Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Din Elbisesini Tersten Giyenler...

Nurjuvazi'nin Kimliği - Bölüm 2

Burada Nurcu Burjuvazi Hakkında Raporlar hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Din Elbisesini Tersten Giyenler...

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Tem 2012, 19:42

Din Elbisesini Tersten Giyenler...

"Haramla beslenmiş vücut cennete giremez." (Hz. Muhammed)

Abdestli Kapitalizmin ürettiği bir sınıftan bahsediyorum. ‘NURjuvazi’’...

Bir Kur’an insanı olarak, tarih huzurunda; vicdani yükümlülüğümü yerine getirebilme adına, insanımızın hayatına musallat olmuş bir tasallutu deşifre etmek, yer değiştiren ’doğru ve yanlışı” gerçek yerine koyabilmek için şunu söylemek gerekir;

(BAKARA suresi 8. ayet)
İnsanlar içinden bazdan vardır, "Allah'a ve âhiret gününe inandık" derler ama onlar inanmış değillerdir.

Bu gerçeklikle yüzleşmeksizin irdelenen bir algı, yok olmaya mahkumdur.

Türkiye ve Dünya, kan emici bir talan organizasyonu ile "aşamalı biçimde” sömürgeleştirilmektedir. Bu talan, bizzat; İslam’ın en reel ve somut pratiklerini inkar ve ılga yolu ile yapılmaktadır.

Din elbisesini tersten giyenlerin tarihse zulmü, bugün farklı biçimlerde hortlamış; zihinler prangalanmış, insanımız yaşayan ölüler(Meyyit’i Müteharrik) haline dönüşmüştür.

Bu dönüşüm neticesinde, zulmü görmezden gelen bir algı ortaya çıkmıştır ki; bu algı dahilinde hareket edenlere Kur’an "Cehennem odunu” diye hitap etmektedir.

Bu hususta; takva elbisesi giyme iddiası ile ortaya çıkan nifak şebekelerinin hatırlaması gereken tarihi bir uyan gündeme gelecektir;

"İnsanların müttaki ve tevbekarlarının dışında, çoğunda hayır yoktur.” Ebuzer (Kitabu’z Zühd, 177/791)

Kuran’da takva kelimesinin anılış biçimine baktığımızda; öğüt kelimesi ile birçok yerde beraber kullanıldığı gerçeği ile karşı karşıya geliriz. Takva’nın en büyük alameti, vahiy merkezli imanın; hurafe merkezli şirke galip gelişidir...

Şirk, köken anlamı itibari ile "ortaklık” demektir. Şirket kelimesi de aynı kökten türemiş olup; bir mala iki ya da daha fazla kişinin ortaklığı manasına gelir.

Dolayısı ile "şirk kelimesi ile mülk kelimesi arasında; ilginç bir analoji söz konusudur.”

Kuran’a göre;

(BAKARA suresi 107. ayet) Bilmedin mi ki göklerin de yerin de mülk ve saltanatı yalnız Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir Veli vardır ne de bir Nasîr/yardımcı.

Yani, mülkte Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Ve yüce Allah, kendisine ait olan mülkü şu biçimde taksim etmiştir;

(NAHL suresi 71. ayet) Allah rızıkta kiminizi kiminize fazlalıklı yaratmıştır. O halde fazlalıklı olanlar, fazlalıklarını verip neden eşit hale gelmiyorlar ? Allah’ın nimetini inkar mı ediyor bunlar ?

Allah’ın nimetini inkar; mülk ve saltanatta "özerklik, fazlalık” talep etmek, bu yolla edinilen mülkün; tahakküm aracı haline dönüşmesi adına çaba sarf etmektir.

Yani, Allah’ın kullarının tamamına ait olan mülkü bireysel servet aracı haline dönüştürüp, edinilen mülkü bir güç haline dönüştürmek ve bu yolla hükmetmek diyebiliriz.

Bu durumun kendisi, Kuran verilerine göre "şirktir.”

Ve bu fiile muhatap olanların genel adı; müşriktir.”

Bu hususta, hakikat yolcusu Ebuzer’in şu sözünü zihinlere kazımak gerekir;

“Kim şatafatlı elbise giyer ve şaşalı binite binerse, Allah ondan yüz çevirir. Her ne kadar kerim davransa bile...” (Kitabu’z Zühd, 177/795)

Ve yine aynı mübarek ruh şu şekilde devam eder;

“İki dirhemi olanın hesabı, bir dirhem sahibinkinden çok daha ağırdır.” (Kitabu’z Zühd, 177 796)

Kur’an’a göre şirk, ‘’zulmün aziym”, yani en büyük zulümdür.

(LOKMAN Suresi 13. ayet) Lokman oğluna öğüt verdi ve dedi; Oğlum, sakın Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, muhakkak zulmün aziym/en büyük zulümdür.

Ayette geçen ‘’zulmün aziym” ifadesi bir kıyas bahsi içerir. Yani zulümler vardır, ve şirk en büyüğüdür.

Zulüm ise; haksızlık, kötülük, haddi aşma, bir şeyi kendisine ait olan yerin dışına koymak, aydınlığın olmaması, cehalet, fısk gibi anlamlara gelir.

Esas ilginç olan ise; Kuran’da ‘’zulm” şeklinde tam 19 kere kullanılan bu kavram, kullanıldığı her yerde; mal biriktirme, mülk edinme ve zenginlikle birlikte anılmıştır.

İşte o ayetlerden bazıları;

(Nisa Suresi 10.ayet)Yetimlerin mallarını yemek sureti ile zulme sapmış olanlar, kesinlikle karınlarına bir ateş yerler ve çılgın bir ateşe yaslanırlar.

(NİSA suresi 30. ayet) Ey inananlar! Mallarınızı aranızda bâtıl bir yolla/tutarsız bahanelerle yemeyin. Kendi hoşnutluğunuzla gerçekleşmiş bir ticaret olursa başka. Kendi canlarınıza kıymayın/intihar etmeyin. Hiç kuşkusuz, Allah, size karşı çok merhametlidir. Kim düşmanlık ve zulümle intihar günahını işlerse onu ateşe sokacağız. Bu, Allah için çok da kolaydır.

(HÛD suresi 117. ayet) Halkı iyilik ve barış sevenler olsaydı, Rabbin o kentleri/medeniyetleri zulümle helâk edecek değildi ya!

Kuran’ın şirke yüklediği sosyolojik anlam çok ilginçtir. Zulmün aziym dediği bu olgu; en büyük zulüm olduğuna göre; etkin bir anlamı olmalı ve kavram tekil değil, çoğul bir etkileşim dairesi içinde bulunmalıdır.

Yani şirk Kuran’ın deyimi ile zulmün aziym olduğuna göre, bu zulmün muhatapları olmalıdır. Çünkü zulüm, mazlumiyet gibi bir netice üretmek durumundadır. Ki kişinin kendisi için ‘’zulüm” ise, zalimin mazlum olabileceğini söylemek gerekir ki; bu olanaksızdır.

Istılahlarda şirk; bir mala iki kişinin ortak olması manasındadır. Şirket kavramı da bu kökten türemiştir. Çok ortaklı mal üzerine kurulan iktidarı temsil eden bu kavram, şirk kelimesinin reel kullanımına da işaret eder. (Lisan’ül Arab ve Müfredat ‘’şrk maddesi”)

Şirk; mülk ve saltanatta Allah’a ortaklar tayin etmektir...

Bilmedin mi ki göklerin de yerin de mülk ve saltanatı yalnız Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir Velî vardır ne de bir Nasîr/yardımcı. (Bakara Suresi 107. ayet)

Bu hususta en çarpıcı örneklerden biri ‘’Leyl Suresi” dahilinse sergilenmektedir;


Leyi Suresi (Gece Bölümü)

İniş Sırası: 9

Beyan edildiği yer: Mekke


Ayet sayısı: 21

1. Ortalığı bürüyüp örten geceye yemin olsun!
2. Ve parıldadığında gündüze,
3. Ve erkek ile dişiyi yaratana,
4. Ki sizin emek değeriniz iç içe geçmiştir/dağınıktır.
5. Kim malını vererek kendisini korursa,
6. Ve bu şekilde en güzeli doğrularsa,
7. Biz ona en kolayı kolay kılacağız.
8. Ama her kim malını vermez, ve malıyla kendisini ihtiyaçsız görürse;9. Ve bunu yaparak o en güzeli yalanlarsa,
10. Onu da en zor olana hazırlayacağız
11. Ve mezara girdiğinde bakalım o mallar onu kurtaracak mı ?
12. Bakın, bize düşen size yol göstermektir.
13. Ve muhakkak, dünya da ahrette bizimdir.
14. Ben sizi alev saçan bir ateşe karşı uyardım.
15. Ona ancak, gaspçılar-haydutlar girer.
16. Kİ o, bu sözü yalanladı ve sırt çevirdi,
17. Korunanlar ondan uzak tutulacaktır.
18. Korunanlar ki, malını dağıtarak arınır!
19. Hemde bir iyiliğe karşılık değil.


20. Sadece Rabbinin yüzü için verir...

21. Ve mutlaka o hoşnut olacaktır.

Leyi Suresi kapsamında, dinin temel mesajı belirginleşmiştir. Bu sureye göre cehennem; gaspçıların/hırsızların durağıdır. Ve istiğnanın, yani *’bireyciliğin” kökünde yatan temel psikoloji, mal biriktirmektir...

Bu noktada devreye, tağut ve tuğyan kavramları girer;

Kuran’da tuğyan ifadesi yaklaşık 15 yerde geçer. Kavramsal olarak tuğyan, ‘”taği olan”, yani haddini aşan manasına gelir. Ancak bu haddi aşma durumu, tek başınalık arz etmez. Tuğyan, haddini aştığı için ‘’fesad çıkartan”, yani yeryüzündeki ölçüyü bozan kişi ve kurumlardır.

Fesad, Bakara suresi 30. ayette yufsidu biçiminde kullanılırken, yeryüzündeki meta paylaşımına atıf yapar. Melekler Allah’a; sen yeryüzünde ölçüyü bozarak, birbirlerini öldüren o varlıklarımı halifeleştireceksin der...

Ki bu ölçü Taha suresi 120. ayete göre; mal-mülk-bilgi-yetenek bazında oluşması gereken eşit paylaşımdır.

Şeytan, paylaşımı engelleyendir (bkz. Taha suresi 120).

Henüz Kuran’ın ilk suresinde, ‘’insan mutlaka tağutlaşır/haddini aşar”, "Çünkü malıyla kendisini diğer insanlardan üstün/ihtiyaçsız görür” biçiminde bir vurgu yapılır.

Bu durumu Allah Resulü şu şekilde ifade eder;

“Ademoğlunun iki vadi dolu altını olsa üçüncü vadinin de kendisinin olmasını ister. Ne var ki insan oğlunun ağzını ancak toprak doldurur. Yine de Allah tevbe edenin tevbesini kabul eder.” (Müslim, Zekat: 39; Dârimî, Rıkak: 62

“Adem oğlunun şunlardan başka şeylerde hakkı yoktur: Oturacağı bir ev, vücudunu örtecek bir elbise, ekmek ve su.” (Dârimî, Rıkak: 10)

Ki bu dinin öncüsü, Allah’ın Peygamberi olan Muhammed (a.s.), bu meseleyi şu şekilde içselleştirmiştir;

“Rasûlullah (s.a.v.), vefat edinceye kadar iki gün arka arkaya arpa ekmeğinden doymamıştır.” (İbn Mâce, Etime: 49)

“Rasûlullah (s.a.v.), dünyadan ayrılıncaya kadar ne kendisi nede aile halkı üç gün peşpeşe buğday ekmeğinden doymadılar.” (İbn Mâce, Etime: 48)

“Rasûlullah (s.a.v.)’in ev halkından çok olmadığı için arpa ekmeği bile artmazdı.” (İbn Mâce, Etime: 48)

“Rasûlullah (s.a.v.) peşpeşe birkaç geceyi aç olarak geçirir ailesi de akşam yemeği bile bulamadıkları olurdu. Ekmekleri ise çoğunlukla arpa ekmeği idi.” (İbn Mâce, Etime: 48)

Bu denli sıkıntılar içinde büyüyen İslam’ın ve Allah’ın Resulü, bu eylemlere; mescid ‘’infak mallarıyla doluyken” muhatap olmuştur.

Müslüman olanların mallarıyla dolan mescidden, 1 dirhem dahi zimmetine geçirmeyen Allah elçisi şu ayetin gereğini yapmış, ve bu şekilde ebedi aleme göçmüştür;

İnsan için alınterinden başka karşılık yoktur. (Necm 39. ayet)

Öyle ki, din elbisesini tersten giyenlerin müşterek zulmü; Allah elçisinin vefatı sonrasında tırmanışa geçmiş, din adına ortaya koyulan ‘'yalanlar” ile, Allah’ın gerçekleri yer değiştirmiştir. Bu durumu büyük İslam düşünürü ‘’Cahız” şu şekilde özetlemektedir;

Muaviye, Hz. Peygamber tarafından hem kendisi hem de babası lanetlenmiş bir adamdı. Allah’ın kullarını havel, Müslümanların mallarını düvel, Allah’ın gönderdiği dini değel yaptı. Sonra da yok olup gitti... (el-Beyan vet-Tebyin; 2/123)

Havel, kelime anlamı itibari ile “köleleştirmek”, düvel; halkın malını gasp ederek saltanat kurmak, değel ise; bir değeri ya da bir kurumu pusu kurma aracı haline getirmek manasına gelir...

Bu gerçeklerin takipçisi olan ‘’Selman’ı Farisi” de şu şekilde haykırmaktadır;


Bazı kimselerin giyiminden dolayı kendisine dil uzatmaları ve hafife almalarına karşı hiç bir tepki göstermemiştir. Bir defasında iki genç asker yanından geçerlerken, onu göstererek; "Emiriniz budur" diyerek gülüyorlardı. Selman (r.a)'ın yanındaki adam ona, "Ey Ebu Abdullah! şunların ne dediğini görüyor musun?" dedi. Selman (r.a) ona şöyle dedi: "Onları bırak. Hayır ve şer bu günden sonradır. Eğer toprak yemeyi becerebilirsen onu ye de, iki kişiye dahi olsa emir olmaktan kaçın. Mazlumun ve sıkışık durumdaki kimselerin duasından sakın. Çünkü onların duaları ile Allah Teâlâ arasında perde yoktur" (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 87-88). Selman (r.a) çok cömert bir kişiliğe sahipti. Eline geçen her şeyi fakirlere bölüştürürdü (İbnul-Esîr, Üsdül-Gâbe, II, 420).

Ve Yüce Kur’an şu şekilde devam eder;

Mal ve nimetler, sizden sadece zenginler arasında dolaşan bir kudret aracı olmasın (Haşr Suresi 7. ayet)

Bu yaklaşımı doğuran yegane faktör, Allah Resulü’nün İslam anlatımına muhatap olan toplumun;
* Allah’a inanan
* Namaz kılan
* Oruç tutan
* Zekat veren

Bir toplum olmasıdır.

(YÛNUS suresi 31. ayet) Sor: "Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya o işitme gücünün ve gözlerin sahibi kim? Kim çıkarıyor ölüden diriyi ve kim çıkarıyor diriden ölüyü? Kim çekip çeviriyor iş ve oluşu?" Hemen, "Allah!" diyecekler. De ki: "Hâlâ kendinize gelmiyor musunuz?"

Mekke toplumu, Allah’a inanan; ancak ontolojik bir kült haline getirdiği Allah inancım yozlaştırmış, bir pusu kurma aracı haline getirmiştir.

Dolayısı ile Allah elçisinin mücadelesi, insanlara *’Allah’ı sıfırdan tanıtma mücadelesi değil”, hali hazırda inandıkları Allah’ın mesajını tanıtma mücadelesidir...

İşte bizim bahsimiz bu çerçevede bir ‘’öze dönüş”tür.

Yani; sosyo-kültürel, sosyo-politik, sosyo-ekonomik değişim.

Medeniyet, koskoca bir aldatmacadır... Öze dönüşü medeniyete indirgemek kadar büyük bir aldanış.

Öze dönmekten bahsediyoruz!

Haydi el ele verip öze dönelim! Ne özüne ?

Irksal özümüze mi ? Yani yeryüzünde durağan ve olağan biçimde çelişki kaynağı olan ırksal özümüze mi ?

Ki hasbel kader vücuda geldiğimiz bu bedene yaftalanmış bir etiketi kutsamak sureti ile ?

Ya da ‘’vahyi hayatın merkezine alıp(!)” cinleri ve melekleri tartışırken içtiğimiz kahvelerden aldığımız hazza boğulmuşluğumuz mudur özümüz ?

Peki ya nedir ?

Başka bir şey den bahsediyorum. Toprağa dönüşten...

(TÂHÂ suresi 12. ayet) "Benim ben, senin Rabbin! Hadi, pabuçlarını çıkar; sen kutsal vadide, Tuva'dasın."

Musa’ya seslenen Rab, toprak ile arasına ördüğü duvarları yıkmasını emrediyor. Papucun ayağa yaptığı şey, onu toprakta ki taşlardan koruma adına, topraktan kopartmasıdır...

Bugün papucumuz ayaklarımızda değil, vicdanımızdadır. Çünkü; yarattığımız toplum, ve medeniyet algısı; toprak ile aramıza ciddi mesafeler sokmuştur...

Ki toprağa yabancılaşmak demek, kişinin öncelikle kendisine, akabinde kendi eliyle yarattığı topluma yabancılaşması demektir...

Yabancılaşılan toplum, ‘’bireyleşen” insanın yarattığı bir yığın iken, yabancılaştıran ise; birey düşüncesinin tohumu mahiyeti taşıyan değerlerdir.

Değerler mi ?

Yanlış oldu sanırım...

Değmez.!

İnsanın tükenmeyen anlam arayışında ki başarısızlığın ana nedeni, kainatın yüklediği anlamı değil; kendi eliyle yarattığı benliğin arzuladığı anlamlara ulaşma çabasından ileri gelir. İnsan için din, sosyoloji, politika, bilim, salt bir anlamsallığın parçasıdır. Kendisi, bu anlam bütünlüğü içinde yoktur. Çünkü; kendisinin ancak bu olgular ile var olabileceği inancının yıkıcı etkisi altında can çekişir insan...

Halbuki bütün bunlar, insan-zaman denkleminin ürünüdür. Zamanın insanınca oluşturulan tahribatın tedavisi için açığa çıkan bu olgular; zaman içinde biçim değiştirebilir, gelişebilir, insan ile omuz omuza seyredebilir...

Bu dinamizm, pragmatizmin yıkımıdır. İnsan için aslolan; yaşamı kendi betimselliği içinde seyretmek, akışa dahil olmaktır.

Peki hangi akışa ?

Elbette tabiattan bahsediyorum. Bir düşüncemin kıyas edileceği ana merci burasıdır. Kainattır. Fikrin kainattaki yeri tespit edilmeden, fikrin sahihliği üzerine konuşulmamalıdır.

Kainat, bir anlamda ’insan”dır. Yani, o muhteşem devinim, insan bünyesinde toplanmış, insan pskolojik ve biyolojik olarak bu devinimin aynası haline gelmiştir.

Bugünün umutsuzlukları ve bunalımlar, bu devinimden kopuşun sonucu olsa gerek. Çünkü mutlak anlamda neden ve sonuç ilişkisi kurarak incelenmesi gereken bu sorun, tuva’da/kutsal vadide, Harley Davidson marka bot ile gezmenin neticesinde açığa çıkar...

Bari nalın giy be adam!

O bot, ayağı dizlere kadar sararak; ayağı kendisine mahkum eder. Ayağın kendi özgürlük dairesi içinde varacağı noktayı unutturup, kendisinin sağlayacağı konforu dayatır. Her insan biraz konformisttir. Konfor dediğiniz; bedenin rahatlama hissi verdiğini düşündüren şeydir. Ama esas olan histir. Esas rahatlığın biçimselliğinden yola çıktığımızda ise, bunun bir safsata olduğunu görürüz...

Müslüman mahallesinde salyangoz satmak...

Nefs iki türlü saldırır. Evvela fiilen savaş açar, kan döker. Sonra; kendi yarattığı sahte aşkı kurtuluş olarak gösterir. Böylece elinden kaçanlar, o sahte aşka sığınırlar, işte bu noktada yıkım kaçınılmazdır. Topraktan ümit kesmenin tam zamanıdır.

Ve o heybetli adamın gözünden dökülen yaşlar ile aldatılan zihinlerce kuşatılmış şehirler. Hangisi gerçek ? Ve kim bunlar...

Senin din dediğin şey göklerde mekan kurmuş bir tanrı karşısında ‘’programlı bir ritüel yığını” haline geldiyse, kabahat bu gerçeği yüzüne vuran adamda değil, gönlüne kilit vurabilen o hırpalanmış vicdandadır.

Ve vicdan dedik!

İnsanın kayıp hâzinesinden bahsediyorum işte. Asırlar boyu, ‘’bieyyi zenbin kutilet”(diri diri gömülen kızlar, hangi günahtan ötürü gömüldü) diyen o ahkamın ruhundan damlayan birkaç damla ışık...

Işık hiç damlar mı be adam ?

Damlatabilenin elinde damlar.. Ve damlaya damlaya göl olur...

Yeni bir kelimeden bahsetmeli. İçine sokulmuş tozlu raflardan arınmış bir kitaptan.Ya da ihtirası ile dünyaya çark ettiren adamın kelimelerinden arınmış bir tümceden...

Bir aydınlanmadan bahsediyorum, zihinlerde başlayıp; şehrin surlarını kuşatması muhtemel bir aydınlanma. Karanlığın karşısındaki kaçınılmaz son...

Kaçınılmaz olan budur. Çünkü karanlığın ‘’her yolu deneyerek” bastırdığı bu kadim görüş; her ne kadar süslü kelimeler ile kuşatılmış ve meydana çıkışı engellenmiş olsa da, mutlak anlamda hakikattir. Ve muhakkak zihinlerde ki yerini alacaktır...

Kaynakça
Kitap: NURJUVAZİ, Din Elbisesini Tersten Giyenler
Yazar: Eren Erdem
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Nurcu Burjuvazi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir