi için U Thant nezdinde teşebbüsler yapılmaktadır."

Lefkoşa’dan gelen haberler önümde duruyor:

Dün, Magosa kazası Boğaziçi köyünden Lefkoşa’ya gelen köyün eski muhtarının Türk bölgesine girmesine Rum polisler izin vermedi.

"Bomba yapılır" gerekçesi ile Türklere kimyevi gübre verilmesi yasaklanmıştır.

Hamitköy, 25 dakika süreyle ateş yağmuruna tutuldu.

Larnaka’dan, Lefkoşa’ya kolunu tedaviye gelen bir Türk ve iki arkadaşı Türk semtine sokulmadı.

14 Ekim 1964

Bozkurt Gazetesi’nde, Mustafa Güryel’in makalesinden alıntılar:


"Gayemiz muhakkak ki karşı tarafla anlaşmaktır. Fakat nasıl olursa olsun değil. Bizi bugünkü duruma sokan şartların yeniden tekerrürünü önleyecek ve Türk toplumunun yeniden ezilmesine fırsat vermeyecek bir düzen kurulmasını yapılacak anlaşmaya ön şart kabul ediyoruz.

Bu bakımdan Türk hükümetinin, aylardır çektiklerimize, bıçağın gelip kemiğe dayanmasına dönüp baktıkça, artık gerekebildiğince dikkatli olmanın ve ipe un sermenin Kıbrıs Türk’ü için ölüm-kalım olduğunu görmesi ve bilmesi lâzımdır. Bir anlaşma olsun ve gelecekteki problemleri ileride çözeriz diyerek işin kolaylığına gidiliği an, içinden çıkılmaz daha güç meseleler karşımıza dikilecek ve ipin ucunu kaçırdıktan sonra bir kere daha geriye dönüşün imkânı bulunmayacaktır.

Acheson plânının Rumlar tarafından kabul edilmeyişi bizim için bir talih eseri olmuştur. Fakat tekrar kötü bir pazarlığa girişmekten kaçınmak ve Kıbrıs Türk’ünün davasının, iki karıştık üs davası olmadığını bütün ilgililere ve özellikle Galo Plaza’ya önceden bildirmek lazımdır."

Milliyet Gazetesi, "Girne Yolu meselesinde Kıbrıs Türk’leri, Türkiye Hükümeti ile mutabakata varmalıdır" haberini verirken, şu yorumu yapmaktadır:

"Kıbrıs Türk’lerinin itirazları şu noktalarda toplanmaktadır:

Girne Yolu, tehdit altında bulunan Türk köylerinin savunulmasında can damarıdır. Rum saldırılarını önlemeye çalışan Türk mücahitlerine her türlü ikmal bu yoldan yapılmaktadır.

Diğer bütün yollar Rumların elinde iken Türk’lerin elinde kalabilen tek ulaştırma imkânlarının da kaldırılması Türk toplumunun ilk fırsatta imha edilmesi tehlikesini yaratacaktır. Barış Gücü Komutanının Girne Yolu için ileri sürdüğü formül, böyle bir durum yaratacak niteliktedir.

Zira Makarios’un polisleri ve birlikleri, Ada’nın her tarafında tam teçhizatla dolaşırken Girne Yolunda silahlı Türklerin dolaşmasına müsaade edilmemek istendiği gibi, bu bölgedeki Türk polisleri de Girne yolundan uzaklaştıracaktır.

Ayrıca yol bu şekilde serbest kaldıktan sonra Rum Hükümeti, yolun tamiratı, bakımı, trafik kazaları gibi çeşitli vesilelerle buraya dilediği kadar adamını getirecektir."

Son zamanlarda Rum basını, radyo ve televizyonunda Kıbrıs Türklerine yönelik planlı bir propaganda yürütülmektedir. Türk liderliğine, Kıbrıs Türklerinin birlik ve beraberliğine yönelik çirkin bir propagandadır bu. Bu yayınlardaki amaç liderliğe olan güveni sarsmak, moral çöküntüsü yaratmaktır.

İşte, bunun Fileleftheros Gazetesi’nde yayınlanan çirkin bir örneği:

"Ankara’da bulunan Denktaş, Erkin’in Türklerin Girne yolunu ister istemez açacağını söylemesini kabul etmemekte ve bu yolun Türk Cemaati için sağlam bir mevzi olduğunu söylemektedir. Türk tedhiş liderinin bu noktadaki endişesi, Türk tedhişçilerle bütün yol boyunca yayılmış bulunan Türk Alayına herhangi bir çatışma anında yardım götürülemeyecek veya onlardan takviye alınamayacaktır. Bütün mesele bundan ibaret değildir.

Türk Hırsız-Çetecilerinin mevzilerini kaldırsak kendilerini Türk kızlarından da mahrum edeceğiz. Paşalar haremsiz yaşayabilirler mi? Asla."

Dr. Küçük’ten aldığım mesajlar ve raporlardan, durumun hiç de jyı olmadığı anlaşılıyor. Mesajlar adeta bir moral çöküntüsünü yansıtıyor...

Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Halûk Bayülken’e uzun bir rapor yazıyorum:

Ankara 14.10.64

Pek Muhterem Halûk Bey,

Dr. Küçük’e gönderdiğim iki mektubun kopyalarını malûmatınıza arz ederim.

Müsaadenizle Hakimler konusunda verilen tavizin doğurduğu ve doğuracağı neticeler üzerinde durmak isterdim:

Hakimlerimiz "muvakkat bir süre için" vazifeleri başına gittiler. Böylelikle mahkemelerde çalışan Türk memur, mütercim, mukayyit ve mübaşirler de vazifelerine dönmek zorunda kaldı. Türk hakimler mahkeme huzuruna getirilen ve hükümete karşı ayaklanma ile veya buna mümasil suçlarla suçlandırılan Türklerin davalarını görüyorlar ve göreceklerdir. Rumlar, kendi bültenlerinde bu olayları yayınlamakta ve bütün dünyaya "Türkler hükümete karşı ayaklanmadı diye kim demiş? Bakınız Türk hakimler bile bu isyan davalarını görmektedirler" diyebilmektedirler. Yani Türk hakimlerle, mahkemelerde çalışan Türk memurların vazifelerine devamı Rumlar için bulunmaz bir propaganda vesilesi olacaktır. Bu propagandayı başarı ile yürütebilmeleri için Hakimlerimize ve mahkeme memurlarına hareket serbestisi tanıyorlar, dünya efkârı umumiyesine de "Şu kadar hakimle, şu kadar memur mahkemelere gelip vazifelerini yapıyor, korkmuyorlar da diğer Türk memurlar ne diye vazifelerine gelmiyorlar?" diyebileceklerdir. Esasında, diğer memurlar da vazifelerine gitmeğe kalkışırsa bu sefer "bunların aralarında hükümete karşı isyan etmiş olanlar vardır, her birinin dosyasını ayrı ayrı tetkik edeceğim" diyerek müşküller, pürüzler çıkartacak ve bizi Makarios’un teklif ettiği "genel affı" kabule zorlayarak, Kıbrıs’ta Türklerin isyan ettiğini yine bize tescil ettirecektir. Memurların arkasından, aynı şekilde polislerimizin durumu meydana çıkacaktır. Bu şartlar altında Türk memur ve polislerin Rumların insafıyla vazifelerine dönmüş olmaları keyfiyetinin Cemaatin morali üzerinde yapacağı tesiri sizin takdirinize bırakıyorum. Ve yine, bu şekilde ve bu şartlar altında Türk memur ve polisleri vazifelerine döndükten sonra, Makarios idaresi, propagandaları icabı, bunlara hüsnü muamelede ve hüsnü kabilde bulunurlarsa siyasi sahada "Rum Cemaatinden ayrı bir idare - hatta coğrafi ayrılık esasına dayanan bir idare" davamızın ne olacağını düşünmemiz icap eder.

Bu meselenin diğer bir seyir şekli şöyle olabilir: Hakimler ve Mahkemelerdeki memurlar vazifelerine avdet ediyor. Bu hâl davaya zarar getirmediği "düşünce" kaydıyla göz yumuluyor. Vazifeye gidemeyen diğer memurların durumu ne olacak? Bunların arasında şimdiden "Hakimler vazifelerine gidiyor; bu, davaya zarar getirmiyor da, bizim gitmemiz mi davaya zarar getirecek?" diyenler vardır. Zamanla bunlar çoğalacaktır. Neticede, Makarios’un Türk mukavemetini kırmak için hazırladığı oyuna geliyoruz ve 9 aylık mukavemetin manası kalmıyor. Çünkü her iki şıkta da Türklerin kültürlü memur sınıfı arasından "Makarios’un muvafık gördükleri" veyahut da affına mazhar olanlar vazifeye alınmış ve onun otoritesini kabul etmiş olacaklardır. Bunun arkasından, zincirleme, bütün mukavemet mekanizması kendiliğinden çökecektir. Barikatların kaldırıldığını; propagandaları icabı bugün bize silah çeken Rumların, Türklere hüsnü kabul ve muamele gösterdiğini farz edelim. Bunun arkasından hangi davayı hangi esasa dayanarak kazanacağız? Rumların "Birkaç ekstremist araya girmese ve Türkiye müdahale etmese, işte bal gibi yaşıyoruz. Buna, ne Anayasayı kökünden ihlalimiz, ne adaya Yunan askeri ile Grivası çıkartmış olmamız; ne de mücadelenin Enosis için olduğunu bilmiş olmaları mani değildir" iddialarına en iyi misalleri vermiş olmayacak mıyız?

Bizi Rumların gaddarca kestikleri, ve imha için her denayete baş vurdukları bir zamanda ve dünyanın "Bu iki cemaatin bir arada yaşamalarına imkân yoktur" dedikleri bir zamanda, biz bu davayı leyhimize halledemedikten sonra, Hakimlerin ve memurların vazifelerine dönmesi ile başlayacak sun’i bir dostluk havasının sureten olsun estiği bir zamanda nasıl halledebileceğiz?

Biz, hayatın normale dönüşünü, müzakereler devam ederken Anayasa altında idareyi kabul edişimizi bazı şartlara bağlamak zorundayız. Kanaatimce şartlar şunlardır:

1. 21 Ağustos’dan bu yana Rumların anayasaya aykırı olarak aldıkları kararlardan vazgeçmeleri;
2. Anayasaya uygun olarak toplanacak Bakanlar Kurulu ile Temsilciler Meclisinin Anayasaya aykırı olan bütün kanun ve tasarrufları bertaraf eden, gündemi evvelinden Makarios ile Dr. Küçük arasında hazırlanmış, ilk oturumlarını yapmaları;
3. Türklerin can ve mallarına olan zararın tesbiti ve gereken tazminat kanununun derhal çıkarılması;
4. Ada’ya gizlice gelen Yunan askerlerinin Ada’dan çıkarılması; silahlarının Birleşmiş Milletler kontrolüne devri veya Ada’dan ihracı.

Her iki tarafın silahlarını kendi makamlarına teslim etmesi (Rumlar Makarios’a; Türkler Dr. Küçük’e verebilir).
5. Bu arada B.M. kuvvetlerinden müteşekkil bir polis gücünün polis ve iç emniyet konularında vazifelendirilmesi; B.M.’ler tarafından gönderilecek hakimler vasıtası ile mahkemelerin anayasaya uygun olarak yeniden tesisi;
6. Her iki tarafın tehlikeli veya ekstremist veya ekstremist addettiği kimselerin, kat’i bir hal çaresi bulununcaya kadar Ada’dan uzaklaşmaları; İç İşleri Bakanlığını B.M.’ler vesayeti altında yürütülmesi v.s.

Bunları Makarios kabul etmeyecektir. Böylelikle biz de Makarios’un himayesinde görünen manasız bir şekilde, anayasaya aykırı bir Rum hükümetine iltihak etmek mecburiyetinden (!) kurtulmuş oluruz ve davamız, her neyse, onu takibe devam ederiz.

Fakat, kendi aramızda, bu davanın ne olduğunu da tayin etmek ve bunun gerektirdiği plan ve programa göre hareket etmek zorundayız. Hakimler konusunda olduğu gibi, her vak’ayı münferiden ele aldığımız müddetçe yanılacağız ve bu yanılma zincirleme devam ederek işleri büsbütün bir çıkmaza sürükleyecektir.

Şimdi biz neyi temin etmeğe çalışıyoruz. İki ayrı cemaat statüsüne ve coğrafi ayrılığa dayanan bir hâl çaresine doğru gidiyorsak, kanaatimce Hakimler Konusu ile başlayan tutumumuz ile bu yolun tam aksine doğru gidiyoruz.

Biz, hükümetin bütün imkânlarını ve müşküllerini bilmeden geniş bir rahatlıkla Konuşuyoruz. Fakat, hükümetin müşkülleri ve imkânları ne olursa olsun bunların yerinde kullanılabilmesi için yine davanın güdümünde, bir ana-planın mevcudiyeti lazımdır. Bu planı imkân nispetinde mahalli idareciler de bilmeli ve halkı buna göre sevk ve idare etmeleri sağlanmalıdır. Bugün ne ben, ne Dr. Küçük ve arkadaşları, ne de teşkilat hükümetin Kıbrıs siyasetinin ve bu siyasetteki hedefin ne olduğunu bilmiyoruz. Bunun için de Kıbrıs’ta halk gerektiği şekilde aydınlatılamamakta, fiilen mücadele edenler, Ankara’daki bazı direktifleri kendi akıllarındaki "azınlık, taksim, federasyon " planı ile bağdaştıramadıkları için çatlak sesler çıkmağa başlıyor. Mücadele daha da fazla uzarsa bu çatlaklar büyüyebilir.

9 ay evveline nispeten bugün Kıbrıs’taki durumu şu şekilde hülâsa edebiliriz:

1. Hadiselerin başlangıcında Türkler ve Rumlar arasındaki silâh ve ateş nispeti 1:10 iseydi, bugün 5:100 olmuştur. Türk-Rum personel nispeti ise 1:10 iken, bugün 2:40 olmuştur. Askeri tahkimat bakımından, başlangıçta her türlü savaşa açık olan ada bugün Rumlar tarafından muhkem bir duruma gelmiştir. Adada bugüne kadar vuku bulan çarpışmalar göstermiştir ki en toplu ve kuvvetli olduğumuz Limasol, Baf gibi yerlerde bile Rumlara karşı dayanma gücümüz 3-4 günlük bir meseleydi. Bugün elimizde Erenköy, Lefke, Limnidi, Lefkoşa ve St. Hilarion bölgeleriyle Mehmetçik, Geçitkale, Akıncılar gibi Ada dahilinde birbirinden ayrı bölgeler kalmıştır. Bugünkü Rum kuvvetleri karşısında bu yerlerin de azami dayanma kabiliyeti 1 -2 günlük bir meseledir.
2. Başlangıçta kendi kendinden emin olmayan ve Türk müdahalesinden korkan Rumlar zamanla kendi kuvvetlerine ve buldukları dış desteklere güvenmeye ve Türkiye’nin çıkarma yapamayacağına inanmaya başlamışlardır. Hakimlerin vazifeye dönmeleri ile başlayan fasit daire devam eder ve bütünlenirse, yani sureten de olsa Türklerle Rumlar birbirleriyle işbirliğine başlarlarsa Türkiye’nin Müdahalesi tamamen ortadan kalkacaktır. Bizimkiler 9 aylık bir süre içinde Makarios’un anayasa dışı Hükümetini tanımakla de facto bir Rum hükümeti tanınmış olacaktır. Dr. Küçük’ün sureten C.B. Muavini olarak tanınmasına rağmen Türkler her geçen günde azınlık muamelesine tabi olacaklardır.
3. İktisaden Türkler mahvolmuş, Rumlar sadece zedelenmiş durumdadırlar. Türklerin iktisaden 21 Aralığa dönmesi muazzam bir problem olmuştur.
4. Rumların iç parçalanmalarına rağmen her "parça" Türkleri ezecek bir Kuvvet olarak kalabilecektir. Türkleri ayakta tutan "Türkiye gelecek, Kıbrıs’ı kurtaracak " inancı söndüğü gün, Türkleri ayakta tutabilecek hiçbir kuvvet mevcut olmayacaktır.
5. Ateş ve barut kokusu içinde Kıbrıs’la yakından ilgilenen ve haksızlığa uğrayan Türklere karşı sempati besleyen dünya efkârı umumiyesi, bu davadan gittikçe soğumakta, usanmaktadır.
6. Enosis, başlangıçta Rumlar için bir hayal iken, bugün, Türkiye’nin bile bazı şartlarla kabul edebileceği bir hal çaresi olarak görülmektedir. Veyahut da dünya bunu böyle görmeye başlamıştır.
7. Mücahitlerin çoğunluğunu teşkil eden Üniversitelilerimiz, Öğretmen, Memur, Polis gibi tahsil görmüş kimseler 9 aylık bekleyişin verdiği bıkkınlık içindedirler. Türkiye’nin "Kıbrıs’a gelmeyeceğine" inanmanın verdiği moral düşüklüğü yayılmak istidadındadır. Başlangıçtaki şevk ve iman zamanla, hareketsizlikle ve devamlı surette pasif kalmanın verdiği ağırlıkla zirvenin altındadır, aşağılara kaymak istidadındadır.
8. Milli Mücadeleler, milli sloganlarla beslenir, yayılır ve halka mal edilir. Başlangıçta Taksim, Federasyon diyorduk. Şimdi ağzımıza bir şey alamıyoruz; çünkü işlerin nereye gittiğini bilmiyoruz. Sadece sabır ve dayanma temennileri ile halk tatmin olmuyor.

Boş bir vaktinizde bu konular üzerinde fikir teatisinde bulunmanızı ve bana, Doktor ile arkadaşlarını olduğu kadar, kendi kendimi ve halkımızı aydınlatabilecek bilgiyi lütfen vermenizi rica ederim. Davanın tamamen kaybedildiği, kurtarılamayacağı fikrinde olanlar arasına girmemek için kendimi zorlamaktayım. Yardımlarınıza muhtacım.

Saygılarımla, R. R.Denktaş

15 Ekim 1964

Kıbrıs’tan Ankara’ya gelenlerin anlattıkları da Ankara’ya ulaşan mesajları teyit ediyor.

Bir şeyler yapılmalı.....

Uzun ve ayrıntılı bir rapor yazıyorum:

"Son günlerde Kıbrıs’tan gelenlerden elde edilen bilgiyi dikkatinize sunarım:


1- Erenköy talebelerin anneleri büyük endişe içindedirler. Haberleşme imkânı henüz sağlanmamıştır. Bu yüzden her şeyi rivayet üzerine değerlendirmektedirler. Açlıktan, soğuktan verem olanlar varmış. Talebeler geri gelmek istiyorlarmış. 6 aydır cephede çarpışan bu gençlerin değiştirilmesi icap ediyormuş. Zaten Erenköy kabili müdafaa bir mıntıka olmadığına göre bu talebeleri orada daha fazla tutarak gıdasızlık, soğuk ile hastalandırmanın ve tahsillerinden alıkoymanın bir manası yokmuş. Anneler isyan etmek, yürüyüş yapmak, mes’ele yaratmak istiyorlarmış. Zaten dövizleri de hazırmış.

Bu temayülü önleyici tedbirler almamız icap eder kanaatindeyim. Talebeler arasında hakikatten fiziki bakımdan yorulmuş, bitkin olanları; diz kapağı hastalığı ile ayağı sakatlanmak üzere olanları; hatta üniversitenin son sınıfına devam edecekleri geri almak düşünülebilir. Geride kalanlar için aileleri ile devamlı mektuplaşma imkânları bulmamız icap eder. Radyo vasıtası ile bu mücahitler seslerini ailelerine işittirebılirlerse daha da iyi olur. Erenköy’e gönderilecek bir ses alma cihazı ile bu iş halledilebilir. Herhalde annelerin "çocuklarımızı geri istiyoruz" şeklinde yapacakları bir nümayiş Rumlar tarafından geniş ölçüde istismar edilecektir. Bu bölgedeki gençlere devamlı vitamin; kışlık elbise, çadır gönderilmesi de icap etmektedir. Bölge hakikatten kabili müdafaa, değilse buradaki "gösteriş müdafaasını" sadece köylülere bırakarak bölgeyi mücahitlerle silâhlardan boşaltmak ve bunları icabında Lefke’ye veya Lefkoşa’ya sevk etmek yollarını aramak düşünülebilir. Bu teknik bir konudur. Karar sizlerindir. Bölge müdafaa edilecekse buraya daha da Komando birlikleri sızdırmalıyız. Bu yapıldığı takdirde, üniversiteli gençler nöbetleşe Ankara’ya getirilerek dinlendirilir, ve tekrar, ihtiyaca göre geri gönderilir.

2- Hâriciyeye ve Dr. Küçük’e gönderdiğim mektupların birer kopyasını malûmatınıza arz ederim.

3- Lefkoşa, Lefke, Limniti, Kurutepe (Xerovuno) tamamen sarılmış durumdaymış. Luricina (Akıncılar) köyünün son zamanlara kadar Koçcat, Margi ile olan irtibatı kesilmiş. Rumlar
St. Hilarion’dan Girne’ye doğru olan tepeler üzerine büyük ölçüde mevziler kazıyorlarmış. Kazafaner ve Girne bölgesinden hiçbir Türkün Lefkoşa’ya gelmesine müsaade edilmiyor. Zannedersem Rumların gayesi, muhtemel bir Türk bombardımanına karşı Türkleri buralarda rehine olarak tutmak ve böylelikle bir hücumu önlemektir.

4- Son gönderilen mitralyöz ile sahra toplarını kullanacak eleman olmadığından şikâyet edilmektedir. Rivayet olabilir.

5- Acheson plânının açıklanması ile Enosis’in bir hâl çaresi olarak kabul edilebileceği anlaşıldıktan sonra Kıbrıs Türkleri arasında büyük bir hayal kırıklığı meydana gelmiştir. "Eninde sonunda Enosis’e razı olunacağına göre mücadeleyi uzatmanın manası nedir? Biz Enosis’e razı olamayız, Yunan idaresine de girmeyeceğiz ... o halde, Enosis’e karşılık olarak bize tazminat temin edilsin ... adadan çıkalım" diyenler çoğalmaktadır. Diğer taraftan da Türk Bankalarında parası olan Türkler paralarının drahmi olacağı korkusu ile paralarını harice nakletmekte ve Türk bankaları müşkül duruma girmektedirler.

Bu temayülleri önleyici açıklamalar yapılması; halkın maneviyatının kuvvetlendirilmesi icap eder.

6- Değiştirme Birliği ve Girne Yolu:

Türk Alayının değiştirme birliği, alay B.M. emrine verildikten sonra gönderildiği takdirde bu değiştirme İttifak anlaşması altında yapılan bir muamele olmayacak ve dolayısı ile Makarios’un tezi yeniden başarı sağlayacaktır. Bunun için Alay, Birleşmiş Milletler emrine verilecekse bile, değiştirme birliğinin bundan evvel gönderilmesinde ısrar etmemiz icap eder kanaatındayım, Aksi takdirde Anlaşmalar altındaki bir hakkımızı daha Makarios’a hediye etmiş olacağız.

Girne Yolunun Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin kontrolüne bırakılması, bu güne kadar bin bir fedakârlıkla bir Türk bölgesi olarak elde tutulan bu yerin Türk bölgesi olmaktan çıkması demek olacaktır.

7- TMT teşkilâtını "Türk Emniyet Kuvvetleri" adı altında bir Cemaat Meclisi kanunu ile bir yer üstü ordu şeklinde teşkilâtlandırarak Rumların "emniyet kuvvetleri"ne muadil bir duruma çıkaramaz mıyız? Bu yapıldığı takdirde hem disiplin ve asayiş daha yetkili bir şekilde temin edilmiş olacak, hem de Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin Türk kuvvetlerini tanır bir duruma gelmesi sağlanabilecektir.

Saygılarımla, Rauf R. Denktaş.

16 Ekim 1964

CHP’nin 17. Kurultay toplantısı başladı.

Başbakan İsmet İnönü, kurultay’da yaptığı konuşmada Kıbrıs’ta 10 aydan beri devam eden faciada Türk mücahitlerinin çektikleri zahmetlerin ve mihnetlerin sınırsız olduğunu belirtti, "Sulh yollan bir netice vermezse Türk milleti üzerine düşen ödevi ifa edecektir" dedi.

Yugoslavya Cumhurbaşkanı Kıbrıs’ta...

Metaksas meydanı’nda Makarios konuşuyor, hemen yanı başında ise Tito var. Makarios "Yaşasın Tito" naraları atmaktadır.

Dr. Küçük, Tito’yâ açık bir mektup gönderdi;

"Bir cemaatin diğerine hükmetmesi, tahakküm altına alması desteklenmemelidir."

Bütün gece, Ortaköy’deki Türk mevzilerine susturuculu silahlarla ateş açılır. Hamitköy’e darbe atışları sürmektedir.

Rumlar, Tito’nun gelişini kutluyorlar...

Türk bölgelerini ateş yağmuruna tutarak.

17 Ekim 1964

Ömer Sami Çoşar’ın hazırlamış olduğu "Kıbrıs’ta Erenköy Savaşı" adlı fotoğraf sergisi Kızılay’da Sanatseverler Kulübü Salonunda Başbakan Yardımcısı Kemal Satır tarafından açıldı.

Ömer Sami Çoşar’ın konuşması:

"Sergiyi açmamın maksadı; orada toprağı ve vatanı için silaha sarılıp mücadele eden, şehit düşen, yaralanan genç çocukların isimlerinin unutulmaması, bu isimsiz kahraman olmayı göze alarak mücadeleye gidenlerin kaybolup gitmemesi..."

Sergi’deki özel deftere şunları yazıyorum:

"Bu, topraklan vatan yapanların sergisidir.

Erenköy’ün kahramanlık ve fedakârlık savaşını Türklüğün başkenti Ankara’ya getiren Coşar’a teşekkürler.

Sergiyi gezerken Erenköy savaşı gözümde canlandı.

Vatan toprağının kokusunu duyar gibi oldum.

Aklımda ki tek düşünce;

Biran önce Kıbrıs'a dönmeliyim...

Makarios’un, Kıbrıs Büyükelçiliklerinde görevli bulunan Alaaddin Güven, Ekrem Yeşilada ve Ahmet Akyamaç’ı görevlerinden "azlettiği" kesinlik kazandı.

Makarios’un kanunsuz ve anayasaya aykırı hareketleri devam ediyor. Makarios her nasıl olsa "Kıbrıs Hükümeti" değil mi?

16 Ekim’de, Paris’te toplanan Avrupa Konseyi İstişare Meclisi’nde, Yunan delegelerinin muhalefetine rağmen, karar suretinde "azınlık" yerine "adadaki iki cemaat" teriminin kullanılması çoğunlukla kabul edilmiştir.

Neticede, Avrupa Konseyi, "Kıbrıs’ta bir çoğunluk karşısında bir azınlık meselesi değil, ayrı iki cemaat meselesi" bulunduğunu kabul eder.

18 Ekim 1964

Cumhuriyet Halk Partisi 17. Kurultayı’nda yapılan seçim sonunda İsmet İnönü yeniden CHP Genel Başkanlığına seçildi.

Son Kıbrıs Valisi Sir Hugh Foot, İngiltere Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığına atanmış. Foot’un bir diğer görevi ise; İngiltere’nin Birleşmiş Milletler nezdindeki daimi temsilcisi. Galiba işler BM’de daha da zorlaşacak...

Sovyet Rusya’da, Liderlik karmaşası ve kavgası devam ediyor. TASS Haberler Ajansı’nın haberi siyasi çevrelerde bomba tesiri yaptı:

"Başbakan Krusçef bütün görevlerinden affedilmiştir."

Pakistan’lı binlerce Müslüman kardeşimiz, Kıbrıs Türk Cemaati’nin mücadelesini desteklediklerini bildirdiler.

Pakistan’da bir gençlik teşkilatı tarafından başlatılan imza kampanyasına binlerce Pakistanlı katılmıştır.

Gerçek dostumuz Pakistanlılar....

Binlerce kez teşekkürler size.

19 Ekim 1964

Lefkoşa’da, Lefkoşa - Girne yolu hakkında yapılan görüşmeler devam etti.
Barış Gücü Komutanı General Thimayya ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U Thant’ın Kıbrıs’taki Özel Gözlemcisi Bernardes Türk Cemaati temsilcileri ile görüştü. Görüşmelerde Türk Cemaatinin yol konusundaki endişeleri yeniden dile getirildi.

Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’in 31 Ekimde Sovyet devlet adamlarıyla görüşmelerde bulunmak üzere Moskova’ya gideceği açıklandı.

Erkin, Sovyet liderleri ile Kıbrıs konusunu da müzakere edecek...

Lefkoşa’dan haberler:

Çeşitli köylerden Lefkoşa’ya gelen Türkler, Lefkoşa’nın Türk semtine sokulmadılar. Yolcuların çoğunluğunu lise ve ortaokul talebeleri teşkil ediyordu.

Amerikan elçiliğinde bekçi olarak çalışan bir Türk, Rum polisler tarafından tutuklanarak sorguya çekilmiş ve tehdit edilmiştir.

20 Ekim 1964

Makarios hükümetinin anayasa ve hukuk dışı davranışları devam ediyor.

Makarios hükümeti, anayasanın 173’üncü maddesini kanunsuz olarak değiştirerek, Türk ve Rum belediyelerini birleştirme kararını almıştır.

Makarios, adım adım hedefine doğru yürüyor...
Lefkoşa-Girne yolu konusunda cemaatimizin istediği garantilerle ilgili olarak General Thimayya ile cemaat temsilcileri arasında yapılan müzakerelerde olumlu bir gelişme kaydedilmiş.

Meselede nihai mutabakatın sağlanması için durum Genel Sekreter U Thant’a aksettirilmiştir.

Makarios hükümeti, Rum Bakanlar Kurulu’nun aldığı karar uyarınca, Türklerin tahrip edilen evlerinin tamir edilmesi işinin çok erken bir zamanda başlayacağını açıkladı.

Tahrip edilen Türk evleri tamir edilecekmiş....

Peki, neden?

Neden olacak?

Köylerine dönen Türkleri, muhtemel bir Türk çıkarması ve hava saldırısında rehine olarak tutmak, kalkan olarak kullanmak için.

Lefkoşa’nın Türk kesimindeki Posta binalarının posta kutulan bölümünde infilak gücü çok yüksek olan 4 Libra TNT ihtiva eden bir kutu bulundu.

Gaziveren, Erenköy ve çeşitli Türk bölgelerine daha önce bırakılan bu tip kutular, bombalan kimlerin koyduğunu açık bir şekilde gösteriyor.

Kaynakça
Kitap: Rauf Denktaş'ın Hatıraları(1964-1974), 1. Cilt(1964)
Yazar: Rauf R. Denktaş
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Rauf R. Denktaş'ın 1964 Yılındaki Hatıraları

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir