Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Şeyh Cüneyd ve Haydar'ın Faaliyetleri

Burada Safevi İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Şeyh Cüneyd ve Haydar'ın Faaliyetleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 19:48

ŞEYH CÜNEYD VE HAYDARIN FAALİYETLERİ

Safevi devletinin kuruluşu İslam ve Türkiye tarihinde gerçekten mühim bir hadisedir. Bu hadisenin en mühim neticesi, İslam aleminin merkezinde yeni bir alemin meydana gelmiş olmasıdır. Başlıca vasfı Şiilik olan ve İran'ı içine alan bu alem, varlığını, bilindiği gibi, zamanımıza kadar devam ettirmiştir. Bu konunun en dikkate değer tarafı, Şiiliğin İran'a Anadolu'dan getirilmiş olmasıdır. Şiiliği İran'a getiren unsur da Safevi devletini kuran ve Kızılbaş adı ile anılan Anadolu Türkleri'dir. Anadolulu Türkler'in Safevi devletini kurmaları ve bu unsurun zor kullanarak Şiiliği İran'ın rakipsiz bir mezhebi haline getirmesi bu güne kadar ilim alemince layıkiyle anlaşılmamış bir konudur, öyle ümit ediyoruz ki bu inceleme ile bu mühim konu epeyce aydınlığa kavuşmuş olacaktır.

Safevi devletinin «milli bir İran devleti» olduğu görüşünün şimdi ciddi ilim adamları arasında taraftarı kalmamış gibidir. Safevi tarihi yakından tedkik edilince bu görüşün nasıl olup da ortaya atıldığına hayret etmemek mümkün olmuyor. Gerçekten hanedanın seyyidlik ile hiçbir alakası olmayıp Fıruz Şah adlı Sincar'lı bir Kürdl'ün neslinden geldiği şüphe götürmez bir şekilde, ortaya konmuştur. Tahmin etmek mümkün olabilir ki, Safiyüddin İshak'ın atası Fıruz Şah, Kürdlerin X. yüzyılda Azerbaycan ve Erran'a yayılmaları esnasında Erdebite gelmiş ve şehrin yakınında bir yerde yerleşmiştir. XI. yüzyılın ikinci yarısında Selçuklular Azerbaycan, Kürdistan, Erran ve Doğu -Anadolu'ya geldiklerinde buralarda hakimiyet süren Revadi, Şeddadi, Mervani ve Annazoğulları gibi birçok Kürd hanedanları ile karşılaşmışlardı. Bunlardan Revadiler Azerbaycan'ı idare ediyorlardı. Emir Ahmedil de bunlardan olup Erdebil ve Tebriz şehirlerinin hakimi idi. Adı geçen yerler XI. yüzyılın sonlarından itibaren Ahmedil'in Türk memlükü Ak Sungur ve oğulları tarafından idare edilmiştir.

Kara-Koyunlular zamanında Erdebil' den Muğan' a kadar uzanan bölgenin Cakirlü oymağının yurdu olduğunu biliyoruz ki, ibn Arab Şah'a göre, bu oymak Kürd menşelidir.
Hanedan mensuplarına gelince, onlar hiç olmaz ise, Şeyh Cüneyd'den itibaren seyyidlik iddiasında bulunmuşlar, kendilerini Hz. Ali ahfadından saymışlardır.

Elimizdeki çeşitli kaynaklardan açıkça anlaşıldığı üzere Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar zamanında, yani XV. yüzyılın ikinci yarısında İran'daki halkın çoğunluğu Sünni mezhebine salik idi. İsmail, buyruğundaki Anadolu Kızılbaş Türkleri ile kan ve ateş saçarak bu Kızılbaş Türkler'in Şiilik anlayışını İran'daki Sünni halka kabul ettirdi. Bilhassa Şah İsmail devrinde bu Şiilik İranlılar'ın anladığı Şiilik'ten, birçok bakımlardan, farklı idi.

Safevi devletinin «milli bir İran devleti» olduğunu ileri sürenler, buna diğer bir delil olarak, Safevi devletinin, İran'ı Sasaniler zamanındaki hudutlarına ulaştırmış olduğunu da kaydetmişlerdir6. Lakin hudutlar hiç bir zaman bir devletin milli devlet sayılması için bir delil teşkil etmez. Çünkü bunlar her zaman değişebilir. Kaldı ki, İran Selçukluları ile İlhanlı devleti'nin hudutları da Safevi'lerinkinden pek farklı değildi.

Safevi devletini kuran ve onu ayakta tutan unsura gelince, bu unsuru Anadolu Türkleri'nin meydana getirdiği yukarıda söylenmişti. Bu unsur, Ak-Koyunlu ulusu'ndan olmadığı gibi, onun Kara -Koyunlular ile de hiç bir münasebeti yoktur. Bu unsur, aşağıda tafsilatlı olarak anlatılacağı üzere, Anadolu'nun Orta ve Güney bölgesine mensup yeni bir Türk topluluğudur. Yine yukarıda işaret edildiği gibi, devletin ilk zamanlarındaki, Kızılbaşlık adını verebileceğimiz Şiilik bu unsurun inançlarını ifade etmektedir.

Safevi devleti ile ilgili olarak ele alınıp ayrıca ve esaslı bir şekilde işlenmemiş meselelerden biri de bu devletin askeri ve mülki teşkilatıdır. Merhum Minorsky'nin Tezkiretü'l-müluk"ün neşri ve İngilizce tercümesi dolayısı ile mezkur konu üzerindeki değerli çalışması, böyle bir hüküm vermemize mani değildir. Bu devletin teşkilatı esas itibariyle Ak-Koyunlu devletininkine dayanmakla beraber, onda Çağataylar'dan alınmış bir çok müesseseler de görülür. Mesela, on iki hayvanlı Türk takvimi, hassa askeri teşkilatı, yani korucular (korçı), onbaşı, yüzbaşı, min (bin) başı ve bunlara mümasil daha bir çok tabir ve deyimler ki, biz bunları Ak-Koyunlular'da göremiyoruz. Safeviler'in bunları Çağataylar'dan aldıklarında şüphe yoktur. Bir de bunlara Çağatay edebiyatının Safeviler arasında çok revaçta olduğu ilave edilir ise, Safevi devletine bir çok bakımlardan ilhanlı imparatorluğunun ihyası nazarı ile bakmak hiç de isabetsiz bir görüş sayılmaz. Bilindiği gibi İran Selçukluları (hatta Anadolu Selçukluları) divanından çıkmış hiç bir Türkçe vesikaya sahip değiliz. Kara-Koyunlular için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Ak-Koyunlu beğlerinden bir kaçının Türkiye'ye Türkçe mektuplar gönderdikleri biliniyor. Safeviler'e gelince, daha Şah İsmail'den itibaren bu devletin divanında pek fazla olmamakla beraber. Türkçe mektuplar da yazılmakta idi. Buna karşılık, Türk arşivlerinde Türkistan'daki Özbek hanları tarafından yollanmış Türkçe bir mektuba galiba rastgelinmemiştir.

Safeviler 'in İran'ı Türk unsurunun daha önceki devirlere nazaran en fazla kesafet peyda ettiği bir ülke haline gelmiş bulunuyordu. Bunun sebebi, Safevi devletinin kuruluşu ile ilgili olarak Türkiye'den vuku bulan kümeler halindeki devamlı göçlerdir. Bu göçler bir asırdan fazla sürmüştür. Hatta XVIII. yüzyılın başlarında bile bu ülkeye göçler yapıldığına dair elimizde bazı deliller vardır. Daha önce başka yerlerde yazdığımız gibi, Anadolu'dan İran'a XIV. yüzyıldan beri, siyasi faaliyetlerle ilgili olarak, göç hareketleri yapılmakta idi. Hatta XIX. yüzyılda İran'daki Türk oymaklarından birçokları Anadolu'dan (Rum) geldiklerini unutmamışlardı. Bu göçlerin ilki Moğollar'ın Diyarbekir valisi Uyrat Ali Padişah'ın 1336'da İlhanlı hükümdarı Arpagaun'un (kısaca Arpa) üzerinde yürümesi ile başlamıştır. Ali Padişah'ın Arpagaun'u yenerek iktidarı eline alması üzerine, Güney-Doğu Anadolu ile bir kısım Doğu-Anadolu yörelerinden kalabalık sayıda bir Moğol ve Türk topluluğu İran'a gitti. Bunu aynı yılda Moğollar'ın Anadolu umumi valisi Celayir Şeyh Hasan idaresindeki Orta-Anadolu'dan gelen diğer bir Moğol-Türk kümesi takip etti. Çobanlı Şeyh Hasan ile Düzmece Demirtaş'ın yine daha ziyade Orta-Anadolu'dan İran'a, getirdikleri topluluk ise ilk ikisinden çok daha kalabalık idi. XV. yüzyılda İran'a Kara-Koyunlular'ın ve Ak-Koyunlular'ın göç ettiklerini biliyoruz. Bunlar yalnız Doğu-Anadolu ile Güney Doğu-Anadolu'da yaşıyan Türk oymaklarının pek mühim bir kısmını götürmekle kalmadılar, Orta-Anadolu'daki Türk oymaklarından bazılarının da İran'a göç etmelerinde amil oldular. Mesela Kara-Koyunlular Maraş-Elbistan bölgesindeki Ağaç-Eriler'den bir kolu İran'a göçürdüler ki, bu kol orada varlığını zamanımıza kadar devam ettirmiştir, fakat, aşağıda verilen bilgilerden anlaşılacağı üzere, Safevi devletinin kurulması ile vuku bulan göçler diğerleri ile mukayese edilemeyecek derecede kesif ve devamlı olmuştur. Hatta Safevi devleti, kurulduktan sonra da, uzun bir zaman — bilhassa insan gücü bakımından Anadolu'dan beslenmiştir. Böylece birbirinin amansız düşmanı olan Osmanlılar ile Safeviler bir asır kadar bu ülkeden müştereken faydalanmışlardır.

Safeviler devrinde İran'daki Türk topluluğu Türk adiyle Fars ve diğer unsurlardan ayrılıyordu. Eserlerde Türk'ün karşılığı olarak, eskiden olduğu gibi, Tacik (cem'i: Tacikan, Tacikiyye) sözü geçiyor. Fakat Türkler bunun yerine kendi öz kelimeleri olan «Tat» sözünü kullanmışlardır. Tacikler, eskisi gibi, devletin mülki teşkilatını ellerinde tutuyorlardı. Fakat XVI. yüzyılda, Selçuklu devrinde olduğu gibi, devletin idaresinde nüfuz ve kuvvete pek sahip değillerdi. Devletin idaresinde söz sahibi Türkler (Etrak) idi. Onlar, bazı misalleri ileride görüleceği üzere, Tacikler'in mali meselelerden başka işler ile meşgul olmalarını istemiyorlardı. Türkler devletin kaderine hakim olduktan başka kuvvetli bir milli kültüre de sahip idiler. Zengin şifahi edebiyatları yanında yazılı (bilhassa manzum) edebiyatları da vardı. Bununla ilgili olarak Sam Mirza ve Sadıki gibi tezkireciler, şiir yazan Türk beğlerine hususi bölümler tahsis etmişlerdir. Bizzat Safevi sarayında Çukur-Ova Türkleri'nin varsağıları dinlenir iken Fuzuli ve Ali Şir Nevai gibi Türk edebiyatının iki büyük üstadının divanları da okunuyordu. Devlet merkezinin İsfahan'a nakledilmesi, tahminin hilafına, bu hususta hiçbir gerileme meydana getirmedi. Türkçe sarayın resmi dili olarak orada da Şah Abbas ve halefleri zamanında hakimiyetini koruduğu gibi, bu şehirde Türkçe şiirler yazan bir çok şair de yetişti. Çünkü Türkçe yalnız emirlerin dili değil, hanedanın da ana dili idi. Şah İsmail'in Farsça'dan çok Türkçe şiirler yazması ve Ali Şir Nevai'nin eserlerine düşkünlüğü ana dilinin Türkçe olmasından ileri geliyordu. Osmanlılar ile Safeviler'in birbirlerine karşı düşmanlık ve münaferetine rağmen, iki ülke Türkleri arasında kültürel münasebetlerin devam etmesi çok dikkate şayandır. Bu hususta en mühim amil şüphesiz Anadolu'daki Kızılbaş Türkler idi. Her halde bunlar sayesinde XVII. yüzyılın başlarında aşıklar tarafından söylenmeğe başlanan Köroğlu Destanı, İran Türkleri arasında da yayılmış ve onların da milli destanları olmuştur. İran Türkleri'nin aynı zamanda Dede Korkut Destanlarını da bilip sevdikleri anlaşılıyor. Kör Oğlu Destanı, İran Türkleri vasıtası ile Hazar Ötesi Türkmenleri'nce de tanınmış ve onların da milli destanları vasfını kazanmıştır. Bu suretle Kör Oğlu Destanı, Dede Korkut Destanları gibi, Ceyhun'dan Tuna'ya kadar bütün Batı Türfcleri'nin yani Oğuz veya Türkmenler'in torunlarının müşterek milli destanları haline gelmiştir. Bunun gibi Kerem ile Aslı, aşık Garib, Arzu ile Kanber ve diğer (çoğu İran'da meydana gelmiş) halk romanları da Türkiye, İran ve Türkmenistan'da zamanımıza kadar zevkle dinlenmekte ve okunmaktadır. Şu hülasa ile izaha çalıştığımız husus Safevi devletinin gerek dayandığı zümre, gerek devlet teşkilatı ve kültür bakımlarından kendisinden önce aynı ülkedeki Türk devletlerinden farksız olduğu ve hatta belki onların bazılarından daha fazla Türklük vasıflarını taşıdığıdır.

Eski İran müellifleri, Erdebil'deki Safevi tarikatının Anadolu'lu mensuplarının, Timur'un bu ülkeden getirip de Safevi şeyhi Hace Ali Şah'a hürmeten serbest bıraktığı tutsaklar ile onların neslinden olduklarını yazarlar. Zamanımızdaki bir çok Batılı ve Doğulu ilim adamlarının da tekrar ettikleri bu haberin gerçekle hiç bir ilgisi yoktur. Timur Türkistan'a Orta-Anadolu'daki kalabalık ve Türkmenleşmiş Kara Tatarlar'ın pek mühim bir kısmını zorla göçürdüğü gibi, ayrıca Azerbaycan'dan da onbin evlik bir topluluğu götürmüştü. Hace Ali Şah'ın Timur'a ricada bulunarak bunları veya onlardan bir kısmını hürriyetlerine kavuşturduğuna dair Timurlular devri kaynaklarında hiçbir kayda rastgelinmez. Bu sebeple, bu haber İran'da son asra kadar unutulmayan Rum (Urum)'dan yani Anadolu'dan geliş hatırasının yanlış izahından başka birşey değildir.

Anadolu Türkleri'nden mühim bir kısmını Safevi tarikatına bağlıyan Cüneyd (ölümü : 1460) olmuştur. Cüneyd amcası Şeyh Cafer ile Safevi tarikatı şeyhliği mücadelesine girişmiş ise de bu mücadelede muvaffak olamıyarak Erdebil'i terketmek zorunda kalmış ve bir çok İranlı'nın yaptığı gibi, Anadolu'ya gitmişti Şeyh Cafer'in şeyhlik mevkiinde kalabilmesi ise daha çok veya münhasıran devrin hükümdarı Kara-Koyunlu Cihan Şah'ın kendini tutması ve desteklemesi sayesinde mümkün olmuştur.

XV. yüzyılın ortalarında Anadolu'daki göçebe ve köylülerin dini inançları hakkında sarih bilgilere sahip değiliz. Anlaşıldığına göre, medresenin tesiri dışında kalan köylü ve göçebelerin mühim bir kısmı sathi bir İslamiyetin görünüşü altında Orta-Asya'dan getirdikleri eski dini inanç ve telakkilerini devam ettiriyorlardı. Onların dini hayatlarına «dede» ünvanlı şahıslar hakimdi. Safevi devleti kurulduktan sonra da bu dedeler, İran'a gelen Moğollar'ın kam veya şamanları gibi, hanedan nezdinde de ehemmiyet kazanmışlardır. Şah İsmail ve Tahmasb'ın oğullarından her birinin lalası (atabeğ = atalık) olduğu gibi, dedesi de vardı. Bu dedeler hemen her bakımdan eski kam veya şamanların muakkibleri gibi görünüyorlar. Türkler'de çıkardıkları büyük siyasi şahsiyetlere bile çok derin bir saygı ve bağlılığın mevcudiyeti malumdur. Orhun abideleri kahramanı Kül Tegin için «Türk Budun» saçlarını, kulak ve yüzlerini kesmek, gözlerinden kanlı yaşlar akıtmak suretiyle günlerce süren ağır yaslar tutmuştu. Selçuklular'dan Melikşah'ın oğlu Davud'un ölümü dolayısiyle Türkler'in İsfahan'da buna benzer bir yas tuttuklarım biliyoruz. Bunlar ile Şiilerin 10 Muharremde Kerbela'da şehid düşen Hz. Hüseyin için tuttukları yas arasında hiç bir fark yoktur. Din adamlarına gelince, Türkler'in onlara çok daha fazla saygı gösterdikleri anlaşılıyor. Miladi 985 yılında yazılmış olan Hududu'l-alem'de Oğuzlar'ın tabibleri olduğu, onlara rastladıkları zaman secde ettikleri (namaa berend), tabiblerin Oğuzlar'ın mal ve canlarına hükmettikleri yazılmaktadır. Kaynağın tabibler dediği şahısların kamlar olduklarında şüphe yoktur. Bunlar da her halde ata ünvanını taşıyorlardı.

Dikkate değer başka bir misal de şudur:

Gazneli Mes'ud ile savaşan Selçuklu Tuğrul ve Çağrı Beğler biraz daha sabrettikleri takdirde zaferi kazanacaklarım söyliyen yıldızlar ilmi ile meşgul bir İranlı'ya zaferden sonra atlarından inerek secde etmişlerdi. Buna Türkçe'de «yükünmek» denilmekte idi. 1240 yılında Anadolu'da büyük bir isyan çıkaran Baba ishak'a müridleri olan Türkmenler, İslamın kesin ilkesine aykırı olarak «Baba Resul», yahut «Baba Resul'ullah» diyorlar, yani ona Peygamber nazarı ile bakıyorlardı. Hatta Baba İshak'ın öldürülmesine inanmayan Türkmenler, onun yardım getirmek üzere göğe çıktığını söyliyerek isyanlarını devam ettirmişlerdi. Baba İshak'ın da kendi peygamberliğine samimiyetle inandığı anlaşılıyor. Şu misaller ile Anadolu'lu Kızılbaş Türkler'in Şeyh Cüneyd ve haleflerini Mehdi, peygamber ve hatta Allah olarak görmeleri daha iyi anlaşılabilir. İşte bu telakkiden dolayı Kızılbaş Türkler şeyhleri veya şahları uğruna her türlü fedakarlığa seve seve katlanmakta idiler. Bu husus devletin kurulmasında ve yaşayabilmesinde pek mühim bir amil teşkil etmiştir. Yukarıdaki misallerden çıkan en mühim netice ise İslamiyete gireli çok uzun bir zaman geçtiği halde, Anadolu'daki göçebe ve köylü Türkler'in dini hayatlarında, en belli başlı ilkelerde bile, bir gelişmenin kaydedilmemiş olmasıdır. Bu telakkilerin başında şahıslara aşırı saygı geliyor ki, dini ve siyasi sahada Türk düşünce ve duygusunun en bariz, en değişmeyen hususiyetlerinden biridir. «Fahr-i kainat Hazret-i Muhammed Mustafa» nın da başta «Mevlid» adlı eser olmak üzere en fazla Türkler arasında tebcil ve takdis edildiğini hatırlatalım.

XV. Yüzyılda Anadolu'daki Şiiliğin köylü ve göçebeler arasında ne derecede yaygın olduğu ve bunun mahiyeti hakkında da malumatımız yoktur. Anadolu'nun XVI. yüzyıla kadar dini tarihine ait yazılmış incelemeler, bilhassa kaynakların kifayetsizliği yüzünden, bizi bu konuda aydınlatmaktan oldukça uzak bulunuyor. Köylü, göçebe ve hatta şehirlilerden bir kısmının bağlı bulunduğu Bektaşi tarikatı'mn açık bir Şiilik inancını yaydığını ileri sürmek her halde mümkün değildir, İsmail Hacı Oğulları, Dede Garkın ve diğerleri gibi şeyh aileleri için de aynı şey söylenebilir. Ancak İlhanlı hükümdarı Olcaytu'nun (ölümü : 1316) «On İki İmam Şiiliği» ni kabul etmesinin bu mezhebin, bir Moğol eyaleti durumunda bulunan, Anadolu'daki Sünni olmayan (Heteredoxe) köylü ve göçebeler tarafından sevinçle karşılandığı muhakkaktır. Olcaytu'nun İmamiyye ŞViliğini kabul etmesi üzerine Anadolu'da da Ebubekir, Ömer ve Osman'ın adlarının anılmasının yasaklandığını biliyoruz. Anadolu Türkleri'nin Olcaytu'nun, Harbende ismi de dahil olmak üzere, Moğollarla mahsus bir çok isimleri kullandıkları, Türkmenler ile Moğollar arasında bir kaynaşmanın başlamış olduğu görülüyor. Kara-Koyunlular'ın resmen Şii olmamakla beraber Ali ve evladına karşı sıcak bir sevgi duydukları, kullandıkları isimlerden anlaşılıyor. Hatta bunlardan Hağdad hakimi İsfahan Mirza (ölümü: 1444) On İki İmam adına hutbe okutup sikke kestirmişti.

Anadolu'ya gelen Şeyh Cüneyd bu ülkede kendi maksadı için, belki de ümit etmediği derecede, elverişli bir zemin buldu. Dolaştığı köylüler ve göçebeler arasında Şii ve Şiiliğe mütemayil ve müstaid pek çok zümreler ile karşılaştı.

Şimdi burada şu suali sormak yerindedir:

Cüneyd Anadolu'ya geldiğinde Şii mi idi? Bu soruyu cevaplandırmak kolay olmamakla beraber, onun bu ülkeye geldikten sonra Şiiliği kabul etmesi de mümkün, hatta belki muhtemeldir. Cüneyd' in, Anadolu'da, yalnız ünlü bir tarikatın şeyh ailesine mensup olarak değil, aynı zamanda bir seyyid olarak dolaştığı da muhakkaktır. Hatta bu sıfatla onun gibi muhteris bir adamın Şt'iliği müsaid karşılaması tabii görülebilir. Cüneyd'in Anadolu'daki faaliyeti hakkında, malum olduğu üzere, pek az bilgi vardır. Bu bilginin çoğunu da aşık Paşa Zad e'ye borçluyuz. Cerbezeli, telkin kabiliyetine sahip ve aynı zamanda faal bir insan olduğu anlaşılan Safevi şeyhi dolaştığı köylü ve göçebe Türkler arasında sayısı hiç de az olmayan bir topluluğu kendisine mürid yaptı. Hatta Cüneyd bunlardan beş-on bin kişilik silahlı bir kuvvet de meydana getirmeğe muvaffak oldu. Kendisinin Hz. Ali evladından idiğini iddia etmesi, faaliyetinin siyasi bir gayesi olduğunu da gizlememesi, köylü ve göçebe Türkler'in iktisadi durumlarının her halde iyi olmaması ve bilhassa siyasi bakımlardan tatmin edilememiş bulunmaları, Cüneyd ' in başarılarının diğer mühim sebeplerini teşkil ederler. Şeyh Cüneyd, başına topladığı bu beş-on bin kişilik silahlı müridleri ile Trabzon Rum devleti topraklarına girerek burada yağmalarda bulundu; hatta bizzat Trabzon şehrini kuşattı ise de feth edemiyeceğini görerek kuşatmayı kaldırdı. Bu esnada Uzun Hasan Beğ, Ak-Koyunlular'ın başı mevkiine yükselmişti (1452). Cüneyd onun yanma gitti. Hasaıı Beğ, Safevi şeyhine iyi bir kabul gösterdiği gibi, kız kardeşi Hadice Begim'ide onunla evlendirdi. Sünnilik ilkelerine kuvvetli bir şekilde bağlı bulunan Ak-Koyunlu hükümdarının bu şekilde hareket etmesinin daimi tehdidi altında bulunduğu Kara-Koyunlu Cihan Şah Mirz a'ya karşı Cüneyd ' in kuvvetlerinden faydalanmak gayesi ile ilgili olduğu aşikardır. Buna ilave olarak Cüneyd'in bu sırada kendisini mutedil bir Şii şeklinde göstermiş olduğu da düşünülebilir. Bu husus ne olursa olsun Safevi şeyhi uzun yıllar kaldığı Anadolu'dan bir kısım müridleri ile birlikte Erdebil'e döndü. Şeyh Cüneyd çok geçmeden Çerkesler ülkesine gaza yapmak için harekete geçti. Çünkü müridlerini geçindirmesi icap ediyordu; aynı zamanda bu gaz'a ile ün kazanacak ve müridlerinin sayısı artacak idi; Şirvan hükümdarı Halilullah'ın ülkesinden geçmesine rıza göstermeyeceğine ehemmiyet vermedi, onunla dahi vuruşmayı göze aldı; sayısı az, fakat şeyhleri uğruna hayatlarını seve seve vermeye hazır müridlerinin yiğitçe savaşarak Şirvan askerlerini yeneceklerine inanıyordu. Gerçekten müridleri fedakarca dövüşmelerine rağmen Cüneyd, Şirvan-Şah'a yenildi ve hatta muharebe meydanında kaldı (doğumu belli değil, ölümü: 1460). Cüneyd'in şu faaliyeti Anadolu'nun o zaman ne kadar faal insan gücüne sahib olduğunu göstermesi bakımından da kayda değer.

Bu mağlubiyet Safevi tarikatı müridlerinin dağılmasına, hatta tarikatla bağlarının gevşemesine veya zayıflamasına sebep olmadı. Çünkü, şeyhlerinin oğulları vardı. Onlar, Cüneyd'in vasiyetine uyarak çocuk yaşta olmasına rağmen Ak-Koyunlu Uzun Hasan Beğ'in kız kardeşinden doğan oğlu Haydar'ın etrafında toplandılar. Cüneyd ' in yetişkin başka oğlu varken çocuk yaştaki Haydar'ı halefi tayin etmesi, anlaşılacağı üzere, sebepsiz değildi. Haydar anası cihetinden asil olduğu gibi, aynı zamanda, lüzumu halinde dayısının destek ve himayesini de elde edebilecekti. Gerçekten çok geçmeden Uzun Hasan Beğ, Cihan-Şah'ı ve oğlu Hasan Ali'yi yenerek Kara-Koyunlu devletini ortadan kaldırmış, Horasan'dan Sivas bölgesine kadar uzanan geniş sahada bir imparatorluk kurmuştu (1468) Haydar Erdebil'deki şeyhlik postuna rahatça oturduğu gibi, dayısı «Hasan Padişah»'ın kızı — Alem Şah olarak da tanınan — Halime Begim ile evlendi ki, bu izdivaçtan aralarında Safevi devletinin kurucusu İsmail' in de bulunduğu uç oğlu dünyaya geldi. Anlaşıldığına göre Şeyh Haydar'ın ilk yılları Anadolu'daki teşkilatı geliştirmek ve müridlerin sayısını artırmak faaliyeti ile geçti. Anadolu'lu müridlerden istidatlı olanlar hususi bir şekilde yetiştirilerek halife ünvanı ile memleketlerine gönderiliyorlardı. Halifeler orada tarikatı yaymak ve şeyhleri için mal toplamakla görevlendirilmişlerdi. Bunlardan biri de Tekeli (Antalya bölgesi halkından) Hasan Halife idi ki bu, Osmanlı kaynaklarının, tezyif makamında, Şeytan Kulu dedikleri meşhur Şah Kulu'nun babasıdır. Verilmiş olan şu kısa izahattan anlaşıldığı üzere, tarikatın başı Azerbaycan'daki Erdebil şehrinde, gövdesi de Anadolu'da idi. İran'da tarikatın pek az mensubu vardı ki, bunlar da Erdebilliler'den, Karaca Dağ Türkleri'nden, Talişler'den, Erran'daki Karamanlu ve Kaçar boylarından idiler. İran'ın diğer yerlerinde ise tarikat hiç bir varlık gösterememişti.

Şeyh Haydar zamanında, yapılan devamlı ve müessir propagandalar ile Anadolu'daki tarikat mensupları çoğalmış ve bunlar nezir ve hediyeler ile Erdebil'deki şeyhlerini ziyaret etmeye başlamışlardı.

Hatta bu kadar zahmet çekip Erdebil'e gidecekleri yerde Medine'ye gidip Hz. Peygamber'in türbesini ziyaret etmelerini tavsiye eden Sünni komşularına:

«biz ölüye değil diriye gideriz» cevabını veriyorlardı. Tarikatın bulunduğu Erdebil şehrinde Anadolulular'ın oturduğu bir mahalle meydana gelmişti. Çağdaş müverrih Fadlullah b. Ruzbihan'ın sözlerine göre, Osmanlı hükümdarı II. Bayezid kuvvetli bir orduya, geniş bir ülkeye sahip olduğu halde Haydar'ın sayısı gittikçe artan müridlerinin karışıklık çıkarmalarından çekiniyordu. Gerçekten tarikatın Anadolu'da bu kadar gelişmesinde Bayezid'in gevşek idaresinin pek mühim bir rolü olmuştur. Onun aczi yüzünden Anadolu'daki Şii halk şöyle dursun Sünnilere bile baskı yapılmakta idi. Hülasa, tarikatın Anadolu'da yayılmasında ve Safevi devletinin kurulmasında II. Bayezid'in büyük sorumluluğu vardır.

Şeyh Haydar, müridlerinin sayısının gittikçe fazlalaşması karşısında, arzu etse de, hareketsiz kalamazdı. Çünkü, adeta Hz. Peygamber'in de üstünde bir inançla bağlanmış olan Anadolulu sofular (müridler) şeyhlerinden büyük işler bekliyorlardı2". Esasen bu müridler Anadolu'nun yoksul insanlarından idiler. Aralarında «beğ» sınıfından ancak bir kaç kişi vardı. Bu sebeple Şeyh Haydar'ın 891 (1486) de Demirkapı (Derbend) ötesindeki Kafkas kavimleri üzerine sefere çıktığında on bin kişilik müridler ordusundaki askerler yoksul giyimli olup, bir kısmının atı, bir kısmının da silahı yoktu. Buna rağmen sefer başarı ile neticelendi ve bol ganimet ile dönüldü. Ertesi yıl yapılan sefer de aynı şekilde sonuçlandı. Bu başarılı seferlerin Haydar'ın ününü arttırdığında ve müridlerinin sayısını çoğalttığında şüphe yoktur.

Şeyh Haydar 893 (1488) yılında üçüncü bir sefer için Şirvan'a girdi. Anlaşıldığına göre bu defa asıl hedef Şirvan Şah'ın kendisi idi. Ferruh Yesar, kalabalık ve iyi teçhiz edilmiş ordusuna rağmen, Haydar ile mücadele edemeyeceğini anlayıp bir kaleye kapandı ve güveyisi Ak-Koyunlu Yakub B e ğ'den acele yardım istedi. Haydar'a gelince, müridlerinin fedakarlığına güvenen Erdebil şeyhi, son derecede cür'etkar bir karar ile dayısının oğlunun, Biçen oğlu Süleyman Beğ kumandasında gönderdiği orduya karşı savaşmakta tereddüd etmedi. Sofular gerçekten yiğitliğin hakkını verdiler ise de, şeyhlerinin bir okla vurulup ölmesinden dolayı yenildiler (Şaban 893 = Temmuz-Ağustos 1488).

Fakat bu ikinci büyük felakete rağmen onlar dağıtmayarak bu sefer de Haydar'ın oğullarından Sultan Ali'nin etrafında toplandılar. Bunu gören Yakub Beğ tehlikeyi anlayarak üç yeğenini (Ali, İsmail, İbrahim) anaları ile birlikte Fars'daki Istahr kalesinde hapsetti. Onlar burada dört buçuk yıl kaldılar. Bu müddet esnasında Sultan Yakub ölmüş, Ak-Koyunlu hane-danı arasında, devletlerinin yıkılmasına sebep olan, saltanat mücadeleleri başlamıştı. 1492 yılında tahtı ele geçiren Uzun Hasan Beğ"in torunlarından Rüstem Beğ (Maksud Beğ oğlu) Yakub Beğ oğlu Bay Sungur'a karşı, müridlerinden faydalanmak için, Sultan) Ali ve kardeşlerini hapisten çıkarttı. Bay Sungur bertaraf edildi ise de (Şevval'-in sonunda 898 = 13 Ağustos 1493) yerini daha büyük bir tehlike teşkil eden (Sultan) Ali aldı. Mamafih Rüstem yine hanedana mensup olan mahir kumandanı İbe Sultan sayesinde Genç Safevi şeyhini de fazla bir güçlük çekmeden, Bay Sungur gibi, ayni akibete uğrattı (898 yılı sonlan = Eylül 1493).

Kaynakça
Kitap: SAFEVİ DEVLETİNİN KURULUŞU VE GELİŞMESİNDE ANADOLU TÜRKLERİNİN ROLÜ
Yazar: Faruk SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Safevi İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir