Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Soner Yalçın'ın Silivri Günlüğü: 11 Mart 2011 - 14 Mart 2012

Burada Soner Yalçın'ın Ergenekon Davası hakkındaki tespitleri ile ilgili olan önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Soner Yalçın'ın Silivri Günlüğü: 11 Mart 2011 - 14 Mart 2012

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Tem 2012, 23:39

Soner Yalçın'ın Silivri Günlüğü: 11 Mart 2011 - 14 Mart 2012

Yirmi Altıncı Gün


11 Mart 2011
Cuma...


Kar yağıyor. Birkaç gündür hava epey soğuk. Yatarken kat kat giyiniyor, yine de üşüyorum.
Yataktan çıkmak istemiyorum, Kendimi varlık-zaman kavramları üzerine düşünürken buldum: "Var olmak ya da olmamak." 400 yıl önce Hamlet'in sorduğu soruya hâlâ yanıt arıyoruz. Benim bu soruyu sormamın sebebi, 19. yüzyıl Aydınlanması’nın, 21. yüzyılda inişe geçip, Ortaçağ'a hızla dönüş yapmasıdır. Teolojinin felsefeyi yenmesini nasıl açıklamamız gerekiyor? Burjuvazinin hep kendi devriminden korkması mı buna sebep oldu? Aydınlanma bir hesaplaşmadır; burjuvazi proletaryadan korktu ve insanı küçülttü; insanın kendine ve insanın gücüne olan güvenini yok etti. İnsan yeni'ye yürüdükçe büyür. Ricat ise akıl durmasıdır, bunu da korkuyla-korkutarak yaptılar. Elden düşmüş düşünceler'e bit pazarına nur yağar gibi rağbet bu nedenle oluyor. Ve bu sığlık önce donduruyor sonra yok ediyor... Bunları hiç tartışamıyoruz...
Sayım anonsu yapıldı, birazdan gardiyanlar gelir.
Kalktım. Sıkı giyindim yine, kat kat. Alt kat daha soğuk. Demir kapı açıldı yine büyük gürültüyle.
Gardiyanlar odaya doldu; dilekçeleri uzattım.
Şapkamı paltomu giyip beton avluya çıkıp volta atmaya başladım. Son günlerde kambur yürümeye başladım; omuzlarım, kafam gibi dik durmuyor. Medyanın yazdıkları mı acaba omuzlarımı düşürdü?!

Televizyonun sesini duydum; Oktay Yıldırım'dır bu, çünkü Ulusal Kanal'da bir marş çalmıyor; o açmıştır, Ulusal Kanal'ı; Mülkiye Marşı:

Ey vatan gözyaşların dinsin Yetiştik çünkü biz...
Ben de eşlik ediyorum. Ardından bir marş daha söylüyorum: Gün doğdu hep uyandık Siperlere dayandık Bağımsızlık uğruna da Al kanlara boyandık...
Sabah sabah...

İdeolojik eğitimden geçiyoruz! Şaka bir yana ne mutlu bu marşları söylerken hâlâ gözleri dolanlara; tüyleri diken diken olanlara; ne mutlu bu toprağın tarihine, kültürüne yabancılaşmayanlara... Artık: Tarihsel belleğimizi yok etmek istiyorlar. Köksüzleştirmek istiyorlar bizi. Tüm deformasyon ve iftiralara rağmen tarihi maddeci kuram söyletiyor bunları bana. Annales Okulu'nun kurucusu Marksist Lucien Febure'nin dediği gibi, "Her tarih zamanın çocuğudur; dahası tarih yoktur, tarihçi vardır!" Ergenekon'a bakış bunun en tipik örneğidir. Marks'ın dediği gibi, düşünce; sadece doğruları dile getirdiği, gerçeği ifade ettiği için kabul görmez, etkili olmaz. Maddi güç, maddi güçle yıkılır. Maddi güce nüfuz eden de geniş kitlelerdir. Bu noktada bir örnek "ilişkiden" bahsetmeyelim. Kafamı çok yoruyor çünkü...
Prof. Dr. Mehmet Haberal'ın adı her geçtiğimde aklıma Süleyman Demirel geliyor. Prof. Haberal Ankara'da gözaltına alındığında, Demirel özel otomobiliyle Ankara Esenboğa Havaalanı apronuna kadar gidip dostunu uğurlamıştı. İlginç bir kareydi; Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Demirel, gözaltına alınıp sorgulanmak üzere İstanbul'a götürülen bir "zanlıya" moral veriyordu.
Sonra?

Sonrası yok; Demirel'in bir daha hiç sesi çıkmadı. Bunu hep düşündüm: "Niye"? Niye çıkıp ekranlara konuşmaz, gazetelere neler olduğunu, rejimin hızla tek adamlığa doğru gittiğini otoriterleştiğini söylemez? Korkuyor mu? 28 Şubat "postmodern darbesi" nedeniyle, Prof. Haberal'a yapılanların bir gün başına geleceğinden mi çekiniyor? Demirel kaç yaşında ve hâlâ "beklemeyi" mi tavsiye ediyor kendine? Yorgun mu? Ya da; ihtirasların erdemleri sahici olamaz mı? Tek sebebi var, kitlesizlik...

Bu sebeple hep yakın çevresine "hele" ile başlayan cümleler kuruyor: Hele bir duralım, hele bir bekleyelim, hele... "Kitleler çıksın ortaya, ben başa geçerim" demek bu! Sağcıların cezaevine pek girmemelerinin nedeni bu ihtiyatlı hayat değil mi? Maddi güç için mücadele vermiyorlar, "huzurlarım" bozmuyorlar. Bekliyorlar, beklerken uyum sağlıyorlar...
Öğleden sonra gardiyanlar geldi, avukat odasına giderken Doğu Perinçek'e rastladım: "Nedimler, neden Hrant Dink'i Veli Küçük'ün öldürttüğünü düşünüyorlar; gerçeklerden bu kadar mı uzaklar?"
Pat diye bir soru! Nedim ve Ahmet'i hayatımda hiç görmedim. "Aym davadan" yargılanıyor olmak bu soruya muhatap ediyor sizi!.. Gerek Nedim Şener ve Ahmet Şık'ı sevenler; gerekse Nedim Şener ve Ahmet Şık; Ergenekon sanıklarıyla aralarına mesafe koymaya çalışan sözler sarf etmişlerdi. Doğu Perinçek buna sitem ediyor.
Cezaevine yavaş yavaş alışıyorum; anlıyorum ki zindandaki insanlar bazı sözlere hemen alınganlık gösteriyor.
Bunun sebebi biraz da şu: "Sizin başınıza gelenin aynısı bizim de başımıza geldi; neden bunu hâlâ kavrayamıyorsunuz, görmüyorsunuz?"
Televizyonlarda konuşanlar da, gazetede yazanlar da hep aym ayrımı yapıyordu: Ergenekon sanıkları "öteki" idi; gazetecilere ise "bizim" diyorlardı.
"Öteki"ne örnek ise, hep Veli Küçük adıyla dillendiriliyordu. Bu "filmin" kötü adamı, Veli Küçük'tü. Bu imaj yerleşmişti.
Doğu Perinçek, "Veli Küçük, Hrant Dink'in katili olsa biz bunu söylemez miyiz; biz katilleri korur muyuz? Gün gelecek bu gazeteci arkadaşlar, bu sözlerinden mahcup olacaklar" dedi. Hiçbir şey demedim, sustum.
Doğu Ağabey heyecanından hiçbir şey kaybetmediğini ispatlıyor.
Veli Küçük, Dink'in yargılandığı davaya müdahil olmuştu. Bu konuda çok haber çıkmıştı. Benim bilmediğim başka gelişmeler var mıydı? Yazdığım gibi Veli Küçük'ün adı Susurluk'tan Ergenekon'a tüm karanlık olaylarla özdeştirilmişti.
Doğan Yurdakul'la Reis-Gladio'nun Türk Tetikçisi kitabını yazarken, Susurluk'taki malum kazaya dair Veli KüçükTe ilgili bilgilere de sahip olduk. Ancak bunlar sadece iddiaydı. Somut değildi.

Örneğin:

Nazlı Ilıcak'tan Mehmet Altan'a bazı köşe yazarları Veli Küçük'ün TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu çağırmasına rağmen ifade vermeyi reddettiğini yazdı. Halen de öyle sanılıyor. Oysa bu yanlıştı; Veli Küçük hiçbir zaman komisyona çağrılmadı. Çağrılacak isimler listesinde adı vardı, ama davet edilmedi.
Evet, son yıllardaki tüm karanlık olayların arkasında Veli Küçük olduğu iddiaları yorumları yapıldı/yapılıyor. Veli Küçük adı suikastlarla, provokasyonlarla özdeşleştirildi...
Veli Küçük'ü tanımadım; telefonla bile görüşmedim.

Ama hep merak ettim; kimdi bu gizemli Paşa?
Avukatlar odasında Feza'yla görüşürken, odanın kapısı açıldı; 40 yaşında bir kadın içeri girdi,
“Merhaba! Ben Zeynep Küçük, Veli Küçük'ün kızıyım, geçmiş olsun" diye elini uzattı. Şaşırdım. Teşekkür ettim. Zeynep Küçük bir iki cümleyle daha iyi dileklerim söyleyip gitti.
Sanıyorum, Odatv'nin tarafsız gazeteciliği insanları mutlu etti. Biz kimseye ne "suçlu" ne de "suçsuz" dedik. Sadece haberi verdik. İnsanlar bu tür gazeteciliğe hasret oldukları için böyle kutlama yapıyorlardı. Ama... Veli Küçük için iyi bir yazı kaleme aldığımızı anımsamıyorum. Üstelik, Hürriyet gazetesindeki bir yazımda, Veli Paşa ile Osmanlı'nın Vehib Paşa'sını karşılaştırmış, her dönem kendini kurumlar üstünde gören "vatan kurtaran Şabanlar" olduğunu yazmıştım. 1 Şubat 2009 tarihli yazım oldukça sertti. Vehib Paşa’nın ailesi mail atarak sitem etmişlerdi.
Zeynep Küçük'ün davranışı belki de sadece insaniydi, cezaevine düşmüş insana moral verme nezaketiydi. Bilemiyorum.
Bildiğim; Veli Küçük'ün cezaevinde kitap yazdığıydı.
Doğrusu, Gazeteci olarak Veli Küçük'ün hayatını yazmak isterdim. Harika olurdu. Son yıllarda Türkiye'de Veli Küçük gibi merak edilen kaç kişi var? Öyle ya yazdığım gibi, neredeyse Türkiye'yi sarsan her cinayetin arkasında Veli Küçük olduğu iddia ediliyordu. Öyle miydi?

Sabah; Hablemitoğlu, Dink, Malatya Zirve, Trabzon Rahip, Danıştay sanıklarının talimatını Veli Küçük'ün verdiğini yazmıştı. Veli Küçük'ün darbe için yaptığı planlardan bahsediliyordu. Başbakan Erdoğan'a, Fethullah Gülen'e suikast planı hazırlayan ekibin başında olduğu iddia edilmişti.
Kuşkusuz bunları yazan sadece bir gazete değildi; hemen hepsi aynı haberleri yaptılar. Veli Küçük aleyhinde en çok haberi kim yaptı biliyor musunuz: Tuncay Özkan. Susurluk döneminde Radikal'deki köşesinde Tuncay Özkan, Veli Küçük'le ilgili onlarca makale yazdı. Tuncay Özkan ile Veli Küçük aynı "suçtan" yargılanıyorlar, birlikte! O gün sesi çıkmayan liberaller bugün Tuncay Özkan'a hakaretler yağdırıyorlar. Balık hafızalı bir toplumda bu tür haksızlıkları doğal karşılamak gerekiyor...

Sahi bu kadar korkutucu general kimdi?...
Ergenekon deyince akla ilk gelen isimdi: Emekli Tuğgeneral Veli Küçük...
1944 yılında Bilecik ili, Gölpazarı Türkmen köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Gülpazarı'nda okudu.
1959'da girdiği İstanbul Kuleli Askeri Lisesi'nden 1963'te mezun oldu. 1965'te Kara Harp Okulu'ndan jandarma subayı olarak çıktı. Bilahare Piyade Okulu ve Jandarma Okulu'nu bitirdi.
1966'da Necla Hanım'la evlendi. Cem, Ayşegül, Zeynep adlı üç çocukları oldu. Cem ve Ayşegül genç yaşta hayata veda etti. Ayşe adlı torunu vardı.
Sırasıyla; Bilecik, Antalya, Şırnak, Ankara, Yozgat, İskenderun, Kırkağaç, Nusaybin, Ankara, İzmir, Edirne, Van, Eskişehir, Ankara, Ağrı, Kocaeli, Giresun, Çanakkale ve Bilecik'te görev yaptı.
2000 yılında tuğgeneral rütbesinden emekli oldu. Askerliği boyunca hiç ceza almadı. 35 yıllık askerlik hayatında sadece 100 gün izin kullandı; bu aslında kişiliğinin/askerliğinin önemli bir göstergesiydi.
68 kuşağının devrimci gençleri Filistin kamplarına gitmek için genellikle Hatay'dan geçiş yapıyordu. Veli Küçük o dönemde (1968-1972) Samandağ'da görevliydi. Kimi 68'li devrimcinin yakalanmasında faal oldu. Bu "başarıları" sonucu Binbaşı rütbesindeyken Alay Komutanlığı yaptı.

Emekli olduktan sonra İçişleri Bakanlığı eski müsteşarı Erol Çakır, eski Emniyet Müdürü Nihat Kubuş, işadamı İlhan Yazgan ile birlikte Stratejik Eğitim Okulu ve Güvenlik Şirketi'ni kurdu. Yıl 2004'tü. Yüzde 20 ortaktı.
Herhangi bir kuruluşa, derneğe, partiye üye değildi. Milliyetçi dünyanın saygın isimlerinden Prof. Dr. Turan Yazgan'ın kurduğu Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı'nın toplantılarına katılıyordu. Merkezi İsveç'te bulunan "DAK" adı verilen "Dünya Azerbaycanlılar Komitesi"nin başkanıydı. Bir de İstanbul Avcılar ve Atıcılar Kulübü'ne üyeydi.
Bu bilgilerden sonra gelelim Ergenekon sürecine...

Tarih: 21 Ocak 2008.
Saat: 05.00...


Veli Küçük o gece hastalığı nedeniyle acil servise kaldırılmış, hastanede kalması istenmiş ama evine dönmüştü. Nereden bilebilirdi, bir, iki saat sonra polislerin eve geleceğini?
Veli Küçük evini borçlanarak yeni almıştı. Almasının da ilginç bir hikâyesi vardı. Ölüm tehdidi aldığından korumalı askeri lojmanda kalıyordu. Ancak, Genelkurmay'ın çıkardığı yeni yönetmelikle lojmandan ayrılmak zorunda kaldı. Bir türlü kiralık ev bulamadı, çünkü ev sahipleri dört korumayla dolaşan Veli Küçük'ten korkup evi kiralamaktan vazgeçiyorlardı! Sonunda Beşiktaş Gayrettepe'de ev almak zorunda kalmıştı. Başka malvarlığı yoktu.
Bir de köyündeki baba evini onarmıştı.
Polisler evdeki 40'a yakın klasöre, özel ajandalara el koydu.
Aynı saatlerde Veli Küçük'ün kızı Zeynep Küçük'ün de evi arandı. Bilecik'teki köy evine de polisler gidip arama yaptı.
Veli Küçük 26 Ocak'ta tutuklandı.

Üç gün sonra Başbakan Erdoğan, partisinin meclisteki grup toplantısında "Gizli ajandaları olanlar birer birer ortaya çıkarılmıştır" diye konuştu.
Veli Küçük son 10 yıldır medyanın gündemindeydi. Gözaltı ve ardından tutuklama medyada şaşkınlıkla karşılandı. İşte, ''dokunulmaz bir general" cezaevine konulmuştu nihayet.
Bu imajı nedeniyle Veli Küçük aleyhindeki her haberi ve belgeyi medya doğrusuna yanlışına bakmadan, araştırmadan yayımladı. Bu önyargı birçok hukuksuzluğa neden oldu. Soruşturma içinden çıkılamaz bir hal aldı. Bunu kim, niye yapmıştı?
Birkaç örnek vermem gerekiyor. Ama önce bir parantez açmalıyım. Veli Küçük konusu çok ince bir mesele; hemen birileri tarafından "Veli Küçükçü" damgası yiyebilirsiniz. Hemen bir yerlere aitmiş gibi gösterilebilirsiniz; ama gerçeği yazmazsak, bırakın yargısız infaza göz yuman bir insan olmayı, gazetecilik de yapamazsınız. Gazetecilik yapacaksanız bunu göze alacaksınız. Gerçeğe sadece delillerle ulaşacağımızı hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. Olayı tek boyutlu ele almak bizi yanıltır. Ve aksine suçluyu, bu yüzeysellikle suçsuz hale getirebilir. Tüm bu nedenlerle bu konuyu dikkatli yazmaya çalışacağım...

Meslek hayatım boyunca eğri büğrü yollardan ikiyüzlülükle yürümeyi hep reddettim. Yalana yalan, yanlışa yanlış, doğruya doğru dedim. Gerçeğin gücüne inandım hep. İddianameye bakılırsa karşımızda bir "süperman" vardı: Medyayı koordine ediyordu: Akşam, Ulusal Kanal, Cumhuriyet, Aydınlık elinin altındaydı. Mafyayı yönetiyordu: Sedat Peker, Sami Hoştan, Mahmut Yıldırım (Yeşil), Semih Tufan Gülaltay, Drej Ali vd. "adamlarıydı!" Hizbullah, PKK-KONGRA-GEL, Dev-Sol, DHKP-C, İşçi Partisi "hizmetindeydi!" Ve kuşkusuz Ergenekon Örgütü'nde en önemli konumdaydı. Doğal! Zaten kurucusuydu iddianameye göre.. Az daha unutuyordum, bu arada şarkıcılar Seda Sayan, Emel Müftüoğlu'nun da ricalarını yerine getiriyordu! Dedim ya "Süperman." Vallahi, insan yazarken korkuyor Veli Küçük'ten... Ama keşke bunlar güçlü kanıtlara dayandırılsaydı.
Genel kabulleri hep kuşku ile karşılıyorum...

Veli Küçük, 9 Nisan 2006 tarihinde Beyazıt Meydanı'ndaki, Ermeni tehciri nedeniyle idam edilen Kaymakam Kemal Bey'i anma toplantısına katıldı. Basında, televizyonlarda sık sık yer verilen bir fotoğraf vardır: Muzaffer Tekin'in, Veli Küçük'ün elini öptüğü kare. Yazdım, ikili hayatlarında ilk kez orada tanışmışlardı. Hayatlarında ilk ve son kez orada bir araya gelmişlerdi. İddianameye bakarsanız, 2004'de Batı Trakya dergisinde tanışmışlardı. Her ikisi de yalanladı bunu...
Danıştay Suikastı'nın emrini Osman Yıldırım'a göre Veli Küçük vermişti. Başka delil var mı? Yok. Danıştay saldırısı katili Alparslan Arslan’ın, Veli Küçük’le İsveç-Stockholm'de çektirdiği fotoğraf medyaya sızdırıldı. Fotoğrafın tarihi bile vardı: 20 Mayıs 2005. Günlerce yayın yapıldı; Danıştay saldırısı için kimin emir verdiği ortaya çıkmıştı! Veli Küçük, Alparslan Arslan'la omuz omuzaydı! Sonuç? Fotoğraftaki genç Alparslan Arslan değil, bir Azeri'ydi; Mehmet Ahmedov. Bu fotoğrafı medyaya sızdıranlar Alparslan Arslan’ın hangi tarihlerde yurtdışına çıktığını, nereye gittiğini bilmez mi; bilir. Amaç gerçeği bulmak değil ki! Niye? Veli Küçük gibi bir olağan şüpheli için yalan olduğu hemen ortaya çıkacak tezgâhlara ne gerek var? Bu tür gereksiz manipülatif "belgelerle" soruşturma sulandırılmıyor muydu? Yoksa amaç başka mı? Yazılmayacağını mı düşünüyorlardı?
Hep yalana başvurdular. Hangisini yazayım? Muzaffer Tekin-Mehmet Perinçek fotoğraflarının yalan olduğunu yazdım. Yalçın Küçük'ü Gebze Cezaevi'nden çıkarken Devrimci
Karargâh Örgütü mensubu Mehmet Yeşiltepe'nin karşılayıp çiçek verdiğini gösteren fotoğraf Star gazetesinde manşetten verildi. Oysa fotoğraftaki kişi Yalçın Küçük'ün oğlu Devrim'di.
O kadar çok bilgi kirliliği yarattılar ki hadi yine yandaş Star gazetesinden örnek vereyim: 28 Mayıs 2008, "Ergenekon'un Aile Fotoğrafı"nı yayınladı. Habere göre, polis Ergenekon örgütüne üye 29 kişinin bulunduğu toplu bir fotoğraf ele geçirmişti! Oysa Doğu Perinçek, Veli Küçük, Muzaffer Tekin, Kemal Kerinçsiz gibi 29 kişinin bulunduğu fotoğraf montajdı! Vakit gazetesi Bedrettin Dalan’ın "yabancı pasaportu var" diye fotoshopla yapılmış pasaportu sürmanşetten verdi. Hangisini yazayım... Tüm bunlar tesadüf müydü, masum hatalar diyebilir miyiz!

Gazeteciliğin kalemini kemiren "altın nesil" gazetecileri bunlar. Basındaki güven erozyonunu hızlandırdılar. İnandırıcılığı yok etmek için sanki özel görevliler gibi medyaya sokuldular. Yıkıcı oldular. Misyonları buydu. Ya diğerleri? Merkez medya da, somut olgularla değil, kafasındaki imajla olaylara/operasyonlara yaklaştı. Veli Küçük, 15 Aralık 2008'de hâkim karşısına çıktı. Savunmasında medya eleştirisi çok yer tuttu.
Bir gün yine Sayın Başkanım, Erol Çakır ile eski İstanbul şirketimde otururken bir bayan geldi, Erol Çakır'ın tanıdığı gazeteci. Kendi aralarında konuşuyorlardı, ben de kulak misafiri oldum. Gazeteci bayan, bana döndü dedi ki, "Paşam" dedi, "siz geçmişte herhalde istihbaratçılık yapmışsınız" dedi, ben prensip olarak basına beyanat vermem. Benim bu prensibimdir. Ben de "Hanımefendi devlet yap dedi yaptım" dedim. Hepsi bu kadar, başka bir konuşmamız geçmedi. Ertesi sabah gazetede resmi elbiseli üniformalı fotoğrafım ile sekiz şutundan bir haber "devlet yap dedi yaptım," bu basıldı.
Bir yazarımız diyor ki, "1972 yılında Ziverbey Köşkü'nde ben sorgulanıyordum. Bazen gözlerimizi açarlardı" diyor, "bir gün gözümüzün bantını açtıklarında bir baktım" diyor, "sivildi" diyor, "karşımda Veli Küçük vardı" diyor. Sene 1972. Ben Şırnak Jandarma Komutanıyım. O zaman Şırnak’ın yolu da yok, elektriği de yok, telefonu da yok. Radyosu da dinlenemiyor, ama ben Ziverbey'de sorgu yapıyormuşum o vakit. Öyle ise şu Ergenekon örgütü dediğimiz uydurma örgütün sanıklarından bir tanesi de İlhan Selçuk'tu. Benim suç ortağım şimdi. O da oradaydı, o da sorgulanıyordu. O vakit, demek onu da ben mi sorguladım?
O kadar komik şeyler yazıldı ki, ben özel defterime, ajandama not almışım. 'Turşu nasıl yapılır' diye, onu bile bomba yapımı ile karşılaştırdılar, gazetede yayınladılar, bunu çizen resimler yaptılar.
Derin devleti böyle mi ortaya çıkaracaktık?

Böyle soruşturma, böyle dava, böyle habercilik olur mu? Gladio gibi 50 yıldır Türkiye'deki her suikastı, her provokasyonu tezgâhlamış bir gizli yapı böyle mi açığa çıkarılacaktı?
Basit, düzeysiz iddialarla ve ithamlarla mı derin yapılanmadan hesap soracaktık?

Bakınız:

İddianamede Veli Küçük adı tam 1.874 kez geçiyor; yani böylesine önemli sanıktı.
İyi... Peki... Böylesine önemli bir sanıkla ilgili ne haberler kaleme alındı? Örneğin...

Günlerce gazete manşetlerinde yer alan "haberlerle" ilgili Veli Küçük bakın ne dedi:

İddianamede İstanbul Yeşildirek'te tekstilcilere on bin adet kalpak yapmaları siparişi verdiğim, ancak param olmadığı için oradan vazgeçtiğim ve bu kalpakların yapılması için Azerbaycan'a sipariş verdiğim, (sanki orda bedava, bu kalpaklar) geldiğinde Ankara'da oluşturacağım alternatif orduyu toplayacağım, kalpakları dağıtacağım, bu on bin kişinin başına Emekli Orgeneral Ahmet Hurşit Tolon'u ve diğer emekli generalleri koyarak meclise yürüyeceğim, meclise yaklaştıklarında kalpakları giydireceğim, bunu gören meclisteki askerlerin, hangi askerlerse hemen kenara çekilecekleri ve meclisi işgal ederek hükümeti devireceğim şeklinde iddia mevcuttur.
İşte göklere çıkarılan bir savcının yazdığı iddianame böyleydi! Lütfen söyler misiniz; kim inanır bu tuhaf senaryolara? Darbeyle böyle mi mücadele edilir; darbeciler böyle mi ortaya çıkarılır? Böyle mi delil toplanır? Bunu niye kimse eleştirmedi?
İddianameye göre Veli Küçük, Muzaffer Tekin'le beş kez telefonda görüşmüştü. Oysa sonradan ortaya çıkan TİB kayıtlarına
göre hiç görüşmemişlerdi. Evet, Veli Küçük'ten böyle mi hesap sorulacaktı? Bu basit bilgiler bile yetersizdi. Duruşmadan bir örnek daha vermeliyim. "

Asrın Davası”nın nasıl görüldüğü hiç bilinmedi çünkü:

Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel: Cumhuriyet Başsavcılığımızda bir gazete haberi üzerine 11 Haziran 2008 tarihinde tanık olarak ifadesine başvurulan Talip Doğan Karlıbel isimli kişi, Almanya'da yayınlanan Dr. Gerard Frey'e ait olan National Zeitung isimli gazeteye 2003 yılında verdiğiniz bir demeçten bahsedilerek, "Türkiye'de uzun bir süredir askeri bir darbe olmamıştır. Bunu büyük bir hata olarak görüyorum. Ancak yakın bir gelecekte bir darbe olacak. Çünkü şu anki mevcut konjonktürün zorunlu olarak buna sürükleneceği kanısındayım" dediğiniz, şeklinde bir beyanatınız yayınlanmış ve bununla ilgili biz de tanık olarak şahsı dinlediğimizde, sizin bu gazeteye demeç verdiğinizden bahsetti. Siz bu gazeteye demeç verdiniz mi, bu yayından haberiniz oldu mu, herhangi bir tekzipte bulundunuz mu? Demecin içeriği doğru mudur?
Sanık Veli Küçük: Tamamen gerçekdışıdır.
Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel: Siz böyle bir demeç verdiniz mi gazeteye?
Sanık Veli Küçük: Hayır vermedim.
Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel: Bu şahısla görüştünüz mü?
Sanık Veli Küçük: Hayır tanımıyorum. Vermedim. (25 Aralık 2008)

Veli Küçük'ü sorgulamaya böyle mi hazırlanır bir savcı? Bu gazete bulunup deliller arasına konmaz mı?
Sözüm ona araştırmacı yazar Talip Doğan Karlıbel'e göre, Veli Küçük Hollanda ve Almanya'da; Almanya, Hollanda ve Danimarka'dan gelen aşırı milliyetçilerle buluşmuştu. Bunların arasında Mölin ve Solingen katliamlarını organize eden DVU Partisi Genel Başkanı Dr. Gerhard Frey de bulunuyordu. Üstelik bu buluşmada Alman Özel Harp Dairesi'nde yıllarca görev yapmış Yarbay Wilhelm Hillek de vardı!
"Türklerin hepsini karantinaya alalım; Türklerin olmadığı bir Almanya temiz bir Almanya olacaktır" diyen Alman ırkçısı Wilhelm Hillek ile Veli Küçük ittifak mı yapacak? Böyle saçma sapan haberlerin temel alındığı bir soruşturmadan nasıl bir sonuç çıkmasını beklersiniz?

Talip Doğan Karlıbel adı birkaç yıl sonra tekrar gündeme geldi. Hürriyet gazetesinin 24 nisan 2010 tarihli manşeti şöyleydi. "Yalan Rüzgârı: Kendini eski Alman istihbaratçısı ve Nazi avcısı olarak tanıtan Talip Doğan Karlıbel'in belgeler üreterek insanlara iftiralar attığı, Rıdvan Dilmen'e bahis şikesi suçlamasıyla bir kez daha ortaya çıktı." Aynı habere göre CHP lideri Kılıçdaroğlu, Almanya'da PKK'lılarla buluşuyordu! Kılıçdaroğlu dava açtı; Karlıbel'in Frankfurt emniyetine sunduğu belgeler sahte çıktı! İşte böyle bir adam Ergenekon iddianamesinin kaynaklarından idi. Ne diyeyim... Bakın daha neler var...
Veli Küçük'le ilgili iddialar vahim, ama duruşmada öyle hatalar oluyor ki, "Bu kadar özensizlik nasıl olur?" diyorsunuz.

C. Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel: Veli Küçük'te 5 no'lu diskette de Alevi.doc isimli bir belge çıkmış, ikisinin de içeriği benzer, yani isimler farklı, ama içeriği aynı, bu konuda ne diyorsunuz?
Sanık Veli Küçük müdafii Av. Zeynep Küçük söz istedi verildi: Efendim müvekkilimden disket çıkmamıştır. Alevi doc isimli bir disket çıkmamıştır, buna ben de iddianamede rastladım, onun için savcılık makamından özellikle henüz kimden ne belge çıktığı belli değil; biz yaptığımız inceleme sırasında da savcılığın çıktı dediği belgelerin pek çoğunun müvekkilimden çıkmadığını tespit ettik, örnek Lobi belgesi, bu nedenle sorulan ve hatta savcılık Nihat Bey Veli Küçük'e yönelttiği soruların bir tanesinde "sizden çıkan belge" diye sordu, o belge Veli Küçük'te çıkmamıştı soruyu, o şekilde tevcih etti bu nedenle lütfen henüz kimden ne belge çıktığı tespit edilememişken, iddianameden böyle bir yoruma varmak mümkün değil, maalesef, bu şekilde Veli Küçük'ten şu çıktı, bu çıktı diye sorular tevcih edilmesin, bunlar kayda geçiyor Alevi.doc isimli bir disket Veli Küçük'ten çıkmamıştır.
C. Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel: Bilirkişi raporunda okudum ben sadece, bilirkişi raporunda da bu şekilde diyor.
Sanık Veli Küçük müdafii Av. Zeynep Küçük: İddianamede de var ama ancak yanlışlarla dolu.
C. Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel: Düzeltilebilir. (25 Aralık 2008)

Yine klasik bir sehven vakası...
Şimdi... Ben bunları yazıyorum diye davayı "sulandırmış" mı oluyorum? Türkiye'nin "bağırsaklarını temizlediğine" bizi inandıranların bu derece önemli bir soruşturmaya/davaya bu kadar temelsiz ve özensiz hazırlanmalarını eleştirmeyecek miyiz? Susacak mıyız?
Eleştireceğiz. Cezaevine atsalar bile sözümüzü söyleyeceğiz, yazımızı yazacağız. Gazetecilik budur ve başka tür bir haberciliği ben bilmiyorum...
Peki Veli Küçük suçsuz mu?
Bilmem. Ona mahkeme karar verecek.
Benim görebildiğim, (ki bu da benim sübjektif görüşümdür) Veli Küçük'ün ilginç bir çevresi var; ayrıca kendisinin "dokunulamayan gizemli paşa" imajını sevdiğini söyleyebilirim. Bu aslında bazı Ergenekon sanıklarında da var; "derin adam" görünümünden, kendilerinden öyle bahsedilmesinden hoşlandıklarını sanıyorum.
Veli Küçük adı Susurluk kazasından sonra medyada, kamuoyunda duyulmaya başlandı. Adı, faili meçhul cinayetlerle birlikte zikredilen JİTEM'in komutam ve kurucusu olarak anıldı. Bunu sevmiş olabilir.
Ayrıca; faili meçhul cinayetler iddianamede yok... Niye yok?

Sadece Veli Küçük"ün yeraltı dünyasının "ünlüleriyle" arkadaşlığı var. Kimdi bu isimler: Ali Yasak (Drej Ali), Sami Hoştan, Sedat Peker, Sedat Bucak, Hüseyin Kocadağ... Veli Küçük bu isimleri tanıdığını mahkemede reddetmedi. İddianameye girmiş 86 sanığın 14'ünü tanıyordu. Sami Hoştan'ı 1983'te Edirne'de tanımıştı, istihbarat açısından yararlanacağını düşünmüştü. Ali Yasak'la 2004'te bir arkadaşının lokantasında tanışmıştı, ama pek görüşmemişti. Sedat Peker'in babası Ahmet Peker yakın dostuydu, Sedat Peker'le son beş yıldır hiç görüşmüyorlardı. Peki, aksini ispatlayacak delil var mıydı? Ne yazık ki yoktu.
Komedi vardı: Emekli General Veli Küçük ile Susurluk sürecinde "ünlenen" kumarhane sahibi Sami Hoştan arasındaki telefon görüşmesinde "teşkilat" sözü geçiyordu. Dinleyen polisler heyecanlanıyor; "hah işte" diyorlar, "Ergenekon'u yakaladık.

Mesele sonradan aydınlanıyor: "Teşkilat" yeraltı dünyasında "kumarhane" nin adıydı!
İddianamedeki diğer iddiaları da yazarsam Veli Küçük'ü savunduğum söylenecek! Geldiğimiz noktaya bakar mısınız, yazık. Bakınız "Veli Küçük zihniyetini" ya da "Kemal Kerinçsiz ideolojisini" tartışmalıyız ama bunun yeri mahkeme midir? Veli Küçük'ü hâkim karşısına çıkaran fiiller nedir? Bunları ayırt etmemiz gerekiyor, düşünce ile eylemi hep karıştırıyoruz. Veli Küçük-Hrant Dink mahkemesinde benim yanım, kuşkusuz Dink'in yanıdır. Herkes konuşacak, herkes yazacak. Bunu engellemek isteyenlerle mücadele etmek zorundayız...
Peki... Veli Küçük'ün Susurluk bağlantısı neydi? İlişki sadece isimlerle tanışıklığı üzerine mi kuruluyordu?
Susurluk'taki kaza tarihi olan 3 Kasım 1996'da, Veli Küçük Giresun Jandarma Bölge Komutanı'ydı. Kazayı Susurluk çetesiyle yakın ilişkide olan Sami Hoştan’ın telefonuyla öğrendi. Bunun üzerine Balıkesir Jandarma Komutanı Albay İsa Güneş'i telefonla aradı, ama bulamadı. Sonra Kocaeli'nde çalıştığı dönemde birlikte görev yaptığı Balıkesir Emniyet Müdürü Nihat Camadan'ı aradı. Camadan olay yerindeydi; "Mehmet Özbay’ın Abdullah Çatlı olabileceğini" söyleyerek dikkatli olması konusunda uyardı.

İfadesinde Mehmet Özbay'ın, Abdullah Çatlı olabileceğini, Doğu Perinçek'in basma açıkladığı haberlerle öğrendiğini belirtti. Çatlı'nın cesedini almak için Sami Hoştan'ı gönderdiği iddiasını kabul etmedi. Çatlı'yla hiç yan yana gelmediğini, görüşmediğini söyledi. Doğru muydu? Duruşmalarda aksini gösterecek bir soru yöneltilmedi. Sorulmadığı gibi Habib Küçük ile Veli Küçük'ün kardeş olduğu yazılıydı! Yalçın Küçük'ü nasıl atlatmışlardı acaba!?
Keza...

Veli Küçük'ün Çatlı'yı tanıdığını ve telefon görüşmesi yaptığım iddia eden kişi, dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı'ydı. Bu sözleri 4 Şubat 1997'de TBMM Susurluk Komisyonu'nda da dile getirdi. Dört saat konuştu. (Ne ilginç; yıllar sonra Veli Küçük ile Hanefi Avcı Ergenekon örgütünün üyesi oldukları iddiasıyla yargılanıyorlar!)
Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Aykut Cengiz Engin, Abdullah Çatlı'ya ait cep telefonu görüşme dökümlerinde Veli Küçük'ün adına rastlayınca Genelkurmay Başkanlığı'na suç duyurusunda bulundu. Jandarma Genel Komutanlığı hemen araştırma komisyonu kurdu. Fakat suç unsuru bulamadılar (22 Temmuz 1997/no:1997/6). Veli Küçük generalliğe terfi etti. Hakkındaki iddialar hiç bitmedi: Birçok faili meçhulün katili olarak bilinen "Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldırım'ın bir dönem kullandığı telefonun Veli Küçük adına kayıtlı olduğu da iddia edildi. Ancak bunlar Kutlu Savaş'ın büyük bir bölümü eksik olan (bu da devletin ciddiyetini gösterir) raporunda var olduğu belirtilen bilgilerdi. Kutlu Savaş'ın raporu hiçbir zaman TBMM Susurluk Komisyonu'na veya resmi kuruma teslim edilmedi. Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz "Bende var" dedi, onda olan rapor da eksik çıktı!...
Behçet Cantürk, Adnan Yıldırım, Savaş Buldan gibi Kürt işadamlarının İstanbul'dan kaçırılıp Adapazarı-İzmit-Sapanca bölgesinde öldürülmeleri de, Veli Küçük adını gündeme getirdi. O tarihlerde Kocaeli İl Jandarma Alay Komutanı olduğu ve bu tür infazlara gözünü kapadığı iddia edildi. Duruşmada bu sorular hiç sorulmadı.

Veli Küçük'e, Susurluk süreciyle ilgili sadece "tanıyor musunuz" şeklinde sorular yöneltildi.
Susurluk meselesinin Ergenekon araştırmasına/soruşturmasına pek konu yapılmaması dikkatli gözlerden kaçtı nedense. Öyle ya "glu glu dansı"ydı Susurluk.
Hrant Dink suikastı da pek irtibatlandırılmadı. Sadece... Tekirdağ Cezaevi'nde yatan 29 Dev-Solcu, Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz hakkında Hrant Dink'i öldürtmekten suç duyurusunda bulundu. Fakat İstanbul Savcılığı takipsizlik kararı verdi.

Duruşmada Veli Küçük, Hrant Dink meselesini şöyle açıkladı:

Sanık Veli Küçük: Hrant Dink davasına bireysel bir hakkım olarak katıldım, katılmamın da şekli şöyledir. Arabayla oradan geçiyordum, o kalabalığı gördüm. "O kalabalık nedir?" diye sordum. Hatta biraz da dikkatimi çekti. Dediler ki "Hrant Dink'in duruşması var." Ben de çıktım, bireysel olarak ne oluyor diye, beş dakika kalmadım orda, hatta dikkatimi çeken bir şey oldu, kapıdan girdim, arkamda iki tane veyahut üç tane korumam vardı. Beni tanımaz oradaki polis, sivilim. Ancak üstüm aranmadı. Benim üstümde silah vardı, tabancam vardı. Biraz da merak ettim. Yukarı çıkılıyor, niye acaba aranmıyor falan gibi de içimden böyle geçirdim. Bunu ilk defa söylüyorum. Yukarı çıktım baktım biraz kalabalık ortalık. Kimisi içerde, kimisi dışarıda falan. Ve beş dakika falan kalmadım. İndim gittim. Hepsi bu.
Veli Küçük'ün Hrant Dink davasına müdahil olmasını; Ermeni soykırım tezlerine karşı çıkan protestolara ve anma etkinliklerine katılmasını nasıl yorumlamak gerekiyor? Ergenekon terör örgütünün lideri konumundaki bir isim kendim bu kadar afişe eder mi? Bilemiyorum. Yazdığım gibi medyada kendinden bahsettirmek hoşuna mı gidiyordu acaba? Bu imajla bazı çevrelerde büyük saygı görmekten keyif mi alıyordu? Veli Küçük sanki bu sanal gücü çok sevmiş görünüyor.
Örneğin... Devlet Bahçeli, Ergenekon davasına önceleri hep mesafeli baktı. Niye? Şüphe duyduğu için mi? Hukuka güvendiğinden mi?

Veli Küçük'ün polis ifadesinde bunun ipucu var: Polis sordu:

2004 yılında düzenlenen "Kelebek" adlı operasyon kapsamında Sedat Peker ve adamlarının telefonları dinlemeye alınmış, bu çerçevede, 15 Temmuz 2004 tarihinde Sedat Peker'le yaptığınız görüşmede Sedat Peker'e hitaben, "19.00'da Ümit Özdağ gelecek, dışarıdan yemek söyledim, Güler Kömürcü de gelecek, oturup bazı şeyleri konuşacağız" dediğiniz; Sedat Peker'in de, "O beyefendiden çok umutluyum abi, gıyaben tanıyorum ama çok umutluyum" dediği; sizin de "şimdi bir çalışmanın içine girdik, Ümit'le devamlı görüşüyoruz, şimdi yeni bir oluşum yaptık, Erzurum'dan Yılma Durak'ı çağırdım, geldi dört-beş kere görüştük, Yeniçağ gazetesinden arkadaşları ile görüştüm; Ortadoğu gazetesinden Zeki Saraçoğlu var. Sevdiğim birisi, o da bir şey yapacak. Güven Sazak Ağabey ile konuştuk, Meral Akşener'i de aradım. Meral de aynı şeyi söyledi, yanındayız dedi..." Sedat Peker ile konuşmanızın sebebi nedir?

Veli Küçük şöyle yanıtladı:

Ümit Özdağ benim aile dostumdur. Rahmetli babasını çok iyi tanırım. Ümit Özdağ ile de çok iyi görüşürüm. Görüşmenin yapıldığı tarihlerde Ümit Özdağ'ı; siyasi arenada iyi bir yerde görmek istiyorduk. Yani Ümit Özdağ'ı Milliyetçi Hareket Partisi içinde belirgin etkinliğe girmesini arzu etmiştim. Kendisinin de tercihi buydu.

Polis yine telefon kaydındaki görüşmelerim sordu Veli Küçük'e:

27 Aralık 2007 günü Hüseyin Arslan ile yaptığınız görüşmede; "Bu MHP'nin durumunu ne edecez, nereye gidecez" dediğiniz (sonra da) "Ben şimdi şöyle düşünüyorum, arkadaşlar arıyor, ediyor filan, bu Devlet Bahçeli'nin bu işten ayrılması lazım (...) Bu kaldığı sürece MHP'yi bitirecek" dediğiniz; Hüseyin Arslan’ın da "Paşam biliyorsunuz, bu son kurultayda Ümit Bey'i ihraç ettirdi" dediği, sizin de "canım Ümit adaylığım koymadan önce beni aradı, İstanbul'a geldi bizim evde toplandık, ben köşe yazarlarını falan çağırdım. Ümit'le de konuştum, dedim ki; sen git Devlet Bahçeli'yi ziyaret et, de ki, demokratik gösteri yapalım. Ümit gitti fakat Devlet Bahçeli kabul etmedi, aradan 3-5 gün geçti bizim evde toplantı olduğunu duymuş, Cumhuriyet gazetesi röportajında, şaibeli kişilerle toplantılar yapıyor evlerde' dedi bu şerefsiz herif" dediğiniz, (sonra) "Bu adamı pencereden aşağı atmadan bu parti kurtulmayacak bundan" dediğiniz....
Yani Devlet Bahçeli'nin Ergenekon soruşturmasına mesafeli bakmasının nedeni "koltuk" meselesi miydi? Başka bir açıklama yok gibi... Tamam. Peki Veli Küçük'e ne oluyor? Hırs mı? Gösteriş mi? Diyorum ya, seviyor bu tür dizayn etme, hesap işlerini; hoşuna gidiyor galiba. MHP'ye üye olursun, gidersin ne yapacaksan yaparsın; bu en demokratik hakkın olur ama hayır "iktidar oyununu" planlamaktan zevk alıyor sanki. Semih Tufan Gülaltay da genel başkanlığım yaptığı Ulusal Birlik Partisi'ni Veli Küçük'ün ele geçirmek için çaba sarfettiğinden şüphelendiğini belirtti. (29 Aralık 2008)

Peki... Bu nedenlerle Veli Küçük'e suçlu diyebilir misiniz? "Bunu yapan karanlık işleri de yapar" diyebilir misiniz? İşte bu noktada işe hukuk müdahale eder; delillerini tek tek ortaya çıkarırsınız. Diğer yanda düşünüyorum da, MHP'yi dizayn etmek isteyen Veli Küçük AKP'ye niye "el" atmadı? Çünkü... Veli Küçük'e AKP'nin kurucu üyelik teklif ettiği doğru mu? Erdoğan, Veli Küçük Amerika'da iken, Kürşat Tüzmen aracılığıyla buluşmak istedi mi? Evet, milletvekilliği teklif ettiğini kızı avukat Zeynep Küçük doğruladı. Peki... Veli Küçük ABD'de ne yapıyordu: Dünya Azerbaycanlılar Kongresi için eşiyle gitmişti.

Veli Küçük, neden bazı medya organlarınca hedef haline getirildiğini ve Ergenekon süreciyle neden cezaevine atıldığım 2008'in son duruşmasında şöyle açıkladı:

Sayın Başkan, ben Dünya Azerbaycanlılar Kongresi'nin yani DAK'ın üyesiydim... 2005 yılında Almanya'da Köln'de yapılan toplantıda genel toplantıda ben DAK başkanı seçildim. Dünya Azerilerinin başkanı seçildim. Ve benim üzerime başkan seçildikten sonra kim geldi? BOP (Büyük Ortadoğu Planı) başkanının adamları geldi. Niye? 35 milyon Azeri var İran'da. Onları ayaklandırmam lazımmış! Ha, öyle bir gücüm var mı? Yok öyle bir gücüm. Benim öyle "hadi yürüyün" deyip de insanları ayağa kaldıracak gücüm yok. Ama ben bunları kesinlikle kabul etmediğim için, Ortadoğu'nun istikrarını bozacak, Amerika'nın hegemonyasına sokacak bir faaliyete karşı olduğum için, bunları kabul etmediğim için, üzerime gelindi. Ben Dünya Azerbaycanlılar Kongresi başkanıyım. 3 senedir buradayım, başkanlık başkasına devredildi. Bu kuruluş gayri yasal bir kuruluş değildir. Dünyanın her ülkesinde hemen hemen 70 ülkede teşkilatı olan Birleşmiş Milletler onaylı yasal bir kuruluştur. Bu dahi benim örgütsel toplantım olarak gösterildi. Bir de Ergenekon içinde Azeri kökenli bir ben varım herhalde başka da yok. Ama bu yaptığımın doğru olduğuna inanıyorum. Çünkü tutuklandığımın maalesef ertesi sabahında Ermenistan televizyonları şenlik yaptılar. Erivan'da korna basarak gezdi arabalar. "Veli Küçük'ü tutuklattık" diye, henüz daha tutuklanmam bile belli değildi. Gözaltındaydım ama tutuklayacakları belliydi. Adamlar önceden gösteri yaptılar.

Veli Küçük'ün bu söylediklerinin ne derece doğruluğu var, bilmiyorum. Ama ya doğruysa, araştırıldı mı? Hayır. Yoksa kendine güç mü atfediyor? Demem şu ki; kuşkusuz kararı yargı verecek. Ancak özellikle son dört yıldır medyada bu kadar çok yer alan, birçok olayla irtibatlandırılan Veli Küçük hakkındaki iddianame, ne yazık ki yavan. Belgeler zorlamayla oluşturulmuş görünüyor.
Veli Küçük adı etrafında yapılan tüm iddialar komplo teorilerini aşamamış görünüyor. Somut veriler yerine "imalar", "yapılabilir" denilen savlar var. Salt mantıksal yöntemlerle elde edilen önermelerle "asrın davası" yürütülebilir mi?
Veli Küçük Danıştay Suikastı ve Cumhuriyet gazetelerine bomba atılmasından sorumlu tutuluyor. Bu konuları önceki sayfalarda ayrıntılı yazdım. Sonuç? Bana sorarsanız maalesef "dağ fare doğurmuştu"... Gladio, Türkiye'de tek kişiye, Veli Küçük'e indirgeniverdi. Ekranlara çıkanlar Ergenekon soruşturmalarını İtalya'daki Gladio operasyonlarına benzettiler. Veli Küçük Gladio'nun 1 Numarası'ydı!

Kaynakça
Kitap: SAMİZDAT, Hakikatlere Dayanacak Gücünüz Var Mı
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Soner Yalçın'ın Silivri Günlüğü: 11 Mart 2011 - 14 Mart

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Tem 2012, 23:39

Peki gerçekte Gladio nedir? 1990'dan sonra Gladio'nun açığa çıkarılması için Avrupa hukuki süreç başlattı mı? Buna yanıt vermeden önce Gladio'yu bilmek gerekiyor. Çünkü televizyonlara çıkan "uzmanlar" bile Gladio'yu bilmiyor. Gelin Gladio'yu mercek altına alalım; böylece Ergenekon sürecini ve Veli Küçük'ü daha iyi analiz edersiniz...
Berlin Duvarı'nın yıkılışıyla Avrupa'da Gladio tartışması başladı. 1990'da ise Türkiye'nin de gündemine geldi.
SHP'nin konuyla ilgili TBMM'ye verdiği araştırma önergesinin hazırlanmasından, ilk kez yapılan "Kontrgerilla" belgeseline kadar, meseleyi aydınlatacak hemen her çalışmanın içinde bulundum. Genelkurmay'da gazetecilere verilen brifingde de yer aldım. Doğan Yurdakul'la birlikte kitaplar da yazdım.

Binbaşı Ersever'in İtirafları adlı kitabımın önsözüne şöyle yazdım:

Kontrgerilla/Gladio konusundaki teorileri ve ülkemizde yirmi küsur yıldır süren tartışmaları ilgilenen herkes az çok biliyor. Bana gelince, gazetecilik yaşamım boyunca Kontrgerilla'nın devlet içindeki evrimini adeta gözlerimle görerek izledim. Bu konuda sayısız haber yaptım. Kontrgerilla konusunda çıkmış hemen her kitabı okudum. Diyebilirim ki konunun tüm uzmanlarıyla görüşmeler yaptım; bizzat Kontrgerillacılarla görüştüm, tartıştım...

Bunu ne zaman yazmışım: Ocak 1994.
Şimdi yıl: 2012.


Bu yazıyı kaleme alırken aklıma yıllar önce Moskova'da Tretyakov Müzesi'ni gezerken gördüğüm Alexander Ivanov'un bir tablosu geldi. Ivanov bu klasik resmini 20 yılda (1837-1857) bitirebilmişti. Biz ise Gladio'yu "beyaz tuvale" hâlâ yansıtamadık. Kafalar karışık. Ya da karıştırıyorlar diyelim.

Ve o halde en başa dönelim...

1) Gladio ilk nerede ne zaman hangi amaçla kuruldu?


Gladio, İkinci Dünya Savaşı'nda doğdu.
İngilizler düşman işgali altındaki topraklarda direniş hareketleri örgütlemek için 1940 yılında "Özel Harekâtlar İdaresi" (SOE) adlı gizli bir ordu kurdu. Savaş sırasında SOE işgal altındaki yerlerde direnişçilere silah yardımında bulundu. Aynı dönemde ABD'de OSS (Office for Strategic Service) aynı amaçla kuruldu. Bu servis, CIA'nın da temelini oluşturdu.

2) Savaş bitince Gladio kaldırıldı mı?

İngiltere ve ABD, gizli orduları bu kez Batı Avrupa'daki komünist hareketlere karşı kullanma kararı aldı. İngilizler, Sovyetler'in Doğu Avrupa'yı işgalinin önlenemeyeceğim, buna karşı gizli bir örgüt kurulmasını teklif etmişti. SBN (Stay Behind of Nets) yani özel harekâtçılar kuruldu. Orduya değil istihbarat örgütüne bağlıydı. İşbölümü yaptılar; Fransa, Belçika, Hollanda, Portekiz ve Norveç'teki operasyonlardan İngiltere sorumluydu. Amerikalılar ise Finlandiya, İsveç ve Türkiye'nin dahil olduğu diğer ülkelerden sorumluydu. Gizli ordular, askerler ve aşırı sağcılardan meydana getirildi. İçlerinde ılımlı muhafazakârlara da rastlanıyordu. Solcu yoktu.

3) Gladio komünistlere karşı ilk nerede ne zaman kullanıldı?

1944'te Yunanistan'da... İngiltere'yi protesto eden komünistlerin üzerine LOK adlı gizli ordu mensuplarınca ateş açıldı. 25 solcu öldü.

4) NATO bu işe nasıl dahil oldu?

Gizli orduların bir çatı altında birleştirilmesi 1949'da NATO'nun kuruluşuyla gerçekleşti. NATO'daki gizli orduların adı, "Stay Behind of Nets" idi. NATO'da gizli orduları "Müttefik Gizli Komite" (ACC) koordine etti. Yani bu özel teşkilatın NATO'nun askeri kanadıyla ilişkisi yoktu. NATO genel sekreterine bağlıydı. NATO üyesi olmayan bazı ülkelerin gizli orduları buraya bağlıydı. Merkezi Brüksel'deki SHAPE karargâhıydı.
Bu gizli/gölge ordu 1990'dan itibaren İtalya'da ortaya çıkarılan "Gladio" adıyla bilinir oldu.

5) Türkiye'de Gladio kuruldu mu?

Türkiye 1952 yılında NATO'ya girdi. Bir yıl sonra Seferberlik Tetkik Kurulu kuruldu. Finansmanı ve teçhizatı ABD'den geldi. Binası Genelkurmay'daki Amerikan Askeri Yardım Heyeti'nin (JUSMATT) içindeydi. Bu kurum ve daha sonraki adıyla Özel Harp Dairesi, ilk kez 1970'lerde tartışma konusu oldu. 12 Mart'ta işkence gören devrimciler bazı MİT elemanları ve askerlerin Gladio'yla olan ilişkisini deşifre ettiler. Askerler, ÖHD'nin ülkenin işgali halinde kullanılacağını, terör eylemlerine karışmadığını söylediler hep.

İtalyan Gladio'sunun başı Francesca Cassiga, gazeteci Nur Batur'a Türkiye'nin Gladio içindeki yerini söyle anlattı:

Türkiye'de de Gladio'ya çok benzeyen bir örgüt kuruldu. Ama Avrupa merkezli yapının biraz uzağındaydı. Türkiye Gladio'nun koordinasyon komitesindeydi, ama siyasi komitede yoktu. Yani daha bağımsız bir yapıdaydı. Türk Gladiosu ancak bir savaş çıkması halinde katılacaktı. Tatbikatlar organize eden komitede de değildi. (17 Şubat 2009, Sabah)
Türkiye'deki tartışmalar Gladio'nun İtalya'da ortaya çıkışıyla 1990'larda yeniden alevlendi.

6) Gladio darbe tezgâhladı mı?

Gladio komünist-sol partilerin iktidar olmaması için her karanlık-pis yola başvurdu. Ancak hedefin sadece solcular olmadığını da eklemek gerekir. Zamanla düşman tanımım değiştirdi; "demokrasiyi" tehlikeye düşürecek herkes hedef yapıldı. Bu amaçla devlet terörü de yaptı, darbeler de. İlk askeri darbesini 1961'de Fransa'da gerçekleştirmek istedi. Fransa gizli ordusu /Gladio-CIA'yla birlikte, NATO'ya karşı çıkan General De Gaulle'e karşı darbe girişiminde bulundu. Darbe girişimi başarısız oldu. De Gaulle, NATO'yu gizli ordularıyla birlikte Fransa topraklarından kovdu.

7) 27 Mayıs 1960 müdahalesi Gladio'nun eseri miydi?

Her askeri darbeyi Gladio'yla ilişkilendirmek doğru değildir. Gerek 27 Mayıs 1960, gerekse 1974'teki Portekiz Nisan
Devrimi'nin gizli ordular /Gladio'yla ilgisi yoktur. Diğer yandan gizli ordular, 1966'da Portekiz'de, 1967'de Yunanistan'da, 1971 ve 1980'de Türkiye'de yapılan askeri darbelerde rol aldılar. 1981 İspanya darbesi ve 1977'de Türkiye'deki darbe girişimi gibi bazılarında ise başarısız oldular.

8) Gladio eylemleri anlatılırken hep Aldo Moro olayı örnek verilir; nedir bu?

Aldo Moro, İtalya'da başbakanlık yapmıştı, Hıristiyan- Demokratların (DCI) lideriydi. 1972 seçimlerinde DCI yüzde 39, Komünist PCI ile Sosyalist PSI ise toplam yüzde 37 oy aldı. A. Moro ve Cumhurbaşkanı G. Leone, solcularla koalisyon kurma izni için ABD'ye gittiler. Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'in sert tepkisiyle karşılaştılar. Bir sonraki seçimde Komünist PCI tek başına yüzde 34,4'lük bir oy alarak birinci parti oldu. A. Moro bu kez kararım ABD'den bağımsız olarak verdi: Koalisyona katılacaktı. "Tarihi Uzlaşma" (Compromesso Storico) anlaşmasının imzalanacağı 16 Mart 1978 günü kaçırıldı. 55 gün sonra cesedi bulundu. Suç, solcu Kızıl Tugaylar Örgütü'nün üzerine atıldı. Gladio'nun sol örgütler içine de sızdığı bu olayla açığa çıktı.

9) Aldo Moro cinayeti bugün çözüldü mü?

Cinayeti Gladio'nun işlediği konusunda herkes hemfikir. 1995'te bu cinayeti araştıran meclis komisyonu CIA'dan bilgi edinme yasası gereği bazı belgeler istedi. Şöyle bir açıklama aldı: "CIA, talebinizle ilgili kayıtların varlığım ya da yokluğunu teyit ya da inkâr edememektedir."

10) Peki İtalya'da Gladio açığa çıkarılmadı mı?

Bu koca bir yalandır. İşin aslı şudur: 31 Mayıs 1972'de Peteano köyündeki bir patlamada polis gücü Carabinieri'nin üç elemanı öldü. Suç Kızıl Tugaylar'a atıldı. Aradan 12 yıl geçti. İtalyan Hâkimi F. Casson dosyayı yeniden açtı ve hayretler içinde kaldı. Olay yerinde hiçbir polis araştırması yapılmamış, olay soruşturulmamış ve dosya kapatılmıştı. Bomba düzeneğinin Kızıl Tugaylar tarafından yapıldığı şeklindeki raporu İtalyan ırkçı Ordine Nuovo örgütüne mensup M. Morin hazırlamıştı! Halbuki bomba NATO envanterinde bulunan C-4 patlayıcıyla yapılmıştı. Hâkim Casson araştırmalarının sonucunda NATO'ya bağlı Gladio'nun yeraltı cephaneliklerinden birini de ortaya çıkardı. Ardından İtalyan ırkçı örgütü ile İtalyan Askeri Gizli Servisi'nin (SID) bağlantılarını buldu. Peteano'daki patlamayı gerçekleştiren örgüt üyesi V. Vinciguerra tutukladı.
Şunu da eklemeliyim; 1974'te de Hâkim G. Tamburino, İtalyan sağcıları ile gizli askeri servisin ilişkilerini soruşturmuş, hatta SID Başkanı General V. Micelli'yi devletin yapısını ve yönetim biçimini illegal eylemlerle değiştirmek iddiasıyla tutuklamıştı. General Micelli mahkemede "Tüm yaptıklarımı bana NATO ve ABD emretti" demişti. Ama dava bu kadarla sınırlı kalmıştı.
Bu olaydan 16 yıl sonra Hâkim Casson, Gladio'nun üzerine korkusuzca gitti. Hatta İtalyan Başbakanı G. Andreotti'nin Ağustos 1990'da Gladio'nun varlığını açıklamasının işini kolaylaştıracağını sandı. Ancak İtalya devleti, Gladio'yu "devlet sırrı" kapsamına soktu. Sadece eylemi yapanlar cezalandırıldı!

11) Gladio'nun terör eylemlerine katılan yüzlerce kişi yargılanmadı mı?

Türkiye'de öyle sanılıyor! Aslında davalar birbirine karıştırılıyor. Üç dava var: Gladio, P-2 ve Temiz Eller Operasyonu.
Birini F. Casson, diğerini M. Sindona ve ötekisini G. Colombo soruşturdu. Temiz Eller Operasyonu, çok ünlü isimlerin yargılandığı bir davaydı. Operasyon, 1992 kışında Milanolu bir temizlik şirketinin verdiği rüşvetin araştırılmasıyla başladı. Basit gibi görünen olaylar dizisi bir anda tüm İtalya'yı saran rüşvet ağını ortaya çıkardı. 5 binden fazla soruşturma, 3 bini aşkın dava açıldı, bini aşkın insan hüküm giydi.
Diğer soruşturma konusu P-2 ise masonlara yönelikti: 1980 başında ele geçirilen "Propaganda 2" belgesine göre stratejinin adı: "Piano di rinascita democratica" yani "Demokrasinin Yeniden Doğuşu" planıydı. Bu plan uyarınca, "gerilim stratejisi" hedeflenmiş; sinmiş, pusmuş, yıldırılmış, edilgen bir "korku toplumu" yaratılmak istenmişti. Bu amaca ulaşmak adına her türlü dezenformasyon ve provokasyonu kullanmak mubahtı. Bunun için öncelikle medyanın (hem sahipliği, hem çalışanları anlamında) ele geçirilmesi gerekiyordu. Ayrıca yargı bağımsızlığının yok edilmesi, sendikaların etkisizleştirilmesi, başkanlık sistemine geçiş planlanıyordu. (Ergenekon operasyonlarının yapılmasına mı benziyor ne?)
Dava açıldı ama sonuç alınamadı. 950 kişilik listeden sadece üç kişi 12 yıl ev hapsi cezası aldı. Sonra ne mi oldu? P-2'nin "1816" no'lu üyesi Silvio Berlusconi başbakan oldu!
Neyse, biz P-2'den 10 yıl sonra ortaya çıkarılan ve konumuz olan Gladio'ya dönelim.

12) Gladio diğer Avrupa ülkelerinde açığa çıktı mı?

Sadece İtalya, Belçika ve İsviçre'de, gizli orduların / Gladio'nun araştırılması için meclis komisyonları kuruldu. Ancak bilgilerin çoğu "devlet sırrı" kapsamına alındı.

ABD: Baba Bush 1990'larda Körfez Savaşı'yla uğraştığını açıklayarak Gladio konusuna girmedi. ABD medyası da konuyu pek araştırmadı. Washington Post'a göre, Gladio sadece bir İtalyan operasyonuydu ve Amerika'yla ilgisi yoktu!
İngiltere: Gladio'nun arkasında CIA ve MI6’ın olduğu artık sır değil. Buna rağmen J. Majör, "Korkarım güvenlik meselelerimizi tartışmayacağız" diyerek olayı kapattı. Meclis de zaten ilgisizdi.
Fransa: J. Chirac konuya hiç ilgi göstermedi. Zaten kendisinin 1975'te Fransa gizli ordusunun (SAC) başkanı olduğu yazıldı. Meclis araştırması yapılmadı.
İspanya: F. Gonzales önce gizli ordularla ilgili gerçeklerin açığa çıkarılmasını istedi. Bir hafta sonra Savunma Bakanı N. Sera, İspanya'da Gladio'nun olmadığını açıkladı. Bırakın yargılamayı meclis araştırması bile yapılmadı.
Portekiz: Savunma Bakanı F. Nogueira Portekiz'de herhangi bir Gladio örgütlenmesi olmadığını söyledi. Meclis araştırması bile yapılmadı.
Hollanda: Savunma Bakanı R. T. Beek, önce ülkenin istihbarat biriminden brifing aldı. Sonra gizli oturumda meclise bilgi verdi. Ardından Gladio'nun gölge şebekesini oluşturan birimin kapatıldığı açıklandı. Sadece iki kişi tutuklandı. Meclis araştırmasına gerek duyulmadı.

Lüksemburg: Yeşiller Partisi konuyu meclise getirdi. Ancak araştırma önergesi reddedildi.
Almanya: Yeşiller ve Sosyal Demokratların çabalarına rağmen olay soruşturulmadı. Başbakan H. Kohl önce tüm iddiaları yalanladı. 2 Aralık 1990 seçimlerini kazanınca, bu kez gizli orduların 1990 yazından beri dağıtıldığını, silah zulalarının kapatıldığını açıkladı. Alman meclisi araştırma yapmaya gerek duymadı.

Yunanistan: Gizli ordunun 1955'te kurulduğu, ancak 1988'de kapatıldığı açıklandı. Soruşturma yürütülmesi talebi her ortaya çıktığında, iktidarda hangi parti olursa olsun buna gerek olmadığını belirtti.
NATO: Gladio'yu NATO çatısı altında SHAPE'nin organize ettiği artık biliniyor. Ancak NATO herkesin Noel tatiline girdiği 1990 yılının 23 Aralık günü, olayı sessiz sedasız "devlet sırrı" kapsamına sokuverdi. İtalya'daki meclis araştırmasında danışmanlık yapan tarihçi A. Giannuli, Gladio belgelerinin nerede olduğunu şöyle açıkladı: "Bugünkü asıl sorun NATO arşivlerine ulaşabilme sorunudur."
AB: Avrupa Parlamentosu, hiçbir yere varamayan bir dizi kınama kararı çıkarttı. Bu pasif tavrı bugün hâlâ kınanmaktadır.

13) Türkiye'de Genelkurmay'daki "Kozmik Oda" araması Gladio'nun varlığını kanıtlamak için mi yapıldı?

Yürütülen soruşturmayla ilgili bir şey söylenemez. Ancak şunu söyleyebiliriz: Gladio, Soğuk Savaş politikalarının ürünüdür. Soğuk Savaş bitince gizli ordular kapatıldı mı? Bunun olması için dünyadaki siyasi-iktisadi kamplaşmanın sona ermesi gerekiyor. Dünya yeniden bir kamplaşma evresindedir. Uluslararası dengeler yeniden belirlenmektedir. Türkiye'de olup biteni analiz edebilmek için kafamızı kaldırıp dünyada neler olduğuna bakmalıyız.

14) Türkiye'de Gladio eylemleri sürüyor mu?


Trabzon'daki Rahip A. Santoro, Malatya'daki misyonerler ve İstanbul'daki Hrant Dink cinayetleri aynı amaca hizmet etmektedir. Bunlar suikast değil provokasyon eylemleridir. Göz yumulmuştur. Azınlıklara suikast yapılacağı istihbaratını içeren "Kafes" adlı belge de bu amaçla ortaya atılmıştır; amaç kafa karıştırmaktır. Bunların amacı, tıpkı bir dönem P-2'nin İtalya'da gerilim stratejisiyle hayata soktuğu "Demokrasinin Yeniden Doğuşu" planına benzer şekilde yapılan Türkiye'deki hukuksuzluklara Batı kamuoyundan destek bulmaktır. İtalya'da yapılan şimdi Türkiye'de hayata geçirilmektedir.
Evet uzatmayalım, SHAPE, CIA ve MI6 kontrolündeki Gladio hâlâ faaliyettedir.

Ergenekon soruşturması Türk Gladiosu'nu mu ortaya çıkarmayı amaçlıyor? Komik olmayın. Bizzat Ergenekon, Balyoz operasyonlarını yapan Gladio'nun kendisidir. Amaç, başta TSK olmak üzere Yeni Dünya Düzeni'ne uyum sağlamayan kurumlan ve muhalifleri etkisizleştirmedir. Ayrıntıları, Siz Kimi Kandırıyorsunuz ve Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor kitaplarımda yazdım. Ayrıca...
Gladio'yu Doğan Yurdakul'la yazdığımız kitaplarla anlatmışız; ve şimdi bize bile diyorlar ki: "Gladio/Ergenekoncu!" Sadece bize mi; 40 yıldır Kontrgerilla/Gladio'ya karşı mücadele etmiş ve hedef olmuş; Kontrgerilla-Gladio-Süper Nato hakkında onlarca kitap hazırlayıp yayın yapmış Aydınlıkçılar mı bu örgütten? Yapmayın, zihin tutulmasıdır bu.
Gladio bugün cemaati kullanmaktadır. Rusya gibi ülkeler niye CIA üsleri diye cemaat okullarını kapattı. Cemaat niye İran'a sokulmuyor. CIA/Gladio Katolik Opus Dei'yi nasıl kullanıyorsa cemaati de öyle kontrol altında tutmaktadır. Bunlar bilinmeden Ergenekon meselesi anlaşılamaz...

İddianameye fazla söz etmeyeyim, kendi mesleğime eleştiri getireyim! Türk medyasında, olayları hep komplo teorileriyle açıklama kolaycılığı gelişti. Nereden çıktı bu komplo teorisi? Komplo teorileri, Amerikan-Fransız devrimlerinin gücünden korkan gerici sınıfların icadıdır! Bu teoriler akla, dolayısıyla aydınlığa düşmanlığı yaşatmayı amaçladı. Her türlü metafizik saçmalık da bu düzenin ürünüydü. Dünden bugüne ne diyor bu komplo teorileri: Dünyayı/ülkemizi mevcut siyasi iktidara düşman siyasal bir grup ele geçirecek! Kim bunlar: Devrimciler, jakobenler, solcular, ateistler, masonlar, Yahudiler, Ergenekoncular vs... Tarih boyunca bu komplo teorilerine inananlar hep cadı avı başlattı. Akla karşı "haçlı seferleri" düzenledi. Bugün de Samanyolu TV gibi dinci kanalların safsatalarla beslenen cahilleşmeyi topluma dayatmak için yaptıkları diziler işte bu komplo teorilerinin sonucudur.
Kuşkusuz...
Komplo teorisi dizilerde olunca gülüp geçilebilir. Ama gerçek hayata yansıması gerici ideolojinin aslında neye karşı olduğunu gösteriyor: aydınlanmaya!
Aslında...

Entelektüel birikim ve zekâ ister komplo teorisi. Böylesine kotarılmış adı üstünde "teori" olan değerlendirmeyi/analizi okumak keyiflidir; kafa açıcıdır. Ancak; içinde akıl, bilgi
barındırmayan, yargıya varan, sonuca bağlayan, kesin çözümlere ulaşan, kibirli aptallığa tahammül etmek güçtür. Bunlar hep "siyaseten doğrucu"dur, aklen doğrucu değillerdir; öyle niyetleri de yoktur.
Bir Montesquieu bilinmeden, Kanunların Ruhu okunmadan "derin devlet" analizi yapılabilir mi?
Neyse artık yeter bu konuda yazmak... Kavramlarla düşünmeyen bir toplum yalnız kişiler üzerinden tartışır sorununu; bu sebeple hep bir suçlu arar.
Feza ile görüşmem bitip koğuşa döndüğümde gazeteler gelmişti.
Gazeteler îklim Bayraktar meselesi işlemeye devam ediyor. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, TBMM'den çıkarken basın mensuplarının, Odatv muhabiri İklim Bayraktar’ın iddialarını hatırlatması üzerine, "Dedikoduyla falan bu işler gitmez" demişti.

Melih Aşık, Kılıçdaroğlu'nun gözden kaçırılmaya çalışılan bir açıklamasına vurgu yapmıştı.
... Gözden kaçırılan, basının da üzerinde durmadığı önemli bir nokta var... Bütün bu anlatımlar bayan gazetecinin bir başkasıyla yaptığı telefon görüşmesinin dinlemesinden yansıtılıyor. Bu yasadışı bir iştir. Ama hiçbir savcı işin bu yönüyle ilgilenmedi. Adalet Bakanı da ilgilenmedi, İçişleri Bakanı da ilgilenmedi. Demek ki hükümet, CHP'nin yıpratılması için bu yasadışı işlerden medet umuyor... (Milliyet)
Zaman’ın manşeti şuydu: "Baykal Halk TV'yi Vermeyince Komplo Devreye Sokuldu". İsmini vermeyen bir CHP milletvekilinin Zaman'a konuştuğunu yazan "haberde" o milletvekilinin "Halk TV pazarlığına şahit olduğu" belirtiliyordu.
Kim bu "pazarlığa şahidim" diyen meçhul milletvekili? O görüşmede; ben, Hakan Aygün, Murat Ongun, eski RTÜK üyesi gazeteci Şaban Sevinç ve Deniz Baykal vardı sadece. Nasıl oluyordu da, o görüşmede olmayan biri, "Ben şahidim" diyebiliyordu?

Tutukluluğumuzun "delili" Odatv'deki bilgisayarda çıkan sözde word belgeleriydi. Bu "belgelerin" virüsle ve uzaktan bilgisayarlarımıza gönderildiğini hep söyledik. Bunun üzerine yandaş medya karşı atakta bulundu.
Neymiş; bunlar "Soner" isimli kullanıcı tarafından oluşturulmuşmuş! Halbuki, günümüz teknolojisinde dijital veriler üzerinde oynama yapmak o kadar kolaydı ki... Bir word dosyasının "yazar" kısmına "Soner" değil "Einstein" yazmak mümkün, bunu yedi yaşında bir çocuk bile yapabilir.

Zaten Radikal'den Ezgi Başaran bunu dile getirmişti:

Açıklanmayan deliller dışında, Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın tutuklanmasının altında, 14 Şubat'ta Odatv'deki bilgisayar harddisklerinde bulunduğu iddia edilen üç word dosyası var. Bu dosyalarda; "Nedim kitapla ilgili Ahmet'i çalıştırsın. Emniyetle irtibatı korusun" türünden notlar görülüyor. Soner Yalçın, savcılıktaki sorgusunda bu belgeleri kendisinin hazırlamadığını, bilgisayarına bir virüs aracılığıyla girmiş olabileceğini söylemişti.
Savcılık ise bu üç belgenin "Soner" isimli kullanıcı tarafından oluşturulduğunu söylüyor. Neye dayanarak? Word belgesinin, "Özellikler" (Properties) kısmını tıkladığında karşısına çıkan üstveri bilgilerine göre.
Üstveri bilgileri, bilgisayarın kullanıcı ismi ve tarihiyle oynanarak kolaylıkla değiştirilebilir. Gayet kolay, siz de deneyip görebilirsiniz. Bu teknik detay, birçok medya ve yargı mensubunun kafasında bir türlü oturmadı. Halbuki, örneğin ABD mahkemelerinde, sadece üst-veri bilgilerine dayandırılan ıslak imzasız dijital belgeler delil olarak kabul edilmiyor.
Belgelerin üstverilerinde, oluşturan kişi olarak "Soner" adını gördüğümüz için, Soner Yalçın'ın hazırlayıp hazırlamadığını kesin olarak bilemeyiz. Olabilir de olmayabilir de.
İki gazeteci, kimin, ne zaman hazırladığı matematik kesinlik içinde bilinmeyen üç dijital belgede isimleri geçiyor diye tutuklanıyor. Bu yöntem Türkiye'de yaşayan herkes için çok korkutucu. Türkiye, emniyet tarafından yapılan bir siber terörle tanıştı ama geniş kamuoyu henüz farkında değil...
Nazlı Ilıcak...

Bizlerin tutuklanmasına karşı tepkisini ilk gün net bir şekilde koydu; köşesinde, televizyon programlarında şüphelerini dile getirdi. Hatta, Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın tutuklanmasından sonra Savcı Zekeriya Öz'le ilgili soruşturma açılması gerektiğini bile yazdı. Sonra...
Sonra, 20 yıl önce bir ajandaya yazılan ve evimde çıkan bir nottan dolayı Savcı Öz tarafından ifadeye çağırıldı. Saatler süren bir görüşme sonrasında benden şikâyetçi olduğunu medyaya açıkladı. Ve ne olduysa oldu; Nazlı Ilıcak Savcı Öz'le görüştükten sonra, 180 derece dönüş yaptı! "Ergenekon ve Medya İlişkisi" başlıklı yazısında, Odatv'de çıkan virüslü sözde belgeleri anlattı ve şöyle konuşmaya başladı: "Geniş bir açıdan baktığımızda, taciz iddialarının örgütle irtibatlandırılması mümkün görünüyor."
Nazlı Ilıcak, neden Odatv operasyonuna bulaştırılmıştı? Yanıtı basitti. İktidarın gazetesi Sabah'ta bir isim Ergenekon soruşturmasıyla ilgili şüphelerini açıklıyordu. Herkes basın özgürlüğüne yapılan baskıyı yüksek sesle dile getiriyordu. Bir hamleyle bu hava dağıtılmalı, bir yandan da itibarsızlaştırma devam etmeliydi!
İşte Nazlı Ilıcak, böyle bir projenin gerçekleşmesi için devreye sokuldu. Ya da bakınız...
Nazlı Ilıcak, Ergenekon konusunda uzman görüş sayılıp, sürekli tartışma programlarına davet ediliyordu.
Güzel, diyecek sözümüz yok.
Ilıcak, televizyon ekranlarında ya da köşesinde Ergenekon iddianamesine adeta tapar gibi, iddiaları kesinmiş gibi söyledi, yazdı. Savcıların -ki özellikle Zekeriya Öz'ün iddialarından yola çıkarak ve masumiyet karinesini unutarak, insanları yargıladı.

Ne zaman şüphe belirten sözler etse, ertesi gün 180 derece döndü, çark etti. Niye? Niye bu ani, kıvrak dönüşler? Tehdit mi ediliyordu? Şöyle... Ergenekon iddianamesine göz atalım; İddianamenin 160. sayfasında bakın hangi bilgiler vardı:
Medyanın ele geçirilmesi ve kontrolü ile ilgili (Akşam gazetesi çalışanı) Tuncay Güney beyanlarında; Akşam gazetesi sahibi Mehmet Ali Ilıcak'ın Veli Küçük'ün kontrolünde olduğunu, gazeteye geçtikten sonra Veli Paşa'yla oturup, gazetede kimlerin tasfiye edileceğini konuştuklarını ve bazı kişilerin tasfiye edilerek gazetenin kontrolünü ele aldıklarını, Arslan Bulut, Alev Çukurkavaklı gibi bazı gazetecilerden de ekip kurduklarını, gazetede çıkacak birçok haberde Veli Küçük'ün onayının alındığını.
Şaşırdınız mı?

Gördünüz mü Nazlı Ilıcak’ın toz konduramadığı Ergenekon iddianamesinde oğlu Mehmet Ali Ilıcakla ilgili neler yazıyordu? Neymiş; Mehmet Ali Ilıcak Veli Küçük'ün kontrolündeymiş!
Neymiş; Ilıcak'ın sahip olduğu gazetede çıkacak haberlerde Veli Küçük'ün onayı alınıyormuş! Ve tüm bunlar Ergenekon örgütünün medyayı ele geçirmesi ve kontrol etmesiyle ilgili yürütülen planın bir parçasıymış!
Yani Ergenekon'un medya ayağında Mehmet Ali Ilıcak’ın rolü varmış! Bunları biz yazmadık. Bu satırlar Zekeriya Öz'ün hazırladığı iddianamede yer alıyor...
Örgütün "beynini" gösteren "Ergenekon Şeması"nda M. Ali Ilıcak’ın adı var.
Nazlı Ilıcak’ın ikinci eşi Emin Şirin Ergenekon sanığı.
Ergenekon'un tutuksuz sanığı Erol Mütercimler asıl Ergenekon'un içinde gazete patronu Kemal Ilıcak’ın olduğunu söyledi. Hiç şaşırtıcı değil, 1970'lerde Tercüman gazetesinin nasıl yayın yaptığı biliniyor...
Şimdi ne demeli?

Nazlı Ilıcak’ın Ergenekon iddianamesine bu kadar tapması ve cansiperane savunması, kendini, oğlunu korumak için mi? Ergenekon operasyonlarına yönelik eleştiri getirince, önüne bu belge mi konuyor acaba?
Sabah'ın bir başka yazarı Mahmut Övür... Köşesinde yazdığı, ekranlarda söylediği yetmemiş, bu kez tam sayfa yandaş Yeni Şafak’a röportaj vermişti. Yandaşlar kendi aralarında paslaşıyordu: "Odatv, Ergenekoncu Medyanın JİTEM'i."
Gazetenin manşetinden verilen bu iddianın delili var mıydı? Yoktu. Yorum yapıyordu. Yapsın bakalım; hep yorum yapıyorlar.
Halbuki...

Yeni Şafak, "ileri demokrasi" için "mücadele" verdiğim, karanlık organizasyonları açığa çıkarmayı şiar edindiğini hep söyleyen Mahmut Övür'e röportajda şunları sorabilirdi:

1) Susurluk kazasıyla adı gündeme gelen, Ergenekon davasında da yargılanan yeraltı dünyasının ünlü ismi Drej Ali (Yasak) ile ilişkiniz nedir? Parasal bir ilişkiniz oldu mu? Yanında maaşla çalışümz mı? Bu para meselesi yüzünden mi ayağınızdan vuruldunuz? Yoksa Susurlukçuların düğününe katılıp buradaki fotoğrafı medyaya sattığınız için mi vuruldunuz?
2) Eşinizle birlikte kuruluşundan itibaren görev yaptığınız bir televizyon kanalından parasal meseleler yüzünden mi ayrıldınız? Kanalda büyük tartışmalar, kavgalar oldu; nedeni yolsuzluk iddiaları mıydı?
3) 28 Şubat sürecinde ATV haber koordinatörü görevindeyken Fethullah Gülen kasetlerini niçin yayınladınız?
4) ABD'ye gidip Fethullah Gülen'in elini mi eteğini mi öptünüz? Ne karşılığında affedildiniz?
Yeni Şafak"ın yerinde olsam bunları sorardım... Yoksa Mahmut Övür'ün "yorum yapabilecek" kadar teorik birikimi olmadığım bilirim.

Mahmut Övür bıraksın yorumu yaşadıklarını anlatsın, temiz Türkiye'nin yaratılmasına daha büyük katkısı olur. Mahmut Övür itirafçı olmalıdır; aynı JİTEM itirafçıları gibi...
Taraf gibi kirlilik mabedi gazeteler; MİT'çi Kozinoğlu meselesine değinmişlerdi. Yazdım: Kaşif Kozinoğlu'nun ismini daha önce hiç duymamıştım. Odatv'ye yapılan ikinci operasyonda adı geçince kim olduğunu öğrendim. İkinci operasyonda, gazetecilerin yanı sıra, bir MİT mensubu olarak aranıyordu.

Barış Pehlivan ise Kozinoğlu ismini bir yerden hatırladığım söyledi. Taraf ın elemanı Mehmet Baransu'nun Mösyö kitabında adı geçiyordu.

Kasım 2010'da basılan kitabın 351. sayfasında, Baransu, Hanefi Avcı'yı anlatırken şöyle yazmıştı:

Avcı girdiği hiçbir savaştan yenilgi ile ayrılmamıştır. Polisten Mehmet Ağar ve ekibini, MÎT'ten Mehmet Eymür, Kaşif Kozinoğlu gibi isimleri bertaraf etmiş kişidir. Yargıda da Yargıtay Başkanı kurbanları arasındadır.
Bu bilgi ilginçti. Ne yani, Hanefi Avcı ile Kaşif Kozinoğlu hasım mıydı? Öyleymiş. Ama iki isim de aynı "örgütün" üyeliğinden, hatta bizimle ilişki kurdukları iddiasından tutuklanmıştı! İşin daha çarpıcı yanı, Kaşif Kozinoğlu ismini aylar öncesinden, Mehmet Baransu kitabında gündeme getiriyordu. Bu bir rastlantı mıydı? Bunlar niye her operasyonu çok önceden biliyor?

Yıllardır takip eden, sorgulayan ve sonunda tutuklayanlar bu soruların yanıtım neden vermiyor? Açıp baksınlar Odatv arşivine; binlerce haberin içinde bu sözde belgelerle yayınlanan hangi haberi gösterebilirler? Üstelik neymiş, kozmik odalarda tutulması gereken belgelermiş! Biz ne yapmışız bunları peki? Odatv'nin bilgisayarında tutmuşuz! Hem de "Koz" isimli bir word dosyası içinde! Öyle diyorlar... Biz salağız ya!
MİT'çi Kozinoğlu Türkiye'de olmadığı için gözaltına alınmamıştı, ancak evinde arama yapılmıştı. Dün ifade vermeye gelmişti. Gazetelerin yazdığına göre; yanında MİT Afganistan Sorumlusu R. T. de varmış ve Savcı Zekeriya Öz'ün talebiyle mahkeme de, MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu'nu tutuklamıştı.
Kozinoğlu'nun savcılık sorgusunda verdiği ifade nedense çok az sızdı medyaya. Tek sızan bilgiye göre Kozinoğlu, Savcı Öz'e şunu demişti: "Odatv adını ilk kez bu sorguda duydum. Soner Yalçın'ı tanımıyorum, hatta hiçbir gazeteci tanıdığım yok."

Bu arada geçen hafta Taraf ın "Hedef AKP'li Aileler" başlıklı sürmanşetinde yazan; AKP'lilere ait bilgilerin Odatv'ye sızdırıldığı yalanı, Kozinoğlu'na sorulmamıştı bile, bunu da medyadan öğreniyordum! Tora/hiç utanmadı bu yalanlarından.
Radikal'den Oral Çalışlar, "Kozinoğlu'yla Odatv: Kalp Kalbe Karşıdır" başlıklı bir yazı kaleme almıştı.
Açıklanan belgelere göre; Kozinoğlu Odatv'ye malzeme aktarıyormuş. Siyasetçilerin özel yaşamına ilişkin toplanan istihbarat bilgilerini onlara veriyormuş. 'İklim Bayraktar olayı', bu istihbarat toplama işlerinin, nasıl bir şantaja, pespayeliğe dönüştüğünü mükemmel bir şekilde gözler önüne serdi. Bu tarz işlere gazetecilik, onlarla uğraşanlara da gazeteci isminin verilmesi, gazetecilik mesleğine özel bir değer yüklemeyen insanların bile kabul edemeyecekleri bir şey. Onlara destek veren istihbaratçılar için nasıl bir tanım geliştirilebileceğinin takdirini ise size bırakıyorum.
Ne kadar dönek olursa olsun, hakkımda ne söylenirse söylensin, Oral Çalışlar'ı gazeteci bilirdim. İyi niyetim işte!
Ne kadar kolay yazıyor böylesi ağır satırları... "Özel istihbarat bilgileri" yayımlamak ne demek? Nasıl, ne zaman yapmışız bunu? Var mı bir tek örneği? Bunun açıklamasını yapabilir mi Çalışlar? Yapamaz. Peki niye kin dolu Odatv'ye?
Oral Çalışlar'ı ben iyi tanırım. O da, onu iyi tanıdığımı bilir... Aydınlıkçı'ydı. 1980'lerin sonunda cezaevinden çıktı. 2000'e Doğru dergisinde idari müdürlüğü görevi verildi. Kabul etmedi, yayın kurulunda olmak istiyordu. Genel Yayın Yönetmenliği bekliyordu yani. Kariyeristti. "Ya olurum ya giderim" dedi. Gitti. 1990-1992 yılları arasında Hamburg Senatosu'nun davetlisi olarak eşi ve oğluyla Almanya'da bulundu. Hamburg Sosyal İncelemeler Vakfı'nda çalıştı. Vakfın finansörü Alman sigara tekeli Philipp Reemtsma idi. Vakfın başında ise, Türkiye'nin Ermenilere soykırım yaptığını iddia eden, tarihte ilk soykırım gaz odalarının Türkiye'de kurulduğunu ileri süren Alman Gizli Servisi BND'nin Kafkaslar Masası Şefi Dr. Tessa Hoffmann vardı!

Evet: Oral Çalışlar'ın döneklik tarihini iyi bilirim. Kızgınlığı bunadır; cezaevine atılmamızı fırsat bulmuş demek ki, yazmak için... Yüzünü ne kadar değiştirirse değiştirsin iyi tanırım onu ben. Yeni görevi namuslu gazetecileri kirletme misyonu. Yapar. Kişilik erozyonudur bunu yaptıran.
Oral Çalışlar gibi idam sehpalarımızı hazırlayanların neden hepsinin ölümümüzden keyif duyduklarını anlıyorum: Korkaklar. Yüzümüze karşı söylemediler, yazamadılar.
"Cellat" sıfatını bile övünçle kabul edecek birini tanımlayamazsınız; anlatamazsınız; insanlığın çukurudur orası; başka dip yoktur; oradadırlar. Bunlardan birinin adı Sevilay Yükselir'dir.

Sabah'ta şunu yazdı:

1) Çıkan belgelerden, ortaya dökülen kayıtlardan da anlaşılacağı üzere Soner Yalçın ve Odatv çalışanları "Virüsle yollanmış!" deseler de, bu arkadaşları bugün Silivri'de tutan şey, buram buram darbe şakşakçılığı, çığırtkanlığı kokan, "Ulusal Medya 2010" adlı belge ve Yalçın'ın ajandasına düştüğü notlar ile yapılan telefon görüşmeleridir.
2) Soner Yalçın'ın derdi gazetecilik falan değil, gerek sahibi olduğu site, gerekse bağlantılı olduğu kalemler, akademisyenler üzerinden hareket edip halkı kin ve nefret yolu ile kışkırtıp sokağa dökmek, ayaklanmalarını sağlamak ve bu yolla toplumda şu anda var olan iç huzuru bozmaktır!
3) İklim Bayraktar aptal değildir. Ruh hastası hiç değildir. Gayet aklı başında, ne yaptığını bilen ve kendisine sunulan fırsatları sonuna kadar değerlendirmeyi hırs edinen bir seçilmiştir! Ve bu seçilmiş kişi, Soner Yalçın tarafından Deniz Baykal'ı Halk TV satışında bertaraf etmek amacıyla kurulacak tuzakta kullanmak üzere görevlendirilmiş bir piyondur.

Bu "yazarı" nasıl değerlendirmek lazım. Sivil hayatta son okuduğum yazar Umberto Eco ile sinemacı Jean-Claude Carriere'in "kitap" üzerine sohbetiydi. Söyleşinin bir yerinde konu, alık, ahmak ve kafasız ayrımına geliyor. Alık; kaşığı ağzına götüreceği yerde kaşına götüren; söyleneni anlamayandı. Ahmak; söylememesi gerekeni söyleyen; kasti olmayan gaflar yapan kişiydi. Bilir bilmez konuşurdu. Kafasız ise; ilk bakışta doğru-dürüst akıl yürüttüğünü sandığınız ama yanılgı içinde olan kişiydi. Tehlikeliydi. Hatasını yüksek sesle, bağırarak öne sürer ilan ederdi ki, herkes duysun. Kafasızlığın nasıl da boru gibi öttüğünü görmek insanı şaşkına çevirirdi. Sık kullandığı cümle neydi biliyor musunuz: "Artık güvenilir kaynaklardan biliyoruz ki..." Sizce, bu kadıncağız alık mı, ahmak mı, kafasız mı?.. Yoksa...

Gerçek bir fikir despotu olan Radikal'den Cengiz Çandar malum koroya eşlik ediyordu:

Odatv'ye ilişkin olarak bugünlerde ortaya saçılan (ve daha da saçılacak olan) maddi deliller, o çevrenin bir basın faaliyeti ile ilgili olmadığına, Ergenekon adı verilen şebekeyle ilintili bir "psikolojik harekât birimi" olduğuna yeterince işaret ediyor.
Bu ülkede kırk yıllık siyasi tecrübesi olan, nice askeri darbe ve müdahale deneyiminden geçmiş, en önemlisi bir "demokratik duruş" edinebilmiş ve daha da önemlisi psikolojik harekâta hedef olmuş kim varsa ve bir nebze sezgi sahibiyse Odatv'nin ne olup olmadığını anlayabilirdi. Savcı Zekeriya Öz, bizlerin sezgilerinin "maddi delilleri"ni elde etti...

Bu fıkrayı yazmalıyım:

Fransız General d'Esperey İstanbul'u işgal ettikten sonra İstiklâl Caddesi'nde boy gösterirken, otellerde davetlere katılırken; mütareke basını peşinden hiç ayrılmadı. Bu iğrenç hali eleştirip yazan Süleyman Nazif için mahkeme gıyabında ağır ceza verdi. Süleyman Nazif kaçak oldu; böyle bir dönemde karşılaştığı, bir gazeteci arkadaşına, "Hele şu dilini uzat" dedi, yalaka gazeteci boş bulunup dilini çıkarınca, Süleyman Nazif sözünü söyledi: "Hayret, o kadar gâvur kıçı yalıyorsun, ama boyası hâlâ diline çıkmamış!"

Ne diyeyim şimdi bu Çandar'lara, Çalışlar'lara... Artık onları tanımayan, bilmeyen mi var?..
14 Şubat'ta gözaltına alınıp tutuklandım. 6 Şubat'ta Hürriyet’te "Türkiye'de Bir Emile Zola Yok" diye bir yazı kaleme almıştım. Hiç aklıma gelmemişti, bir hafta sonra "Alfred Dreyfus" olacağım!..
Hiç inandırıcı olmayan delilleri abartarak, Alfred Dreyfus'un müebbete mahkûm olmasının tek nedeni sağcı gazetecilerin yalan-saldırgan provokatif yayınlarıydı...
Bu nedenle birkaç gündür sürekli şunu düşünüyorum: Öyle kolay Emile Zola olunmuyor! Neden mi?
Tarih: 15 Ekim 1894...

Fransa'nın Genelkurmay Karargâhı'nda görevli 25 yaşındaki Topçu Yüzbaşı Alfred Dreyfus (1859-1935) tutuklandı. Suçu, Alman Askeri Ataşesi Schwartkoppen'e bazı gizli resmi bilgileri vermekti.
Bu aslında bir mektuptu; Fransız ordusundaki yeni düzenlemelere ilişkin bilgileri içermekteydi. Bir tür ''döküm" oluşturduğundan olacak, "mektup" değil de "bordereau" (bordro) idi.
Yahudi kökenli Yüzbaşı Dreyfus, Fransız kamuoyunun anti-semitik duygularının had safhada olmasının yol açtığı basın baskısı sonucu peşin olarak suçlu ilan edildi. (Bu dönemde yandaş basında "TSK Aleviler'in kontrolüne girdi" benzeri yazıların çokça yer almasından sonra Alevi subayların ardı ardına tutuklanması tesadüf mü? Sadece isimlerine bakılarak (örneğin Çetin Doğan ki doğru değildi) bazı askerlerin Alevi olduğunun yazılması; bazı gazetelerin açık açık cadı avı yapması anti semitizme benzemiyor muydu? Tüm bu kirli oyunların amacı, soru yanıttır aslında.)

Fransa'daki sağcı basın tam bir kara propagandaya başladı, tüm Yahudi topluluğunu suçladı. Hepsi "hain"di. Dreyfus'un yetersiz kanıtları tartışılmadı bile. Basın karar vermişti: Dreyfus suçludur.
Yahudi Yüzbaşı Dreyfus 1894 yılı Aralık ayı başında yargılanmaya başladı. 22 Aralık'tâki duruşma kamuoyuna kapalıydı.
Savcının, mahkemeye sunabileceği kesin bir delil yoktu. Tek delil, Alman Askeri Ataşesi Schwartkoppen'in evindeki çöp kutusunda bulunan not ile imzasız bir ihbar mektubuydu.
(Bu ihbar mektupları her dönem vardı yani.) Nottaki yazının Dreyfus'un yazısı olduğu iddia edildi. Dreyfus, yazının kendisine ait olmadığını söyledi, ama kimseyi inandıramadı. Yargıçlar, Dreyfus'un savunmasını neredeyse hiç dinlemeden hükmü verdi. Oybirliğiyle vatana ihanet suçundan Dreyfus müebbet hapse mahkûm edildi. Rütbeleri söküldü. Cezasını çekmesi için Şeytan Adası'na götürüldü.
Bir süre sonra askeri ordu istihbaratının başına getirilen Binbaşı Georges Picquart, Dreyfus dosyasını yemden inceledi. Çöp kutusunda bulunan notun Walsin Esterhazy adında bir subaya ait olduğunu ortaya çıkardı. Mahkeme bu itirazı dikkate almadı. Üstelik, istihbaratçı Binbaşı Picquart'ı hemen apartopar görevden aldı. (İstihbaratçı Emniyet Müdürü Hanefi Avcı'nın başına gelenlere benzemiyor mu?)
Ve işte tam o sırada ünlü yazar Ğmile Zola baskılara aldırmadan dönemin Cumhurbaşkanı Felix Faure'a "Suçluyorum" başlıklı bir mektup yazdı.
O sırada, eşi Lucie ve Kardeşi Mathiev dışında Dreyfus'un yanında kimse yoktu. Şimdi bir yazar çıkmıştı ortaya, korkusuzca bir yazı kaleme almıştı.

13 Ocak 1898'de L'Aurore gazetesinde yayımlanan bu mektup bir çığlıktı aslında:

Cumhurbaşkanı Sayın Felix Faure,


Bu iddianame hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi adaletsizliğin mucizesidir. Hiçbir namuslu insanın bu suçlamayı yüreği isyan etmeden okuyabileceğine inanmıyorum. Şeytan Adası'nda çekilen ölçüsüz kefareti düşünüp de çileden çıkmamak elden gelmez. Dreyfus'un birçok dil bilmesi suçtur. Evinde hiçbir tehlikeli belgenin bulunmamış olması suçtur. Ara sıra doğduğu ülkeye gitmesi suçtur. Çalışkan olması, öğrenme kaygısı içinde olması da suçtur. Coşkulanması da suçtur. Coşkulanmaması da suçtur. Ya iddianamenin kaleme almışındaki aptalca, boşlukta kalan biçimsel iddialar! Bize suçlamanın 14 esas maddeden oluştuğu söylenmişti. Oysaki tek bir maddeden; çizelge maddesinden başka bir şey bulamıyoruz. Ve hatta öğreniyoruz ki bilirkişiler de anlaşamıyorlarmış...
Yoğun baskıya rağmen, Fransa'dan İngiltere'ye kaçmak zorunda kalma pahasına Ğmile Zola adaleti ve hukuku savundu.
Yahudi düşmanı anti-semitik hareketlere karşı bayrak açtı. "Bu gerçeği namuslu insan başkaldırımın tüm gücüyle size haykırıyorum" dedi.

Neler yazmadı ki:

Ah! Bu suçlama belgesinin hiçliği! Bütün gizli, altından kalkılmaz bir belgenin, her şeyi haklı çıkaran, görünmez ve anlaşılmaz tanrı gibi önünde eğilmemiz gereken bir belgenin varlığından söz edilmesi ne acı. Bu belgenin varlığını yadsıyorum, tüm gücümle yadsıyorum.
Ğmile Zola, kalemiyle "sırtını ahlaksız basına" dayayanlara, "hukukun ve ve yalın gerçeğin" bozgunculuğunu yapanlara savaş açtı. "Öylesine tutkuyla istediğimiz bu gerçeği, bu adaleti böyle tokatlanmış, daha da aşağılanmış, daha da karartılmış görmek ne büyük acı."
Delil üretenlere kanıt karalayanlara "yargı yanlışının şeytansı işçisi" adım verdi.
Bu suçlamaları yöneltirken, kendimi hakaret suçlarını cezalandıran 29 Temmuz 1881 tarihli basın yasasının 30 ve 31. maddelerin kapsamına soktuğumu biliyorum. Bu tehlikeye isteyerek atılıyorum.
Suçladığım insanlara gelince, onları tanımıyorum, hiçbir zaman görmedim, kendilerine ne hıncım var, ne de kinim. Benim için önemsiz varlıklar, toplumsal kötülük ruhlarından başka bir şey değiller. Burada yerine getirdiğim edimse, gerçeğin ve adaletin patlamasını çabuklaştırmak için başvurduğum devrimsel bir yol yalnızca.
Benim tek bir tutkum var, öylesine çok acı çekmiş ve mutluluğu hak etmiş olan insanlık adına, ışık tutkusu. Ateşli karşı çıkışım ruhumun çığlığından başka bir şey değil, Beni ağır ceza mahkemesine çıkarmayı göze alsınlar ve soruşturma gün ışığında apaçık yapılsın.
Ğmile Zola "Suçluyorurdu yayınlayınca sağcı basının hedefi oldu. Kışkırtılmış kalabalıklar gösteri yaptılar, solcu L'Aurore gazetesini, Zola'nın kitaplarını yaktılar. Zola yalnız değildi; Anatole France, Monet, Mallarme, Turgenyev, Çehov gibi yazarlar, ressamlar, şairler yanındaydı. "Aydınlar Bildirisi"ni imzalayıp yayınladılar.
Zorlu bir mücadele verildi ve Dreyfus 19 Eylül 1899'da serbest bırakıldı.
Şimdi, düşünüyorum da Türkiye'de böyle bir mektubu Yaşar Kemal yazamaz mı?
Şimdi...
İki hafta önce Emile Zola'yı yazarken artık, Atina mahkemelerinden Engizisyon mahkemelerine, papaların, papazların karşısına dikilen Sokrates, Thomas More, Bruno, Galilei ve nicelerini anmam gerekiyor.
Artık konumum değişti; zindana atıldım, suçlanıyorum. Suçum büyük: düşünmek...

Yirmi Yedinci Gün

12 Mart 2011
Cumartesi...


12 Mart 1971 darbesinin yıldönümünü cezaevinde karşıladım. Ne çok solcu cezaevlerine atılmıştı. Kitlesel işkenceler bu dönemde yapıldı. İdam sehpaları bir kez daha bu dönemde kuruldu. İnsanlığın unutulduğu dönemlerdir bunlar... Ve yine bir darbeyle karşı karşıyayız. Ancak bu tür sivil darbe bu topraklarda, tarihimizde pek görülmediği/yaşanmadığı için kamuoyu henüz bilincinde değil. Sadece halk değil, basının büyük bir bölümü de sandıkla gelen faşizmi kavrayamadı. Despotizmi/ otoriterleşmeyi sadece askerin yapacağına inanıyor... "İleri demokrasiye" geçildiğini sanıyor!

Çelil Gürkan, Muhsin Batur, Talat Turhan, Sadi Koçaş, Uğur Mumcu ve niceleri 12 Mart darbesi ve öncesiyle ilgili ne çok kitaplar yazdılar. Ne tartışmalar yaşandı, eleştiri-özeleştiri yapıldı.
Bunlar hiç yaşanmamış gibi son yıllarda cemaatçi medya 12 Mart darbesi konusunda sık sık televizyonda konuşmaya başladı. Sanki ilk kez kendileri dile getiriyormuş gibi, bu konular üzerinde ahkâm kesiyorlar.
Türkiye solcuları darbelerle ne çok eziyet gördü, can verdi. Acıyla pişti. Türkiye dincisi ise bir-iki küçük olay dışında darbenin hiç mağduru olmadı. Cezaevi, sürgün, işsizlik, işkence, idam nedir pek bilmedi, pek görmedi.
Sürekli büyük acı yaşamış gibi gözaltına alınmayı bile abarttılar. Örnek: Recep Tayyip Erdoğan.

Şimdi, sivil faşizmi tüm kurumlarıyla yerleştirmek için kamuoyunu kandırıyorlar. "Biz ileri demokrasiden yanayız," diyorlar. Son birkaç yıldır çığlık attık, "faşizm geliyor," dedik, sesimizi duyuramadık... Sanıyorlar ki, 12 Eylül 1980 darbesi, "anarşik olayları bitirmek için yapıldı!" Rejim sorunsalına hiç kafa yormadılar; araçlara bakıp nihai hedefin/ amacın ne olduğunu gözden kaçırdılar.
İleriye bakabilmek için mutlaka tarihi sorgulamak gerekiyor. Ama bunu hangi "pencereden" bakarak yaptığınız önemlidir.
İktisatı ve felsefeyi yok sayan bir tarih anlayışı, kâtipliktir. Von Hayek, Milton Friedman, Chicago Boys, yani neoliberalizm bilinmeden 12 Eylül darbesi analiz edilebilir mi? Küresel totalitarizm niye muhafazakârlığa dayanmaktadır? Ulus devlete niye düşmandırlar? Biz bunları hiç tartışmayız, daha doğrusu tartıştırmayacak ortamı hazırlarlar.
Bir darbe yıldönümünde cezaevindeyim. Bu ülkede her 10 yılda bir darbe olduğu gerçeği değişmedi. Bir oldubittiyle hapse sokulduk işte; değişen bir yok. Aynı darbe dönemlerinde olduğu gibi basın da üzerine düşeni yapıyor. İtibarsızlaştırma, halkı kandırma misyonunu sürdürüyor...

Savcılar, "Ergenekon Terör Örgütü" soruşturmasını unutup, sanki "taciz" iddiasının peşine düşmüş görünüyor. Zekeriya Öz; Baykal, Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin'in ifadesini alacaktı!
Başbakan Erdoğan, gençlere ahlak uyarısı yapmış ve isim vermeden CHP ile "taciz iddiasını" ilişkilendirmişti. Gözaltına alındığımda söylemiştim; "AKP beni gözaltına alarak seçim startı verdi."
Deniz Baykal, İklim Bayraktar'a, "iftira ve hakaretlerde bulunduğu" gerekçesiyle 20 bin liralık manevi tazminat davası açmıştı.
Yandaş medya "Baykalcı" oluvermişti. Hepsi Kılıçdaroğlu'na ağır hakaret içeren yorumlar yazıyordu; Baykal'ın "tam bir devlet adamı" olduğunun altını çiziyorlardı! Düne kadar Baykal'a demediklerini bırakmıyorlardı, şimdi Baykal'a destek veriyorlar.

Basın özgürlüğü dış basının da gündemindeydi.
Amerikan Washington Post gazetesi, "Ergenekon soruşturması kapsamında gazetecilerin tutuklanmasını" eleştirerek "Türkiye'nin Müslüman dünyasının öncü demokrasisi olma iddiasının tehlikede olduğunu" yazmıştı. Günaydın!
Başyazıda şu görüşlere yer verilmişti: "Savcıların sunduğu kanıtların çoğu inandırıcı değil, hatta uydurma."
Ayrıca...

İngiliz Economist dergisi de "Türkiye, Gazeteci Olmak İçin Tehlikeli Yer" başlıklı makalesinde, Ergenekon soruşturması kapsamında son gazeteci tutuklanmalarım değerlendirmişti. Fethullah Gülen cemaatine atıf yapılan yazıda, "Türkiye'nin ılımlı İslamcı Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Adalet ve
Kalkınma Partisi'nin, Türkiye'yi bir ileri demokrasiye dönüştürdüğünü söyleyerek övünmeyi seviyor. Ama araştırmacı gazetecilerin tutuklanması daha çok geriye bir adım gibi görünüyor" ifadesi dikkat çekiciydi.
Bu "soğukkanlı" bakışı bizim medya niye göstermiyor? Yanıtı belli. Montaigne, "Gitmiyoruz, götürülüyoruz," der. Ekleme yapmalıyım: "Sürükleniyoruz!"
Hürriyet'in manşetinde de İklim Bayraktar vardı.

İklim Bayraktar göğsüne Türk bayrağı sererek bir yatağa uzanmıştı. Yatağın yanında İklim Bayraktar’ın elini avuçlarının içine almış Cem Uzan'ın eşi Alara Uzan vardı. İklim Bayraktar BDDK, Uzanlar'ın Star gazetesinin gelirine el koyunca açlık grevine başlamıştı! İklim Bayraktar bu açlık greviyle, 25 Ocak 2004'te Star gazetesine manşet olmuştu!
İklim Bayraktar özellikle Savcı Zekeriya Öz tarafından sorgulanıp serbest bırakılmasının ardından "adalet yerini buldu" diye açıklama yapınca, ve ardından Fatih Altaylı’nın "Teke Tek" programına çıkınca, "baskı" altına alındım; "Bu kızın ajan olduğunu açıkla; Odatv'nin ve senin itibarını yok etmek için karanlık tezgâhçılarla işbirliği yapmış, her şey ortada," dediler. Yani "adam asma" oyununa katılmamı istediler.
Yapmadım. Yapmam da...
Yıllarca bu topraklarda herkes birbirini ajanlıkla suçladı. Nâzım Hikmet'ten Aziz Nesin'e kadar herkese ajan dediler.
Bu kolaycılık tuzağına düşmek istemiyorum.
İklim Bayraktar ajan mı, casus mu, oyuna mı getirildi bilmem.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Soner Yalçın'ın Silivri Günlüğü: 11 Mart 2011 - 14 Mart

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Tem 2012, 23:40

Bildiklerim şunlar:

Tam Halk TV'yle ilgili görüşmeye giderken Deniz Baykal'a taciz iddiasını getirmesi ilginçtir. Ama bu iddianın duyulmasını hiç istemediği de doğrudur. Gerek Muharrem İnce gerekse Baykal konusunu o değil, telefonları dinleyenler ortaya serdi.

Kimseyi yargılamam, hüküm vermek istemiyorum. Acısını çok çektim. Yıllarca herkese ajan denilen ortamlarda çalıştığım için belki artık çok safım.
Gazeteciliğe Aydınlıkçıların yanında başladım. Ankara binasındaki dip odaya gidip gizli toplantılar yaparlardı, "MİT'le görüşüyorlar herhalde," derdim o tıfıl gazetecilik kafamla. Kafamda Aydınlıkçıların MİT'çi olduğu kuşkusu vardı. Çünkü çevrem Aydınlıkçılara öyle diyordu. Aradan yıllar geçti. Bir gün o dip odada toplantı yaparken aklıma daha önce bu dip odadaki toplantılarla ilgili düşündüklerim geldi. Şimdi dip odadaydım, ama ortada hiç MİT'çi filan yoktu. Aydınlıkçılarla yedi yıl çalıştım. O dönemde Ufuk Güldemir'e "CIA" diyorduk. Gün geldi Star TV'de çalışmaya başladım. Ufuk Güldemir kendi ekibiyle odasında toplantılar yapıyordu, "CIA ile görüşüyorlar" diye düşünüyordum. Gün geldi, o odanın müdavimi oldum; siyasal görüşlerimiz ayrı olsa da Ufuk Güldemir'in yakın dostlarından oldum. Sırdaşlığım yaptım.
Bugün bana da MİT, CIA, MOSSAD, her şey diyorlar. Diyorum ya, belki bıktım; bu nedenle İklim Bayraktar’ın ajan olup olmadığına hep soğukkanlı yaklaştım. Diyorum ya yanılabilirim. Böyle yanılmayı tercih ederim ama. Diğer türlüsü daha kötü. Çünkü biliyorum ki...
"Özel yetkili medya" psikolojik savaş metotlarının her aracını acımasızca kullanıyor. Aslında bu hiç yeni yöntem değil. Soğuk Savaş döneminde besleme basının gazetecilik ilkelerini bir kenara bırakarak propaganda amaçlı tek yanlı "haberler" yaptığı sır değil, artık biliniyor. Korku ve endişe yaratarak halkı antikomünist yapmayı hedefleyen bu habercilik anlayışının kullandığı motiflerden biri de güzel, sarışın "Kamçılı Kız" idi. Çok tehlikeli bir kızıl komünist olan "Kamçılı Kız" Türkiye'ye nasıl sızmıştı? Kimleri kandırıp oyuna getirmişti? Bugüne benzerliğine şaşıracaksınız...

Tarih: 20 Ağustos 1951.
Her gün gazetesi haberi:


Türkiye'ye sızan kızıl casuslar: Bunların arasında Bulgar dahiliye nazırının kâtibi Kamçılı Kız da var.
Bulgaristan'dan tehcir edilen Türklerle birlikte yurdumuza sokulan kızıl casuslar hakkındaki tahkikat devam etmektedir. Türkiye'ye giren ve bilhassa İstanbul Üniversitesi'ne kaydedilen kızıl ajanlar üzerinde ehemmiyetle durulmaktadır.
Bundan 3 ay kadar önce Tıp Fakültesi'nde 4. sınıfa yazılan ve Bulgaristan'daki Türk kızları arasında Kamçılı Kız namıyla maruf olan Bulgar dahiliye nazırının kızı, hususi tespit edilen kızıl ajanlar meyanındadır.
Türk ırkından olmasına rağmen sistemli bir Bulgar kızıl propagandası altında yetiştirilen mülteci Kamçılı Kız, bilhassa Sofya'da ikamet eden ve zaman zaman Bulgar Emniyet
Genel Müdürlüğü'ne çağrılan Türk kadın ve kızlarını kamçı ile dövdüğünden dolayı bu namı almış bulunmaktadır. Kamçılı Kız Bulgar dahiliye nazırının emriyle Türkiye'ye sızdırılmış, kendisi gibi mülteci kisvesi altına giren diğer ajanlara şef tayin edilmiştir. Bu surette Türkiye dahilinde gençlerden müteşekkil bir kızıl şebeke kurmaya vazifelendirilen Kamçılı Kız ve arkadaşları hakkında takibata geçilmiştir.
22 Ağustos 1951, Zaman gazetesi "Kamçılı Kız" haberine devam etti.

Bir de eylemini yazdı:

Ankara'daki Sovyet Sefareti’nın bahçesinde Diyarbakır askeri havaalanının plan ve krokileri bulundu.
Soruşturma sonucu tıbbiyeli bir kız faaliyette bulunurken yakalanmıştı.

Kimdi bu kız:

Casus sarışın, şahane güzel ve Türk ırkının bütün hususiyetlerini vücudunda toplayan kızıl bir ajan olarak tanınmıştır. Bulgaristan'daki adı Kamçılı Kız olan bu ajan, oradan Türklere karşı zulmüyle tanınmış ve himayesiz bırakılan nice genç Türk kızlarını hata ve sevabına bakmadan kamçılamıştır.
Her türlü casusluk hilelerini, vazifeleneceği memleketlerin örf ve âdetlerini öğrenen ve o memleketlerin lisanlarını ana lisanı gibi bilen, sosyete icaplarını en yüksek dereceye kadar tatbik eden, bu arada nişan talimleri yapan, uçak, otomobil, deniz vasıtaları kullanan bu casuslardan biri olan tıbbiyeli kız, Milli Emniyet'e teslim edilmiştir. Duruşmanın safahati gizli tutulmaktadır.
Benzer haber Son Posta gazetesinde de vardı.

Aynı gün Vakit gazetesi bu habere ek olarak yeni bilgiler verdi:

Kamçılı Kız’ın üzerinde değişik isimlere düzenlenmiş kimlikler ve tabanca bulunduğundan, ayrıca Bulgaristan Kızıl Teşkilatı'na üye olduğundan söz edilmektedir.
Akşam gazetesi ise "Kamçılı Kız"ın adının "İlhan" olduğunu yazdı. (27 Ağustos 1951) "Kamçılı Kız" 1951 Ağustos ayında gazetelerin manşetinden düşmedi. Ne hikâyeler, senaryolar yazılmadı ki... Sonra?
Eylül ayı gazetelerinde "Kamçılı Kız" haberleri birden sona erdi. Kimdi bu sarışın, güzel kız?
Soruları çoğaltabilirsiniz, ama yanıtı alamazsınız. Böyle bir kız yoktu çünkü! Polis basına "bilgi" vermiş, yani sızdırmış; gazeteciler de yazmıştı. Amaç belliydi: Propaganda amaçlı "haberler" yapmak.
Yöntem aynıydı: Genç, güzel, akıllı kızıl kızlar casus olarak aramıza sokuluyor ve gençleri kandırıyorlardı. Öyle ki, bunlar "serbest aşka" hazırdılar. Namus edep yoktu bunlarda. Eline bir de kamçı veriliyordu ki ne kadar sadist olduğu bilinsin. Amaç, muhafazakâr Türk toplumunu etkilemekti.
Anımsar mısınız?
12 Eylül 1980 darbesi sonrası basında böyle bir genç kız figürü vardı: "Akrep Nalan"! Her iki eline aldığı kısa namlulu MP-5 makineli silahla kaç kişiyi öldürmüştü! Turgutlulu "Akrep Nalan" kısa sürede cezaevinden çıkmıştı, ama hiç haber bile yapılmadı beraat ettiği...

Hedef aynı: Toplumu etkilemek.

Propaganda amacıyla "Kamçılı Kız" haberleri hep yapıldı. İklim Bayraktar yeni Kamçılı Kız mı? Sanmıyorum. Ama... Odatv'ye hiç yakışmayan bir "gazeteci" olduğunu rahatlıkla yazabilirim...
Ben ayrıca hayatım boyunca kimseye kolay kolay yalancı da demedim. Çünkü, kendi kendine yalan söyleyen ve kendi yalanım dinleyen o hale gelir ki, hiçbir gerçeği ayırt edemez. Neyse, bu konu fazla uzadı...
Soğuk Savaş dönemi kara propaganda örneklerini anlattığım "Kamçılı Kız" benim Hürriyet’e son yazım oldu! Son günlerde Cengiz Çandar, Ergun Babahan başta olmak üzere "özel yetkili gazeteciler", "Ergenekon üyesi olmama rağmen nasıl Hürriyet'te yazı yazmaya devam ettiğimi" köşelerinde konu ediyorlardı.
Evet, sonuçta, Hürriyet Yayın Danışmanı Doğan Hızlan telefonla Feza'ya bildirmişti, "Soner zahmet etmesin, artık yazmasın!"
Üzüldüm, ama kızgın değilim. Doğan Yayın Grubu'nu anlıyorum. Ne diyebilirsiniz ki? Herkes faşist baskıdan üzerine düşeni alıyor.
Demek cezaevinde heyecanlı günler sona ermişti...
Kırılmadım desem yalan olur. İçimde buruk bir acı doğdu; yenilmiş hissettim kendimi. Şimdi, tam bir sessizliğe ve unutuluşa mahkûm edilmiştim işte... Hepimiz uçurumun kenarında yürümeye çalışıyoruz; herkes kendi çabasıyla düşmemeye çabalıyor. Koğuşa döndüğümde arkadaşlara söyledim, en az benim kadar üzüldüler. Sustuk. Herkesin yüzüne kederin o karanlık gölgesi düştü...

Karmaşık ruhların son sığmağıdır şiir:

Eski günlerin yorgun çocukları
Gevşetin sıkışmış yüreğinizi
Neyseniz neredeyseniz nasılsanız
Uyun aklınızın haşarı namusuna
Bilin bir gün bu zamanlardan kurtulacağınızı
Kafanız zenginliğinizdir şimdi. (Tevfik Akdağ)
Sadece sizi dört duvara hapsetmiyorlar aslında. Sivas katliamını anlatan belgesel-film çekmiştim yaz boyu. Kurgusu bitmişti; müziğini Fazıl Say yapacaktı; izlemiş ve çok heyecanlanmıştı. Ne olacak, bu yaz gösterime sokacaktık; nasıl yapacağız?
Ya Odatv?
Yedi kişiyiz cezaevinde; siteyi nasıl yürüteceğiz? Yazdığım kitap?.. Yayınlanabilecek mi? Doğan Kitap'ın tavrı ne olacak acaba? Evet; bizi cezaevine atmaları yetmiyor; dört koldan saldırıyorlar. Hoş geldi sefa geldi:
"Zalimce ve hunharca yok edilse de hayat biz hiç ölmeyeceğiz büsbütün..."

Yirmi Sekizinci Gün

13 Mart 2011
Pazar...


Cezaevinde, pazar günlerini Hürriyet'teki yazımı keyifle okumak için sabırsızlıkla bekleyemeyeceğim artık. Hürriyet yazıları yok; hürriyet bitti; tam mahpusluk hali!
Ama yılmak yok. Hayata dört elle asılmaya devam edeceğim. Hep öyle yaptım, yine öyle yapacağım. Hepimiz öyle yapacağız.
Baksanıza: Bugün gazeteciler, üzerlerindeki ölü toprağını silkeleyip meydana çıkıyor. Ne güzel. Tarihsel birikimler öyle kolay yok edilemiyor. Dünün boyun eğişleri her zaman yarınınkini hazırlar. Bugünden dik duracağız... Uğur Dündar, Tufan Türenç, Sedat Ergin, Necati Doğru, Melih Aşık, Oktay Ekşi, Leyla Umar, Ferai Tınç, Arif Sağ, Turgut Kazan, Yalçın Bayer, ekranda ilk gördüklerim.
Cezaevindeki tutsak gazetecilerin posterleri var yürüyenlerin ellerinde. "Gazeteciysen Boyun Eğmeyeceksin, Boyun Eğeceksen Gazeteciyim Demeyeceksin" pankartı moral verici. Evet, bugün öyle karamsarlık günü değil...
Ergenekon iddianamesi üzerine çalışıyorum. Nasıl savunma yapacağımın notlarını alıyorum. Sahi ilk duruşmada ne diyeceğim; 4 yıllık bir yargı süreci var; ben bu süreç olmamış gibi yeni başlıyor gibi mi savunma yapacağım? Mustafa Balbay’ın davasıyla Soner Yalçın'ın davası arasında hiç fark yok ki; ne yapacağım, ben de yurtiçi, yurtdışı ne kadar bilirkişi varsa kapısını mı çalacağım? Gazeteciliğimi mi, yazdığım kitapları mı anlatacağım; bunları hep söylemişler. Bilgisayarımın kopyasını (imajlarım) bile elimizden aldılar; Balbay'a hiç vermediler bilgisayarının kopyasını; aynı süreci şimdi ben yaşıyorum...

Bir olay anlatmalıyım:

Tarihe tanıklık etmek isteyen her gazeteci için Silivri Cezaevi önemli fırsat. Yandaş medyanın günlerce manşet yaptığı kişilerle sohbet olanağı bulduğumda hep konuştum. Bunlardan biri de, Haşan Ataman Yıldırım idi. 1950 doğumlu. TSK'dan 1984 yılında yüzbaşı rütbesindeyken istifa edip ayrıldı. Üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen yandaş medya ondan hep "Emekli Yüzbaşı" diye bahsetti. Suçu büyüktü... Tuncay Özkan'ın genel başkam olduğu Yeni Parti'nin MKYK üyesiydi. Atatürkçü Düşünce Derneği'ne kayıtlıydı. 7 Ocak 2009'da gözaltına alındı; çoğu sanık gibi 03.30'ta savcının karşısına çıktı ve ardından tutuklandı.
Suç delilleri 5 adet CD ve 1 adet DVD ile 2 (USB) flash bellekti. NARYAZ adlı bilgisayar yazılımı işyerinde 219 CD-DVD'ye el konulmuş ne hikmetse bekleme odasında bulunan 5 CD ve 1 DVD'de suç unsuru bulunmuştu! Haşan Ataman Yıldırım da, savcılıkta bu CD ve DVD'ler ile flash bellekten çıkan belgelerle ilgili sorulara muhatap olunca herkes gibi şaşırdı. İlk kez görüyordu. Uzun uzun CD ve DVD'lerdeki bilgiler üzerinde durmayacağım.
Fakat şunu yazmalıyım: Haşan Ataman Yıldırım ile birlikte 7 Ocak'ta Emekli Deniz Kurmay Albay Hüseyin Vural ve Emekli Deniz Kurmay Albay İlyas Çınar da gözaltına alındı. Bu iki subay denizaltıcı idi. Haşan Ataman Yıldırım ise ikmal subayı olup denizaltıyla hiç ilgisi yoktu. Hayatında denizaltıya ayağını atmış değildi. İlginçtir; denizaltıcı Vural ve Çınar'da su üstü gemilerine ait dosyalar bulundu; Ataman'da ise denizaltıyla ilgili dijital veriler!.. Polis, bellekleri koyarken yanlışlık yapmıştı büyük ihtimal...

Bu arada 7 Ocak saat 07.15'te el konulan disklerin, 7 Ocak saat 03:37 ve saat 05:52'de Emniyet'te incelendiğine ilişkin raporlara girmeyelim. El konulmadan incelenen diskler!
7 Ocak'ta gözaltına alınıp serbest bırakılan avukat Hüseyin Buzoğlu'na iade edilen flash bellekten ne çıktı biliyor musunuz: Haşan Ataman Yıldırım'ın 1500'e yakın maili (e-postası)!..
Haşan Ataman Yıldırım, yandaş medya tarafından "Ergenekon'un bilişimcisi", "internet sitelerinin kurucusu", "psikolojik savaşın Ergenekoncusu" olarak aylarca suçlandı. Yıldırım, Genelkurmay adına "psikolojik savaş yapmak için" 35 internet sitesini kurmakla suçlandı. Taraf m 2 Şubat 2009 tarihli manşetine göre, bu sitelerde hükümet ve cemaatler hedef alınıyordu.
Öyle mi acaba?

35 sitenin hepsini yazmayayım, yerimiz yok. Ama birinden bahsedeyim, "maskesidusenler.com" adlı Türkiye'de yaşayan insanları etnik yapılarına göre fişleyen bu sitenin merkezi neresi dersiniz, ABD-Utah!
Taraf yazan Emrullah Uslu'nun "memleketi..." sanırım yeterlidir...
Ergenekon iddianameleri üzerinde benim kadar titizlikle çalışan gazeteci sayısı ne yazık ki bir elin parmağını geçmez. Zevkle çalıştım; çünkü her sayfasında benim için hoş sürprizler vardı.
Sadece DVD-CD vs. mi delildi bu davalarda? Konuşmamak da terörist olmanın delili sayılabildi! İlhan Selçuk bilinir ki, 1971 darbesinden sonra işkencelerden geçti.

Ziverbey Köşkü'nde yaşadıklarını anlattığı kitabının (Ziverbey Köşkü) bir bölümünde yaşadıklarını şöyle yazdı:

Ziverbey Köşkü'nde karşımdakilerden değil en çok kendinden korktum. Ya çözülürsem, ya kişiliğime yakışmayan bir davranışa kayarsam? Ya parçalanırsam? Ya gerçekten teslim olursam? Soruların çengeli aklıma takıldıkça yüreğim sıkıştı...
Bu birkaç cümle, savcılar için çok başka anlamlar taşıyordu. Savcıya göre, İlhan Selçuk sır vermemek için 35 yıl önce bile elinden geleni yaptığına göre, aradan geçen zamanda edindiği tecrübeler de hesaba katılırsa, iletişim tespit tutanakları, ele geçen malzemeleri ve yazıları dışında kendi ifadeleri ile olayın aydınlatılabilmesi çok zor olacaktı! Dahası var: Savcı, İlhan Selçuk'un cep telefonu kullanmadığını ve sabit telefondan yaptığı konuşmalarda "çok dikkatli konuştuğunu, örgütsel yapıyı deşifre edecek her türlü söz ve tavırdan uzak durduğunu" tespit etmişti! Yani İlhan Selçuk o kadar tehlikeli ve tecrübeli idi ki, telefonda konuşmuyordu bile...
Evet, konuşmamak bile bir suç kanıtıydı.
Hatta savcı Ziverbey Köşkü'nde işkence altında yazdığı ifadesinde, her tümcenin sondan ikinci sözcüğünün baş harfleri bir araya geldiğinde "işkence altındayım" şeklindeki akrostişi hatırlatıyordu. Buradan hareketle "ne kadar uyanık ve zeki olduğu"nu tespit edivermişti! Ben yanıt vermeyeyim...

Başbakan Erdoğan'ın 19 Mart 2011 tarihli Hürriyet gazetesinde yayımlanan bir açıklamasını hatırlatayım:

Bir Başbakan olarak adım atsanız, bir savcı size karşı hissi baksa, hakkınızda dava açsa, bir ülkenin Başbakanı o savcının elinde oyuncak olacak.
Biz de soralım. Bir gazeteci veya yazar bir şeyler yazsa... Bir savcı hissi veya politik davransa, gazeteci-yazar bile savcının elinde oyuncak olamaz mı?
Müyesser Yıldız'ın tutuklanmasında Zekeriya Öz'e açtığı davanın kuşkusuz hiç alakası yoktu. Ya da Barış Terkoğlu'nun polis-savcı-hâkim üçlüsünün iftar yemeğini haber yapmasının...
Çok uzatmayayım, "davayı sulandırmaktan" dava açabilirler; sanki davayı kendileri sulandırmamış gibi. Öyle ki, gel de yazma: İddianamede çok küfürlü ifadeler vardı. Telefon konuşmaları olduğu gibi iddianameye girmişti. Örneğin...
Öğretim üyesi Emin Gürses'in telefon kaydı küfürlü halde iddianamede yer aldı. Konu Vakit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak ile ilgiliydi.
Dilipak beni arıyor... Bana diyor ki, "Ben," diyor "size çalışıyorum," diyor. "Devlet baktı bana, koruma polisi verdi", "Ben bütün aldığım bilgileri size aktarıyorum?" "Siz" kimdir dedim. "İşte teşkilatlara, sizin istihbarat teşkilatlarına?" Ben dedim ki, "Si...rim teşkilat meşkilat," dedim. "Ben Rize'liyim," dedim, öyle istihbaratla mistihbaratla bir işim yok...
Gazeteler geldi; alışkanlık elime önce Hürriyet'i aldım yine. Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin ve bir grup Radikal yazarı Beyoğlu Yakup restoranda buluşmuş, konu Ergenekon operasyonlarıymış. Ustalıkla yazılan ince mizahi yazıyı Ertuğrul Özkök'ün köşesinden okudum.

Eğer Silivri'ye götürülürlerse yanlarına neler alacaklarının listesini çıkarmışlar. Ertuğrul Özkök'ün listesinde şunlar var: "Fender Stratocaster gitar, ipod, Dante'nin İlahi Komedya’sırım Cehennem bölümü, 5 şişe şarap, Lapsang Souchong çayı." Sedat Ergin'in listesinde ise, ilaçları, kitap ve sözlükleri ile ipod'u var.
İki Hürriyet yazarına da kötü haberi ulaştırmalıyım: Mahpus çantasını yanlış hazırlıyorlar. Özkök'ün listesindeki ipod, şarap ve çay cezaevine alınmıyor. Ergin'in listesinde bulunan ipod da öyle. Silivri Cezaevi'ne dışarıdan hiçbir yiyecek ve içecek alınmıyor! Müzik dinlemek içinse yalnızca cezaevi kantininden satın alman radyoyu kullanabiliyorsunuz. O da yüksek duvarların ardından ne kadar çekerse... İki kanallı cezaevi radyosu dinlenecek gibi değil. Belki televizyondaki müzik kanallarını seyredip, dinleyebilirler. Klasik müziği unutmaları şart!
Sevgilinin yaptığı doğum günü pastasının, annenin ördüğü yün berenin, teyzenin dolmasının bugün Silivri Cezaevi kapısından döndüğünü de söylemeliyim...
Haa, bu arada aynı koğuşa verileceklerine de pek ihtimal vermiyorum...

İddia edilen suçu da bir daha anımsatayım ki durumun farkına varsınlar. Girişte verdikleri kimlik kartında "Sicil No: Terör" yazılı... En ağır ceza, tecrit...

Cumhuriyet yazarı Orhan Bursalı bu süreçte en nitelikli değerlendirmeyi yapan aydınlardan biri oldu:

Odatv gibi bir muhalif yayıncılık, gerçek olduğunu bir an kabul etsek bile, böyle bir "metni" bilgisayarlarında tutmaz. Soner Yalçın ve arkadaşları "vaaay bu sevgili örgütümüzden geldi, kutsal bir metindir, ona dokunamayız..." diyerek mi bilgisayarlarında bunu sakladılar! Ey yandaş medya, komik olmayın, veya başkalarını aptal yerine, kendinizi de aptalın aptalı yerine koyarak, bu metni savunmayın! (...)
Bu metnin en büyük zaafı, uydurulduğunun en büyük kanıtı da, bu geri zekâlı mantıktır. Metin, öylesine uçuyor ki, sanıkların savunmalarını, savunma gerekçelerini, iddianame veya suçlamalardaki hukuksuzlukları ve yanlışlıkları bile "Ergenekon örgütü"nün kara propagandası olarak, medyaya talimatı olarak nitelemektedir!!! (...)
Odatv kumpası çok yönlüdür, bir taşla, "beş-on kuş"u vurmanın tezgâhı kurulmuştur; "büyük fotoğrafın" içinde hele hele seçim sürecinde CHP vardır. Tezgâhın medya ayağındaki cemaatçiler, planın kapsamı içinde bulunan "CHP liderlerini Ergenekoncu savcıların karşısına çıkartmak" programını, savcıdan önce ilan ettiler!

Sadece Türkiye'de bir avuç aydın değil, dünya gazetecilik örgütleri de harekete geçti sonraki günlerde: Dünya Gazeteler ve Haber Yayımcıları Birliği (WAN-IFRA) ve Dünya Editörler Forumu, Türkiye'de gazetecilerin tutuklanmasını kınadı. 120'yi aşkın ülkede 18 bin yayını, 15 bin internet sitesini ve 3 binin üzerinde şirketi temsil eden WAN-IFRA, Başbakan Erdoğan'a bir yazı göndererek, sadece görevlerini yapmaları nedeniyle gazetecilerin hedef alınmasına yönelik endişelerini iletti. Gazetecilerin serbest bırakılmalarını ve kendilerine yönelik tüm suçlamaların kaldırılmasını temin etmeye davet etti. Ama, Türkiye'de birileri bildiğini tekrarlıyordu...
Hukuksuzluğa yönelik gösteriler devam ediyordu. DİSK, KESK, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipler Birliği (TTB), gazetecilerin tutuklanmasını protesto etti. "Susmayacağız" eylemine İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana'da binlerce kişi katıldı. Gazetecilere Özgürlük Platformu'nun Ankara'da düzenlediği yürüyüşe çok sayıda gazeteci katıldı. "İyi çocuk olmayacağız, kral çıplak diyeceğiz", "İnadına daha fazla gazetecilik" dövizleri taşındı, "Kitabım, kalemim onurumdur" sloganları atıldı. Bu arada, İstanbul Barosu avukatları, İstiklâl Caddesi'nde basın özgürlüğü ve özel yetkili mahkemelerin kaldırılması talebiyle yürüdü.
Ve bu arada tutuklanıp Silivri'ye atılan Gazeteci Ahmet Şık'ın henüz yayımlanmamış İmamın Ordusu adlı kitabıyla ilgili olarak Kadıköy'deki İthaki Yayınevi'nde arama yapıldı. Polis Radikal gazetesi ve Şık’ın evine de gitti, arama yaptı. Polisler kitabın kopyalarını bilgisayarlardan silerken, kopyaları teslim etmeyenlerin "örgüte yardım suçu" işleyeceğini tebliğ etti!

Polis baskını, Savcı Zekeriya Öz'ün talebiyle, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla gerçekleşti. Mahkeme kararında şu satırlar yer alıyordu:

Kitap taslağının örgütte etkin konumdaki Soner Yalçın'a yollandığı, üzerindeki notların talimata dönüştürülerek kitap taslağında uygulandığı, kitap içeriğinde terör örgütünün propagandasının yapıldığı, örgüt talimatıyla kitabın bastırılarak sansasyon ve dezenformasyon yapılmasının planlandığı, yargılanan örgüt üyelerine moral ve motivasyon verilmeye çalışıldığı anlaşıldığından tüm nüshalarına el konulmasına karar verilmiştir.
Nee! Ben, örgütte bir de etkin konumda mıymışım! Benden bu derece korkmalarından ne yalan yazayım, korktum. Tarih gelgit olayı gibi; bir yükseliyor, bir alçalıyor. Hitler'in kurduğu 2. Reich'ın Basılı Eserler Dairesi vardı. 28 Şubat 1933 tarihli "Reich Başbakanın Halkı ve Devleti Koruma Kararnamesi"nin birinci paragrafına dayandırılıyordu kitap toplamalar. "İçeriği kamu güvenliğini ya da düzenini tehdit eden basılı eserlere polis tarafından el konularak toplatılabilir." Benzerlik şaşırtıcı mı?
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, kitap baskınıyla ilgili "Böyle şeyler Hitler, Mussolini döneminde bile olmadı," dedi. Yakılan kitaptan, basılmamış kitabın toplatılmasına geldik! Hangi ateş, düşünceyi yok edebilmiş ki; hâlâ kendini yarı-tanrı konumuna yükselten muktedirler benzer sonuçsuz çaba içine girmişti, acınacak haldeyiz 21. yüzyılda...

Öyle ki, yetmemişti:

Silivri Cezaevi'nde Ahmet Şık, Nedim Şener ve Doğan Yurdakul'un kaldığı koğuşta arama yapılmıştı! Cezaevi müdürü ve gardiyanlar, koğuşta İmamın Ordusu kitabının kopyasını aramışlar. Tüm Türkiye'de infial uyandıran basılmamış kitap avıyla ilgili, Başbakan Erdoğan ne dedi biliyor musunuz: Herkesin, "Neler oluyormuş bu ülkede?" sorusunu sorması daha isabetli olacaktır.
Sonra; Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan, Avrupalı milletvekillerinin sorularını yanıtladı.

Başbakan, İmamın Ordusu kitabının yayımlanmadan toplatılmasına ilişkin bir soruya şöyle yanıt verdi:

Bu kitapları toplatan ben değilim. Yargı, bu belge ve bilgilerle ilgili olarak Yürütme'ye "bu hazırlığın üzerine gidin" diyor. Bunun üzerine gidildiğinde ortaya bu çıkıyor. Bombayı kullanmak suçtur. Ama bombanın hazırlanmasındaki malzemeleri kullanmak da suçtur. Bombanın kullanılmasında ne varsa, fitilinden ta diğer maddelerine varıncaya kadar bunun ihbarı gelmişse güvenlik güçleri bunu toplamaz mı? Gider onları alır.
Biri Başbakan'ı uyarmalı, çünkü tarih bilmiyor. Naziler de kitap yaktıklarını itiraf etmediler hiç; "yozlaşmış sanata" son verdiklerini söylediler, yaptıkları kültürü arındırma işiydi! Öyle ki, Goebbels kitap kurdu bir entelektüeldi, tabii sadece "zararsız kitapları" okuyordu!

"Obskürantizm" kavramını bilir misiniz; "Karanlıkçılık" demektir; kitleleri bilgisiz, cahil bırakma; aydınlık düşmanlığı demektir. Bir yanda basılmamış kitap toplatılırken diğer yanda Ergenekon'la birleştirilen Malatya Zirve Yayınevi soruşturması kapsamında 7 ilde "aydınlanmacı" ilahiyatçı öğretim üyelerinin evleri arandı. Prof. Zekeriya Beyaz, Prof. Şahin Filiz,
Prof. Abdurrahman Küçük, Prof. Mehmet Aydın, Prof. Salim Cöhce ve Doç. Kadir Albayrak evleri aranan isimlerdi. Gözaltı kararının olmadığı aramada, Zekeriya Beyaz'ın Fethullah Gülen ve Said-i Nursi hakkındaki kitap çalışmalarına el konulduğu belirtildi.

Ve tam o günlerde sürpriz bir karar alındı:

Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) oyçokluğuyla verdiği kararla Ergenekon Soruşturması savcılığından alındı, İstanbul Başsavcıvekilliği'ne getirildi.

Özel yetkileri alman Öz, atamayla ilgili şöyle dedi:

Bu kararı beklemiyordum, sürpriz oldu ama saygılıyız. Yorgundum, ameliyat olacaktım vakit bulamıyordum. Şimdi kendime vakit ayıracağım. Daha önce Tuzla'ya göndermeye de çalışmışlardı, o zaman olmamıştı.
İstanbul Özel Yetkili Başsavcıvekili Turan Çolakkadı ise, HSYK kararıyla İstanbul Başsavcılığına getirildi. Çolakkadı, Zekeriya Öz'ün görevden alınmasıyla ilgili yaptığı açıklamada; "'Öz gitti, Ergenekon bitti' diye bir şey yok," dedi.
Savcı haklıydı; özellikle Balyoz davası başta olmak üzere muvazzaf subaylar, generaller tutuklanmaya devam edildi. Öyle bir hale geldi ki, Hasdal Askeri Cezaevi'nde general sayısı hızla artıyordu. Genelkurmay karargâhından daha çok general Hasdal'daydı.

Bizim durumumuza gelince: Tutuklama talebiyle 18 Şubat tarihinde mahkemeye sevk edildiğimizde, "suç delili" sayılan dokümanların virüs yoluyla bilgisayarlarımıza gönderildiğini kanıtlarıyla hâkime ilettik. Ancak dikkate alınmadı. Tutuklanmamızdan kısa bir süre sonra, polisler tekrar Odatv ofisine geldi ve o sözde belgelerin bulunduğu bilgisayara el koydular.
Odatv avukatları da ellerindeki harddisk kopyalarıyla, Boğaziçi Üniversitesi'ne başvurdu. Boğaziçi Üniversitesi teknik inceleme yapıp, bilirkişi raporu hazırladığı sırada, savcılık o harddisk kopyalarına da el koydu.
Bu nedenle, Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. M. Ufuk Çağlayan, hazırladığı teknik raporda bazı sorulara yanıt veremedi.

Prof. Dr. M. Ufuk Çağlayan 7 Nisan 2011 tarihli, 11 sayfalık bilirkişi raporunda, söz konusu dokümanlarla ilgili şöyle dedi:

Bilgisayar dosyalarının/belgelerinin hemen aynı anda yaratılmış ve silinmiş olması normal bir durum değildir. ST3120827AS-4M51TF89 seri numaralı harddisk imajından alındığı beyan edilen dosyalar dizini listesi incelendiğinde, bir grup dosyanın aym tarih ve zamanda yaratılıp silindiği görülmektedir.
Bu tabloda dikkati çeken nokta, dosyaların aynı tarih ve zamanda bir dakikalık bir zaman dilimi içinde yaratılıp silindiğidir. Diğer dosyalara bakıldığında bunların en azından yaratılış ve siliniş tarihleri arasında dakikalar ve bazen de saatler düzeyinde farklar vardır.

Normal olarak bir dosya yaratıldıktan sonra, üzerinde belli işlemler yapılıp ya başkasına gönderilecek ve silinecek ya da işlemlerin boşuna yapıldığı anlaşıldığı için çöpe atılacak fakat her halükârda bu işlemler arasında dakikalar geçecektir. Dosyaların aynı zamanda bir dakikalık bir zaman dilimi içinde yaratılıp silinmesi normal bir bilgisayar kullanımına işaret etmemektedir.
Böyle bir durumda, dosyaların bir virüs ya da Truva atı aracılığı ile yaratılıp silinmiş olması ihtimali büyüktür.
İşte bu rapor da mahkemeye sunuldu, ama dikkate alınmadı. Bununla birlikte, Odatv avukatları söz konusu harddiskin kopyasının CMK hükümleri gereğince tarafımıza geri verilmesini talep etti. Avukatlarımız ayrıca, harddisk üzerinde mahkemenin de bir teknik bilirkişi incelemesi yapmasını istedi. Ama tüm bu taleplerimiz reddedildi. Evet...
Türkiye yine olağanüstü bir süreci yaşıyor. Bunun adı, çöküş'tür. Kimi; yaşadığımız bu dönemin darbe günlerinden farklı olmadığının ayırdına varmış değil. Kimi ise her şeyin farkında; çıkar ve amaçları için gerçeğin üzerini örtmekte, insanları kandırmakta; tüm değerleri, dostluğu, vefayı, sevgiyi yok etmekte bir beis görmemekte. İktidar ve güç uğruna hiçbir şeyden çekinmiyorlar.
Bizim topraklarımızı yine terk etti; akıl ve hoşgörü... Fakat... Her büyük gerçeklik ve her büyük pratik, insanoğlunun düşünme yeteneğini artırır ve bu anlamda insanoğlu zenginleşir. Biz buradayız...
Karşılaştığım en büyük olumsuzlukların, haksızlıkların neden yapıldığım bildiğim; oluş süreçlerim anladığım için, artık bunları doğal karşılıyorum. Anlamamak acı verir...

Yirmi Dokuzuncu Gün
14 Mart 2011
Pazartesi...


Polisler evime 14 Şubat'ta gelmişlerdi; demek bir ay geçti...
Artık size veda etme günü geldi. Bundan sonraki günler beni neler bekliyor, bilmiyorum. Ama bildiklerim var. Örneğin...
Cezaevinde henüz kütüphaneye hiç gitmedim. Kitapların listesini verdiler; haftada bir kitap okuma hakkım var, dilekçeyle belirtirsem getirecekler.
Antonio Gramsci'nin Hapishane Defterleri adlı kitabını talep ettim. İki nedeni var: Gramsci (1891-1937) İtalyan Marksist teorisyendi. 1926'da Mussolini'ye karşı düzenlenen suikast bahane edilerek tutuklanıp 20 yıla mahkûm edildi. Ağırlaşan hastalığına rağmen salıverilmedi ve 1937'de öldü.

Hapishane Defterleri Marksizmin genel sorunlarını ele alan teorik bir kitap. 1980'e kadar solcular için önemli bir eserdi, ancak 12 Eylül darbesinden sonra ortaya çıkan sivil toplumculuğun Gramsci'nin tanımlamasıyla "organik aydınların" kaynak kitabı olması, etkisini, "modasını" azalttı. Sonra unutuldu.
Oysa Gramsci'nin "sivil toplum"dan kastı başkaydı. Örneğin siyasi iktidarlar ona göre "sivil toplum"un parçası değildi. Sivil toplum devletin dışında kalan siyaset alanıydı. Gramsci o alanda politik iktidarın nasıl rıza ve zorla iktidarım sürdürdüğünü ele alıyordu. Buradan sosyalist bir iktidar için tezler üretiyordu. Gramsci'nin sosyalist tezleri bizim liberaller tarafından çarpıtılıp, döneklik gerekçesi yapıldı...
Gramsci'nin kitabını istememin bir diğer nedeni, sevgili arkadaşım, rahmetli Erhan Göksel tarafından yayına hazırlamış olmasıydı ve bir de "önsöz" yazmıştı. Rahmetli Göksel de Ergenekon soruşturması nedeniyle gözaltına alınıp dört gün sorgulanmış, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı. Bu süreç sonunda işlerini kaybetti, ABD'de iş bulup çalışmak zorunda kaldı ve tüm bu sıkıntılar sonucu kalp krizi geçirerek ABD'de hayatını kaybetti...
Gramsci'nin kitabını bu iki nedenle istedim.

Althusser gibi birçok Marksist kuramcıyı etkilemiş Gramsci üzerine çalışmak yorucu ama değerli olacak. Bu vesileyle sevgili dostumu da rahmetle anmış olurum.
Dilekçemi yazdım: "Gramsci'nin Hapishane Defterleri'ni okumak istiyorum, gereğinin yapılmasını arz ederim."
Evet artık sizlerle yazarak sohbet ettiğim günlerin sonuna geldim. Gramsci çalışarak geçireceğim günlerimi.

Önceleri yoktular. "Acaba var mıydılar?" diye düşündüm. "Olabilir", çünkü biz bu cezaevine yeni geldik. Sonra düşünüp "yoktu" diyorum, çünkü yuva dağınıktı, çalılarının bir bölümü bahçeye düşmüştü. Yuva? Beton havalandırma duvarı üstünde, tel örgüler arasında bir kuş yuvası var. Büyük sayılabilir; gördüğümde çok sevinmiştim; "demek leylekler geldiğinde buraya yuva yapacaklardı." Abartmışım. Çünkü o yuvanın sahibi, iki saksağandı. Hani o sesleri çirkin kuşlar. Hayır. Cezaevindeyim diye sesleri artık güzel geliyor demeyeceğim, hâlâ kötü. Hep bağırarak konuşuyorlar nedense. Ama sevimliler ve özellikle beyaz tüyleri, çok güzel. Siyahın ve beyazın en çok yakıştığı canlılardan. Bugün saksağanlardan biri bu kez tam benim penceremin karşısına gelen duvar üstünde yeni bir yuva yapmaya başladı. İlk çalıyı koyuşunu seyrettim. Ne kadar sabırlı. Dikkatli. Ağzıyla kesip biçiyor çalıyı, sonra teller arasında yerleştiriyor, büyük özenle. Nedense üç çalıdan sonra yuva yapmayı bıraktı. Diğer saksağan (ki muhtemelen eşi) eski yuvayı onarmaya gitti. Kavga edip barıştılar mı acaba? Saksağanlar hakkında hiç bilgim yok. Karga gibi uzun yaşıyorlar mı acaba? Kaç yaşındalar, kim bilir.
Bu eski yuva benim iki oda ötemdeki odanın tam karşısında, oraya mı taşınsam acaba? Saksağan çiftini seyretmek harika olacak. Bir de yavrular dünyaya getirseler.

Alcatraz Kuşçusu'nun hikâyesine benzemeye başladı Silivri'deki hayatım...
Evet, evden ayrılalı tam bir ay oldu...
Yeni hayatım merhaba...
Onurlu yaşama fırsatı insanın hayatına her daim çıkmaz; çıkınca bu şansı iyi değerlendirip değerlendirmeme kişinin kendi elindedir.
İnsan kalmakta inat edeceğim... Onurla girdiğim cezaevinden utançla çıkmaya hiç niyetim yok. İnsanı kurtaracak olan,
inatçılığı ve gözü pekliğidir.
Türkiye son 50 yıldır, kor gibi yanan ateşli, cesur aydınını hiç sevmedi; yarattığının ihtişamından, bilgisinden, mücadelesinden ve hayat coşkusundan korktu. Çoğunun zihinlerini, ruhlarını yakıp kül etti; bedenlerini biçti..
Ne olursa olsun...
"Uslu çocuk" olmayacağım.
Kurulu düzene uymayacağım; vasata boyun eğmeyeceğim.
"Yaramazlıkta" ısrar edeceğim. Sorularımın peşinden koşacağım...
Kendimi insanın gözüne bakarak konuşan bir kuşağa ait sayarım. Şövalyeyi severim, pusudan anlamam; göğüs göğüse çarpışmayı bilirim.
Zalimlerin iktidarında kirli bir oyunla sonucu cezaevinde olmak benim açımdan hiç şaşırtıcı değil.
Kimilerinin "kahramanlık" mertebesine yükselttikleri Savcı Bey diyor ki, "Soner Yalçın, sen düşünceyi suç amaçlı kullandın!"
Benim için bundan büyük onur olur mu?
Zaman geçer.
Geriye kalan nasıl bir hayat yaşadığındır.
Düzene ve zalime köle olup olmamaktır bütün mesele.
Bilgini, aklını kimin için kullanacağındır.
Utanç verici olan, sadece ruhun günahıdır...

Üç Yüz Doksan Beşinci Gün

14 Mart 2012 Çarşamba...


Hâlâ Silivri Cezaevi'ndeyim; 13 ay oldu. Ne kadar zaman daha hapiste kalacağım, bilmiyorum; yargılandığım özel yetkili 16. Ağır Ceza Mahkemesi bir sonraki duruşma tarihini 18 Haziran olarak belirledi! Türkiye uzun tutukluluğu tartışadursun bir sonraki duruşma 99 gün sonraya atıldı! Tutukluluğumuz mahkûmiyete dönüştü.

Duruşmada yaptığım son talep konuşmamı size aktarayım, aslında bu süreci iyi özetliyor: (27 Aralık 2011)

Size Nâzım Hikmet şiirinden minik bir bölüm okumak istiyorum:

Şehir uzakta.
Genç adam ayakta.
Akıyor şehirden geçen nehir genç adamın ayakları dibinden.
Genç adam piposunu çıkarıyor cebinden aranıyor kibriti.
Bakıyor akar suya düşünüyor Heraklit'i, düşünüyor büyük hâkim Heraklit'i genç adam...
Kim bilir belki böyle bir akşam, böyle bir akşam,

Heraklit alnını yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi ve dedi:

"Her şey değişip akmada, bu hâl beni hayran bırakmada..."

Nâzım Hikmet bu şiirini Moskova'da yazdı. 1927 yılında
Türkiye'ye girerken apar topar Sarp Sınır Kapısı'nda polis merkezine sokuldu. Didik didik arandı.
Aradan bir zaman geçti; komiser Nâzım Hikmet'in karşısına dikildi; "Nâzım sen Moskova'da ekalliyetlerle (yani azınlıklarla) ilgili bir şeyler düşünmüşsün, anlat bakalım Moskova'da neler planladınız bu ekalliyet meselesi hakkında?"
Nâzım Hikmet şaşırdı: "Ben azınlıklarla ilgili bir şey düşünmedim, planlamadım nereden çıkarıyorsunuz?"
Komiser: "Hiç saklama elimde delil var" deyip yanındaki polise "getirin kanıtı, kendi gözüyle görsün," dedi.
Delil Nâzım Hikmet'in defteriydi. Komiser defteri açıp Nâzım Hikmet'e yazısını gösterdi: "İşte kanıt!"
Nâzım, "Bu benim şiirim; adı da ‘moskova'da Heraklit'i Düşünüş.'"

Mesele anlaşıldı:

"Heraklit"in Osmanlıca yazımı ile "Ekalliyet" kelimesinin yazımı benzerdi.
Komiser "Moskova'da ekalliyeti düşünüş" diye anlamıştı; şiiri toplantı notu sanmıştı!
Nâzım Hikmet ekledi: "Heraklit 'değişmeyen tek şey değişimin kendisidir' diyen büyük Yunan filozofudur."
Komiser bunu duyar duymaz hiddetle ayağa fırladı: "Ne! Bizim can düşmanımız Yunanlılara bir de şiir mi yazdın?.."
İşte bizim Odatv davasındaki durumumuz Nâzım Hikmet'in 85 yıl önce başına gelenle aynıdır.
10 duruşmadır burada bir tek konu dile getiriliyor: yazı yazmak, haber yapmak, kitap çıkarmak...
Gazeteler yazıyor, televizyonlar söylüyor; kamuoyunda şaşkınlık var. Batı dünyası zaten hiç anlamıyor; "Gazeteciler haber-kitap yazdıkları için nasıl cezaevine atılıyor."
Ben şaşırmıyorum...

Biliyorum ki her zorba güç yalnızca kendi isteğinin, yaptığının onaylanmasını ister. Bu sebeple, özgür düşüncenin düşmanıdır.
Böyle despotik dönemlerde hukuk, iktidarın siyasal kararlarının gölgesine sokulur, nesnelliğini yitirir. Sağduyu, akıl ve serinkanlılık adaleti terk eder. Fiil yoktur, fail vardır...
Ama istenirse fiil de bulunuverir. Böyle dönemlerin olağanüstü mahkemeleri vardır. 1789 Fransız Devrimi, Kral XVI. Louis'yi idam etti. Ama halkın asıl nefretinin kaynağı Kraliçe Marie-Antoinette'ti. Fakat idama gerekçe lazımdır. Hemen bulunur: Bir gün 9 yaşındaki Prens Dauphin pipisiyle oynarken görülür; çocuk korkutulur "kim öğretti bunu sana?"
Her çocuk gibi annesine sığınarak "annem" der. Kraliçeyi giyotine götürecek sebep bulunmuştur: Ensest ilişki!

Yani:

Her siyasal değişim acımasız olur.
Hukuka bir gerekçe lazımdır, mutlaka bulunur. Bize atfedilen suç, soyut bir terör iddiasıdır. Bu terörü yazarak yapmışız! Sahi buna kimi inandırabilirsiniz?
Marie-Antoinette'in ensest ilişkisi olduğuna bugün kimse inanmıyor.
Fakat bu hukuki sebeple idam edildiğine şaşırıyor...
Peki; 1793'te Kraliçe Marie-Antoinette bu karara şaşırmış mıydı? Sanmıyorum.
Marie-Antoinette doğru düzgün savunma bile yapmadı. Artık insanlardan yorulmuştu, eziyetin son bulacağından, kim bilir, belki de memnundu.
Avukatlarım şahidimdir, savunma yapmaya hiç taraftar değildim.
Sevdiklerimi kıramadım, aylarca çalıştım, burada bir tam gün konuştum.
Yetmedi, üç üniversiteden (ODTÜ, Boğaziçi, YTÜ) ve ABD'den birer bilirkişi raporu sunduk.
Bunu sadece ben değil, hepimiz yaptık...
Sonuç?

Mahkemeniz şu kararı verdi:

-Kuvvetli suç şüphesi, -Suçun vasıf ve mahiyeti, - Delillerin henüz toplanmamış olması, -Terörist olmamız vs.
İyi de; 1 yıldır hapisteyiz. Bu mahkeme kararları her ay önümüze kondu. O kadar yaptığımız savunmalar, bilirkişi raporlarının hepsi boşa mıydı? Biz burada niye konuşuyoruz, niye çaba sarf ediyoruz?
Ama arkadaşlarım şahittir; ben hiç şaşırmadım sayın heyet.
Bu ülkede Behice Boran öğrencilerin yazılı kâğıtlarını kırmızı kalemle incelediği için; Server Tanilli Hoca üniversitedeki "Uygarlık Tarihi" dersinde öğrencilere Rus besteci Çaykovski dinlettiği için yargılandı; üniversiteden kovuldu.
Ben şaşırmıyorum...
Sadece sevdiklerimizin şaşırmasından acı çekiyorum. Halbuki, "tutukluluk cezaya dönüşmesin" dense de bizim tutukluluğumuz cezaya dönüştürüldü.
Nasıl mı?

Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin telefonuna sehven 139 telefon numarası yüklendi.
Mahkeme 24 Mayıs 2011'de TÜBİTAK'tan bilirkişi listesi istedi. İki ay sonra yanıt geldi: "İş yoğunluğumuz nedeniyle liste bildiremiyoruz."
4 ay sonra, 26 Eylül 2011'de TÜBİTAK'a bir yazı daha yazıldı.

"İş yükünüz azaldı ise bilirkişi listesini gönderir misiniz?"
Bir ay sonra liste bildirildi. Listeden isimler belirlendi vs. vs. vs...
Ve siz daha TÜBİTAK'a yeni başvurdunuz; sanırız liste gelmedi.
Bir yıl sonra mesele aydınlanır, Mustafa Balbay'da bir buçuk yıl sürdü çünkü.
Yani; bir yıl yattık, daha yatacak bir buçuk yılımız var.
Prosedürlerle adaletçilik oynayacağız; yani cezamızı Silivri'de çekmeye devam edeceğiz.
Ben hiç şaşırmıyorum...
Her siyasal dönüşüm evvela bütün hukuk sistemini pratikte yok eder, yeni bir adaleti hâkim kılar. Yurttaş ceza hukuku değil, düşman ceza hukuku uygular. Biz bu yeni hukuka göre, yurttaş değil, düşmanız!..
Yoksa... Bizim tutukluluğumuz niye devam etsin.
Bıraksanız adam mı öldüreceğiz, bir yerlere bomba mı atacağız?
Nedir bu yazıdan bu kadar korkmak?

Son sözüm, son talebim şudur:

Sayın heyet, vereceğiniz kararla beni şaşırtınız...
Tabii ki şaşırtmadılar...
Fakat...

12 Mart'taki duruşmada nihayet sevindirici karar çıktı; birlikte yargılandığım gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık, Coşkun Musluk ve Sait Çakır tahliye edildi. 22 Şubat'ta Doğan Yurdakul sağlık sebepleri nedeniyle salıverilmişti; bir hafta sonra ağır bir kalp ameliyatı geçirdi. Haberlere göre sağlığı iyi.
Sizi merakta bırakmayayım. Diyeceksiniz ki, "ilk 29 gün yazıp sonra neden, 395. güne geçtiniz?"
Gözaltına alındığım 14 Şubat 2011'den, 14 Mart 2011'e kadar bir aylık süreci yazmayı planlamıştım. Yoğun bir itibarsızlaştırma kampanyasının merkezi haline getirilmiştim; bu kitapla yanıt vermek istedim. İçimi yazıya dökmesem boğulurdum. Yazdım ve daha önceki kitaplarımı çıkaran yayınevine gönderdim. Çok beğenildi, hemen dizgiye verildi, kapak ve arka kapak yazılarını belirleyip, Sonsöz'ü yazdım. Sonra...
Yayınevi, "kitabı 12 Haziran seçim sonrası çıkaralım," dedi. Seçim bitti. "İddianame çıksın", "yaz mevsimi geçsin," dendi. Sonbahar geldi. Bu kez "ilk duruşma yapılsın" gibi sebepler ileri sürülünce, nihayet anladım.
Söyleyemiyorlardı. Kitabı yayınlamaya korkuyorlardı... Türkiye'nin kitapları en çok satan bir gazetecisinin kitabını bir yayınevi basmaya çekiniyordu... "Ne yayıncımı ne okuyucumu zor duruma sokamam" diye düşündüm. Bekledim...
Stefan Zweig, Hitler'in zulmünden kaçtığı Londra'dan yayıncısına 2 Ağustos 1936'da gönderdiği mektupta şöyle yazıyordu: "Almanya'da kitaplarımın olması istenmiyor, sizi ve okuyucularımı zor durumda bırakmamak için yazmaya uzun bir süre veda etmeyi düşünüyorum."

Benzer kaygıyla bekledim.
Beklemeye karar verdim...


Yayınevimin bağlı olduğu yayın grubunun aynı zamanda yazarıydım. Yazdım; artık yazı istemediklerini söylemişlerdi. Fakat bir süre sonra, hiç haber vermeden maaşımı da kesiverdiler. Evet hiç haber vermeden, "Çoluğun çocuğun var, hapistesin, ihtiyacın var mı?" diye sorma gereği duymadan. Demek dışarıda bu derece zalim bir atmosfer vardı. Herkes birbirinin "cesedinin" üzerine basarak ayakta kalmaya çabalıyordu. Belki çoğu inşam inandıramam ama sadece bana haber vermeden bunu yapmalarına kırıldım. Daha doğrusu onlar adına utandım.
Demek 11 yıldır bünyesinde çalıştığım, 3 yıldır da yazarlığını yaptığım yayın grubu korkuya bu derece boyun eğmişti. Haber verip yapsalardı ne diyebilirdim ki; bir zorba gücün onları da nasıl "esir" aldığını bilmeyen biri miyim?
Hitler döneminde Vossische Zeitung, Berliner Illustrierte, B.Z. am Mittag, Berliner Morgenpost, Berliner Zeitung, Deutsche Allgemeine Zeitung, Dame, Bauıvelt, Grüne Post gibi yayınlara sahip Ullstein ailesinin başına neler geldiğini Hürriyet'te yazan biriyim.

Keza, Humeyni'nin İran'daki Ayandegan gazetesi ve sahibi Daryuş Homayun'un başına neler getirdiğini, tutukladığını yine kaleme almış biriyim.
Tamam, Hürriyet yazan olduğumdan bahsetmeyin; tamam, haberlerde adımı bile geçirmeyin; tamam, beni yok sayın; tamam, haber bile vermeyen bir hoyratlıkla maaşımı kesin, işsiz bırakın, sahip çıkmayın, hepsi kabul. Ama işte, insan bir nezaket bekliyor. "Soner Yalçın bizi anlar" demelerini bekledim. Hayır yok, umursamıyorlar bile. Demek ki zamanla birlikte yaşayan bir ölü olmayı seçtiler; daha yüce bir yaşam uğruna zamanın dışına çıkmayı beceremiyorlar. Ne diyebilirim ki...

Ve fakat:

Tüm bu tavır, cemaatçi çevrenin beni "vebalı" göstermesine katkı sağlıyordu. Öyle ya, demek ki bir "mikropluk" vardı bende! Gazetesinin, yayınevinin sahip çıkmadığı biriyim ben.
Hitler ölüm kamplarının duvarına şu yazıyı astırmıştı: "İnsanlara çamurmuş gibi davranın, gerçekten çamur olurlar."
Hayır!..

İnsani niteliklerimi kaybetmediğimi göstermem, gerçekte nelerin olduğunu tüm çıplaklığıyla anlatmam lazımdı. Suskunluğa, unutuluşa mahkûm edilmeyi kabul edemezdim.
Tıpkı Stefan Zweig gibi; mektubuna rağmen yazmaya son vermedi; niye biliyor musunuz? "Kitap yazmamın nedeni biraz alışılmadık olmakla birlikte hayli etkili bir duyguydu: utanç."
Başkaları için Silivri zindanında utanmaktan ben de usandım artık...

"Sükût altın" değil bu topraklarda. Düşünsel değerlere tutkulu insanlara değil, küstah cahillere değer veriliyor.
12 Mart tahliyelerinin gelmesi "dışarıda" olumlu bir havanın doğmasına sebep oldu. Bu demektir ki, okuyucular içinde zor duruma düşecek bir durum yoktu. Kitabı çıkarmalıydım...
Bugün, bahtsızlığın bizi bir araya getirdiği gazeteci Nedim Şener CNN TÜRK'teki Ayşenur Arslan’ın "Medya Mahallesi" programına konuktu. Öfkeliydi. Duygusaldı...

Dikkat ettim, neredeyse her cümlesinde "vicdan" sözcüğünü geçirdi:


"Vicdanı olanlara sesleniyorum...", "vicdanlı olmalarını istiyoruz..."
Vicdan'ın ne olduğunu biliyor musunuz? Hiç düşündünüz mü? Rönesans İtalyası'nda en düşük ağırlık biriminin adıydı, vicdan! Nedim Şener'in ve tüm Silivri mahpuslarının istediği, çok şey değildi; "kalmışsa biraz vicdan..."
Elinizdeki kitap vicdanı olanlara yazıldı. Ama sadece bugüne değil, yarına da yazıldı; anlatılanlar yazılanlardan daha çabuk ölür çünkü...
Hakkımda yanlış düşüncelere sahip olmanızı istemem. Örneğin, korkmadığımı söyleyemem; Kopernik'ten Darwin'e nice kuramcı, yazar, gazeteci eserini korkup kaleme almak istemedi.
Sevdiklerim "cezaevindesin; durumun zorlaşabilir, davanı etkileyebilir, sana kızıp uzun süre hapiste tutabilirler" diye hep uyardı.
Ne hazin...

Yıl 1993.

Güneydoğu'daki faili meçhul cinayetler, JİTEM hakkında bana bilgiler veren Binbaşı Ahmet Cem Ersever öldürülünce nüfus kâğıdı bana gönderildi; ölümle tehdit edildim. Kaçtım, kaçak günlerimde Binbaşı Ersever'in İtirafları kitabım yazdım. Ersever'in anlattıklarını yazmamam için çok kişi uyarıda bulundu, ama yazdım.

Yıl: 1996.

Daha Susurluk'ta, içinde o malum polis-mafya-siyasetçi bulunan Mercedes, kamyona çarpmamıştı.
Susurlukçu Çete'nin öldürdüğü Behçet Cantürk'ün hayatını yazdım. Katillerin kimler olduğunu kitaba korka korka koydum. Kitap piyasaya çıkınca bir süre saklandım.
Yıllar geçti...

Yazdıklarımdan dolayı cezaevindeyim. Ve bana yine "yazma sakın" diyorlar! İyi de, ben ne zaman yazmalıyım? "Yazar ihaneti" kervanına mı katılmalıyım? Kör, sağır gibi mi
davranayım? Ne yapmalıyım? Tabii ki yazdım...
Binbaşı Ersever'in İtirafları kitabımı daktiloda; Behçet Cantürk'ün Anıları’nı bilgisayarda yazmıştım. Samizdat'ı elimle kaleme aldım! Bu süreç bile, Türkiye yakın tarihi konusunda neler yaşandığını gözler önüne sermiyor mu?..
Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu'nun Sızıntı adlı kitabı çıkınca, Silivri'de bir gece gelip Barış Pehlivan'ı yanımdan alıp başka koğuşa koydular! Kitap yazmanın cezasıydı bu. Samizdat yayımlanınca Silivri zindanında başıma ne gelecek hiç bilmiyorum. Bildiğim, cezaevi insanı hep test eder; ama insanın ruhundaki soyluluk düşmesini önler, insan haline gelmek için felaketlerle didik didik edilmek gerekir. "Kim acısının üstüne çıkarsa, o yükselecektir," der Hyperion...
Gelelim kitabın adına, "Samizdat"a..

Olağanüstü dönemlerde, baskıdan-sansürden kaçabilmek için kitaplar, tüm tehlikeler göze alınarak gizlice yazılıp, gizlice basılıp, gizlice dağıtılır. Ruslar bu tür kitaplara "Samizdat" adını koydu ve bu isim evrensel hale geldi.
Ayrıntılarını bugün yazamayacağım, elinizdeki "Samizdat" zor koşullarda "doğdu."
Kırmızı Kedi; basılmamış kitapların toplatıldığı, kitap yazdığı için gazetecilerin cezaevlerine atıldığı böyle bir despotik dönemde, düşüncenin ve gerçeğin özgürleşmesini sağladı. "Samizdat" ın basımında, dağıtımında engeller-güçlükler çıkarılacak mı bilemiyorum. Bildiğim "Samizdat" adının bu yaşadığımız döneme çok uygun olduğudur.
Evet: Artık size veda etmenin zamanı geldi...

Beni merak etmeyiniz, sevdiklerim yanımda. Başta Gazetecilere Özgürlük Platformu, İzmir Gazeteciler Cemiyeti olmak üzere tüm gazeteci-yazar örgütleri, CHP milletvekilleri, dostlarım hiç yalnız bırakmıyorlar.
Feza haftada iki gün gelmeye devam ediyor. Diğer avukatlarım Hüseyin, Serkan haftada bir, geldiğince mutlaka uğruyor; Duygun Hocam, Nurcan Hanım ilgisini hiç eksik etmiyor.
Oğlumla haftada bir, pazartesi günleri 10 dakika telefonda görüşmeye devam ediyoruz. Oğlum hızla büyüyor ve ne yazık ki buna şahit olamıyorum. İnsan derinliğe varınca intikam duygusundan uzaklaşır. Nefretin beni insanlıktan uzaklaştırmasına izin vermeyeceğim, dayanacağım. Hep bu sözleri kendime tekrarlıyorum. Ama, oğlumun doğum günü, 30 Mart; 30 Mart 2011'de Silivri'deydim. Önümüzdeki 30 Mart 2012'de de Silivri'de olacağım. Oğlumun 11’inci yaşını hiç yaşayamadım...

Çalınan zaman sadece benim değil, oğlumun da; ama bu zalim günlerde bunu kime anlatabilirsin ki?
Ve bir başka evladım/evladımız; Odatv!

Cezaevine atıldığımda kimileri "hemen siteyi kapat, cemaatin tepkisini soğut," dediler. Öyle ya, kölenin bile gururu vardır, en zorbasına boyun eğer! Demek aşikârı gizemli, sıradanı yüce, sınırlıyı sınırsız gösteren gruba biz de katılmalıydık.
Bunu teklif edenlerin bilmedikleri şu: Soyluluk zorlar. Bir insanın kişiliği kritik anlardaki tavrından anlaşılır.
Odatv yayınlarına devam etti. Ediyor. Türkiye basın tarihinde şimdiden yerini aldı, özgür düşüncenin, hakikat aşkının Kâbe'si oldu. Umudu yaşatmaya devam ediyor...
Sevgili okuyucu, ara sıra yenilmek kaçınılmazdır, gereken yalnızca yenilgilerden daha çok zafer kazanmaktır.

Biz kazanacağız. Bu baskıcı, kâbus günler bir gün sona erecek, gerçekler mutlaka gün yüzüne çıkacak. Yeter ki, kendinize, mesleğinize, hayata yabancılaşmayın, alçalmayın. İnsan kalmakta inat ediniz, kazanan hep insan olmuştur çünkü...
"Bir yeryüzü çocuğu ne kadar zor özgürleşirse, İnsanlığımıza o kadar güçlü dokunur..."

(Conrad Ferdinand Meyer)
14 Mart 2012 Silivri Cezaevi
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Soner Yalçın'ın Ergenekon Davası Hakkında Tespitleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir