Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Burada Türkiye'de Bazı Amerikan Uşakları'nın Geçmişi ve ABD Mandacılığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Re: Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 23:07

İtfaiyeci bağırdı: “Senin de, leoparının da...”

“inci Baba”nın değişik zevkleri de vardı. Bürosunda piranha balıklan besliyor, hemen iki bina ötesindeki villasında ise iki leoparı bulunuyordu. Leoparları, bir müteahhit arkadaşından almıştı. Yavru leoparlar villanın altını üstüne getiriyor, büyüdükçe huysuzlaşıyorlardı.

Tunus Caddesi’nde bulunan bürosunun hemen iki bina ötesinde o dönem Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği, hemen karşısında ise Mamak Askeri Cezaevi Komutanı Albay R. T’nin lojmanı bulunuyordu. “inci Baba”nın leoparlarıyla fotoğrafını çekmek isteyen Ankara basının ünlü foto muhabiri ÜMİT Turpçu’nun nasıl heyecanlandığım, gazetenin deneyimli polis muhabiri Oktay Özeskici gülerek anlatıyordu.

“inci Baba”nın yine cezaevinde olduğu günlerdi. Leoparlar villanın üst katında camlan kırıp çatıya çıkmıştı. Leoparların oradan yere atlayıp Ankara’nın en önemli caddelerinde önüne gelene saldırabileceğini düşünen “İnci Baba”nın oğlu Müjdat İncilerin aklına itfaiyeyi aramak geldi. Daha on yedisinde delikanlıydı.

Telefonu açan itfaiye görevlisine heyecanlı heyecanlı, “Amca, bizim iki leoparımız var. Tunus Caddesi’ndeki villanın çatışma çıktı, şimdi oradan atlayıp millete saldırabilir. Onlara su sıkıp indirebilir misiniz?” dedi, itfaiye görevlisinin kafasının tası atmıştı. Ankara’nın en önemli caddesinde leoparlar ne geziyordu? Kendisiyle alay edildiğini düşündü. Karşısındakinin söylediklerim dinledikten sonra “Ulan senin de, leoparının da, itfaiyesinin de, suyunun da” deyip arkasından okkalı bir küfür sallayarak telefonu kapattı.

Resim
Roma Başsavcı Vekili Saieva tarafından infaz Ofisi’ne gönderilen yazıda, Mehmet Ali Ağca’nın serbest bırakılacağı belirtiliyordu. Ağca dosyası raflardan indirildi.

Müjdat İnciler, “Başında da söylemiştim, ‘Su testisi su yolunda kırılır. Bir gün telefonla babamla ilgili kötü bir haber alırız diye her telefonu korkarak açardık’ diye. İşte o beklediğimiz, korktuğumuz telefon 5 aralık 1993 gecesi geldi. Yeğeni ve koruması arasında çıkan kavgada araya girince silahtan çıkan kurşun babamın kasığına geldi. Hastaneye kaldırılırken öldü. Cenazesinde binlerce kişi vardı. Sevgi seli oluşmuştu. Alkışlıyorlardı, dua ediyorlardı, çiçek atıyorlardı. Benim babam da işte böyle bir babaydı” diyor ve bunları söylerken gözleri yaşarıyordu...

Roma’da Ağca’yı ilk tanıyan Türk

Mehmet Ali Ağca, Kartal Cezaevi önünden hızla ayrılmaya çalışırken, otomobile doğru yaklaşıp cama vuran kişi “Ağca benim, camı aç” dedi. Ağca’yı izlemek için gelen bütün gazeteciler, sanki Ağca’yı çok yakından tanıyormuş gibi kararlı bir ifadeyle konuşan ve elinde televizyon mikrofonu olan meslektaşlarının bu tutumunu yadırgamışlardı.

Hepsi onu tanıyor, ünlü bir sunucu olduğunu biliyorlardı. Ama, otuz yıldır cezaevinde olan Ağca’nın onu tanımış olabileceğini de hiç sanmıyorlardı. Oysa, onunla, Ağca’nın yolu yıllar önce Roma’da kesişmişti. Emniyette günlerce birlikte olmuşlardı. Ağca anlatmış, o söylediklerini can kulağıyla dinlemişti. O ne söylediyse, emniyet görevlileri de onun söylediklerini kayda geçmişti.

Mehmet Ali Ağca, gördüğü kişiyi hatırlamıştı. Onunla günlerce konuşmuştu. İçinden “Korcan bu” dedi. Camı indirmek için düğmeye bastığı an, avukatı “Hayır, hayır, sakın açma” dedi. İçinde bulunduğu otomobil hızla uzaklaşırken, Ağca başını çevirip Korcan’ı görmeye çalıştı. Ancak peşindeki onlarca gazeteci, kameraman, foto muhabiri arasında göremedi...

“Korcan Bey, sizi emniyete götürmek zorundayız”

İzmirli Korcan, müzik eğitimi almak için Roma’ya gelmişti. İyi bir eğitim alıp, başarılı bir müzisyen olmayı planlıyordu. Her şey yolunda gidiyordu. Oturma izni alabilmek için belirli aralıklarla Emniyet Müdürlüğü’ne gidiyor, Yabancılar Şubesi’nde işlemlerini yaptırıyordu. Bir gün sonra aynı şubeye gidip, şube müdürüne bizzat belgeleri damgalattırması gerekiyordu.

Şube müdürü, önce, gelen kişiyi tepeden aşağı süzüyor, ona bazı sorular yöneltiyor ve damgayı sert biçimde belgelere basıyordu. Artık gidegele Korcan, şube müdürüyle yakın dost olmuştu. Italyancasını da ilerlettiği için sohbetlerini de İtalyanca yapıyordu.

Günlerden çarşambaydı. Tarih 13 mayıs 1981... İtalyan televizyonlarında son dakika haberi patlıyordu. Papa’ya tabancayla ateş edilmiş ve Papa yaralanmıştı. Ancak, kimin vurduğu henüz belli değildi. Korcan o sabah evden çıkmış, Papa’nın vurulduğuna ilişkin haberlerin yayınlanmaya başladığı saatlerde de eve dönmüştü. Eve geldiğinde kapıyı açan arkadaşı, “Papa’yı vurmuşlar” dedi. Korcan, televizyonun sesini duydu. Arkadaşları dersleri bırakmış, Papa’yla ilgili görüntüleri izliyorlardı.

Her dakika Papa’ya suikast haberiyle ilgili yeni bir bilgi verilmeye çalışılıyordu. Son verilen haberde ise Papa’ya suikast yapan kişinin Türk vatandaşı olduğunun belirlendiği ifade ediliyordu. Suikastın, kimliği açıklanmayan Türk vatandaşı tarafından gerçekleştiğine ilişkin haber Korcan’ın da canını sıkmıştı.

Korcan ve arkadaşları gelişmeleri televizyondan izlerken, “Aman sokağa çıkmayalım, Türk olduğumuzu öğrenince belki saldırabilirler” diye konuşuyorlardı aralarında.

Aynı saatlerde Roma Emniyet Müdürlüğü’nde yapılan toplantıda, ülkede bulunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla ilgili araştırma yapılıyor, Papa’ya suikastta bu kişilerin rolleri belirlenmeye çalışılıyordu.

Yabancılar Şube Müdürlüğü’nden bir ekip, kayıtlardaki adresi belirlemiş, Korcan ve arkadaşlarının bulunduğu semte doğru hızla yol alıyordu. Bir an önce ulaşmak, bir an önce Korcan’ı bulmak istiyorlardı.

Üç polis Korcan’ın bulunduğu dairenin önüne geldi. Zilin çalması üzerine kapıyı açmak için giden kişinin aklına, az önce konuştukları “Papa’yı bir Türk vurduğu için Türklere saldırabilirler” sözü geldi. Ayaklarının ucuna basarak, sessizce kapıya yaklaştı ve gözetleme deliğinden baktı. Heyecanlandı, karşısında üniformalı polisler duruyordu.

Hemen içeriye geldi. Heyecanlıydı. “Arkadaşlar kapıya polisler gelmiş” dedi. İçerdeki dört kişi birden kapının önüne geldi. Aralarında en iyi Italyancayı Korcan konuşuyordu. Diğerlerine göre rahattı. Kapıyı açarak, “buyurun” dedi. Polislerden birisi Korcan’ı sordu. Korcan “Benim” dediğinde başına neler gelebileceğini bilmiyordu.

Polis elindeki zarfı Korcan’a uzatırken, “Korcan Bey, sizi mevcutlu olarak emniyete götürmek zorundayız” dedi. İçerde bir panik başlamıştı. Korcan, “Arkadaşlar heyecanlanmayın, yok bir şey” diye onları yatıştırmaya çalışırken, onların da kendisiyle gelmek istemesi karşısında, “Siz beni merak etmeyin, gider ne olduğunu öğrenip gelirim” diyordu. Ancak, bir şey bildiği yoktu. Başına neler gelebileceğinden de habersizdi.

Korcan götürülürken arkadaşları kendi aralarında, “Papa suikastıyla Korcan’ın ne işi olabilir? Sabah evden çıkmıştı, acaba Papa’ya suikast yapanlardan birisi Korcan mı?” diye konuşuyorlardı. Ancak, Korcan’ın böyle bir şey yapacağına da ihtimal vermiyorlardı. “Hayır, hayır, Korcan böyle bir insan değil” diyorlardı.

“Eyvah! Korcan, Papa’ya suikasttan gözaltında”


Polislerin arasında emniyete götürülen Korcan, heyecanlıydı. Ne olup bittiğini bilmiyordu. Yabancılar Şube Müdürlüğü’nde belgelerine damgayı vuran polis müdürünün karşısındaydı.

Korcan’ın heyecanlı halini gören müdür gülümsedi, “Sizin için bir problem yok” diye onu rahatlatmaya çalıştı. Ardından şunları söyledi:

“Suikast olayıyla ilgili olarak bir Türk yakalandı. Büyükelçilikten değil, tarafsız, bağlantısız birisinin tercümanlığına ihtiyacımız var. Bunun için en uygun ismin siz olduğunu düşündük. Gözaltına alman kişinin sorgusunda bize tercümanlık yapmanı istiyoruz.”

Korcan rahatlamıştı. Alnında biriken terleri elinin tersiyle sildi, “Bunun için mi?” diye sordu. Tercümanlık için geldiğini öğrendiğinde, “Şimdi kim bilir ailem nasıl telaşlanmıştır. Arkadaşlarım bu saate kadar kesin aileme durumu bildirmişlerdir” diye düşündü.

Kolay değildi o yıllar telefonla ulaşabilmek. Telefon kaydı veriliyor, bağlantının kurulması için saatlerce bekleniyordu. Korcan, ailesinin paniğe kapılmaması için telefon etmek istediğini söyledi. İsteği yerine getirilmişti. Onların da Korcan’dan isteği vardı, gözaltına alman kişinin sorgusuyla ilgili olarak hiç kimseye hiçbir açıklamada bulunmayacak, bu konularda hiç konuşmayacaktı.

“Benim gerçek adım Mehmet Ali Ağca’dır”

Papa’ya suikasttan gözaltına alınan kişinin Faruk Özgün olduğu anlaşılmıştı. Nevşehirli Faruk Özgün, Papa’yı niçin öldürmek istediğini üzerinden çıkan notta belirtmişti. Korcan, Papa’ya ateş eden kişinin sorgulanacağı odaya doğru götürülürken bir taraftan heyecanlanıyor, bir taraftan da kendisine güven duyulduğu için seviniyordu.

“Şimdi gazeteci olma zamanı” diyordu içinden. Papa’ya suikast yapan kişinin söylediklerini ilk o öğrenecek, onun söyledikleri tutanağa geçecekti. Korcan’ın gönlünde müzisyenlik bir numaraydı ama, gazeteci olmak de hayallerinden birisiydi. Belki o yüzden olsa gerek, muhabiri olmamasına rağmen İzmir’de yayımlanan Yeni Asır gazetesine İtalyan gazetelerinden çevirdiği bazı haberleri gönderiyordu.

Odaya girdiğinde, gözaltındaki kişinin kim olduğunu bilmiyordu. Sadece kaldığı oteldeki yatağın altında Faruk Özgün adına düzenlenmiş pasaport bilgileri vardı. Korcan, uzun süredir İtalya’da
olduğu için Türkiye’deki gelişmelerden yeteri kadar bilgisi yoktu. Mehmet Ali Ağca’nın, gazeteci-yazar Abdi İpekçi’yi öldürdüğünü biliyor ama Ağca’nın fotoğraflarım da hayal meyal hatırlıyordu. O günlerde Türkiye’de cinayet işlenmeyen gün yoktu zaten.

Polis müdürüyle sorgu odasına gittiğinde, Faruk Özgün’le yüz yüzeydi. Korcan, “Merhaba, ben tercümanım. Sorgucuların size sorduklarını, sizin onlara vereceğiniz cevaplan aktaracağım. Bunu doğru yapacağıma dair yemin de ettim. Tercüme konusunda size yardımcı olacağım” dedi.

Ağca, sessizce dinledi. Kimliğini yine Faruk Özgün olarak açıkladı. Sorgu ilerledikçe, suikastçı da çözülmeye başladı. Saat 23.00 civarıydı. Ağca, Korcan’a dönüp, “Neyse, ben gerçek kimliğimi açıklıyorum. Benim adım Faruk Özgün değil, benim adım Mehmet Ali Ağca’dır” dedi.

Sorgu sırasında Korcan’la birlikte İtalyan uyruklu Türkçe bilen bir tercüman daha vardı. Korcan’la birbirlerine baktılar. Korcan, Ağca’nın adım açıklamasının ardından söylediklerini dikkatlice yazıyordu. Az sonra, bunları İtalyanca’ya çevirip söyledi.

Yakalanan kişinin Faruk Özgün değil, Mehmet Ali Ağca olduğuna ilişkin bilgiler Interpol aracılığıyla Türkiye’ye bildirildi. Ağca’nın parmak izi, fotoğrafları ve pasaport bilgileri Türkiye’ye gönderildiği saatlerde bu kez teleksler de “flaş flaş” kaydıyla çınlıyor, Papa’yı yaralayan kişinin gazeteci-yazar Abdi İpekçinin katili Mehmet Ali Ağca olduğunu duyuruyordu.

Tercüman Korcan, ünlü televizyoncu Korcan Karar’dı

Arkadaşları Korcan’ı merak ediyordu. Korcan, o gece sabaha karşı, birkaç saat istirahat etmesi için polis aracıyla evine götürüldü. Korcan’ın ev arkadaşları merak içindeydi. Onlara “yeminli tercümanlık görevi verildiğini” anlattığında, bazıları inanamadı. Yakalanan kişinin Ağca olduğu, bu kişiyle Korcan’ın bir ilgisinin bulunduğunu düşünenler bile oldu.

Korcan onları rahatlattı. Eve, sivil plakalı polis aracı geliyor, Korcan’ı sorgu saatinde götürüyordu. Korcan’ın tercümanlığı tam yirmi gün sürdü. Hiçbir gazeteci onun tercümanlık yaptığını henüz belirleyememişti.

Suikast olayını araştırmak üzere Londra’dan Roma’ya gelen Hürriyet gazetesi muhabiri Faruk Zapçı, Korcan’ın tercümanlık yaptığını belirledi. Ancak Korcan konuşmuyor, yeminine sadık kalıyordu. Artık deşifre olmuştu.

Korcan’ın içindeki gazetecilik aşkı da giderek kabarıyordu. Gazetecilerin çalışma yöntemlerini inceliyor, sorguyla ilgili ağzından birkaç kelime alabilmek için gazetecilerin nasıl taktikler uyguladığına da tanık oluyordu. Yeni Asır gazetesi yetkilileri, Roma’da bulunan Korcan’ın, tercümanlık yapan ve kendi muhabirleri olan Korcan olduğunu öğrendiklerinde şaşırmışlardı.

Artık her gün Korcan Karar’ı arıyorlar, Papa suikastıyla ilgili gelişmeler konusunda Korcan’ın yazdırdıklarını gazetelerinde manşete taşıyorlardı. Korcan’ın gazeteciliğe olan sevgisi giderek artıyor, konservatuvara gidişleri de yavaş yavaş aksıyordu. Ona gazeteden “Bugün de haberin manşetten yayımlandı. Üstelik fotoğrafın da var. Senden her gün yeni bomba haber bekliyoruz” deniyordu. Yirmi yaşındaki Korcan artık Yeni Asır gazetesinin Roma muhabiri olmuş, yazdığı haberlerle diğer gazetecileri peşinden koşturur hale gelmişti.

İşte o günlerde ünlü gazeteci-yazar Uğur Mumcu, Papa-Ağcamafya ilişkilerini araştırmak üzere Roma’ya gitti. Korcan’ı buldu. Zaten her gelen gazeteci Roma’yı adım adım bilen Korcan’a ulaşıyor, italyancayı da bilmesi nedeniyle ondan yardım alıyorlardı.

Uğur Mumcu’da Korcan’a, yapacağı araştırmalar için Roma’da bir süre kalacağını, bütçesinin kısıtlı olması nedeniyle otelde değil, ancak bir pansiyonda kalabileceğini söylemişti. Uğur Mumcu’ya Roma’da Türk Hava Yollan (THY) bürosunun hemen yakınında ucuz bir pansiyon buldu.

Korcan, her gün Uğur Mumcu’yla beraberdi. Onunla birlikte soruşturmayı yürüten Savcı Antonio Mario’nun yanma gidiyor, Uğur Mumcu’nun ulaştığı her belgeyi görüyor, onların tercümesini de yapıyordu. Korcan, Mumcu’dan çok şeyler öğrenmişti.

Korcan, Türkiye’ye döndüğünde boynunda o dönemin en modern fotoğraf makineleriyle Ankara’da gazetecilerin arasına foto muhabiri olarak katıldı. Sonra hem haberini yazan, hem fotoğraflarını çeken, ardından televizyon dünyasına adım atan, hızla yükselen bir isim oldu.

Ağca’nın tercümanlığını yapan konservatuvar öğrencisi Korcan, bugünün ünlü spikeri Korcan Karar’dan başkası değildi.

Ağca, “Ağca camı indir” diyen Korcan Karar’ı gördüğünde avukatın uyansı üzerine camı indirememişti. Ama, her ikisi de otuz yıl öncesine dönmüştü. Biri Korcan Karar, diğeri Mehmet Ali Ağca’ydı. Birisi Ağca’nın tercümanlığının ardından profesyonel gazeteciliğe adımını atmış, haber peşinde koşuyor, diğeri ise ünlü bir terörist olarak haber değeri taşıyordu...

Resim
Ancona’dan gelen tahliye emri.

Emniyette “gizli görev”i Genel Müdür Turan Genç verdi

Roma Cumhuriyet Başsavcı Vekili Dr. Giuseppe Saieva’nın, Roma Mahkemesi İnfaz Ofısi’ne gönderdiği 13 haziran 2000 tarihli yazı, terörist Mehmet Ali Ağca’yla ilgiliydi. O yazıda, Ancona Cezaevi’nde bulunan Mehmet Ali Ağca’nın 22 ocak 1981 ve 29 mart 1986 tarihlerinde Roma Mahkemesi jürisi tarafından başrahibe yönelik bulunduğu silahlı saldırıdan dolayı verilen müebbet hapis hükmünü de içeren ve 8 nisan 1987 tarihinde eşzamanlı verilen ceza hükümlerinin birleştirilmesiyle halihazırda infaz edilen cezalarından dolayı derhal serbest bırakılacağı belirtiliyordu.

Başsavcı vekilinin bu yazısı yeminli tercüman Ayser Özteş tarafından italyancadan Türkçeye çevrildi. Ağca dosyası raflardan çıkarıldı ve bundan sonraki yeni sürecin işletilmesi için harekete geçildi. Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen yazı Adalet Bakanlığı’nda incelenirken, olayın bir tarafı da içişleri Bakanlığı’ydı.

Emniyet Genel Müdürü Turan Genç, Interpol’den sorumlu Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Ramazan Er ve Interpol Dairesi Başkanı Yalçın Çakıcı’ıyla akşam saatlerinde bir araya gelmişti. Özel Kalem Müdürü Engin Kaya’ya, “Bir süre kimseyi almayın, telefon bağlamayın” dedi.

Engin Bey, odadan ayrıldı. Genel müdür, yardımcısı ve Interpol Dairesi başkanı odada kalmıştı. Önemli bir konu olduğunda hep böyle olurdu. Engin Kaya, “önemli bir olay” olduğunu böyle zamanlarda anlardı. Son günlerde Interpol’ü ilgilendiren önemli bir görev yoktu. Yakalanan yeni bir “ünlü” de bulunmuyordu.

Genel Müdür Turan Genç, birkaç dakika önce içişleri Bakanı Tantan’ın yanından ayrılmış, yardımcısı Ramazan Er ve Interpol Dairesi Başkanı Yalçın Çakıcı’nın geldiğinde odasında bulunmasını istemişti. Genç, hemen konuya girdi, “Az önce bakanımızın yanındaydım. İtalyanca bilen üç görevli hazırlayın. Her an yola çıkabilirler. Tüm işlemlerini tamamlasınlar” dedi. Genç, yapılacak görevin yıllardır İtalya’da cezaevinde yatan Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’nın Türkiye’ye getirilmesi olduğunu söyledi. Bu konu çok gizli tutulacak, üç kişilik ekip, kimi getireceğini İstanbul’dan ayrılmadan birkaç dakika önce öğrenecekti.

“Önemli bir göreve gidiyorsunuz, yolunuz açık olsun”

Pazartesi günü saat 15.25’i gösteriyordu. Interpol Dairesi Başkanı Yalçın Çakıcı, personel dosyasından İtalyanca bilen rütbeli personelini belirlemiş, bu kişilerin makamda hazır olmasını istemişti. Sekreter içeriye girdi, “Amirlerimiz hazır başkanını” dedi. Emniyetin sekizinci katında bulunan geniş odada Interpol Dairesi başkanı onlara, kısık bir sesle “önemli bir dış görev” olduğunu belirtti, İtalya’ya gidileceğini söyledi.

O anda hiçbirinin aklından Mehmet Ali Ağca’nın getirileceği geçmemişti bile. Bir uyuşturucu kaçakçısıyla ilgili İtalya’yla bazı yazışmalar yapılıyordu. Bununla ilgili görev sandılar. Yalçın Çakıcı, görev emrini alan üç rütbeli Interpol görevlisine “Çok gizli ve önemli bir göreve gidiyorsunuz. Yolunuz açık olsun” dedi. Odadan dışarı çıkarlarken, başkan, aralarından birisine ismiyle hitap etti, “Birkaç dakika kal” dedi. Odaya üç kişi girmiş, birisi kalmıştı. Başkan ayakta bekleyen görevliye, “Hangi göreve gideceğinizi uçağa binmeden önce sana bildireceğim. Beni ara” dedi.

Gerilimli, bir o kadar zevkli yeni bir görev başlıyordu. Kim bilir kimi getirecekler ya da ne gibi bir operasyona katılacaklardı?.. Masalarını topladıktan hemen sonra işlemler başladı. Zorlu, maceralı bir yolculuk onları bekliyordu.

Salı günü üç görevli Ankara-Esenboğa Iiavaalanı’nda İstanbul uçağına biniyordu. Aynı gün İtalyan Havayolları’na ait uçağa binmeden önce tim amiri Interpol Dairesi başkanım telefonla aradı. “Başkanım, uçağa biniyoruz. Emirleriniz” dedi. Başkan, “Getireceğiniz sıradan biri değil. Mehmet Ali Ağca’yı getireceksiniz” dedi. Kısa bir sessizlik oldu. Tim amiri, “Anlaşıldı başkanım” dedi. Başkan “Her gelişmeden bilgi verin” diye ekledi.

Roma’ya indiklerinde kendilerini uçağın merdivenlerinde iki görevli karşıladı. Özel bir odaya alman Interpol görevlilerine çay ikram edildi. Az sonra, “Hazırsanız uçağa gidelim” denildi. Italyanlara ait özel bir uçakta bu kez Türk görevlilerin yanında beş Italyan görevli bulunuyordu. Kısa bir uçak yolculuğu sonucu Ancona’ya varıldı. Italyan görevlilerden ikisi Türk görevlilerle kaldı, üçü işlemlerin tamamlanması için cezaevine gitti. Italyanlar işlemleri âdeta “jet hızı”yla yürütüyor, bir an önce Mehmet Ali Ağca’nın İtalya’dan ayrılması için çaba gösteriyorlardı.

Ağca’ya çelik yelek giydirildi, “Vatana gidiyoruz” denildi

Mehmet Ali Ağca, on dokuz yıldır yattığı cezaevinden çıkarıldığında büyük bir şaşkınlık içindeydi. Cezaevinde minibüse bindirilmeden önce kendisine çelik yelek giydirildi. Bileklerine kelepçe vuruldu. Ağca yüzlerine kar maskesi takmış görevlilerin arasında bilinmeyen bir yolculuğa gidiyordu. Önde ve arkada ayrı koruma araçları vardı. Çok sıkı güvenlik önlemleri altında yola çıkılmış, Ancona’da havaalanına doğru hızla ilerleniyordu.

Türk görevliler Ancona’daki gelişmeleri Türkiye’ye dakika dakika aktarıyordu. Gidiş tamamdı da “dönüş”ün neyle olacağı bilinmiyordu. Telefonda “Orada Falcon tipi bir uçak var. Sizi bekliyor. Malum kişiyi onunla getireceksiniz” denildi. Ağca şaşkın gözlerle bakıyor, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Türk Interpol görevlilerinden birisi uçağa bindi, iki kişi çevre önlemi aldı. Ağca’nın uçağa bindirilmesinden sonra iki görevli uçağa binerken, Italyanlar uçağın çevresinde geniş önlemler almaya başladı. Her şey gizlilik içinde yürütülüyor, ne olup bittiğini çevredeki meraklı gözler anlamıyordu.

Mehmet Ali Ağca uçağa bindirildiğinde görevlilerin aklından Abdullah Öcalan’a uçakta söylenen “Vatanına hoş geldin” sözleri geçti. Bir görevli dayanamadı, “Haydi, vatanımıza gidiyoruz” dedi.

Ağca, şaşkınlık içindeydi. Bu sırada İtalyan görevliler Ağca’nın üzerindeki çelik yeleği çıkarmış, Türk görevliler çelik yelek giydirmeye başlamıştı. Ağca’ya “Biz Türk Interpol görevlisiyiz. Birlikte gideceğiz” denildiğinde Ağca’nın şaşkınlığı arttı. İnanamadı. Her şey hızla yapılıyordu. Ağca’nın çantası açıldı. Bunlar tutanakla teslim alınacaktı. Çantanın en üstünde beş altı mektup bulunuyordu. Interpol görevlisi ağzı açık bir mektubu açtığında karşısında sarışın güzel bir kadın fotoğrafı gördü. Ağca, “O benim sevgilim” dedi gülümseyerek...

Ağca’nın çantasında Papa fotoğrafı

Ağca’nın eşyaları teslim alınırken Italyan Ceza Kanunu, Interpol görevlilerinin dikkatini çekti. Ağca’nın kendi yazdığı kitabın yanı sıra İtalyanca yazılmış romanlar ve hikâye kitapları, Türkiye’de yayımlanan bazı dergiler, mektuplar vardı. Mektupların arasında ailesinden gelenler de bulunuyordu. Mektuplar tek tek kontrol edilerek sayfa sayısına kadar kaydedildi. Tarih 15 haziran 2000’di. Görevliler tutanak düzenlemeye ve çantada bulunanları yazmaya çalışırken Ağca başında duran Türk görevliye sordu: “Şimdi yolculuğumuz nereye?”

Resim
Ağca yirmi yıl bu odada kaldı. Ziyaretçileri arasında öldürmek istediği Papa da vardı.

“Seni vatanına götürmek için geldik. Özel bir uçakla yurda götüreceğiz.”

Ağca şaşırmıştı. O, serbest kaldıktan sonra İtalya’da kalmak istiyordu. Görevlinin az önce gördüğü fotoğrafı hatırladı, “İtalya’da özleyeceğim tek kişi az önce resmini gördüğünüz kadın. Bana cezaevinde tek güç veren, yaşama bağlayan bu kadındı” dedi.

Görevliler tutanağı yazmaya devam ediyordu. Ağca’nın öldürmek istediği Papa’nın resmi de vardı çantada. Italyan ve Türk görevliler Ağca’nın öldürmek istediği Papa II. Johannes-Paulus’un fotoğrafını görünce göz göze gelip gülümsediler. Aralarında İtalyanca konuştular. Ağca, söylenenleri anladığı için güldü.

Kartlar, mektuplar, kitap ve dergiler tek tek kayda geçti. Italyan görevliler uçaktan sanki “uçar adım” çıktı. Uçağın çevresinde önlemler daha da artırılmıştı. Uçağın özel bölmesinde dört kişi bulunuyordu: Ağca ve kendisini Türkiye’ye getirecek üç Interpol görevlisi. Uçak gece yansı havalandı. Yolculuk başlamıştı. Mehmet Ali Ağca’nın taşkınlık yapacak bir hali yoktu.

“Kelepçeyi çıkarıyoruz. Yolumuz uzun. Rahat et” dediler.

“iyi olur. Türkiye’ye gidiyorum diye inanın çok mutluyum.” Genç Interpolcüler ile Ağca’nın uzun bir yolu vardı. Emniyetçiler Türkiye’yi sarsan bir cinayeti gerçekleştiren azılı bir katili, dünyayı sarsan bir suikast olayını gerçekleştiren kişiyi getiriyorlardı. Nasıl birisi diye dikkatli dikkatli süzüyorlardı. Uçakta kimse konuşmuyordu. Sessizliği Ağca bozdu:

“Ben gidiyorum, İtalya’ya bu kez başkaları geliyor.”

“Kim geliyor.”

“Fatih Terim antrenör olarak İtalya’ya geldi. Hakan Şükür Inter’e geliyor. Onlar burada olsaydı televizyonda onların maçlarını izlemek ayrı bir heyecan olurdu.”

“Hangi takımı tutuyorsun Ağca?”

“Galatasaray hastasıyım. Hakan’ın da hayranıyım. Türkiye’yi çok özledim. Cezaevinde çok zor günler geçirdim. Kafayı yememek için kendimi spora verdim. Bol spor yapıyordum. Mektup yazıyordum. Vakit geçmek bilmiyordu.”

“Belli, güçlü görünüyorsun.”

“Kitabı da sıkıldığım için yazdım. Yaşayıp da yazmadığım çok şeyler var. Italyancayı da yine can sıkıntısını gidermek için öğrendim. iyi de oldu.”

“Sanatçı Seda Sayan’ın hayranıyım”

“Türkiye’de olup biteni öğreniyordun herhalde...” “Televizyondan dinliyordum. Haberler değil de en çok Seda Sayan’ın şarkıları beni etkiliyordu. Çok güzel sesi ve yorumu var.” “Geçenlerde evlendi, haberin var mı?”

“Hayır, şimdi öğrendim... Beni beklese iyi olurdu.”

Görevlinin birisi Türkiye’den getirdiği gazeteleri çıkardı. Mehmet Ali Ağca, “Benimle ilgili bir haber var mı?” diye sordu. Olmadığını öğrenince, “Gidişim bomba etkisi yaratır” dedi.

Uçakta bulunan bir görevli yemek servisi başlattı. Ağca, “Uzun süredir yemek yiyemiyorum. Dişlerim ağrıyor. Dişetlerim çekilmiş. Yemek yemek sanki işkence” dedi.

Ağca yolculuk boyunca yemek yemedi. Bir neskafe, bir meyve suyu içti. Uzun yolculuk İstanbul’da bitiyordu. Interpol görevlileri “çok gizli” görevi yerine getirmiş, Ağca’yı, uçağın içinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü yetkililerine teslim etmişlerdi. Teslimden hemen sonra Interpol Dairesi Başkam Yalçın Çakıcı’nın telefonu çaldı: “Görev tamamlandı başkanım... Ağca artık vatanında. Biraz sonra Kartal Cezaevi’ne konulacak.”

Resim
Her dönemde basının ilgi odağı oldu.

Ağca getirildiğinde cebinde 5 kuruşu bile yoktu

Avukat Şevket Can Özbay, 12 Eylül Harekâtı’ndan önce başı derde giren hemen her Ülkücü’nün avukatıydı. Abdullah Öcalan’ın Imralı Adası’nda yargılandığı dönemde de şehit ailelerinin avukatları arasında yer aldı. Öcalan’ın son duruşmasında Can Özbay imralı Adası’nda duruşma salonuna bayraklı tişört giyip girmişti. Son duruşmada hemen bütün şehit ailelerinde bayrak vardı.

Mehmet Ali Ağca’nın getirildiği günlerde Şevket Can Özbay, onu ilk kez Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi’nde gördü. Mehmet Ali Ağca’yı görür görmez tanımıştı. Hep bilinen kıyafeti üzerindeydi. Yine üzerinde tişört, altında kot pantolon, ayağında spor ayakkabı vardı. Italyanlar onu cebine 5 kuruş bile koymadan Türkiye’ye iade etmişlerdi.

Şevket Can Özbay’ın anlatımına göre, avukatı olmasını Mehmet Ali Ağca istemişti. Cezaevinde ilk görüşmelerinde Özbay, Ağca’ya bakarken, içinden “Tipi de hiç Papa’yı vuracak, Abdi İpekçi gibi ünlü bir gazeteciyi öldürecek tip değil” diye geçirdi. O ilk karşılaşmayı bu kitap için anlatırken şöyle diyordu:

“Abdi İpekçi’nin görüşlerini benimsemesem de, İpekçi’nin öldürülmesine ben de tepki duymuşumdur, Ağca’ya ve onun arkasında olanlara kızmışımdır. İpekçi’nin katili diye idam cezasına çarptırılmış olan Ağca, kadere bakın ki tam otuz yıl sonra benim karşıma çıktı.”

İpekçi cinayetini hep geçiştiriyordu


Avukatın cezaevi ziyaretleri başlamıştı. Avukatı da Ağca’yı merak ediyordu. Yıllardır gizemini koruyan, bir dediğini ertesi gün yalanlayan, bazen kendisini isa, bazen Mesih diye tanıtan Mehmet Ali Ağca’nın bu sözlerine için için kızıyordu. Ama belli etmiyor, ürkütmemek için onun konuyu değiştirmek istediğini anlayıp hemen başka konulara geçiyordu.

Yine görüş günüydü. Sohbet ederken Ağca’ya sordu:

“Abdi İpekçi suikastında bana göre bazı soru işaretleri var. İpekçi’yi öldürmediğine inanmadığım için senin avukatlığını yapıyorum. İpekçi’yi sen mi öldürdün?”

Mehmet Ali Ağca, benzer sözleri çok duymuştu. Nasıl geçiştireceğini de biliyordu. Cevabı da her zamanki gibi oldu:

“Hayır, Abdi İpekçi’yi kesinlikle ben öldürmedim.”

Avukat, sonraki günlerde yeri geldikçe Ağca’ya Abdi İpekçi’yle ilgili sorular yöneltti. Birisinde, “Can Bey, sizi tanımasam polis olduğunuzdan şüphe ederdim” karşılığını aldı. Ağca, artık bu konunun açılmasını da istemiyor, açıldığı zaman da geçiştirip bir an önce konuyu kapatmaya çalışıyordu.

Avukatı İpekçi suikastını merak ediyordu ama dünya basını daha çok Ağca’nın Papa’ya düzenlediği suikast girişimiyle ilgileniyordu. Avukat Özbay, “Orta Amerika’dan, Güney Amerika’dan; Avrupa’dan Amerika’ya kadar hemen her ülkeden basın mensubu aradı. İnanın arayanların sayısını bile unuttum. O zaman dünyanın Ağca olayını bu kadar yakın takip etmesini, Ağca’nın peşine düşmesini hayretle karşıladım” diyor.

Yalnız gazeteciler değil, kızlar da Ağca’nın peşindeydi. İtalya’dan Avukat Can Özbay’a mektup gönderen bir kız, Ağca’ya olan aşkını anlatıyor, fotoğrafı ve mektubunun Ağca’ya ulaştırılmasını rica ediyordu. O mektup ve fotoğraf Ağca’ya ulaştırılmıştı. Avukat, “Bunların derdi başka” diye aklından geçirdi. Tıpkı, havaalanında gördüğü türbanlı, aşırı makyajlı Rabia gibi. Rabia, avukata Ağca’ya olan sevgisini anlatıyor ve Mehmet Ali Ağca’yla irtibat kurmak istediğini söylüyordu.

“Ağca, gel şunun doğrusunu anlat da hayatımız kurtulsun”


Papa suikastından sonra Ağca’yı araştırmak için Malatya’ya yabancı ülke televizyon muhabirleri de gidip gelmişlerdi. En usta araştırmacılarını, belgeselcilerini göndermişlerdi. Discovery Channel da bunlardan birisiydi. Ağca’nın neredeyse doğumundan başlamak üzere her şeyini araştırmışlardı.

Ağca’nın Türkiye’ye getirilmesinden kısa süre sonra, Discovery Channel’ın üst düzey bir yetkilisi Avukat Şevket Can Özbay’la bağlantı kurdu. Pera Palas Oteli’nde buluştular. Papa henüz vefat etmemişti. Televizyon üst yöneticisi avukattan şu istekte bulundu:

“Mehmet Ali Ağca’nın, Papa suikastıyla ilgili olarak bugüne kadar anlattıklarının hiçbiri doğru değil. Gerçeği anlatsın. Biz, Ağca’yı, Ağca’dan daha iyi tanıyoruz. Bize doğruyu anlatsın. İşte o zaman birkaç milyon dolar da avukatı olarak siz kazanırsınız. Anlattıklarının neresinin doğru neresinin yanlış olduğunu bilebilecek bilgiye sahibiz.”

Avukat, Ağca’nın gerçekleri anlatması halinde “birkaç milyon dolar” kazanacağını düşünürken heyecanlanıyordu. “Ağca gerçeği anlatırsa o da kazanacak, ben de kazanacağım. Ömrümüzün sonuna kadar para sıkıntısı çekmeyeceğiz” diye geçiriyordu içinden.

Kartal Cezaevi’ne o gün gittiğinde, Ağca’ya hemen “Sana çok önemli bir haber getirdim” dediğinde Ağca heyecanlandı, “Ne oldu, cezaevinden erken mi çıkacağım, yoksa af falan mı çıkacak?” diye sordu.

Avukat Can Özbay gözlüğünü düzeltti, “Ağca bana iyi bak, kulaklarını dört aç ve dinle” dedi. Ağca, yüzünü kaşıdı. Gözlerini Can Özbay’a dikti. Özbay’ın ağzından tane tane şu sözler çıktı:

“Bak Ağca, otuz yıldır cezaevlerindesin. Hayatta 5 kuruşun bile yok. Tıpkı Hint fakirleri gibisin. Belki parayı bile unuttun. Ama, yarın dışarıya çıktığında senin de paraya ihtiyacın olacak. İnsanoğlunun ayağına her zaman aynı fırsatlar gelmez. Beni sorarsan geçmişte hep Ülkücülerin avukatlığını parasız yaptım. Benim de senden farkım yok. Sen Hint fakiri, ben de Hindistan’ın Bombay kenti barosuna kayıtlı bir avukat gibiyim. Yani parasız pulsuz. Benden haber bekliyorlar, gel Papa suikastının doğrusunu anlat. Köşeyi döneceğiz be aslanım. Papa suikastını anlattığında bir televizyon yöneticisi bize milyon dolarlar kazandıracak Mehmet Alim.”

“Ben yazacağım ve o zaman Da Vinci’nin sırrı dama atılacak”

Ağca, avukatının anlattıklarını dinledi, “Papa suikastını soru cevap biçiminde İtalyanca olarak ben yazacağım. Italyancadan diğer dillere çeviri daha kolay olur. Yazdığım kitap bütün dillere çevrilecek. Paraya para demeyeceğim. Hatta Da Vinci’nin sırrı da benim yazdıklarımdan sonra dama atılacak” dedi.

Avukatı bozulmuştu. “Gel, hazır müşterisi varken bu işi bitirelim. Benden haber bekliyorlar” demesi boşunaydı. Ağca, “Dünyayı yerinden oynatacağım. Benim kim olduğumu herkes daha iyi öğrenecek” diye söyleniyor, sözleri demir parmaklıkların arasında yankılanıp gidiyordu.

O günlerde, Mehmet Ali Ağca’nın, İmralı Adası’ndaki cezaevinde yatan Abdullah Öcalan’a mektup gönderdiği konuşuluyordu. Kartal’ın deneyimli savcısı bu mektuba el koymuştu koymasına ama içeriğiyle ilgili basında birbirinden farklı haberler yer alıyordu. Avukat, buna son vermek için Mehmet Ali Ağca’nın yanındaydı. Ağca’ya, “Al şu kâğıt kalemi de benim söylediklerimi aynen yaz” dedi.

Avukat söylüyor, Ağca yazıyordu. Ağca, “Ben milliyetçi olduğum için hücrelerde yatarken, sen rahat içindesin. Sen yıllarca villalarda keyif çatarken, ben zindanlardaydım. Tüm bunları milliyetçi olduğum için çektim” diye yazıyor, avukat çıkışında Ağca’ya yazdırdığı mektubu gazetecilere verip, asıl mektubun da buharlaşmasını sağlıyordu.

Avukat, Ağca’nın mektubunu MİT Müsteşarlığına götürdü

Mehmet Ali Ağca, o gün ziyaretine gelen avukata iki mektup uzattı. “Bunlardan birisini MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’a, diğerini ABD büyükelçisine verin. Aldıkları zaman yazdıklarımla çok yakından ilgilenecekler” dedi. Avukat, “Sen yine ne haltlar karıştırıyorsun? Abdullah Öcalan’a daha önce yazdığın gibi saçma sapan şeyler yazmamışındır inşallah” dediğinde Ağca, mektubun okunur okunmaz kendisiyle çok yakından ilgilenileceğini belirtti.

Avukat Özbay, mektuplarla birlikte Ankara’ya döndü. Zarfın üzerinde “Sayın Şenkal Atasagun, MİT Müsteşarı” yazıyordu. Avukat, MİT’in Yenimahalle’deki binasına gittiğinde “yanlış kapıya” geldiği söylendi. Özbay, “Bu kapıdan girsem olmaz mı?” diye sorduğunda, kapıdaki görevli “Ziyaretçi girişleri ön kapıdan” dedi.

Özbay, diğer kapıya geldiğinde “Ben Mehmet Ali Ağca’nın avukatıyım. Kendisi MİT Müsteşarı Sayın Şenkal Atasagun’a mektup gönderdi. Elden teslim etmemi istedi. Ben de avukatı olarak müvekkilimin mektubunu teslim etmek istiyorum” dedi. Görevliler, son derece nazikti. Avukatın kimlik kartını istediler. Nüfus bilgileri bilgisayara aktarıldı. Görevliler, müsteşarlık özel kaleminden gelecek haberi bekliyorlardı.

Beklenen haber geldi. Görevli, “Efendim müsteşarımız çok yoğun olduğu için sizinle görüşemeyecek. Mektubu bırakırsanız kendisine arz ederiz” dediğinde, Özbay’ın cam sıkılmıştı. Geçmişte, az mı MİT mensubu olmakla suçlanmıştı. O dönem, Özbay’ın MİT mensubu olduğunu yazanlardan birisi de Uğur Mumcu’ydu. MİT Müsteşarlığı’nın önünden ayrılırken, “Beni buraya girip çıkarken gören olduysa yandım” diye geçirdi aklından. Sağa sola bakıp binanın önünden uzaklaşırken, “mektubu nasıl ulaştıracağına” karar vermişti bile.

Adliyeye gitti. Değişik gazetelerde yıllarca adliye muhabiri olarak çalışan, işine bağlı, mesleğini seven, haber kaynaklarını ele vermeyen Cemal Doğan’ı aradı. Cemal’i Ankara Adliye Sarayı’nın basın odasında haber yazarken buldu. Canı sıkkındı. “Can Abi, bomba gibi haber yazmıştım, yine çıkmamış. Ne yapacağız biz böyle?” dedi. Özbay, “Sana bir bomba haber de ben getirdim. Yaz bakalım, belki çıkar” derken çantasını çıkardı, zarfı özenle açtı, içinden çıkardığı mektubu Cemal’e uzattı.

Resim
Mehmet Ali Ağca, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’a yazdığı bir mektupta, Bin Ladin’i yakalayıp ABD'ye teslim ederek milli kahraman olmak istediğini ifade ediyordu.

Gazeteci daha ilk satırını okuduğunda “Bomba abi, valla bomba gibi haber” dedi. 1 eylül 2000 tarihli mektubu heyecanla okumaya başladı:

Muhterem Kardeşim Şenkal Atasagun,

Ben Mehmet Ali Ağca’nın gerçek bir vatansever ve Türk milliyetçisi olduğunu iyi biliyorsunuz.

En yakın, en iyi arkadaşım Abdullah Çatlı’yla bu vatana, devlete az hizmet etmedik. 1979-1980 yıllarında iki kez Şam’da Ermeni terörizminin babası, Türk düşmanı Hafız Esad’a karşı iki suikast hazırlığında başarılı olamadık. Belki devlet arşivlerinde bir şey bulunmaz fakat, kesin gerçek böyle.

Muhterem Şenkal Atasagun,

Amerika bize Apo’yu hediye ettiler. Biz de Amerika’ya psikopat terörist Bin Ladin’i hediye edelim.

Ben tek başıma Afganistan’a gider, Bin Ladin örgütüne sızar ve Bin Ladin’i ölü ya da diri olarak Amerika’ya teslim ederim. 5 milyon dolarlık mükâfatı da depremzede kardeşlerimize hibe ederiz.

Cemal, “Can Abi bu bomba haber. Yarın bunu gündeme özel haber olarak yazarım. Aman Nurettin’in, Gazi’nin haberi olmasın” dedi ve mektubu okumaya devam etti:

Şenkal Bey, ben terörizmden gerçekten nefret ediyorum. Bu tarihi misyonu hayatım pahasına da olsa seve seve gerçekleştiririm ve Amerika’da “milli kahraman” olursam Türk milleti ve Türk devletine çok faydalı olur bu hadise.

Şenkal Bey, acil olarak Washington’a git, CIA şefleriyle bu konuyu görüş, en kısa zamanda harekete geçip bu işi bitirelim.

Cezaevinde kalıp acı çekmem hiç kimseye fayda vermez. Bu mektubu sana en az benim kadar vatansever kardeşim Avukat Can Özbay vasıtasıyla gönderiyorum. En kısa zamanda -imzan olmasa da yazılı bir cevabını bekler, sevgi ve saygıyla gözlerinden öperim.

Cemal, Mehmet Ali Ağca’nın mektubunu okuduktan sonra, “Can Abi, moralim acayip bozuktu. Bu haber bana ilaç gibi gelecek. Aslan abim” dedi.

Cemal’in haberi gazetesinde yayımlandığı gün, Avukat Can Özbay da İstanbul’a gitmişti. MİT İstanbul bölge başkanı telefonla aradı, “Can Bey, sizinle görüşmem gerekiyor. Ceylan Oteli’nde saat 15.00’te bizi bekliyorum” dediğinde, avukat niçin arandığını tahmin etmişti. Cemal, sabah saatlerinde kendisini aramış, “Gazeteyi gördün mü abi, haber manşet olmuş. Şimdi, diğerleri kesin şeflerinden fırçayı yemişlerdir” derken gülerek, “Artık bu habere de pirim verirler. Hiç değilse, ev kiram çıkar” diye eklemişti.

Can Özbay, denilen saatte otele gelmişti. MİT bölge başkanı, elindeki gazeteyi gösterip, “Bu mektubu gazeteye siz mi verdiniz?” diye sorarken sesi hayli öfkeliydi. Bir teröristin MİT müsteşarına “kardeşim” diye yazması aslında MİT’te herkesin canım sıkmıştı. Bölge başkanı da, “Nasıl olur da bu kişi MİT müsteşarına kardeşim diye hitap edebilir? Yani böyle bir şey yazmış olsa bile bunu basına vermeniz doğru mu?” diye çıkıştı.

Avukat Özbay, “Kesinlikle bu mektubu ben vermedim” diyor, Ağca’nın yazdıklarına şaşırılmaması gerektiğini, çünkü bu kişinin Papa’ya da “kardeşim” dediğini, o yüzden bunda abartılacak bir durum olmadığını anlatmaya çalışıyordu. Tabii ki, Şenkal Atasagun Ağca’yı tanımıyordu. Ancak, ömrünün çoğu cezaevlerinde geçmiş olan Ağca’nın, bu kez “kardeşim” diye başlayan mektup yazarken de kuşkusuz yine bir bildiği, düşündüğü ve bir hesabı vardı...

Avukatı bağırdı: “Mesih’sen yık şu taş duvarları, kurtul!”

Mehmet Ali Ağca’nın her fırsatta “Mesih” olduğunu söylemesi, avukatı Şevket Can Özbay’ın da canını sıkıyordu. Onu gören bazı meslektaşları, “Ooo... Mesih Hazretleri’nin avukatı geçiyor” deyip alaylı alaylı “haç çıkarıyor”, kimileri de “Mesih sayesinde senin işlerin de iyidir” diye takılıyorlardı. Bu durumdan Avukat Özbay hayli rahatsızdı.

O gün İstanbul’da nemli bir hava vardı. Ağca’yla görüşebilmek için gelmişti. Cezaevindeki bir görevli de Avukat Özbay’a “Mesih Hazretleri’nin avukatı geldi” demişti. Aslında şaka yollu söylemiş ama bu durumdan avukat hayli alınmıştı.

Ağca, karşısına çıkar çıkmaz, Özbay “Artık şu Mesihlik Müsihlik işlerini bırak” diye çıkıştı. Ağca, neye uğradığını şaşırmıştı, “Can Bey, siz benim Mesih olduğuma inanmıyor musunuz?” diye bağırdı. Ağca’nın “Ben Mesih’im, Fatima’nın sırrı” sözleri Özbay’ın sözleriyle birbirine karışıyor, cezaevinin demir parmaklıkları arasında yankılanıyordu.

Ağca, biraz sakinleştikten sonra ellerini havaya kaldırıp, tekrar “Benim Mesih olduğuma inanmıyor musun?” dediğinde avukatı, “İnanmıyorum, ne Mesih’i, ne Fatima’sı... Sen Mehmet Ali Ağca’sın. Neredeyse otuz yıldır cezaevinde yatan birisin” diye ekledi.

Ağca durmadan “Ben Mesih’im, bana inanmıyor musun?” diyordu. Cezaevinde gerginlik alabildiğine artmıştı. Avukatı, “Bana Mesih numarası yapma kardeşim. Madem Mesih’sin, nasıl oluyor da otuz yıldır taş duvarlar arasındasın? Bir üfle, yık şu duvarları, kurtul bu hücrelerden. Mesih’sen duvarları yarıp çıkarsın. Avukat olarak beni istemiştin, ben de maddi bir karşılık beklemeden avukatlığını üstlendim. Ama sen hâlâ Mesih olduğunu söylediğine göre ben Mesih Hazretleri’ni savunmaya kendimi yeterli görmüyorum. Allah işini rast getirsin” dedi.

İnfaz koruma memuru, onları sessizce izliyordu. Avukat, odadan ayrılırken, Ağca, hâlâ “Benim Mesih olduğuma nasıl inanmazsın?” diye söyleniyordu.

Ağca’nın avukatından isteği: “İpekçi suikastı dosyası yeniden açılsın”

Artık Ağca’nın yeni avukatı Mustafa Demirbağ’dı. İstanbul’un tanınan, bilinen avukatlarından olan Demirbağ, Ülkücü olarak tanınıyordu. Ağca’nın avukatı olması için ricada bulunmuşlar ve o da kabul etmişti. Artık Ağca’yı neredeyse haftada beş gün ziyaret eden kişi Avukat Mustafa Demirbağ’dı.

Avukat Demirbağ, Ağca’yla her şeyi konuşuyordu. Yaşı Ağca’dan hayli küçük olduğu için Abdi İpekçi suikastım, yurtdışına nasıl gittiğini merak ediyor, Papa suikastıyla ilgili sorular yöneltiyordu. Ağca özellikle Abdi İpekçi konusu açıldığında “Abdi İpekçi’yi ben vurmadım. Aslında bu davanın yemden görülmesini istiyorum. Bu konuda siz de girişimde bulunun” diyordu.

Avukat Demirbağ, Abdi İpekçi’nin öldürülmesine ilişkin çıkan yayınları okuyor, konuyu araştırıyor, Ağca’nın ısrarla bu davanın yeniden açılmasındaki ısrarını değerlendiriyordu. Ağca, İpekçi’nin öldürülüşüyle ilgili şunları söylüyordu:

“Abdi İpekçi’nin öldürülüşünün ortaya tam olarak çıkabilmesi için bazılarının gerçeği söylemesi gerekiyor. Bunların başında da Yalçın Özbey geliyor. Yalçın ve olaya adı karışan bazı kişiler gerçeği söylerse, bu olay tam olarak aydınlanır. İpekçi’yi öldüren ben değilim. Öldürüldüğünde ben orada bulunmuş olabilirim. Ama tetiği çeken ben değilim.”

Avukat, her seferinde İpekçi cinayetiyle ilgili Ağca’ya yeni sorular yöneltiyor, Ağca bu konunun derinliğine girmeden, “Tetiği çeken ben değilim” demekle yetiniyor, İpekçi dosyasının yemden açılmasında da ısrar ediyordu.

Mustafa Demirbağ, Abdi İpekçi’nin öldürülmesiyle ilgili hazırlıklar yapıyordu. Dosyanın izini sürüyor ancak ulaşması mümkün olmuyordu, işte o günlerde avukatın Pendik Batı Mahallesi’nde bulunan bürosu ikinci kez soyuldu.

“Ağca, ne olursun tiyatro yapmayı bırak, gerçek Ağca ol”

Şartlı Salıverme Yasası’nda yapılacağı söylenen değişiklikleri de Ağca yakından izliyordu. Her seferinde avukatıyla bu konuyu konuşuyordu. Avukat Mustafa Demirbağ, bu kitap için bu konuda şunları anlattı:


“Tahliye öncesindeki süreci ben yönettim. O süreçte yaşanan ilginç olaylar vardı. Bunlardan en önemlisi de, Mehmet Ali Ağca’ya birileri bir şeyler söyletmek, bir soru sorup ondan, kendilerinin arzu ettiği bir cevap almak istiyordu.

Çoğu yabancı olmak üzere inanılmaz sayıda medya mensubu Ağca’yla ilgileniyordu. Bunlar arasında CNN’in üst düzey yetkilileri de bulunuyordu. Endişem, Ağca’ya bir şeyler söyletilip, bu sözlerinden dolayı onun zarar görmesiydi. Yabancı basın mensuplarının üzerinde durduğu en önemli konu, Papa suikastının arkasında Türk devletinin, Genelkurmay Başkanlığı’nın kurumsal olarak yardımı olup olmadığıydı.

Amerika’nın ünlü bir üniversitesinden gelen ve kendilerini o üniversitenin öğretim üyesi olarak tanıtan kişilerin tercümanı da Güneydoğulu bir hanımdı. Türkiye’ye geliş nedenlerinin ‘Medeniyetler çatışması ve Papa suikastı’ olduğunu belirtip, Ağca’nın bu işteki rolünü araştırdıklarını söylüyorlardı. Benden, istedikleri desteği alamadılar. Daha sonra Malatya’ya gittiler.”

Mehmet Ali Ağca, Abdi İpekçi suikastından sonra İran’ın Kum kentine gitmişti. Papa suikastının orada planlanıp planlanmadığına ilişkin kuşkular da hep gündeme getiriliyor, her fırsatta İran adının geçmesinin arzulandığı avukatın dikkatinden kaçmıyordu. Avukat Demirbağ, “Ağca’yla temas etmek, onu yönlendirmek isteyen çevreler vardı. Hiçbir grupla temasına izin vermiyor ve o temasları kesiyordum. Ağca, uyanlarımı da dikkate alıyordu” diyor.

Ağca’yı yeni hayatına hazırlamak için avukat haftanın beş günü cezaevine gidiyordu. Ağca yine Mesih oluyor, yine uçuyordu. Avukat Demirbağ’dan Ağca’yla ilgili şunları dinliyorum:

“Ağca’ya yardımcı oluyordum. Onun artık Ağca olmaktan çıkıp sıradan bir adam olmasına çalışıyordum. Zaman zaman tartıştığımız hususlar da oluyordu. Ona hep ‘Mesih Ağca olma da biraz insan Ağca ol, ayağın yere bassın’ diyordum. Kendisiyle avukat-müvekkil ilişkisinden çok samimi iki arkadaş olmuştuk. Yeri geliyor anlattıklarını dinlerken ‘Tiyatro yapmayı bırak. Madem Mesih’sin o zaman kendini dışarıya çıkart’ diyordum. Saatlerce konuşmak istiyor ve Mesih olduğuna beni inandırmaya çalışıyordu.”

Ağca aynı sözleri önceki avukatı Şevket Can Özbay’dan da duymuştu. Avukat Demirbağ’ın da aynı şeyleri söylemesi üzerine, “Mesihlik ilahi bir şeydir. Siz anlayamazsınız” karşılığını veriyordu.

Ne Mesih olması, ne kendisini Isa’nın oğlu olarak tanıtması onun cezaevinden çıkmasına yetmişti. Nihayet tüm mahkûmlar için 23 nisan 1999 tarihinden önce işlenen suçlardan dolayı şartla tahliyeyi düzenleyen yasa uyarınca Mehmet Ali Ağca’nın da 12 ocak 2006 tarihinden geçerli olmak üzere tahliyesine karar verildi.

Resim
Ağca’ın 12 ocak 2006 tarihinde serbest kalacağını öğrenen İpekçi ailesinin avukatı Turgut Kazan, telgraf çekip tahliyenin durdurulmasını istedi. Ancak, bu telgraf tahliyeyi önleyemedi.

Kararı 5 ocak 2006 tarihinde Kartal 1. Ağır Ceza Mahkemesi vermişti. Bu karara göre Ağca’nın tahliyesinin önünde engel kalmamıştı. Yasadan, Ağca da 12 ocak 2006 tarihi itibariyle yararlanıyordu. Tahliye işlemleri için cezaevinde Ağca’nın fotoğraflan çekildi. Ağca, işlemlerin bir an önce yapılmasını bekliyordu. Beklediği gün gelmişti gelmesine ama...

Ağca için yıldırım telgraf: “Onu salan bırakmayın”

Ağca, cezaevinden çıkış hazırlıkları yaparken, Bodrum Turgutreis’te bulunan Avukat Turgut Kazan, İstanbul-Kartal Cezaevi Savcılığı’na “yıldırım” kayıtlı telgraf çekiyordu. Telgraf 11 ocak 2006 tarihinde saat 15.45’te cezaevi cumhuriyet savcısı Alpay Göçmen’e ulaştı. Göçmen, telgrafı aldığına ilişkin tebellüğ belgesini imzaladı ve gelen telgrafı yeniden okumaya başladı:

Mehmet Ali Ağca, 13 ocak 1981’de Papa’ya suikast girişiminde bulunmuş, 13 haziran 2000’de ülkemize getirilmiştir. Müddetnamedeki hesap yanlıştır. İtalya’da 20 yıl değil 19 yıl yatmıştır. Bayram sonu yapacağımız başvurunun beklenmesi ve tahliyenin önlenmesi isteğimizi tekrarlıyoruz. Saygılarımızla. Sibel İpekçi vekili Avukat Turgut Kazan.

Avukat Turgut Kazan, telgrafı göndermişti ama Ağca’nın tahliye edileceğini de tahmin ediyordu. Hiç vakit geçirmeden Adalet Bakanlığı’na yapacağı itirazı da hazırlamaya başladı. “Durum açıktır” diyor ve şu istekte bulunuyordu:

“İtalya’daki suçun cezası, Türkiye’de işlenen suçlara sayılmayacağı gibi, af/koşullu salıverme veya cezayı hükümlü lehine değiştirir nitelikteki iki ayrı yasanın ayrı ayrı ve karma biçimde uygulanamayacağını tekrar vurguluyoruz. Yasa hükümlü Ağca’nın lehine uygulansa bile Abdi İpekçi cinayeti için 10 tam yıl ceza çekmesi gerektiğim belirtiyoruz.”

Ağca, çürük raporu almak isterken kaçırılmak istendi

12 ocak 2006, Ağca için unutulmaz bir gündü. Saat tam 09.27’de cezaevi kapısında göründüğünde yerli yabancı onlarca foto muhabiri, kameraman Ağca’yı daha iyi görüntüleme çabası içindeydi. Üzerinde mavi kazak, mavi kot ve mavi spor ayakkabı vardı. Bu giysiler onun duruşmalarını izleyen gazeteciler için hiç yabancı değildi.

Cezaevinden çıkmadan önce Ağca, “Çırağan Oteli’nde basın toplantısı yapacağım” demiş, bu isteğinden avukatı vazgeçirmişti. Cezaevinden çıktıklarında âdeta peşinde bir basın ordusuyla Pendik Devlet Hastanesi’ne gelmişti. Oradan Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne getiriliş nedeni farklıydı. Askerlik yapmamak için rapor almak istiyordu. Cezaevinden çıktığı gün Pendik Askerlik Şube Başkanlığı’na başvurmuş, aynı gün, Tuzla Piyade Okul Komutanlığı Revir Baştabipliği’ne götürülmüştü.

Ağca, Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne avukatıyla birlikte gelirken, sol bir örgütün üyeleri de âdeta hastane çevresini sarmıştı. Ağca aleyhine bağırılıyor, Ağca sesleri duydukça, “Bana ne yapacaklar?” diye avukatına soruyordu. Avukat Demirbağ, “Merak edecek bir şey yok” deyip onu rahatlatmaya çalışıyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 23:17

Resim
Ağca nüfus cüzdanına yirmi sekiz yıl sonra kavuştu. Avukatı Mustafa Demirbağ (sağdaki) Ağca’yı hiç yalnız bırakmadı.

Askerler, hastane içinde Ağca’nın güvenliğini sağlamaya çalışırken, içeriye giren polisler de Ağca’yı oradan alıp götürmek istiyordu. Ağca, ne yapacağını şaşırmıştı. Dışardan gelen sloganlarla ürküyor, polislerin kendisini götürmek istemesi yüzünden avukatıyla tartışmalarını sessizce dinliyordu. Arada bir “Ben özgür bir insanım. Bana dokunamazsınız” diyordu.

Polisler, avukat Demirbağ’a, “Ağca’nın öldürüleceğine ilişkin duyumlar var. İki italyanın hastane içine girdiğini, Ağca’yı vurmakla görevlendirildiğini öğrendik” diyor ve Ağca’yı hemen uzaklaştırmak istediklerini belirtiyorlardı. Hatta Ağca’nın içeride öldürülemezse bile dışarıda nasıl öldürüleceğini de söylüyorlardı. Arabalarla dışarı çıkarken, o kargaşada Ağca otomobil içinde ya öldürülecek ya da kaçırılacaktı.

Ağca’nın etrafındaki halka genişliyordu. Hastane içinde askerler güvenliği sağlamak için çalışırken, polislerin Ağca’nın hastane içinde iki İtalyan tarafından öldürüleceğim söylemesi tedirginliği
ve gerginliği artırır) Tartışmalar yaşanırken, avukatın kim olduğunu bilmediği iki kişi yanlarına geldi, “Ağca’yı biz koruyacağız” dediler. Bu kez polisler ile Ağca’nın dava arkadaşları olduğunu söyleyen kişiler arasında da tartışma başladı. Artık orada herkes işi gücü bırakmış hem merak ettikleri Ağca’yı görmeye, hem de yaşanan tartışmaların nedenini öğrenmeye çalışıyordu.

Aynı gün Ağca, yıllardır özlemini çektiği bir şeye daha kavuştu. Nüfus hüviyet cüzdanı yoktu. Kartal Nüfus Müdürlüğü’nden Ağca’ya kimlik çıkartıldı. Ağca, kimliğine baktı, “Resmim iyi çıkmamış ama, otuz yıl sonra nüfus cüzdanına kavuşmak çok güzel bir duygu” dedi.

Ağca, “Ne olur beni öldürmeyin” diyordu

Ohh be, nihayet gazetecileri atlatmışlardı. Ağca, misafir edildiği evde çay içerken, “Cam bardağı nasıl da özlemişim” diyor, çayına şeker atıp karıştırırken, neşeleniyordu. Bardağı ışığa tutuyor, “Tavşankanı buna derler” diye mırıldanıyordu.

Ağca seviyor diye ev sahibi kuru fasulye pişirtmişti. Cezaevinde hep plastik çatal kaşık kullanmıştı. Masada metal çatal kaşığı görünce, “İşte özgürlük bu” diyordu. Ağca, televizyonda kendisiyle ilgili ne gibi haberler verildiğini de ev sahibinden dinlemişti.

Ağca, cezaevine girmeden önce cep telefonu yoktu. Cep telefonuyla bugüne kadar hiç konuşmamıştı. Onu sadece televizyonlarda cep telefonuyla yapılan konuşmalar sırasında görmüş ve bu icada da hayret etmişti. Avukat Mustafa Demirbağ, Ağca’ya “Sana da bir cep telefonu alırız. Artık günümüzde ihtiyaç” dedi. Ağca, telefonu aldı, inceledi. Nasıl tutulduğunu bilmiyordu. “Şimdi bununla dünyanın her yeriyle konuşuluyor öyle mi?” diye sorduğunda aldığı cevap karşısında “Allah Allah” diyerek şaşkınlığını dile getirdi.

Resim
Ağca, tahliyeden hemen sonra çürük raporu alabilmek için askeri hastaneye gitti.

Yemek neşe içinde geçiyordu. Avukat, “her an bir pürüz çıkabileceğini” belirtiyor, Ağca’ya bu konuda gerekli girişimlerde bulunacağını, ters bir durumun da olabileceğini ifade ediyordu. Ağca endişeleniyor, “O zaman çok yatar mıyım?” diye soruyordu.

Tüm basın Ağca’yı arıyordu. Ağca bulunduğu evden dışarı çıkmıyor, yerini de kimse belirleyemiyordu. Bir akşamüzeri avukat Ağca’nın bulunduğu eve geldi. “Evde oturmaktan sıkılmışındır, hadi seni pikniğe götürelim” dedi.

işte o gün Ağca’nın en korktuğu gündü. Çünkü, avukatın yanında daha önce tanımadığı kişiler vardı. Otomobil alacakaranlıkta ormanlık bir alana doğru ilerliyordu. Ağca, tedirgin olmaya başladı ve sık sık, “Beni nereye götürüyorsunuz, beni öldürmek mi istiyorsunuz?” diye soruyordu. Ağca’nın “Beni öldürmek mi istiyorsunuz? Ne olur beni öldürmeyin” sözlerinin önce şaka olduğunu sandılar. Ancak, Ağca’nın tedirginliği artık sesine de yansıyor, aynı soruyu sık sık tekrarlıyordu.

O gün piknik alanında Ağca belki de en sıkıntılı gününü geçirdi. Kendisine her an bir şeyler yapılacağını düşünen Ağca, bunda da haksız değildi. Cezaevinden çıktığı gün başına gelenleri hatırlıyordu.

Karakoldan çıkıp kardeşi Adnan’la avukatın otomobiline bindiğinde otomobilde bir kişi daha vardı. Avukat bu kişiyi Adnan Ağca’nın ya da Mehmet Ali’nin arkadaşı, Mehmet Ali ve Adnan ise avukatın arkadaşı sanıyordu. Bu kişi, direksiyon başındaki avukata nereye gitmesi gerektiğini söylüyor, cep telefonuyla konuşmalar yapıyordu. Bu kişinin tavırlarından üçü de rahatsızdı.

Bir ara Avukat Demirbağ, “Kusura bakmayın ama siz kimsiniz?” diye sordu. Otomobildeki kişi rahmetli Alparslan Türkeş’in eski koruması olduğunu söylediğinde, avukat, bu kişiyi Adnan ve Mehmet Ali’nin de tanımadığını anlamıştı. Otomobili kenara yanaştırdı, “Lütfen otomobili terk edin” dedi. Ağca da öfkelenmişti. Kendisini Türkeş’in eski koruması olarak tanıtan kişi otomobilden indirildiğinde, “Ben size iyilik olsun diye yanınızdayım” diyordu.

Resim
Mehmet Ali Ağca, Pendik Askerlik Şubesi’ne başvurup rahatsızlığını gerekçe göstererek askerlikten muaf tutulması için “çürük raporu” istemişti.

Ağca’nın durumu Yargıtay’a gelmiş ve Ağca’nın zamanından önce tahliye edildiğine karar verilmişti. Ağca’nın kararının görüşüldüğü saatlerde Avukat Mustafa Demirbağ’ı arayan bir kişi, “Sabiha Gökçen Havaalanı’nda motorları çalışır vaziyette bir uçak hazır olacak. Hiçbir güvenlik engeli de olmadan Ağca’yı kaçırmaya hazırız” diyordu. Avukatın hiç böyle bir niyeti yoktu. Ağca’yla ilgili bir şeyler çevrildiğini biliyordu. Ağca için avukatının bilgisi dışında üç dört tane ev tutulduğunu da, onun Gürcistan’a götürülmek istendiğini de öğrenmişti. Artık Ağca olayından ürker hale gelmişti.

O günlerde Ağca’nın avukatından da önemli bir isteği olmuştu: “Bana Boğaz manzaralı bir villa tutun.” Ağca için avukat iki villaya bakmıştı. Avukata “Peki, Ağca villa parasını nereden bulacaktı?” diye sorduğumda “Ağca için para sorun olmazdı. Tüm dünya medyası peşindeydi. Yayın haklarını almak için hepsi yarış içindeydi” karşılığını verdi.

Resim
Ağca’ya 16 ocak 2006 tarihinde “ileri derecede antisosyal kişilik bozukluğu” teşhisi konuldu ve askerliğe elverişli olmadığı sonucuna varıldı.

Ağca Vatikan’a gitmek istedi, ardından cumhurbaşkanından af istedi

Ağca, yıllardır cezaevinde tek kişilik odada yatıyordu. Artık eski Ağca da değildi. Dişetleri çekilmiş, yemek yiyemez hale gelmişti. Her gün yaptığı iki saatlik spor artık ona zor geliyordu. Cezaevinde diğer mahkûmlarla bir araya gelme saatinde bile onlarla olmuyor, tek başına kalmayı tercih ediyordu.

Artık yorulmuştu. İtalya’da zaten zor günler geçirmişti geçirmesine ama Türkiye’de de sıkıntısı az değildi. Türkiye’ye getirilişiyle birlikte 14 haziran 2000’de başlayan infazının 1 yıl 6 aylık bölümü de hücrede geçmişti.

Ağca cezasını çekerken, yıllar önce öldürmek istediği Papa vefat etti. Ağca, avukatı Mustafa Demirbağ’a “Ne yapıp et, benim Vatikan’a, Papa’nın cenazesine yetişmemi sağla” ricasında bulundu. Avukat, bunun zorluğunu biliyordu. Kartal Cumhuriyet Başsavcılığına 5 nisan 2005 tarihinde başvuran Avukat Mustafa Demirbağ, Ağca’nın yaklaşık 27 yıldır kapalı cezaevlerinde olduğunu, yasaya göre açık infaz kurumlarına geçmesi gerektiğini, bu durumda yılda üç defa izinli olarak dışarıya çıkabileceğini hatırlattı. Avukat, Ağca için dört günlük izin istiyor ve bu dönemde de Vatikan Devlet Başkanı Papa’nın cenaze törenine katılacağını ifade ediyordu.

Ancak, Kartal infaz Hâkimliği ilgili makamlarla yazışma yaptıktan sonra Ağca’nın izinli olarak çıkmasının mümkün olmadığına karar verdi. Ağca bir kez daha üzülmüştü.

Tahliye olduğunda, “yanlışlık oldu” denilip yeniden cezaevine girmesi de moralini iyice bozmuştu. Avukatına “Artık yaşlandım. Tam 28 yıldır cezaevindeyim. Cumhurbaşkanı bazı mahkûmları affediyor. Acaba beni de hastalığım için affetmezler mi?” diye sordu. Avukat, bu konuda yasal girişimlerde bulunacağını söyledi. Ağca, artık özgür olmak istiyordu. Avukatı, 14 ağustos 2007’de Cumhurbaşkanlığı’na “af’ için başvurdu. Af isteğinin gerekçesinde şunları yazıyordu:

“Mehmet Ali Ağca, 27 yıldır aralıksız olarak hücrelerde hapis yatmaktadır. Hücrede geçirdiği 27 yıl sonunda, doğal olarak bedensel sağlığı bozulmuştur. Hükümlü, ciddi sağlık problemleriyle karşı karşıyadır. Hükümlünün, gözle görülebilecek nitelikte romatizmal rahatsızlığı olduğu gibi sürekli hastalık ve kocama durumu söz konusudur. Hükümlünün, sağlık durumundan acilen ve tedbiren incelenmesi gerekmektedir. Hükümlünün bakiye cezasının kaldırılması için gerekli yasal işlemlerin ivedilikle başlatılmasını arz ve talep ederim.

Ağca’nın bu talebi Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı Bülent Serim tarafından cevaplandırıldı. Ağca’nın hiç adını yazmadan Serim yasal prosedürü belirtti ve bu konudaki işlemlerin cumhuriyet savcılıkları tarafından yürütüldüğünü hatırlattı. Bu girişimden de sonuç alınamamıştı.

Resim
Mehmet Ali Ağca’nın üzerinde, adına düzenlenmiş pasaport bulunan Faruk Özgün, bu suçundan dolayı yargılandı. Galip Yılmaz ise kendi adına kim için pasaport çıkartıldığını öğrenemedi. İşte o sır bu kitapla kalkıyor...

Ağca’ya nasıl pasaport alındığını, olayın sanığı otuz yıl sonra açıklıyor

Konya Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’nın 1981/706 sayılı iddianamesine bin bir zorluktan sonra ulaşıyorum.

Daktiloyla yazılmış, üzerinde tek bir çizik, tek bir yanlış olmayan bir iddianame. Kâğıtlar sararmış solmuş. Bir dönem Türkiye’de yaşananları yansıtan bu iddianamede, Faruk Özgün, Galip Yılmaz adı sıkça geçiyor. Emniyet, savcılık hem Faruk Özgün’ün hem de Galip Yılmaz’ın nüfus hüviyet cüzdanıyla o kadar ilgileniyordu ki, ortak soruşturmalar yapılıyor, çapraz sorgular gerçekleştiriliyordu. Oluşturulan ortak “soruşturma kurulu”nda Faruk Özgün 23 mayıs 1981 tarihinde sorgulandığında söylediklerini askeri savcı yardımcısı Uğur Saldoğan, tutanağa şöyle geçirtiyordu:

Nevşehir’de Ülkücü İşçiler Demeği’ni kurmak üzere faaliyete geçmiştik. Ben de kurucu heyette görev alacaktım. O günlerde demeğe gidemiyordum. Bir gün kahvede oturduğum sırada Ülkü Ocakları Demeği Başkam Halil İbrahim Kurt yanıma geldi. Demek çalışmalarının sürdürüldüğünü, benim de nüfus cüzdanımın gerekli olduğunu söyledi. O gün verdiğim nüfus cüzdanımı, on beş gün sonra gördüğüm Halil İbrahim Kurt’tan geri istediğimde, cüzdanı başka birine verdiğini, o kişiden aldıktan sonra vereceğini söyledi. Aradan üç beş gün daha geçtikten sonra yine istediğimde nüfus cüzdanımın kayıp olduğunu bildirdi. Pasaport almak için adıma düzenlenen dilekçeleri ve ikametgâh senedini de ben doldurmadım. İkametgâh senedinde gösterilen adres ile senedi onaylayan muhtar da sahtedir.

O günlerde nüfus cüzdanı istenenlerden birisi de Nevşehir İl İmar Müdürlüğü’nde memur olarak çalışan Galip Yılmaz’dı. Yılmaz da nüfus cüzdanını veriş öyküsünü soruşturma heyetine şöyle anlatıyordu:

1980 yılının temmuz ayıydı. Kahvede oturuyordum. Ömer Ay yanıma geldi ve bana yirmi gün için nüfus cüzdanımı vermemi istedi. Ne yapacağını sorduğumda “Amma korkak adammışsın, yirmi gün sonra iade ederiz” dedi. Birlikte kahveden çıktık. Evime uğrayarak aldığım nüfus cüzdanımı Ömer Ay’a verdim. Bir süre sonra Ömer’den nüfus cüzdanımı istediğimde “Onun yerinde yeller esiyor. Senin nüfus cüzdanın şimdi Adana’da mı yoksa Gaziantep’te mi kim bilir” dedi. Ben, nüfus cüzdanımı isteyerek ve bilerek Ömer Ay’a verdim. Ömer Ay’ın, çıkartacağı pasaportla kaçaklardan birinin yurtdışına gidebileceğini ise ancak sonradan düşündüm.

Galip Yılmaz da, Faruk Özgün de düşündüklerinde haklıydılar. Onların nüfus cüzdanları kullanılarak bazı kişilere pasaport alınıp yurtdışına gitmeleri sağlanacaktı. Ama bunların kimin için hazırlandığını bilmiyorlardı. Ömer Ay hem nüfus cüzdanlarını hem de pasaport çıkartılmasında kullanılacak belgeleri Zeki Çatlı’ya vermiş, “Senin yazın güzel değil. Yazısı güzel olan birisine bunları doldurt” demişti. Pasaport için belgeleri ticaret odasında o gün Zeki’nin yanma gelen Sinan Çalışkaner doldurmaya başlamıştı. Sinan, özenle pasaport belgelerini dolduruyor, sık sık “Bu ne iş?” diye soruyor, Zeki, “Karıştırma, sen doldurmaya bak” diyerek kestirip atıyordu.

Pasaport için Ağca’nın sakallı fotoğrafını inceleyen Zeki Çatlı “Bu olmaz” dedi.

Ülkü Ocakları Demeği Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Çatlı, aranmasına rağmen o günlerde yurtdışına çıkmıyor, aranan Ülkücüleri yurtdışına göndermek için organizasyonları gerçekleştiriyordu. O günlerde “git” diyenlere hep “Önce arkadaşlarımı çıkartırım, en son ben çıkarım. ‘Önce Çatlı kaçtı’ dedirtmem, arkadaşlarımı çıkarttıktan sonra ben çıkarım” karşılığını veriyordu.

Yakalanan Ülkücülere de, birbirlerini ele vermemelerini, tüm suçlamaları ya ölenlerin ya da yurtdışına kaçışları sağlananların üzerine atmalarını öneriyor, “Benim üzerime de bir şeyler atmaktan sakın çekinmeyin” deyip onları rahatlatıyordu. O günlerde yurtdışına çıkarılması gerekenlerden birisi de gazeteci-yazar Abdi İpekçi’nin katil olduğu belirlenen Mehmet Ali Ağca’ydı.

Ağca, İstanbul’da askeri cezaevinden kaçtığı günlerde sanatçı Zeynep Değirmencioğlu’nun Ethem Efendi Caddesi’ndeki evinin hemen karşısındaki evdeydi. Cezaevinden kaçtığı için saçı kısaydı. Yurtdışına çıkabilmesi için pasaport temin edilmesi, bu arada saçının uzaması da bekleniyordu.

Abdullah Çatlı’nın kardeşi Zeki Çatlı da, siyasi nedenlerle sık sık cezaevine girip çıkıyordu. Kiliseden bozma Nevşehir Cezaevi’nde, o gün Zeki Çatlı’nın iki ziyaretçisi vardı. Cezaevlerine ziyaretlerin kolay olduğu yıllardı. Zeki Çatlı, ziyaretine gelen iki kişiye, “Sizleri tanıyamadım” dediğinde, karşısındakilerden birisi “Bizi Reis gönderdi” dedi. Zeki Çatlı, “Reis”in kim olduğunu biliyordu. Ağabeyi Abdullah’a “Reis” deniliyordu. O günlerde ağabeyi de aranıyordu. Ama o kaçak olmasına rağmen, boş durmuyor, yurtdışına gönderilmesi gerekenlerin çıkışıyla uğraşıyordu.

Gelen kişiler, “Reis”in selamıyla birlikte, yanlarında fotoğraflar da getirmişti. Ziyaretçilerden birisi “Reis, ne yapıp edip pasaport çıkartılsın” dediğini belirtti. iç cebinden dörde bölünmüş bir zarfın içine yerleştirilmiş fotoğrafları Zeki’ye uzattı. Çatlı fotoğrafları alırken, “Ağabeyimin isteği benim için emirdir” dedi ve verilen fotoğraftan birisini çıkardı. Fotoğraftaki kişiyi hemen tanımıştı. “Bu Mehmet Ali Ağca. Bu adam her yerde aranıyor. Bu şekilde yurtdışına çıkamaz. Sınır kapısına daha girişte hemen herkes onu tanır” dedi.

Ziyaretçiler şaşırmıştı. Zeki Çatlı, fotoğrafı veren kişiye “Bu olmaz. Sakallı fotoğraf Ağca’yı hemen ele verir. Sakalsız fotoğraf getirin” diyerek fotoğraflardan birisini alıp diğerlerini iade etti.

Üç gün sonra aynı kişiler bu kez Ağca’nın yeni çekilmiş sakalsız fotoğraflarıyla geldiler. Zeki Çatlı’ya “Pasaportu ne zaman alabiliriz?” dediklerinde, Çatlı on güne kadar cezaevinden çıkacağını, çıkar çıkmaz da halledeceğini söyledi.

Gelen iki ziyaretçisi giderken, Zeki koğuşa döndüğünde “Ziyaretçiler kimdi?” diyenler oldu. Ağabeyinin arkadaşları olduğunu söyledi. Az sonra, cebinden Ağca’nın fotoğraflarını çıkarıp baktı, içinden “Ağca demek bu. Hiç de bu işleri yapacak birine benzemiyor” diye geçirdi. Pasaportu nasıl çıkartacaktı. Ağabeyi aranırken çıkarttığı nüfus cüzdanını hatırladı. “Amma acemilik yapmıştık haa... Yeni bir polis memuru bile nüfus cüzdanını eline alıp fotoğrafın üzerinde parmağını oynatsa, soğuk mührün iki kez basıldığını anlardı” derken güldü.

Sonraki işlerinde, kaçaklara kimlik çıkartmada deneyim kazanmışlardı. Başkasına ait nüfus cüzdanına yapıştırılan fotoğraf dikkatli bir biçimde çıkarılıyor, yerine o kimliğe bürünecek kişinin fotoğrafı yapıştırılıyordu. Fotoğraf üzerine soğuk damganın düzenli bir biçimde vurulması için çay bardağı soğuk mühür olarak kullanılıyor, fotoğrafın üzerine soğuk damganın hangi yazısı gelmesi gerekiyorsa o bölümün gelmesine özen gösteriliyordu.

Bugünlere de kolay gelmemişlerdi. Nevşehir’den, soğuk damga vurdurmak için, Abdullah Çatlı’nın selamıyla Kahramanmaraş'ın bir ilçesinin nüfus müdürlüğüne gidildiği günleri de yaşamışlardı.

Ağca olayına genelevde çalışan kadın ve dostu da katıldı

Nüfus cüzdanı bulunduktan sonra gerisi kolaydı. Pasaport çıkartılırken istenen belgeler dolduruluyor, her seferinde Nevşehir Pasaport Şube Müdürlüğü’ne farklı kişiler bunları götürüyordu. Orada kendilerine yardımcı olan bir polis memuru vardı. Yalnız Ülkücü olduğu için değil, para karşılığı pasaportları çıkartıyordu.

Resim
Ağca için düzenlenen pasaportta, gerçekte Mehmet Ali Ağca’nın fotoğrafları vardı. Ama, Galip Yılmaz adına çıkartılan pasaportun kimde olduğu bir türlü belirlenemiyordu.

13 mayıs 1981 tarihinde Mehmet Ali Ağca’nın Papa’yı tabancayla öldürmeye kalkışmasından sonra gözler Nevşehir Emniyet Müdürlüğü’nden verilen pasaportlara çevrildi. Faruk Özgün ile Galip Yılmaz’ınki başta olmak üzere son iki ayda verilen bütün pasaportlar, dosyalarındaki fotoğraflar, doldurulan formlardaki yazılar inceleniyor, seri numaralan birbirini izleyen pasaportlar araştırılıyordu.

Ağca’nın üzerinden Faruk Özgün adına çıkan pasaport tamamdı ama Galip Yılmaz adına düzenlenmiş pasaportun kime verildiği bir türlü bulunamıyordu. Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis laboratuvarında “fotoğraf tetkiki”ni sahtecilik uzmanı Cahit Çengel yapıyordu. Çengel, pasaport işlemleriyle ilgili belgelerdeki fotoğraflar ile Mehmet Ali Ağca’ya ait fotoğraflan kaş, göz, burun, dudak, elmacıkkemikleri gibi özellikleriyle karşılaştırıyor ve bunlar arasında “tam uygunluk” belirliyordu. Uzman, raporunun sonuç bölümünde şunları yazıyordu:

Yukarıda tafsilatlı şekilde laboratuvarımızın tüm imkânları kullanılarak, Faruk Özgün adına düzenlenmiş belgelerde yapışık bulunan fotoğraflar ile Mehmet Ali Ağca’nın mukayese fotoğraflan arasında her yönden uygunluk tespit edilmiş ve bahsini ettiğimiz belgelerdeki fotoğrafların Mehmet Ali Ağca’ya ait olduğu sonucuna varılmıştır.

Ortalık karmakarışıktı. Galip Yılmaz verdiği kimliğin kullanılarak kim için pasaport çıkartıldığını bilmiyordu. Onun kimliğindeki fotoğrafı sökülüp bir başkasının fotoğrafı yapıştırılmış, o kimlikle ve kime ait olduğunu bilmediği kişinin fotoğraflarıyla pasaport için başvurulmuştu. Faruk Özgün’ün kimliği Ağca içindi ama ya Galip Yılmaz kimin yerine geçmişti? Kendisine gösterilen fotoğraflan inceliyor, “Vallahi bilmiyorum, tanımıyorum” diyordu.

Güvenlik birimleri bunu araştırıyor, pasaportun kime gittiğini belirlemek için çalışıyorlardı. Bütün sorgu teknikleri uygulanıyor ama sonuç alınamıyordu. Emniyete ihbarlar yapılıyor, bunlar arasında Nevşehir’e sık sık gelip giden Ertan Ender’in adı da geçiyordu.

Ertan Ender, Sivas’ta tartı aletleri imalatıyla uğraşıyordu. Her ay, Sivas’tan Nevşehir’e gidiyor, Koç Palas Oteli’nde kalıyordu. Papa suikastından sonra gözaltına alınanlar ve sorgulananlar arasında Ertan Ender ile genelevde sermaye olarak çalışan ve “Yıldız” takma adını kullanan Fatma A. da bulunuyordu.

Ertan, genelevdeki dostu Fatma’nın yanından Sivas’a döneli iki gün olmuştu. 15 mayıs 1981 günü mahalle berberinde saç sakal tıraşı olmak için koltuğa oturduğunda, yakın arkadaşı berber “Yine Yıldız’ın yanından geliyorsun belli” dedi. Ertan, gevrek gevrek güldü, “Ne yapacaksın, biz de fâni dünyada böyle oyalanıyoruz” karşılığını verdi. Berbere de dostuyla geçirdiği günleri anlatmaya başladı. Anlattıkça berber “Ee... Sonra ne oldu?” diye soruyor, “Bu dünyada işin iş” diye ekliyordu.

Ertan, anlatırken içeriye iki kişi girdi. Gelenler sivil polisti. ‘Kalk gidiyoruz” dediklerinde Ertan niçin götürülmek istendiğini bilmiyordu. “Ne yaptım abi ben?” dediğinde, “Galip Yılmaz’ın pasaportunda senin fotoğrafın ne geziyor?” dedi polislerden birisi. Ertan şaka sandı. Berber, acele acele tıraşı bitirdi.

Ertan Ender’i polisler Nevşehir’e götürdü. Nevşehir Emniyet Müdürlüğü’nde görevli komiser muavinleri Zeki Temiz ile Vahap Keskiner, Ertan Ender’e sordular:

“Sık sık Nevşehir’e gelmenizin sebebini açıklayınız?”

Ertan ne diyeceğini bilemedi. Önce “Özel bir durum, söylemesi ayıp olur” dedi. Sorgucular “Açıkla” deyince Ertan başını öne eğdi ve şunları söyledi:


“Benim Sivas Genelevi’nden tanıdığım ve dostum olan Yıldız takma adlı Fatma A.’nın Nevşehir Genelevi’ne gelmesi dolayısıyla, kendisini her ay on on beş günlüğüne ziyaret etmek maksadıyla gelir, Koç Palas Oteli’nde kalırım. Bütün masraflarımı dostum olan Fatma A. çekmektedir. Vaktimi kahve ve sinemaya gitmek suretiyle geçiririm. Ehliyetim olmadığı halde As Taksi’den ara sıra taksi kiralar, dostumla birlikte ilçelere gider gelirim.”

Resim
Papa suikastının araştırıldığı günlerde sorgulanan Ertan Ender’e, Nevşehir’e niçin sık sık geldiği soruldu. O, “Abi özel durum” diyor ve çekinerek, “genelevdeki dostum için” diye ekliyordu.

Ertan’ın Sivas’ta gözaltına alındığı saatlerde, Nevşehir Genelevi’nde sermaye olarak çalışan dostu Yıldız da gözaltına alınmıştı. Komiser Muavini Zeki Temiz, sakallı bir fotoğrafı Yıldız’a gösterdi, fotoğraftaki kişinin Ertan olup olmadığım sordu. Yıldız, “Ben Ertan’ı hiç sakallı görmedim. Bu Ertan’a benzemiyor” dedi. Ertan’la birlikte, pasaportu da getirilmişti. Pasaporttaki fotoğrafı sakalsızdı. Yıldız, pasaporttaki fotoğrafa bakar bakmaz, Ertan olduğunu söyledi.

2’nci Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel imzasıyla Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’na gönderilen yazıda, “suç işleyen şahısların yurtdışına çıkarılmalarım sağlamak amacıyla sahte evrak ve pasaport tanzim ve tedarik etmek için şebeke oluşturmak” suçlamasıyla Ağca’nın kimliğini kullandığı Faruk Özgün’le birlikte Halil İbrahim Kurt, Zeki Çatlı, Sinan Çalışkaner, Galip Yılmaz, Haşan Dağaşan, Durmuş Unutmaz, Salih Büyükkaya gözaltına alındı. Ömer Ay ile Abdullah Çatlı ise aynı davanın “firari sanıkları” arasında yer alıyordu. Nevşehir’de gözaltına almanlar, yurtdışmda olduğu için daha çok Ömer Ay’ın adını kullanıyorlardı. Ay, Türkiye’ye getirildikten sonra hakkındaki suçlamalardan dolayı beraat etti.

Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Necdet Kahraman, 20 ekim 1981 tarihinde Konya Askeri Savcılığı’na gönderdiği “gizli” kayıtlı yazıda Abdullah Çatlı ve Ömer Ay’ın yurtdışında olduklarını, ancak kimin hüviyetiyle çıkış yaptıklarını belirleyemediklerini ifade ediyor, Ağca’nın yanındaki kişinin Ömer Ay olup olmadığı konusunda da şunları yazıyor:

Papa Johannes-Paulus’a yapılan suikast sırasında Mehmet Ali Ağca’nın yanında bulunduğu öne sürülen şahsın, Ömer Ay olup olmadığının tespit edilmesi için genel müdürlüğümüzce İtalya’da çekilen resimler, teşhis amacıyla gayri resmi olarak Nevşehir Şube 1. Şefliği’ne gönderilmiş, yapılan tetkikte Ömer Ay olmadığı anlaşılmıştır.

Resim
Türkiye’de suç işleyen Ülkücülerin yurtdışına çıkartılmasında Abdullah Çatlı hayli etkiliydi. Bu olayın on sanığı vardı. Tümü haklarındaki suçlamadan beraat etti.

Abdullah Çatlı, çıkması gerekenleri yurtdışına çıkarttıktan sonra sıranın kendisine geldiğini biliyordu. 12 Eylül Harekâtı yapıldığı için tutuklamalar devam ediyor, artık eskisi gibi dolaşmak mümkün olmuyordu. Çatlı, kardeşi Zeki’ye haber gönderdi: “Pasaport çıkartın.”

Ancak artık pasaport çıkartmak bir yana kimlik bulmak bile kolay değildi. Zeki Çatlı, otomobil içinde Haşan Dağaşan’a “Ağabeyime pasaport lazım. Onun için kimlik bulmalıyız” derken umutsuzdu. Haşan, kimliğini çıkarıp, direksiyon başında oturan Zeki Çatlı’nın önüne atarken, “Reis yakalanırsa idam edilecek. Benim nüfus cüzdanımla pasaport alsa iki yıl hapis yatarım” dedi. Zeki Çatlı rahatlamıştı rahatlamasına ama pasaportu nasıl alacaklardı?.. Kimlik bulunduktan sonra, pasaportu da arandığı dönemde Çatlı kendisi buldu.

“Bu olayı ilk kez açıklıyorum: O kişi Mehmet Şener’di”

Aradan tam otuz yıl geçmişti. Ağca’nın yurtdışına çıkışını sağlamak için pasaport çıkartılmasını sağlayan isimlerin başında gelen Zeki Çatlı, ilk kez bu kitap için önemli bir açıklama yapacağını söyledi.

Zeki Çatlı, “Bütün sorgu teknikleri ve işkencelerin uygulanmasına rağmen konuşmadım. Bunun sonucu olarak da beraat ettim. Faruk Özgün kimliğiyle Mehmet Ali Ağca’ya pasaport almıştık. Aynı günlerde Galip Yılmaz kimliğiyle de alınan pasaport vardı. Bu pasaportun gerçekte kim için alındığını polis hiçbir zaman bulamadı. Bunu ilk kez açıklıyorum: Galip Yılmaz kimliğiyle pasaport alınan kişi gerçekte Ağca’nın en yakınındaki isimlerden olan Mehmet Şener’di” diyor.

Ağca’ya pasaport verilmesinde hep İbrahim Şahin adı geçti. Emniyet Özel Harekât Dairesi başkanlığı yapan, adı Susurluk olayına karıştığı için altı yıl hapis cezasına çarptırılan İbrahim Şahin, geçirdiği kaza sonucu hafıza sorunu yaşamaya başladı. “Ergenekon” soruşturması kapsamında tutuklandı. Zeki Çatlı’ya, “Pasaport çıkartılmasında İbrahim Şahin’in yardımını aldınız mı?” diye soruyorum. Çatlı şu karşılığı veriyor:

“Pasaport çıkartılması tarihi ile İbrahim Şahin’in Nevşehir’in Kozaklı ilçesinde görev yaptığı tarih arasında on yıl ara var. iddia edildiği gibi Şahin, pasaport olayının hiçbir yerinde yoktu. Bunu samimiyetle söylüyorum. Üstelik, o dönemde pasaportlar sadece il emniyet müdürlükleri tarafından veriliyordu.”

Zeki Çatlı, Mehmet Ali Ağca’yı ağabeyi Abdullah Çatlı’nın Kapıkule sınır kapısından yurtdışına çıkardığını anlatıyor ve şunları ekliyor:

“Ağca, yurtdışına gönderilirken kendisine yeni elbiseler alındı. Pasaportu eline verildi. Eşyaları ise Adidas marka bir spor çantasına konuldu. O çanta, uzun süre ağabeyimde kaldı.”

Abdullah Çatlı, Ağca’ya yaptığı yardımı Ağca’dan önce açıklamış, pasaport alınmasında İstanbul’da bir komiserin yardımcı olduğunu söylemişti. Zeki Çatlı, 1990 yılında Türkiye’ye gelen ağabeyi Abdullah Çatlı’ya “Ağca’ya yardım ettiğini niçin açıkladın?” diye sorduğunda aldığı cevabı da bu kitap için şöyle aktarıyor:

“Ağabeyime göre, Ağca’nın en büyük kozu bulaşma, çamur atma ve tehdit unsurunu kullanması. Kendisine karşı Ağca’nın yapacağı suçlamaların ise pasaportunun sağlanması, evinde saklaması ve yurtdışına götürmesi olabileceğini, bunları açıklamakla Ağca’nın elindeki tüm kozları elinden aldığını düşünüyordu.” Roma’daki mahkemede, Abdullah Çatlı’ya, “Ağca’ya yardımcı olduğunu söylüyorsun. Papa’yı vurduğunda kaçıp yanına gelseydi yine aynı yardımı yapar miydin?” sorusu yöneltildiğinde ise Çatlı’nın cevabı şöyle oluyor:

“Onu, alnından önce ben vururdum. Bizim Papa’yla ilişkimiz yok. Ağca’nın bu suikast girişimi yüzünden Avrupa’daki Türkler sokağa çıkamaz hale geldi. Üzerlerinde büyük baskı var. Bunların sorumlusu da hep Ağca’dır.”

Ağca’nın adım adım özgürlük yolculuğu

Ağca, Türkiye’ye götürüleceği söylendiğinde çok heyecanlanmıştı. Artık idam edilmeyeceğini de biliyordu. Eğer cezaevinden kaçırılmamış olsaydı 12 mart 1982 tarihinde kendisi için darağacının kurulacağını biliyordu.

idam cezası kaldırılınca, Ağca’nın hapiste geçirmesi gereken süre de 40 yıl olarak belirlenmişti. Ama, yasalarda yapılan değişiklik, Ağca’nın cezaevinde geçireceği süreyi 10 yıla indirmişti.

2009 yılı sonlarına doğru Ağca için de geri sayım başlamıştı. Önceki avukatı Mustafa Demirbağ’dan “Hayatımın bundan sonraki bölümünü Boğaziçi’ni seyrederek lüks bir villada geçirmek istiyorum. Benim için villa bakın” diyen Ağca, avukatını değiştirdiğinde ise yabancı bir ülkeye gidebilmenin yollarım arıyordu.

Yeni avukatı Hacı Ali Özhan, Ağca’nın Vatikan’a gitmesini sağlamak için başvurduğunda aldığı cevap, “ancak birkaç günlüğüne” oldu. Ağca bu kez Portekiz’in Fatima kentine yerleşmek için avukatına gerekli başvurulan yapmasını söyledi. Avukat Özhan’la konuştum, Ağca’nın bu çabasından bir sonuç alınıp alınmadığını bu kitap için şöyle anlattı:

“Ağca’nın isteği üzerine gerekli işlemleri yapabilmek için Portekiz’e gittim. Ağca’nın, Türk vatandaşlığından çıkmadan Portekiz vatandaşlığına alınmasını istedim. Başvurumuz Portekiz Bakanlar Kurulu’nda değerlendirmeye alındı. Ağca’nın Portekiz vatandaşlığına alınmasının yasal olarak mümkün olmadığı tarafıma bildirildi. Ancak, gelmesi halinde Ağca’yı Fatima kentinde ağırlamaktan da memnun olacaklarım kaydettiler. Ancak, Ağca, Portekiz’den hâlâ umudunu kesmiş değil. Portekiz’e yerleşmeyi çok istiyor.” Ağca, önce idamdan, sonra 40 yıl hapis cezasından kurtulmuştu. Abdi İpekçi’nin katili olarak yattığı süre ise 10 yıldan bile az. Dünyayı peşinden koşturan adam nereden nereye gelmiş, neler neler yaşamıştı.

Tarihleri hatırlamaya çalıştı, onları alt alta yazdı:

• 1 şubat 1979: İstanbul’da gazeteci-yazar Abdi İpekçi’yi öldürdü.

• 25 haziran 1979: İstanbul’da yakalandı. On altı gün sorgulandı.

• 11 temmuz 1979: Tutuklandı ve Maltepe Askeri Cezaevi’ne konuldu.

• 5 kasım 1979: Hastaneden kaçırılmak istendi, ancak başarılı olunamadı.

• 24 kasım 1979: Asker elbisesiyle Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırıldı. Cezaevinde toplam 137 gün, gözaltı süresiyle birlikte 153 gün kalmış oldu.

• Kısa süre sonra İran’a götürüldü.

• 30 nisan 1980: İran’dan Türkiye’ye döndü, Ankara Mebusevleri’nde gizlendi.

• 30 ağustos 1980: Faruk Özgün adına düzenlenmiş pasaportla Bulgaristan’a gitti.

• 13 mayıs 1981: Papa’yı tabancayla öldürmek istedi. İtalya’da mahkûm oldu.

• 12 mart 1982: Hakkında ölüm cezasının yerine getirilmesi için kanun çıkarıldı.

• 15 haziran 2000: Roma’daki cezaevinden Türkiye’ye getirildi ve aynı gün Kartal Cezaevi’ne konuldu. Ağca’nın yolda geçen süresi de infazdan sayıldığı için getiriliş tarihi 14 haziran 2000 olarak dikkate alındı.

• 27 aralık 2002 ile 27 haziran 2004 tarihleri arasında (1 yıl 6 ay) hücre cezası çekti.

• 12 ocak 2006: Koşullu olarak salıverildi. İpekçi ailesinin avukatı Turgut Kazan’ın başvurusu üzerine Yargıtay karan beklendi.

• 20 ocak 2006: Yeniden cezaevine konuldu.

• 18 aralık 2009: İzinli olarak çıkabilmek için cezaevi yönetimine başvurdu.

• 18 ocak 2010: Ağca’nın resmi tahliye tarihi.

Yaklaşık 30 yılı cezaevlerinde tek kişilik odalarda geçen Mehmet Ali Ağca, her dönemde dünya basının ilgi odağı oldu. Ancak, onu bugüne kadar kimse çözemedi. Çünkü o herkesle oynuyordu. Avukatına kendisini “Mesih” diye tanıttığı hatta Mesih olduğuna neredeyse inandırdığı gün şunları söylemişti:

“Ben dünyada tanıyabileceğin en profesyonel medya uzmanıyım. Medya uzmanlığımın nasıl bir şey olduğunu zaman içinde daha iyi anlayacaksın.”

Avukatın, Ağca’yı dinledikten sonra onu çok yakından tanıyan birisi olarak bu kitap için son değerlendirmesi ise şöyle oldu: “Ağca’nın kandıramayacağı, inandıramayacağı kimse yok. Ağca’nın birkaç yüzü var. Hangi yüzünü göstermek istiyorsa onu gösteriyor.”

Türkiye, bir dönem İpekçi’nin katili, Papa suikastçısı diye bildiği Ağca’nın öteki yüzüyle, “Mesih’liğiyle karşı karşıya... Otuz yıl sonra “tetikçi” aramızda...

Resim
Ağca’nın dosyasında “müddetname’’nin yeri ayrıdır. O dosyada Ağca’yla ilgili her türlü bilgi yer alıyor.

Resim
Ağca otuz yıl sonra aramızda. Bıyığı terlememiş genç olarak girdiği cezaevinden, dişleri, saçları dökülmüş bir “Mesih” olarak çıktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Önceki

Dön Türkiye'de Bazı Amerikan Uşakları'nın Geçmişi ve ABD Mandacılığı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir