Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ömer Taşpınar'ın Geçmişi ve ABD-Severliği Hakkında

Burada Türkiye'de Bazı Amerikan Uşakları'nın Geçmişi ve ABD Mandacılığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Ömer Taşpınar'ın Geçmişi ve ABD-Severliği Hakkında

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Tem 2012, 04:36

DR. ÖMER TAŞPINAR

Taşpmar, 1993 ODTÜ Kamu Yönetimi mezunu. 1996-2001 yılları arasında Johns Hopkins Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora yaptı. Aynı üniversitede Uluslararası ilişkiler dersleri verdi.

Halen National Defence Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Washington’un 1903 yılında kurulmuş en eski düşünce kuruluşu Brookings Enstitüsü’nün Türkiye Programı Direktörlüğü’nü yürütüyor. Demokrat Parti’ye yakın enstitünün başında Clinton dönemi Dışişleri Bakan Yardımcısı Stobe Talbott bulunuyor. Taşpınar’ın, direktörlüğünü üstlendiği Türkiye Programı, 2007 yılında kendi önerisi üzerine oluşturulmuş.

Taşpınar’ın araştırmaları, Türkiye-AB ilişkileri, TürkiyeABD ilişkileri, İslam Dünyası, ABD dış politikası, Avrupa’daki Müslümanlar ve İslam dünyasının demokratikleşmesi konularında yoğunlaşıyor. Türkiye’nin meselelerinin ABD’de anlaşılması ve Amerika ile diyalog zemininin genişletilmesine katkıda bulunduğuna vurgu yapıyor. Taşpınar’ın, ‘Kurdish Nationalism and Political İslam in Tuıkey: Kemalist Identity in Transition’ isimli Kürt sorununa ilişkin bir de kitabı var.

ABD ve Türkiye’nin Kimlik Sorunları

“Yargıtay Başsavcısı’nın, AK Parti’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne gönderdiği iddianamede Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamında kullanılan ifade şöyleydi:

‘90’lı yıllardan sonra dünyada küreselleşmenin merkez güçlerinin ülkemiz ve bölgemiz için ürettiği Ilımlı İslam ve onun siyasi hedefi Büyük Ortadoğu Projesi’nde Eşbaşkan olarak görev alan AKP hükümeti.’

Bu ifadeyi okunca aklıma geçen yıl Ahmet Necdet Sezer ve Yaşar Büyükanıt’ın 27 Nisan öncesinde yaptıkları konuşmalar geldi. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in geçen sene 24 saat arayla yaptıkları konuşmalar ABD konusunda Yargıtay iddianamesindeki ifadelere ışık tutmakta.

Sezer ve Büyükanıt’ın konuşmalarının ortak noktalarından biri Washington’u hedef almalarıydı. Amerika, her iki konuşmada da rejim için en hayati tehdit sayılan ‘irtica’ ve ‘Kürt meselesi’ konularında suçlu ilan edildi.

(...) Sonuç olarak Sezer ve Büyükanıt’ın konuşmaları Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük tehdit olarak gördüğü iki konu olan siyasi İslam ve Kürt meselesinde, devletin en üst kademesinin ABD’ye nasıl baktığını kanıtlıyordu. Şimdide Yargıtay Başsavcısı, ABD hakkında ne düşünüyor onu anlamış durumdayız.

ABD’ye karşı kızgınlık tabii ki sadece devletle sınırlı değil. Amerikan karşıtlığı aynı zamanda Türkiye genelinde son derece geniş bir halk kitlesine de sahip. Peki, bu durum ne anlama geliyor? Bu soruya Türkiye’deki Amerikan karşıtlığının kendine özgü durumuna bakarak cevap vermek gerekiyor.

Türkiye’deki anti-Amerikanizm dünya genelinden çok farklı. Zira Amerika’yı algılayışımız bizim kendi kimlik sorunlarımızla temelden ilgili. ABD ile didişirken aslında kendi etnik ve siyasi sorunlarımızla kavga ediyoruz. Sezer ve Büyükanıt’ın açıklamalarına ve iddianamedeki ifadelere bakmak yeterli.

Gerek laiklik, gerekse Kürt meselesinde, ABD artık Türkiye’nin Kemalist kimliğini açıkça tehdit eden bir süper güç olarak algılanıyor. İrtica ve bölücülük denince Kemalistlerin aklına hemen Amerika geliyor.

Evet, bütün dünyada anti-Amerikanizm ve ABD’ye karşı haklı bir alerji var. Ancak bizdeki anti-Amerikanizm artık Kemalizm yani resmî ideolojiyle ilgili hale geldi.

Durum böyle olunca komplo, paranoya ve şizofreni dolu senaryolar gırla gidiyor. Kendi kimlik sorunlarımızı tartışmak yerine, sürekli beka korkusu içinde yaşayıp ipe sapa gelmez analizler üretiyoruz. Hele konu Kürt meselesi olunca durum daha da vahim hale geliyor.

(...) Keşke kendimize biraz daha fazla güvensek ve Washington’a sahip olduğundan daha fazla siyasi güç biçmesek.”

İddianame, ABD ve Ilımlı İslam

“Dünyada AKP’den daha Batı taraftan ve ılımlı başka bir İslamcı parti yok. Ama şimdi bu parti gene kapatılmak isteniyor. Sadece The Economist değil, başka dergi ve gazeteler de benzer yorumlar yapıyorlar. Zira dünya genelinde İslam ve Batı ciddi bir gerginlik halinde. Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ senaryosu adeta gerçek olmuş durumda. Türkiye ise bu Medeniyetler Çatışması’nı geçersiz kılan yegâne ülke konumunda.

Ama zaten Kemalizm’in gözünde sorun da zaten burada. Batı ve de özellikle ABD’nin, Türkiye’yi bu şekilde başarılı bir demokratik örnek olarak algılaması Kemalizm ile Batı arasındaki ilişkileri daha da geriyor. Zira Kemalistler, Türkiye’nin, Batı’nın gözünde bir ‘Ilımlı İslam’ modeli haline gelmesinden feci şekilde korkuyorlar. Mesela Yargıtay Başsavcısı’nın, AKP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne gönderdiği iddianamede, bu dünya görüşünü ve komplocu algılamayı gösteren ifadeler var. Bakın Başsavcı’nın iddianamesinde, artık Washington tarafında tamamen rafa kaldırılan Büyük Ortadoğu (BOP) Projesi’ne şu şekilde değinilmiş: ‘90’lı yıllardan sonra dünyada küreselleşmenin merkez güçlerinin ülkemiz ve bölgemiz için ürettiği Ilımlı İslam ve onun siyasi hedefi BOP.’

Bu Kemalist zihniyet, Batı’nın, AKP’yi kullanarak Kemalizm’i yıpratmak peşinde olduğunu düşünüyor. Bunun mantığı nedir peki? Neden Batı, Kemalizm’i yıpratmak istesin? Solcu Kemalistler bu soruya ‘Batı bizi sömürmek istiyor’ diyerek cevap veriyor herhalde.

Diğer bir cenah ise ABD’nin, Ortadoğu’daki radikal İslam’ın karşısına Türkiye’nin ‘Ilımlı İslam’ını çıkartmak istediğini düşünüyor. Zamanında ABD tarafından Sovyet komünizminin karşısına çıkarılan İslami ‘Yeşil Kuşak’ Projesi bu tür Kemalist analizlere ilham kaynağı oluyor tabii ki.

Batı’da aslında böyle Türkiye merkezli hesaplar falan yapılmıyor. Keşke Kemalistler, Ankara’nın dünyanın merkezinde olmadığını bir anlasalar. Batı’nın gözünde asıl ilginç olan Kemalistlerin kendilerine olan güven eksikliği. Türkiye’de rejim sürekli bir korku ve panik halinde. Bu gerilim hali 22 Temmuz seçimlerinden sonra daha da artmışa benziyor. Kemalist söylem ‘Cumhuriyet hiçbir zaman bu kadar ciddi tehdit altında olmamıştı’ cümlesiyle başlıyor hep.
Bu durum nedeniyle artık ne Washington’da ne de Avrupa’da kimse çıkıp, Türkiye ne kadar iyi, ne kadar başarılı bir model demiyor. Tam aksine Türkiye artık kendi ‘medeniyetler çatışmasını’ dünyaya oranla daha da şiddetli yaşayan sorunlu bir ülke konumuna gelmiş durumda. Keşke birileri bu gelişmeleri bizim Kemalistlere anlatsa. Belki o zaman resmî iddianamelere bile giren komplo teorilerinden kurtuluruz.”

Kuzey Irak ile Diyalog Şart

“Hükümet, Kuzey Irak tuzağına düşmemeli. Askeri operasyona onay vermek seçimlerin ertelemesine kadar gidecek birçok gelişmeyi tetikleyebilir. Türkiye, PKK’ya operasyon yapması için artık ABD üzerinde baskı kurmak yerine Kürt liderlerle masaya oturmalı.

Son bir ayda Türkiye nereden nereye geldi inanılır gibi değil. Eğer Türkiye gerçekten demokratik bir hukuk devleti olsaydı, bugün Abdullah Gül, yani ülkeyi rahatlatacak bir cumhurbaşkanı, görevde olacaktı. Toplumsal gerginlikten uzak, demokratik ortamda, genel seçim tarihini tartışıyor olacaktık. Olmadı. Bu senaryo ülkeye fazla görüldü. Peki bugün ne durumdayız? Cumhurbaşkanı seçtirilmedi, ‘askeri muhtıra’ yaşandı, demokratikleşme alanında ikinci lige düşüldü ve toplum gereksiz yere kutuplaştı. Kimi unsurlar AK Parti’yi nasıl kapatırız tartışması bile yapıyor.

Aslında lafı çok da uzatmaya gerek yok. Oynanan oyun belli. 27 Nisan sürecinin amacı AKP’yi iktidardan uzaklaştırmak ve bunu mümkünse kılıfına uygun şekilde yapmak. Yani demokratik görüntüyü bozmadan, basın, kamuoyu, sözde sivil toplum örgütleri üzerinden gitmek. Amaç irtica korkusunu medya yoluyla psikolojik bir savaşa çevirmek ve seçmenlere ‘Tehlikenin farkında olun, AKP’den uzak durun’ mesajı vermek. 27 Nisan süreciyle 28 Şubat’ın örtüştüğü yer de zaten bu.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, şimdi bir de terör belası hortladı. Son iki haftadır Kuzey Irak’a askeri müdahale söylemi öne çıktı. Bu gidişle 22 Temmuz seçimlerine kazasız belasız varabileceğimiz son derece kuşkulu. Kuzey Irak’a askeri müdahalenin bir ‘savaş hali’ ve beraberinde olağanüstü hal ve sıkıyönetim getirecek olması, seçimleri de haliyle tehlikeye atacaktır. Bu en kötü senaryo içinde seçimler bütünüyle ertelenebilir. Hele bir de önümüzdeki ay boyunca sıkça ortaya çıkacak kamuoyu yoklamaları AKP’yi açık ara önde gösterirse işler daha da karışabilir.

Tabii bu arada, TSK içinde kimi çevrelerin üzerinde çalışıyora benzediği başka bir senaryo daha var gibi görünüyor. Basma açıklamalar ve geçen hafta olduğu gibi basınla zoraki sohbetlerde ortaya çıkan bu söylem AKP’yi, Kuzey Irak üzerinden yıpratmak amacını güdüyor. Kısaca verilen mesaj şu: ‘TSK aslında bir an evvel Kuzey Irak’a girmek istiyor ama ne yazık ki korkak AKP hükümeti buna siyaseten izin vermiyor.’ Bu söylem hatta ‘Bizi tutmasalar, Barzani’yi de hallederiz’ demeye kadar gidiyor. Amaç gene çok açık: AKP’yi seçimlere zayıf şekilde sokmak. Son zamanlarda artan milliyetçi dalganın CHP, MHP, DYP, GP, ANAP ekseninde dağılması yani AKP olmasın da nereye olursa olsun gitmesi için zemin hazırlanıyor.

Peki AKP bu durumda ne yapmalı? Soğukkanlı davranan bir liderlik anlayışı, önüne serilen bu Kuzey Irak tuzağına düşmemeli. Zira askeri operasyona evet demek beraberinde büyük riskler taşıyacaktır. Herhangi bir Kuzey Irak operasyonuna misilleme olarak artacak PKK terörü hemen beraberinde sıkıyönetim ve olağanüstü hal getirecektir. Bu ise seçimlerin ertelenmesi ve 27 Nisan sürecinin kalıcı hale gelmesi anlamına gelecektir. Bu arada AB ile defter kapanacak ve ABD ile de köprüler atılacaktır. Dış piyasalar Türkiye konusunda alarma geçecek, yatırımlar ve kalkınma duracak, borsa, döviz ve faizlerde deprem yaşanacak, aniden derin bir ekonomik kriz ortamı doğacaktır. AKP hükümeti böylece ‘demokratik’ yollardan yıpranmış olacaktır. Ayrıca başka riskler de var. Operasyondan hemen iki gün sonra turizm bölgelerinde bir bomba patlar ve Allah korusun çok sayıda insan ölürse ne yapacağız? Bu sefer Barzani’ye saldırıp, Erbil ve Kerkük’ü işgal mi edeceğiz?

Peki Kuzey Irak’a operasyon tuzağına düşmeyen bir AKP nasıl hareket etmeli? Siyaseten zayıf düşmemek ve ‘Korkuyorlar’ damgasını yememek için AK Parti büyük düşünmek ve bazı riskleri göze almak zorunda. ABD üzerinde baskı kurmak ve Pentagon’un, PKK’ya karşı tek başına bir operasyon yapması için bastırmak ciddi bir alternatif gibi görünebilir. Ama bu senaryo pek gerçekçi değil. Neden mi? Bazı basit tespitler yapmamız gerekiyor. Büyükelçi Ross Wilson’un da geçen hafta belirttiği üzere Washington artık bütünüyle Bağdat’a odaklanmış durumda. Bush yönetimi için en elzem konu yeni yollanan 25 bin askerin Bağdat bölgesinde nasıl bir değişiklik yaratacağı. Önümüzdeki birkaç ay ABD’nin 2008 yılında nasıl bir Irak politikası izleyeceğini belirleyecek.

Böyle bir ortamda PKK konusunda ciddi bir askeri girişim beklemek hayalperestlik. Olsa olsa kozmetik bir-iki hava saldırısı düzenleyebilirler ya da Mahmur Kampı örneğinde olduğu gibi göstermelik operasyonlar beklenebilir. Eğer Washington seçimler öncesi AKP’nin elini güçlendirmek istiyorsa bunu yapabilir. Ancak ben, Washington’da bu yönde bir sevap işleme konusunda herhangi bir eğilim göremiyorum.

ABD’nin, PKK’ya karşı ciddi bir operasyon yapmak istememesinin en büyük nedeni Talabani ve Barzani’nin bunu istemiyor olmaları. O nedenle Türkiye artık ABD üzerinde baskı kurmak yerine birebir bir şekilde Barzani ve Talabani ile masaya oturmalı. AKP, Kuzey Iraklı Kürt liderlerle konuşup konuşmama konusunda Ahmet Necdet Sezer ve TSK nedeniyle gereksiz yere vakit kaybetti. Asıl sorun, konuşup konuşmamak değil, konuşunca ne söylemek gerektiği. Talabani ve Barzani ile konuşulacak konu kesinlikle PKK ile sınırlı kalmamalı. Türkmenler, Kerkük, petrol yasası, boru hatları, ticaret, Amerikan üsleri ve ABD ile ilişkiler gibi konular da ele alınmalı. Adam yerine konulacak bir Barzani ve Talabani’nin, Ankara ve PKK’ya bakış açıları kesinlikle değişecektir.

Olumlu dinamikler oluştuğu anda Kuzey Irak’taki siyasi otorite kendi peşmerge güçlerini bile PKK’nın üzerine yollayabilir. Önemli olan bu diyaloga başlamak. İşte bu nedenle seçim dönemi olmasına rağmen, AKP, Talabani ve Barzani ile konuşmayı göze almalıdır. Konuşmamak işleri bugünkü duruma getirdi. Önümüzdeki kritik haftaların demokratik ortam içinde kazasız belasız atlatılması AKP’nin, Kürt meselesi ve Kuzey Irak konusunda beklenmedik bir vizyon ve cesaret göstermesine bağlı. Artık korkunun ecele faydası yok...”

ABD İçin AKP’nin Alternatifi Yok

Taşpınar, Fethullahçı çizgisi ile tanınan Siyaset, Ekonomik ve Toplum Araştırmaları Vakfı’nın (SETA) davetlisi olarak, 10 Nisan 2007 Sah günü Ankara’da yaptığı “2007 Türkiye Seçimleri Ve Türk-Amerikan İlişkileri” başlıklı konuşmasında da şöyle diyordu:

“Türkiye’nin Irak konusunda Amerika ile yeterince işbirliği yapmaması Pentagon’da şok etkisi yarattı. Süleymaniye olaylarını Türkiye’de derin izler bırakırken Amerika tarafında hiçbir iz bırakmadı ve gündeme taşınmadı. Fakat bu olay sonrası Amerikan dış politikalarına en düşük sempati gösteren, halkının Amerika’yı en ciddi eleştiren ülkenin Türkiye olduğu belirlendi. 1 Mart tezkeresinin geçmemesi Türkiye’nin demokratik duruşunu göstermiştir. Belki de sonradan yaşayacağı çok ciddi sorunları da bertaraf etti. Fakat belli güvenlik sorunlarını da beraberinde getirdi. Amerika’nın bölgede güveneceği tek askeri güç Kürtler haline gelmiştir. Türkiye’nin, Amerika için negatif önemi Kürt meselesidir.

Amerika, Kürtlere güveniyor ama rasyonel olarak bölgede Kürt Devleti istemeleri için bir neden olmadı. Pek çok ağızdan yapılan açıklamalar, yorumlar ve Kürtlere karşı aşırı olumlu tutumları nedeniyle Türk kamuoyu da Amerika’ya güvenmemekte. ABD’nin, Kürtleri desteklediğinin düşünüldüğü ve Amerika’nın, PKK karşısında bir tavır almaması Türk insanı gözünde ABD’yi bölgede Kürt Devleti kurulmasını onaylıyor konuma getirmekte.

Irak’ın bölünmesi Amerika için büyük bir tehdit. Bu noktada komşularının müdahalesi istenmeyen bir sonuç olur. İran’ın fazlaca güçlenmesi ve Irak’taki Şia nüfus ile etnik farklılığa rağmen birlik olmaları Amerika’nın beklemediği bir gelişmeydi. Eski söylemi Ortadoğu’da demokratikleşme olan ABD, şimdi geri adım atarak daha realist politikalar güdüyor; istikrar ve ılımlılaşma söylemleri geliştiriyor, demokrasi geri planda kaldı; çünkü bölgede güçler dengesi değişmeye başladı.

Türkiye’de yükselen anti-Amerikanizm ile birlikte Amerikan kamuoyunun endişe uyandıran; ‘Türkiye’deki ulusalcılık hareketi nereye gidiyor?’, ‘Türkiye’de Kemalistler ve laik refleksleri olanlar hâlâ AB’ye girmeyi istiyor mu?’, ‘AB ve ABD ile sorunlu bir Türkiye nereye doğru gidiyor?’, ‘Yakınlaşan Türkiye-Rusya ilişkileri bağlamında Türkiye’nin bir Avrasya stratejisi mi var?’, ‘İran ve Suriye ortak Kürt sorunu sebebiyle Türkiye’ye daha yakın mı görülüyor?’, ‘Bir anti-Kürt koalisyon olacak mı?’, ‘Türkiye’de anti-Amerikanizm nasıl önlenir?’ gibi bazı sorular Amerikalıların zihinlerini meşgul etmekte.

Türk-Amerikan ilişkilerinin düzelmesinin kolay görünmüyor. Bu, Türkiye’nin kimlik sorunu ile ilgili. Amerika’da iktidar değişikliği de olsa, yani Demokratlar iktidara gelse dahi bu sorunların devam edecek. Türkiye kendi kimliğiyle kavga ettikçe Amerika ile de kavga halinde olacaktır. Amerika’nın arzuladığı Kürt meselesini ve Siyasal İslam’ı demokratik yollarla çözmüş, AB’ye doğru giden bir Türkiye. Bu durumda Amerika baktığında her konuda mutabık olmasa da Türkiye’de AKP’ye alternatif göremiyor. 2007 seçimlerinde Amerika için önemli olan; Avrupa Birliği’ne doğru giden, demokrat, ekonomisi güçlü bir Türkiye tablosu.”

AKP Rejimle Sorunu Olabilecek Bir Parti

“ABD-Türkiye ilişkileri 11 Eylül’den sonra özel bir döneme girdi. O zamana kadar hep güvenlikten söz edilirken, Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi 11 Eylül terörizmiyle gerçek haline geldi, birdenbire ‘İslam’la, Hıristiyanlık çatışma içine giriyor’ kaygısı başladı ve Amerikalı uzmanlar, İslam dünyasında demokrasi arayışına başladılar.

Türkiye, sadece jeostratejik önemiyle değil, laik ve demokratik sistemi, Müslüman kimliği, AB yolunda ilerleyişiyle bir rol modeli olarak öne çıktı. AKP’nin iktidara gelişiyle, ‘Ilımlı İslam’ projesi Türkiye’nin laik hassasiyeti ile çatıştı.

Kırılma noktası, Colin Powell’ın ‘İslam Cumhuriyeti’ nitelemesidir. ABD yönetimine kuşkuyla bakan çevrelerde, radikal İslam’a karşı ‘Ilımlı İslam’ projesinin AKP üzerinden geliştirilmek istendiği yargısı doğdu.

Bu süreçte Türkiye’nin Kemalist kimliği ortadan kalkacaktı. ‘Acaba, Amerika yine hata mı yapıyor, bizi İslam dünyasına mı itmeye çalışıyor?’ tepkisi oluştu.

Türkiye’den ‘model’ nitelemesine o kadar sert tepkiler geldi ki ABD sözcüleri ‘m’ harfini ağızlarına bile almak istemiyorlar. ‘Ilımlı İslam’ da sözlükten çıkarıldı. ‘İlham kaynağı’ diye bir formül buldular. Türkiye, İslam dünyasında demokrasinin gelişmesinin ilham kaynağı...

(...) ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Mısır’da Hüsnü Mübarek’le görüştü ve çok önemli mesajlar verdi. ABD’nin sorduğu, ‘Arap dünyasında gerçekten demokrasi istiyor muyuz?’ Arap coğrafyasında demokrasi gelişirse önce İslamcılar iktidara gelecek. Cezayir gibi olacak.

Amerikalılar buna ‘One man, one vote, one time...’ diyorlar. Bir insan, bir oy ve bir daha seçim olmayacak. Gelecekler iktidara ve kalacaklar.

Eskiden Türkiye’de de korkulurdu. İslamcılar demokrasiye inanmıyor gelecekler ve gitmeyecekler. AKP ile bu sendrom aşıldı.

Çünkü Türkiye’de güçlü bir devlet var. Laikliğin kırmızı çizgilerini 28 Şubat’ta öğrendi siyasal İslam. AKP sonuçta Kemalizm’in bir ürünü.

(...) Türkiye’yi iyi tanıyan ABD’liler, Türkiye’nin Doğu’ya gidemeyecek bir ülke olduğunun farkındalar. En başta ordu buna izin vermez. Ordudan benim anladığım, güçlü devlet. Derin devlet değil! Genelkurmay, Dışişleri, bürokrasi...

Osmanlı’dan, Tanzimat’tan bu yana Türkiye’yi, Batı’ya taşımaya çalışan bürokratik bir gelenek olmasa Türkiye, Doğu’ya gidebilir, diye korkarlardı.

Bernard Lewis, ‘Türkiye bin yıldır Batı’ya gidiyor, Doğu’ya gitmez’ dedi. Lewis, ABD’deki Neo-Con’ların fikir babası. Dedi ki ‘Batıya yolculuk bugün Avrupa’ya doğru sürüyor, AB’nin aslında vakit kaybı olduğunu anlayacak Türkler.’

(...) Bernard Lewis de Huntington da buna inanıyor, çünkü Avrupa ırkçı, kültürel olarak Türkiye Müslüman olduğu için hiçbir zaman kapılarını açmayacak diyorlar.

Önerileri, ‘Gelin Batılılaşma geleneğinizi ABD ve İsrail eksenli devam ettirin. ’

3 Ekim 2005’ten sonra AB ile ilişkiler kötüye giderse, Türkiye’ye ‘imtiyazlı ortaklık’ önerilir ve AKP ‘Yeter artık, buraya kadar’ derse ABD yeniden tek alternatif haline gelebilir.

Ancak Türkiye’de düşünüldüğünün aksine ABD bunu istemiyor. İstiyor ki Türkiye demokratik olarak yoluna devam etsin çünkü ABD, Türkiye’de demokratikleşmenin motorunu AB olarak görüyor.”

Kaynakça
Kitap: AMERİKAPERESTLER
Yazar: EROL BİLBİLİK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türkiye'de Bazı Amerikan Uşakları'nın Geçmişi ve ABD Mandacılığı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir