Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Şah İsmail Devri (1501-1524) ve Safevi Devletinin Kuruluşu

Burada Safevi İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Şah İsmail Devri (1501-1524) ve Safevi Devletinin Kuruluşu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 19:50

ŞAH İSMAİL DEVRİ (1501-1524)

Safevi müridlerinin üçüncü şeyhlerini de savaş meydanında kaybetmeleri, maneviyatlarını kırmamış, belki mücadele güçlerini arttırmıştı. Bu sebeple vakit geçirmeden İsmail ve İbrahim'i emin bir yerde sakladılar. Müstakbel Safevi devleti kurucusu bu sırada henüz altı yaşını üç-dört ay geçmiş bulunuyordu, (doğumu: 25 Receb 892 = 17 Temmuz 1487).

İsmail'i Erdebil'in Anadolulular (Rum) mahallesinde oturan Aba yahut Ebe(?) ad veya lakabını taşıyan bir kadın gizliyordu. Aba (Ebe) Dulkadir elinden idi. Fakat Ak-Koyunlu İbe Sultan, Haydar'ın hayatta kalan oğullarını ele geçirmek için şehirde sıkı bir aramaya girişmişti. Bu arama neticesinde şeyhlerinin oğullarının ele geçeceğini anlayan Şamlu Lala Hüseyin Beğ ve Dülkadırlı Dede Abdal Beğ ve yine Anadolulu Gök Ali gibi ileri gelen müridler onları Gilan'a kaçırdılar (898 yılı sonu veya 899 yılı başı = 1493). İsmail, Gilan'da altı yıldan fazla (altı yıl bir kaç ay) kaldı ve bu zamanın pek çoğunu Lahican şehrinde oturmakla geçirdi. Fakat sofular tarafından hiçbir zaman unutulmadı. Hatta çoğu Anadolulu ve pek azı Azerbaycan'daki Karaca Dağlı ve Eherli müridler tarafından nezir ve hediyeler ile ziyaret edildi.

Zaman da İsmail'in lehine çalışıyordu. Gerçekten Ak Koyunlular arasında yeniden başlayan saltanat mücadeleleri kanlı bir şekilde devam ediyordu. Osmanlı sarayında büyümüş olan Uzun Hasan Beğ oğlu Uğurlu Mehmed oğlu Göde Ahmed Beğ, Ak Koyunlu beğlerinden bazılarının Israrlı daveti neticesinde İstanbul'dan Azerbaycan'a, gelip Rüstem Beğ ile mücadeleye girişmiş, onu mağlup ve katlederek (Zilkade 902 = Temmuz 1497 = Kabz) Ak Koyunlu tahtına geçmişti.

Fakat o da çok geçmeden ibe Sultan ile Fars valisi Pürnek Kasım Beğ tarafından İsfahan yörelerinden Hace Hasan-i Mazi'de yapılan bir çarpışmada öldürülmüştü (Rebi-ulahir 903 = Aralık 1497). ibe Sultan, Hasan Beğ*in torunlarından Yusuf Beğ oğlu Elvend'i Tebriz'de Ak Koyunlu tahtına çıkardı (903 = 1498). Ertesi yıl Yusuf Beğ'in diğer oğlu Muhammedi Aziz Kendi'nde yapılan bir savaşta Elvend'i yendi (Şevval 904 = Mayıs - Haziran 1499) ve ibe Sultan da öldürüldü. Bu suretle hanedanın bu son kudretli şahsiyeti de ortadan kalkmış oldu. Fakat Muhammedi, Elvend'in Diyarbekir'den asker toplayıp tekrar üzerine yürümesi karşısında Sultaniyye'ye çekildi; sonra İsfahan tarafına gitti ve orada Yakub Beğ oğlu Murad ile giriştiği bir muharebede öldürüldü (905 = 1500).

Çok geçmeden Elvend Beğ ile Sultan Murad Ebher yöresinde karşı karşıya geldiler ise de Bab a Hayrullah adlı bir dervişin gayreti sayesinde barış yapıldı. Bu barışa göre iki Irak, Fars ve Kirman'a Murad Beğ tasarruf edecek, Azerbaycan, Erran, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki Ak Koyunlu ülkesi Elvend'in idaresinde kalacak ve Kızıl özen de sınırı teşkil edecekti (906 = 1500)24. Henüz bu mücadeleler devam ederken İsmail, Gilan'dan ayrıldı (Muntasıf-ı Muharrem 905 = Ağustos ortası 1499 = Biçin Yılı). İsmail bu esnada henüz 12 yaşını bitirmiş bulunuyordu. Mamafih Ak-Koyunlu hükümdarları da ondan daha büyük değillerdi. Bu hükümdarlardan Sultan Murad 10 yaşında idi (doğumu 13 Ramazan 895). İsmail'in Gilan'dan ayrılması siyasi durumun elverişli olması ile ilgili idi. İsmail, Hazar Denizi'nin batı köşesindeki Deylem ülkesinden Tarum'a geldi. Burada, denildiğine göre, İsmail'in başına Anadolulu ve Şamlular'dan müteşekkil bin beşyüz mürid toplandı. Fakat, muhtelif sebeblerden bu rakamın doğruluğunu kabul etmeye imkan yoktur.

Gerçekte İsmail'in yanında, yine hepsi veya pek çoğu Anadolu'lu ve Şamlu, bir kaç yüz müridi vardı. İsmail Tarum'dan Halhal'a, oradan da Erdebil'e geldi ise de şehrin valisi Cakirlü Sultan Ali Beğ'in ikazı üzerine Taliş tarafına yollandı ve Hazar Denizi kıyısındaki Astara yöresinde, Ercuvan'da kışlamaya gitti. İsmail'e orada iken Taliş Muhammed Beğ'in kendisini yakalayacağı haberi verilmiş olduğundan, Erdebil'deki eski şeyhlerinin mezarlarını ziyarete gelmiş olan Rumlu ve Şamlu müridler Ercuvan'a celbedildiler. Şu husus İsmail'in yanında ne kadar az adam olduğunu göstermeğe kafidir. Eğer, bir kaynakta denildiği gibi, yanında 1500 kişi olsa idi, böyle bir tedbire lüzum hasıl olmıyacak ve hatta Erdebil valisi Cakirlü Sultan Ali'nin ihtarına bile ehemmiyet verilmeyecek idi.

905 yılı kışı pek şiddetli geçmişti, öyleki, kuşlar soğuğun şiddetinden uçamayarak yere düşüyorlardı. İsmail müridlerine kardan büyük bir kale yaptırdı; içine adam koyarak kaleyi hücumla fethedip eğlendi; 905 (1500) bahan gelince Erdebil'i ziyaret ettikten sonra, Gökçe Defiiz'e (Göl) doğru yollandı; maksadı adı geçen gölün kıyısında bulunan Hüseyn-i Barani ile birleşmek olsa gerektir. Fakat İsmail'in asıl gayesi Anadolu'ya gitmekti. Daha kışlakda iken Erzincan'a gelmeleri için Anadolulu müridlere ulaklar gönderilmişti. Bu ulaklardan biri Kıc Oğlu Hamza Beğ olup kendi oymağı olan Ustacalu'lara yollanmıştı.

Hüseyn-i Barani, Kara Koyunlu Cihan Şah'ın neslinden olduğunu iddia ediyordu ki, bunu şüphe ile karşılamak yerindedir. Denildiğine göre, İsmail'in buyruğunda bu esnada 1000 kişi vardı. Fakat buna rağmen Safevi Şeyhi, Hüseyn'in kendisini yakalamasından korkarak müridleri ile bir gece oradan uzaklaşıp Erivan'ın güneyindeki Sad Çukuru (Çuhur Sad) bölgesine geldi. Buradan Dokuz Ulam mevkiine varıldığında Bayburdlu Karaca İlyas'ın buyruğundaki bir kısım Anadolulu sofular şeyhlerinin huzuruna geldiler. Yoluna devam eden İsmail Kağızman ve Erzurum'dan geçip Tercan'a, sonra onun güneyindeki Saru Kaya yaylağına ulaştı (905 = 1500). İsmail'i burada da Ustacalular karşıladılar. Safevi şeyhi Ustacalu'nun Çavuşlu obasından Baba Süleyman'ın babası Oğlan Emet'e konuk oldu. Saru Kaya'da iki ay kadar kalan İsmail, bir mağarada yaşayarak insanları rahatsız eden büyük bir ayıyı okla öldürüp müridlerinin daha fazla hayranlığını kazandı. Sonra Erzincan'a gidildi. Osmanlı kaynaklarının ifadesi ile Erdebil Oğlu, TaItAten Erzincan'a kadar taciz edilmeden rahatça gelmişti. Bu husus Ak Koyunlular'ın nasıl derin bir çöküntü içinde bulunduklarını açıkça gösteriyor, İsmail'in Anadoluya gelişi bu ülkedeki müridleri arasında derin bir sevinç yarattı. O derecedeki gerdeğe girmek üzere olan Dülkadırlı elinden bir genç davet haberini alır almaz gerdeği unutup Erzincan'ın yolunu tutmuştu.

Her taraftan bölük bölük gelen Türkler Ustacalu, Şamlu, Rumlu (başlıca Sivas, Amasya, Tokat bölgelerinin yerleşik Türk halkı), Tekelü (Antalya bölgesi), Zu'lkadr (Dulkadır) ile yine Anadolu'daki Karaman bölgesi halkına (başta Turgudlular olmak üzere) ve Varsaklar'a (Tarsus bölgesi Türkmenleri) mensup idiler. Beğlerden Ustacalu Mirza Beğ oğlu Muhammed Beğ, Şamlu Abdi Beğ de kalabalık maiyyetleri ile gelenler arasında bulunuyorlardı. İşte Safevi devleti'ni kuran ve devam ettiren Anadolu'lu Türkler bunlardır. Anlaşılacağı üzere bu Türkler'in ezici çoğunluğu veya hepsi Orta ve Güney Anadolu bölgelerinden idiler. İsmail bilhassa dahili mücadeleden dolayı hiçbir güçlüğe uğramadan istediği gibi Ak-Koyunlu ülkesinde dolaşmış ve yine bu devlete ait olan Erzincan'a gelip orada kolayca müridlerini etrafına toplamıştı. Bu esnada II. Bayezid Modon ve Korun*un fethi ile meşgul bulunuyordu. Bu yüzden Osmanlı tebaasından binlerce kişi, güçlük çekmeden hududa çok yakın Erzincan'daki mürşidleri İsmail'in yanına gidebildiler. İsmail Erzincan*-dan hareket etmeden önce Bayezid'e mektup yazarak Ustacalu boyunun çoluk çocuklarını ve göçkünlerini Osmanlı ülkesinde bırakmalarına müsaade etmesi için ricada bulunmuştu. İdaresi altında Dulkadırlı elinden mühim bir topluluğun genç Safevi şeyhinin katına gitmesine, Alaüddevle Beğ'in kayıtsız kaldığı anlaşılıyor. Selefleri gibi Alaüddevle Beğ'in hakimiyetinde de Maraş, Elbistan ve Harput bölgelerinden başka Pınarbaşı yöresi ve daha mühim olarak da bu günkü Yozgat vilayeti ile şimdi Sivas ve Kayseri'ye bağlı bazı yörelerden meydana gelen geniş Boz Ok bölgesi bulunuyordu. Kara Tatarlar'dan dolayı gecikmiş olan yerleşik hayatın ilk adımları onun ve oğlu Şah Ruh Beğ'in gayretleri ile Boz Ok'ta atılmıştı. Bu böyle olmakla beraber İsmail'in yanına gidenlerin çoğunluğunun Boz Ok'tan olduğu görülüyor. Sonraki göçler de yine daha ziyade buradan yapılmıştır.

Kendilerini bundan sonra Kızılbaş olarak da zikredeceğimiz Anadolu'lu Safevi müridlerinin Erzincan'da şeyhlerinin etrafında toplanmaları neticesinde, daha önce de işaret edildiği gibi, baş ile gövde birleşmişti. Artık harekete geçilebilirdi.

İsmail 906 yılının başlarında (Temmuz - Ağustos 1501 = Koyun yılı), Erzincan'dan ayrıldı. Buyruğunda takriben yedi bin kişilik bir kuvvet vardı. Hedef, Şirvan ülkesi idi. Böylece İsmail hem baba ve dedesinin öcünü alacak, hem de zengin Şirvan ülkesinden elde edeceği ganimet ile yoksul müridlerini besleyecek ve donatacak idi. Esasen, tecrübe göstermişti ki, Şirvan Şah ordusunun çekinilecek bir tarafı da yoktu. Dönüşte Pasin ovasına gelindiğinde Hadim Beğ kumandasında Gürcistan'a bir kuvvet gönderilerek bazı yerler yağmalandı. Şuregil yöresinde bir kalenin sahibi olup evvelce Bayburdlu Karaca İlyas ile yanındakilerin eşyalarını yağmalamış olan Menteş adlı bir emir tedip edildikten sonra, ünlü Koyun ölümü geçidinden Kür ırmağı geçilip Şirvan'a girildi. Şirvan Şah Ferruh Yesar, İsmail'in, müridleri ile üzerine yürüdüğünü haber alınca askerini topladı. Şirvan ordusu 20000 atlı ve takriben 6000 yaya olup silah ve teçhizatı da mükemmeldi. Kızılbaş askerinin üstün tarafı ise maneviyatlarının son derecede kuvvetli olması idi. Şeyhlerini Allah telakki eden bu adamlar ölüme sevinçle gidiyorlardı. Gülistan ve Baylcurd kaleleri yakınında Cebani denilen yerde yapılan savaşta Şirvan ordusu ağır bir mağlubiyete uğradı. Ferruh Yesar kaçmaya çalışırken kendisini tanımayan bir Kızılbaş askeri tarafından öldürüldü; sonra teşhis edilip cesedi yakıldı. Savaştan sonra, Kızılbaş* askeri bir ağacın altına toplu bir halde koymuş oldukları çıkın ve heybelerini, hiçbiri kaybolmaksızın, kolayca bulabildiler.

Kaynakça
Kitap: SAFEVİ DEVLETİNİN KURULUŞU VE GELİŞMESİNDE ANADOLU TÜRKLERİNİN ROLÜ
Yazar: Faruk SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ŞAH İSMAİL DEVRİ (1501-1524) ve Safevi Devletinin Kurulu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 19:53

Resim
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ŞAH İSMAİL DEVRİ (1501-1524) ve Safevi Devletinin Kurulu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 19:59

İsmail kazandığı bu ilk zaferden sonra Şemahi'ye girdi. Şirvan askerinin mühim bir kısmının Ferruh Yesar'ın oğlu Şeyh Şah (asıl adı Şeyh İbrahim) ile birlikte deniz kıyısındaki Şehr-i Nev'de olduğunu öğrenen İsmail, Taliş Hadim Beğ kumandasında bir miktar asker gönderdi ve kendisi de arkadan oraya yöneldi. Şeyh Şah bir gemiye binerek Gilan'a kaçtı, askerleri de dağıldılar. İsmail kışlamak üzere Kür'ün ağzına yakın yerdeki Mahmudabada gitti. Buradan Ustacalu Muhammed Beğ ile Hınuslu Aygud Oğlu İlyas Beğ'i Bakü'nün fethine gönderdi. Bunlar vazifelerini başarı ile yerine getirdiler. İsmail kışı geçirmekte iken (906 = 1500-1501 kışı) Tebriz'den Emir Zekeriyya geldi. İsmail ona Kilid-i Azerbaycan lakabını vererek kendine vezir edindi. Emir Zekeriyya Tebriz'in meşhur Muhammed-i Keçeci ailesinden olup uzun müddet Ak-Koyunlular'a vezirlik yapmıştı. Bahar gelince (906 = 1501) İsmail kışlaktan çıktı ve Gülistan kalesinin fethine girişti; bu esnada Ak-Koyunlu Elvend'in üzerine gelmekte olduğunu haber alınca onu karşılamak üzere harekete geçti. İsmail ve Elvend Nahçivan havalisindeki Şurur mevkiinde karşılaştılar (907 = 1501 herhalde Temmuz veya Ağustos). Elvend sayıca ve silahça üstün bir durumda olmasına rağmen Safevi şeyhine yenildi. Ak-Koyunlu ordusunun mühim bir kısmı ile en büyük beğlerden çoğu savaş meydanında kaldı. Bu savaşta İsmail'in başlıca emirleri, eski müridlerden Şamlu Lala Hüseyin Beğ ile Dulkadırlı (Zu'l-kadr) Dede Abdal Beğ başta olmak üzere, Ustacalu Muhammed Beğ, Şamlu Abdi (abidin) Beğ, Bayburdlu Karaca llyas, Tekelü Saru Ali Beğ, Rumlu Ali Beğ (daha sonraları Div Sultan), Tekelü Helvacı Oğlu İlyas Beğ, Zu'l-kadrlu (Dulkadır) Keçel Beğ (asıl adı İlyas), Karamanlu Bayram Beğ, Kaçar Piri Beğ, Taliş Hadim Beğ ve diğerleri idiler. Görülüyorki bunlardan ancak son üçü Anadolulu değil idi. Bunlardan da Karamanlu Bayram Beğ Erzincan'dan dönülürken bir kısım Zu'l-kadr ve Tekelü askerine kumanda ediyordu.

Hadim Beğ'den sonra Talişlerden emirler görülmemesi, Hadim Beğ'in devletin kuruluşuna kendi kavminden pek az kimse ile katıldığını ifade eden diğer bir delildir. Karamanlu ve Kaçarlar için de ayni şeyi söyliyebiliriz.
Şurur savaşı Azerbaycan'ı İsmail'e kazandırdı. Safevi şeyhi Tebriz'de kolayca şahlık tahtına oturdu, 12 imam adına hutbe okunup, para kestirildi, tayinler yapıldı.

Safevi devleti resmen kuruldu (907 = 1501). İranlı Hasan Can'ın oğlu Osmanlı müverrihi meşhur Hoca Sadeddin bu münasebetle:

"Başına tac aldı çıktı ol pelid (yani İsmail)
İtti bi-idrak Etraki (yani anlayışsız Türkler) mürid"

beyti ile başlayan bir manzume yazmıştır.

İsmail bu esnada 15 yaşında idi. Tebriz'de ve diğer yerlerde estirilen tedhiş havasına ait bazı sahneleri İbrahim Gülşeni'nin menakıbname'sinde görmek mümkündür. Yukarıda adı geçen beğlerden Şamlu Lala Hüseyin Beğ emirül-ümera, yani beğlerbeği, Zu'l-kadr (Dulkadır) Dede Abdal Beğ korucu başı (korçı başı) yani hassa ordusu kumandanı, Tekelü Saru Ali Beğ mühürdar, Şamlu Abdi Beğ tavacı (başı), Helvacı-oğlu İlyas Beğ avcıbaşı oldular. Rumlu Div Ali Beğ ve diğerleri de taşra valiliklerine tayin edildiler.

Şeyh Cüneyd'den beri gösterilen gayretler ve yapılan fedakarlıklar semeresini vermiş, tahakkuku imkansız, bir hayal, gibi görünen gayeye ulaşılmıştı. Anadolulu. Kızılbaş Türkler olmasa değil Safevi devletinin kuruluşu, Erdebil şeyhlerinin siyasi gayeler taşımaları bile düşünülemezdi. Hatta kaynaklardan açıkça anlaşıldığı gibi, onlar yani Anadolu Türkleri veya onların bir kısmı, aşırı dini inançlarını şeyh ve şahlarına kabul ettirmeye çalışmışlardır.

İsmail baharda (907 = 1502) tekrar Erzincan üzerine yürüdü. Bunun sebebi Şurur savaşı üzerine Diyarbekir tarafına kaçmış olan Elvend'in Erzincan'da asker toplamakta olduğunun haber alınmasıdır. Bu suretle Elvend aynı zamanda göç ve ziyaret yolunu da kapatmış oluyordu. Yani Anadolu'dan İsmail'in hizmetine girmek ve ziyarette bulunmak isteyen Kızılbaşlar'ın iran'a gelmeleri önleniyordu. İsmail'in ise Anadolu'daki ana müridler topluluğundan beslenmeye şiddetli ihtiyacı vardı. Aksi takdirde takriben onbin kişi ile başarılarını devam ettirmesi mümkün olamazdı. İsmail ilk önce Varı Gölü'nün kuzey doğusundaki İlhanlılar'ın yaylağı Ala Dağ'a geldi; bir müddet burada kaldıktan sonra Elvend'in Tercan'ın güneyindeki Saru Kaya'da olduğunu haber alınca süratle üzerine yürüdü. Elvend ve askerleri ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Elvend Tebriz'e gitti. İsmail bunu öğrenince geri döndü ve Makü'den ılgar ederek Tebriz'e geldi (908 yılı başları = 1502 Temmuz - Ağustos). Tebriz'in güneydoğusunda ve ona iki konak mesafedeki Ucan'da bulunan Elvend Hemedan yolu ile Bağdad'a kaçtı. Kaynakların bir çoğunda bu sefer Dulkadır oğlu Alaüddevle Beğ'e karşı yapılmış gibi gösterilir. Bu husus İsmail'in Saru Kaya' dan Alaüddevle Beğ'in ülkesine asker göndermesi ihtimalini ortaya koymaktadır. Bu da Alaüddevle Beğ'in ülkesindeki Kızılbaşlar'ın irada gitmelerini önlemiş olması gibi bir hususla ilgili bulunabilir.

İsmail'in İran'da hakimiyetini sağlam bir şekilde tesis edebilmesi için, iki Irak (Irak-ı Acem ve Irak-ı Arab), Fars ve Kirman'ın sahibi olan Ak-Koyunlu Sultan Murad ile de karşılaşması gerekiyordu. Nitekim bu da oldu. İsmail 908 yılında (1503 = Tonuz yılı), Hemedan yakınında Alma Kulağı denilen yerde Ak-Koyunlu Murad'a karşı da parlak bir zafer kazandı (24 Zilhicce = 21 Haziran). Murad kaçmaya muvaffak oldu ise de beğlerbeğisi ve akrabası Güzel Ahmed, Eslemes ve Ali Beğ gibi büyük emirler ile binlerce asker savaş meydanında kaldı. Bu zafer İsmail'e Acem Irakı ile Fars ve Kirman'ı kazandırdı. Kirman'ı Ustaca Oğlu Muhammed Han'a, Fars'ı Zulkadr (Dulkadırlı) Keçel Beğ adı ile anılan İlyas'a, Rey'i Aygut Oğlu'na (İlyas-i Hınuslu) verdi. Afşar (Avşar) Mansur Beğ gibi bazı Ak-Koyunlu beğleri İsmail'e itaat ederek Kızılbaş tacını giydiler.

Şah İsmail zaferden zafere koşuyor, mukavemet gösterenleri kan ve ateş saçarak mahvediyordu. Bu zamanda bilindiği ve daha önce işaret edildiği gibi, İran halkının ekserisi Sünni idi. Bunlardan İsfahan, Fars, Yezd, Kirman, Rüstemdar vesair bölgelerin yerli halkından mukavemete yeltenenler oldu ise de toptan merhametsizce öldürüldüler. Bu suretle İsmail getirdiği Şii, mezhebini zorla Farslar'a da kabul ettirdi. Kaynakların tedkiki bu hususu şüpheye meydan vermeyecek bir şekilde ortaya koymaktadır. Osmanlı kaynaklarının ifadesi ile «Erdebil-Oğlu» Şah İsmail'in devletini güçlendirebilmesi ve başarılarını devam ettirebilmesi için Türkiye'deki ana müridler topluluğu ile eskisi gibi sıkı bir şekilde münasebetleri sürdürmesi, sayısını çoğaltması ve onların İran'a gelmelerini sağlaması gerekmekte idi. Çünkü kendisi ve taraftarları İran'da henüz sevilmeyen ve hatta nefret edilen müstevli bir yabancı gibi idiler. İsmail kuvvet zoru, şiddet hareketleri ile hüküm sürüyordu. Türkiye'den beslenilmediği takdirde, Kızılbaşlar'ın, bir çok misalleri olduğu gibi, kısa bir zaman sonra varlıklarını kaybetmeleri mukadderdi.
Dulkadıroğlu Alaüddevle Beğ'den sonra, Osmanlı hükümdarı da, tebaasının İran'a gitmesini önleyici tedbirler almıştı.

Böyle bir tedbirin alınması bir zaruret idi:

Çünkü, gidenler ile gitmek isteyenlerin vergileri devlet hizmetinde bulunanlara veya dini müesseselere tahsis edilmişti. Arkası kesilmeyen göçlerden hizmet erbabı, yani vazifeliler büyük zararlara uğruyor ve bu da devlet için halli güç bir mesele teşkil ediyordu. Şah İsmail, II. Bayezid'e gönderdiği bir mektupta tarikat mensuplarının ziyaretine mani olunmamasını rica edince, Bayezid, yukarıda işaret ettiğimiz husustan dolayı mani olunduğu, ziyareti yerine getirdikten sonra geri dönmeye söz verenlere bu yasağın uygulanmayacağı cevabını vermişti. Bu son cümle İsmail'in gönlünü almak için yazılmıştı. Mamafih çıkan olaylar dolayısiyle bu tedbirde de muvaffak olunamamış ve göçler devam etmiştir. İsmail şimdilik Osmanlı hükümdarı ile bir mesele çıkarmak istemiyor ve yazdığı mektuplarda çok saygılı davranıyor ve hatta ona «Baba» diye hitap ediyordu.

Şah İsmail 913 yılında (1508 = Ud yılı) Alaüddevle Beğ'in üzerine yürüdü. Kemal-Paşazade'ye göre bunun sebebi Alaüddevle'nin Şah İsmail'in elçisini «el içinde ta'zir ve teşhir etmesi»dir. Gerçekten Alaüddevle Beğ, Şah İsmail'in elçisi Ustacalu Oğlan Emet'i Közgölü (?) adlı gölde hapsetmişti. Diğer bazı Osmanlı müverrihleri ise Şah İsmail'in. güzel kızı Benlü Hatun'u vermemesinden dolayı Dulkadır Oğlu'nun üzerine yürüdüğünü yazarlar. Fakat bu izahlar bizi tatmin etmediği için, başka sebepler aramak yerindedir. Gerçekten Alaüddevle Beğ, Güney - Doğu Anadolu'daki Ak-Koyunlu ülkesini hakimiyeti altına almak gayesini taşıyordu. Bu maksatla Elvend'in 911 (1505 - 6) yılında ölümü üzerine, yanında bulunan Ak-Koyunlu Uğurlu Mehmed'in oğlu Zeynel'i, kendi kardeşi Abdürrezzak, oğulları Ahmed ve Şah Ruh beğler ile birlikte Diyarbekir bölgesine göndermişti. Amid, Mardin ve diğer bazı yerler alınarak Zeynel Amid'de Ak-Koyunlu tahtına çıkarılmıştı. Fakat bu, çok sürmemiş, Elvend'in beğlerbeğisi Musullu Emir Beğ, Zeynel ve Dulkadırlılar'ı geri çekilmeğe mecbur ederek duruma hakim olmuştu. Buna rağmen Alaüddevle Beğ kendisini metbu tanıması için Emir Beğ'i tazyik ediyordu. Emir Beğ bu baskıdan kurtulmak ve Şah İsmail'den de emin olmak için Kızılbaş hükümdarının tabiiyeti altına girmek zorunda kalmıştı. işte Şah İsmail'in bu seferi, Dulkadırlı hükümdarının Ak-Koyunlu ülkesi üzerindeki ihtiraslarına son vermek hususu ile ilgili olabilir. Alaüddevle'nin, ülkesindeki Kızılbaşlar'ın İran'a gitmelerini önlemiş veya önlemeğe çalışmış olmasından şüphe edilmez. Bunun da seferin diğer bir sebebini teşkil etmesi pek muhtemeldir.

Şah İsmail, Dulkadırlı ülkesi seferi için Erzurum ve Erzincan yolunu seçmiş ve Amasya valisi Şehzade Ahmed bundan babasını haberdar etmişti. İsmail'in bu yolu tercih etmesi, İstanbul'da Safevi hükümdarının Osmanlı ülkesindeki Kızılbaşları etrafına toplamak gayesini gütmesi ile izah edilmiş ve bunu önlemek için sıkı tedbirler alınmıştı. Bu sebeple Kemal-Paşazade'ye göre, Şah İsmail bir müddet Osmanlı hududunda oturduğu halde müridlerden çok bir kimse kendisine katılamamıştır. Sonra Safevi hükümdarı, II. Bayezid'den Dulkadır ülkesine gitmek için müsaade rica etti. Bayezid'in bu ricayı yerine getirmesi üzerine Safevi hükümdarı —halka herhangi bir zarar eriştirmemeye dikkat, ederek— Osmanlı topraklarından geçip Sarız yolundan Elbistan'a gitti. Alaüddevle Beğ Şah ismail'e karşı ülkesini korumaya çalıştı. Sarp Turna Dağı'na sığınarak Memlükler'den ve Osmanlılar'dan yardım istedi. Kızılbaşlar her tarafı yakıp yıkıyorlardı. Dulkadır eli perişan bir şekilde etrafa dağılmıştı. Yine adı geçen Osmanlı müverrihine göre, Memlükler, Dulkadır oğluna cevap bile vermediler. Bayezid, Yahya Paşa kumandasında bir ordu gönderdi ise de bu ordu Ankara'da n daha ileriye gitmedi. Kışın yaklaşması üzerine Şah İsmail de Dulkadır ülkesini terketti. Dönüşte Dulkadırlılar'a ait Harput fethedildiği gibi, Diyarbekir hakimi, Musullu Emir Beğ de aldığı davet üzerine bir kısım akraba ve oymağı ile Şah İsmail'in huzuruna geldi. Safevi hükümdarı ona devletin en mühim memuriyetlerinden biri olan mühürdarlik mevkiini verdi. Emir Beğ boynunda taşıdığı murassa mühürle Şah'ın fermanlarını mühürlemeğe başladı. Emir Beğ, Uzun Hasan Beğ'in kumandanlarından aynı addaki beğin torunu, Sultan Yakub devri emirlerinden Gülabi Beğ'in oğlu idi. Kendisinin aynı zamanda dirayetli bir kumandan olduğunu da biliyoruz. Bu suretle Emir Beğ gibi mahir bir kumandan, Musullu gibi kalabalık ve ünlü bir oymak Kızılbaş emir ve oymaklarına katıldığı gibi, geniş ve fethi kolay olmayan Diyarbekir bölgesi de Safevi devletinin idaresi altına girdi.

Şah İsmail Diyarbekir'e Ustaca Oğlu Muhammed (Han)'i vali tayin etti. Muhammed (Han) cesur ve dirayetli bir kumandan idi. Buyruğunda az bir kuvvet olmasına rağmen Kürd beğlerinden bazılarını yakalayıp Tebriz'e gönderdiği gibi, Alaüddevle Beğ'in, yiğitliğinden dolayı, Saru Kaplan denilen oğlu Kasım ile diğer oğlu Erduvana kumandasında sevk ettiği orduyu da mağlup etmeye muvaffak oldu. Birçok ünlü Dulkadırlı boy beğleri savaş meydanında kaldılar. Saru Kaplan ve Erduvana'ya gelince, onlar da esir alındıktan sonra öldürüldüler (914 = 1508 — 1509)A Ertesi yıl (915 = 1509-1510 =) Şah İsmail Bağdad'ı zaptederken, Ustaca Oğlu Muhammed (Han) ikinci bir Dulkadır ordusuna karşı da parlak bir zafer kazanmıştı. Bu ikinci ordunun başında Alaüddevle'nin diğer oğulları Boz - Ok valisi Şah Ruh ile, Ahmed Beğ bulunmakta idiler. Bunlar da kardeşleri gibi öldürüldüler. Şah Ruh'un oğulları Mehmed ve Ali Beğler İsmail'in katına gönderildiler. Safevi hükümdarı Şah Ruh Beğ'in oğullarını sağ bıraktığı gibi, daha sonraları onlara emirlik verildi. Bunların 1535'deki Irakeyn (İki Irak) seferinde Safeviler'den yüz çevirip Osmanlılar'ın hizmetine girdiklerinden ileride bahsedilecektir.

916 (1510-1511 = Koy yılı) iki mühim hadise cereyan etti. Bunlardan biri Türkistan (Maveraünnehr) ve Horasan hükümdarı Özbek Muhammed Şibani Han'ın (Şeybek Han da denilir) Şah İsmail tarafından yenilmesidir. Hatta Tekelü emirlerinden (Antalya bölgesi Türklerinden) Burun (Sultan) ile askerlerinin yaptıkları yiğitçe bir hücum neticesinde Şeybek Han ve yanındakiler de öldürüldüler. Şeybek Han, Şah İsmail'in Kızıl tacına karşılık başına yeşil sarık sardığından kendisine Yeşilbaş lakabı da verilmişti. Bu zafer üzerine bütün Hora-san Safevi ülkesine katıldı. Şimdi Safevi ülkesi Fırat" tan Ceyhun'a kadar uzanıyordu.

Aynı yılda vuku bulan diğer olay ise Şah Kulu Baba'nın Anadolu'da çıkardığı isyandır. Bilindiği gibi, bu günkü Antalya bölgesine eskiden Teke İli veya sadece Teke denilirdi. Bu da Hanvidoğulları'nın subaşı(kumandan)'larından birinin adından gelmektedir. Yukarıda Safevi devletinin kuruluşuna kalabalık sayıda olmak üzere, Tekelüler'in de katılmış olduğunu görmüştük. Bu olayın vuku bulduğu yıla kadar İran'da Tekelüler'den Saru Ali, Çuha (Çuka) (Sultan), Yeğen (Sultan) ve Burun (Sultan) adlı beğleri görüyoruz. Bunlardan Saru Ali devletin kuruluşu üzerine mühürdarlık memuriyetine getirilmişti. Saru Ali, 912 (1506 - 1507) yılında kendisi gibi devletin kurulmasında rol oynayan Şamlu Abdi Beğ ile beraber Kürd emirlerinden Sarim üzerine gönderildiler ise de yapılan savaşta her ikisi de öldürüldüler.

Resim

Resim

Şah Kulu'ya gelince o, Teke'nin Kızilkaya veya Yalunlu köyünden Hasan Halife'nin oğlu idi. Kendisi de aynı köyde doğmuş ve büyümüştü. Son derece cerbezeli, faal, cesur bir adam olan Şah Kulu, İsmail'in Safevi devletini kurup zaferden zafere koşmasından ve bilhassa n. Bayezid'in görülmemiş aczi sebebi ile merkezi idarenin son derece zayıf bir hale gelmesi ve devlet adamlarının adil olmayan hareketlerinden duyulan hoşnutsuzluklardan kuvvet ve cesaret alarak harekete geçti. Ordusunda. bir kısmı mühim sayılabilecek bir kusurları olmadığı halde, dirlikleri alınmış pek çok da sipahi vardı ki, Şah Tahmasp devrindeki meşhur Ulama (han) da bu sipahilerden biri idi. Taraftarlarının geri kalan kısmının Teke dağlarının yoksul köylülerinden müteşekkil olduğu anlaşılıyor. Taraftarları Şah Kulu'na «Baba« demektedirler. Şah Kulu Osmanlı kuvvetlerini üst üste yenilgiye uğrattı. Bu başarılan adamlarının gittikçe çoğalmasına sebep oldu. Hele onun Anadolu beğlerbeğisi Kara Göz Paşa'yı yenip öldürmesi, taraftarlarının sayısını artırmış ve ününü her tarafa yaymıştı.

Anadolu'nun, bir avuç ayağı çarıklı Türkleri denilerek küçümsenen Şah Kulu ve taraftarları kazandıkları bazı başarılardan sonra çekildikleri Tekede Vezir-i azam Hadım Ali Paşa tarafından üstün kuvvetler ile sarıldıkları halde çemberi yardılar. Karaman İline giderlerken karşılarına çıkan bu eyaletin beğlerbeğisi Haydar Paşa'yı da yendikten sonra İran'a doğru yola çıktılar. Veziri Azam, Şah Kulu'na Kayseri-Sivas arasındaki Çubuk Ovası'nda yetişti ise de yapılan bir savaşta Ali Paşa öldürüldü ve ordusu da bozguna uğradı (5 Rebiülahir 917 = 2 Temmuz 1511). Savaşta ağır bir şekilde yaralanan Şah Kulu da çok geçmeden öldü. Mamafih evvelce vezir tayin etmiş olduğu en yakın adamlarından biri Tekelülefi salimen İran'a götürdü. Bunların nüfusu 15.000 idi. Kuvvetle tahmin etmek mümkün olabilir ki Şah Kulu'nun asıl gayesi Şah İsmail adına sadece bir isyan çıkarmak veya İran'a gitmek değil idi. Onun maksadının çok büyük olup Osmanlı hakimiyetine son vermek olduğu görülüyor. Bu sebeple ilk başarılarından sonra, en güvendiği adamlarından birini kendisine vezir yapmış, diğerlerini de bölge ve yörelere beğlerbeği ve sancak beği olarak göndermişti. Gayesinin ne kadar geniş olduğu şundan da anlaşılıyor ki, Şah Kulu, Rum ili'ndeki halifelere de mektup göndererek onlardan harekete geçmelerini istemişti. Kendisi başarılan ile o kadar derin bir tesir yaratmıştı ki, Bayezid'in Karaman valisi olan oğlu Şehin Şah bile bir ara Kızılbaş olmuştu. Yine aynı gaye ile daha sonraları da Anadolu' dan bir çok şahısların zuhur ettiği ve bunların Osmanlı devleti için ciddi gaileler çıkardıkları malumdur. Bütün bu hareketlerin en başta gelen sebeplerinden biri veya en baş sebebi her türlü adaletsizlikti. Şah Kulu ayaklanması çok insanın ölümüne ve birçok bölgelerin korkunç bir şekilde yağma ve tahribine sebep olmuştu. Dini inanç ve davranışları, taraftarları üzerindeki hudutsuz nüfuzu ve Osmanlı askerinin onun manevi kuvvetinden korkmaları bakımlarından Şah Kulu, Selçuklular devrinde, 1240 yılında onun gibi dehşet verici bir isyan çıkaran Baba İshak ile mukayese edilebilir.

Resim
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ŞAH İSMAİL DEVRİ (1501-1524) ve Safevi Devletinin Kurulu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 20:00

1512 yılında Osmanlı tahtına Selim'in geçtiğini haber alan Şah İsmail, Rumlu Nur Ali Halife'yi Anadolu'ya göndererek ona bu ülkedeki sofuları toplamasını emretti. Safevi hükümdarı, Selim'in, her halde, onlara birşey yapacağından kaygılanmıştı ki, şüphesiz haklı idi. Nur Ali Halife Kara Hisar (Şebin) da iken Sivas, Amasya, Tokat bölgesi Türkleri'nden üç - dört bin evlik bir topluluk kendisine katıldı. Bu sırada Konya'da bulunan Sultan Ahmed kardeşi Selim'in hükümdarlığını kabul etmeyerek onunla mücadeleye hazırlanıyordu. Bu durum Rumlu Nur Ali Halife'nin işini kolaylaştırdı; Sivas, Tokat, Amasya ve Çorum Kızılbaşları'nı ayaklandırdı. Bunlar bu bölgelerde tedhiş havası estirmeğe başladılar. Sultan Ahmed'in Amasya'da bulunan oğullarından Sultan Murad, herhalde onlardan faydalanmak için, Kızılbaş oldu ve merasimle Kızılbaş tacım giydi. Osmanlı kumandanı Faik Beğ'i Tokat civarında yenen Nur Ali Halife Tokat ileri gelenlerinin kendisini istikbal etmeleri ve Şah İsmail adına hutbe okutmaları üzerine şehir ve halkına dokunmayıp Kaz Çayırı (Kaz Ovası)'nda, yanında on bin Kızılbaş bulunan, Sultan Murad ile birleşti. Lakin az sonra Tokat halkının muhalefete geçtikleri öğrenilince bu defa şehir yakıldı. Karaman'da bulunan Ahmed, oğlunun Kızılbaş olmasını tasvip etmediği gibi, Amasya halkının ricası üzerine Karaman' dan lalası Yular Kısdı Sinan Bey (veya Paşa) kumandasında bir kuvvet yolladı. Bu esnada Sultan Murad İran'a, Şah'ın yanma gitmiş, Nur Ali de Erzincan'a dönmek üzere yola çıkmıştı. Yular Kısdı ona Koyulhisar1'da yetişti ise de yenildi ve kendisi de savaş meydanında kaldı (912 = 1512). Sivas bölgesi halkından olan Nur Ali Halife görevini tam bir başarı ile yaparak Erzincan'a döndü.

Selim'in harekete geçmesi karşısında Ahmed doğuya doğru çekildi, Divriği'de bulunuyorken oğlu Sultan Murad'dan Şah İsmail'in kendisini kumandanlarından Rumlu Div (Dev) Ali ve yirmi bin kişilik bir ordu ile gönderdiğini bildiren bir mektup aldı. Murad aynı mektupta babasını Erzincan'a çağırıyor ve bu ordu ile Üsküdar'a kadar gidebileceğini yazıyordu. Kızılbaşlar-dan nefret eden Ahmed çok nazik bir durumda olduğu halde, oğlunun bu teklifini reddetmiş ve mektubu teessüründen parçalamıştır. Çok geçmeden Ahmed ve oğullan bertaraf edildiler. Selim Osmanlı ülkesine tamamen hakim oldu.

Yavuz Selim'in meşhur seferine çıkmadan önce tehlikeli gördüğü kırk bin Kızılbaş'tan bir kısmını öldürtüp bir kısmını da hapsettirdiğine dair Osmanlı müverrihlerinin sözlerinin mübalağalı olduğu muhakkaktır. Bu kadar çok sayıda insanin öldürülmesi ve hapsolunması pek mühim bir mesele teşkil ederdi. Daha sonraki arşiv vesikalarının da gösterdiği gibi, bunlardan ancak faal olanları öldürülüyor, hapsediliyor veya sürgüne gönderiliyordu. II. Bayezid'in Şah Kulu hadisesinden sonra TeJce'de kalmış Kızılbaşlar'ı veya bir kısmını Mora yarımadasındaki yeni fethedilmiş Modon ve Koron taraflarına sürmüş olduğunu biliyoruz.

İran'da Hoy şehrinin Kuzey-Doğusundaki Çaldıran'da karşılaşan Osmanlı ve Safevi ordularında aynı dil konuşuluyordu. Bunların çoğu aynı ülkenin, aynı bölge ve yörelerin, aynı boy ve obalann çocuklan idiler. İki taraf da «Allah Allah» diyerek yiğitçe döğüştü. Şah İsmail'in ordusunun sayısı Sultan Selim'inkine nazaran daha azdı. Fazla olarak Safevi ordusu ateşli silahlardan da mahrum idi. Buna karşılık ağır Osmanlı ordusu üç aylık yerden gelmiş, kızgın Temmuz güneşi altında, pek harap, ot bile bulunmayan, çıplak ve anzalı bir arazide günlerce yürümüştü. Şah İsmail'in değerli emirlerinden bir çoğu savaş meydanında kaldılar. Bunların başında Safevi ordusunun sol koluna kumanda eden Ustaca Oğlu Muhammed Han bulunuyordu. Diğerleri, yine Ustacalu'dan Korucu Başı, yani hassa askeri kumandanı Saru Pire, Şıracı Başı Pire (yahut Pir) Beğ, Şamlu Lala Hüseyin Beğ, Afşar Sultan Ali Mirza, Türkmen Veli Can Beğ (Kazaklu obasından) ile Mir Abdulbaki, Mir Seyyid Şerif ve Seyyid Muhammed Kemune idiler. Şah İsmail'in, Şamlu Durmuş Han, Rumlu Nur Ali Halife, Sofracı Başı Ustacalu Çayan Sultan (asıl adı Muhammed) Ustacalu Muhammed Han'ın kardeşleri Kara Beğ ve Ulaş Beğ ile Zu'l-kadr (Dulkadır) Halil Sultan (asıl adı Emet) gibi diğer büyük emirleri savaştan sağ-salim kurtuldular".

Bilindiği gibi Yavuz Selim'in maksadı Safevi devletine kuvvetli bir darbe vurmak değil, bu devleti büsbütün ortadan kaldırmaktı. Fakat devlet adamları ve bilhassa Yeniçeri ocağının beklenilmeyen mukavemeti ile karşılaştı. Mutaasıp ulemanın bile hamiyyet gösterip fiilen kendisini kuvvetle desteklediklerine dair elimizde deliller olmaması gerçekten hayret vericidir. Bu yüzden sadece büyük işler yapmak için yaşıyan bu büyük ülkücü hükümdar gayesine ulaşamadan öldü.

Kahramanımız Şah İsmail'e gelince, o galibiyetten emin olmadığı için Selim ile karşılaşmak istemiyordu. Bu sebeble Osmanlı hükümdarının yazdığı sert ve tahrik edici mektuplara yumuşak cevaplar ile mukabele etmişti. Şah gönderdiği cevabi mektuplardan birinde iki hususun kendisini Anadolu'ya karşı hareketten alıkoyduğunu, bunlardan birinin Anadolu halkından çoğunun atalarının müridleri idiğini, diğer hususun da gaza ile tanınmış bir hanedana karşı eskiden beri duyduğu derin sevgi olduğunu yazmıştı.

Çaldıran mağlubiyeti zaferden zafere koşmuş olan Safevi hükümdarın da derin bir manevi çöküntü yarattı. Hatta onun, uğradığı mağlubiyetin acısına, dedesi Hasan Beğ'den daha uzun bir zaman dayanması Kanuni Süleyman, Vezir-i Azam İbrahim Paşa ve müverrih Hoca Sadeddin'in babası arasında yapılan bir sohbette, kendisini bütün bütün içkiye vermiş olması ile izah edilmişti. Şah İsmail'in savaştan önce de, minyatürlere göre, uzun bıyıklı, matruş, Türkmen yüzlü beğleri ile gece-gün-düz içtiğini biliyoruz.

Şah İsmail Çaldıran yenilgisinden sonra mühim bir iş görmeyip Selim'in yeni bir seferini önlemek için onunla barış yapmak çarelerini aradı. Mamafih kumandanları Doğu ve Güney Doğu- Anadolu'da bu bölgeleri fethetmek için harekete geçen Osmanlı kuvvetlerine karşı ellerinden gelen mukavemeti gösterdiler. Çaldıran savaşından önce Osmanlı-Safevi hududu Sivas'a bağlı Suşehrinden geçiyor, ondan sonra Fırat'ı takip etmek üzere Memlük-Safevi sının başlıyordu. Divriği, Darende, Malatya, Ayıntab Memlükler'in, Kemah müstahkem kalesi ile Harput ve Urfa da Safevilerin hudut şehirlerini teşkil ediyordu. Memlükler Safeviler ile bu kadar uzun hududa sahip bulunmalarına, gerek kendilerinin gerek Mısır ve Suriye halkının mutaassıp Sünni olmalarına rağmen Şah İsmail'in faaliyetlerine ve tebaası Türkmenler'den pek çoğunun onun hizmetine girmelerine kayıtsız kalmışlardır. Yavuz Selim Çaldıran savaşı dönüşünde Anadolu'nun kilidi olan müstahkem Kemah kalesini fethetti. Kale kumandanı Varsak Muhammed idi. Muhammed Beğ teslim olmayarak üçyüz Varsak ile ölünceye kadar savaştı. Kemah'ın alınmasından sonra Selim eski mirahuru ve bir Ak-Koyunlu Türk'ü olan Bıyıklı Mehmed'i Doğu - Anadolu'nun fethine memur etti. Bıyıklı Mehmed, Şah'ın Erzincan valisi Rumlu Nur Ali Halife'yi bugün Tunceli'ne bağlı Ovacık yöresinde (Tekir Yaylağı'nda) ağır bir mağlubiyete uğrattı (Cumade'l - ula, 921 = Haziran 1515). Nur Ali Halife ile beğlerden Ulaş ve Yaraş öldürüldüler. Eski Kemah kumandanı Varsak Yusuf ve Aygut Oğlu kaçtılar. Rumlu Nur Ali Halife'nin, Sultan Ahmed ve oğullarının Selim ile mücadeleye girişmelerinden istifade ederek, Sivas, Tokat ve Amasya Kızılbaşları'nı ayaklandırdığını ve bunlardan mühim bir kısmını beraberinde Safevi ülkesine götürdüğünü yukarıda görmüştük.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ŞAH İSMAİL DEVRİ (1501-1524) ve Safevi Devletinin Kurulu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 20:03

Safevi müverrihlerinden bazıları ile Osmanlı müverrihlerinden Lutfi Paşa ve Hoca Sadeddin'e göre, Diyarbekir valisi Ustacalu Muhammed Han Osmanlı hükümdarına pervasızca mektuplar yazarak onun sefere çıkmasına sebep olduğu gibi, Şah'ı da Selim ile savaşmağa teşvik etmişti. Bu, ne derece doğru bir ifadedir, kesin bir şey söylenemez.

Ancak Muhammed Han Osmanlı ordusunun Çaldıran ovasına girmesi üzerine yapılan bir meşveret meclisinde düşmana dinlenme fırsatı verilmeden hücum edilmesini teklif etmiş ise de, Şah'ın üzerinde daha fazla bir nüfuza sahip olan Şamlu Durmuş Han:

«senin borun Diyarbekir'de öter.» diyerek onun gerçekten makul olan teklifini reddettirmişti. Şah İsmail Muhammed Han'ın savaşta ölümü üzerine Diyarbekiri han ünvanı ile Muhammed Han'ın kardeşi Kara Bey'e vermişti. Şah'ın kız kardeşi ile evli olan Kara Han kardeşleri Ulaş ve Süleyman Beğler ile beraber Diyarbekir'de tutunmak için elinden geleni yaptı. Fakat Mardin yakınlarındaki Dede Kargın düzlüğünde yapılan savaşta, ordusunda ateşli silahlar da bulunan Bıyıklı Mehmed Paşa'ya yenildi ve bir kurşun isabeti ile hayatını kaybetti. Dede Kargın zaferi neticesinde hemen bütün Güney-Doğu bölgesi kesin bir şekilde Osmanlı idaresine geçti. Bu suretle Türkiye'nin bu istikametteki birliği sağlanmış oldu.

1520 yılında Yavuz Selim vefat etti. O, Osmanlı hükümdarları arasında kendisini büyük ülkülere vermiş olanların başında gelir. Buna karşılık bütün hükümdarlığı müddetince mütevazi bir hayat yaşamıştır. Babasının ordularını mağlup etmiş olan mağrur Memlükleri tek bir seferle ortadan kaldırarak, Anadolu'nun Çukur - Ova, Divriği, Malatya, Anteb ve Antakya gibi bazı bölgeleri ile Suriye, Mısır ve Hicabı ülkesine katmış, imparatorluğun hudutları Güney-Doğu'da. Irak'a dayanmıştı. Şah İsmail de yapılan fetihleri kabul ederek barış yapmak için elçiler göndermekte devam ediyordu. Fakat bütün bunlar onu Kızılbaş devletine son vermek şeklindeki asıl gayesinden bir türlü vazgeçirmemişti. Bu maksatla Acem tacirlerini tevkif ettirerek mallarına el koydurdu. Çünkü bu tacirler demir, bakır, altın ve gümüş gibi madenlerden başka İran'a ateşli silahlar ile bunların imalini bilen ve bu silahları kullananları da götürüyorlardı. Osmanlı ülkeleri ile yapılan ticaret, Safevi devletinin mühim bir gelir kaynağını teşkil ediyordu. Lakin Selim'in bu çok isabetli tedbiri, elçileri öldürtmesi gibi, oğlu Kanuni Süleyman veya onun veziri İbrahim Paşa tarafından tenkid edilmişti. Kanuni'nin tahta geçer geçmez mevkuf İranlı tüccarı serbest bıraktığı malumdur. Yavuz Selim beklenilmeyen ölümü ile asıl gayesine varamadı. Ne ümerasına ne ulemasına ve ne de oğluna onun ülkücü ruhu tesir edebilmişti.

Safevi devleti kurucusuna gelince O, Selim'in vefatı ile derin bir nefes almıştı. Gerek kendisinin ve gerek devletinin varlığını tehdit etmekte olan büyük tehlike sona ermişti. Şah İsmail'in, müridlerinin ölüm dahil olmak üzere her türlü fedekarlığa seve seve katlanmaları, siyasi durumun müsait bulunması birer gerçek olmakla beraber, 13 yaşında her tarafta şiddetli tepki ile karşılanabilecek bir mezhebi temsil eden bir devlet kurması onun gerçekten büyük bir şahsiyet olduğunu göstermeğe kafidir. Kendisi şahsen çok cesur ve disiplin sever bir insan olduğu gibi, aynı zamanda, teşkilatçı ve tahsilli bir hükümdardı. Tebriz meydanında beğleri ile birlikte ok atarken, Dede Korkut destanları'ndan Kanturalı destanı'nda olduğu gibi, ozanlar kopuzlarının refakatında onun yiğitliğini öğen türküler söylüyorlardı. Bir italyan müşahide göre İsmail, müridlerinin kendisine Allah gözü ile bakmalarından hoşlanmıyordu. Şah İsmail Çaldıran savaşından sonra beğler beğiliğe Sofracı Başı Ustacalu Muhammed Beğ'i getirmiş ve ona Çayan Sultan (ÖW— OY») lakabını vermiştir. Çayan Sultan 929 (1522 - 1523) yılında öldü. Mevkii oğlu Bayezid'e verilmiş, fakat o da erteli yıl (930 = 1523 - 1524) vefat ettiğinden Rumlu Div Sultan emirü'l-ümeralığa getirilmiştir.

Bu tarihte (930 = 1523/1524) Safevi devletini kuran oymakların devlet hizmetindeki mevkilerinden bahsetmek yerinde olacaktır. Bunlara ait mufassal bilgiler daha ileride verilecektir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ŞAH İSMAİL DEVRİ (1501-1524) ve Safevi Devletinin Kurulu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 23:48

SONUÇLAR

Araştırmalarımızda elde edilen neticeler, kitabımızın muhtelif yerlerinde ifade edilmişti. Burada bu neticeleri en kısa bir şekilde tekrar etmek faydasız olmayacaktır:

1. Gerek müelliflerin sarih ifadeleri, gerek oymakların çoğrafi menşelerinin tesbiti, Safevi devleti'nin Anadolulu göçebe ve köylü Türkler tarafından kurulduğunu pek açık bir şekilde meydana koymaktadır. Bu Anadolulu kurucu unsur Şeyh Cüneyd tarafından hazırlanmış ve oğlu Şeyh Haydar tarafından da daha köklü bir şekilde teşkilatlandırılmıştır. İsmail ise Anadolu'ya gelip bu unsurun başına geçerek Safevi devletini kurmuştur.

2. Safevi devleti kurulduktan sonra da uzun bir zaman, bilhassa insan gücü bakımından, Anadolu'dan beslenmiştir. Devletin gelişmesi de münhasıran bu unsur sayesinde mümkün olmuştur.

3. Safevi devleti'ni kuran Anadolulu Kızılbaş Türkler tamamiyle yeni bir unsurdur. Ak-Koyunlu ve Kara-Koyunlular'a mensup oymaklar kuruluştan daha sonra bu devletin hizmetinde kullanılmağa başlanmışlardır.

4. Devletin kuruluşu esnasında, Anadolulu Türk unsurunun dini anlayışının hâkim bulunduğu görülür. Bugünkü imâmiyye (İsna aşeriyye = Caferiyye) mezhebi, bilhassa Şah Tahmasb'dan itibaren başlayan oldukça uzun bir gelişmenin neticesinde oluşmuştur. Bu gelişmede dış âmillerin de tesiri inkâr edilemez.

5. Devleti kuran ve devam ettiren Türk unsuru İran'ın Fars halkı (Tat) ile karışıp kaynaşmayarak varlığını zamanımıza kadar devam ettirmiştir. Safevi Türkleri, meşğul olduğumuz devirde kendilerini İran'daki bütün kavmi unsurlardan üstün görmüşler ve onların en asil topluluğu saymışlar, kendilerinin devletin temelini teşkil ettiklerine inanmışlar ve Türk adını iftiharla taşımışlardır. Bu Türk unsuru, zamanımıza kadar gelmek üzere, milli kültürünü kuvvetle devam ettirmiştir. Okumuş olanlar arasında, başta devletin kurucusu Şah İsmail olmak üzere, Türkçe şiir yazanların sayısı az olmadığı gibi, dostça münasebetlerde bulunmadıkları komşu Türkler'in edebiyatlarını ve bilhassa geçen asra kadar devam etmek üzere, Çağatay edebiyatını pek yakından takip etmişler ve bu edebi sahaya ait eserler vücuda getirmişlerdir.

6. Safevi-Kızılbaş Türkleri, anayurtları Anadolu ile her türlü münasebetlerini sürdürmüşlerdir. Bu cümleden olmak üzere, Geredeli Kör Oğlu'nun destanı İran'a giderek bu ülkenin her tarafındaki Türklerin de milli destanları olmuştur. Buna karşılık, İran Türkleri'ne ait Kerem ile Aslı, Arzu ile Kanber, Aşık Garib gibi bir çok halk romanları da Türkiye'ye gelmiş ve Türkiye Türkleri"nin de çok sevdikleri halk romanları vasfını kazanmıştır. Yine belirtildiği gibi, Osmanlı ve Safevi Türkleri'nin kardeşleri, Hazar Ötesi Türkmenleri (eski adlan ile Yaka Türkmenleri yahut Sayın Hanlı Türkmenleri) de işaret edilen bu kültür münasebetlerinin dışında kalmamıştır. Bir kavmin aynı yurtta yaşayan muhtelif toplulukları veya kısımları arasında bile ortak kültür değerleri devam etmiyor ise zamanla o topluluklar ayn kavimler haline gelebilirler. Çünkü, aynı kavme mensup olmak, aynı siyasi mâziye sahip bulunmak kâfi değildir- Daima gelişen ve değişen kültür hayatında yeni ortak değerlere de sahip olmak lâzımdır. Bu sebeble Oğuz (Türkmen) eli'nin üç topluluğu (Anadolu, Âzerbaycan-İran. Türkmenistan) arasında müşterek kültürün devamı dikkate değer, gerçekten pek mühim bir hâdisedir.

7. Safevi devleti umumiyetle askeri ve mülki teşkilât bakımlarından selefi Ak-Koyunlu devleti'ninkine dayanmaktadır. Bununla beraber devlet teşkilâtında bir çok müesseseler Çağataylar'ınkinden ve hattâ Özbekler'inkinden alınmıştır. Ateşli silâhların kullanılma ve geliştirilmesinde Osmanlılar taklid edildiği gibi, kul sınıfının meydana getirilmesinde de Osmanlı devşirme sistemi örnek alınmıştır. Devletin kuruluşundan itibaren Safevi divanından, fazla olmamakla beraber, dış ülkelere Türkçe mektuplar da yazılıyordu. İran Selçukluları, Kara-Koyunlular, hattâ belki Ak-Koyunlu hükümdarları tarafından yazılmış Türkçe bir mektuba henüz rastgelinmemiştir (yahut ben bilmiyorum). Kanuni'den itibaren, her devlete olduğu gibi, Safevi devletine de sadece Türkçe yazılıp gönderilen mektuplar bu devletin divan memurları tarafından kolayca okunuyordu. Hattâ bu münasebetle Osmanlılar'dan Safevi Türkleri'ne bazı kelime ve deyimlerin geçmiş olduğu görülüyor. Pek hayret edilir ki, Türkistan'ın hâkimleri olan Özbek hükümdarlarının «Sultan-ı Rûm'a» yani Osmanlı hükümdarlarına gönderdikleri mektuplardan hiç biri Türkçe değildir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Şah İsmail Devri (1501-1524) ve Safevi Devletinin Kurulu

Mesajgönderen Avşaroğlu » 16 May 2011, 16:06

Safevi devleti İsnä-aşeriyye mezhebinden yani Caferi mezhebinden olarak görünüyor kaynaklarda. Ama Anadolu ve Rumeli Aleviler'i bu devlti çok sahipleniyor. Elbette kuruluşlarında payları var ama Alevilik ve Caferilik 12 imam ve ehl-i beyt inancı dışında pek fazla ortak noktaya sahip değil. Kimi kaynaklarda Şah İsmail'in Erdebil Sufileri'nden olduğu yazıyor. Şiiliğin Sufilik şeklini almış hali Aleviliktir. Ama bu yola giren dindaşlarımızın namaz, oruç, hac gibi kavramlara getirdikleri yorumlar farklı. Safevi devleti aynı anda hem Caferi hem de Alevi mi oluyor bu biraz kafa karıştırıcı.
Kullanıcı avatarı
Avşaroğlu
Çavuş
Çavuş
 
Mesajlar: 62
Kayıt: 16 Mar 2011, 00:17

Re: Şah İsmail Devri (1501-1524) ve Safevi Devletinin Kurulu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 May 2011, 16:56

Bu sayfada verilen bilgiye paylaşmak istiyorum:

Caferilik, On İki İmamlar’ın altıncısı olan İmam Caferi Sadık tarafından kurulmuş bir Alevi mezhebidir. Caferiliğin temelinde Hak-Muhammed-Ali sevgisi, Ehlibeyt’e bağlılık ve On İki İmamlar’a bağlılık vardır.

Yani Caferilik Alevi Mezhebi'nin bir Alt Mezhebidir.

Caferilik, Ehlibeyte inananların çoğunluğu tarafından kabul görmüştür.

Caferilik inancının temellerini altıncı İmam Caferi Sadık atmıştır. Caferi Sadık, derin bilgisiyle diğer imamlardan farklıdır. Yine İnsanlığı ilgilendiren ilmi konularda yaptığı yorumlarla, getirdiği çözümlerle bir çok insanı eğitmiş, geliştirmiştir. İmam Caferi Sadık bu çok yönlü bilge kişiliğiyle salt Ehlibeyt’e bağlı olanları değil, aynı zamanda Ehli-Sünnet’e bağlı olanlarında hayranlığını kazanmıştır. Caferi Sadık’ın bu çok yönlü gelişkin kişiliği, onun düşüncelerinin Ehli-Sünnet tarafından benimsenmesini beraberinde getirmiştir. Ama maalesef Caferi Sadık’ın düşünceleri genellikle değiştirilmiş, özünden boşaltılmış halde Ehli-Sünnet’e ulaşmıştır. Bunun sonucunda, Caferi Sadık’ın kesin olan Ehlibeyt’e bağlılığı bile tartışılır hale getirilmiştir. Her ne kadar başta Anadolu Alevileri olmak üzere Caferi Sadık düşüncesi sahiplenilmişse de bazı alanlarda Caferilik adı altında geri bir Sünnilik temsil edilir hale gelmiştir. Yine iyi niyetlice de olsa bazı Caferi Aleviler pratikte Sünnileşmişlerdir.

Şüphesiz bu duruma gelinene kadar onlarca aşamadan geçildi. Ve bu tarihsel aşamalarda Aleviler egemen iktidarlar tarafından sürekli ve sistematik bir şekilde asimilasyona tabii tutuldu. Bunun sonucunda maalesef egemenler yer yer başarılı oldular. Egemen güçler bu başarılarıyla tarih boyunca Alevilere önderlik etmiş Caferi Sadık gibi bir önderi bile sahiplendiler. Bu sahiplenme Caferi Sadık´in öz düşüncesi ve inancı ile olmayıp, düşünceleri yontulmuş, inancı değiştirilmiş şekilde gerçekleşti.

Caferilik üzerine bilinmesi gereken temel bilgiler:

Caferi Sadık’ın düşüncesi ve inancının örgütlenmesi olan Caferilik her ne kadar yozlaştırılmaya, çarpıtılmaya çalışılsa da bir Alevi inancıdır. Yine Caferi Sadık bütün çarpıtmalara, yozlaştırılmaya, anlamsızlaştırılmaya karşın büyük bir Alevi önderidir. Aleviler yeniden, inatla, ısrarla ve kararlılıkla Caferi Sadık düşüncesini ve inancını sahipleniyorlar. Alevilik inancı var oldukça Caferi Sadık ulu bir Alevi önderi olarak Aleviler tarafından sahiplenilmeye devam edinilecektir. Caferi Sadık günümüzde de bütün çarpıtmalara, anti propagandaya karşın Alevilere yol göstermeye, önderlik etmeye devam ediyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Şah İsmail Devri (1501-1524) ve Safevi Devletinin Kurulu

Mesajgönderen Avşaroğlu » 20 May 2011, 20:20

Teşekkürler Ömer abi.
Kullanıcı avatarı
Avşaroğlu
Çavuş
Çavuş
 
Mesajlar: 62
Kayıt: 16 Mar 2011, 00:17


Dön Safevi İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir