Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Denktaş'ın Hatıraları - 11-20 Haziran 1964

Burada Rauf R. Denktaş'ın 1964 Yılındaki Hatıraları hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Denktaş'ın Hatıraları - 11-20 Haziran 1964

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Tem 2012, 13:16

11 Haziran 1964

Küçük Kaymaklı’daki Türk evleri yakılıp, yıkılıp, yağma ediliyor. Lütfiye Raci isimli soydaşımızın, Küçük Kaymaklı’da Halil Bahçesi Sokak No.28’deki evi Rumlar tarafından yağmalandı.

Dr. Küçük’ten halkın ihtiyaçlarını dile getiren bir mesaj alıyorum:

Lefkoşa, 12 Haziran 1964 Sn. Rauf Denktaş,

Hadiselerin başladığı ilk zamanlardan bu yana Cemaatin ihtiyaçları için Zahire Encümeninden £70,000 tutarında arpa ve buğday satın alınmış olup bu paranın tediyesi istenmektedir. Hadiselerin daha fazla vahamet kesbetmesi halinde irtibatın tamamen kesilmesi ve Rum kontrolündü bulunan Zahire Encümeninden buğday temin edemeyerek Türk Cemuuti mensuplarının açlığa mahkûm edilmesi ihtimal dahilindedir. Türk Cemaatinin hiç olmazsa bir aylık ihtiyacını karşılamak amacıyla bir miktar buğday ve arpanın cemaat adına ihtiyat oturak kasaba ve bazı köylerde stok halinde bulundurulması âcil bir ihtiyaç halini almıştır. Bu ihtiyatın finansmanı için ilgililerden elde edilen bilgiye göre ayırımı aşağıda yazılı £100,000'yu ihtiyaç vardır.

Buğday ihtiyatı : £35,000; Arpa ihtiyatı: £35,000/ Tohumluk ihtiyatı: £30,000

Bunlara ilâveten köylerini terketme mecburiyetinde kalan Türklere ait limongil bahçelerinin bakım ve sulanması için £12,000 ya ihtiyaç vardır. Bu paranın bir kışını bahçe sahiplerinden temin edilecektir. Fakat halihazırda kimsede hazır para mevcut olmadığından bu paranın bahçe sahiplerine kredi olarak sağlanması gerekmektedir.

Kooperatif Merkez Bankasına Anavatandan £500,000’lık mali bir yardım yapılacağı malûmunuzdur.

Yukarıda bildirilen ihtiyaçların en erken bir zamanda karşılanması için söz konusu mali yardımın âcilen sağlanması ve daha fazla gecikmeden Kıbrıs’a irsali hususunda Anavatan ilgilileri ile temasa geçerek neticeyi tellemenizi rica ederim.

Dr. F.Küçük

12 Haziran 1964

Göçeri ve Kırnı köyleri kurşun yağmuruna tutuldu. Girne dağlarında Rumların askeri tahkimatı devam ediyor.

13 Haziran 1964

Küçük Kaymaklı’daki Türk evlerinin yağmalanmasına devam ediliyor. B.M. askerlerinin refakatinde evlerini görmeye giden Aynur Ali ile Çolpan Doğan evlerinin yağmalandığına şahit oldular.

14 Haziran 1964

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U THANT’ın S/5764 sayılı raporu yayınlanır.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U THANT’ın S/5764 sayı ve 15 Haziran 1964 tarihli raporunun 19. paragrafında bir korsan radyonun Ağırdağ-St.Hilarion alanından yayın yaparak uçakların iniş kontrol sistemini etkilediğini bildirir. Genel Sekreter devamla "korsan radyonun çok yetenekli personel tarafından ve çok iyi gereç kullanmak suretiyle çalıştırıldığı anlaşılmaktadır" demektedir. Genel Sekretere göre 3-4 Haziran 1964 gecesi izlenen bu radyonun yerini arama ameliyesi başlar başlamaz radyo susmuş (veya dalga değiştirmiş) ve yeniden 10 gün sonra 13/14 Haziran gecesi faaliyete geçmiştir.

Bu haber, beni gerilere, 21 Aralık 1963’ten hemen sonraki o korku dolu günlere götürdü:

"Bayrak Radyosu - Mücahidin Sesi" 1963 Aralık saldırılarından hemen sonra çok ilkel malzeme ile elektrik mühendislerimiz tarafından imal edilmiş cihazlardan dünyaya sesimizi duyurmağa başlamıştı.

Radyodan ilk konuşan Lefkoşa Serdarı, TMT’nin fedakâr bir lideri Kemal Şemiler’di. Mesaj direniş ve Anavatan üzerineydi.

Olaylar başlar başlamaz Kıbrıs Radyosu ile ilişkimiz kesilmişti. İlk günlerde sık sık tekrarlanan ateş kes anlaşmaları ile yaptığımız olumlu çağrılar ya kullanılmıyor veyahut da halkımızı aldatıcı şekilde veya aksi zamanda kullanılıyor. Sonra telefonlarla birlikte radyodan da Türklere bir fayda kalmamıştı. Dış dünya ile yegâne irtibatımız Büyükelçiliğin telsiziydi. Dış basın mensupları da bize gelemiyorlardı. Lefkoşa’nın etrafını silahlı Rumlar iyice kuşatmışlardı. Üzerimize yağmur gibi mermi yağdırıyorlardı. "Kıbrıs Radyosu" adı altında yayın yapan Rumlar dünyaya "Türk bölgesinde Türkler arasında bir isyan vardır ve hükümetin Güvenlik Kuvvetleri durumu kontrol altına almaktadır" şeklinde yayın yapıyordu. İşte Bayrak Radyosu bu Bizans yalanını dünyaya açıklamak ve Ada sathında birdenbire irtibatsız kalan Türkleri birbirlerine bağlayarak toplumun direnişini sağlamak amacı ile kurulmuş gerçekten "Mücahidin Sesi" bir radyoydu.

1959 Şubat ayında Londra’da Londra anlaşması için düzenlenen görüşmelerdeyiz.

"Gün gele Rumlar bizi radyo servislerinden mahrum edebilirler; radyo kültürel bir araçtır, eğitim ve kültür işleri toplumların yetki sınırlarına girdiğine göre kendi radyomuzu kurmak hakkımız vardır; bu hakkı bu safhada talep edelim" dedim fakat yalnız ve desteksiz kaldım, hatta kendi içimizden kesin bir muhalefetle karşılaştım. 1960’ta Cumhuriyet kurulduktan sonra kültür ve eğitim işlerinden sorumlu olan Cemaat Meclisinin Başkanı olarak bir cemaat radyosu kurmak için izin talebinde bulundum. İzin reddedildi. Anayasa Mahkemesine müracaat ettim. Neticede Mahkeme Reisi Profesör Forsthoff bana özel olarak davayı geri çekmemi çünkü, Kıbrıs’ta hükümetin radyo konusunda tek yetkili olduğu kanaatına vardıklarını ve esasen liderliğinin ve Türkiye Büyükelçiliğinin de Türklere ayrı radyo gereğini duymadıklarını kendisine duyurmuş olduklarını söyledi. Böylelikle, davayı, ileride yeniden açma hakkımızı saklı tutarak, geri çektim!...

Aralık 1963’ün o korkulu günlerinde, dünya ile bağlantımızın kesildiği anlarda hep bu davayı düşündüm... Mücahidin Sesi Bayrak Radyosu bizi büyük bir boşluktan kurtarmıştı!...

15 Haziran 1964 tarihli raporunda (paragraf 21) Genel Sekreter her iki tarafın da yeni silahlar temin etmekte olduğuna işaret ederken "Türklerin Ada dahilinde silah imal edecek durumları yoktur; çok ilkel av tüfekleri ve su borusundan yapılmış bombalar yapıyorlar; ancak Rumlar zırhlı araçlar imal ve ithal etmektedirler. Limasol limanına gelen büyük kasalar Trodos dağlarına götürülmektedir ve Rum otoriteleri dıştan ağır silahlar, cephane uçak ve araç alacaklarını teyit etmişlerdir" diyor. Rumların Ada’da el bombası imal eden fabrikaları da vardır.

Genel Sekreter, "son zamanlarda Türklerde de, daha fazla miktarda makineli tüfek, bazuka ve havan topu görülmektedir" dedikten sonra "Türkler resmen silah ithal edemeyeceklerine göre bunları herhalde kaçak olarak temin ediyorlar" diyor.

Türkler de, ellerindeki kıt olanakları değerlendirmekte ve ateş gücünü arttırmaya çalışmaktadır. Genel Sekreter’in raporunda TMT’den "aşırı bir örgüt" olarak bahsedilmekte ve "Örgüt'iin Türk Liderliği ile ilişkisi zayıftır, kendi liderlerinin emri ile toplum liderliğinden bağımsız bir şekilde hareket edebilir" denmektedir.

Başlangıçta, dışta yapılacak toplantılarda ve konferanslarda manevra kabiliyetimizi elde tutmak için Londra Konferansına giderken, Hali Ali Rıza Bey’in TMT temsilcisi olarak tanımlanmasını istemiştim ve öyle de oldu. Ancak kısa bir zaman içinde Kıbrıs’ta askeri liderlikle cemaat liderliği arasında yetki, usul, davaya yaklaşım konularında ayrılıklar başladı. Genel Sekreter’in TMT mensupları hakkında verdiği rapor, bu ayrılıkların başladığı döneme rast gelmektedir.

Türk toplumu, Mücahitlerinin elinde yeni silahlar görmektedir. Toplum baş eğmemek kararındadır!.

New York yolundayız. Güvenlik Konseyi Kıbrıs’ta 27 Mart, 1964’den beri vazifelendirmiş olduğu Birleşmiş Milletler Kuvvetlerinin hizmet süresini 3 ay daha uzatmak kararını tezekkür edecek. Bu sürenin uzatılacağı büyük bir ihtimal; hatta bu evvelden alınmış kat’i bir netice... Makarios bu sürenin uzatılmasını istiyor. Bazı şartlarım vardır diyor. Bir haftadan beri New York’ta bulunan Hariciye vekili Kiprianu bu şartlara temas ediyor. Bu 3 aylık süre içinde Türkiye’nin müdahale hakkını derpiş eden anlaşmalar yürürlükten kalksın diyor. Müdahale hakkı Makarios’u, Türkleri derhal ve top yekûn imha etmekten önleyen yegâne şey!

Türkiye de 3 ay müddetin uzatılması taraftarı. Türkiye’nin de şartları var. Barış Gücünün yetkileri çoğaltılmalı; Anayasa düzenini tesis edecek tedbirler derhal alınmalı v.s. Bunlar, son 3 aylık tecrübenin, akıl ve mantığın dikte ettirdiği şartlar. Fakat Birleşik Amerika her iki tarafa da "aman, şart ileri sürmekten vazgeçiniz sonra diğer taraf şartlar ileri sürecek; iş uzayacak; araya Rus vetosu girecek; iş felakete varacak... Siz eski kararı aynen kabul ediniz. Ben size bu üç ay zarfında yardımcı olacağım... Şerefinizi, prestijinizi rencide etmeyecek bir hâl çaresi arayıp bulacağız" diyor. Amerika bu "Mavi bon
cuğum sende" hikâyesi ile Kıbrıs buhranını ne kadar zaman idare edecek Allah bilir.

Uçağımız İstanbul’un üzerinden uçarken 3 Rus harp gemisi Marmara’dan Akdeniz’e süzülüyordu. Makarios, son üç aylık devre içinde Ruslarla, Anayasa’ya aykırı olarak bir Hava anlaşması imzalamıştı. Güvenlik Konseyinin Kıbrıs Meselesini tartışacağı bu günlerde de Ticaret Bakanı Arauzos’u Moskova’ya göndermiş bulunuyordu. Atina’da ise hükümet bir Rus heyetini beklemekte. Amerika’yı telaşlandırmak için Makarios ile Atina, her işte olduğu gibi, karşılıklı entrika çevirmekte.

Barış Kuvvetinin, Kıbrıs’taki son 3 aylık raporu dehşet vericidir. Barış Gücünün gözleri önünde Türklere hücum devam etmiş; Türkler kaçırılmış ve öldürülmüş; muhasara ve tedhiş bütün hızı ile devam ederken Makarios da "resmen ve Birleşmiş Milletleri durumdan haber ederek" devamlı surette ağır silahlar ithal ederek çetecilerini silâhlamıştır. Anayasaya aykırı olarak Mecburi Askerlik Kanunu ihdas edilmiş 25 bin kişi silah altına çağrılmıştır. Diğer yandan da Barış Gücü "adaya gizlice silah ithalini önleyici tedbirler" aldığını ilan etmekte, yani, Türklerin son teneffüs borusunu kapatmış olduğunu gururla ilân etmektedir. Bu haberi de uçakta, bugünkü Amerikan gazetelerinde okuyoruz!

Ada’da Türk Haklarını koruyacak bir Anayasa Mahkemesi yok; buna ilâveten Mr. Wilson’un reislikten istifası ile Mayıs ayından bu yana adliye de hukuk dışı bir müessese haline geldi. Buna rağmen Makarios, hükümetin her dalında yaptığı gibi, adliye dalında da küçük emrivakilerle istediğini yaptırmaktadır. Öldüremediği Türkleri derdest ettirmekte, hiçbir hukuki mesnedi kalmayan bu mahkemelere sevkedinceye kadar mevkuf tutmaktadır. Kendisine sadece bu kuvvet verilse Kıbrıs Türkünü imha için yeter ve artar bile. Anayasa’daki teminatlarımızın en kuvvetlisi de Makarios’un emrivakisi ile elden gitmiş gibi.

Bir hafta evvel 7 Haziran, 1964 sabahı Türkiye, müdahale hakkını kullanmak için her türlü hazırlığını yapmış, kararını vermişti. Bunu 24 saat evvel haber alan Amerikanın müdahalesi ile bu karardan "şimdilik" vazgeçildiği açıklandı. Amerika, tehlikeyi sezmiş, Türkiye’nin bu konuda ciddiyetini anlamış "aman dur... bu işe bir de ben bakayım. Sulh yolu ile bir hâl çaresi bulalım" demiş. 6 aydır Kıbrıs’taki faciayı görmek istemeyen, bunun sebeplerini anlamayan Amerika şimdi, birdenbire Kıbrıs davasına sihirli bir değnek ile dokunacak ve her tarafı tatmin edecek bir hâl çaresi bulacak! Başbakan İnönü’ye, Johnson’un gönderdiği "dostane mektup" davayı hiç anlamamış bir devletin notası halinde. Lisanı, Metin Toker’i Akis’de "İnsanın budala dostu olacağına, akıllı düşmanı olsun" diye yazdırtacak kadar ağır. İnönü’nün 12 sahifelik cevabı da ayni samimiyetteymiş. Müdahale hakkımızı da bu cevap mahfuz tutuyormuş. 21-22 Haziran’da İnönü Washington’a giderek Johnson ile görüşecek.

Türkiye, Kıbrıs Türk’ünü Makarios’un insafına terketmemekte kararlı. Kıbrıs Türkü var gücü ile ve imanla müdafaasına devam ediyor. Makarios ise bu müdafaayı bir çullanmada çökertecek hazırlıklarım tamamlamış ortada yegâne mani olan Garanti Andlaşmasını bertaraf ettirmek için Amerika’dan medet umuyor. Bu şartlar altında İnönü- Johnson görüşmesinin neticesi ne olabilir? Bir hiç ve oyalama. Ya Güvenlik Konseyinin Kararı? Yine bir hiç ve oyalama. Geçen zaman zarfında da Rumlar teşkilâtlanmakta, kuvvetlenmekte, adaya ağır silahlar yığmakta... diğer taraftan ise, muhasara altında yaşayan Türkler, tek bir ümitle gözleri, kulakları Ankara’da, direnmekte... yıpranarak direnmekte!

Johnson Atina üzerinde ne gibi bir nüfuz kullanabilecektir? Atina, siyaseten Amerika’nın arzusuna boyun eğer görünse bile, Makarios Atina’yı dinleyecek mi? Niye dinlesin? Kıbrıs sathında 6 aydan beri Anayasa dışında bir hükümet yürüten ve bu hükümeti büyük bir rahatlıkla Birleşmiş Milletlere de tanıtmış olan Makarios mevcut hazırlığı ile Kıbrıs Türklerine bir hücuma geçse herşeyi kazanacağına o kadar inanmış ki... yeter ki şu Garanti Anlaşması bir bertaraf edilse ve, Makarios yine biliyor ve inanıyor ki Rus kozunu Amerika’ya karşı oynadığı müddetçe, Amerika Türkiye’nin fiili müdahalesine mani olacaktır. Makarios’un bütün çabası Türkiye’nin müdahale hakkını fiilen olduğu kadar hukuken de ortadan kaldırılmaktadır. Müdahale hakkının 3 ay için Amerika’ya devredilmesi hakkında söylentiler de vardır. Türkü korumak için Türkiye müdahale etmeyecek, edemeyecek ve Amerika bu müdahaleyi göze alacak. Hak ve salahiyetlerin bu şekilde Amerika’ya devredilmesi Rusya’yı büsbütün Kıbrıs davasının ta içine sokmayacak mı? Türkiye bu hakkını Amerika’ya devretmeğe razı olacak mı? Bilmiyoruz. Böyle bir durumun yaratılması ihtimalini düşünmekten bile sakınıyoruz.

Kıbrıs davası büyük devletlerin, yani B. Amerika - İngiltere ve Rusya’nın bir davası haline geliyor. Bu, bizim leyhimize olabilir mi? Asla... Girit’i,- Girit meselesi büyük devletlerin meselesi olduğu an kaybetmiştik. Kıbrıs da öyle mi olacak? Birleşmiş Milletler Anayasasına göre mevzi’i anlaşmaların hükmü baki kalacaktır. Zürih ve Londra anlaşmaları mevzi’i anlaşmalar değil mi? Bunların Türkiye’ye verdiği müdahale hakkını "büyük devletlerin" hatırı, dünya barışının korunması için kullanmaktan vazgeçtiğimiz an Girit’in yeni bir sayfasını Kıbrıs davasının son sayfası olarak yazmışız demektir. İnönü bunu yapacak mı? yapabilecek mi? Karar vermek güç... 21 Aralık, 1963’te başlayan katliamdan bu yana 6 ay geçti. Bu müddet zarfında dünya barışı uğruna ve Amerika ile İngiltere’nin hatırı için bir gün "asla olmaz" denilen şeylere, ertesi gün "olur bizim de istediğimiz bu idi" dendi. Şimdi, ne gibi bir siyaset takip edileceğini kestirmek pek güç.

Kıbrıs’taki Amerikan büyük elçisi Enosis taraftarı, "Federasyon veya taksim olmaz" diyor. Tuomioja da ayni fikirde gibi... U Thant ne düşünüyor? Ne düşündüğünün bir kıymeti de yok ki! Birleşmiş Milletlere düşmüş olan bir mesele bir kör kuyuya düşen taşa benzer. Kof, boş bir ses; manasız, hedefsiz bir yuvarlanış. O kadar.

İstanbul hava alanında 35-40 dakika duraklamıştık. Etrafımızı saran topluluk 6 aydır Kıbrıs’ın acısını çekmiş olan insanlardan müteşekkil. "Amerika boş çıkarsa, burada çok işler olur... Amerika kendi başını yer" diyorlar. İçlerinde, Türkiye’deki Amerikalılara hücum edileceğinden açıkça bahsedenler var. Ankara’da da ayni sözleri işitmiş, ayni hislere şahit olmuştum. Türkiye’de Amerikan düşmanlığı başgösteriyor. "Aç kalalım - şu Amerikanların parasını, yardımımı almayalım" diyorlar! Türkiye’nin izzeti nefsi milletçe zedelenmiş! Haksız da değiller. Fakat 22 Haziran’da İnönü’yü görecek olan Johnson’un bunlardan haberi var mı? Kıbrıs davasının Türkiye Kamuoyuna nasıl candan mal olduğunu acaba biliyor mu?

Atlantik’in ortalarındayız.

Düşündüklerimi yazıyorum. Jet motorlarının uğultusu kulaklarımda... fakat bu yeni bir uğultu değil. 6 aydır Kıbrıs’tan gelen haberler hep ayni şekilde içimizde bir fırtına gibi uğuldayıp durdu. 6 aydır havanda su dövdük sanki. Türkiye, Kıbrıs için herşeyi göze almış, Türkiye Kıbrıs için kan ağlıyor. Dünya sulhu; 30 milyonluk Anavatan bir yanda, Kıbrıs 6 aylık acısı, ızdırabı, kahramanlığı, fedakârlığı ile diğer yanda.

Durumun bu vahamete gelmesine bir sebep var mıydı? Makarios’un, Kıbrıs Cumhuriyetinin doğuşu ile başlattığı bu tehlikeli cereyanın önü alınamaz mıydı?

Kıbrıs’ta saldırılar devam ediyor. Piyenia Rumları Bozdağ köyünü ateş yağmuruna tuttular.

15 Haziran, 1964

Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün bugün düzenlenen brifinginde konuşan sözcü, Rum polisinin kendilerine kayıp Türkler ve Binbaşı Macey ile şoförü hakkında bilgi vermediklerini açıkladı:

U Thant’ın Güvenlik Konseyine verdiği rapor...

Birleşmiş Milletlerin Kıbrıs’taki tutumuna ışık tut^n bu raporu okuduktan sonra B.M. Kuvvetlerinin vazife süresi 3 ay daha uzatıldığı takdirde Kıbrıs Türklerinin davayı büsbütün kaybedecekleri kanaati büsbütün kuvvetlendi.

Öğleden sonra saat 17’den 18.20’ye kadar U Thant’ın yardımcılarından Ralph Bunche ile görüşerek raporun üzerimizde yarattığı aksi tepkiyi anlattık. Raporu Makarios’un kendisi hazırlamış olsaydı bundan daha iyisini yazamazdı. Raporda Makarios’un Anayasaya aykırı tutumundan ve bu tutumun yarattığı gerginlikten tek söz yok. Anayasa tamamen çiğnenmiş, Makarios bütün hükümet kuvvet ve salâhiyetini gasbetmiş, buna rağmen Birleşmiş Milletler Makarios’u bir devlet olarak tanımakta; üstelik de, Mecburi Askerlik Kanunu’nun "gayri mesul başıbozuk Rum kuvvetlerini bir idare altında toplanmasının " iyi bir şey olabileceğinden bile bahsedilmektedir.

U Thant’a göre Türk alayı kampına dönmelidir. Bunun reddedilmesi Barış Gücü’nün vazifesini güçleştirmekteymiş. Yani, neticede, Makarios’un tek başına yapmak istediği ve yapamadığı herşeyi Birleşmiş Milletlerin yardımları ile başarabilecek bir durum yaratılmakta.

Makarios, Türklere karşı silahlanmak istiyor ve silahlanıyor. Çünkü Barış Kuvvetleri bu silahlanmayı önleyecek durumda değildir. Önleyememiştir.

U Thant’ın raporunda, bu durumun, ikinci devrede önlenmesi hakkında tek bir kelime yoktur.

Makarios, Türk alayının geri kampına dönerek Rumlar tarafından tamamen muhasara altına girmesini çoktan istiyordu. U Thant bunu kayıtsız şartsız desteklemektedir.

Milis Rum Kuvvetleri Anayasaya aykırı bir kanunla resmen silah altına alınıyor. Barış Kuvvetleri buna mani olamıyor. Bu kuvvetlerin "memlekette normal durumun ihdas edilmesi" bahanesiyle Kıbrıs Türklerine karşı kullanılacağı aşikârdır. U Thant bu hakikate işaret etmekle yetiniyor.

Ralph Bunche ile bu konuları enine boyuna konuşuyoruz.

"Zor bir durumdasınız. Fakat Barış Kuvvetlerinin vazifelerini yapabilmeleri için adaya silah ithalinin durdurulması gerekir. Rumlar hükümet olarak açıkça silah ithal ediyorlar; buna ilâveten Rumlar ve Türkler tarafından gizlice silah kaçakçılığı da yapılıyor. Gizlice silah ithalini önlemek için müessir tedbirler aldık. Hükümetin ithaline mani olamıyoruz. Çünkü, bu ithale sebep olarak Makarios Türkiye’nin tehdidini ve alayın geri kampına dönmesini göstermektedir." U Thant alayın geri kampına dönmesini istemekle Makarios’un silahlanma vesilelerinden bir tanesini ortadan kaldırmak istiyor. "Alay kampına döndüğü takdirde Makarios’un silah ithali de önlenecektir" diyor.

Alay kampına döndüğü takdirde, bugüne kadar ithal edilen silahlar size teslim edilecek mi? diye soruyoruz. Cevap "Hayır. Böyle birşey bahis konusu değildir." Alay Kampına döndüğü takdirde Gümrüklerin kontrolü Barış Kuvvetleri tarafından devri teslim alınacak mıdır? Cevap yine menfi. O halde şimdiye kadar hiçbir konuda sözünü tutmamış olan Makarios’un "alay Kampına dönerse silah ithalinden vazgeçerim" sözüne inanacağız. Onun istediği olacak... Ada bir silah deposu haline gelmiş... silah ithali daha da devam edecek... Türkler’in yegâne müdafaa ümidi olan Alay da evvela kampına çekilecek; bundan sonra da "Alayın Kıbrıs’tan çıkması" istenecek... U Thant bu oyunu nasıl farketmez, nasıl görmez?

Raporda "Son müdahale tehdidinin" acı bir şekilde tenkidi ve bu tehdidin Konsey Kararına aykırı olduğu beyanı? Buna neden lüzum hissedildi? Buna temas gerekiyorsa neden bu müdahaleyi icap ettiren sebeplere, Makarios’un tutumuna temas edilmedi?

Ralph Bunche cevap veriyor.

U Thant bu konuda, Türkiye’ye kızmış vaziyettedir. Çünkü, bundan bir müddet evvel Türkiye Hariciye Vekili U Thant’a "Konsey Kararından sonra Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi bahis konusu olamaz" demiş ve bu hususta söz vermiştir.

16 Haziran 1964

Girne dağlarından, Ağırdağ, Kırnı ve Kömürcü köylerine ateş açılır.

Dillirga bölgesinde Rumlar, Türk bölgelerini kurşun yağmuruna tuttular. Türkler de açılan ateşe karşılık verdiler.

Yerovasa göçmenlerinden yedi çocuk babası Cemali Kara Mehmet, Yerovasa ile Kitasi arasında bulunan tarlasında çalışmakta olduğu bir sırada, Rumlar tarafından vurularak öldürülür.

Makarios’un Birleşmiş Milletlerde ki daimi temsilcisi Rossidis, B.M Genel Sekreterine gönderdiği bir mektupta, Dr. Küçük’ün Cumhurbaşkan Muavinliğini inkâra kalkışır.

İngiliz Dışişleri Bakanı vekili Butler, İngiliz dış siyasetinin parlamentoda görüşülmesi sırasında "Kıbrıs Rumlarının hareketi teessüre şayandır" dedi.

Bugün Mr. Stevenson ile görüştük. Yardımcısı Mr. Yost da hazır bulundu.

Stevenson’a söylediklerimiz: U Thant’ın son raporu bizi ümitsizliğe sevketmiştir. Makarios Anayasa’yı çiğnemiş, de facto bir Rum hükümeti kurmuş. Türkleri asi ilân etmiş durumdadır. Kıbrıs’taki duruma sebep de budur. Memlekette Anayasa Mahkemesi mevcut değildir; Mr. Wilson’un istifası ile adalet mekanizması da çökmüştür. Türkler mahsur vaziyette yaşamaktadır. Makarios geniş çapta hücumları durdurmuştur. Fakat Türkler sessizce kaçırılmakta, öldürülmektedir. Anayasa’ya aykırı tedbirlerle Makarios bir ordu meydana getirmiş adayı bir silah deposu haline sokmuştur. Buna rağmen U

Thant’ın raporunda Makarios’a "dur" diyen tek bir söz yoktur. Barış kuvvetlerinin son 3 aylık tutumu Makarios’u destekler mahiyette olmuş ve dolayısı ile Türklerin asi muamelesi görmesine yardımcı olmuşlardır. Üniforma giymiş Rumlar Barış Kuvvetinin gözleri önünde Türkleri tevkif etmektedir. Ayni şartlar altında Barış kuvvetinin 3 ay daha Kıbrıs’ta kalması sağlandığı takdirde Makarios’un hukuk dışı hükümeti büsbütün yerleşmiş olacak ve Türkler zamanın yapacağı tahribat ve ümitsizlik içinde mahvolacaktır. Şimdiye kadar adaletin tecelli etmesini bekledik. Bunun için de hep hukuk yolu ile hakkımızı aramak yollarına gittik. Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs’a barış getirebileceğine inandık fakat aldandığımızı görüyoruz.

Makarios’un niyeti ve plânı aşikârdır. Enosis istiyor. Anlaşmaları bunun için bozmuştur. Son altı aylık facianın sebebi budur.

Bunu önleyebilecek tesirli tedbirler Garanti Anlaşması altında alınabilirdi. Türkiye bu hakkını kullanmak yoluna her gittiğinde Amerika hükümeti buna mani olmuştur. Amerikanın son müdahalesi ile Türkiye’nin adaya bir çıkartma yapmasının önlenmiş olması Türk halkını çok kırmıştır. Şoföründen profesörüne kadar her Türk Amerika’nın bu siyasetini anlamamaktadır. Makarios hedefine varmak üzeredir. Rejimi çökertmiş, Türkleri ezmiş, her türlü cinayeti irtikâp etmiş; Güvenlik Konseyi Kararını da çiğnemişken kendisine "dur" diyen Türkiye alacağı tedbirlerden men edilmektedir. Türk efkârı umumiyesi Amerika’ya karşı çok kızgın bir vaziyettedir. "İnönü - Johnson görüşmesinden de birşey çıkmazsa Amerikalılar Türkiye’de neleri varsa alıp gitsinler, böyle dost olacağına, olmadığı daha iyidir" diyorlar. Türkiye Amerika’nın tutumu yüzünden Kıbrıs davasını kaybedecek olursa Türkiye’de sadece hükümet değişmesi değil, rejim değişmesi bile beklenebilir. Okuması olmayan saf insanlar "Ruslarla işbirliği yapsaydık Kıbrıs’ı kazanırdık" diye düşünüyorlar. Amerikan dostluğunun Türkiye’ye, bu davada hiçbir şey kazandırmadığı, bilâkis herseyi kaybettirdiği intibaı vardır. Amerikanın bu tutumu Türkiye’de bir Amerikan düşmanlığı yaratmaktadır.

Bu problem Rumların ENOSİS’i temin için ihdas ettikleri sun’i bir problemdir. Bunun için halledilmesi gayet kolaydır. Yunanistan, bu meselede hem size hem de diğer müttefikleri ile Türkiye’ye karşı sorumlu bir durumdadır. Yunanistan’ı tuttuğu maceracı politikasından vazgeçirecek şekilde nüfuzunuzu kullanırsanız Türkiye ile Yunanistan bu meseleye bir hâl çaresi bulabilirler. Ada’daki asayişi temin etmek görevi Türkiye ile Yunanistan’a verilebilir. Zaten garanti anlaşması altında bu hakları vardır. Bu yapıldıktan sonra iki devlet Kıbrıs’ı ya aralarında taksim ederler veyahut da müştereken idare yollarını arayıp bulurlar. Esas mesele, adayı anarşiye sürükleyen Makarios’un elinden süratle iç asayişi temin görevini almak ve asayişi temin etmektedir. Birleşmiş Milletler politik sebeplerle Makarios’un Anayasa dışı tutumuna birşey diyemiyor. Bu tutumu önleyici müessir tedbirler alamıyor. Makarios durumu büsbütün kendi leyhine halletmeden önce Garanti Anlaşması altında Yunanistan’ın da harekete geçmesini sağlamak sizin elinizdedir. Aksi takdirde Kıbrıs Türk’ü kurtarılmayacak; Türkiye en yakın dostlarının ihaneti veya anlayışsızlığı yüzünden davayı ve dolayısı ile prestijini kaybedecek; bunun tesirleri hür dünya için çok feci olacaktır.

Self-determinasyon prensibinin arkasına, sığınarak hür dünyada ve NATO ittifakı içinde Kıbrıs Türklerine ve Türkiye’ye karşı Yunanistan’ın oynamakta olduğu sahtekârlığı önlemek icap eder. Müstakil Kıbrıs Cumhuriyeti Rumların ENOSİS’ten vazgeçmelerine karşılık olarak kurulmuştur. Şimdi Self-determinasyon perdesi altında evvelce "vazgeçtik" dedikleri ENOSİS’i tahakkuk ettirmeğe çalışıyorlar.

Mesele bu kadar basit bir sahtekârlığın neticesidir.

Stevenson söylenenler hakkında notlar aldı. Arada sorduğu sualler ve verdiğimiz cevaplar şunlardır:

1) Kıbrıs Rumları silahtan tecrit edilirse, Barış Kuvvetleri Türkleri koruyacak duruma girecek, ve böylelikle Türk alayının geri kampına gitmesi temin edilebilecektir. Buna ne dersiniz?

CEVAP: Türk alayının Kampından ayrılması ve Lefkoşa civarında mevzilenmesi hem alayı Rumların muhasarasından kurtarmış, hem de Lefkoşa’ya ikinci bir Rum tecavüzünü önlemiştir. Alayın şimdiki mevziinde kalması Türk cemaatı için psikolojik ve hakiki bir emniyettir. Bu sahada gerginliği giderici bir unsurdur. Kıbrıs Rumlarını silahtan kim tecrit edecektir? ingilizler zamanında da EOKA bütün silahlarını teslim ettiğini ilân etti. Sonradan bunun hiç de böyle olmadığı meydana çıktı. Silahların kaydı yoktur. Hepsinin teslim edildiğini kim temin edecektir, t çişleri Bakanı’na teslim edilecek silahlar yine Rumların elindedir demektir. Barış Kuvveti, Makarios’un hukuk dışı hareketlerine mani olmadıktan sonra Türkleri koruması konusu akademik kalır. Rum polisler Türkleri tevkif edecek; kaçırmalar, öldürmeler devam edecektir. Türk alayının geri kampına dönmesi alayın kendi emniyeti ile de ilgilidir.!

2) Yunan alayı adadan ayrıldığı takdirde, önümüzdeki 3 aylık süre içinde Türk alayının da adadan ayrılması ve Barış Kuvvetinin Türkleri korumak hususunda daha müessir tedbirler alması düşünülemez mi?

CEVAP: Türk alayının adadan ayrılması Makarios’un istediklerinin yüzde yüz tahakkuku demektir. Türk Cemaatı buna asla razı olamaz. Türk alayının adada bulunuşu Kıbrıs Anayasasının bir parçası olan Garanti ve İttifak anlaşmasının bir icabıdır. Alayı adadan çıkarmakla Makarios’un kendiliğinden yıkamadığı cihetleri Güvenlik Konseyi vasıtası ile yıkması olacaktır. Alayın adadan ayrılması Türk Cemaatının davayı tamamen kaybetmesi; moral bakımından çökmesi demektir. Bunu düşünmeğe bile tahammülümüz yoktur.

3) Fakat Rumlar Yunan alayının ayrılmasına itiraz etmiyorlar?

CEVAP: Niye etsinler? Bütün gayretleri Kıbrıs Türkleri ile karşı karşıya kalmak, Türkiye’nin garantisini ve müdafaasını bertaraf etmektir. Çoğunluktadırlar. Tepeden tırnağa silahlanmışlardır. Türklerle karşı karşıya kaldıkları takdirde meseleyi kolaylıkla halledebileceklerdir. 3 ay sonra da alayın geri Kıbrıs’a girmesi konusu Güvenlik Konseyine gelecek, bildiğiniz taktiklerle müzakereler günlerce uzatılacak, arada da Türk Cemaatına kat’i darbe indirilecektir.

4) Türkiye’yi müdahaleden alıkoymamızın sebeplerinden bir tanesi şudur: Türkler adaya çıkış yaptıkları takdirde Rumlar katliama girişeceklerdir. 20 bin Türk öldürülebilir; harp genişleyebilir.

CEVAP: Türkiye adayı istilaya gelmiyor. Rumlar işin ciddiyetini anlayınca Türklere hücum etmeyeceklerdir. Fakat etseler bile 20 bin kişi öldürebileceklerini zannetmiyoruz. Mesele şudur. Hak ve hukukun temini yolunda başka çıkar yol kalmadığı aşikâr olmuştur. Mesele oyalamakla halledilmez, kaybedilir. Makarios kendi tutumu ile bu durumu yaratmıştır. Türkiye ne yapsın, ne yapabilir? Davayı terk mi etsin? Harp olmasın diye milletler bir dereceye kadar temkinli davranabilirler. Herşeyin bir hududu vardır. Harp olmasın diye insafsızlığa, insan dışı davranışlara, ittifakların, anlaşmaların çiğnenmesine ilâ nihaye müsamaha edilirse dünyanın düzeni kalmaz ve daha büyük dertler, belâlarla karşılaşılır. Amerika bir devlet olarak Türkiye’nin Kıbrıs’a karşı olan ahidleri ile bağlı olmuş olsa ve Makarios’un tutumuna benzer bir tutumla karşılaşsa ne kadar zaman sabredebilirdi? Güvenlik Konseyi meseleye bir hâl çaresi bulmaktan acizdir. Bunu siz de itiraf ediyorsunuz. Makarios da bunu anlamış bütün hızı ile meseleyi bir neticeye bağlamak için harekete geçmiştir. Netice ne olacaktır?

Stevenson: Bunu İnönü ile Johnson görüşmesi herhalde tayin edecektir dedi. U’Thant’ı görmek üzere ayrıldık.

U Thant’ı ziyaret ettik. Şikâyetlerimizi bildirdik ve raporunda gözümüze çarpan kısımlara .temas ettik. U Thant cevaben: Birleşmiş Milletler henüz kuvveti bir teşkilat değildir. Zayıftır. Güvenlik Konseyinde ise sizin istediğiniz şekilde somut ve etkili bir karar almak imkânı yoktur. Muhtelif siyasi cereyanların çarpıştığı böyle bir konseyden çıkabilen kararlar ancak bu kadar olur. Ben, Genel Sekreter olarak ancak Konseyin kararlarını yerine getiririm ve Konseye rapor veririm. Karardaki "hükümet" kelimesinden ne mana çıkarılacağını ben tayin edemem. Konsey Makarios’u Cumhurbaşkanı olarak tanımakta, onun temsilcilerini de dinlemektedir. Aksine bir karar alınmadıkça ben de ayni yolu takip etmeğe mecburum. Anayasayı tatbik ettirecek yetkim de yoktur. Barış Gücü’nün vazifesi çarpışmayı önlemektir. Bundan başka bir şey yapamayız. Tutumumuz ile kuvvetliye yardımcı olduğumuz ve zayıfı ezdiğimiz doğru değildir.

U Thant’a izah ederek dedik ki: Barış Gücü’nün Makarios’u Anayasaya riayet ettirecek yetkisi olmaması, dolayısı ile, Makarios’un de facto durumunun tanınması, güçlünün desteklenmesi, zayıfın ezilmesine hizmet edilmesidir. Bu tutumu neden değiştiremeyeceğinizi anlıyoruz. "Konsey siyasi bir formudur. Haklıyı haksızı ayırt edecek bir mahkeme değildir" diyorsunuz. Maalesef bu böyledir; fakat biz neticeye bakıyoruz ve neticede adalet bulmak için geldiğimiz müessesenin tutumu yüzünden bütün haklarımızı kaybetmekte olduğumuzu görüyoruz.

U Thant’ın yardımcısı R. Bunche söze karıştı. Raporun müdafaasını yaptı. "BM Barış Gücü’nün Kıbrıs’taki varlığı çarpışmayı önlemektedir. Makarios birçok yollardan barikatları kaldırdı; Türkler kaldırmıyor. Zamanla normale dönmek için sizin de BM Barış Gücü’ne güvenerek savunmanızı onlara bırakmanız gerekir" dedi.

Cevaben: Son 3 aylık tutumları ile bu kuvvetlerin bize güven telkin edemediğini, çünkü, polis üniforması giymiş olan Rumlarla işbirliği yaparak Türklerin haksızca tutuklanmalarına engel olamadıklarını bildirdik. Rumlar barikatları kaldırabilirler, çünkü Türklerden gelecek bir hücumdan korkuları yoktur. Barikatların yerine polis üniforması giymiş Rumlar koydular; önlerine gelen Türk’ü tutukluyorlar. Biz kendi barikatlarımızı kaldırdığımızı takdirde Rum polislerinin Türk bölgelerine de girerek Türkleri istedikleri şekilde tutuklamalarına, bizi taciz etmelerine hizmet etmiş olacağız. Bizden, barikatları kaldırmamızı istemeniz için bizi bu kabil muameleden koruyabilecek duruma gelmiş olmanız gerekir. Halbuki bu duruma gelemeyeceğinizi söylüyorsunuz.

Raporda Makarios’un Anayasa dışı tutumunun yeterli derecede tenkit edilmemiş olması hususunda U Thant açıkça "Konseyin hükümet olarak tanıdığı bir makamı bu şekilde tenkit ederek Konseyin bana vurması için boynumu uzatmış olurdum. Bunu yapamam" dedi.

R. Bunche, bizden Rodos’taki Türklerin adedi ve durumu hakkında bilgi istedi. Türklerin acıklı durumunu anlattık. Yunan idaresindeki Türklerin daima ikinci sınıf bir cemaat olduklarını söyledik. Bunche’ın bu sorusundan Genel Sekreterin de Kıbrıs’ın Yunanistan’a verilmesi ve Yunan Yönetiminde Türklerin şimdikinden daha iyi bir yaşam sağlayabileceğine inanmış olduğunu veyahut da Kıbrıs Türklerinin Rodos’a nakli hususunda düşünüldüğünü tahmin ettik.

Neticede: Güvenlik Konseyi’nin müdahalesi ve Barış Gücü’nün varlığı ile Kıbrıs davasında hak kazanamayacağımızı bir kere daha anlayarak U Thant’ın yanından ayrıldık.

U Thant’a, benim Kıbrıs’a dönebilmem için göstermiş olduğu çabalara teşekkür ettim. Hâlâ daha adaya giriş ve çıkışım hakkında kısıtlama bulunduğunu söyledim. R. Bunche araya girerek "Her şeyi bir hamlede halledemeyiz: Yavaş yavaş, adım adım gitmek zorundayız” dedi. Bir gün önceki konuşmamızda da R. Bunche bu konu ile ilgili olarak Makarios ile yaptığı konuşmalardan bahsetmiş ve "Her müracaatımda olumsuz yanıt aldım. Zannedersem kendisine tesir eden şey senin Güvenlik Konseyi’nde tanınmış olduğun ve adaya girmene engel olmağa devam ettiği takdirde bunun, Konsey’de yaptığın konuşmaya karşı bir tedbir olarak alındığı intibaını yaratacağını söylemem oldu" dedi ve "Makarios ne Dr. Küçük’ten, ne de diğer vekil veya liderlerden senden çekindiği kadar çekinmiyor; bunun sebebi nedir?" diye sordu.

İzah ederek dedim ki. ”1958’den beri Toplum’un sözcülüğünü ben yapıyorum. Dolayısı ile Makarios benim söylediklerimi şahsıma atfediyor, topluma veya adlarına konuştuğum şahıslara mal etmiyor. 1958’den beri Türklerin Rum siyasetine direnişlerinin hariçten bir tahrik olduğu davasını güdüyorlar. Hariçten tahrik olmasa Kıbrıs Türkleri Rumların her istediğine razı olacaktı tezini savunuyorlar. Ben bu ‘hariç’ ile Kıbrıs Türkü arasında elçiymişim. 1958’de İngilizler adına, 1960’tan bu yana da Türkiye adına Kıbrıs Türkünü tahrik edip duruyormuşum. Bu propagandayı yürütebilmek için de her vesile ile ve geniş ölçüde basın propagandası ile bana hücum ediyorlar. Propagandaları ile önce beni bir canavar yaptılar, sonra da gerçekten tehlikeli bir şahıs olduğuma inandılar. Vaziyet bundan ibarettir" dedim.

Ralph Bunche, durumu çok iyi anladığını, sabretmemizi söyledi.

U Thant, iki aydan beri polislerin aynı kumanda altında birleşmesi meselesi üzerinde durduğunu; Polis Komutan Muavini Refik’in vazifesine dönmesine niye müsaade edilmediğini sordu. "Makarios bütün Türk polisleri asi ilan etmiş; bunları zaten geri almıyor. Diğer taraftan da Yorgacis ve diğer Kumandanlar Türklere hücumu hazırlayan suçlular. Bu yönetimi nasıl kabul edebiliriz?" dedik.

17 Haziran 1964

Birleşmiş Milletler sözcüsü, Rumların Dillirga bölgesine askeri yığınak yaptıklarını açıklar.

Mağusa’lı Mehmet İdris ve Mustafa Salih Kahraman adında iki soydaşımızın kayıp olduğu belirlenir.

Baf’tan Poli’ye gitmekte olan Türk otobüsleri, Strumbi Rum köyünde silahlı Rumlar tarafından durdurularak, Poli’ye gitmelerine müsaade edilmedi.

Bugünkü Amerikan gazetelerinde Lefkoşa’dan verilen bir haber vardır. Makarios yapmış olduğu bir beyanatta en iyi hal çaresinin Enosis olacağını söylemiş. Çarpışmalardan bu yana Makarios bunu ilk defa söylüyor diye yazıyorlar. Halbuki bütün beyanatlarının ruhu ve manası bu idi. Ne İngilizler, ne de Amerikalılar buna inanmıyor "Enosis olursa Makarios ve vekilleri mevkilerini kaybederler; onun için Enosis’i istemezler. Halkı oyalamak için böyle söylerler" cevabını veriyorlardı. Hatta uzunca bir süre Ankara bile böyle düşünmekteydi.

"Dava bir Enosis davasıdır. Kıbrıs’taki bütün hadiseler bu davanın gerçekleşmesi için yaratılmıştır" diye diye dilimizde tüy bitmişti. Neyse ki şimdi Makarios bu beyanatı verdi de, görmeyenlerin gözü açıldı. Bu beyanatın verildiği günlerde Yunan Hâriciyesinden yetkili bir memurun Kıbrıs’ı ziyaret etmiş olması anlamlıdır. Amerikalılar, Kıbrıs’taki Komünist tehlikesini Enosis ile önleyebileceklerine inanmışlar, Enosis’i destekliyorlardı. Türkiye’nin kesin tepkisi karşısında Enosis tezini desteklemediklerini açıklamak zorunda kalmışlardı. Diğer yandan Rusya Makarios’u ancak "tam bağımsızlık" davasında destekleyeceğini açıklamıştı. Şimdi İnönü ile Papandreu’nun Washington’a yapacakları ziyaretin arifesinde Makarios’un açıkça Enosis’ten bahsetmesi, Amerika’nın zaten gizlice benimsemiş olduğu bir tezin resmen ortaya atılarak Washington’un bu tezi de müzakere edebilmesini sağlamak için atılan bir adım olacaktır. Böylelikle, Enosis konusunu ortaya koyan ne Amerika ne de Yunanistan değil, Kıbrıs Rumlarıdır. Türkiye buna ne diyecek? Yunanistan’la bir toprak ve nüfus mübadelesi ile bu konuyu halletmek yoluna girecek mi? Bunun cevabını vermek için herhalde uzun bir müddet daha bekleyeceğiz. Bu müddet içinde Kıbrıs Türkünün fiili durumu, dayanma gücü ne olacaktır?

3 günden beri Ay Theodoros-Piyenia bölgesinde çarpışma devam ediyor. Yerovasa’da bir, Susuz’da bir Türk öldürüldü. Bunlar son günlerin son olayları. Kıbrıs’ta ateş devam ediyor, Güvenlik Konseyinde ise, yangına seyirci Barış Gücü’nün görevlerine 3 ay daha devam etmesi konusu görüşülecek. Bugün öğleden sonra saat 16’da Konsey, toplantısına başlayacak.

Rum liderliği "Hükümet olarak silah satın alma ve imal hakkımız vardır" iddiasında. Ve egemenliklerinin bu gereğini yapıyorlar, gizli aşikâr her şekilde silah ithal ediyorlar! Genel Sekreter 15 Haziran 1964 tarihli raporun 120 paragrafında bu konuya temas etmekte ve "silah ithali ve imali bir hükümetin doğal hakkı ise de, Kıbrıs’ta bu hakkın kullanılması 4 Mart kararınızla ne kadar uyum içindedir" demek suretiyle Güvenlik Konseyini harekete getirmeğe çalışıyor! Genel Sekreterin raporlarında bir özellik göze çarpmaktadır. Rum suçlanmışsa, bir suç nedeni de Türkler için bulunmalıdır. Türk Alayının Kampından çıkarak Gönyeli-Ortaköy civarına gelmiş oluşu devamlı bir şikâyet konusu olmaktadır. Genel Sekreter, "Türk Alayının eski kampına dönmesi ve Türkiye’nin ‘müdahale ederiz’ seslerini azaltması UNFICYP’in adadaki silahları kontrol altına almasına yardımcı olacaktır" demektedir. Bu bir hayalden başka bir şey değildir. Çünkü Rum Yönetimi, Türk Alayını eski kampına çekerek etrafını iyice kuşattıktan sonra Lefkoşa Türklerini daha da baskı altına almış olacaktı. Türk Alayının Ortaköy-Gönyeli arasına yerleşmiş olması yıllarca Lefkoşa Türklerini katliamdan kurtarmıştır. Rumlar ve Yunanlılar bu konuya o kadar önem vermektedirler ki (aynı raporun 1 lö.paragrafı) Türk Alayının etkisini azaltmak için Birleşmiş Milletlere şu öneride bulunurlar; "Türk Alayı da kabul ettiği takdirde Yunan Alayı Birleşmiş Milletlerin Barış Gücü emrine girmeğe razıdır!." Bu büyük bir oyundu ve bu oyunu Birleşmiş Milletler Barış Gücü adaya gelinceye kadar barış görevini (diğer garantörlerin ve iki toplum liderliğini rızası ile) kabul eden İngilizler başlatmıştı.

Alay, eski kampından çıktığı ana kadar Türkiye’nin garantör devletler olarak harekete geçirmeyi başaramadığı İngiltere ikaz uçuşları ve Alayın hareketi ile derhâl uyanmış ve Makarios’a "Üç Garantörü birden mücadeleye çağır, aksi halde Türkiye yalnız başına müdahale eder... Eğer üç Garantörü de çağırırsan meseleyi, iş çığırından çıkmadan hallederiz, polis işini biz yaparız" der. Makarios bunu kabul eder ve Dr.Küçük ile birlikte bir müdahale çağrısı yapılmış olur!.. İngiliz General Young, görevi devralır almaz TC Büyükelçiliğinde bir toplantı yapılır. Alay Komutanı da oradadır. Young, Türk Alayının kendi komutasına verilmesini talep eder. Yunanlılar bunu kabul ediyorlar haberini verir!

Alay Komutanı K. Albay Sağlam derhal cevabını verir: Türk Askeri yabancı bir komutanın emrine verilemez... Genel Kurmay’dan böyle bir emir gelmemiştir ve gelemez de... İngilizler kendi başlarına polis görevini yapacaklar diye araya girmişlerdi; güçleri buna yetmiyorsa müsaade etsinler biz gereğini yaparız.

O günün anıları arasında bir olay da şu: Alay mensuplarından bazılarının aileleri Rum işgalinde kalmış. Bir Teğmen Alay Komutanlığını devralmış olan Albay Haşan Sağlanı’dan ailesini gidip almak için izin ister. Albay Sağlam "olmaz oğlum, bekle... İngilizler polis görevini devraldılar bu işe de bakacaklar" der. Teğmen tir tir titremektedir. Disiplin icabı bir şey söylemez fakat patlayacak bir volkan gibidir ve aynı durumda olan tek Türk askeri de değildir. Albay Sağlam da duygulanmıştır. Konuşuyoruz. Kendisine, 'Young’a kısa bir süre tanıyınız, bu süre sonuna kadar bu insanları getirmezlerse gidip alacağınızı söyleyiniz" telkininde bulundum. Albay Sağlam o anda Büyükelçilikten çıkmakta olan Young’a derhal askerini göstererek "ben bunları daha fazla tutamam. Yarım saate kadar aileleri getiremezseniz bunlar gider onları getirir ve ben de kendilerine gereken desteği veririm" der. Yarım saat geçmeden aileler sağ salim Türk semtine getirilirler... Bu insanlar günlerce aç ve susuz mahzenlerde yaşamışlar!.

22 Aralık’ta çatışma başladıktan sonra, "bu da geçer" düşüncesi ve her şeyin birkaç haftada normalleşeceğine inanarak salim yerlere göç etmiş; kışın soğuğunda en kötü şartlarda yaşamış binlerce Türk, terk ettikleri evlerin ve köylerin yakılıp yıkıldığını görmüşler, erken bir zamanda geri dönmek olanağı kalmadığının bilincine varmışlardı... Şimdi, feci yaz sıcağının etkisi altında yeni bir bekleme devresi başlamaktaydı.

Kıbrıs’a Birleşmiş Milletlerin Barış Gücü geleli 6 ay olmuştu. Rum idaresi, 4 Mart, 1964 tarihli Güvenlik Konseyi kararına göre "hükümet" olarak tanınmağa devam ediyordu. Makarios Güvenlik konseyinin kararlarına rağmen memlekete silah yığıyordu. Anayasayı ayaklar altına almıştı. Birleşmiş Milletler Barış Gücü adada bulunduğu sürece Türkiye müdahale hakkını kullanamaz görüşündeydi. Bunu denemek kararındaydı da!

Sir Patrik Dean ile görüştük. Şikâyetlerimizi tekrarladık. Sir Patrik "Sizinle hemfikirim. Birleşmiş Milletler idaresi Türklerin aleyhine davranıyor. Fakat kararı istediğiniz şekilde değiştirmemize imkân yoktur. Arada bir hal çaresi bulunursa ne ala. Herhalde İnönü Amerika’ya boşuna çağrılmamıştır" dedi.

Kendisine, meselenin Garantör Devletler meselesi olmaktan çıkarılıp Güvenlik Konseyi meselesi olarak ortaya konmasında İngiltere’nin büyük rolü olduğunu; 25-26 Aralık’ta Garantör Devlet olarak doğru dürüst müdahale yapılmış olsaydı, meselenin şimdiye kadar halledilmiş olacağını; bunun için bize yardımcı olmasını rica ettik.

Sir Patrick bize sempatilerini belirtti. "Güvenlik Konseyi’ne müracaat etmeye mecburduk. Yükü yalnız başımıza daha fazla taşıyamazdık. Mevcut kararı yenilemekten başka bir şey yapmağa kalkarsak hiçbir netice alamayız" dedi.

İçine girdiğimiz, içinde bulunduğumuz feci durumu bir kere daha anladık. Makarios, yeni kurmuş olduğu de facto hükümeti sürdürecek; Türklerin durumu değiştirilecek, direnci kırılacak ve neticede Makarios’un istediği olacak.

Güvenlik Konseyi’ndeyiz. İlk söz hakkını Sekreterlikten Türkiye istemiş. Söz hakkı onun. Reis sözü Türkiye’ye veriyor. Bu sırada Rus, Rum yanlısı tavrıyla "söz Kıbrıs’a verilmelidir, çünkü mesele Kıbrıs meselesidir ve Dışişleri Bakanı buradadır. Söz ona verilmelidir" diyor.

Geçen toplantıda da aynı taktik kullanılmış, neticede söz yine, konuşmayı ilk talep eden Türkiye’ye verilmişti. Bir saatlik bir gecikmeden ve münakaşadan sonra söz, usulü gereğince, ilk müracaatı yapan Türkiye’ye verildi. Büyükelçi Orhan Eralp bey uzun ve özlü bir nutukla durumu izah etti. Ondan sonra söz alan Kiprianu, uzun uzun Türkiye’nin tehdidinden, taksim politikasından bahsedip durdu.

Türkiye’nin taksim politikası varmış da "Türk isyanı" onun için başlamış. Kendi kendime düşünüyorum. Türkiye’nin taksim planı olmadığı bir yana, 1960’tan 1962’ye kadar Türkiye, Makarios’un Enosis peşinde olduğunun farkında bile olmadı. Biz tehlikeye işaret ettikçe bize verilen cevap:

Rumlar’ın Enosis nutuklarına önem vermek doğru değildir. Türkler istikbalden endişe etmemeli, Rumların Anayasa düzeni aleyhine ve Enosis leyhine verdikleri demeçlere cevap bile verilmemelidir. Dırvana’ya göre Rumlar’ın Anayasayı devirme çabası olmayacağına göre, Türklerin savunma önlemlerinden bahsetmeleri, lüzumsuz bir tahrik olur. Gereği yoktur. Bundan vazgeçmeli, Türklerle Rumların bir arada yaşamalarını temin için, Rumların fiili durumlarına rağmen, Türkler ellerinden geleni yapmalıydı. Rumların bu fiili durumları arasında Rum basınının Anayasa’ya ve Türklere devamlı saldırıları; Rum tarafına geçen fakir Türk satıcıların Rum hücumuna uğraması; Rum liderlerinin Enosis nutukları; Rum EOKA örgütünün devamlı surette silahlanıp örgütlenmesi; Hükümetin Türklere karşı olan tutumları vardı. Rumlar devamlı surette tehlike çanlarını çalmaktaydı. Kırmızı ışık ilk günden yanmıştı. Fakat Dırvana bunlara kulaklarını tıkamakta, gözlerini kapamakta ısrar ediyor; tehlikeyi görenleri de "bozgunculuk" ile itham ediyordu. Türkiye de Dırvana’nın raporlarına ayak uydurmuş, feci bir iyimserlik içinde, plansız, programsız gidiyordu. Kipriyanu, karşısında "Türkiye’nin taksim planını gerçekleştirmek için başlatılan Türk isyanından" bahsederken aklımdan "hiç olmazsa kendimizi müdafaa edebilmek için silahlanalım, köylüye av tüfeği alalım" diyenlere Dırvana’nın nasıl hakaret ettiğini geçirdim. "Rumların Türklere hücum edeceğini düşünmek hayaldi, Türkiye var oldukça Makarios bunu yapmaz, yapamaz.. Bu serseri düşüncelerden vazgeçip işinize bakınız". Türkiye’nin siyaseti işte bu idi. Kipriyanu, bu siyasetten istifade ederek Türkleri ezmeye kalkışan hükümetinin savunmasını, yüzü kızarmadan yapabiliyordu.

Türkiye’nin tehditleri ve taksim siyaseti iddialarından sonra Kiprianu "Türk teröristlerin Rumlarla iyi geçinmek isteyen Türklere yaptığı işkence ve baskıya" getirdi. İddialarının tek dayanağı Dr. İhsan Ali’nin demeç ve mektupları!. Dr. İhsan Ali ve Dırvana! İkisi bir arada, el ele vermiş. Birleşmiş Milletler’deki Türk tezini çürütmek için Kiprianu’nun elinde silah olmuşlar. Acı fakat acı olduğu kadar ibret verici bir manzara.

18 Haziran 1964

Güvenlik Konseyi toplantısının ikinci günü. Barış Gücü’nün Kıbrıs’taki hizmet süresini 3 ay daha uzatmak için yeni bir teklif var. Eski kararın 3 ay daha uzatılması... Türklerin durumunu düşünen yok. Kararda yine Kıbrıs Hükümetinden bahsediliyor!...

Toplantıdan önce Tuomioja yanımıza gelerek hal hatır sordu. "Ya hep, ya hiç" siyasetinden bahsederek vazifesinin zorluklarını anlatmak istedi.

Türkiye’den gelen haberlere göre İsmet İnönü güven oyunu 4 rey farkı ile almış. Bu vaziyet karşısında Washington’a gelip gelmeyeceğini günün bahis konusu...

Nihayet Yunanistan delegesi konuşmağa başlıyor. Suç Anayasada; Türkiye’de. Azınlığın çoğunluğa baş kaldırmasında!

Aynı davanın Kıbrıs Rumları tarafından Yunan ağzı ile iddiası. Dünya bu Konseyden hak ve adalet beklemekte..

Yunan delegesi Bitsios, Dırvana’nın Milliyet’teki mektubuna da temas ediyor. Kiprianu yeniden sahnede. Türkiye’nin Mayıs ayından beri Kıbrıs’ı istilaya hazır vaziyette olduğunu İnönü Meclis’te söylemiş. Şimdi, bu tehdidin gerçekleşmeyeceğine dair söz verilmesini istiyor. Mansura’dan Mosfileri köyüne hücum varmış. Ondan bahsediyor. 4 gündür Aytotoro’ya yapılan hücumdan, ölen Türklerden bahseden yok.

Brezilya, teklifini ileri sürüyor.

Bundan sonra İngiltere konuşuyor. Ne nalına, ne mıhına. İyi temenniler. Netice? Kime ne?

Anayasaya riayetsizliğin hükümetini üzmekte ve endişeye neden olmakta olduğunu da söylüyor. İyi.

Toplantı öğleden sonraya kaldı. Rus konuşacak.

Yemekte hep aklım Dırvana’da. Kendisine hücum edildi diye Rumlarla Yunanlıların eline bu kadar koz verecek bir yazı yazılır mıydı hiç? Elime bir kitap geçiyor: "Outlines of International Law by Charles H. Stockton". Sayfa 213’de "Foster’s Practice in Diplomacy" kitabından şu parça var. İleride Dırvana’ya sunmak üzere alıyorum.

"The practice of some retired American ministers of making a public vindication of their conduct in cases where they have differed from their government is to be reprehended. A minister should trust time and the official publication of the correspondence for his vindication. It has been well said that a diplomatist who necessarily assumes confidential relations to his government is not at liberty to dissolve that confidential connection for his own vindication. The interests of the country have suffered more from the exposure than the character of the-minister couldpossibly have done from his silence".

Öğleden sonraki toplantıda Rus Sefiri söze başladı. Yavaşça, ağır, kendine has sinir hali ile yine usul hakkında itiraz ederek, kendisinden evvel Brezilya’ya söz verilmiş olmasına itiraz ediyor. Ne kadar küçük ve önemsiz de olsa hakkından tek bir kıl bile bağışlamıyor.

Fakat, Kıbrıs Türkünün Anayasa altındaki bütün haklarının alınmasına kılı bile kıpırdamıyor.

Öğleden sonra konuşanlar arasında Kipriyanu yine vardı. Rum küstahlığının ve edepsizliğinin, Rum yalancılığının yeni örneklerini verdi.

Hükümetten Türkler çekildi iddiasını ispat için Osman Öick ıu Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti adına telgraf gönderdiğinden bahsediyor. Telgraf 10 senelik. Bunu söylemiyor.

Güvenlik Konseyi’nde yalan dalgası ve tezvirat arasında hak arıyoruz. Davayı bilmeden, öğrenmek istemeden, kararlar alınıyor. Zavallı dünya; zavallı dünya; zavallı Kıbrıs Türkü.

Ankara’dan gelen haberlerden Amerikan Sefaretine mermi sıkıldığını öğreniyoruz. İnönü 4 reyle güven oyu almış. Washington’a gelecek. Bütün ümitler şimdi Washington toplantısında.

Bugünkü toplantıda Amerikan delegesi Amerikan siyasetini açıklayan bir konuşma yaptı. Türkiye’ye, Türklere de hücum etti. Bu konuşma ile İnönü’ye "İşte, Birleşmiş Milletlerde ümit yok. Bunu sen de anla ve uzlaşma yoluna git" demek istiyor gibi... Evet ama, zaten uzlaşmak niyetinde olmayan şımarık Yunanistan ne yapacak? Bunu düşünen yok.

Güvenlik Konseyi’nin toplantıları sürerken Rumların saldırıları devam etmektedir. Dillirga’daki Türk bölgeleri yeniden ateş altındadır.

Birleşmiş Milletler İsveç Birliği Komutanı, Türklerin saldırı değil sadece müdafaa yaptıklarını açıklar.

Cihangir’de Kemal Mehmet isimli soydaşımız Rumlar tarafından vurularak yaralanır.

19 Haziran 1964


Bolivya, Rusya, Çin, Çekoslovakya konuştular.

Oy birliği ile karar yenilendi. Karar hakkında fikrimizi soran gazetecilere şunları söyledik:

"Konsey Rumlar’ın Anayasayı çiğnemekte devam edeceklerini, Türklere hücumun meşru hükümet vazifesi olduğunu ilan ettiğini fark etmeden oy kullandı. Netice kaos olacaktır."

Bu karar ile Türklere karşı hücumun sıklaşacağı kanaatındayım. Bakalım BM Kuvvetleri ne yapacak?

Gazeteciler ile konuşuyoruz. "Kıbrıs Türkleri adına neye söz istemediniz?" diye soruyorlar. Ne cevap verelim? Ankara, buraya geleceğimizi son saat haber verdi. Otelde bile yer bulamıyorduk. Nerede kaldı ki Konsey’de konuşmak için rey toplama faaliyetine girişilsin denilemez ki?

Esasında da, bizim ileri süreceğimiz bir hayli şart vardı. Ankara’da iken Fransız Haberler Ajansına bu konu ile ilgili beyanat vermiş ve talep edeceğimiz yeni şartları bildirmiştim. Bu haber Fransız gazetelerinde biz New-York’ta iken yayınlanmış olacak ki Fransız Büyükelçisi Türk Büyükelçisine telefon ederek bu şartları Türkiye’nin de ileri sürüp sürmeyeceğini sormuştu. Eralp da cevaben böyle bir talimat almadığını söylemiş. Esasında, New-York’a, bu defaki müzakereler için hiçbir talimat verilmemiş!.. Benim Konsey’de konuşmam konusu hakkında Eralp "Böyle bir talepte bulunmadık.. Geçen defa da ne kadar zorluklar ile karşılaştığımızı biliyorsun" şeklinde konuşmuş ve Konseyin 1-2 gün içinde, fazla uzatmadan yeni bir karar ile meseleyi kapatacağından bahsetmişti nasıl ki öyle oldu.
Makarios yine faaliyette, Türk Alayının gıda v.s. ikmal işleri için zorluk çıkarıyor. Alay Kıbrıs’ta kanunsuz bir şekilde bulunuyormuş, ikmal imtiyazlarını tanımayacakmış.

Ankara, U Thant’a durumun bildirilmesini istiyor.

Cihangir köyü ve St. Hilarion’daki Türk bölgelerine karşı Rum saldırılan devam ediyor.

20 Haziran 1964

Kızılbaş’tan Türk bölgelerine ateş açılırken, Değirmenlik ve Vuni köylerindeki Rumlar da Beyköy’ü ateş yağmuruna tutarlar.

Yunanistan’dan gelen Olimpia isimli yolcu gemisi, Limasol Limanına 100 kadar sivil Yunan askeri getirdi.

Mehmet Akil Ali soydaşımızın, Köşklü çiftlik Anafartalar caddesindeki evi Rumlar tarafından yağmalandı.

Kaynakça
Kitap: Rauf Denktaş'ın Hatıraları(1964-1974), 1. Cilt(1964)
Yazar: Rauf R. Denktaş
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Rauf R. Denktaş'ın 1964 Yılındaki Hatıraları

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir