Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Prof. Dr. Eser Karakaş'ın Geçmişi ve ABD-Severliği Hakkında

Burada Türkiye'de Bazı Amerikan Uşakları'nın Geçmişi ve ABD Mandacılığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Prof. Dr. Eser Karakaş'ın Geçmişi ve ABD-Severliği Hakkında

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Tem 2012, 04:38

PROF. DR. ESER KARAKAŞ

1978 yılında Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi Ekonomi Bölümü’nü bitirdi. 1978 yılında İktisat alanında İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisans, 1985 yılında aynı üniversitede Maliye Anabilim Dalı’nda doktorasını tamamladı. 1987’de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Yardımcı Doçent, 1990’da Bütçe ve Mali Planlama alanında Doçent ve 1996 yılında da Profesör oldu.

1993-1999 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde Bütçe ve Mali Planlama Bölüm Başkan Yardımcılığı ve 1991-1999 yılları arasında Bütçe ve Mali Planlama Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı. 1999-2003 yılları arasında Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Fakültesi Dekanlığı ve Bahçeşehir Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulundu.

“Normalleşme Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye” ve “Sivil Siyaset Küresel Ekonomi” isimli çalışmalarının yanı sıra İlber Ortaylı ve Toktamış Ateş ile ortak “Barış Köprüleri, Dünyaya Açılan Türk Okulları” isimli bir de yayını var.

“AKP Bu İşe Pratik Bakıyor”

24 Mart 2008 tarihli Taraf gazetesinde Yasemin Çongar ile röportajı yayınlanan Karakaş, Çongar’ın “AKP’yi kapatma davasını açanlar yaptıkları girişimin dünyada ve toplumda gördüğü tepkiye bakarak kendilerine meşruiyet zemini sağlamak için başka adımlar atabilirler mi?” sorusunu şöyle yanıtlıyordu:

“Ben AKP’nin yerinde olsam, şu aşamadan itibaren son iki yılda yapmadıklarımı yapar, yeni anayasayı hızlandırır, 301’i bu hafta değiştirir, Avrupa Birliği reform sürecinde ne varsa yapılacakları üç aya sıkıştırır ve Anayasa Mahkemesi’ne de ifade vermeye gitmem. Kesin söylüyorum. Böyle bir iddianame karşısında gidip orada savunma yapmam. Yok sayılır bu süreç. Kapatırsa kapatırlar. Kapatacaklarsa zaten ifade versen de savunma versen de kapatacaklar vermesen de kapatacaklar. Ben olsam gitmem. Ama hemen bu hafta 301 ’i değiştirmek, yeni anayasayı hemen ilk taslak haliyle belki de gündeme getirmek ve savunma yapmaya da gitmemek. Tamamen hukuk dışı bir süreç işliyor. Bu hukuk dışı sürece ortak olmamak gerek. Zaten kapatacaklardır ama eğer bu hukuk dışı sürecin parçası olmayı reddedersen bu kapatma sonrası için çok başka bir meşruiyet olur diye düşünüyorum.

AKP’liler pratik baktılar. 2005 ve 2006’da ekonomi çok hızlı büyüdü. ‘Oh’ dediler, ‘Ekonomi yüksek büyüme rayına oturdu. Bundan sonra bir şey olmaz.’ Fakat ne zamanki büyüme düşmeye başladı, tekrar Avrupa Birliği’ne gaz vereceklerdi. Bu bir siyasal proje olarak falan değil; büyümeyi tekrar eski rayına çekmek için. Bu konjonktür tam da o konjonktür işte. İddianamenin de bu konjonktürde verilmesini ben öyle görüyorum. Mecburdular çünkü. Onu da bu kadar hafife almayın. Birileri de gördü Ankara’da bunu. 2003’teki ivmeye tekrar geri dönülecekti. AKP mecburdu çünkü aksi takdirde bir sonraki seçimi kaybederlerdi. Bunu diğerleri gördüler. Bu bir siyasal proje değil. AKP bu işe son derece pratik bakıyor. Eğer deseler ki AKP’ye, ‘Sen on sene yüzde 8 büyüyeceksin, garanti.’ O zaman ne AB kalır ne bir şey. Ama bu böyle olmuyor. Dolayısıyla mecburlar AB yoluna dönmeye. Önümüzdeki bir-iki ay içinde dönmek zorundalar. Büyüyemezler. Ama 2005-2006’da büyüdüler ve zannettiler ki AB olmadan da olabiliyor bu işler.”

Karakaş, Yasemin Çongar’ın “Benim merak ettiğim şu: Yasaklansalar bile, AKP ve DTP’nin oy potansiyelini koruyacağını, hatta belki artıracağını görenlerin acaba bir olağanüstü hal, bir sıkıyönetim planı var mıdır? Seçimleri askıya alma planı var mıdır?” şeklindeki sorusunu da şöyle yanıtlıyor:

“Buna şaşmam. Doğrusu Yargıtay eliyle bu harekâtı yapan o Ankara’daki odağın böyle bir süreçten fazla rahatsız olmayacağını düşünüyorum. Onun için benim içimde böyle bir his de var. Ben tekrar ediyorum. Gelin bir anket yapalım. Ankara’daki yüksek yargı, askerler, üniversite hocaları... bunların hepsi dışa açık ekonomiye ve Avrupa Birliği’ne karşılar. Yüzde 90’ı karşılar. Karşı olmayanlar da ‘Evet, ama’cı. Şimdi böyle bir yerde yerel seçimlerin askıya alınması, ‘another ball game’e (başka bir oyuna) geçilmesi çok da derdi değildir bunların. Hiçbiri piyasadan para kazanmıyorlar. Döviz kuru umurlarında bile değil-

Halbuki, üç yıllık reform programını üç ayda yapmak lazım. Laiklik karşıtı eylemlerle küreselleşmeyi paralel götürüyor iddianame. Öyle bir yüksek yargı ki laikliğe karşı odak olmakla küreselleşmeci olmayı aynı paralelde görüyor. Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi’nde bu zihniyet egemen oldukça işin buraya geleceği belliydi. Özelleştirme ve yabancı sermaye karşıtlığıyla kendini gösteren zihniyet şimdi siyasi bir kavga veriyor.”

Davacılar Avrupa Birliği’ni İstemiyor

“AKP’yi kapatma davasının laik-antilaik meselesi gibi gösterilmesi bence bir bahanedir. Bu meselenin özü Avrupa Birliği sürecidir. Eğer Yeni Demokrasi Hareketi bugün olsaydı ve Avrupa Birliği sürecini AKP’nin götürdüğü gibi götürseydi onu da kapatırlardı. Yeni Demokrasi Hareketi’nden Cem Boyner’e de Cengiz Çandar’a da laikliğe karşı odak oldukları gerekçesiyle dava açarlardı. Bu işin başında AKP’nin olup olmaması önemli değil. Bir de tabii, basın da bu konuda çok dikkat etmeli. Laikliği ve laik cumhuriyeti öne çıkartmak konusunda basın da dikkat etmeli. Demokrasinin laiklikten daha önemli olduğunu yazmalı basın. Açık söylüyorum, hukuk devleti ve demokrasiyi daha öne çıkartmalıdır. Hukuk devleti zorunlu olarak laikliği içeren bir şeydir. Ama tersi geçerli değildir. Cumhuriyet’in temel niteliklerinden biri olan laiklik, hukuk devletini ve demokrasiyi dışlayabiliyor. En azından basının, bizlerin, öğretim üyelerinin yapması gereken hukuk devleti kavramını sürekli ön planda tutmaktır. Şu anda yapılan çok ciddi bir şekilde hukuk devletinin ihlalidir. ‘Kamu yararı’ tanımını dayatan kesimin hukuk devletini ihlalidir. Aklı başında birisi, sokağa çıkıp taksiye binen birisi Türkiye’de laikliğin tehdit altında olmadığını görür.

AKP laikliği tehdit etmiyor. Yok öyle bir şey. Onların da derdi vesayet ekonomisinin kayması. Laiklikle hiç alakası yok. ‘Esas olan kamu yararıdır’ diye bir şey uydurmuş gidiyorlar vesayet ekonomisini korumak için. Önemli sorun yargının ekonomiyi kontrol etmesidir.

(...) AKP’nin, Avrupa Birliği’ne yaklaşımı son derece pragmatik bir şey. AKP’nin, AB’ye ilgisi büyümeyle katkısıyla alakalı bir şeydir. 2005-2006 yıllarında Türkiye yüksek oranlarda büyümüştür. 2007 için açıklanmadı ama yüzde 5 oranında bir şey açıklanacak. Dolayısıyla AKP açısından bugüne kadar en azından son çeyreğe kadar büyüme konusunda öyle kendisini siyaseten tedirgin edecek bir şey yoktu.

Büyümeyi otomatik pilota bağlı olmadığını gördükleri için bundan sonra tekrar o kendilerine 2004, 2005 ve 2006’da yüksek büyümeyi sağlayan ilişkiler sistemini yeniden kuracaklar.

(...) Ergenekon meselesinin de iyi analiz edilmesi lazım. Yargı organlarının başındakiler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesi, Ergenekoncular hatta... Bunların arasında bir kişi dahi dışa açık piyasa ekonomisini savunmamaktadır. Bana Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, bunların üst kademesinden, TSK’nin üst komuta kademesinden bana bir tane gösterin dışa açık piyasa ekonomisini savunanı. Ergenekonculardan bir tane böyle adam gösterin.

Olay sadece ‘laiklik’ meselesi değil. Bir kişi gösteremezsiniz ki dışa açık piyasa ekonomisinden yana bir laikçi olsun. Bu laikçilik meselesi bir sınıf kavramına dönüştü Türkiye’de. Kavga da dışa açık piyasa ekonomisiyle ilgili bir şey. AB’yle ilgili bir şey. ‘Laiklik’ toplumun bir kesimini seferber etmek için kullanılan bir bahane.”

AKP’nin Kapatılması Vahim Bir Olay

“AKP’nin kapatılması tabii başlı başına vahim bir olay. Ama bu sürece uzun vadeli baktığım zaman çok da hayati bir konu değil.

Bakın Özal’ın, Avrupa Birliği’ne başvuru yapmasıyla bir süreç başlıyor. 1987 bence bu açıdan çok önemli. O tarihten beri Türkiye’deki yargı denetimi kurumlarının, Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nin özellikle ekonomiye ilişkin kararlarına çok serinkanlı bir şekilde uzun vadede bakmak lazım. Şimdi böyle baktığın zaman ordunun kendine göre tanımladığı çok çok belirgin, çok köşeli, çok programlı bir ekonomi programı var. Bunun dışına çıkılmasına izin vermek istemiyorlar. Mümtaz Soysal Bey’in açmış olduğu Telekom ile ilgili bir dava vardı ve Anayasa Mahkemesi özelleştirmeyi biliyorsunuz iptal etti.

Yirmi yıl sonra baktığınız zaman bunun ne kadar saçma sapan bir iptal karar olduğunu daha iyi görüyorsunuz. Bu kararı hem Danıştay verdi hem de Anayasa Mahkemesi bunu konsolide etti. Neydi dert, o zaman yaklaşık 14 milyar dolar ediyordu, 80’lerin sonunda şimdi Telekom diye bir şey kalmadı ortada.

Üç yıldır burada bir ders veriyorum ‘Hukuk ve Ekonomi’ adında. Vesayet demokrasisinden öte bir şey var yani, vesayet ekonomisi var ve bunu kaybetmek istemiyorlar. Bütün kararlarında Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ‘kamu yararı’ diye bir kavram kullanıyor devamlı. Sıkışıyor, hukuk bitiyor, mantık bitiyor, ‘kamu yararı’ diyor ve kararını veriyor.

Ve bu müthiş bir istikrar içinde geçiyor. 80’li yılların ortalarında beri, aşağı yukarı 82 Anayasası’ndan sonra çıkan kararlarda müthiş bir istikrar içinde giden bir kamu yararı kavramı var.

Peki bu ‘kamu yararı’ kimin yararı? Kamunun yararı olmadığı çok açık.


Şu anda tekrar parlamentoya gelen Sosyal Güvenlik Kanunu’nun daha önce geri döndüğü Anayasa Mahkemesi’nin ‘Bu kanunda memurlarla diğer çalışanları aynı tuttunuz’ diye gerekçesi var. Bunun Anayasa’da temelleri de var. ‘Siz nasıl memurlarla daha korunmaya yönelik sosyal güvenlik çalışanlarını aynı kefeye koyarsınız’ diye kanun iptal edildi Türkiye’de. işte ‘kamu yararı’ denen yarar bu.
11 Mart günü Anayasa Mahkemesi’nin kararı var. Türkiye’de Türk kanunlarına göre kurulmuş, Türk ticari siciline kayıtlı ama mülkiyeti yabancılara ait olan şirketlerin Türkiye’de taşınmaz edinmelerini yasakladı. Burada bitti iş.

(...) Bu sürecin doğal uzantısı Avrupa Birliği meselesidir. AB meselesi güçlendikçe, konsolide oldukça, her şeyi ‘kamu yararı’ ile tanımlayan kesim zayıflıyor. Bence bütün bu kavganın özünde AKP falan yok. Türkiye’nin en laik başka bir partisi AB sürecini AKP gibi götürebilseydi, aynı şeyi ona da yaparlardı, başka bir gerekçe bulurlardı. Laiklik falan bir mesele değil. Seyfettin, ‘Niye kendi kendilerine bırakmıyorlar’ dedi, Tam da bu yüzden bırakmıyorlar. AKP son derece pragmatik bir parti. Bugüne kadar bir şekilde Seyfettin’in söylediği gibi otomatiğe bağlamış gibi gidiyordu. AB sürecinin bunda büyük katkısı vardı. Küresel bir kriz çıktı. AB süreci durdu. Üçüncü çeyrekten beri de büyüme yavaşlıyor. AKP bunu kaldıramaz. Bir sene sonra yerel seçimler var. Bu konjonktür içinde yeniden Türkiye’yi aynı büyümeye geri çekmek için AB sürecini canlandırmak zorundalar. Bu, AB aşkından kaynaklanmıyor. Son derece pratik nedenlerden, yabancı sermaye girişini tekrar 25-26 milyar doların üzerine çekmek istiyor. Şurada Seyfettin’e tümüyle katılıyorum. 22 Temmuz’u ekonomi belirledi, muhtemelen yerel seçimleri de ekonomi belirleyecek. Seçimlere, düşen büyüme ile girmek istemedikleri için, hem Cumhurbaşkanı Gül hem de Ali Babacan söyledi, ‘2008 AB yılı olacak’ diye. AKP bunu yapacaktı. İşte tam orada diğer tarafın korkusu başladı. AKP 2008’de AB işini mecburen destekleyecekti. Bundan korktu diğerleri.”

Fethullah Gülen Okulları Barış Köprüleri

“Büyük devlet tanımı imparatorluklar dönemini izleyen 19. yüzyılın bir tanımı ve bu döneme ilişkin büyük ulus-devlet özellikleri mevcut; bu dönemde de ulus-devletler ve Osmanlı örneğinde olduğu gibi geç dönemlerini yaşayan imparatorluklar arasında önemli sayılabilecek ilişkiler yaşanıyor, bugünkü hacim ile oransal açıdan mukayese edilebilecek sermaye hareketleri 19. yüzyılda da çok canlı.

21. yüzyılda hem ulus-devletlerin yapısı hem küreselleşme olgusu 19. yüzyıla oranla çok farklı ama yaşadığımız dönemde de güç dengelerinin oluşumunda hâlâ devlet olgusunun azımsanamayacak bir ağırlığı mevcut.

19. yüzyıla oranla güç merkezlerinin güç kullanma ve etki mekanizmalarında önemli farklar ama bir ölçüde de önemli benzerlikler var; 19. yüzyılın büyük devletlerinin küresel düzeyde egemenlik alanlarını genişletme çabalarında eğitim ve eğitim aracılığı ile kültür ve yaşam tarzı ihraç arayışları önemli bir yer tutmuş idi.

21. yüzyılda, elektronik haberleşmenin bu denli yaygınlaştığı bir dönemde artık kültür ve yaşam tarzı ihracı ve bu kanal ile egemenlik alanı genişletme güdüsü başka formlar almaya başlamıştır ama eğitim ve belki de özellikle yüz yüze eğitim geleneksel önemini muhafaza ediyor olabilir.

19. yüzyılın büyük devletleri egemenlik alanlarını genişletmek istedikleri coğrafyalarda aynı yüzyılda yaygın ve nitelik olarak da ulusal örneklerinin üzerinde mektepler, kurumlar ihdas ederler iken düşündükleri de moral egemenlik alanlarının maksimizasyonu idi.

Bu mektepler bugün de hâlâ etkinliklerini kalitelerinden de çok taviz vermeden sürdürmektedirler ve yüz elli seneyi bulan mazilerinde verdikleri sayısız mezun ile hem orijin ülkelerine önemli bir moral üstünlük sağlamışlar hem de kültürlerarası empatiye olanak vermişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu çok güçlü olduğu dönemlerde bile benzer yöntemlere başvurmamış ve böylece diplomasi alanında geleneksel olarak belirli sakıncalar hep var olagelmiştir.

Bugün doğrudan devlet eli ve desteği ile gerçekleşmeyen, bireysel katkıların öne çıktığı bir sistem ile dünyanın çok farklı köşelerinde öğrencilerine az da olsa Türkçe öğretilen, Türk kültürünün ana öğelerinin duyurulduğu ve Anadolu ezgilerinin öğretildiği okullar ihdas edilmiş durumdadır.

Bu okullar kendilerine yönlendirilen özel ve gönüllü fonların miktarının artışına paralel olarak daha nitelikli hale gelmekte ve böylece faaliyet gösterdikleri ülkelerin daha nitelikli çocuklarını kendilerine çekebilmektedirler.

Söz konusu ülkelerin bugünün daha nitelikli gençlerinin yarının yöneticileri, kanaat önderleri olacağına kuşku duymamak gerekmektedir.

Dünyanın çok farklı köşelerinde bugün faaliyet gösteren Türk okullarının mezunlarının yarın ülkemizin çok daha çetrefil hale geleceğine kuşku olmayan uluslararası ilişkilerinde bize büyük ve yaygın bir destek vereceğine inanmak ve güvenmek gerekmektedir.

Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman ama devlet yapılanması olarak laik, emperyal kökenleri olan, Ortadoğu, Orta Asya, Kafkas ve Balkan ülkeleri ile geleneksel ilişikleri mevcut bir Türkiye’nin böyle yaygın bir sempati ağına olan ihtiyacı önümüzdeki dönemde daha iyi anlaşılacaktır.

Büyük devlet olmak iddiası kolay bir konu değildir.

3 Ekim 2005 sonrası Türkiye’nin önüne yepyeni bir sayfa daha açılmıştır.

Türkiye artık temel belirsizlik ortamlarını, anlamsız çekişmeleri geride bırakarak daha hızlı bir ekonomik büyümeyi daha demokratik bir çevre içinde gerçekleştirmeye yakın bir ülkedir.

Türkiye’nin bu çok yakın gelecekte edineceği yeni görünüm ve bu görünüm ile bağdaşacak yeni uluslararası roller dünya dengelerinde önemli dönüşümlere neden olabilecek boyutlardadır.

Türkiye çok güçlü bir ihtimal ile on yıl içinde AB üyesi bir ülke olarak dünya dengelerinde yeni roller üstlenecek, bugüne dek pek gündeme gelmeyen konu ve bölgelerde uluslararası bir aktör olacaktır.

İşte tam da bu aşamada gündeme gelecek temel konu Türkiye’nin üstleneceği bu yeni konum ile ülkemizin uluslararası alandaki idari kapasitesi arasında ortaya çıkabilecek dengesizlik ya da uyumsuzluktur.

Türkiye on yıllardır siyaseten ve iktisaden kapalı bir model benimsemiş olduğundan uluslararası alanda klasik diplomasi ağları dışında yeni ağlar kurma girişimlerinde bulunmuş bir ülke değildir; Sayın Turgut Özal’ın daha geniş bir perspektif arayışı içinde Adriyatik’ten Çin Seddi’ne ifadesi bile büyük bir şaşkınlık ile karşılanmıştır.

Yeni dönemde uluslararası ilişkilerin ve Türkiye’nin üstleneceği rollerin geleneksel diplomatik örgütlenme içinde yeterince başarılı olamayacağı gerçektir; geleneksel diplomatik ağ gereklidir ama önümüzdeki dönemde yeterli olabileceği kuşkuludur.

Devletin geleneksel diplomatik ağının çok başka kanallar ile desteklenmesi ülkemizin yeni küresel güç dengeleri içinde başarılı olmasının ön koşuludur; böyle bir vizyon eğitim sektöründe de özel girişimciliğin uluslararası yatırımlara girişmesini zorunlu kılmaktadır.

Dünyamızın çeşitli bölgelerinde eğitim yatırımı gerçekleştiren özel Türk sermayesinin orta vadede bu bölgelerde önemli bir Türk etki ağı oluşturması eşyanın tabiatındandır.

Söz konusu eğitim ağı aynı zamanda yine orta vadede eğitimin gerçekleştirildiği ülkelerde Anadolu kültürü ve diline aşina bir yönetici elitin de oluşmasına katkıda bulunacak ve Türkiye’nin yıllardır yapmaya çalıştığı ama ne ölçüde başarılı olduğu kuşkulu bir lobicilik hizmeti yerine getirilmiş olacaktır.

Türkiye önümüzdeki on sene içinde küresel olarak ve daha da lokal olmak üzere bölgemizde bugünkünden çok farklı roller üstlenecektir ve sınırlarımızı aşan eğitim yatırımları ülkemizin üstleneceği bu rollere altyapı oluşturmak için çok büyük işlevler yerine getirecektir.

Yazının başında da belirttiğim gibi büyük devlet olma arzusu başka şeydir, bu doğrultuda gereğinin yapılması başka şeydir.”

Kaynakça
Kitap: AMERİKAPERESTLER
Yazar: EROL BİLBİLİK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türkiye'de Bazı Amerikan Uşakları'nın Geçmişi ve ABD Mandacılığı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir