Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Şah Abbas Devri (1587 - 1628)

Burada Safevi İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Şah Abbas Devri (1587 - 1628)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 20:40

ŞAH ABBAS DEVRİ (995 - 1037 = 1587 - 1628)

Abbas güç şartlar altında tahta oturmuştu (995 = 1587). Dış olaylar, iç gailelerle birlikte devleti temelinden sarsıyor ve onun varlığını tehdid ediyordu. Kuzey - Batı'daki nüfusu çok ve geliri bol eyaletler birer birer elden çıkmakta idi. Bu eyaletlerdeki bilhassa Türk göçebe unsurunun bir kısmı henüz işgal edilmemiş olan yerlere göç etmiş oldukları gibi, bazıları da Osmanlı hakimiyeti altında yaşamak zorunda kalmışlar, veya Kızılbaş tacını atarak Osmanlı «mücevvezesini» giymişlerdi. Durum böyle devam ederse Osmanlı fethinin Acem Irakı'na yayılması mukadderdi. Nitekim 996 (1588) yılında Güney'den yapılan bir hareket ile Nihavend yöresi de Osmanlı idaresine geçmişti. Özbekler de fırsattan istifade ederek kudretli hükümdarları Abdullah Han'ın idaresinde Horasan'a hücum edip (995 = 1587) Herat ve arkasından Meşhed şehirlerini zaptettiler. Özbek fethi de gittikçe gelişmekte idi.

Abbas gayet haklı olarak her şeyden önce devletin dayandığı Kızılbaş Türk unsurunu inzibat altına almanın kaçınılmaz bir zaruret olduğunu anlamıştı. Gerçekten Kızılbaş emirlerinin II. Şah İsmail'in ölümünden beri devlete hakim olduklarını ve kendilerini sonu gelmez bir mevki ve ihtiras mücadelelerine kaptırdıklarını görmüştük. Esasen Abbas'da hükümdarlığını bu muhteris, fakat diğer bir çoklarından farklı olarak devleti dirayetle idare edebilecek olan emirlerden biri, Ustacalu Mürşid Kulu Han'a (Çavuşlu obasından) borçlu idi. Saltanat tebeddülü dolayısiyle iş başına yeni bir kadro getirildiği halde bu kadro da selefleri gibi hareket etmek istedi ise de, dirayetsizlikleri yüzünden teşebbüslerinde muvaffak olamayarak çoğu hayatlarını kaybettiler.

Bu emirler Ustacalu Pir Gayb Han, kardeşi Emir Aslan Han, Şiraz valisi Zulkadr Mehdi Kulu Han, Mühürdar Zulkadr Ali Kulu Han, Korucu Başı Afşar Yusuf Han, halifetü'l-hulefa Rumlu Deli Budak oğlu Korhmaz Han ve Türkmen Masum Su İtan idiler. Fakat çok geçmeden (996 Ramazan = 1589 Temmuz) Mürşid Kulu Han da Abbas tarafından öldürtüldü. Halbuki onun böyle bir cezaya müstahak olacak bir kusuru da görülmemişti. Mürşid Kulu Han, İlhanlılar tarihindeki Buka ve Nevruz adlı emirler gibi, efendisini tanıyamamıştı. Safevi hükümdarı, kendisini tahta çıkaran ve bu uğurda yorulmaz bir gayret gösteren Mürşid Kulu Han'ı bertaraf etmekle kuvvetli bir şahsiyet olduğunu gösterdi. Bunu ekserisi Sultan Muhammed devrine mensup pek çok büyük emirlerin öldürülmeleri takip etti. Bunların yerine (gerek merkez, gerek taşra emirliklerine) yeni, genç emirleri getirdi. Şah bu yeni emirler arasında da davranışlarından hoşlanmadığı, vazifesinde en küçük bir ihmal ve kusur gösterenleri, yahut ileride hakimiyeti için tehlikeli olabilecekleri, müsamahada bulunmayarak, bertaraf etti. Hatta o daha da ileri gidip, Afşar, Zulkadr, Kaçar, Bayat ve diğerleri gibi bir çok oymakların eski yurtlarında kalabalık bir halde yaşamalarına son vererek onları İran içinde dağıttı. Bunun neticesinde Kuh - Giluye Afşar, Fars Zulkadr, Kezzaz ve Giruhrud Bayat ve hatta Karabağ Kaçar yurdu olmak vasfını kaybetti. Şah Abbas Kızılbaş emirlerinin bir daha gaile çıkarmalarını, itaatsizlik göstermelerini önlemek için bu tedbirler ile iktifa etmedi. Küçük yaştan saraya alınıp büyütülen Ermeni, Gürcü, Çerkeş soyundan kabiliyetli köleleri yükseltti ve onların muktedir olanlarını en mühim mevkilere tayin etti. Hatta köleleri tedarik edip yetiştirmek için bir de teşkilat kurdu. Bu, Yeniçeri Ocağı'nın daha küçük nisbette bir benzeri idi. Bu ocağın reisine kullar ağası deniliyordu. Kul takımından olanlara yalnız mühim mevkiler verilmekle kalınmıyor, onlar aynı zamanda bir çok oymakların başına da geçiriliyordu ki, bununla ilgili bir çok misallere ileride rastgelinecektir.

Şah Abbas bunlardan başka, eyaletlerin yerli halkından da tüfenkci birlikleri teşkil etmişti ki, bunların reisine minbaşı (binbaşı) deniliyordu. Abbas'ın askeri birer unsur olarak gerek kul sınıfını, gerek tüfenkçiler teşkilatını ihdas ederken Osmanlı askeri teşkilatını örnek aldığından şüphe edilmez. Kendilerine rakip olarak çıkarılan kul sınıfına, asalet ve hizmet kıdemine ehemmiyet veren oymaklara mensup Türk emir ve askerlerinin sevgi duymayacağı tabiidir. Nitekim II. Abbas zamanında İran'ı ziyaret eden Avrupalı seyyah Chardin Kızılbaşlar'ın kullardan nefret ettiklerini ve bununla ilgili olarak onlara «Kara Oğlu» dediklerini yazmaktadır. Gerek bu kullar, gerek yerleşik halka mensup tüfenkçiler Kızılbaşlar'a karşı muvazene unsuru olarak ihdas edilmiş olmakla beraber, göçebe Türk oymakları eskisi gibi devletin ana direği vasfını taşımış ve ehemmiyetini muhafaza etmiştir. Hatta devletin bu unsura dayandığı ve onun sayesinde hayatını devam ettirdiği o zaman da biliniyordu. Ancak Abbas'ın Türk oymakları ile ilgili olarak aldığı tedbirler ve diğer bazı sebepler onlarda bazı zaaflar meydana getirmiş ve bu, zamanla, Lur, Kürd ve Afganlı gibi unsurların siyasi bakımdan ehemmiyet kazanmalarına ve devletin yıkılmasına amil olmuştur.

Kaynakça
Kitap: SAFEVİ DEVLETİNİN KURULUŞU VE GELİŞMESİNDE ANADOLU TÜRKLERİNİN ROLÜ
Yazar: Faruk SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ŞAH ABBAS DEVRİ (1587 - 1628)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 20:42

Safevi devri kaynaklarında devleti kuran ve onu yaşatan Türk unsuruna, Anadolu'da olduğu gibi, Kızılbaş ve Türk (cemi Etrak) adları veriliyor, yerli halk ile devletin mülki teşkilatında hizmet gören İranlılar'a Tacik (cemi Tacikan, yahut Tacikiyye) deniliyordu. Devlet hizmetindeki Tacikler hiçbir zaman Selçuklu devletinde olduğu gibi devletin siyasi hayatında mühim roller oynayamamışlardır. Safevi devletinde ne Selçuklu devrinde olduğu gibi, Amid ü'l-mülk Kündüri, Nizam ü'l-Mülk, Şemseddin-i Isfahani, Muinüddini Pervane ve hatta ne de Moğollar'ın Şemseddin Muhammed-i Cüveyni, Reşideddin ve Taceddin Ali Şah gibi devletin siyasi hayatında söz sahibi veya devlete hakim olmuş, Tacikler'den büyük şahsiyetlere rastgelinir. Gönderilen elçiler de yine Türk emirlerinden seçiliyordu. Safevi vezirlerinin başlıca vazifeleri mali meselelerle meşgul olmaktı. Muhabere işlerini de Tacikler yürütüyordu. Bahsedilen bu Türk ve Tacik ayırımı resmi vesikalar ile tarihi ve edebi eserler başta olmak üzere o devre ait bütün kaynaklarda görülür.

Bu böyle olmakla beraber bir çok kaynakların da şehadet ettikleri gibi, Safevi devrindeki Türk unsuru, yerlilere, eski geleneğe uyarak daha ziyade, «Tat» demekte idiler. Bunun çok eski bir Türkçe kelime olduğu ve Türk olmayan veya Türkçe konuşmayan anlamına geldiği malumdur. Bu gün Türkiye'nin bir çok yerlerinde tat kelimesinin dilsiz, hatta kekeme yerine kullanıldığını biliyoruz. Türk ve Tat yahut Tacikler arasındaki fark yalnız dile inhisar etmiyor, ruhi davranışlarda, gelenek ve göreneklerde, kıyafetlerde ve hatta dini anlayışta da görülüyordu. Türk unsuru kendilerinin Türkmenlerin torunları olduklarım biliyor ve onun şuurunu taşıyordu. Kızılbaş sözünü onlar öğünerek taşıyorlardı. Bu deyim yalnız devletin askeri bakımdan dayandığı Türk unsurunu ifade etmiyor (Tavaif-i Kızılbaş, Padişah-i Kızılbaş, Ümerayi Kızılbaş, Leşker-i Kızılbaş, Sipah-i Kızılbaş, Gaziyan-i Kızılbaş), onun kurduğu ve yaşattığı devlete «Devlet-i Kızılbaş» ve hakim olduğu yere de «Ülfce-i Kızılbaş» deniliyordu.

Görmüş olduğumuz gibi, Safevi Türk emirleri arasında Türkçe ad ve lakap taşıyanlara sık sık rastgelinmektedir. Onlar Osmanlı beğ ve paşalarından ve hatta diğer bazı Türk devletlerinin emirlerinden daha fazla Türkçe ad ve lakap taşımışlardır. Osmanlı seferleri dolayısiyle hükümet merkezinin Tebriz'den Kazvin'e, sonra da İsfahan'a nakledilmesinin Türk harsı bakımından menfi bir tesiri olmamıştır. Şahların İsfahan'daki saraylarında da yine eskisi gibi Türkçe konuşulmakta idi. Türk unsurunun halk tabakasına gelince, o da varlığını zamanımıza kadar sürdüren pek kuvvetli bir şifahi edebiyata sahip bulunmakta idi. O derecede ki, aradaki ınezhebi münaferete rağmen bu edebiyatın bir çok mahsulleri Türkiye'ye ve Hazar Ötesi Türkmenleri'ne giderek bu Türkler'in de halk edebiyatları arasında yer almıştır. İşte zamanımıza kadar halkın ve hatta aydınların da okumuş veya dinlemiş oldukları Kerem ile Aslı, Arzu ile Kanber, Aşık Garıb, Şah İsmail, Kan Kalesi gibi halk romanları ve diğerleri aslında İran'daki Türk unsurunun meydana getirdiği edebi mahsullerdir. Buna karşılık XVII. yüzyılın başlarında Anadolu'da aşıklar tarafından söylenmeğe başlanan Köroğlu Destanı da İran Türkleri arasında yayılmış ve onlar vasıtasiyle Hazar Ötesi Türkmenleri'nce tanınmış ve benimsenmiştir. Köroğlu destanı'nin üçü de Oğuz veya Türkmen kavminin torunları olan Türkiye, İran ve Hazar Ötesi Türkmenleri arasında, eski ehemmiyetini yitiren Dede Korkut Destanları yerine, milli destan haline gelmiş olması ve böylece müşterek kültür değerlerinin devam ettirilmesi gerçekten pek dikkate şayandır. Safevi inşa divanında yalnız farsça yazılmıyor, gerektiği zaman Türkçe de kaleme almıyordu. Bu gelenek devlet sona erinceye kadar devam etmiştir.

Bilindiği gibi, Kızılbaş Türk asilzadesi arasında ilim ve edebi kültüre sahip emirlerin sayısı az değildir. Bunlar Osmanlı, Çağatay, Özbek emir ve aydınlarının çoğu gibi her iki edebiyata, yani Türk ve Fars edebiyatlarına aşina idiler. Bilhassa Ali Şir Nevai'nin eserleri ile daha Ak-Koyunlular devrinde başlıyan Çağatay edebiyatı tesiri, Horasan'daki Çağatay Devletine Özbekler'in. son vermesi neticesinde, başlarında Bedi-üz-zaman Mirza'nın bulunduğu, sayısı az olmayan bir Çağatay topluluğunun Şah İsmail'e sığınması ve Şah İsmail'in Horasan"ı fethetmesi, Çağatay edebi geleneği, siyasi ve askeri gelenekler gibi,Kızılbaş Türkler arasında, geçen asra kadar devam etmek üzere, kuvvetle yerleşmiştir. Bununla beraber Safevi devri Türk aydınları Türkiye'deki edebi faaliyetlerden de habersiz değillerdi. Onlar, Türkiye'de yazılmış, edebi ve tarihi eserleri de okuyorlardı. Aralarında bir çok müellif de çıkmıştır. Başlıca kaynaklarımız arasında bulunan Rumlu Hasan Beğ ile Türkmen İskender Beğ'in ve Şarrü u Velikulu Beğ'in en tanınmış Safevi tarihlerini yazdıklarını biliyoruz.

Şah Abbas, yalnız devletin öz unsuru olan Kızılbaşlar'ı inzibat altına almakla kalmadı. Gilan, Mazenderan, Siistan, Lar ve Luristan'daki mahalli emirliklere de son vererek Safevi hakimiyetini oralarda kuvvetle yerleştirdi. Hatta bunlardan bazılarına Türk nüfusu iskan etti. Böylece ülkesi dahilinde hükümranlığını sağlam bir şekilde tesis ettikten sonra fırsatlardan faydalanarak Özbekler'den Horasan'ı kolaylıkla geri aldı. Hatta Safevi hududunu Ceyhun'a kadar uzattı (1007 = 1598 - 99). Şimdi sıra Osmanlılar'a kaptırılan eyaletleri geri almağa gelmişti. 998 (1590) yılında yapılan andlaşmaya göre Tiflis, Çukur Sahd, Karabağ (başşehri Gence), Şirvan (başşehri Şemahi), Azerbaycan (başşehri Tebriz), Nihavend eyaletleri Osmanlı idaresine geçmiş, Kızıl taçlı hanların ve sultanların yerini ak müzevveceli paşalar ve beğler almıştı. Adı geçen eyaletlerde de, diğerlerinde olduğu gibi, aynı askeri ve mülki rejim uygulanmıştır. Devlete pek pahalıya mal olan İran seferlerinden sonra Avusturya'ya açılan harbin ümidin hilafına uzun yıllar sürmesi, Osmanlı devleti'ni yorgun düşürmüş ve devletin asıl dayanağı ve kuvvet kaynağı olan Anadolu'da büyük karışıklıklar çıkmıştı. Hudut eyaletlerinde de Kızılbaş hücumlarına karşı koyacak kabiliyette beğlerbeğiler bulunmamakta idi. Şah Abbas Kürd hakimlerinden Gazi'nin yardım talebinden faydalanarak 1012 (1603) yılında açtığı harbi başarı ile devam ettirip, kaybedilen bütün yerleri geri aldıktan başka, Bağdad eyaletini de fethetti. Abbas, dedesi ve ağabeyisi gibi, haklı olarak Osmanlı ordusu ile bizzat bir meydan savaşına girişmekten dikkatle kaçındı. Hatta Tahmasb gibi ilk zamanlarda eline geçirdiği kaleleri yıktırdı ve sınırlardaki toprakların da ekilmesine müsaade etmedi; oralardan Müslim, Gayri Müslim bir kısım halkı İran'ın emin yerlerine göç ettirdi. O ağır Osmanlı ordusunun kışın savaşmamak adetinde olduğundan haberdar olup bu ordunun azıksız ve yemsiz hiçbir iş göremeyeceğini de biliyordu. Tebriz'i iki Osmanlı ordusu ziyaret ettiği halde hiçbir kazanç elde edemeden, üstelik ağır kayıplar da vererek geri dönmüştü. Fakat Abbas , sonradan yıktırdığı veya hasara uğrattığı kaleleri yeniden yaptırdı veya tamir ettirdi. İçine tüfenk ve topla mücehhez birlikler yerleştirdi. Bunların kalelerini müdafaada gösterdikleri sebat ve cesaret «Osmanlıdan kale alınması muhaldir» ve «Osmanlı kale zaptetmekte Frenkten üstündür» şeklinde Kızılbaşlar arasında yerleşmiş olan görüşün her zaman için doğru olmadığını meydana koydu.

Şah Abbas yurtlarından ayrılmayarak Osmanlı idaresi altında kalan ve Osmanlı hizmetine giren Karacadağlılar'dan ve Karabağlılar'dan bir çoklarını cezalandırdı. Osmanlı hakimiyet ve hizmetinde kalan Otuz İki, Kazaklar, ve Şemseddinlü oymaklarına dönük adı verildi- Bunlardan bazılarının ileri gelenleri öldürüldüğü gibi, bir bölüğü de bir kısım yerli Müslim, Gayri Müslim Karabağ ve Şirvan halkı ile birlikte Mazenderan'daki Ferahabad'a yerleştirildi (1612). Bunların sayısı onbeş bin eve yakındı. Otuz İki'den Ahmedler oymağı mensupları gitmemek için direndiklerinden cezalandırıldılar. Kazaklar oymağı da Fars'a, götürüldü. Abbas'ın bu göçürmeleri sadece onları cezalandırmak için değil aynı zamanda emniyet düşüncesi ile de ilgili idi.

Şah Abbas devrinde de Anadolu'dan İran'a göçler oldu. Safevi hükümdarı 1012 (1603-4) yılında Erivan'ı kuşattığı esnada Anadolu'dan ikibin eve yakın göçebe bir Türk topluluğu geldi. İskender Beğ'e göre, bunlar Türkiye'de geniş çapta yağmacılık yaptıklarından kendilerine Sil-Süpür denilmiştir. Şah Abbas Sil-Süpürler'i birkaç bölüğe ayırarak Save, Reyy, Huvar ve Firuzkuh taraflarına gönderdi. Ertesi yıl (1013 = 1604 -1605) yine Anadolu'dan, çoluk çocukları ve malları ile kalabalık bir sofu kütlesi daha İran'a gelmişti. Erzurum - Pasin arasında yaşayan Mukaddem oymağı da İran'a göç ederek Merağa taraflarında yerleştirildi.

Bu göçlerden diğer biri de Beğdili boyuna mensup olan Gündoğmuş'un Bağdad seferi esnasında (1032 = 1623) başında bulunduğu oymağı ile Şahseven olarak Abbas'ın hizmetine girmesidir. Ana yurdunda hiç bir değeri olmayan bu adam, Gün Doğmuş Sultan olarak İran'da emirler arasına girmiş ve Azerbaycan'da geniş dirliklere sahip olmuştur. Anadolu'da gayri adilane bir idare uygulanınca bunun neticesi olarak İran'a da göçler yapılmakta, Anadolu'daki Türk topluluğu, Osmanlı devleti'ni olduğu gibi, Safevi devleti'ni de beslemeğe devam etmekte idi. Yukarıda verilmiş misaller gibi Abbas devrinde de Anadolu'dan İran'a daha bir çok göçlerin yapılmış olduğundan şüphe edilmemelidir. Hatta XVII. yüzyılın sonlarına doğru zorla Rakka'ya yerleştirilen oymaklardan Beğdili'nin başı Firuz Beğ'in «bu fena yerlerde yaşanmaz» diyerek İran'a gittiğine dair bir manzume zamanımıza kadar gelmiştir.

1017 yılında (1608-1609) kalabalık bir Celali topluluğu da İran'a geldi. Bunların en göze çarpan reisleri Kalender Oğlu Mehmed Paşa, meşhur Tavil Ahmed'in kardeşi Meymun, Kara Said, Ağaçtan Piri, Kekeç Mehmed, Kürd Haydar, Mısırlı Yusuf ve Tavil Ali idi; sayılan 13.605 kişiyi bulmakta idi. Fakat bunlara Şah'ın emri ile gereken konukseverlik gösterildi ise de davranışları ile Kızılbaşlar arasında hiç de iyi bir tesir bırakmadılar. Aslen bir Arab bedevisi olan Kara Said, Meymun, Kekeç Mehmed, Kürd Haydar ve Ağaçtan Piri, Kalender Oğlu'nu başları olarak kabul etmiyorlardı. Bilhassa Kara Said ile Kekeç Mehmed, Kalender Oğlu'nun en şiddetli muhalifleri idiler. Şah Abbas sadece mevkiinin yüksekliği, kuvvetinin fazlalılığından değil, şahsiyeti ve davranışları bakımından da en çok Kalender Oğlu Mehmed Paşa'ya itibar ediyordu. Kalender Oğlu Ankara köylerinin birinden idi. Onun diğer reislere hakim olamama sı, bu esnada biraz da sıhhatinin bozulmuş olması ile ilgilidir.

Meymun'a gelince, o itibarca Kalender Oğlu'ndan sonra geliyordu. Abbas, Meymun'un ailesini yakından tanıyordu. Ceialiler Kürdler'e karşı kullanılmak üzere Urmiye ve Selmas taraflarına sevk edildiler. Vezir-i azam Kuyucu Murad Paşa gösterdiği şiddetten dolayı binlerce Celali'nin Kızılbaş'a iltica etmesine sebebiyet verdiği için aleyhdarları tarafından tenkid ediliyordu. Bunların başında gelen Nasuh Paşa, Padişah'tan da müsaade alarak Diyarbekir'den Celali ileri gelenlerine afnameler göndermiş ve hizmete alınacakları vaadinde bulunmuştu. Bu tedbir ile Celaliler'in pek çoğu Osmanlı ülkesine döndü. Kalender Oğlu Mehmed Paşa da bu esnada Urmiye civarında vefat etti (1019 = 1610-İl). Celaliler'den Şah'm hizmetinde ancak Kara Said ile Kekeç Mehmed kalmıştı ki, bunların maiyyetinde de ancak beşyüz kişi vardı.

İskender Beğ'in zikrettiği isimlere göre Şah Abbas'ın ölümü esnasında 1628)96 büyük ve küçük olmak üzere 93 emir vazifede bulunuyordu. Bu 93 emirin 72 sini oymak emirleri teşkil etmektedir. Geri kalan 21'i de kul takımına mensup emirlerdir. 72 emirden 17 si «Ekrad ve Elvar'a» yani Kürd ve Lurlar'a, 12'si Çağataylar'a, 8'i de devlet hizmetine yeni girmiş ve Kızılbaş sayılmayan oymaklara mensuptu. Bu 8 emirin başında bulunan oymakların 2'si Ajgan, biri Siistanlı, biri Zenuzi ve 1'i Lek'e mensup olup, geri kalanları da Türkmen'dir. Buna göre 93 emirden 48'i Türk menşeli değildir. Şu rakamlar Türk emirlerinin devlet hizmetinde eski ehemmiyetlerini muhafaza edememiş olduklarını açıkça meydana koyuyor. Bunun sebebi, Şah Abbas'ın Osmanlılar'ın Kapı Kulu Ocakları'm takliden kullar sınıfını meydana getirmesidir. Küçük yaştan alınıp sarayda terbiye edilen kulların başına kullar ağası deniliyordu. Bunlar başlıca Gürcü, Çerkeş ve Ermeni menşeli idiler. Abbas, Kızıbaşlar'ın «Kara Oğlu» lakabını vererek nefret ettikleri bu kulları en mühim mevkilere getirdiği gibi, daha mühim olarak bir çok oymakların veya bu oymaklara mensup obaların reisliğini de yine kul takımından olan emirlere vermiştir. Mesela kul takımından olan İmam Kulu Han'ın oğlu Allah Verdi Han, Fars, Kuh Giluye, Lar, Bahreyn Cirun gibi geniş bir bölgenin beğlerbeğisi olup, emrindeki emirlerin azl ve nasbi da yetkisi dahilinde idi. İmam Kulu Han'ın kardeşi Davud Han da azledilen Kaçar Muhammed Kulu Han'ın yerine Karabağ beğlerbeğisi olmuş ve aynı zamanda o bölgedeki Kaçar boyunun reisliği de uhdesine verilmişti-Gürcü Safi Kulu Han da hem korucu başı, hem de Bağdad beğlerbeğisi ve Kerbela, Nece/ gibi mukaddes yerlerin mütevellisi idi. Hüsrev Han ise Esterabad, Karçıkay Han'ın oğlu Minuçihr Han Meşhed, Çerkeş Kazak Han Şirvan beğlerbeğiliğinde bulunuyorlardı. Adı geçen Kazak Han'a aynı zamanda Şirvan'daki Karamanlu, Çavuşlu ve diğer oymakların da reisliği verilmişti. Yine kul takımından Ferruh Sultan Derbend ve Şabran valisi olup, askerlerini Bayat, Rumlu ve diğer oymaklar meydana getiriyordu. Gürcü Görgin Sultan'ın Kerkes yöresi valisi ve aynı zamanda Çepni oymağının reisi olduğunu görüyoruz. Gürcü Cemşid Sultan da Abiverd hakimi ve oraya göçürülen Eberlü Afşarı'nın reisi, Nevruz Sultan Karabağdaki Otuz İki oymağının en büyük obası Civanşir'in reisi, Horasan'daki Maruçak ve Mürgab yörelerinin valisi Hüsrev Sultan'ın da Şamlu'dan bir bölüğün başı olduğunu görüyoruz.

İskender Beğ tarafından adları yazılan Çağatay oymaklarından bazılarının «Yaka Türkmeni» diğer adiyle «Sayın Hanlı» Türkmenleri'ne mensup olması muhtemel oymaklardan biri Kara Bayatlardır. Bunların yurtları Nişabur civarında idi. Kara Bayatlar Horasan'daki oymaklar arasında Safevi hanedanına en sadık oymak idiler. Bunların başında Baba İlyas'ın oğulları vardı. Fakat bu Baba İlyas hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz. Şah Abbas zamanında Bayram Ali Sultan Nişabur valisi idi. Yine aynı oymaktan Muhammed Sultan oğlu Tahmasb Kulu Sultan da Huzistan' daki Şuster ve Dizjul valiliğinde bulunuyordu- Anlaşılacağı üzere bu oymak da parçalanmıştır. Çağatay oymaklarından biri de Gereylu olup, geçen asra kadar varlığını muhafaza etmiştir- Celayirler'den Şah Veli Sultan ile Oğurlu Sultan'ı görüyoruz. Moğol tarihinde Celayir adlı büyük bir boy veya elin mühim roller oynadığını Arab Irakı, Azerbaycan, kısmen Acem Irakının içine alan bir devlet kurduğunu biliyoruz. Safevi dev rinde Horasan'da görmüş olduğumuz Celayirliler'e gelince, bunların eskiden Çağatay'larda mensup olduklarından şüphe edilmez. Meşgul olduğumuz devirde Celayirliler Yaka Türkmenleri'ne mensup idiler. Yine İskender Beğ'in verdiği isimlerden Nesa yöresinde, Durun'da yaşıyan ve aslen Yazır boyuna mensup Karataşlılar'ın veya onlardan bir bölüğün Safevi hizmetine girdikleri anlaşılıyor.

Safevi tarihinde Kürd ve hatta Lur oymaklarının siyasi ehemmiyet kazanmaları da Şah Abbas devrinde olmuştur.
Bu umumi mütalaalardan sonra devleti kuran ve onu geliştiren oymakların Şah Abbas devrindeki hayatları hakkında bilgi verelim.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Safevi İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir