Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Denktaş'ın Hatıraları - 1-10 Eylül 1964

Burada Rauf R. Denktaş'ın 1964 Yılındaki Hatıraları hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Denktaş'ın Hatıraları - 1-10 Eylül 1964

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Tem 2012, 13:38

1 Eylül 1964

Ankara’da Gençlik gövde gösterisinde. Kıbrıs için miting var. Gençlik heyecanlı. Gençlik galeyan halinde. "Ordu Kıbrıs’a" sesleri ile Ankara baştan başa inliyor. Her Türk Kıbrıs’ta akıtılmakta olan masum kanların öcünü alamamanın acısını hissediyor. Hatipler konuşuyor ardısıra. "Kıbrıs milli davamızdır. Bizi bu davadan döndürecek kuvvet yoktur. Zalim papaz yaptıklarının hesabını yakında verecektir. Ordu Kıbrıs’a".

İçimde bir ürperme var. Kalabalığın kenarında izliyorum toplantıyı. Altı yaşındaki oğlum Serdar omuzumda. Ne olup bittiğini iyice görsün diye tırmanmış oraya. "Baba bu kalabalık Kıbrıs’a mı gidecek?" diye soruyor. Dört yaşında ikiz kızlarım Ender ile Değer bir bayram havası sezmişler. Birşey anlamadan takip ediyorlar söylenenleri ve ara sıra halkla birlikte tempo tutarak "Ordu Kıbrıs’a" diye bağrışıyorlar. Binlerce insanın içinde onlar gibi birşey anlamadan burada duran ve söylenen sözlerden hemen sonra Ordunun Kıbrıs’a çıkacağına inanan kaç kişi var düşüncesi geçiyor içimden...

Kaç gündür bu mitingler devam etmekte.

Kalabalığın arasında beni tanıyanlar çıkıyor. Kıbrıs’ta öğretmenlik yapmış, Kıbrıs’ı bilen, Kıbrıs Türkünü tanıyan ve bugün silah başında nöbet tutan, şehit olan gençleri yetiştirmiş öğretmenlerdir bunlar. Yanıma geliyorlar. Fakat hepsinde bir keder, bir yas var. Fakat yine hepsinde aynı ümit; Bırakmaz bu işi Türkiye papazın yanma. İstese de bırakamaz;

Geçmiş günlerden söz ediyoruz. Geleceği herkes görmüştü. Papaz sözünü esirgemiyor, yapacağını, yapmak istediğini açıkça söylüyordu. Nasıl olmuştu bu işler? Türkiye nasıl da gafil avlanmıştı. Konuşuyoruz. Herkes içini döküyor ve dağılıyoruz.

"Kıbrıs bizim canımız, feda olsun kanımız" marşını söylüyor gençlik...

Girit geliyor gözümün önüne. O zaman da "Girit bizim canımız, feda olsun kanımız" diyerek mitingler tertiplenmişti. Girit şimdi Yunan bayrağı altında. Girit için ölen Türklerin mezarları da yok olmuş. Türkiye’ye göç edenlerin içinde bir acı, bir yas devam edip gidiyor gizlice. Bayrak için düşenlerin ve bayrağın peşinden gidenlerin bitmeyen hikâyesidir bu. Acaba Kıbrıs?... Düşünmek istemiyorum.

2 Eylül 1964

Mitingler her tarafta devam ediyor.

Yarın Meclis Kıbrıs mes’elesini müzakere edecek.

Kıbrıs’ta boykot bütün şiddeti ile devam ediyor.

Eylül ayında iyi veya kötü Kıbrıs mes’elesi bir neticeye bağlanacakmış.

Gazeteler hep Kıbrıs mes’elesinden bahsediyor;

İnönü Kıbrıs mes’elesinden başka bir şeye bakmıyor. Memleket belki de bir harbin eşiğine gelmiş. Dört sene evvel Kıbrıs mes’elesi ele alınmış olsaydı şimdi böyle olmazdı. 1 sene evvel ocak 1963’te buraya geldiğimizde hiç olmazsa tehlike görülmüş olsaydı yine böyle olmazdı. Fakat geçmişe mazi, yenmişe kuzu derler. Biz geleceğe bakalım.
2 genç geldi. Bir tanesi Kıbrıslı, diğeri Türkiyeli. Kıbrıs’a, Erenköy’e gidelim diyorlar. Yol nerede? Yol kalmadı ki...

Lefkoşa’da miting var.

Büyük bir katılımla gerçekleşen mitingde Rumların iktisadi ablukası presto edilmektedir.

Kadınlar ve çocuklar çoğunlukta.

Çocukların, gıdasızlıktan yüzleri sararmış...

Miting alanından haykırışlar.

Dünya bunları görmüyor mu?...

3 Eylül 1964

Meclis’te Kıbrıs.

İnönü konuştu. Yarın müzakereler başlayacak.

İnönü’nün konuşması çok pasifti. Elimizdeki hakları bugüne kadar tesirli bir şekilde niye kullanamadığımızı iyice izah etmiyordu. Meclis’ten çıkarken birkaç üye ile konuştum. CHP veya AP’li, hepsi de ümitsiz. "Yazık. Bir Papaz başâ çıktı, bizi altetti."

Acheson Planı’nın içyüzü de öğrenilmiş oldu. Plan, daha ziyade Türkiye efkârı umumiyesini şeklen tatmin etmek için hazırlanmış... esasında kaybediyoruz. Bu plan altında Kıbrıs’ta yaşayacaklara acırım. Nerde kaldı ki Makarios ve Yunanistan bunu en kötü şeklinde bile reddettiler.

İçime bir ağırlık çöktü. Ümitsizliğe giden bir ruh haleti içindeyim. Yazık, çok yazık... vaktinde alınacak tedbirlerle Kıbrıs öyle kolayca kurtarılabilirdi ki! Şimdi? Şimdi, işimiz Allah’a kaldı. Allah zavallı Cemaati ve bü kadar hazırlıksız ve tedbirsiz yakalanan bu milletin sonunu selamete çıkarsın.

Birleşmiş Milletlerin nezaretinde ve Türkiye’nin gözü önünde Yunanistan Kıbrıs’a 10 bin kişilik bir kuvvet çıkarmış, adayı fiilen işgal etmiş ve yaptıklarından hiç utanmadan da Türkiye’nin adaya müdahalesini Yunanistan’a bir tecavüz olarak değerlendireceğini açıklamıştır.

Türk Cemaati açtır, susuzdur, 8 aydan beri tasavvuru güç şartlar altında yaşamakta, Garanti Anlaşması altında Türkiye’nin kendisini kurtaracağına inanarak beklemektedir. Daha ne kadar dayanabileceğini, ne kadar bekleyebileceğini iyi hesaplamak lazımdır.

Acheson planı Kıbrıs Türklerinin emniyet endişelerini bertaraf edebilecek bir plan değildir. Nerde kaldı ki Yunanistan ve Kıbrıs bu planı reddetmişlerdir.

Sulh yolu ile Kıbrıs mes’elesine 8 aydan beri bir hal çaresi aranmış, fakat bulunamamıştır. Makarios’u iyi bilenler teslim ederler ki Makarios sulh yolu ile ve kendiliğinden Kıbrıs Türklerine hiçbir hak tanıyacak değildir.

O halde Garanti Anlaşması altında harekete geçilmesi icap eder.

Yunanistan’ın adaya çıkarmış olduğu 10 bin askere karşı derhal 10 bin Türk Askerini adaya göndermeliyiz.

Yunanistan, kendisinin yapmış olduğunu Türkiye’nin yapmasına şiddet yolu ile mani olacak olursa takip ettiği siyasetin neticesini çekmelidir.

Açlığa ve boykota mani olmak için de havadan ikmal yolları düşünülmeli; buna müdahale edilecek olursa zecri tedbirler düşünülmelidir.

Kendi işimizi, sulh bozulmasın diye, İngiltere’nin, Amerika’nın, Birleşmiş Milletlerin yapmasını bekledik durduk. Bu tutum ile elden giden sadece Kıbrıs değil, Türkiye’nin prestiji ve şerefidir.

Kesin bir kararla kendi işimizi şerefli bir sonuca ulaştırmak çarelerini arayalım. Çaresiz dert yoktur.

Lefkoşa’dan haberler:

Rumlar Baf Türk semtine giren her yiyecek maddesinden vergi almaya başladılar. Camide namaz kılan Türklere saldırı yapıldı. Baf kazası Görmeli köyünden kaçırılan iki soydaşımızın akıbeti bilinmiyor. Aydoğan köyünün suyu günlerdir akmıyor.

Magosa’da, İngilizlere ait iki zırhlı araç Rumlar tarafından kaçırıldı. Hasta bir Türk kızının hastahaneye gitmesi engellendi.

Limasol ve Lefkoşa Türk bölgelerine yiyecek maddesi taşıyan Türk otobüslerinin girişi engelleniyor.

Lefke ve civar köylerde iktisadi abluka uygulanıyor.

Kanlıköy, ateş yağmuruna tutuldu...

4 Eylül 1964

Londra’ya giden, Kıbrıslı Rum tiyatro ekibi "Bazuka" adında bir piyes oynuyor. Türk rolleri hep fesli, mesli v.s...

Yunan sefaretinin salonunda ise Erenköy bombardımanına ait resimlerle bir sergi hazırlanmış. Ayni konuda bir de dokümanter film gösterisi yapıyorlar.

Türk barbarlığını(!) dünyaya filmlerle, sergilerle tiyatrolarla duyurmaya çalışıyorlar.

Bizim dokümanter film ise 6 aydır hala hazırlanacak...

Londra’daki Türk sefareti, Hâriciyeye dördüncü defa telgraf çekmiş. Hala daha, Londra’da toplanan yiyecek ve giyeceğin Marsilya üzerinden Kızılay’a gönderilmesi için Ankara’dan emir bekliyor...

Lefkoşa’da ise iktisadi abluka devam ediyor. Lefkoşa Türk bölgesine gelen 437 okka üzüme el konulmuş...

Kenneth B. Keating’e uzun bir açıklama yazıyorum:

Ankara.

4th September, 1964.

Mr. Kenneth B. Keating United States Senate,

Washington, D.C.

U.S.A.

Dear Mr. Keating,

I have just read your message which was published on the back page of the New York Times (International Edition) of August 27th. Permit me, as a Turk of Cyprus, to give you our side of the story in order to try and convince you that even the most laudable principles have to be applied " having regard to the peculiar circumstances to each case". Otherwise, by an indiscriminate application of such principles the very end for which they were meant to serve will be defeated and great harm and injustice will be done.

"Majority rule must be the basis of all representative government. Self-determination is vital for a final, peaceful settlement of Cyprus and this right must not be denied to the people of Cyprus. The people of Cyprus deserve an effective government, and with a minority veto effective government is impossible. In my judgment the proposal which is best for the foreign policy interests of the United States, as well as for Great Britain, Greece and Turkey, is full self-determination, which I believe would result in the union of Cyprus with Greece".

The above quotation from your message indicates the confusion which has been created by one-sided Greek propaganda in the minds of civilized and well-meaning people like yourself. Remedies are suggested, sides taken - all without facing the ills which have to be tackled and without finding out who is right and who is wrong in the matter.

"Majority rule" is not the problem in Cyprus. Neither is the "veto right" which the Turkish Vice-President and the Greek President enjoy on very restricted matters in the spheres of foreign policy, defence and internal security. Government machinery never suffered because of the use of veto rights but the Turks because it was only used once in three years on the question of the Army Bill, and then only on the advice of Greek and Turkish military experts. Majority rules in Cyprus. The very limited restrictions on this rule were meant to be "safeguards" for the Turks of Cyprus. In other words, these safeguards were put into the 1960 Constitution because .it was well-known to the parties concerned that the Greek majority would never bring itself to give such safeguards to the Turks and would

persecute them till doomsday. A majority vote in your parliament has given the Negroes the right of equal citizenship. Without the Constitutional safeguards granted to Turks, a Greek majority in Cyprus would condemn Turks to total Greek domination and discrimination in all spheres of life.

But even if we assume that the quarrel in Cyprus is about "majority rule" and the "veto rights" of the Turks, do you agree that this internal, political question should be settled by the majority with brute force? Do you approve of the methods employed by Archbishop Makarios and his clique in changing the Constitution and taking away Turkish rights?

International agreements brought about the Independent State of Cyprus. Greek and Turks discussed and drafted the Constitution of Cyprus for fourteen months. Do you think Archbishop Makarios was entitled to declare the Turkish Cypriots "rebels" just because they refused to consent to the changes in the Constitution which the Archbishop proposed - changes which abolished Turkish rights and guarantees? Was he entitled to arm the Greeks and authorise them to attack the Turks, killing women, children, infants and the aged indiscriminately? The moment Archbishop Makarios walked out of the Constitution and assumed control of all government machinery by usurping all powers, "full majority rule" has been in force in Cyprus. Our fears in 1959 of what majority rule would mean for Turks have materialized.

The legal machinery of the country has been shattered, and illegal unconstitutional courts have been created to persecute and punish all Turks who disobey the illegal rules and laws which Archbishop Makarios has set up. All Greeks have been illegally and unconstitutionally armed with a view to subduing or killing all Turkish Cypriots. Under a terrible economic blockade Turks are denied the basic necessities of life, including water and medicine. Women give birth without medical attention because all roads to and from villages are blocked by armed Greek. Any Turks who dares move on the roads is subject to arbitrary search and indignities and even arrest. This is "full majority rule" at work in Cyprus. And this is the principle which you unreservedly defend.

If, therefore, the problem of Cyprus is the changing of its Constitution one would expect the civilized world to say to Archbishop Makarios: "You may be right in wanting to remove those parts of the Constitution which give guarantees and provide safeguards for the Turks. But, surely, there must be doubts and misgivings as to how the Turks will be treated if left at your mercy without safeguards? The way to remove these safeguards is to instil confidence in the Turks and see that they are justly treated all the time; to remove their doubts by giving them as well as concrete examples of your good will and sincerity, then you will find that the Turks - with the cooperation of the Turks in Turkey, if necessary - are ready to sit around a table and discuss an amendment to the Constitution. You must never resort to violence and terrorisation because violence, as a political means to an end, is not to be tolerated in this civilized world".

"Majority rule", therefore, exists in Cyprus at the moment. Its extension would depend on the magnanimity .and good will of the Greeks towards the Turks. And the present' violence against the Turks cannot be justified by a declaration that "majority rule is the right of every man." If majority rule was the problem there would not be any need for the application of the principle of self-determination. Given time, goodwill and a spirit of give-and-take, all would be well in Cyprus in time. But a spirit of" Do as I say now or I will break your neck" has, naturally, achieved nothing more than a death-roll of Turkish Cypriots which increases daily.

"Self-determination" is resorted to by countries which have not yet achieved independence. But let us assume, once more, that lack of application of this principle is the cause of the trouble in Cyprus. Would you unconditionally back the application of this principle to the Greek Cypriots alone ? If this principle is to be applied Cyprus must be treated as a non-independent country in which two peoples live: Greek and Turks. It is these peoples of Cyprus who should each determine their own future. The question of minority-majority does not arise. Greeks are not entitled to bring the Turks into the position of Greek colonials, nor are they entitled to unite Turkish land, owned for 400 years, to the Greek mainland. If Greek Cypriots want to unite with Greek they can do so; they will become Greek subjects and the lands they own will go to Greece. But the Turkish Cypriots are entitled to the land they have owned for so long 'and to defy this annexation as far as they themselves and their lands are concerned.

But in deciding issues of this kind it is not, surely, just the number of red heads and white heads which are taken into consideration. Geo-political considerations also play a vital and important part. How can Turkey’s strategic, claims be ignored? why did Greece, in 1923, get that part of Thrace which is thickly populated by Turks? Strategic reasons overweighed the population reasons. Greece, and the Greeks in Cyprus, cannot use one principle when it comes to claiming Turkish property populated by Turks in Thrace, and deny the application of the same principle when it comes to Cyprus.

Cyprus, sir, is a case where 8.000.000. Greeks in Greece and 400.000 Greeks in Cyprus plus 30.000.000. Turks in Turkey and 100.000 Turks in Cyprus are all equally concerned. The island is forty miles from Turkey and 730 miles form Greece. It commands the south-eastern parts of Turkey. In this context who is in the majority is not a debatable point. Be that as it may, the present danger to peace in and around Cyprus is neither "majority rule" nor the principle of "self-determination" - or the lack of it. The danger has arisen because Archbishop Makarios has defied international agreements and has wilfully overridden the Constitution of the island and because he has, during the past eight months, killed hundreds of Turks, abducted and shot hundreds more; destroyed 115 Turkish villages and rendered 55.000 Turks homeless and without work - all this with the utmost callousness and impunity.

It was when Archbishop Makarios was about to deliver the death blow to thousands of Turkish Cypriots by bombarding them indiscriminately with heavy guns that Turkey sent over the area jet aircraft as a warning. The Peace-Keeping Force had openly admitted that it could do nothing about this new massacre and had withdrawn from the area leaving the Turks to face the Greek bombardment. Despite this warning the Greeks continued to attack virtually defenceless villages. What would the U.SA do if its own kin was left in this predicament and at the same time they enjoyed treaty rights to save these people? Turkey did exactly what the U.SA would have done under similar circumstances. Military objectives and reinforcements coming to help the Greek Cypriot force to annihilate the Turkish Cypriots were bombarded by Turkey and thousands of Turkish Cypriot lives were saved.

Archbishop Makarios’s propaganda machine hurriedly informed the world that 5.000 civilians had been killed, but the U.N. Peace-Keeping Force informed the world that 56 had died in the bombardment - 80 % of which were men in uniform:

The fight to crush the Turks in Cyprus goes on relentlessly. We look to enlightened and courageous people like yourself to denounce the tactics of Archbishop Makarios and to stand by international agreements, morality and justice.

Yours sincerely,

R.R. Denktash,

President, Turkish Communal Chamber of Cyprus

5 Eylül 1964

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U Thant’a bir mektup gönderiyorum:


Esat Caddesi 66/6 Ankara.

5th September 1964

Excl. U’Thant Secretary General New York.

Under the auspices of U.N. forces Greece has already occupied Cyprus with a force of 10.000 and Makarios has turned the island into an arsenal. An inhuman and cruel blockade of Turks continues relentlessly while U.N. forces look on and take note of the events.

You will now be asking the Security Council to extend the period of service of the U.N. Forces in Cyprus. Anyone who does not know Your Excellency’s golden character and good intentions will believe that you want this additional time in order to complete the record of tragic events in Cyprus to the satisfaction of Makarios and the Greek Government: because whether you want it or not in another three months Greece will complete her military occupation and Makarios will be able to defy you and the U.N. Forces with absolute impunity: the Turkish population will be decapitated under the pressure which is being applied to its members.

I wish to believe that neither Your Excellency nor the honourable members of the Security Council will allow yourselves to be a party to the Criminal game so ruthlessly played by Makarios and Greece. In order to dissociate yourselves from these horrible crimes it is absolutely necessary that the terms of reference of the U.N. Peace-Keeping Force should be re-formulated - so that this force knows, once and for all, that it is not in Cyprus to help Makarios perpetuate the siege and extermination of Turk in Cyprus and to complete the occupation of the island by Greece.

The first point to be cleared and established is that Makarios has ceased to be the President of the island of Cyprus and that the Constitutional Government of the Republic has come to naught. Once this is established it will be clear to all that in Cyprus the duty of the U.N. Peace-Keeping Force is to restrain the Greek elements from misbehaving against the Turks. This Force must then have the right to take over the responsibility of the internal security of the island and it must have the power to impose its will on all sections of the population. Greece must be asked to withdraw her illegally introduced force from the island forthwith. If she refuses to do so Turkey must be invited by the Security Council to land an equal number of troops in order to maintain a balance of power and avert an open clash between Greece and Turkey in order to establish such a balance.

The U.N. Peace-Keeping Force must also have the duty (coupled with adequate power) of removing all hardship which has been applied to the Turkish Community and medical supplies, the opening of all roads to the Turkish Community, the taking charge of all ports and the airport and the payment, out of Cyprus funds, the salaries of all Turkish employees and workmen who have been denied their dues for the last 8 months.

If you cannot, Your Excellency, get such a mandate from the Security Council it will be far better if you withdraw your force from the island and let fate take over - in which case the Turkish Community will either be completely annihilated while a world of sycophants look on or with the rightful intervention of Turkey, Cyprus will be saved and the world will realize once and for all that people like Makarios cannot get away with international hypocrisy, fraud and murder at the expense of the weak.

Yours sincerely,

(Rauf R. Denktaş)

President Turkish Communal Chamber of Cyprus.

Basına verdiğim demeç:

Kıbrıs Devleti, Türk ve Rumların ortaya getirdiği ortaklık bir devlettir. Rumlar bu ortaklığı bozmuşlardır. Türk ortaklara ait her türlü mal ve mülk, Türklere verilmelidir. Makarios’un ve Yunanistan’ın Kıbrıs’ın bütünü üzerinde söz söylemeye hakları yoktu. Fakat Acheson Planı Rumlar tarafından reddedildiğine göre, bu plan üzerinde fazla söz söylemek neye yarar?

Bugünkü ve bundan sonraki duruma gelince; Birleşmiş Milletlerin gözü önünde Yunanistan, Adaya 10.000 kişi sokmuş ve Ada’yı fiilen işgale başlamıştır. B.M.’nin nezareti altında Makarios, Ada’yı bir silah deposu haline getirmiş, Kıbrıs Türkünü bir hamlede ezmek için gereken her türlü tedbiri almış, insafsızca ve insanlık dışı hareketlerle Kıbrıs Türküne caniyane bir abluka tatbik edebilmiştir.

Şimdi, birkaç gün sonra U Thant Güvenlik Konseyine müracaat ederek, Kıbrıs’taki Barış Gücü’nün hizmet süresinin üç ay daha uzatılmasını isteyecektir. Barış Gücü eski salahiyetiyle üç ay daha hizmete devam ettiği takdirde, bu da bir sonuç

vermeyecektir. Netice itibariyle de U Thant ve Güvenlik Konseyi, Makarios’la Yunanistan’ın sahtekârlığı ve Türkleri imha siyasetine tamamen iştirak etmiş olacaktır.

U Thant’a bugün gönderdiğim bir mektupta, bu hatayı düzeltmediği takdirde Barış Gücü’nü geri çekmesini daha iyi olacağını bildirdim. İstikbal için düşündüklerime gelince: Makarios’un Hükümet olmadığı tezini dünyaya duyurmak, anlatmalıyız. Barış Gücü, esas vazifesinin Anayasa’yı çiğnemiş, her türlü cinayete tevessül etmiş olan Makarios kuvvetlerinden Türk Cemaatini korumak olduğunu bilmeli ve memleketin iç asayişinden sorumlu kılınarak gümrüklere el koymalı, boykotu kaldırabilmeli, binlerce Türk memurunun sekiz aydan beri gaspedilen haklarını verebilmeli ve yolları Türklere açabilmelidir. Aynı zamanda Yunanistan’a Ada’ya gizlice sokmuş olduğu kuvvetleri ger.i çekmediği takdirde, Ada’da kuvvet muvazenesini temin edebilmek ve bu muvazeneyi zorla temin yoluna gidilmesini önlemek gayesiyle Türkiye’nin ayni miktarda askeri bir kuvveti Ada’ya sokmasına Güvenlik Konseyinin razı olacağını bildirmek gerekir.

Gittikçe şiddetini artırmakta olan boykotun da kaldırılması şarttır.

Gece, Turgut Paşa ile Vedatlarda buluştuk. Söz Acheson Planı’na geldi. Bu plan altında Türklerin Yunan tabiiyetine geçmesi tasarlandığını, hiçbir Türkün buna razı olmayacağını söyledik. Paşa kızdı, l’inci Acheson Plan’nı bugünkü durumuna getirinceye kadar Cenevre’deki mücadeleden ve güçlüklerden bahsetti. Bu kadar uğraşmadan sonra bunu temin ediyoruz, fakat Kıbrıslılar beğenmiyor diye sitem etti. Neticede:

Kıbrıs davası;


( 1 ) Türkiye’nin prestij ve şeref,

( 2) Türkiye’nin emniyet,
( 3 ) Kıbrıs Türklerinin selamet davasıdır. Konu bu açıdan ele alınmalı, sadece Kıbrıs Türkünün açısından incelenmemelidir dedi. Bunda çoktan mutabıkız. Fakat 4 asırlık Türk-İngiliz-Müstakil Kıbrıs idaresinden sonra Yunan idaresine girmemiz hazmedilecek bir şey değildir. Buna kaç Türk razı olacak? Tahminler insanı yanıltabilir.

Acheson Planı’nı Rumlar ve Yunanlılar zaten reddetmiş... münakaşa akademik... fakat devam ediyoruz:

Bu plan altında Türkiye’ye 400 mil m. bir üs verilecek. Buraya 35 bin Türk sığdırılabilir. Adanın diğer yerlerinde 1-2 veya 3 Türk muhtar bölgesi kurulacak. Buralarda Türkler vergi, mahkemeler, iç emniyet bakımından muhtar bir idare kuracak. Adada Türk askeri bulunduğu için Rumlar veya Yunanlılar Türklere hücuma veya tazyike cesaret edemeyecek vs. Zurih’ten daha iyi bir anlaşma mıdır? Birçok yönlerden muhakkak öyle, fakat Kıbrıs’ın Yunanistan’a devri bakımından büyük bir kayıp. Yunan tabiiyetine geçiş büyük psikolojik bir darbe. Ben, şahsen böyle bir idarede yaşamayı tercih etmem! Ya Mücahitler? Şehit anaları? Onlar ne yapar? Taksimden başka çare yok. Fakat paşa, haklı olarak, Taksimin tahakkuku yolundaki müşküllerden bahsediyor. O halde? Belki de bu işi bir Türk-Yunan harbi halledecek. Değer mi? Orasını devlet düşünecek. Türkiye’nin şerefi ve prestiji ne emrederse o olacak!

Yine eskiye dönerek vaktinde alınacak tedbirlerle Kıbrıs Mes’elesinin leyhimize halledilebileceğini izah etmek istiyorum. Neye yarar? Dırvana Kıbrıs’ta bir yeni İsviçre kuracaktı... Kıbrıs Türkünün davası, endişesi, derdi, korkusu hep boştu, efsaneydi. Dırvana uyudu, devleti de uyuttu. Yahut da devlet uyumak istedi.

Acaba Dırvana Türkiye’nin askeri, iktisadi potansiyelini bilerek mi Rumlara taviz yoluna gitmişti? Bu olamazdı, çünkü o zaman da bize devamlı surette telkin edilen "Anayasa ve anlaşmalar altındaki haklarımızdan bir santim bile gerilemeyeceğiz" siyasetinin manası kalmazdı.
Baf kazası Aydoğan köyüne giden su boruları Rumlar tarafından kesildi. Köy halkı günlerdir susuzlukla karşı karşıyadır. Larnaka kazası Arçoz köyü Türk bölgesine Rumlar tarafından ateş açıldı.

Amarget, Arhimandria ve Akama köylerinde Turklere ait harup mahsulü Rumlar tarafından toplandı.

Türk köy ve kasabaları arasında gıda maddeleri nakliyatı engelleniyor.

Alman gazeteci Vernors Voicere bir demeç veren Makarios plebisit yolu ile Enosis’e gitmek istediğini açıkladı.

5 Eylül 1964

Rumca gazeteler, Yeri’de üç EOKA’cı için yapılan anma töreninde Grivas’ın yaptığı konuşmayı yayımlıyorlar.

Grivas şöyle demiş:

Bu anda mücadele etmekte olan Kıbrıs Gençliğine hitap ederek gerçekten bağımsız ve Yunanistan’a ilhak edilmiş bir Kıbrıs için birlik ve beraberlik içerisinde ileriye doğru gitmemizin hepimiz için bir vazife olduğunu söylemeğe mecburum. Anıtınız önünde mücadeleyi zafere kadar devam ettireceğimize ant içeriz. Türkler bizi büyük askeri kuvvetleriyle tehdit etmektedirler. Daha birkaç gün önce Türkiye Başbakanı o kadar ileriye gitmiştir ki bizi harple tehdit etmiştir. Bu davetini kabul ediyoruz. Türkler kuvvetleri için çok kötü bir tahmin yapmışlardır; yenilmez silahlarımıza bakmalıyız. Bunlar Elen ruhu ve imanıdır. Sizi cesaretlendirmek için bu şekilde konuşmuyorum. Yalnız şu hususta size teminat vermek isterim ki Türk ayağı Kıbrıs’ın kutsal topraklarına basmayacaktır.

Enosis’in gerçekleşeceği kafileşir kat’ileşmez, bazı kimseler Yunanistan’ı itham etmeğe ve Enosis aleyhine konuşmağa başlamışlardır. Yunanistan’dan henüz akşam döndüm. Yunan Hükümeti, Kıralı ve Halkının yanı başımızda bulunduğundan sizi temin ederim. Kulaklarınızı kapayınız ve Enosis şafağının atacağı günün uzak olmadığına emin olunuz. Yaşasın Enosis.

Acheson, Cenevre’den Washington’a dönerken uğradığı Londra’da verdiği demeçte "Kıbrıs ihtilafı silahsız ve NATO çerçevesinde halledilmelidir" dedi.

İstanbul Yüksek Okullar Talebe Birliği’nin düzenlediği miting tehir edildi. Miting için toplanan gençlerden bazıları "biz miting için toplandık dağıtmalıyız" diye bağırarak ısrar ettiler Gazetecilerin İstanbul Valisi Niyazi Akı’ya soruları: Sizin, "hükümete karşı olmamak şartı ile miting yaparsanız müsaade ederiz" deyişiniz doğru mu?

Grivas, "gerçekten bağımsız ve Yunanistan’a ilhak edilmiş bir Kıbrıs" edebiyatını tekrarlıyor. Makarios, dünyayı ve özellikle Afrika-Asya grubunu "gerçekten bağımsız" bir Kıbrıs için mücadele etmekte olduğuna inandırmış, kimseye bunun "Yunanistan’a ilhak" anlamına geldiğini söylememiş!... Ve ne yazık ki bizdeki "solcular" da Makarios’un "gerçekten bağımsızlık" hikâyesine kanmış durumda, Garantilerin devamını istiyorum diye bana saldırıyorlar.

Güvendiğim gençleri davet ederek kendilerine Grivas’ın beyanatını verdim. Arkadaşlarınıza dağıtınız" dedim. Cevap: Ne söylesek, ne göstersek inanmazlar ki!

Bu ne biçim beyin yıkamadır ki gençler Kıbrıs’ın tam bağımsız bir ülke olarak BM’lerde üye olduğunu göremiyor ve Makarios’un "tam bağımsızlık" mücadelesinin Enosis anlamına geldiğini anlamak istemiyor?

Büyük dert, büyük sıkıntı!
Larnaka kazası Arçoz köyündeki Türk evlerine yeniden ateş açıldı. Baf kazası Dağaşan köyünde ise Rumların silahlı saldırısı sonucu bir soydaşımız yaralanır.

Ozanköy’de Hüseyin Kaşif’e ait ağıl, ev eşyaları, 110 harap ağacı ve 24 zeytin ağacı yakılmıştır.

Lefkoşa’nın Türk kesimine yiyecek maddeleri getiren iki kamyon engellenir. Dohni’li Ramiz Mehmet önceki gün işine gitmek için evinden ayrılmış ve kendisinden halen bir haber alınamamıştır.

İsrail Radyosu’nun bildirdiğine göre Rum gençleri Sovyet Rusya’da eğitim görüyorlarmış...

6 Eylül 1964

Büyük Millet Meclisi’nde Kıbrıs müzakereleri... Muhalifler hükümetin pasif tutumunu tenkit ediyorlar. Fakat istikbal için ne yapılmalıdır? sualinin cevabını veremiyorlar. Büyük bir kararsızlık var. Yuvarlak laflar, koalisyon, milli dava vs. gibi yuvarlanıp gidiyor.

CHP adına Nihat Erim konuşuyor. Acheson Planı’ndan gerilemek yok! Bunu temin için bütün sulh yollarını arayacağız. Çalınacak ne kadar kapı vardır, ne kadar zaman kaldı? Bunu düşünen de yok. Memleketi harbe sokmadan bu işi halletmek... Alkışlar! Çok iyi. Keşke mümkün olsa. Ya hem harbe girer, hem de Kıbrıs’ı kaybedersek?

7 Eylül 1964

Büyük Millet Meclisi’nde müzakereler devam ediyor.
31 Ağustos tarihli Observer’de Sir Hugh Foot’un yazısı çıkmış. Grivas hakkında bir kitap yayınlayan Charles Foley’i tenkit ediyor.

Yazısında da benden bahsederken "Taksim isteyen ve bunun için anlaşmaları istemeyen ve baltalayan Denktaş" diye bahsediyor. Makarios’un ENOSİS oyununu vaktinde görmek ve tehlike çanım çalmış olmak meğerse büyük kabahatmiş! Gazeteyi bulup bir cevap vermek lazım.

Lefkoşa’dan haberler:

Hamitköy’ün kuzeyindeki Türk mevzilerine ateş açıldı.

Rum polisler Türk Bölgelerine giren vasıtaların benzin depolarını boşaltmaya başlamışlar...

Lefkoşa Kazası Koççat köyüne muhtelif eşya ve sigara götüren kamyon, Rum polisler tarafından yoklanmış ve eşyalara el konulmuştur.

8 Eylül 1964

New York’tan gelen telsizler gönderildi.

Tercüman Gazetesine Acheson Planı hakkında beyanat verdim.

Hariciye’de Genel Sekreter Bayramoğlu, Sefir olarak Brüksel’e gidiyor. Yerine Haluk Bayülken geçecek.
Tasos Papadopullos beyanat verdi. Türkler ellerinde tuttukları bölgeleri Rum polisine açmadıkları müddetçe ekonomik abluka devam edecekmiş! Daha da yeni tedbirler alacaklarmış.

Köfünye-Limasol-Lefkoşa-Larnaka yolunu yeniden kapatamaz mıyız? Sabotaj hareketlerine niye başlamıyoruz?

Uzaktan düşünceler!... Kim dinler? Pratikte mümkün mü?

İnönü’nün son beyanatı Atina’ya ferahlık vermiş. Sonuna kadar bir hal çaresinin sulh yolu ile aranacağı beyanatı harbi uzaklaştırmış! Sulh yolu ile hal çaresi bulunması ihtimali mevcutmuş!

4 Mart 1964 tarihli Güvenlik Konseyi Kararı uyarınca B.M. Genel Sekreterleri arabulucusu olarak atanan Sakari Tuomioja vefat etti.

10 Eylül 1964

İktisadi ambargo korkunç boyutlara ulaşmıştır. Uluslararası Kızılhaç Cemiyeti Başkanı M. Boissier’e uzunca bir mektup gönderiyorum:


Esat Caddesi No. 66/6 Küçük Esat-Ankara.

Turkey.

10 th September 1964. To the President of the International Red Cross,

M. Boissier,

Geneva.

Dear Sir,

For the last eight months the Turkish Community of Cyprus has been looking at your organisation, with growing anxiety, for help in order to alleviate the hardship and inhuman treatment imposed upon the community by the unconstitutional and illegal "government" of Archbishop Makarios.

Men of all creeds and political thought are entitled, at all times, to minimum basic necessities of life. These cannot be denied by anyone to any section or group on political or on any ground whatsoever. If any government or any group of people attempts to deprive their fellow-men from such necessities organisations like yours move with speed and determination in

order to help the needy and the besieged. In war and peace as well as in times of civil strife your organisation has been able to reach to the unfortunates with unconditional assistance. But alas, in Cyprus, the Turkish Community feels that the International Red Cross has been very slow if not reluctant to act in the face of undeniable need of the Community to relief from all over the world.

To-day’s news bring forward fresh evidence of new cruelties in Cyprus. Mr. Tasos Papadopullos, a Greek Minister in the defunct Government of Cyprus now serving Makarios with a blind fanatical zeal has openly declared that "unless the Turks open all Turkish areas to the Greek Security Forces the boycotting and the siege of Turks will continue" and that "new measures will also be taken" to achieve this end. In most Turkish villages the only remaining food is a limited amount of flour and broad-beans.

It is obvious, therefore, that the Greek rulers of Cyprus are determined to impose their political will on the Turkish Community, which they could not crush by force of arms, through starvation and general boycotting. We rely on your August humanitarian organisation to stop this inhuman action with all means in your power.

It is now admitted and acknowledged by all the world that the Greek allegations of an "existing Turkish rebellion in Cyprus" is the product of Greek propaganda machine in order to conceal or excuse the unprovoked, brutal attack planned and executed against the whole Turkish population of Cyprus by Archbishop Makarios and his criminal stooges. The whole world has followed the brutal, pre-planned attack on the Turks by ‘private Greek armies’ and the Greek members of the Security Forces of Cyprus who had all been armed and trained months before December 1963. The hostages taken and shot: innocent women and children slaughtered in their houses; the killing of Turks who dared enter the Greek quarter for getting some daily requirements of their families; the armed siege of the Turks all over Cyprus have all been recorded by reporters of the international press. I will not, therefore, go into the details of these atrocities which I am sure you all condemn as civilised men of the world who believe in the Rule of law and in the sanctity of International Treaties, both of which principles are, in Cyprus, assailed daily by Archbishop Makarios and his stooges. I should, however, like to deal with the telegram of Mr. Tasos Papadopullos dated 23rd July 1964 and addressed to you in his assumed capacity of Ag. Minister of Foreign Affairs.

Mr. Papadopullos declared that "no Turk is starving nor is there a likelihood of future starvation". And in order to support this allegation he quotes the foodstuffs which the Red Crescent sent to the Turks of Cyprus. It is obvious, therefore, that as long as this help was received by the Turks starvation was prevented and Turks lived on beans and similar food without getting adequate essential nutrition. But the Greeks have now stopped this help from reaching the Turks and starvation is a daily event. The possibility of utter starvation of the Turkish Community within the next few weeks - if not day - is a real one. Food reaches Turks, if the Greeks permit it and the quantity has to be determined by them in calories per capita. The number of Turks in any area is a matter for them to determine! Is this born out by the statement of Mr. Papadopullos in his telegram to you to the effect that "Turks purchase locally all kinds of foodstuffs they want without restriction?"

All Turkish Government officers and employees have been and are still prevented from going to their work since December 1963; all labourers are without work; all able-bodied Turks are defending their lives and homes as well as their Constitutional rights due to the attack launched against them by the Greeks. These people have been without money, without salaries and without unemployment benefits for the last eight months. Economic life is at a standstill. 55 thousand Turks are refugees, in need of daily relief. In the face of these realities how can Mr. Papadopullos allege, as he has done in his telegram to you, that "Turkish Cypriots are known to have sufficient funds which they use instead for military operations". Mr. Papadopullos and his masters would, no doubt, wish to see no Turkish resistance at all to the Greek attack on them : they would like to have all Turks surrender to Greek will and accept Greek political dictation by abandoning their Constituti-
onal rights. That is why he is eager to justify Greek boycotting of the Turks but we feel sure that your organisation will not accept such lame and obviously false justifications

Mr. Papadopullos brazenly says that "there are no refugees in Cyprus except those who thought fit to regard themselves as besieged..." But how can he explain the fact that in 115 separate villages or places when these Turks "thought themselves besieged" and abandoned their villages, Greek "Security Forces" thought it fit to destroy all Turkish houses in these villages for no obvious reason then to make them refugees in Cyprus and force them to surrender to Greek will or leave Cyprus in toto.

Where does Mr. Papadopullos think that the owners of these houses which his "security forces" so gallantly ( ! ) burnt down or destroyed will now live? These people have lived to the knowledge of your organisation in the most uncivilised, unhealthy circumstances through the cold winds of the winter and the unbearable heat of the summer. What else does Mr. Papadopullos want to happen to these people before he condescends to accept them as "refugees"?

Mr. Papadopoulos alleges that Turks have stock-piled the Red Crescent food supplies "for use by armed rebels". Dr. Kutchuk, the Vice-President had recently invited international bodies to investigate this allegation. I believe that by now you have a report on this matter and that you know more than anyone else that this allegation is totally false. Mr. Papadopoulos would wish to see the defenders of Turkish lives and properties die of starvation. But he forgets that Red Cross has duty to prevent the materialization of such murderous wishes.

The allegation that Turks in Lapithiou and Malia refused Government help of food is again totally untrue. If Government is so willing to give food to Turks why is it preventing by force Red Crescent and other supplies of food from reaching the Turks? Why are Greek policemen confiscating all foodstuffs which Turks try to take to Turks within the island? The answer is clear. They want to starve the Turks and then offer food to them "If they accept Greek terms for political settlement". Can the civilised world and your organisation shut your eyes to this stark, cruel reality?

Mr. Papadopoulos seems to be worried that food sent for the needy is not properly distributed. But such distribution has always been under the surveillance of Red Crescent authorities. How can Mr. Papadopoulos make such allegations about Turks with whom he has been at shooting distance since December 1963 ? How can Mr. Papadopoulos expect the Turks to accept him as an authority by shielding behind international organistions? What right has he got to supervise distribution of foodstuffs to Turks whom he has tried by armed force to exterminate ?

Mr. Papadopoulos claims that flour, macaroni olive oil etc were refused clearance because "there is a general import prohibition affecting everybody. The Turks have so far refused to pay customs on the second category". Where on earth has needy been asked to die of hunger because there is a general restriction on importation on basic foodstuffs? Where will the Turks in need of relief find the money to pay import duties? And is not a fact that when money was found for the purchase of flour sale was either totally refused or restricted to an inhuman and ridiculous degree?

Mr. Papadopoulos, in his closing paragraphs states: "However, there is no intention on the part of the Government becoming instrumental in her overthrow... by feeding the rebels and the Turkish irregulars..." Even if we assume that there is a Government in Cyprus for which Mr. Papadopoulos can speak: even if we assume that Turks are rebels and that a rebellion is going on, the International Red Cross becomes immediately active and operative in order to prevent that section of the population which calls itself "Government" from starving out the other section which is called "rebels". And it is clear from the telegram of Mr. Papadopoulos that unless some international authority intervenes the Greeks do intend to starve the Turks until they surrender.

Turkish women and children, the young and the old as well as the gallant defenders of the Rule of law and the Sanctity of International Treaties; the Turks of Cyprus whose only fault has been to stick by the Constitution and to defy Makarios in his attempt to override the Constitution are all looking at your organisation for immediate relief.

I feel, Sir, that you will not fail the Turks of Cyprus in this just and righteous expectation . I hope that your organisation will live up to its traditional humanitarian principles and will rush to the help of one fourth of the population of Cyprus who have been condemned to death or to starvation until they surrender to the Greek authorities in Cyprus.

Yours Sincerely,

Rauf R. Denktash President

Turkish Communal Chamber Cyprus.

Amerikan Senatosu’ndaki 45 Senatörün her birine yazdığım açıklama:

Ankara.

10th September, 1964.


Dear Sir,

I have read your message on Cyprus published in the New York Times (International Edition ) of Thursday, August 27th.

I am a Turkish Cypriot, the President of the Turkish Communal Chamber which is responsible under the Constitution of Cyprus for the educational, social, municipal, religious and co-operative affairs of the Turkish community, with legislative, executive and judicial powers in these spheres.

The Turks and Greeks of Cyprus who fought in 1955-58 for different political objectives (Greeks wanting union with Greece and Turks union with Turkey) settled their differences, with the help of their respective motherlands, Greece and Turkey, and the outcome was the creation of the the Independent Republic of Cyprus. This gave the Greeks and Turks the right to rule the island in partnership. Union with Greece as well as partial or complete union of Cyprus with Turkey was, by agreement, made illegal and the independence of Cyprus was guaranteed by Greece, Turkey and Great Britain.
The population of Cyprus went to the polls on these agreements and elected their president and vice-president: also their Members of Parliament. Thus, the principles of self-determination, to which you are all clearly devoted, were well satisfied. But an ambitious politician and church leader, Archbishop Makarios, who was elected the first president of this young republic, was determined to see the collapse of the regime, since his only desire was to bring about the union of Cyprus with Greece.

With this goal in mind Archbishop Makarios set up what amounted to a police state and he commenced to intimidate Turkish Cypriots, at the same time touring the villages of Cyprus preaching the virtues of violence "in order to complete the halMinished struggle of 1955-58". By 1963 he had set-up and armed private Greek armies which were to attack the Turkish Cypriots at a given notice. The Greek members of the security forces were secretly drilled in collaboration with these private armies. Archbishop Makarios wanted the Turkish Cypriots to submit to total Greek rule and to forego their Constitutional rights so that he would be free to follow the road to union of Cyprus with Greece.

We refused to comply with his demands, with the result that on 21st December 1963 Archbishop Makarios gave the signal and the attack on the Turkish population began. Hundreds of Turks, mostly women and children, were brutally murdered: 700 were taken hostage out of which 230 were lined up and shot. Scores of these were found in crudely made graves, where they had been buried fully clothed and with their hands still tied behind their backs. All Turks were declared "rebels" while Archbishop Makarios defied the Constitution and refused to co-operate with the Turkish Vice-President and the Turkish Ministers.

For eight months now 120.000 Turks in Cyprus have been living under an inhuman siege. Economic boycotting of Turks - despite the protests of the U.N. Peacekeeping Force - has begun to take toll of human life. 115 Turkish villages have been destroyed deliberately with bulldozers and mortars. Turks are asked to surrender to the will of Archbishop Makarios and defy the Constitution of the land - or die.

Surely, this is not what you mean by self-determination, self-government and majority rule? Atrocities worthy of a concentration camp are being repeated in Cyprus by Archbishop Makarios each day. 120.000 Turkish Cypriots run the risk of being wiped out while the whole world looks on.

We stand by our Constitutional rights. We are defending not only our homes and lives but also the sanctity of international agreements and human rights.

If Archbishop Makarios wanted to change the Constitution surely the way to have gone about it was to have inculcated confidence in Turks so that we would have felt that the provisions giving us safeguards were no longer necessary. Archbishop Makarios did not do this - instead he did the exact opposite by proving to us in words and deeds every day that even the safeguards which we were granted were totally inadequate for our protection. He chose to use brute force and mass murder to achieve his political objectives.

The issue before you is not whether you stand by self-determination or not, but whether, in international relations you will allow a petit Hitler to continue his campaign of murder and violence under the umbrella of " self-determination

Yours sincerely,

R.R.Denktash President, Turkish Communal Chamber in Cyprus

Dün Ankara’dan, Lefkoşa Hava Alanına giden yolcular geniş bir yoklamaya tabi tutulmuşlar.

Limasol’dan Lefkoşa’nın Türk çarşısına getirilen 800 okka patatese Mağusa Kapısı barikatında Rum polisler el koydu.

Daha ne kadar dayanacağız?...

Kaynakça
Kitap: Rauf Denktaş'ın Hatıraları(1964-1974), 1. Cilt(1964)
Yazar: Rauf R. Denktaş
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Rauf R. Denktaş'ın 1964 Yılındaki Hatıraları

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir