Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Şah Tahmasb Devri (1524 - 1586)

Burada Safevi İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Şah Tahmasb Devri (1524 - 1586)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 20:12

ŞAH TAHMASB DEVRİ(930 - 984 = 1524 - 1586)

930 (1524 = Biçin yılı) yılında Safevi devleti kurucusu vefat etti; ölümünde otuz sekiz yaşında idi. İçkiye karşı aşırı düşkünlüğü, onun genç yaşında hayata veda etmesinde her halde pek mühim bir amil olmuştur. Yerine en büyük oğlu Tahmasb geçirildi ki, bu tarihte on yaşında bulunuyordu. Yeni hükümdarın çocuk yaşta olması, oymak beğleri arasında mevki mücadelesine yol açtı. Tahmasb tahta çıkarıldığı sırada boylardan her birinin - umumiyetle - İran'ın bir bölgesini dirlik halinde elinde tuttuğu görülüyor. Ustacalular, emirlerinin sayısı ve en mühim mevkilerde olmaları dolayısiyle yine en başta geliyorlardı. Ustacalu beğlerinin dirlikleri daha ziyade Azerbaycan, kısmen Acem Irakı'nda bulunuyor ve Kirman'a da tasarruf ediyorlardı. Şamlular'ınkı Horasan'da, Tekelüler'inki de İsfahan ve Hemedan başta olmak üzere Acem Irak'ında idi. Fars hemen münhasıran Zu'l-kadr (Dulkadır) lılar'ın, Bağdad' da Musullular'ın elinde bulunuyordu. Rumlular'ın dirliklerinin de daha ziyade Azerbaycan ve Erran'da olduğu görülüyor. Eski oymaklardan Kaçar ve Karamanlılarını, Ak-Koyunlu devrinde olduğu gibi, Gence ve Berda yörelerinde, Afşar(Avşar)'lar'ın Kuh Giluye bölgesinde yaşadıklarını biliyoruz. Şirvan, Gilan, Mazenderan, Luristan eskisi gibi mahalli sülalelerin idaresinde olup, onlar şahları metbu tanımakta idiler.

Tahmasb tahta geçtiği esnada Rumlu Div Sultan yine beğlerbeğilik (emirü'l - ümera) mevkiini muhafaza ediyordu. Bir kaynağımıza göre, Şah İsmail öleceği sırada, emirlerine Div Sultan'a mutlak surette itaat etmelerini ve onun sözünden çıkmamalarını vasiyet etmiştir.

Fakat buna rağmen Ustacaluların baskısı üzerine onlardan Köpek Sultan'ı (asıl adı Mustafa) beğlerbeğilikte kendisine ortak (şerik) yaptı ise de Div Sultan bu ortaklıktan memnun kalmadı:

'İsfahan valisi Çuha (Çuka) Sultan, Meşhed valisi Burun Sultan, Hemedan valisi Karaca Sultan gibi Tekelü beğleri ve Şiraz valisi Zü'l-kadr Ali Sultan ile ittifak ederek Ustacalular'a karşı harekete geçti. Onlardan Karınca Sultan öldürüldü, Köpek Sultan ve diğerleri merkezden uzaklaştırıldıkları gibi, dirlikleri de kesildi. Tekelü Çuha (Çuka) Sultan emirü'l - ümeralıkta Div Sultan'ın ortağı oldu. (931 = 1525)'.

Ertesi yıl Şamlu Abdi Beğ'in oğlu Durmuş Han Herat' da vefat etti ve yeri kardeşi Hüseyin Han'a verildi. Ustacalu beğlerinden bir kısmının dirliklerinin kesilmesi onları Tekelüler ile mücadeleye şevketti. Köpek Sultan, Menteşe Sultan, Kılıç Han, Kürd (Kürdi) Beğ (Şereflü obasından), Korucu Başı Bedir Beğ (Şereflü obasından), Taki Beğ, Çayan'ın kardeşi Kazuk Sultan gibi Ustacalu beğleri toplanıp Div Sultan ve Çuka Sultan'ın üzerine yürüdüler. Bu sonuncular muhalefetten vazgeçmeleri için Varsak Kasım Halife'yi gönderdiler ise de uzlaşma olmadı ve iki taraf Sultaniye yöresindeki Seksen Çift mevkiinde karşılaştılar. Vukubulan şiddetli bir çarpışmada Tefcelü'den Burun Sultan ve Karaca Sultan öldüler ise de Ustacalular yenilerek (4 Şaban 932 = 16 Mayıs 1526 = it yılı) Gilan'daki Reşt hakimine sığındılar.

Bu yenilgiye rağmen Ustacalular Reşt hakiminden yardım alarak yeniden harekete geçtiler. Bu defa, yukarıda adı geçen beğlere Kara Han oğlu Abdullah Han, Kirman hakimi Sofu Oğlu Ahmed Sultan da katılarak bütün Ustacalular bir araya geldiler; fakat yapılan savaşta ağır mağlubiyete uğrayıp yine çoğu Gilan'a sığındılar. Ertesi yıl Ustacalu beğleri Gilan'dan çıkıp Erdebil'e geldiler. Şehrin valisi Rumlu Badıncan (Patlıcan) Sultan çok yaşlı olmasına rağmen, Rumlu Aygut Beğ ve Çepni Maksud Beğ'i yanına alarak Ustacalular'ın karşısına çıktı ise de yapılan çarpışmada öldürüldü. asi emirler bu galebeden sonra Div Sultan'ın Sad Çufcuru'ndaki ordasını (aile ve oymağının bulunduğu yer) çapmak için o tarafa yöneldiler. Fakat Nahçivan yöresindeki Şururdenilen yerde Div Sultan ve Çuka Sultan onlara yetiştiler, iki taraf arasında yapılan bu üçüncü çarpışmada Ustacalular yiğitlik göstermekle beraber yine yenildiler. Hatta, Köpek Sultan, Taceddin Beğ ve Derviş Beğ savaş meydanında kaldılar. Diğerleri de yine Gilan'a kaçtılar (933 = 1527). Bu sonuncu savaş Ustacalular'm gücünü kırdı. Bunda en büyük rolü Tekelüler oynadılar. Rumlu'dan başka diğer oymaklar hemen hemen bu mücadeleye seyirci kalmışlardı. Aynı yılda Tekelü Ahi Sultan ve Şamlu Demiri Sultan Bistam önünde Özbek Ubeyd Han tarafından öldürüldüler.

Ertesi yıl Div Sultan'ı öldürerek Tekelüler iktidarın mutlak hakimi oldular. Çuha Sultan emirül-ümeralıkta rakipsiz kaldı. Çuha Sultan boşalan mühim mevkilere Tekelüleri getirmeğe başladı. Herat valiliği hükümdarın kardeşlerinden Behram Mirza'ya verilmiş, fakat lalalığına Tekelü Gazi Han getirilmişti. Bağdad, buraya tağallub etmiş olan Nohud Sultan'ın öldürülmesi üzerine hanlık rütbesi ile Kazvin valisi Şerefeddin Oğlu Muhammed Sultan'a verildi. Tekelü Ulama da emirliğe yükseltildi. Ulama Teke sipahilerinden idi. Kendisine yiğitliğinden dolayı «Yavuz Oğlan» deniliyordu; Şah Kulu ayaklanmasına katılmış ve onbeş bin Tekelü arasında İran'a gelmişti. Şah İsmail devrinde ilk önce yasavul (yani, teşrifatçı), sonra da eşik ağası başı olmuştu. Çuha Sultan'ın emirü'l - ümeralığı esnasında emirliğe yükselmiş, çok geçmeden de büyük emirler arasına dahil omuştur. Fakat Tekelüler'in, beğler-beğilik başta olmak üzere, en yüksek mevkileri ellerine geçirerek devlete hakim olmalarının diğer Kızılbaş boylarında kıskançlık yaratması ve fiili bir tepki ile karşılanması beklenirdi. Nitekim de öyle oldu.

Her halde bu sırada onsekiz yaşında bulunan ve iktidarı eline almak isteyen hükümdar Tahmasb'ın tasvibi veya teşviki ile eski Herat valisi Şamlu Hüseyin Han, Çuha Sultan'ı devirmek üzere adamları ile beraber Kazuin'de onun otağına hücum etti. Yanında ancak bir kaç kişi bulunan Emirü'l-ümera, Şah'ın bulunduğu yere kaçtı; orada Şamlular ile anlaşmış bulunan keşikçi Zulkadr korucularından (belki de Şah'ın gizli buyruğu ile) biri tarafından öldürüldü (3 Zilkade 937 = 18 Haziran 1531 = Tavuşğan yılı). Çuha Sultan Gilan'da bulunan Menteşe Sultan, Bedir Han, Hamza Sultan gibi Ustacalu emirlerinin ülkeye dönmelerini temin etmiş ve onlara dirlikler verdir-mişti. Çuha Sultan'ın ölümünü haber alan Tekelüler'in bir kısmı sür'atle Kazvin'e gelerek Şamlular'ı mağlup ve Hüseyin Han'ı firara mecbur ettiler. Tekelüler bu vuruşmada, Şamlu'dan, aralarında beğler de olmak üzere; bir çoklarını öldürdüler. Emirü'l-ümeralığa Çuha Sultan'ın oğlu Şah Kubad geçirildi ise de hadise yatışmamış ve bilhassa daha fazla alevlenmişti. Her halde yine Tahmasb'ın muvafakati veya teşviki ile Ustacalu, Zu'l-kadr (Dulkadır), Afşar ve Rumlular birleşerek Tekelüler'e cephe aldılar.

iki taraf arasında savaş başladı. Tahmasb bu defa açıkça Tekelüleı"in hasımları tarafını tuttu ve onların öldürülmelerini emretti. Bilhassa Korucu Başı Tekelü Pervane Beğ'in öldürülmesi, Tekelüler'ın yenilmesinde mühim bir amil oldu. Mühürdar Tekelü İbrahim Halife ile bir çok Tekelü beğzadeleri öldürüldüler. Diğerleri Bağdad valisi Şerefeddin Oğlu Muhammed Han'ın yanına kaçtılar ise de ondan ümit ettikleri desteği göremediler. Hatta Şerefeddin Oğlu, kendisini himaye ederek Bağdad valiliğine kadar yükselten Çuha Sultan'ın oğlunu ve Kudurmuş Sultan'ı öldürterek başlarını Tahmasb'a gönderdi ve bu suretle mevkiini muhafaza etti. Fakat Tekelü Ulama Sultan, oymağına reva görülen bu kanlı hareketi hazmedemedi, öç almak için harekete geçti. Gerçekten Tekelüler büyük bir felakete uğramışlardı; o derecedeki bu felaket ve Ulama'nın Osmanlılar'a sığınmasından sonra ikinci derecedeki oymaklardan biri durumuna düştüler.

Tekelü Ulama 938'de (1531 - 1532 = Luy yılı) Tahmasb'ın Horasan'a gitmesinden faydalanarak Azerbaycan'da Şah'a karşı ayaklandı. O, oymakdaşlarına karşı yapılan kanlı hareketin her ne bahasına olursa olsun öcünü almak istiyordu.

Şah Tahmasb'a göre, Ulama, başına mümkün olduğu kadar çok adam toplamak için "ilhad ve zındıklık,, ile tanınmış ve hatta karılarını birbirlerinden esirgemiyen Sarulular'ı bile taraftarları arasına dahil etmişti. Tahmasb'ın bahsettiği bu Sarulular hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Ulama, etrafına Şah ile mücadele edebilecek derecede kuvvet toplayamamıştı. Bu sebeple üzerine gönderilen askere karşı koyamıyarak Vanva, oradan da İstanbul'a gitti; Tahmasb'ın haklı olarak söylediği gibi, Kanuni Süleyman'ın, bir dediğini iki etmiyen Vezir-i azam İbrahim Paşa'ya tesir ederek meşhur Irakeyn seferinin açılmasına sebeb oldu. Ulama, İbrahim Paşa'yı Şark seferine teşvik ederken Kızılbaş beğlerinden bir çoğunun kendisi ile müttefik olduğunu söylemişti, İbrahim Paşa buyruğunda kalabalık bir ordu olduğu halde Tebriz'e geldi (941 = 1534).

Tebriz'de bir kale yapıldı ve Azerbaycan imparatorluk topraklarına katılarak bir eyalet halinde teşkilatlandırıldı. Ulama Paşa beğlerbeğiliğe tayin edildi. Ulama Paşa'nın kardeşi Veli Beğ'e Nahçivan sancağı ve yine Tefcelü'den Veli Can'a Merağa, Erdebil, Serav (Serab) ve Mişkin şehirlerinden meydana getirilen sancak ise Ali Beğ'e verildi. Hatta Acem Irakı yörelerine bile nazari olarak tayinler yapıldı. Bu yöreler Ak-Koyunlu hanedanı mensupları ile beğlerine verildi. Ancak İbrahim Paşa'ya, beklenildiği gibi, Kızılbaş emirlerinden katılmalar olmadı. Kanuni'ye gelince O, 940 Zilkadesinde (Haziran 1534) İstanbul'dan hareket etti. Ağustos ayında Tercan'a varıldığında soğuklar çıkmış dağlara kar yağmıştı. Eylül sonlarından Tebriz'e giren Kanuni buraya 117 günde ulaşmıştı.

Tahmasb'a gelince, İbrahim Paşa'nın Azerbaycan'a girdiğini duyunca kardeşi Sam Mirza'yı Şarrilu Demiri Han'ın oğlu Ağzı Var Sultan ile Herafta bırakarak Irak-ı Acente yöneldi. Kendisinden önce de Korucu Başı Muhammed Halife ve büyük emirlerden Ustacalu Menteşe Sultan'ı yola çıkarmıştı. İbrahim Paşa'nın Osmanlı'ya meyli olduğunu sanıp mektup gönderdiği14 Menteşe Sultan, işte bu Ustacalu Menteşe Sultan'dır.

Osmanlı ordusu Kızıl özen'i geçerek Acem Irakı toprağına girdi. Ağır ordu ıssız, harap, halkı Kızılbaşlar tarafından göçürülmüş olan bir arazide güçlükler çekerek, fakat azimle yol alıyordu. İlhanlılar'dan Ulcaytu Muhammed Hüdabende'nin yaptırdığı Sultaniye şehrine gelindiğinde kar yağmağa başladı. Burada Tahmasb'ın emirlerinden Zu'l-kadr (Dulkadir) Oğlu Muhammed Han, Kaya Sultan ve Tekelü Burun Sultan'ın oğlu Hüseyin Sultan, üç bine yakın asker ile, Osmanlı hizmetine girdiler. Savaşa davet mektubuna verdiği cevapta Hünkarın ordusunun onda biri kadar olan askeri ile muharebeye girişmenin akıllıca bir hareket olmadığını bildiren Tahmasb, Ebher'e doğru çekildi. Diğer taraftan kar kesilmeksizin devam ediyordu. Bütün bunlara rağmen yürüyüşe devam edildi. Bunda gözetilen gaye Tahmasb'ı çok daha müşkül bir duruma sokmak idi. Ebher'e gelindiğinde güz ortasında nadir görülecek derecede çok kar yağmıştı. İaşe sıkıntısı çekilmeğe başlandı. Ebher'den bir konak ilerlendikten sonra Bağdad'a gidilmesine karar verildi. Her halde Reyy'de kışlanılmağa cesaret edilemedi. Halbuki bu sırada Tahmasb'ın yanında az bir kuvvet bulunduğu biliniyordu. Bu sebeble Reyy'de kışlanılmasının düşünülmemesi, ordunun tamamen iaşesiz kalması endişesi ile ilgili olsa gerektir. Kar yağmakta devam ediyordu. Dondurucu bir soğuk başlamıştı. Gerçekten görülmemiş bir müşkilat çekilmekte olduğu halde ordudaki inzibat her türlü takdirin üstünde idi. Bağdad'a varılmcaya kadar bu meşakkat devam etti. Hatta Nişancı Şeydi Beğ zahire tedarikinde çektiği ızdıraptan dolayı Dinever'den iki konak ileride vefat etti.

Osmanlı ordusunun Irakeyn (İki Irak) Seferi'nin şüphesiz sadece kendi tarihinde değil dünya ordularının tarihinde de müstesna bir yeri vardır. Gerçekten bu, pek muhteşem bir yürüyüş idi. Erzurum'dan Dinever yöresine kadar geçilen yerlerde ağaç yüzü görülmemiş, harap, ıssız, arızalı yerlerden geçilmişti".

Bağdad'a İstanbul'dan 123 konakta ve altı aydan fazla (180 veya 183 gün) bir zamanda gelindi (24 Cumadelula 941 = 1 Aralık 1534) Tekelü Şerefeddin Oğlu Muhammed Han 935(1528-29)'den beri Bağdad valisi bulunuyordu. Buyruğundaki Tekelüler'den mühim bir kısmının Osmanlı'ya itaat etmek için kendisine muhalefet ettiklerini görünce, Şah'tan aldığı emir üzerine şehri bırakıp Basra tarafına kaçtı. Şehirde kalan Tekelüler Osmanlı hizmetine alınıp ileri gelenlerinden üç emire (Koca Veli, Budak Beğ ve diğer biri) sancak beğliği verildi. Şu misallerin gösterdiği gibi oymak taassubu ve menfaatler, bir çok ahvalde, mezhep duygusunun üstüne çıkabiliyor, bir peygamber hatta Allah gibi itaat gösterilen Şah'a muhalefet ve hatta hiyanet ediliyordu. İleride bunlar gibi daha bir çok misaller görülecektir.

Tahmasb'a gelince, o ilk büyük tehlikeyi atlattığından dolayı şüphesiz sevinçli idi. Safevi hükümdarı hasmının «Hazret-i Hundkar" (yani Kanuni) olmadığını ve bundan dolayı Muhammed Han'a emir vererek Bağdad'ı tahliye ettirdiğini söylüyor ve «benim, hasmım Ulama» dır diyordu. Bu esnada Tahmasb kendisini küçümsediğine zahib olduğu veya sadakatından şüphe ettiği beğlerbeğisi, aynı zamanda halasının oğlu Şamlu Hüseyin Han'ı öldürttü. Bunun üzerine ileri gelen emirlerden Tekelü Gazi Han birkaç adamı ile Tebriz'e kaçtı. Böylece Tekelü büyüklerinden Şah'a sadık yalnız eski Bağdad valisi Şerefeddin Oğlu kalmış, diğerleri Osmanlı tarafına geçmişti. Gazi Han, Ulama'ya Şah'ın üzerine geleceğini haber verdiğinden birlikte Tebriz'i terkedip Van'a gittiler. Tahmasb Van'ı kuşattı ise de alamadı. Ulama Paşa'nın devamlı olarak yardıma gelinmesi ricasında bulunması üzerine Nisan başında Bağdad'dan hareket edildi ve 91 günde Tebriz'e varıldı. Burada bir müddet dinlenildikten sonra tekrar Irak'a yönelinerek Derguzin'e gelindi. Bu yürüyüş esnasında dellallar vasıtasiyle Padişah'ın Sam Mirza'yı (Tahmasb'ın kardeşi) oğul edinip, Kızıl özenden ötesini ona verdiği ilan edildi.

Bunu duyan Tahmasb:

«Ben Dulkadır Oğlu'nu oğul edindim de ne çıktı» dedi.

Derguzinden dönüldü (941 = 1535).
Irakeyn seferi Safevi devletinin varlığına son verilemiyeceğini açıkça ortaya koymuştu. Bunda en mühim amil, şüphesiz, coğrafi şartlardır. Ağır silahlar ile mücehhez, mühimmatı, azığı ve eşyası deve katarları ile taşman, yayası olan bir ordu Azerbaycan'a vardığında yaz mevsimi sona ermek üzere bulunuyordu. Esasen harab olan bu memleketin, halkı da Kızılbaşlar tarafından göçürülüyor veya dağıtılıyor, ot dahil, faydalanılacak ne varsa yakılıb yıkılıyordu. Böylece ağır ordunun iaşesi'ni sağlamak imkansız denilebilecek bir duruma geliyordu.

Tahmasb, Osmanlı ordusunu ancak mahsulu telef etmek, otlakları yakmak, kuyuları doldurmak ve buna benzer tedbirler ile harekattan alıkoymanın mümkün olabileceğini ve bunlardan başka bir çare olmadığını açıkça söylüyor ve bu tedbirler alındığı takdirde Osmanlı ordusunun pek az bir zaman için İran'da kalabileceğini ifade ediyordu. Görüldüğü gibi, Safevi devleti tamamen Türk oymakları tarafından kurulduğu ve yalnız onlara dayandığı için, ordusu da eski Türk ve Moğol orduları gibi hafif atlı birliklerden (koşun) müteşekkil olup, son derecede hareket kabiliyetine sahip idi. Böyle bir ordu için bir bölgeden diğerine gitmek ve yiyecek tedarik etmek o kadar mühim bir mesele teşkil etmiyordu. Bu ordu daha ziyade akın ve baskınlarda büyük başarılar gösteriyordu. Bu husus bu kadar açık bir gerçek olduğu halde Tahmasb'ın, daima hürmetkar bir tavır takınarak her fırsatta yaptığı barış tekliflerini reddeden Kanuni'nin 1548 de tekrar İran seferine çıkması, herhalde hayretle karşılanabilir. Tahmasb akıllıca bir hare-ketle, eskisi gibi, saf düzeninde savaşmayı kabül etmedi. «Hazret-i Hündkar»'ın çok geçmeden ülkesine dönmek mecburiyetinde kalacağını pek iyi biliyordu. Kanuni'nin ise ümitleri boşuna çıkmış, beraberinde bulunan Tahmasb'ın kardeşi Elkas Mirza'nın katma Kızılbaş emirlerinden hiç biri gelmemiş, bilakis adamlarından bir çoğu Tahmasb'ın yanına gitmişti. Tebrik de ancak dört gün kalabilen Osmanlı hükümdarı dönüşte Van''ı kuşatarak muhafızı Çepni Şah Ali'yi teslim olmağa mecbur bıraktı.

Van'ın düşmesi Safevi hükümdarını ağlatacak derecede müteessir etti. Tahmasb her halde bu teessürün saiki ile oğlu İsmail Mirza'ya mühim bir kuvvet vererek onu Kars kalesinin tamiri ile meşgul Osmanlı kuvvetini dağıtmaya memur etti. İsmail Mirza bu kuvveti dağıttıktan sonra Erzurum bölgesinde babası ile birleşti. Tahmasb daha önce Erciş ve Atilat bölgesini yağmalamış, yakıp yıkmıştı. Erzurum, Erzincan, Bayburt şehir ve yöreleri Tahmasb tarafından görülmemiş bir şekilde yağma ve tahrip edildi. Bizzat Tahmasb'ın itiraf ettiğine göre tahribattan sadece cami ve mescidler masun kalmıştı. Bu yağma ve tahribat Trabzon bölgesine kadar uzanmış, o bölgede yaşıyan Kızılbaş Çepniler'in bir kısmı mezhepdaşlarına yardımda bulunduktan sonra onlar ile beraber İran'da göçmüşlerdi.

Gerçekten Tahmasb izlerini uzun bir zaman devam ettiren, dehşet verici bir yağma ve tahribat yapmıştı. Bu tahribat neticesinde, Tahmasb'ın emrine rağmen Kars, Erzurum, Bayburt, Erzincan, Ahlat, Adilcevaz ve Erçiş'te medrese, türbe, zaviye, kervansaray, cami gibi sanat değerini haiz bir çok eserlerin yok edildiği, veya hasara uğratılmış olması, muhtemeldir. Tahmasb'ın bu yağma ve tahrip akınlarından gayesi,kendi sözlerine göre, Doğu Anadolu'yu oturulması ve geçilmesi imkansız bir bölge haline getirerek Osmanlılar'ın İran'a, yapacakları seferlere mani olmak idi. Buralarda Osmanlı idaresinin kuvvetli bir şekilde yerleşmesi ile İran daimi bir tehdit ve tehlike karşısında bulunacak idi. Şah Tahmasb şüphesiz bu görüşünde tamamiyle haklı idi. Kanuni'nin 1548 yılındaki ikinci seferinden sonra, başta Van olmak üzere göl çevresindeki Erciş, Adilcevaz ve Ahlat ile diğer kaleler kesin bir şekilde Osmanlı idaresine girmiş ve buralara merkezden beğlerbeği ve sancak beğleri tayin edilmişti. Safevi hükümdarı yukarıda ifade edilmiş olan gayesi ile ilgili olarak 959 - 961 (1551 -1554) yılları arasında Erciş ve Adilcevaz, Bargiri, Ahlat kalelerini alarak Muş'a kadar olan yerleri yağma ve tahrip ettiği gibi, oğlu İsmail Mirza da Erzurum beğlerbeğisi İskender Paşa'yı yenip orada ve Pasın ovasında aynı şeyi yaptı. Mamafih bu yağma ve tahrip akınlarının bir gayesinin de Osmanlı hükümdarını barış yapmağa zorlamak olduğu muhakkaktır. Çünkü Safevi hükümdarı yıllardan beri «Hazreti Hundkar» ile barış yapmanın özlemi içinde bulunuyordu. Bunun kendisi ve devleti için maddi olduğu kadar manevi bir değeri de vardı. Barış yapıldığı takdirde Safevi devleti varlığını tehdit eden büyük tehlikeden kurtulacağı gibi, dünyanın en kuvvetli devleti tarafından da tanınmış olacaktı.

Kaynakça
Kitap: SAFEVİ DEVLETİNİN KURULUŞU VE GELİŞMESİNDE ANADOLU TÜRKLERİNİN ROLÜ
Yazar: Faruk SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ŞAH TAHMASB DEVRİ(1524 - 1586)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 20:17

Tahmasb'ın bu son yağma ve tahrip akınını haber alan Kanuni üçüncü defa olarak Şark seferi'ne çıktı (961 = 1554-1555). Tahmasb , mutadı üzere, Osmanlı ordusunun geçeceği yerleri yakıp yıktıktan ve halkını dağıtarak saklanmalarını emrettikten sonra çekildi. Kanuni, Tahmasb'ın ülkesinde misilleme olarak Sad Çukuru (başlıca Erivan bölgesi), Karabağ ve Nahçivan bölgelerini vurdurdu. Fakat Osmanlı hükümdarı tahrib edilmiş ve yakılmış arazide daha fazla ilerlemeyi uygun bulmayarak Erzurum'a döndü.

Tahmasb Kanuni'nin bu defa barışa yanaşacağını kuvvetle tahmin ederek bir elçi gönderdi:

Hünkar'ın Amasya'da kışlayarak gelecek yaz Tebriz, Safevi şeyhlerinin ve Şah İsmail'in türbelerinin bulunduğu Erdebil şehrini de tahrip edeceğini öğrenmesi barış yapmak hususundaki arzusunu kuvevtlendirmişti. En sonunda mühim bir güçlük çıkmadan Amasya'da barış andlaşması imzalandı (962 Receb = Mayıs 1555). Bu andlaşmaya göre Şehrizor eyaleti, Van Gölü çevresi Osmanlılar'da kalıyor ve kuzey'de Arpaçay sınırı teşkil ediyordu. Amasya barışı Tahmasb için gerçekten büyük bir başarı idi. Tahmasb bu barış ile İslam Aleminin en kudretli devletine Şii Safevi devletinin varlığını kabul ettirmişti. Diğer taraftan bu andlaşma Osmanlılar'a bu devleti ortadan kaldırmak görüşüne son verdirmişti. Tahmasb bu başarıyı elde etmekle gerçekten dirayetli bir hükümdar olduğunu gösterdi.

En yakınları arasında bile Tahmasb'ın bu dirayetini göremeyenler veya ondan şüphe edenler vardı. Yumuşak mizacı, oldukça sade bir hayat geçirmesi, kibirli ve gururlu görünmemesi, gerçekçiliği (istişareye değer veriyor, işlerinde kızma bile danışıyordu) birçoklarını onun şahsiyeti hakkında yanlış hükümlere sevk-etmişti. Venedik elçisinin onun harbi sevmemesini tenkid etmesi isabetli bir görüş değildir. Çünkü Safevi devletinin askeri gücü ve İran'ın iktisadi durumu göze alınırsa ikinci bir Çaldıran, şüphesiz, devletin yıkılmasına sebeb olabilirdi. Buna karşılık Tahmasb İran'da Safevi hakimiyetini kuvvetlendirmiş, mahalli hanedanlan ortadan kaldırarak Şirvan, Gilan ve Kandahar'ı doğrudan doğruya ülkesine katmıştı. Tahmasb Osmanlı devletinin kudretini ve geniş imkanlarını gayet iyi bir şekilde takdir ediyor ve bunu emirlere ve diğer devlet erkanına açıkça söylüyordu. Tahmasb içkiden hoşlanmıyordu. Bu yüzden bozahaneleri bile kapattırmıştı. Kendisini adil, dindar ve halka karşı şefkatli bir hükümdar olarak göstermeğe ehemmiyet veren Tahmasb, damga resmini de kaldırttı. Mamafih davranışlarında gördüğü rüyaların yorumu mühim bir amil oluyordu, ölümü esnasında ülkesinin bir çok yerlerinde vergiler yedi ve hatta dokuz yıldan beri tahsil edilmemişti. Hayatının sonlarına doğru sarayına kapanarak devlet işlerini emirlere bırakmış ve bu, bir çok emir ve kadıların vazifelerini kötüye kullanmalarına yol açmıştı. Bu yüzden sarayının önünde toplanan şikayetçileri uzaklaştırıyor «memlekette kadılar var, bu şikayetlerinizi onlara anlatın» diyordu. Tahmasb'ın düşkün olduğu iki şey vardı ki, bunlardan biri para biriktirmek .diğeri de kadınlar ile eğlenmekti. Öldüğü zaman geride Şerefname müellifi Şeref Beğ'in tahrir ettiği muazzam bir servet bırakmıştı. Paraya olan hırsından korucularına 14 yıl maaş vermemişti. Karılarının çoğunu Gürcü ve Çerkeş kadınları teşkil ediyordu ki, oğullarının ekserisi de bunlardan doğmuştur.

Tahmasb'ın barışçı, akıllı ve adil siyaseti sayesinde Amasya andlaşmasından sonra İran'da zirai ve iktisadi hayat canlanarak süratli bir gelişme göstermiştir. Bunun bir neticesi olarak da imar hareketleri başlamış, ülkenin nüfusu artmıştır. Babası İsmail'in silah kuvveti ile uyguladığı Şii mezhebi de onun zamanında halk arasında tamamen benimsenmiştir. Tahmasb'ın hayatı yakından tedkik edilir ise onun, adil, akıllı ve halka karşı şefkatli olduğu hakkındaki Şeref Han'ın sözlerine katılınabilir.

XVI. yüzyılın ikinci yarısı ile XVII. yüzyılın birinci yarısındaki Anadolu Kızılbaş Türkleri'nin dini inançlarını ve bununla ilgili olarak siyasi gayelerini veya ülkülerini en açık bir şekilde, Sivas'lı Şair Pir Sultan Abdal ifade etmektedir. Pir Sultan Abdal'ın şiirleri, vakıaların da teyid ettiği gibi, Anadolu Kızılbaşlarının şahlara nasıl kuvvetli bir şekilde bağlı olduklarını gösteriyor. İran'a göç ederek «Güzelce şahlarının» hizmetinde bulunmak veya, hiç olmaz ise,hediyeler ile ziyaretlerine gitmek ve nihayet Anadolu'nun bir gün şahların idaresi altına girdiğini görmek, onların siyasi ülkülerinin başlıca esaslarını teşkil eder. Bu ülkü onları yaşatıyor ve bu uğurda her türlü meşakkata, ızdırab ve hatta fedakarlığa seve seve katlanıyorlardı.

Pir Sultan Abdal Şiiri:

Gönül çıkmak ister Şah'ın köşküne
Can boyanmak ister Ali müşküne
Pirim Ali, oniki imam aşkına
Açılın kapılar Şah'a gidelim.
Ilgın ılgın eser seher yelleri
Yare selam eylen
Urum erleri
Bize peyik geldi
Şah bülbülleri
Açılın kapılar
Şah'a gidelim.
Pir Sultanım eydür,
mürüvvetti Şah'ım
Yarem başverdi sızlar ciğergahım
Arşa direk direk olmuşdur ahım
Açılın kapılar Şah'a gidelim.

Şu şiir buna en güzel bir misaldir:

»Ey benim sarı tanburam
Sen niçin böyle ağlarsın? Derdim büyük, içim oyuk
Ben Şalı'ım deyü ağlarım

«Sefil aylarında sökün eyledim
Güzel Şah'ım seni görmeye geldim
Yüz sürüp de temennahın eyledim
Üstad divanına durmaya geldim
Hak'dan inayet olursa
Şah Urum'a gele bir gün
Gazadla bu zütfikarı
Kafirlere çala bir gün.
Hep devşire gele iller
Şah'a ola köle kullar
Urum'da ağlayan sefiller
Şad ola da güle bir gün.
Çeke sancağı götüre
Şah Istanbula otura
Frenkten yesir getire
Horasan'a sala bir gün.
Devşire beği paşayı
Zapteyleye dört köşeyi
Hüsrev evde temaşayı
Ati divan kura bir gün».

Amasya barışından önce de, Anadolu'dan İran'a toplu ve devamlı şekilde göçler olmuştur. Adı geçen barış andlaşmasında iki taraf ülkelerinden diğerine sığınacakların iade edileceğine dair bir madde bulunması, bu gibi göçleri önlemek maksadiyle Osmanlılar tarafından koydurulmuş olsa gerektir. Bu göçler yine eskisi gibi başlıca Rum eyaleti (Sivas, Amasya Tokat bölgesi) ile Boz Ok sancağı, Dulkadr ili ve Haleb Türkmenleri'nden yapılmakta idi .Bu göçlerin ana sebebi veya onlardan biri, evvelce belirtıildiği gibi, gayri adilane bir icraatın uygulanmasıdır. Devşirme sisteminin gittikçe gelişmesini de bu ana sebebin içinde mütalaa edebiliriz. Gerçekten devşirme sisteminin XV. yüzyılın ikinci yarısından XVII. yüzyılın sonlarına kadar olan devirde en fazla gelişmiş olduğu malumdur. Padişahın kulları, yani devşirmeler, yalnız merkez kuvvetlerini teşkil etmekle kalmıyorlar, imparatorluğun bütün eyalet ve sancak merkezleri ile kalelerinde de istihdam ediliyorlardı. Kul ve kul oğullarının ihtiyacı karşılayamadığı hallerde, Anadolulu gençler (Rum yiğitleri) de hizmete alınmakta idiler. Bu gibi fevkalade haller dışında Türklerin çiftçilik, esnaflık, zanaatkarlık gibi mesleklerini bırakıp — medrese tahsili müstesna— başka işlere girmeleri şiddetli bir şekilde yasaklanmıştı. Bir fırsatım bulup girmiş olanlar da bu işlerden alınıp eski mesleklerine iade ediliyorlardı. Pek eski ve köklü siyasi ve askeri geleneklere sahip olan Türkler'in raiyyet hayatından (yani babadan oğula yahut ebediyyen idare edilenler durumuna getirilmekten) hoşlanmadıkları açık bir vakıadır. Raiyyet hayatına mahkum edilen Türklerin bir de adilane şekilde idare edilmemeleri ciddi ayaklanmalara sebep olmaktadır. Bu tür hareketleri tarihimizin hemen her devrinde görmek mümkündür. Bu hareketler ile saltanat mücadeleleri Türk tarihinin en buhranlı devirlerini teşkil etmişlerdir.

Safevi devletine gelince, bu devletin Anadolu Türk oymakları tarafından kurulduğu ve onlara dayandığı yukarıda görülmüştü. Safevi askeri sisteminin bu hususiyeti Anadolu'dan yalnız Şii Türkler'in değil Sünni Türk oymaklarının da İran'a gitmelerinde en mühim amillerden birini meydana getiriyordu.
Şimdi yukarıdaki mütalaamız ile ilgili olarak bazı olaylardan bahsedelim.

Yavuz Selim Memluk seferinden dönüşünde Haleb'de iken (1518) Bolu kadısı Mevlana Hüsam'ın Şah İsmail ile münasebetde bulunduğu haber alındığından gönderilen kapıcılar Kadı'yı Merzifon'da yakalayıp halkın gözü önünde astılar.

Selim'in Edirne'ye gelişinden az sonra Boz Ok bölgesinde büyük bir ayaklanma çıktı. Boz Ok, evvelce izah edildiği gibi, bu günkü Yozgat vilayeti ile bu vilayetin Sivas ve Kayseri'ye bağlı komşu yörelerinde oturan Oğuzlar1 ın Boz Ok koluna mensup oymakların adıdır. Bu kelime sonra bu oymakların oturduğu yere verilmiştir.

Burası Timur'un XV. yüzyılın başlarında Kara Tatarları Türkistan'a göçürmesi üzerine Dulkadırlı oymakları tarafından iskan edilmiş ve bölge Dulkadırlı beğliğinin ülkesine katılmıştır.

Kalabalık nüfuslu Boz Ok oymaklarının belli başlıları şunlardı:

Kızıl Kocalu, Ağca Koyunlu, Şam Bayadı, Ağçalu (en kalabalık obası Hacılar), Hisar Beğlü, Söklen (en kalabalık obası Sarı Halillü), Çiçeklü. Bu oymakların çoğu onları idare etmiş olan beğlerin adları ile anılmışlardır, oymaklara adlarını vermiş olan beğlerden Hisar Beğ ile. Kızıl Koca'nın Dulkadır oğullarından olduğu anlaşılıyor.

929 yılı sonlarında (1519) Şah Veli adlı biri başına üç-dört bin adam toplayarak Dulkadırlı Ali Beğ'in oğlu Boz Ok valisi Üveys Beğ'in evini bastıktan sonra Rum (Sivas) beğlerbeğisi Şadi Paşa'nın asker toplamasına vakit bırakmadan, üzerine ılgar edip, Zile civarında onu bozguna uğratmıştı. Şadi Paşa yaralandığı gibi, Dulkadır Oğulları'ndan Zünnun, Tokat çeri başısı ve Rum (Sivas) eyaleti defterdarı ile bir çok asker de şehit düştü. Şah Veli Zile ve Amasya yörelerinde oturan Keçeci ve Çanağı adlı «mülhidler» topluluğu ile Kızılbaş'lar'dan. yardım görüp askerinin sayısını artırdı. Ancak çok geçmeden, Dulkadır oğlu Ali Beğ ile Karaman beğlerbeğisi Hüsrev Paşa ve Rum (Sivas) beğlerbeğisi Şadi Paşa'nın birlikte gelmekte olduklarını haber alan Şah Veli, onları Şahruh Beğ Köprüsü'ne uzak olmayan bir yerde karşıladı. Akşama kadar süren kanlı savaş, bilhassa Şehsuvar Oğlu Ali Beğ'in yiğitliği sayesinde kazanıldı ve Şah Veli adamlarının çoğu ile firara mecbur edildi. Şah Veli çok geçmeden Zile taraflarında oturan Ulu Yörük topluluğuna bağlı Çungar oymağı tarafından yakalandı. Şehsuvar Oğlu Ali Beğ asinin başını kesip Yavuz Selim'e gönderdi. Savaşta Şah Veli'nin adamlarından pek çoğu öldürüldü; Hamza Halife adlı yakın adamı, boy beğlerinden ve Şehsuvar Oğlu Ali Beğ'in akrabalarından Hisar Beğ Oğlu, iki karısı, gelini dört oğlu tutsak alındı. Şah Veli çağdaş kaynaklarda mülhid. ve daha mühim olarak da Celali (Celal değil) olarak vasıflanıyor. Bu sebeple Şah Veli ile Celal'in ayrı şahıslar olduğu ve Şah Veli'nin Celal'in müridi idiği hatıra gelmektedir. Bu Celal ise aşıkpaşa Zade'nin bahsettiği Celal olabilir.

Bir çok idare adamlarının açılan seferleri fırsat sayıp halka baskı yaptıkları görülmektedir. Selim Mısır Seferi'nden dönerken bununla ilgili olarak halktan ve askerden pek çok şikayetnameler aldığından yetkilerini kötüye kullananları şiddetle cezalandırmıştı. Bu sebeble Şah Veli'nin isyanında asıl amilin böyle bir baskı ile ilgili olması muhtemeldir. Nitekim Ferhad Paşa'nın Sivas (Rum) vilayetinde mal toplamak hırsı ile halka zulüm yaptığını ve altı yüz kişiyi öldürmeye karar verdiğini biliyoruz.

1522'de Rodos Seferi'ne çıkıldığı esnada Dulkadırlı beğliğinin başında bulunan Şehsuvar Oğlu Ali Beğ, Kanuni'nin buyruğu üzerine beş oğlu ile birlikte gizlice öldürüldü. Kendisine isnad edilen suç, halkından bazısına zulümde bulunması ve yapılan şikayetleri teftişe memur olanları öldürmesidir. Babası Şehsuvar Beğ gibi çok cesur bir harp adamı olan Ali Beğ, Çaldıran savaşında, Doğu ve Güney Doğu Anadolu'nun fethinde, Memluk seferinde, görmüş olduğumuz gibi, Şah Yeli isyanının bastırılmasında. Şam valisi Canbirdi Gazali'nin tenkilinde unutulmaz hizmetler ifa etmişti. Hatta Ali Beğ Belgradın fethi (1521) dolayısiyle Kanuni'ye gönderdiği tebriknamede seferlere davet edilmesini rica etmiş ve seferlerde Padişah'ın önünde seve seve savaşacağını bildirmişti.

Ali Beğ'in öldürülmesinin asıl sebebine gelince, bunun Dulkadır ülkesini doğrudan doğruya imparatorluk topraklarına katmak gayesi ile ilgili olduğunda şüphe yoktur. İşte bu gibi olaylar Anadolu'da «Osmanlı yiğit basandır» sözünü ortaya çıkardı. Şehsuvar Oğlu Ali Beğ'in öldürülmesi, Dulkadır ülkesini bir Osmanlı eyaleti ve Boz Ok'u da bir Osmanlı sancağı haline getirdi ise de, bu, devlete pahalıya mal olan isyanların çıkmasına sebebiyet verdi.

1526 yılında Osmanlı ordusu Mohac'ta Macarlar'a karşı parlak bir zafer kazanırken, imparatorluğun anavatanında da kan gövdeyi götürüyordu. Osmanlı topraklarına katılan Boz Ok sancağının tahriri yapılırken, ekinliğine ikiyüz akçe vergi yazılan Söklen (?) oymağı beği Musa, vergisinin fazla yazıldığını söyleyerek bunun yüz akçesinin indirilmesini sancak beği Hersekzade Mustafa Beğ ile Kadı Muslihiddin'den rica etmiş ise de, ricası is'af olunmadığı gibi, yanında bulunan bir dede'nin sakalı da kesilerek hakaretle kovulmuştu. Bunun üzerine adı geçen Musa bir baskın ile Kadı Muslihiddin (Kara Kadı) ve sancak beği Hersekzade Ahmed Paşa oğlu Mustafa Beğ'i öldürdü. Bu olaydan sonra Atmaca adlı bir Kızılbaş'ın etrafına Söklen, Hisar Beğlü ve Tatar (Moğol kalıntısı) oymaklarından bir hayli adam toplandı. Sökleriler'in yurdu Yozgad vilayetindeki Sarı Kaya (Hamam) kasabasının kuzeydoğusunda, Yukarı Kanak yöresinde, Hisar Beğlülerin Has Bek'in kuzeyindeki Alıkı yöresinde, Tatarlar'ın ki de Sarı Kaya'nin batısında (ili Su çevresinde) bulunuyordu. Atmaca, Karaman beğlerbeğisi Hürrem Paşa'yı, Kanak'da (muhtemel olarak Yukarı Kanak'da) ağır bir yenilgiye uğrattı, öyle ki Hürrem Paşaa ile İç-il ve Kayseri sancak beğleri savaş meydanında kaldılar. Atmaca bir çok yerleri yağma ettikten sonra İran'a gitmek için yola çıktı. Rum (Sivas) beğlerbeğisi Hüseyin Paşa, bazı sancak beğleri ile birlikte Cemre denilen yerde Atmaca'ya hücum etti ise de yenildi ve çekildiği Sivas'ta öldü. Ancak isyancılar yaralıların tedavisi ile meşgul iken Diyarbekir beğlerbeğisi Hüsrev Paşa kumandasındaki kalabalık bir Osmanlı ordusunu da karşılarında buldular. Bozoklular bu taze ve sayıca üstün kuvvetle baş edemiyeceklerini anlayıp dağıldılar. Atmaca ele geçirilemedi. Onun bir kısım Kızılbaş ile İran'a gitmeğe muvaffak olması muhtemeldir.

Ertesi yıl (1527) Boz Ok sancağında yeniden bir ayaklanma oldu. isyancıların başında bu defa Dulkadırlı Zünnun Beğ'in oğlu bulunuyordu. Hisar Beğlü oymağının boy beği olan Zünnun Oğlu kendi oymağından başka Çiçeklü, Ağça Koyunlu, Mesudlu ve şair oymaklardan başına beş altı bin kişi toplayıp, geçtikleri yerleri yağmalayarak İran'a doğru yönelmiş ve önüne çıkan Rum (Sivas) beğlerbeğisi Yakub Paşa'yı Unavur mevkiinde yenip, yoluna devam etmişti. Diyarbekir beğlerbeğisi Hüsrev Paşa, aldığı emir üzerine, Pasin Ovası'nda Zünnun Oğlu'nun yolunu kesti. Zünnun Oğlu'nun adamlarından çoğu öldürüldü ise de kendisi kaçıp kurtuldu.

Aynı yılda (933 = 1527=28) çıkan Kalender Çelebi isyanı diğerlerinden daha mühim idi. Hacı Bektaş neslinden olduğu söylenen Kalender Çelebi, başına Amasya Yürüklerinden ve (muhtemelen daha sonra) Maraş - Elbistan bölgesindeki başta Karacalu ve Bişanlu (diğer adı Dokuz) olmak üzere bir çok oymaklardan pek çok insan toplamıştı. O derecede ki müverrihler Kalender Çelebi'nin etrafında toplananların sayısının yirmi-otuz bin kişi olduğunu yazarlar. Bunların mühim bir kısmını Dulkadırlı beğliğinin ortadan kaldırılması neticesinde dirlikleri kesilmiş sipahiler teşkil ediyordu, isyanın ehemmiyeti dolayısiyle Kalender Çelebi'nin üzerine Vezir-i azam İbrahim Paşa gönderildi. Ferdi'ye göre53, Kalender Çelebi, İran'a doğru giderken Anadolu Beğlerbeğisi Behram Paşa yetişip, Kaz Ova' da muharebeye tutuştu ise de bozguna uğradı. Behram Paşa, Karaman Beğlerbeğisi Mahmud Paşa ile birleşip tekrar Kalender Çelebi'nin üzerine yürüdü; fakat Tokat havalisindeki Cincife adlı yerde yapılan ikinci savaşta da yenildi. Kendisi ve Mahmud Paşa savaş meydanında kaldılar. Kalender Çelebi İran yolunun Hüsrev Paşa tarafından kesildiğini öğrenince, Bağdad tarafına gitmek için Kayseri-Elbistan arasındaki Sarız'a gitti. Anadolu ve Karaman askerinin yenilmesi Vezir-i azam İbrahim Paşa'yı, Kalender Çelebi'nin başına bu kadar çok adam toplamasının sebebini aramağa şevketti. Yukarıda söylendiği gibi, ayaklananlardan mühim bir kısmını dirlikleri kesilmiş sipahilerin teşkil ettiği anlaşıldığından, onlara dirlikleri geri verileceği vadedildi. Bu vaad üzerine Kalender Çelebi'nin etrafındakilerden pek çoğu dağıldı. Yanında ancak beş yüz kadar adam kaldığından, kendisi ve Dulkadırlı beğzadelerinden Veli (veya Deli) Dündar öldürüldüler (933 = 1527).

1526-27 yıllarında Çukur Ova bölgesinde de bazı ayaklanmalar vukubuldu. Bu ayaklanmalar Berendi yöresinde (takriben bugünkü Ceyhan kazası) Domuz (Donuz) Oğlan, Tarsus?un az kuzey-batısında yaşıyan Ulaş boyunun beği Beğce ve Adananın kuzeyindeki Kara İsalu kazasında Veli Halife tarafından çıkarıldı. Adana hakimi Ramazan Oğlu Piri Beğ Domuz Oğlan'ı Konur Kuyu denilen yerde yenip öldürüldüğü gibi, mülhid olarak vasıflanan Ulaşlı Beğce Beğ"i de yakalayıp, İstanbul'a gönderdi (933 = 1526). Mustafa Halife'nin oğlu olan Veli Halife, «halife» ünvanından da. anlaşılacağı üzere, Kara İsalu Kızıbaşları'nın başı ve Şah'ın mümessili idi. Veli Halife beşyüz kadar adamı ile, uğrayacağı akibetten korkmayarak, Kara İsalu ve Kusunlu kazalarını yağmaladıktan sonra.bin kişilik askeri olan Tarsus beğini yendi ise de, Piri Beğ karşısında başarı gösteremeyerek taraftarlarının çoğu ile birlikte hayatını kaybetti55 (1527). 935 (1529) yılında özer sancağı (İskenderun - Payas - Dört Yol yöresi) beği, muhtemelen Özer oğullarından Ahmed Beğ'in yeğeni, Seydi başına Kızılbaş tacını giyip, İncir Yemez denilen biri ile Ramazan Oğlu Piri Beğ'i epeyce uğraştıran bir isyan çıkarmıştı.

Kanuni'nin Irakeyn seferi esnasında Amasya bölgesindeki Şi'iler isyan etmişler ise de bu isyan kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Bu isyanların çıkmasında halife ünvanı taşıyan temsilcilerin mühim bir rol oynadıkları şüphesizdir. Nitekim bu husus ile ilgili olarak Arşiv'de bir çok vesikaya rastgelinmektedir. Arşiv vesikalarından anlaşıldığına göre, Kızılbaşlık faaliyetleri en fazla yine eskisi gibi Amasya-Tokat bölgesinde görülmekte ve bu bölgeyi Sivas, Çorum ve Boz Ok sancakları takip etmektedir. Bu faaliyetleri yapanların ise münhasıran adı geçen bölgelerin Türk halkına mensup oldukları hakkında bilgi vermeğe lüzum yoktur.

976 (1568) tarihli Amasya beğine gönderilen bir hükümde Amasya'ya bağlı Budak Özü kazasında yaşıyan Süleyman Fakih'-in «Yukarı Canibin hulefasından olup» diğer halifeler ile birlikte toplantılar yaptığı ve halkı da sapıklığa teşvik etmekten geri durmadığının bildirilmesi üzerine bunların durumlarının tahkik edilmesi ve iddia gerçek ise Süleyman Fakih ile ona uyanların gizlice Kızıl Irmak'ta boğulması veya hırsızlık ve yol kesicilik isnad edilip öldürülmeleri emredilmiş ve bu emir yerine getirilmişti. Vesikaların diğer birinde Ulu Yörükün üç büyük kolundan Orta Pare koluna mensup Veli Fakih'in Kızılbaş'tan rafızilik ile ilgili otuz dört adet kitap getirdiği bildiriliyor. 987 (1579) tarihli bir başka hükümde ise Artuk Abad (Artuk Ova = bugün Tokad'a bağlı Artova) köylülerinden Mansur Halife ile arkadaşlarının 1500 sikke filoriyi İran'dan gelen Emir Ali Halife'nin adamına verdikleri ve bu adamın mezkur meblağ ve Boz Ok, Tokat ve Artuk Abad'da yaşıyan üç bin Kızılbaş'ın adlarını ihtiva eden bir defter ile İran'a döndüğü, İran'dan halifelere kılıç ve kalkan getirildiği, Boz Ok'a bağlı Akdağ'da toplanacaklarından bahsediliyor. Amasya,. Çorum, Zile, Artuk Abad, Hüseyin Abad, Demürlü Kara Hisarı vesair yerlerin kadılarına yazılan bir hükümde de, buralarda yaşıyan bazı mülhid ve Kızılbaş taifesinin Halife Ebubekr, Ömer ve Osman'a söğdükleri, Sünniler'e «Yezid geldi» diye söz söyledikleri, geceleri toplanıp birbirlerinin karı ve kızlarına tasarruf ettikleri yazıldığı gibi, halifelerin İran'dan çizme ve başka şeyler getirerek bunları Kızılbaşlar arasında dolaştırdıkları, Celal Halife ve Resul Halife'nin yaptıkları gibi mezhepleri uğrunda harekete geçmek hususunu konuştukları anlatılmaktadır 979 (1571) tarihli bir hükümde de Kastamonu'nun Taşköprü kazasına bağlı Hacı Yükü (Bükü ?) köyünden bir kadının, kocasının kendisi gibi bir çok Kızılbaş ile geceleri toplanıp çalgı çalarak eğlendikten sonra mum söndürüp birbirlerinin karılarına tasarruf ettiklerini (kocasının yanında) kadıya itiraf ettiği yazılıyor. Çok yukarıda Şah Tahmas b'ın da Azerbaycari da yaşadığı anlaşılan Sarulu cemaati için aynı şeyi söylediğine işaret edilmişti.

Zikredilen bu hükümler ile diğer vesikalardan, Türkiye'deki Kızilbaşlar'ın hareketlerinin gizli bir surette dikkatle takip edildiği, onlardan faal olanların ehemmiyetleri veya faaliyet derecelerine göre küreğe konmak ve öldürülmek suretiyle cezalandırıldıkları anlaşılıyor. Bu, Yavuz Seli m'den beri uygulanan siyasetin bir devamı idi. Bu siyaset ile ilgili olarak Kanuni'nin ölümü dolayısiyle Tahmasb'ın Anadolu'da, yoksul halka para dağıtmasına engel olunmuştu. Kızilbaşlar'a karşı girişilen takibatın gizli olarak yürütülmesi de, anlaşılacağı üzere, çıkması muhtemel isyan hareketlerini önlemek maksadı ile ilgili idi. Osmanlı devletinin aldığı tedbirlerden biri de Kızılbaş olup, aralarında sık, sık hiyanet edenlere rastgelindiğinden Çepnilerin askeri hizmete alınmalarının yasaklanması ve evvelce alınmış olanların da çıkartılmasıdır.

Ağabeyisi Selim ile yaptığı savaşı kaybeden Şehzade Bayezid, on iki bin kişi ile Tahmasb'a sığınmak zorunda kaldı66. Onun başlıca emirleri Aksak Seyfedin, Turgud Oğlu Pir Hüseyin Beğ ve Kuduz Ferhad idiler. Askerlerinin bir kısmı Anadolulu sipahiler ile köylülerden, bir kısmı da Türkmen oymaklarından müteşekkil idi. Bu sonucu kuvvetin başında yine bir Türkmen olan mahir binici, savaşçı ve kara düzen adlı çalgı'nın mucidi Kuduz Ferhad bulunuyordu. Bayezid'in askerleri arasında Şii mezhebine mensup ve mütemayil olanlar da vardı. Tahmasb, Kanuni'nin tehdidi ve va'dleri karşısında Bayezid ve oğullarını Osmanlı elçilerine teslim etti. Askerlerine gelince, bunlardan İran'da oymağı olanlar oymaklarına verildiler. Olmayanlardan beş bin kişi öldürüldü. Kuduz Ferhad'da öldürülenler arasında idi. İleri gelenlerden Turgud Oğlu Pir Hüseyin Beğ, Şahincibaşı Ahmed Beğ, Karamanlu Deli Seyfeddin ve Sivaslı Abdülgani Çavuş hayatlarını kurtardılar. Bunlardan Turgud Oğlu Pir Hüseyin Beğ'in, Safevi hizmetinde yakın akrabalarının bulunduğunu biliyoruz.

Tekelülere vurulan ağır darbeden sonra Türk oymakları'nın durumuna geçmeden önce, halifelik ve korucu teşkilatlarına kısaca temas etmek yerinde olacaktır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ŞAH TAHMASB DEVRİ(1524 - 1586)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 20:18

Halifeler Türkiye'de muhtelif yerlerde yaşıyan Kızılbaş zümrelerinin başında bulunan temsilcilerdir. Bunlar menşe bakımından yine o zümrelere mensup, yani Anadolu'lu kimselerdir. Halifeler bir müddet Erdebil'de bulunup tarikatın usul ve erkanını öğrenirler ve aldıkları talimatla memleketlerine dönerlerdi. Bu talimatın başlıca esasları, ayinler tertip ederek başında bulundukları zümrelerin tarikata bağlılıklarını devam ettirmek, propagandalar yaparak taraftarların sayısını çoğaltmak ve taraftarlardan «nezir» adı altında vergi toplayarak bunu İran'a göndermek, ayaklanmalar çıkarmak ve İran'a taraftar götürmek idi. Görmüş olduğumuz gibi, Seli m'den itibaren Anadoludaki Kızılbaşlar devlet tarafından dikkat ve hassasiyetle takip edilip faaliyetlerini önlemek için şiddetli tedbirler alınmıştı. Bilhassa bu takibatla ilgili olarak Halifelerin mühim bir kısmı İran'a gittiler. Bunların çoğu orada müstakil bir topluluk teşkil ettiler. Başlarına «halifetü'l- hülefa» deniliyor ve bu, beğ ünvanını taşıyordu. Halifeler arasında asilzade sınıfına mensup kimseler de görülmekle beraber, ezici çoğunluğu alelade insanlardan müteşekkil idi. Bunlar da kabiliyetleri derecesinde askeri mevkilere geçebiliyorlardı. Hatta en yüksek mevkilere yükseldikleri ve en mühim kararlar üzerinde söz sahibi oldukları bile görülmektedir. Halifetül - hülefalara kısaca Hulefa Beğ denirdi, ilk halif etü'l - hülefa Taüş Hadim Beğ idi. Bağdad valisi olan Hadim Beğ'in Çaldıran savaşında öldüğünü evvelce görmüştük. Tahmasb devrinde uzun müddet halifetü'l - hülefalardan bahsedilmiyor. Adı geçen hükümdarın son yıllarında halifetül - hülefa Rumlu Hüseyin Kulu idi. Bunun buyruğunda Kazvin'de oturan on bin sofu vardı ki, bunlar Türkiye'den gelmişlerdi, ileride görüleceği gibi, II. İsmail Hüseyin Kulu'nun gözlerini kör ederek halife'tü'l - hülefa-lıktan uzaklaştırmış ve yerini Bulgar Halife'ye vermiştir.

Korucu (Korcı = Kurcı) ya gelince bu, Safevi hassa askerini ifade etmektedir. Akkoyunlular'da bu adda hassa ordusunun mevcut olmadığını ve Şah İsmail'in bunu Çağataylar'ı taklid ederek meydana getirdiğini söylemiştik. Bu hassa askerini çoğunlukla devlet hizmetindeki oymaklara mensup bölükler teşkil etmektedir, Ustacalu korucuları, Şamlu korucuları, Çepni korucuları gibi. Bir de Gariblü korucuları vardı ki, bu da oymaklara mensup olmayan efrattan meydana gelmişti. (Her halde Osmanlı hassa atlı askeri arasındaki Garibler gibi). Korucuların, eski Türk ve Moğol orduları gibi on, yüz, bin olmak üzere, kısımlara ayrılmakta olduğu görülüyor. Ancak biz Şah İsmail ve Tahmasb devirlerinde yalnız yüzbaşı rütbesine rastgele-biliyoruz. Hassa askeri olarak korucuların, askerlik bakımından değerleri yüksek idi. Türkmen İskender Beğ yüz korucunun, bin kişilik alelade bir birliğe muadil olduğunu söylüyor. Tahmasb'ın ölümü esnasında korucuların sayısı dört bin beş yüz idi. Bundan başka yasavul (inzibat ve teşrifat zabitleri), bukavul (aşçılar), baş korucularından müteşekkil bin beş yüz kişilik bir kuvvet vardı. Her korucunun beş ila elli arasında değişen maiyyetleri olup, hepsinin sayısı tahminen yirmi bin kişiyi buluyordu.

Tekelülefin ağır bir darbe yemelerinden sonra Ustacalular eski itibarlarına kavuştular ve kısa bir zaman içinde diğer boylara karşı üstün bir duruma yükseldiler. O derecede ki, Tahmasb devrindeki Ustacalu beğlerinin sayısı, diğer oymaklarınkinin üçte ikisine yakın idi. Bu husus Safevi hükümdarının en fazla bu oymağa güvenmesi ve onun mensuplarına karşı yakın bir sevgi duyması ile ilgilidir. Bu devirde Tekelüler gibi, ağır kayıplar vermemekle ve Osmanlılar'a iltica etmemekle beraber Şamlular da gözden düşmüşler, yerlerini Kaçar ve Afşarlar'a kaptırmışlardı. Hatta Kaçarlar'va, Ustacalular'dan sonra olmak üzere, ikinci sıraya yükseldikleri görülür. Üçüncü sırayı Dülkadırlılar almışlardı. Şah İsmail devri ile Tahmasb zamanının ilk yıllarında mühim bir rol oynadığı bilinen Rumlular, Dülkadırlılar'dan sonra gelmektedir. Mamafih Rumlular adı geçen hükümdarın son yıllarında Hüseyin Kulu'nun şahsında devlet idaresinde söz sahibi oldular. Şamlular'ın, büyük reisleri Abdi Beğ oğlu ve Durmuş Han'ın kardeşi Hüseyin Beğ'in öldürülmesi, yine aynı oymaktan Demiri Sultan'ın oğlu Herat valisi Ağzı Var'ın itaatsizliği gibi sebeplerden, yıldızları oldukça sönmüştü.

Afşarlar Tahmasb devrinde yükselerek en önemli boylar arasına girdiler. Onlardan on bin çadır olan pek önemli bir kümenin Küh Giluye ve Huzistan gibi devlet merkezine uzak, kıyı bölgelerinde yaşaması daha mühim rol oynamalarına engel olmuştur. Buna karşılık bu husus onların çabuk yıpranmalarını önlemiştir. Tekelüler'e gelince yukarıda bahsedilen olaylardan onların ne gibi bir durumda bulundukları kolayca anlaşılabilir. Oymakların Tahmasb devrindeki siyasi mevkileri hakkındaki bu umumi mütalaalardan sonra şimdi onları ayrı ayrı inceleyelim.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Safevi İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir