Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Seyfettin Gürsel'in Geçmişi ve ABD-Severliği Hakkında

Burada Türkiye'de Bazı Amerikan Uşakları'nın Geçmişi ve ABD Mandacılığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Seyfettin Gürsel'in Geçmişi ve ABD-Severliği Hakkında

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Tem 2012, 04:37

PROF. DR. SEYFETTİN GÜRSEL

Prof. Dr. Gürsel, 1949 doğumlu. 1968 yılında Galatasaray Lisesi’ni, 1973’te Grenoble Üniversitesi İktisat Fakültesi ve 1974 yılında da Siyasal Bilimler Enstitüsü’nü bitirdi. Paris Nanterre Üniversitesi’nde 1975 yılında yüksek lisansını ve 1979 yılında da ekonomi dalında doktora öğrenimini tamamladı.

1980-1983 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan Gürsel, daha sonra özel sektörde yöneticilik yaptı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) Kurucu Üyesi Gürsel, Galatasaray Üniversitesi İktisat Bölümü’nün Başkanlığı ve Rektör Yardımcılığı görevlerini yaptı. Halen Bahçeşehir Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı. Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomi ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM) Direktörü, Üniversite Yönetim Kurulu ve Danışma Kurulu üyesi. TÜSİAD için Haziran 2002’de Seçim Teorileri başlıklı bir proje hazırlayan Gürsel, Vatan gazetesinde başladığı köşe yazarlığını, Radikal gazetesinde sürdürüyor.

AKP Savunma Vermemeli

24 Mart 2008 tarihli Taraf gazetesinde Yasemin Çongar ile röportajı yayınlanan Gürsel, Çongar’ın “AKP’yi kapatma davası açanlar yaptıkları girişimin dünyada ve toplumda gördüğü tepkiye bakarak kendilerine meşruiyet zemini sağlamak için başka adımlar atabilirler mi?” sorusunu şöyle yanıtlıyordu:

“Ben beynimi onların hizmetine sunmak istemem. Onun için de parti kapatma davası çıkmaz sokağa giderse başka ne yollar deneyebileceklerini söylemek istemem. Buna karşılık, AKP fahiş hatalar yapmazsa, provokasyonlara gelmezse, Avrupa Birliği yolunda reformlara sarılırsa, demokratikleşmeye sarılırsa kendi meşru zeminini güçlendirir. Aksi takdirde zayıflatır. Ama diğerleri sonuna kadar gitmeyi göze alabilirler, yani sonuna kadar gitmekten kastım kapatılır. Refah Partisi, Fazilet Partisi buna benzer iddianamelerle kapatılabildiyse bu da kapatılabilir diyenler var.

Bence Adalet ve Kalkınma Partisi kapatılır, buradan çıkacak benim ‘üçüncü şok’ dediğim kriz zaten Avrupa Birliği ile ilişkileri kopartır, ciddi bir izolasyona götürür Türkiye’yi.

Ciddi bir kriz gelir. Hem siyasi hem ekonomik kriz gelir. Ama onlar bu krizden şer değil erdem çıkacağını bekledikleri için, Cengiz Çandar’ın ‘yaratıcı kaos’ dediği şeye inandıkları için tekrar Türkiye’yi dışarıya kapatmış, bütün sorunları kendi bildikleri gibi halledecekleri bir ülke halinde istiyorlar. Bence asıl vahamet burada.

Çünkü böyle bir alternatif yok. Esas bu böler Türkiye’yi. Onun için ben başka ne yapabilirler bilmiyorum.

Bunu yapmaları zaten çok kolay gözüküyor. Ne var yani AKP’yi kapatmak zor değil ki sonunu umursamadıktan sonra, bence en kolay yol bu.”

Çongar’ın “Bir yandan hukuku kullanarak amaçlarına ulaşmaları böyle ‘kolay’ görünüyor ama bir yandan bu girişimin ‘hukuksuz’ olduğunu söylüyorsunuz sizler. Bunu durdurabilecek herhangi bir güç var mı? Dünya, toplum, siyasetçiler, aydınlar? Demokratların yapabileceği bir şey var mı? AKP ne yapmalı?” şeklindeki sorusuna ise şöyle yanıt veriyordu:

“Demokratların yapabileceği bir şey olduğunu sanmıyorum... Ayrıca AKP birtakım anayasa değişiklikleri yapmak istiyor MHP ile. Ben bunlardan hoşlanmıyorum. Daha baştan yeni anayasayla bu meseleye sahip çıkarak zaten işleri buraya getirmemesi gerekirdi. Bu saatten sonra yapılacak şeyler taktiktir. Bu taktikler beni ilgilendirmiyor.

Tabii şu var, parti kapatmayla ilgili Avrupa Birliği hukukunu gelip Türkiye’de monte edebilirler. Değiştirilmesi gereken yasaları değiştirebilirler. Bu kısmen meşrudur. Avrupa’da böyle. Biz de böyle yapıyoruz derler.

Ama o zaman da tabii şu soruya cevap versinler; Demokratik Toplum Partisi kapatılmak istendiğinde, dava açıldığında sen bunu neden yapmadın? Bu soru karşısında da açıkçası AKP’nin taktik savaşı beni ilgilendirmiyor. Tabii, bana sorarsanız engellenebilirse bu gidişat bence ancak şöyle olur: Bu yapılanın sorumluluğu hissedilir; ekonomik gidişatın, krizin sorumluluğu ağırlaşır. Kamuoyu bundan endişe duymaya başlar. İş çevreleri vesaire çok daha ağırlıklarını koyarlar. Amerika ağırlığını koyar, Avrupa ağırlığını koyar.

Bu süreç ancak öyle durdurulabilir. O zaman belki geri adım atabilirler. Ama geri adım attıkları noktada da artık bir daha ellerinde başka bir araç, başka bir senaryo kalmıyor. Bu tabii çok hayırlı olur bana göre. Ama böyle olur mu çok da emin değilim.”

İttihatçı Zihniyet İktidar Mücadelesinde

Gürsel, 22 Mart 2008 tarihinde Taraf gazetesinde Yasemin Çongar’ın sorularını yanıtlarken de şöyle demişti:


“Bu yapılanı basit bir hukuk prosedürü gibi görmek mümkün değil. Savcı’nın 2003’ten beri kupür biriktirdiği söyleniyor. ‘Ben bu partiyi izleyeyim, bunlar nasılsa laikliğe aykırı demeçler veriyorlar, giderek ‘odak’ haline de dönüşürler. Şimdi de işte tam zamanı geldi. 160 sayfa yeterince bir demeç konsantrasyonu ifade ediyor. Dolayısıyla şimdi düğmeye bastım.’ İşlerin bu kadar basit olması elbette mümkün değil.

Bunun Haşan Cemal’in deyimiyle ‘organize bir iş’ olması çok yüksek ihtimal. AKP’nin iktidarı süresince ben hem çevremden hem de bu iktidara karşı olan devlet kurumlan çevresinden örneğin ordudan hep şu işaretleri aldım: ‘AKP’den her halükârda kurtulmamız lazım. ’

22 Temmuz 2007 öncesinde aslında bekledikleri şuydu: Ekonomi kötüye gidiyor. Buna tabii, onlar karar vermişti. Daha doğrusu, ekonominin kötüye gitmesi lâzımdı onlara göre. Çünkü IMF’nin yönettiği bir ekonominin iyiye gitmesi mümkün değildi. Zaten birtakım köşe yazarları da anlar anlamaz bu tezi destekliyorlardı. İşte efendim, ‘her gün gelir dağılımı bozuluyordu memlekette, her gün işsizlik artıyordu, büyüme vardı ama sanal ve zorlama bir büyümeydi, istihdam yaratmıyordu. ’

Bunların hepsi palavraydı. Ama onlar inanıyorlardı buna. İnandıkları için de ‘Nasıl olsa bunlar kasımda seçim olduğunda oy kaybedecekler, iktidardan düşecekler, hatta büyük ihtimalle CHP-MHP koalisyonu olur’ diyorlardı. Hatta o zaman daha DYP buharlaşmamıştı memlekette, bazıları sanıyordu ki en kötü ihtimalle AKP merkez sağ ile bir koalisyona zorlanacak.

Bu beklenti ve hesap biçimi kesinlikle vardı. Ben yakından biliyorum. Burada tabii cumhurbaşkanlığı sorunu ortaya çıktı. O seçimle maniple edilebilecek bir durum değildi, çünkü normal seçim takvimine göre daha öncesine denk geliyordu. İşte onu da bildiğiniz müdahalelerle, 367 kararıyla seçim sonrasına ertelediler.

Bir kez daha altını çizmek istiyorum, seçimden beklenen AKP’nin yüzde 34’ün altına düşmesiydi. ‘Diğer partiler yüzde 10’u geçecek, ya AKP’den kurtuluruz ya da en kötü ihtimalle yedeklenir’ diye bir düşünce vardı. 22 Temmuz’da bu tümüyle yattı. 22 Temmuz’da gerçek bir şok yaşadı AKP’ye karşı çevreler. Hiç beklemedikleri bir sonuç çıktı. Oradan itibaren bir kere hem Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirmeyi başardı AKP hem de yeni anayasayı gündeme getirdi.

Bence yeni anayasa, sivil anayasa deniyor, ben demokratik anayasa demeyi tercih ediyorum... O noktadan itibaren bence artık geri dönülmez bir noktaya doğru gidildiğini, 1960’lardan itibaren kurumsallaşan bu vesayet demokrasisinin, Türkiye’nin ancak bu kadar demokrasiye uygun olduğunu, sürekli denetim altında tutulması gereken bir demokratik rejim olduğuna inanan devlet kurumlan oradan itibaren bence başka bir planı devreye soktular. Ben, bu iddianame çıkışının bu planın ilk aşaması olduğunu açıkçası düşünüyorum.”

Çongar’ın tartışmayı derinleştirmek için sorduğu “Tam olarak nedir o plan? AKP’yi kapatma davası yeter mi o planı hayata geçirmeye?” şeklindeki soruya Gürsel’in yanıtı ise şöyleydi:

“Bunun bir iktidar mücadelesinin sonucu olduğu konusunda hakikaten kimsenin tereddüt etmemesi lazım. ‘Hukuka saygılı olun, yargı sürecini bekleyin’ gibi AKP’ye tavsiyeler ya da pozisyonlar da bana sorarsanız zaten AKP’ye karşıdır. İstenen, AKP bunu başından itibaren hukuki bir süreç gibi kabullenip hiçbir harekette bulunmayacak, sonunda da kapatılacak, iktidardan düşecek. Bunu yapın diyorlar. Bunun ekonomiye büyük zarar vereceği bence açık. Bunu tahmin de ediyor olabilirler büyük bir ihtimalle.

Cengiz Çandar’ın da söylediği gibi, o kadar da ekonomiden bihaber değiller. Eğer bunu cuma akşamı, borsalar kapandıktan sonra yapıyorlarsa... Ekonomiye zarar vermek istiyor olabilirler ama sorumluluk bunların üstüne kalmamalı... Çünkü eğer bunlar sorumlu tutulursa o zaman AKP’yi bu yoldan yıpratamazlar. Bence esas şüphe götürmeyecek yaklaşım, ekonominin bunların umurunda olmadığı. Hani şimdi moda oldu bir laf: ‘Söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır.’ İşte bunların kafası da ‘Söz konusu olan laiklikse gerisi teferruattır’ diyor. Ekonomi batmış, işsizlik artmış, milyonlarca insan yoksullaşmış bu çok önemli değil. Çünkü laikliği kurtardıklarım düşünüyorlar... Hatta Cumhuriyet’i kurtardıklarını düşünüyorlar, dolayısıyla ekonomiyi çok umursadıklarını sanmıyorum.

Stratejileri şu: ‘Efendim, biz sorumlu değiliz. Bunun ne ilgisi var siyasetle? Bu bir hukuki süreç. Hatta AKP belki bu sürece karşı birtakım hareketlerde bulundukça ekonomi bozuluyor. Yani sorumlusu biz değiliz, AKP.’

Bunu anlatmaya çalışıyorlar halka. Çünkü büyük bir belirsizlik yarattılar. Anayasa Mahkemesi bu başvuruyu kabul ettiği gün ikinci şok yaşanacak. Birinci şok iddianameydi, ikinci şok
kabul edildiğinde yaşanacak. Büyük bir iktisadi belirsizlik. Siyasal risk artmış olacak. İşte dövizdi, faizdi... Bunlara yansıyacak belirsizlik. Zaten tamamen iç dinamiklerle, 2006 Mayıs ve Haziran faiz şokundan sonra büyüme dinamiği kırılmıştı Türkiye’de. Bu, çok açıklıkla 2007’nin üçüncü çeyreğinden itibaren ortaya çıktı. Üçüncü çeyrekle dördüncü çeyrekten itibaren işsizlik artmaya başladı. 2003-2004 yılından beri ilk defa işsizlik yükseldi. Şimdi bütün bunlar varken üstüne bir küresel kriz geliyor. Bu kriz henüz daha tam etkilemedi. Bir miktar döviz ve faiz aracılığıyla etkiledi ama bunların reel ekonomideki yansımaları henüz ortaya çıkmadı. Avrupa Birliği’ne kriz yayıldığı zaman, dış talep aracılığıyla bizi etkileyecek. Zaten Türkiye ekonomisi bir düşük büyüme patikasına girmişken şimdi üstüne bu gelecek, daha da beter etkileyecek.

Ama burada, AKP’nin kapatılması sürecini savunanlara sorarsanız, ‘Bu küresel’ diyecekler. Sadece Savcı ve Cengiz Çandar’ın ‘Ankara bürokrasisi’ dediği çevreler değil, işte bir sürü bakıyoruz, demokrat olduğunu söyleyen arkadaşımız, meslektaşımız da buna vakayı adiyeden bir şey diye bakıyorlar. Normalmiş, hukuk mecrasında yürürmüş, AKP eğer dikkatli hareket eder bundan sonra güvence verirse hatta kendini de affettirebilirmiş.

Böyle demiyorlar ama bunu demeye getiriyorlar bence. Dolayısıyla buradan AKP ve tabii bu ekonomi yıpranmış olarak çıkacak. Artı, partinin üzerinde büyük bir Demokles’in kılıcı yerel seçimler öncesine kadar gidecek.

Şundan tam emin olamıyorum. Bu, sonunda kapatmayla mı bitecek? Çünkü kapatma demek hakikaten büyük şok olur. Esas üçüncü şok odur. Çünkü Avrupa Birliği’nin müzakereleri askıya alacağı bence kesin. Türkiye’nin en temel bir kriteri, işleyen bir demokrasi olma kriterini artık sağlamadığı sonucuna varacaklar. Onun ipuçları, işaretleri ortada.

Joost Lagendijk söyledi bunu... Olli Rehn bunu ima etti. Avrupa Birliği’ni yakından izleyenler bunun böyle olacağını söylüyorlar. Bu kapatma davasını destekleyenler bunu da istiyor olabilirler. ‘Yerel seçimlerde bu parti bir sarsılsın, oyları bir düşsün, zaten Demokles’in kılıcı gibi tepesinde parti kapatma işi var. Bunu devam ettirebiliriz’ diye düşünüyor olabilirler.

O nedenle Anayasa Mahkemesi’nin alacağı karar da yerel seçimlerin ertesine kalabilir. Bu bir ihtimal. Ama bana daha güçlü gelen senaryo şu: Daha kararlılar, sonuna kadar gitmek istiyorlar ve yerel seçimler öncesi kapatacaklar, yasaklar gelecek ve oradan tabii ne çıkacak? Bu büyük istikrarsızlıktan bir başka siyasal alternatifin herhalde çıkacağını umuyorlar.”

Davacılar Avrupa Birliği’ni İstemiyor

Gürsel, Taraf gazetesinin bir sonraki gün (23 Mart 2008) yayınlanan sayısında da şunları anlatıyordu:


“Vatandaş değil, burada önemli olan. Önemli olan bu işleri organize edenler. Asıl şu; biraz önce Cengiz de söyledi. Cumhuriyet’in tümden elden gittiğine inanıyorlar. ‘Kamu yararı’yla falan ilgisi yok. Türkiye küresel ekonomiye entegre olmuş. Ekonominin yüzde 50’si dış ticaretten oluşuyor. Gümrük Birliği’ne girmiş. Geçmiş olsun.

Devletin ekonomideki ağırlığı yüzde 50 idi. Bugün yüzde 10 bile değil. Yargının denetleyeceği kamu iktisadi teşekkülü de kalmadı. Ayrıca Avrupa Birliği sürecinde katılıyorum sana. Bunlar Avrupa Birliği’ni istemiyorlar. Ne zamandan beri istemiyorlar. ..

Bunlar derken, Cumhuriyet’in kurumlan... Laik Cumhuriyet’in elden gideceğine inanan yargının önemli bir bölümü. TESEV’in araştırması bunu gösterdi. Zihniyetlerinin ne olduğunu gösterdi.

Hepsi böyle demiyorum. Ama büyük bir kısmı devlet diyor, hukuk demiyor. Bunlar hakikaten iktidarlarının elden gideceği kanaatindeler. Bunların ekonomiyi fazla önemsediğini, hatta ekonomik güç peşinde olduklarını sanmıyorum.

Zaten devlet ekonomide ciddi bir şey kaybetti. Ama AB açısından, kamusal ekonomik alanı daha küçültecek diye endişe etmiyorlar. Avrupa Birliği demek daha çok özgürlük, daha çok demokrasi demek. ‘Bu gidişat’ diye yakınırken dedikleri bu. Daha fazla demokrasi, onlar için daha fazla tehdit demek. Laiklik tehdit altında... Giderek Kürt sorununu bizim usullerle çözemeyeceğimiz anlaşılıyor. Büyük ihtimalle hiç düşünmediğimiz bir paradigma ile karşı karşıya kalınabilir. Türkiye daha demokrat olursa, Avrupa Birliği yolunda ilerlerse ne yapacaklarını bilmiyorlar. Kıbrıs konusunda, bir sürü konuda AB süreci paradigma değişikliğine zorluyor Türkiye’yi.

Bunlar nefret ediyorlar paradigma değişikliğinden. Eski değerler, eski usullerle Türkiye’nin gitmesini istiyorlar. Müzakere sürecinin bilançosu son derece zayıf. İki tane mi üç tane müzakere başlığı açılmış durumda.”

Yasemin Çongar’ın “AKP’nin, AB’yi savsaklaması geçici bir durum değil mi?” şeklindeki sorusuna Gürsel’in yanıtı ise şöyleydi:

“Aklı fikri bunların türbana daldı; hepsini unuttular. Sadece 301’i unutmadılar. Ben iktisatçı olarak yakından takip ediyorum. Pek çok yapısal reformu da yapmadılar. O reformların birçoğu maliyetli olduğu için, o maliyeti karşılayacak marjlar da kalmamıştı seçim ekonomisi yüzünden. Dolayısıyla şöyle söylenebilir; AKP’nin bu gidişatı ve davanın zamanlaması çok büyük tesadüf değil bence. Özellikle türban meselesi de burada önemlidir. Demokratik anayasa hazırlanması tabii çok daha temel bir olaydır, karşı tarafın gözünde ama bir yandan da türbana bakıp, ‘Bu AKP, bunu parça parça da geçiriyor’ diye bakmaya başladılar. Ben tabii bilemem neden martta karar kıldılar davaya ama bence belli bir birikim olmuştu, bence hazırdı ve sadece birilerinin karar verip ‘Hadi artık bunu Anayasa Mahkemesi’ne ver’ demesi gerekiyordu. Yoksa en başında da söylediğim gibi, Başsavcı’nın ‘162 sayfa yeter, 200 sayfaya gerek yok’ demedi. Başka koşullar olsaydı, 200-250 sayfa da olurdu ya da 100 sayfayla daha erken açılırdı bu dava. Tabii, benim özel bilgilerim yok. Ama olabilir. Belki şu sıralarda böyle bir nedenle verilmesi uygun görüldü. Olabilir doğrusu.”

Kaynakça
Kitap: AMERİKAPERESTLER
Yazar: EROL BİLBİLİK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türkiye'de Bazı Amerikan Uşakları'nın Geçmişi ve ABD Mandacılığı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir