Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Soner Yalçın'ın Silivri Günlüğü: 1 Mart - 5 Şubat 2011

Burada Soner Yalçın'ın Ergenekon Davası hakkındaki tespitleri ile ilgili olan önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Soner Yalçın'ın Silivri Günlüğü: 1 Mart - 5 Şubat 2011

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Tem 2012, 23:05

Soner Yalçın'ın Silivri Günlüğü: 1 Mart - 5 Şubat 2011

On Altıncı Gün

1 Mart 2011 Salı...


Silivri 1 No'lu Cezaevi'nin gizli gündeminde "28 Şubat zulmü" var: Aynı hücrede kalan gazeteciler Mustafa Balbay ile Tuncay Özkan'ın ayrı ayrı hücrelere konuldukları bilgisi geldi. Bu kararı cezaevi yönetiminin aldığına kimse inanmıyordu. Demek Ankara, Silivri'yle bu derecede yakından ilgileniyordu! Bu kadar kini nasıl biriktirmişlerdi, ürperdim. Bu anlayış Türkiye'yi nereye sürükleyecek?

Cemaat hukukunu hâlâ anlayamamış aydın olabilir mi? Hâlâ iyi niyetimi muhafaza ediyordum; "bilmiyorlar" diye düşünüyordum. Acınası hallerine; bilip de gözlerini kapadıklarına, sırtlarını döndüklerine inanmak istemiyordum. Evet, bu benim iyi niyetli saflığım belki. Diyorum ya, insan karşısındakini de kendi gibi biliyor. Her şeye rağmen yüzeysellik altında derinlik aramayı sürdürüyorum. Ne büyük yanılgı...
Gerçekleri söylemek, yazmak; sizi, hırslı, küçük adamlar tarafından "Ergenekoncu" yapıveriyor. Heyhat; hepsi kendi yalanlarına hayran. Kendileri gibi düşünmeyenleri engizisyon kararları gibi, soğuk ifadeleriyle "Ergenekoncu... Ergenekoncu... Atın hemen içeri" diye yaftalıyorlar. Soma "yakılma cezası" geliyor; Silivri'ye atılıyorsunuz! Engizisyon yargıcı gibi davranmak, konuşmak yaşamın biçimi haline getirildi. Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan'ın Silivri'ye atılması yetmemişti, şimdi de hücreye konuldular. Medyadan ses çıkacak mı; pek sanmam...
Zaten gazeteler kısa bir süre gelmeyecekmiş; hangi gazeteleri istediğimizi yeniden dilekçeyle belirleyeceğiz. Kantin henüz kurulmamıştı; bekleyecektik. Kurulmadıysa, bu acele niyeydi, niye hemen getirildik? Soru, artık gereksiz.
Gazete okuyup televizyon seyredecek zamanımız yoktu; koğuşu temizliyoruz. Bir kolaylık sağlanmıştı; suları kesmiyorlardı, üstelik 24 saat sıcak su var. Bizi merak sardı; acaba su her daim olacak mıydı? Tabii ki temizlik içindi; daha sonraki günlerde yine 17 saat kesik olacaktı.

24 saat elektrik vardı ama niye su yoktu? Cezaevinde bu tür soruların yanıtını bulamıyorsunuz ve zamanla sormamayı öğreniyorsunuz. İnşaat artıklarını temizlemek/kazımak güç istiyordu; biz de epey zorlandık.
28 Şubat "postmodern darbenin" mağdurları, şimdi cezaevindeki yaşlı askerlerdi. Sonra sevindirici haberi aldık; onlara hortum vermişler, suları kovalarla taşımıyorlarmış! Ne sevindirici!..
Temizlik yaparken televizyonumuz hep açık. Rahmetli Erbakan'ın ölümü gündemde. AKP'liler hâlâ "günah çıkarmak" istercesine Erbakan'a methiyeler düzüyor, "Ne büyük bir siyaset dehası" olduğunu söylüyorlar. Dönek ağıdı. "Niye bırakıp gittiniz?" diye soran gazeteci yoktu.
Sorunun olmadığı bir dönemden geçiyoruz.
Soru yoksa hurafe var.
Soru yoksa peşin hüküm var.
Soru yoksa komplo teorisi var.
Son günlerde televizyon izlerken bir sözcük dikkatimi çekti.

Bu çevrelerin dillerine pelesenk olmuş bir sihirli sözcük var:

"Kullanılıyor!.."

Siyasetin, hukukun, kültürün, dinin temel açıklaması bu sözcük olmuştu. Tartışmalar, analizler bu kelime üzerinden yapılıyordu sürekli.
İster politikacı, ister gazeteci, ister imam olsun dünyayı, Türkiye'yi bu sözcük üzerinden değerlendiriyordu. Sihirli, gizemli ve karanlık bir güç hep birilerini "kullanıyor" idi.
"Öcalan kullanılıyor..."
"Kılıçdaroğlu kullanılıyor..."
"Çetin Doğan kullanılıyor..."
"Tetikçi kullanılıyor..."
"O gazeteci kullanılıyor..."
"Bu yazar kullanılıyor..."

Sorunu hep kendi dışında arayan hastalıklı bir kafa bu... Dünyayı yüzeysel komplo teorileriyle açıklamaya çalışan zihniyet bu... Herkesi düşman görüyor; her taşın altında "kullanılan" insan arıyor. En tehlikelisi, hukuku da bu zemin üzerinde yürütüyorlar...

Televizyonlar Erbakan'a ağıt yakıyor. 10 yıl önce ise tu-kaka ilan etmişlerdi. Dönemsel hastalıklar; iktidara, güce tapınma anlayışı.
Yazdığım, Hangi Erbakan? kitabım hep yemlemek istedim, ama hiç zaman bulamadım. Bu nedenle yıllardır yeni baskılarım da yapamıyoruz; aslında iyi bir kitaptır.
Erbakan deyince benim aklıma tavuklu pilav gelir hep!

28 Şubat sürecinde 1997'de başbakandı; Show TV'de çalışıyordum. Kanalın yöneticilerini bir akşam yemeğine davet etti. Başbakanlık Konutu'nun yemek mönüsünde tavuklu pilav vardı.
Allah rahmet eylesin. Renkli bir siyaset adamıydı. Ülkesine bağlıydı. Milliydi. Neoliberalizme karşı çıktı; katı finans pazarına uygun adımlar atmadı, aksine bankalara çeki-düzen vermeye çalıştı; Türkiye dış politikasını alternatif ittifaklar kurarak ABD-NATO dışına çıkarmak istedi vs. O da herkesin yaptığını yaptı. Rilke'nin dediği gibi: "İnsanın bir Tanrısı olsun da kullanmasın, mümkün mü?"

Bu arada, bir dönem hakkında espriler yapıp kahkahalarla güldüğü Erbakan'ı başbakanlık koltuğuna oturtan seçmenin; politik dönüşüm sürecinin nedenleri de hiç ele alınmıyor. Toplumsal yaşamın dinamikleri bu kadar kısa sürede nasıl altüst oldu? Bu sağlıklı bir toplumun emaresi mi? Televizyonlar "Milli Görüş"ün ne ekonomik bakışım, ne dış politikasını vs. konuşuyor, tartışıyor. Öyle ya, kavramlarla düşünmeyen bir toplum meselesini salt kişiler üzerinden tartışır. Bunun zemini de kişi ya övülür kahraman yapılır; ya da yerilir yerin dibine sokulur... Neyse. Şimdi pencereleri silme zamam... Kaç yıldır pencere silmiyorum acaba? Elimi çabuk tutmalıyım hava kararıyor. Gazete kâğıdıyla pencereyi silerken, martı sesi duydum. Bu cezaevi denize daha mı yakındı acaba; keşke denizin dalga sesini de duysam. Aklıma Camus geldi; "gün boyu kuşlar amaçsız uçsa da, akşam bir hedefe doğru uçarlar..."
Gardiyanlar geldi, "avlu" kapısı kapanacaktı. Oktay bağırdı, "yemek hazır." Yemekte çok güldük, neye güldüğümüzü hiç bilmeden. Öyle ya, "Tanrılar trajediyle uğraşmanın verdiği yorgunluğu komediyle atarlar"mış!..

On Yedinci Gün

2 Mart 2011
Çarşamba...
Bugün...


Kapalı görüş günü...
Cam arkasından telefonla 45 dakika görüşmemize izin var.
Cezaevine girdiğinizde adını verdiğiniz üç kişiyle görüşebiliyorsunuz; listeyi sonradan değiştirmek de yok.
Sağlam dostları seçmek zorundasınız yani...
Bizim şirketin her şeyi Ali Gören'le emniyetten günler sonra bu kez ilk cezaevinde görüştük. O hep iyi niyetli, tutuklanmayacağımıza inanıyordu. Şimdi de "Yakında çıkarsınız," diyor.
Odatv'yi konuştuk. Herkes çalışıyormuş; Doğan Yurdakul, Mümtaz İdil hasta olmalarına rağmen yükü omuzlamışlar. Okuyucu sayısı çok artmıştı.
O gün...

Kapalı görüşte günler sonra gördüğüm biri daha vardı.
"0"nu yazmayacağım, ne kederli yüzünü, ne ıslak kirpiklerini yazacağım; "o" bana kalsın...
45 dakika çabuk bitti. Telefonlar kesildi. El sallayarak veda ettik. Böyle anlarda, tarifsiz ne büyük yük biner omuzlara; çöküntünüzü herkesin gözünden saklamak için nefse hâkimiyet kurmaya didinirsiniz. İçinizde yanan ateşi bu anlar körükler, alev alevsinizdir. Susarsınız. Oysa bilirsiniz; hiçbir sağanak bunu gideremez. Sözün ağırlığı bile ilaç olmaz ürkek çıplaklığınıza...
İzin olsun hapisane içinde Seni,
Senden sormalara doyamam Yarım döner cıgaranın ateşi Gitme dayanamam. (Enver Gökçe)
Koğuşa gelince beton havalandırmada tur atmaya başladım; yarım saat kimseyle konuşmadım. Yalnız kalmak iyi geldi; duyguların harekete geçtiği anlar bunlar... Tükenmemişliğin, ruh yüceliğinin, kederi kendinle paylaşmanın saatleri... Hızlı hızlı volta atarak bilinmezliğe doğru yürüdüm.
Hücreme gittim. Yalnızlığımı gidermek, güç toplamak için, Edmond Rostand’ın Cyrano de Bergerac'ım okumaya başladım...
İstemem eksik olsun!

Yoksa bir sürü keli,
Sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı?
Yoksa ödüm mü kopsun bir Allah'ın aptalı Gazeteye bir tenkit yazacak diye her gün?

Yahut sayıklamak mı lazım:

Adım görünsün, Aman! diye Şu meşhur Mercure Ceridesi'nde İstemem eksik olsun!
Ve ta son nefesinde
Bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek Şiir yazacak yerde ziyafetlere gitmek Karşısında zoraki sırıtmak her somurtkanın Eksik olsun istemem, istemem eksik olsun.
Fakat...
Şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya;
Yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya Gören gözü, çınlayan sesi olmak Ve canı isteyince şapkayı ters giymek Karışanı olmamak Bir hiç için ya kılıcına veya Kalemine sarılmak Ve ancak duya duya yazmak Varsın küçücük olsun zaferin
Sonra...
Öğle uykusuna yattım. İki gündür koğuşları toplamak, temizlemek ve yerleşmek yorucuydu. Yorgunluğun nedeni fiziki mi yoksa ruhsal mı? Siesta yapmaktan da korktum bu arada, uyku bir cezaevi hastalığı çünkü. Psikolojik bir durum... Zaman geçirmek için hep uykuya yatılıyor. Bu hastalığa yakalanmak istemem doğrusu. Zamanı öldürmeyi hiç düşünemem. Tertemiz sevdalar için yaşamak şart; uzaklara yenik düşmemek gerek. Bıkmadan, durmadan düş kurmak lazım, hayata, dağlara, bulutlara el sürmek için...
Ve...
Cezaevinde vakit boldur ama hepsi sizin değildir. Koğuşun kapısı gürültüyle açıldı. Gardiyanın sesi, "Soner Bey..." Hayata dönme zamanı...

Cezaevi hastalıkları var:

Kimine göre soğuktan...
Kimine göre yemekten...
Kimine göre çok oturmaktan...
Geleneksel Türk hastalığı hemoroit beni cezaevinde buldu!
İlaçları tedarik ettik.

Ettik, ama bir de "hemoroit simidi" varmış; ortası oyuk, yanları şişkin minder! Sandalyeye koyup üzerine oturmak gerekiyormuş. İyi geliyormuş. Duymamıştım.
Hemoroit simidini koğuşa getirtmek sorun oldu; bizimkiler alıp cezaevi yönetimine bıraktı, ama dışarıdan gelmesi yasakmış. Ne yapılacak? Doktora gidip reçete yazdırmak gerekiyormuş; simit reçetesi!
Cezaevinde ilk doktor ziyaretini hemoroit simidi için yaptım.
Öyle elinizi kolunuzu sallayarak cezaevi doktoruna gidemiyorsunuz. Önce cezaevi revirine çıkıyorsunuz, o sevkediyordu. Silivri Cezaevi'ne doktor dayanmadığı için "Silivri kampüsü" içindeki polikliniğe götürülecektim. Önceden gün belirleniyor; ona göre cezaevi aracı ve askerler hazır hale getiriliyordu.
Bugün o gün. Hazırlandım; biraz heyecanlıyım; gündüz gözüyle kampüs içinde olsa da dışarıya çıkacağım, ağaç göreceğim, dağ tepe, tarla göreceğim...
Koğuştan alındım.

Arama noktalarından geçirildim.
Askerlere teslim edildim; acaba kelepçe takacaklar mı?
Komutan güler yüzle karşıladı. "Geçmiş olsun," dedi.
"Bazı prosedürler var" deyip bir ere işaret etti; bir daha arandım. Erlerden biri öne çıkıp "Komutanım, kelepçe!" diyecekti, komutan eliyle yerine gönderdi. Demek kelepçe takılmayacak; bu anlarda mutlu olma halinize şaşırıyorsunuz.
Cezaevi aracına binmek için dışarı çıkarılırken bir şaşkınlık daha geçirdim. Önde iki, yanda iki, arkada iki, altı er ellerinde otomatik silahlarla yanımda yürüyor. Ayrıca önde ve arkada 10 asker daha var. Sanıyorum "terör suçluları" böyle getirilip götürülüyordu. Asker suçun niteliğine bakmıyor, gazeteciymiş, yazarmış, profesörmüş, generalmiş, suikastçıymış, bombacıymış bunları hiç ayırt etmiyor; sicil no terör olunca bu prosedürler yerine getiriliyordu. Teröristim ben! Eskiden "siyasi tutuklu" denirdi, adı ne güzelmiş! Ya da daha kısası, "siyasi". Bize, "Ergenekon" diyorlar!
Cezaevi aracına binip hemen kapının yanına oturdum; "arkaya" dediler, orası askerlerin yeriymiş. Acemilik. Arkaya geçtim, kapıyı kilitlediler. Kapalı yer korkum var ama nedense rahatım.
Araç hareket etti; ayağa kalkıp küçük demir pencereden, insana coşku veren dışarıyı, tepeleri, evleri koca bir hayatı seyretmeye başladım...
Doktorun karşısındayım.

Yüzüme bakmadı nedense, "Ben dahiliye doktoruyum, sizi Silivri'ye cerrahiye sevk edeceğim," dedi. Sadece hemoroit simidi için geldiğimi söyledim; reçeteye yazarsa sorun halledilecekti. Şaşırdı. Gardiyanlara kızdı: "Bunun için adam getirilir mi?" İnfaz koruma memurları "İşte efendim yönetmelikler..." Doktor bir-iki laf söyleyip, "Gidebilirsiniz," dedi, "ben reçeteyi yazarım."

Dönüş yolunda yine cezaevi aracının camından dışarıyı seyrettim, kışa inat her taraf yeşillik cezaevi dışında. Cezaevi içindeyse bir ağaç bile yoktu. Herhalde "güvenlik" nedeniyle böyleydi. Peki ya çiçek? Niye yaşanılan yerleri güzelleştirmiyoruz. Cezaevinde çiçek yetiştirmek yasak. Kafeste kuş bulundurabiliyorsunuz, Doğu Perinçek'in kuşunun adı "Asker" idi.
Geldik. Askerler beni cezaevi gardiyanlarına teslim etti.
Arama noktalarından geçip koğuşa giderken, koridorda 65- 70 yaşında gösteren, Hulusi Kentmen bıyıklı, beyaz gür saçlı, hafif beyaz sakallı; yanındaki gardiyanla hızlı hızlı yürüyen, dinç görünümlü birine rastladım. Göz göze geldik; çukurdaki gözleri yeşil miydi, kahverengi mi çıkaramadım, ama yorgun fakat sert bakışlıydı. Hapiste pek rastlanmıyor: Yanakları kırmızıydı. "Soner Bey niye kambur yürüyorsunuz, dik durun, bu yalancı şerefsizlerden daha hesap soracağız," dedi.

Hemen dik durdum, emir-komuta almış gibi.
Tokalaştık, "Geçmiş olsun" deyip hızla uzaklaştı.
Yanımdaki infaz memuruna sordum, bu içten, samimi konuşan kimdi?..
Mehmet Fikri Karadağ. 1953'lüydü. Niye yaşlı gösteriyor aca
ba? Kastamonu Tatlıca Köyü doğumlu. 1968'de Kuleli'yi, 1972'de Kara Harp Okulu'nu, 1987'de Kara Harp Akademisi'ni bitirdi. Kurmay Albay'dı. Uzun yıllar Doğu ve Güneydoğu'da görev yaptı. Kurmay Albay rütbesiyle 30 Ağustos 2003'te emekli edildi.
1998'de Silahlı Kuvvetler Akademisi'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2001 yılından itibaren ise Silahlı Kuvvetler Akademisi öğretim başkanlığında bulundu.
Öğretim üyeliği kimliğinin altım bilerek çizdim. Çünkü Karadağ 11 Kasım 2005'te kurduğu Kuvayı Milliye 1919 Derneği'nin üyeleriyle ilginç ilişkileri nedeniyle tutukluydu. İddianameye göre "örgütün" üst düzey yöneticilerindendi. "Emrinde" terör timleri (!) vardı...
Bu "tuhaf ilişkiler zincirini" açıklamak için sizi Erzurumlu bir "suikast timi"yle tanıştırmalıyım. Çünkü bu "suikast timi" gazetelerin manşetlerinden günlerce düşmedi. Başta Orhan Pamuk ve Fehmi Koru, Sebahat Tuncel, Osman Baydemir gibi isimlere suikast düzenlemek isteyen ekip buydu! İşin aslı neydi peki?
"Tim"in lideri Muhammet Yüce.
1978 Erzurum-Oltu, Tekeli köyü nüfusuna kayıtlı. Askerlik sonrasında tezkere bırakıp uzman çavuş oldu. Ancak fiziki rahatsızlığı nedeniyle 26 Eylül 2006'da TSK'dan ayrıldı. Bursa'ya yerleşti. Özel güvenlik şirketinde çalıştı, ama dokuz ay soma işi bıraktı. İşsizken, televizyonda Mehmet Fikri Karadağ'ın başkanlığını yaptığı Kuvayı Milliye 1919 Derneği'nin üye kayıtlarında yaptığı yemin töreninden etkilendi.
Emekli Albay Karadağ'la irtibata geçti. Derneğin Bursa'da gönüllüsü oldu.

Karadağ'ı polis 2007 yılı itibariyle dinlemeye başladı. Muhammet Yüce ile Karadağ'ın dinlemeye takılan ilk telefonlarının tarihi, 1 Ocak 2007:

M. Yüce: DTP'yi (Demokratik Toplum Partisi) bombalayacağım.
M. F. Karadağ: Yok, sakın yapma.
Bu telefon görüşmesinden iki hafta sonra 19 Ocak'ta Hrant Dink öldürüldü. Şamil Tayyar ve yandaş gazeteciler "Türkiye yeni siyasi cinayetlere hazırlıklı olmalı" diye yazdı: "Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde bazı çevreler terörü tırmandırmak isteyebilir. Bazı sol aydınlara yönelik suikast girişimleri düzenlenebilir." (21 Ocak 2007)
Telefon konuşmasından Şamil Tayyar'ın haberi var mıydı?

24 Şubat 2007'deki telefon görüşmesinde Karadağ ve Muhammet Yüce İkilisinin samimiyeti artırdığını görüyoruz:

M. F. Karadağ: Muhammedim, yiğidim.
M. Yüce: Pazartesi benim iki tane yeğen gelecek komutanım, canavar gibi çocuklar, sizin yanınıza gönderdim.
M. F. Karadağ: Aslanım benim, aslanım benim.
Kimdi bu yeğenler?
Biri Selim Akkurt; 1981 Erzurum-Oltu İriağaç köyü nüfusuna kayıtlı. Kan davalısını vurup öldürdüğü iddiasıyla aranıyordu. İstanbul'a kaçmıştı. Geçici işçilik yapıyordu.
Diğeri Ayhan Çelik; 1976 Erzurum-Oltu, İriağaç Köyü nüfusuna kayıtlı. Erzurum'da memurdu.
Bir de olaya sonradan adı karışacak Coşkun Çalık vardı. O da Erzurum-Oltu, Bahçekışla köyü nüfusuna kayıtlı.
Dört Erzurumlu da birbiriyle akrabaydı.
Emekli Albay Karadağ derneğine yeni insanlar kaydederken, Türkiye gündemi ardı ardına gerçekleşen suikast girişimleriyle belirlendi. Bunlardan biri de YÖK Başkanı Erdoğan Teziç'e yapılan saldırıydı. Saldırgan amacına ulaşamamıştı.
Şimdi...

Burada bir parantez açayım:

1 Ocak 2007 tarihinde "DTP'yi bombalayacağım" diyen ve bu konuşması Emekli Albay Karadağ'ın telefon dinlemesiyle ortaya çıkan Muhammet Yüce'nin telefonu ne zaman dinlenmeye başladı:

İddianameye yansıyan telefon kaydı 7 Haziran 2007!

Hrant Dink öldürülmüş, Teziç'e suikast girişimi yapılmış, "DTP'yi bombalayacağı" polis tarafından tespit edilmişti... Muhammet Yüce'nin telefonu altı ay sonra dinlemeye almıyor! Savsaklık diyelim.
Muhammet Yüce ile Karadağ, 24 Haziran 2007 ve 16 Temmuz 2007 tarihinde telefonla görüştüler; hal hatır sordular.
26 Temmuz 2007 tarihli görüşmesinde Karadağ, Muhammet Yüce'ye artık, "Mamocum" diyordu.

Muhammet Yüce ise kızgındı:

Star gazetesi Karadağ'ın fotoğrafını koyup, "Milleti galeyana getiren" adam diye yazmıştı. Gazetenin başyazarı Mehmet Altan'dı... Dolayısıyla telefondaki görüşmenin konusu Mehmet Altan'dı.
M. F. Karadağ: Mehmet Altan, bu Ahmet'in kardeşi, Çetin Altan’ın oğlu... O... suratlı bir herif, sakallı.
M. Yüce: Yanlış yapıyorsa, harcayalım onu.
Muhammet Yüce birini harcamak için sürekli icazet istiyordu. Muhammet Yüce sadece dernek başkanı Karadağ'la telefonda görüşmüyordu, "suikast timi"yle de görüşüyordu. 15 Eylül 2007'de her yeri bombalamak isteyen herkesi öldürmek isteyen Muhammet Yüce, bu kez akrabası Selim Akkurt'a bir "eylem"den bahsetti.
M. Yüce: Albayla da görüştüm ben yine az önce.
S. Akkurt: Ne diyor o a....cık.
M. Yüce: A...na koyum onun da, "ben şu an tatildeyim" diyor. Komutan diyorum "olursa olsun" diyorum, "Biz her türlü varız, indirilecek adam varsa indirelim, her türlü arkasındayım" dedim. Bu Yeni Şafak gazetesinde Fehmi Koru mu ne var ya, bir tane gazeteci, o kafayı takmış, "tamam" dedim, "o bizde" dedim. "Sen sadece yeri ayarla" dedim, "sen bizi başkasına yönlendir" dedim. "Yani yapacağımız varsa yapalım bize destek olun" dedim. "Sebahat Tuncel'i biz indirelim" dedim. "Senin için indirelim" dedim. "Sen de bize yap" dedim.
S. Akkurt: Gazeteci kolay ya gazeteci erkek değil mi?
M. Yüce: Erkek, Fehmi Koru var ya a....na koyum.
S. Akkurt: Osman Baydemir de o olabilir.
M. Yüce: Sebahat Tuncel'i dedim, mekân lazım bize, para lazım.
İki gün sonra...
17 Eylül 2007'de Muhammet Yüce, Emekli Albay Mehmet Fikri Karadağ'la yine telefonda.
M. Yüce: Dönüşte bir konuşalım komutanım, şu işleri halledelim, Ankara'dakiler iyice coştular. Şu DTP'liler, bi planımız var onu bi görüşelim, onu bi yapalım.
M. F. Karadağ: Hiçbir şey yapmayın... Yapsın o...pu çocukları. Biz yapacağımızı zamanında yaptık.
M. Yüce: Sebahat Tuncel’le şu Osman Baydemir, görüşelim bu konuyu komutanım.
M. F. Karadağ: Bunları aklından çıkar evladım.
M. Yüce: Yok komutanım bunlar iyice coştular; bunları halledeceğiz, bunların suyu doldu. Biz kafaya koyduk halledeceğiz, yine de, bi ön bilgiyi sizden alalım, sizin bilginiz olsun.
M. F. Karadağ: Aklınızdan çıkarın öyle şeyleri, katiyen düşünmeyin.
M. Yüce: Neyse döndüğünüzde görüşürüz komutanım.
Muhammed Yüce ile Selim Akkurt o günlerde telefonda birbirleriyle sürekli kimi vurmaları gerektiğim konuşuyorlardı. İddianamede, telefon tapeleri 60 sayfaydı.
Polis hepsini dinliyordu.
M. Yüce, Karadağ'a yalvarıyordu neredeyse: "Yapmamız gereken şeyleri yapalım komutanım..."
29 Eylül 2007'de Muhammet Yüce ile Selim Akkurt telefonda görüşürken strateji geliştiriyorlardı. PKK'dan çekiniyorlardı: "Ailemize zarar verebilirler."
O halde...

Bu kez Orhan Pamuk'u öldürmeyi planladılar! Niye öldürecekleri bellidir:

M. Yüce: Ogün (Samast) hesabında trilyon varmış. Ya a... na koyum bunlar (Hrant) Dink'i hallettiler hiçbir si...m olmadı.
Ne akrabaları ne çevreleri, hepsi kahraman oldu çıktı a...ına koyum, biz de ona diyek ki gelin biz Orhan'ı çökek.
S. Akkurt: Yo Orhan'ın şu an hiç sesi soluğu çıkmıyor a..na koydum adam oldu biliyor musun şu an Şükrü Engin'i o Emmet. Emmet'le Osman da işte Osman'a yanaşamayız a..na koyam.
M. Yüce: Ya ona yanaşmazsak Ahmet'e (Türk) de yanaşamayız.
S. Akkurt: Ahmet 40 kişiyle gezer.
Görüşme bu minvalde sürüyordu.

Muhammet Yüce 30 Eylül 2007'de "suikast timi"nden Coşkun Çalık'a mesaj attı:

Hala oğlu, gazeteci Orhan Pamuk'u halledeceğiz, ben, sen, Halil (Selim Akkurt), Fuci (Ayhan Çelik) var, toplam 2 trilyon alacağız var mısın? Kurban Bayramı'ndan sonra hazır ol.

2 Ekim'de yine mesaj attı:

Gazeteci Orhan Pamuk var, onu halledeceğiz, 2 trilyon alacağız, hazırlıkları yapacağız, Hrant Dink'i vuranlarla Halil (Selim Akkurt) görüşmüş, Sedat Peker, Alaattin Çakıcı arkamızdalar. Emniyet Müdürü ve savcıyla da bu hafta görüşeceğiz. Ben sen, Halil (Selim Akkurt), Fuci (Ayhan Çelik) hazırlıklı ol.
Yanıt Coşkun Çalık'tan anında geldi: "Her türlü hazırım hala oğlu, yeter ki haber verin."

Muhammet Yüce'nin hala oğluna yanıtı şuydu:

Kuvayı Milliye Derneği Başkanı Fikri Albay hazırlıkları yapıyor. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk'le, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'i söylediler. Biz onları kabul etmedik, onlar bizim başımızı ağrıtır, PKK sülaleyi rahat bırakmaz diye biz olmaz dedik. Onlar da Orhan Pamuk'u dediler.
Muhammet Yüce o gün ardı ardına mesajlar gönderdi: -Allah izin ederse, Orhan Pamuk'un Kurban Bayramı'ndan sonra İstanbul'da konferansı varmış. Gece 02.00 gibi toplantı çıkışı halledecez. İlk başta 2 trilyon alacağız, iş bittikten sonra da 5 trilyon, bir tane villa, bir tane de benzin istasyonu alacaz, bunlar İstanbul'da, ama sonuçta kesin yakalanacağız bunu bil, Hrant Dink'i vuranlar gibi tüm Türkiye bizim peşimizde olacak haberin olsun.
- Öyle yok, böyle de en azından hayatımızı kurtarırız.
Babalar gibi yatar çıkarız. Zaten Sedat Peker, yakalanınca bizi kendi koğuşuna aldıracakmış, en büyük biz olacağız, paranın da her şeyinde en iyisini yapacağız hala oğlu, bu saatten sonra bize bu gider.

Muhammet Yüce 18 Ekim 2007'de Emekli Albay Karadağ'ı zorluyordu:

Bir papaz öldü Hıristiyan oldular. Bir Hrant öldü Ermeni oldular, 2 günde 15 şehit verdik kim Türk oldu? Komutanım bize emri verin, gerekeni yapalım mı?

Mehmet Fikri Karadağ terör eylemine hiç izin vermedi. Bunu Muhammet Yüce ile Selim Akkurt'un 22 Ekim 2007 tarihli telefon görüşmesinden de anlıyorsunuz:

Muhammet Yüce: Albaydan bir şey çıkacağı yok, onun a... ına koyayım, iki gündür ara ara a...na koyduğumun, bu sefer diyor, devletin askeri var, polisi var boş verin, a...na koyduğumun kav...atı ya. Bizim rızkımız kesiliyor.
Emekli Albay Karadağ'dan umudu kesmişlerdi.
Peki onlara kim yardım edebilirdi?

Muhammet Yüce, Selim Akkurt'a 30 Ekim 2007 tarihinde şu mesajı attı:

Sen Veli Küçük'ün numarasını ara bana bul a...ına koyum, o tanıdık albaydan bir si...m çıkmayacak, sen o Veli Küçük'ün numarasını bul bana.
17 Kasım 2007'de adam öldürdüğü iddiasıyla aranan Selim Akkurt yakalandı. "Çete üyeleri" kendi aralarındaki telefon konuşmalarında Selim Akkurt'un nasıl yakalandığım anlamadılar! Telefonlarının dinlendiğinin farkında değillerdi.
Ve sonuç...
3 Ocak 2008 tarihinde Karadağ ile Muhammet Yüce son kez telefonda konuştu. Karadağ dernek başkanlığından ayrılmıştı.

Artık o da telefonda küfürlü konuşmaya başladı:

M. Yüce: Var mı bir gelişme ne oldu? Dernek mernek geri dönme ihtimali.
M. F. Karadağ: Hepsini bıraktım.
M. Yüce: Valla yeni oluşum kurun komutanım sizin olmanız gerekiyor.
M. F. Karadağ: Canları cehenneme umrumda değil. Bu millet için üzülmeye değmez. Hepsi köleliğe razı. A....mı s...yim hepsinin. A...ına koydumun milleti. Görmüyor musun, parayla bilmem neyini, şanını şöhretini, oyunu her şeyini satan bu o... çocukları için... s...yim anasını...
Muhammet Yüce'nin aklı hâlâ eylemdeydi; vurma kırma, bombalama peşindeydi.
M. Yüce: Ya komutanım onlar yapamıyor, biz yapacağız, çok güzel örgütümüz var. Biz gerekeni yapacağız komutanım.
M. F. Karadağ: Yavrum sadece hapishanelerde çürümekten başka bir işe yaramaz.
Ve...
22 Ocak 2008'de Mehmet Fikri Karadağ, Muhammet Yüce ve diğerleri gözaltına alınıp tutuklandı...
Ceplerinde bırakın silahı, dolmuşa binecek parası yoktu çoğunun...
"Erzurumlu suikast timi" daha tutuklanmadan, telefon tapeleri medyaya servis edildi. Yer yerinden oynadı: Ergenekon, Orhan Pamuk, Fehmi Koru, Mehmet Altan, Sebahat Tuncel, Ahmet Türk, Osman Baydemir'i öldürecekti...
Kimler neler yazmadı ki?

Ayhan Çelik Erzurum'da yakalandığında üzerinde 9 Ocak 2008 tarihli Hürriyet gazetesi kupürü vardı:

"Pamuk'u halledince trilyoneriz oğlum."

Peki... Sonuç... Ben yazmayayım, duruşmadan aktarayım:

8 Ocak 2009 tarihli duruşmada Muhammet Yüce söz istedi: Sayın Başkanım 15 Eylül 2007 tarihinde, 218 no'lu tapemde, Fehmi Koru'dan bahsederek yapmış olduğum gayriciddi tamamı karşılıklı şakalaşma içerisinde geçen telefon görüşmelerimin suç işlemek amacıyla yapılmadığını, yine en iyi gösteren Fehmi Koru'dur. Koru ifadesinde, aynen şunları söylemiştir. "Ergenekon terör örgütünün suikast listesinde yer alan kişilerden birisi olduğumu burada öğreniyorum ve bunu ciddiye almıyorum, bu konunun ciddi alınarak soruşturulduğunu şu anda savcılığınızdan öğreniyorum, bana bu konuda daha önce ve şimdiye kadar bir tehdit gelmediği için şikâyetçi falan değilim" diye beyanda bulunmuştur. Söz konusu telefon konuşmamın, 15 Eylül 2007 tarihinde yapıldığı bir gün Fehmi
Koru'nun da ifadesinin 29 Şubat 2008 tarihinde yani olaydan, telefon görüşmesinden 5,5 ay sonra alınıldığı düşünüldüğünde, bu süreç içerisinde, telefon konuşmalarımı dinleyen emniyetin konuşulanları ciddiye almayarak, Fehmi Koru'yu uyarmadığı ve hiçbir önlem almadığı anlaşılmaktadır.
Telefonlarda saçmalayan Muhammet Yüce, mahkemede şaşırtıcı tespitte bulunmuştu böyle. Medyada günlerce konuşulan "suikast timi"nin başına sonra ne geldi biliyor musunuz? Muhammet Yüce ve arkadaşları tahliye edildi! Bu haber de medyada hiç yer almadı...

Size duruşmadan iki not aktarıp bu konuya noktayı koyayım. Erzurumlu akraba çocukları yakalanınca bakın neyle karşılaşmışlardı:

Tarih: 10 Mart 2009.
Celse: 63.

Muhammet Yüce:


Sayın Başkanını, ben Bursa'da 22 Ocak 2008 tarihinde gözaltına alındım. İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne getirildim. Terörle Mücadele'deki sorgumda ifademi alan komiser şu anda ismini harırlamıyorum İsmail diye bir komiserim ifademi aldığında, bana o kadar bir baskı yaptı ki, o kadar üzerime geldi, psikolojik olarak beni çökertti ki, ben de mecburen ifademi yarıda kestim. Eğer isterseniz bunların neler yaptığını da açıklarım. İfademi yarıda kestim ve savcılara ifade vereceğimi söyledim. Daha sonra ifademi yarıda kestikten sonra savcılığa sevk edildim... Savcılıkta Beşiktaş nezarethanesine kondum. Beşiktaş nezarethanesinde savcı karşısına çıkarken bir polis geldi beni savcının karşısına götürdü. Polis bana "Muhammet" dedi "senin telefon görüşmelerinde hiçbir şey yok" dedi "biz kontrol ettik" dedi, "hepsi saçma sapan tutarsız birbirini tutmayan alakasız telefon görüşmeleri, ama" dedi, "yine bunlarla sen on yıl mahkeme yatarsın" dedi. Polis bana soruyor sayın Başkanını, savcı değil polis soruyor, ifade vermeye giderken polis soruyor, "Veli Küçük'ten veya Fikri Karadağ'dan talimat aldın mı?" dedi, ben de kendisine "Veli Küçük' ü tanımıyorum" dedim. "Fikri Karadağ'ı da tanıyorum ama böyle bir talimat kesinlikle olmadı, olamaz da" dedim. Daha sonra sayın başkanım, beni savcılık makamına götürdü. Savcı konu
ile alakalı bana bir iki soru sordu daha sonra dedi ki "Veli Küçük'ten veya Fikri Karadağ'dan talimat aldın mı?" dedi, ben de "hayır" dedim "Sayın savcım Veli Küçük'ü medyadan tanıyorum" dedim. "Fikri Karadağ'dan da kesinlikle böyle bir talimat almadım" dedim. Neyse ondan sonra sayın savcımız bana yine birkaç soru sorduktan sonra "tamam çıkabilirsin" dedi ben tekrar nezarethaneye geldim. Sayın başkanım orada da bir on beş-yirmi kişi vardı bir yedi-sekiz kişi bu davadan gözaltına alınanlardan, bir de başka suçlardan Tekirdağ'dan gelen toplam on beş-yirmi kişi idik. Sonra bu beni ilk nezarethaneden çıkaran polis savcılık makamına götüren geldi bana dedi ki, "Muhammet" dedi "avukatın Melike Arslan" dedi "şenle görüşmek istiyor" dedi, Melike Arslan da baro avukatıydı. O zaman bana yasa gereği vermişlerdi. Beni nezarethaneden tekrar çıkardı o polis, nezarethane koridoruna geldiğimiz zaman bana dedi ki "Muhammet bak" dedi 'avukatın seni çağırmıyor' dedi "sana bir şey söyleyeceğim, bu talimatı Fikri Karadağ'dan veya Veli Küçük'ten aldığım söyle" dedi bu söyleyen polis, "savcı ile görüştüm seni serbest bırakacak" dedi.

Muhammet Yüce bu teklifi kabul etmedi. Bakalım Ergenekon sanığı teyze oğlu Selim Akkurt'un başına ne gelmişti:

16 Kasım 2007 tarihinde Oltu'daki (adam öldürme) olay nedeni ile Okmeydanı'ndaki evimdeyken polisler tarafından gözaltına alındım. Önce Bayrampaşa Cezaevi'ne sonra da Oltu Cezaevi'ne sevk edildim. (...) 10 Mart 2008 tarihinde Erzurum Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal tarafından Ergenekon soruşturması ile ilgili sorgulandım. İfadem sırasında savcı bana, başka suçlarımın da olduğunu, "Veli Küçük ile Fikri Karadağ'ın sana talimat verdiklerini söylersen az bir ceza ile kurtulursun" dedi, ben de savcıya benim bir suçum olmadığını, üzerime atılı suçlamaların tamamen asılsız olduğunu iftira olduğunu söyledim. Zaten kısa sürede aklanıp çıkacağımı söyledim. Savcı da "Bana senin hayatın bitti, sen artık cezaevinden çıkamazsın" dedi. Ben o zaman psikolojik baskı yaptığını düşündüm.

Mahkeme Başkanı: Nerede söyledi bunları?
Sanık Selim Akkurt: Erzurum'da efendim, Erzurum Savcısı Osman Şanal. Söylediklerini hiç ciddiye almadım. Sorgum bittikten sonra tutuklanmam talebi ile mahkemeye sevk etti ve mahkeme de beni tutukladı.
Selim Akkurt, Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal'ı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na şikâyet etti. Adalet bakam talebi reddetti...
Erzurumlu akrabaların Ergenekon operasyonlarıyla maceraları böyleydi; tahliye oldular. Ama aynı "itirafçı" yaratma süreci hep sürdü... Konu açıldı, yazayım...
Aydın Yüksek, eski bir polisti. Kendim Genelkurmay Özel Kuvvetler personeli olarak tanıtan Muzaffer Şenocak tarafından dolandırıldığım iddia edip Muzaffer Tekin'den yardım istemek amacıyla tanışması, Ergenekon davası sanıkları arasında yer almasına sebep oldu. 25 Haziran 2007'de tutuklandı. 25 Ağustos 2009 tarihli Ergenekon davası duruşmasında Aydın Yüksek, savcıların kendisine "itirafçı olması ve diğer sanıkları suçlaması" yönünde baskı yaptığım açıkladı. Aydın Yüksek, tutanaklara geçen bu beyanından üç gün sonra tahliye edildi.

Polis Aydın Yüksek'in itirafları üzerine sanık avukatları önce Haşıloğlu'nun konuyla ilgili açıklama yapmasını istedi, ardından bu gerekçeyle davadan çekilmesini talep ettiler. Bu talepten sonra Mahkeme Başkanı Koksal Şengün, Savcı Sedat Sami Haşıloğlu'ndan yazılı savunma istedi. Haşıloğlu, "Aydın Yüksek'in beyanını savunma sanatının incelikleri kapsamında değerlendirdiği için şikâyetçi olmaya gerek duymadım," dedi. Bitmedi...
Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ün, Emekli Jandarma Albay Atilla Uğur'a da yalancı tanıklık karşılığı tahliye teklif ettiği iddia edildi.
Emekli Albay Atilla Uğur; Zekeriya Öz ve İstanbul Terörle Mücadele Şubesi'nde görevli Emniyet Amiri Mehmet Karabörk'ün kendisine söylediklerini, TBMM İnsan Hakları Komisyonu'na yazdığı mektupta ayrıntılarıyla açıkladı. Emekli Albay Uğur'un mektubu, komisyona iletilmek üzere, 26 Şubat 2009'da Silivri Cezaevi'ni ziyaret eden komisyon üyesi CHP Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir'e teslim edildi.
Emekli Albay Atilla Uğur mektubunda, Mehmet Karabörk'ün ve Zekeriya Öz'ün kendisinden Emekli Orgeneral Hurşit Tolon ve Emekli Orgeneral Şener Eruygur hakkında suçlayıcı ifade istediğini yazdı. Mektupta dikkat çeken bir başka nokta da Öz'ün "Ergenekoncuların Fethullah Hoca Efendi'ye düşman olduklarını" söylemesiydi!

İşte Emekli Albay Atilla Uğur'un TBMM İnsan Hakları Komisyonu'na yazdığı dört sayfalık mektubu:

Gözaltına alındıktan sonra getirildiğim Vatan Caddesi'ndeki İstanbul Emniyeti TEM Şube Müdürlüğü'nde bodrum katında konulduğum B-10 numaralı hücreden bir gece yarısı yukarı kata çıkarıldım. Burada daha sonra adının Mehmet Karabörk olduğunu öğrendiğim emniyet amirinin odasına alındım. Emniyet amiri bana sadece sohbet için çağırdığını söyledikten sonra özetle şunları ilave etti: "Bize Şener (Org. Şener Eruygur) ve Hurşit (Org. Hurşit Tolon) ile ilgili bir şeyler söyle biz de seni bıraktıralım. Savcı, biz ne dersek onu yapar. Mesleki taassubu bırak bunları koruma, göreceksin ikisi de tutuklanacak."
Verdiğim cevaplardan hoşnut olmayarak beni tekrar hücreye gönderdi. Bir sonraki gece yine aynı odaya çıkardılar. Emniyet amirinin koltuğunda savcı Zekeriya Öz oturuyordu.
Üç polis de (sivil giyimli) Mehmet Karabörk'le birlikte odada idi. Savcı Öz, bana hitaben "Biz seni geçen sene alacaktık, baktım yeni emekli olmuşsun, bırakayım biraz yaşasın dedim. Bu Şener ve Hurşit'le ilgili her şeyi bize anlat, seni yarın sabah bırakayım," dedi.

"Bana, insanlara iftira atmamı söylüyorsun," dedim. Bozuldu ve kalktı gitti. Daha sonraki gün nöbetçi mahkemeye çıkarıldım. Gözaltına alınmamdan nöbetçi hâkim önüne çıkana kadar bir saat bile uyku uyumadım. İki gece yarısı kaldırılarak, sözde sohbete diyerek Beşiktaş Adliyesi'ne götürüldüm. Aslında şantaj teklifine ve olmazsa yormaya ve moralman çökmeme zemin hazırlamaya götürüldüm. 28 yıl şerefimle Jandarma subayı olarak görev yaptım, eli kanlı bir teröriste bile böyle gözaltı ve sorgu süreci uygulandığına tanık olmadım.
Haşan Atilla Uğur, İmralı'da Abdullah Öcalan'ı sorgulayan ekiptendi. Şimdi kendisi sorgulanıyordu.

Devam edelim mektubuna:

Tekirdağ F-l Kapalı Cezaevi'nde tutuklu olarak bulunurken 9 Ekim 2008 günü Beşiktaş Adliyesi'ne götürüldüm. Burada Savcı Zekeriya Öz ile sözde sohbet ettik. Bu görüşmeye zaman zaman odaya giren Savcı Mehmet Ali Pekgüzel ve Savcı Nihat Taşkın da katıldı.

Altı saat süren bu görüşmede Öz, özetle kanımı donduran şu cümleleri söyledi:

"Bu Veli Küçük zaten Ermeni'nin teki. Ben araştırdım, soyu sopu ta Kafkasya'dan kalkıp Bilecik Gölpazarı'nın Türkmen köyüne gelmişler. Neden? Çünkü Türkmen ismindeki köye göç ederek Ermeni olduklarını kamufle etmek istemişler. Ermenice de biliyor. Ben hem şivesinden hem de evinden çıkan Ermenice belgelerden onun Ermeni olduğunu anladım. Ayrıca bu Sevgi denilen kadın da Ermeni. (Erenerol'u kastediyor.) Yozgat'ın Ermenelik köyünden, eski adı Ermeneli yani o da Ermeni... Bu Ergenekoncular iki şeye düşmanlar. Birincisi Fethullah Gülen Hoca Efendi ve cemaati, bir de Alman vakıfları... Zaten Necip Hablemitoğlu da Ergenekon üyesiydi. Hatırlıyorsan Akşam gazetesinde 'Ergenekon'da muvazzaf subaylar da var' diye bir manşet vardı. Bu haberden sonra Hava Kuvvetleri askeri savcısı beni aradı, nedir dedi. Gel dedim önce gelmedi. Sonra Genelkurmay böyle bir şey yoktur açıklaması yapınca geldi. Önüne dinleme tapesini attım. Orada Akşam gazetesinde haberi yapan gazeteci ile Genelkurmay'da yalanlama açıklaması yapan paşanın görüşmesi vardı. Paşa 'bizim yalanlamamız seninle ilgili değil, sen aynen devam et' diyordu." "Sıkıyorsa bu paşa ile ilgili işlem yap," dedim. Bozuldu ve kalktı gitti.
Vay canına!

Şaşırdığım teklifin cüretkârlığı değil. Evet, teklifi yaptıkları asker 1999'da Abdullah Öcalan'ı sorgulayan komutandı. Ömrü Güneydoğu'da geçmiş, dağlarda çarpışmış, Diyarbakır ve Ankara'da İstihbarat Grup Komutanlığı yapmış bir kurmay subaydı. Bu nedenle "vay canına" dedim... Uzatmayalım, kaldığımız yere dönelim.
Diyeceksiniz ki Erzurumlu "suikast timi" serbest bırakıldı. Peki ya Mehmet Fikri Karadağ?
O hâlâ tutuklu; 3 yılı bitirdi. "Ergenekon" adını Emniyet'te polis ifadesi sırasında ilk kez duymuştu. Şaşkındı. Kafası karıştı. Nasıl şaşırmasın, aym polis, Terörle Mücadele Şubesi, Kuvayı Milliye 1919 Derneği'nin kurulmasının perde arkasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bacanağı Nuri Vardarbaşı’nın olduğunu, derneğin amacının Mersin, Antalya gibi CHP ile MHP'nin güçlü olduğu yerlerde insanları AKP'ye çekmek olduğunu rapor etmişti! Nasıl şaşırmasın; şimdi diyorlardı ki, "Sen Başbakan Erdoğan'a darbe planlıyorsun!"

İddianamede binlerce üyesi olduğu söylenen derneğin başkanı Karadağ, 12 Temmuz 2007 genel seçimine İstanbul'dan bağımsız aday olarak girmiş, kaç oy almıştı biliyor musunuz: 46. Evet sadece kırk altı!
Neden hâlâ tutuklu olduğunu en iyisi Karadağ anlatsın bize: Ben hep sayın başkanımdan ve mahkemeden şunu istirham ediyordum; Allah'ınızı seviyorsanız şu oyun kurucu denen şerefsiz Amerika'nın onun kontrolündeki işbirlikçi ve tetikçi şu polisin tahakkümünden şu davayı kurtarın. Bakıyoruz Osman Yıldırım tabii zavallı çocuk, düşmüş sıkıntıya, Fikri Karadağ'ı işte diğer arkadaşlarımızı tam 2,5 sene sonra ne kadar ilginçtir ki, İstanbul'dan Ankara'ya bununla ilgili işte emniyet müdürü, emniyet amiri ve savcı bey gittikten sonra o toplantıda (Ataşehir'de) Fikri Karadağ da vardı diyor. Ya çok vicdansız, çok merhametsiz, hakikaten ahlaksız biri işte, öyle bir toplantı yoktur ki, Muzaffer Tekin'le zaten ben 2 senedir hiç görüşmüyoruz, darılmışız, yan yana gelmemiz söz konusu değil. Ataşehir'i bilmem. Ona söyleten de söyleyen de hakikaten çok merhametsiz vicdansızdır. Burda tabii aklımda bildiğim bilmediğim bütün kelimelerle hakaret etme hakkımı bunu yapanlara ve yaptıranlara saklı tutuyorum başkanım, burada saygısızlık yapmamak için bunları söylemiyorum. Ama inşallah söyleyeceğimiz gün de gelecektir. O Ergenekon'un iddia ve yargı makamından bize ulaşan hiçbir şey yok ama bir şey yamamaya çalışıyorlar. Yüreğim daralıyor cüppe giymiş Allah'ın hak ve hâkimi sıfatını taşıyan üç tane dört tane hâkimimiz var, bir de cüppe giymiş anlı şanlı savcılarımız var, bütün bunlara alet oluyorlar, bunların yalan olduğunu bile bile hakikaten, hakikaten tahammülüm kalmadı. Tiksindirici bir iş sevgili başkanım. Yani artık ben sıkıntıdan ne söyleyeceğimi de bilemiyorum." (Celse no: 121-2009)
Mehmet Fikri Karadağ suçlu mu? "Suikast Timi" çoktan tahliye oldu. Karadağ, Osman Yıldırım'ın "bana Cumhuriyet gazetesine atmam için 3 el bombasının verildiği Ataköy'deki evde Karadağ da var" ifadesi nedeniyle Silivri zindanında. Mahkeme sürüyor. Ne zaman bitecek, kimse bilmiyor; bazı hukukçular "30 yıl sürer" diyor! Hükmü tarih verecek kuşkusuz.

Öyle değil midir:

Elde edilen sonucun, nedenle ilişkisi kalmadı ise, düzensizlik başlar. Ve insanlar acı çekiyorum diye feryat eder, işte o zaman her şeyin yeniden yapılması gerekir; toplumsal barış için...

Mehmet Fikri Karadağ'dan ayrılıp koğuşa giderken yolda şunu düşündüm:

Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev gibi Rus edebiyatının dev yaratıcılarının Silivri'de olmasını isterdim. Tutuklu karakterlerini bütün derinliğiyle ne harika anlatırlardı... Örneğin... İddianameye neler girmemişti ki. Yıl: 1993. Albay Fikri Karadağ OHAL Bölgesi'nde görevli. Ve bir gece rüyasında Hz. Muhammed'i görüyor ve Hz. Muhammed ona diyor ki; "Sen Mehmet'sin, Mehmet'sin". İrkilerek uyanıyor, salavat getiriyor ve sonra adına "Mehmet" ismini ekletiyor. Kendisine hitap ederken "Mehmet" ismini söylemeyenleri uyarıyor, sitem ediyor... İnancı çok kuvvetli, hep Allah'a yalvarıyor. Kim demişti; Tamı ölülere canlılardan daha yakındır... Mehmet Fikri Karadağ'ın dernekte yardımcısı Hüseyin Görüm'ü de tanıdım. Hep ebced hesabı yapıyordu. Son savunmasını da ezoterik inanç ağırlıklı yaptı. O da 4 Kasım 2011'de tahliye oldu.
Evet hep sorudur; inanç mı mucizeden doğar, mucize mi inançtan?
Yazdığım gibi edebiyatçılar da anlatmalı Silivri'deki bu yorgun düşürülen yalnız adamların hikâyesini...
"Edebiyatın peygamberi" onlar...

Ve hücremde, "düşün dünyasının peygamberlerinden" Aristoteles'i okumaya başladım. Yazı notlarım "O" göndermişti.
Dersimiz: Devlet teorisiyle özgür birey ilişkisi!
Madem cezaevindeyiz, en azından hücrede Aristoteles'in sanat üzerine yazdığı Poetika'yı okumak isterdim.
Hep siyaset, hep siyaset; siyasi tutuklu olmak da zor yani!.. Şaka... Şaka...

On Sekizinci Gün

3 Mart 2011
Perşembe...


Barış’ın haykırışıyla apar topar aşağıya indim.
Televizyondaki altyazıya baktım. Sandalyeye çöktüm... Öyle kalakaldım... Yeni bir Ergenekon operasyonu vardı.
Hedefte odatv.com var yine...

Koğuş kararmıştı sanki. Sadece koğuş değil, ülkedeki boğucu hava gitmek bilmiyordu. Kendinden olmayan her düşünceye düşmanlar. Mart ayında cemre düşmüyor, aydın düşürülüyor.
Koordinatörümüz Doğan Yurdakul, Ankara temsilcimiz Mümtaz İdil, yazarlarımız Coşkun Musluk ile Sait Çakır'ın evinde arama yapılıyordu. Müyesser Yıldız Odatv'den altı ay önce ayrılmıştı, onun da evi aranıyordu. Odatv'ye yazan İklim Bayraktar, Odatv'ye röportaj veren Prof. Dr. Yalçın Küçük, gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık'ın da evlerinde polis vardı. Bir de adını bile bilmediğim polis memuru Aydın Bıyıklı diye birinin gözaltına alındığı yazılıydı.
Haber kanalları yine o bildik telaşla her bilgiyi ekrana yansıtıyorlar. Yine telefonla ulaşılan herkese operasyonu yorumlatıyorlar. Bıktırıcı bir tablo yine karşımızda. Aklıselim sahibi hukukçular da artık usanmış durumda. Örneğin:
Ankara Barosu Başkam Metin Feyzioğlu "örgüt üyeliği" suçlamasının tek başına yapılan ev aramalarına gerekçe olarak gösterilemeyeceğini, mutlaka şüpheli hakkında somut bir iddiada bulunulması gerektiğini söylüyordu ekranda. Bu basit hukuk kuralım, arama iznini verenler bilmiyor mu? Biliyor, ama hukuk nerede?
Televizyonun başında kımıldamadan oturdum. Istırap içindeydim, öylesine bakıyorum ekrana, yorum bile yapamıyorum. Evet, her insanın gücü sabır ve zamandan oluşmamış mıdır? Tekrarlamaya gerek var mı; yeni bir sindirme operasyonu daha... Yine de insan anlatılmaz bir şaşkınlığa düşüveriyor işte...

Sait Çakır ve Coşkun Musluk'la hiç tanışmadım; telefon görüşmesi bile yapmadım. Hatta televizyon ekranında görünce
Barış'a soruyorum; hangisi Sait, hangisi Coşkun; sadece yazılarından tanıyorum. Keşke tanışsaymışım.
Müyesser Yıldız'la da tanışmadım. Sadece bir kez, babası vefat ettiğinde telefon edip başsağlığı dilemiştim.
Odatv ekibi içinde Doğan Yurdakul ve Mümtaz İdil dışında hiçbiriyle tanışmamıştım.
Muhabir İklim Bayraktar'la bir kez telefonda görüşmüştüm, bir kez de Doğan Yurdakul-Güngör Yurdakul çiftiyle Ankara'da yemekte karşılaşmıştık, o kadar.
Yalçın Küçük'ü tanıyorum, ama yazdığım gibi seyrek görüşüyorduk. Nedim Şener ile Ahmet Şık'la tanışmıyordum.
Düşünüyorum da...

Yeni gözaltının hedeflerinde kitaplar var aslında:

Doğan Yurdakul'un altı kitabı, Nedim Şener'in altı kitabı, Mümtaz İdil'in dört kitabı ve sayısız çeviri kitabı, Ahmet Şık'ın üç kitabı vardı... Genç gazeteciler Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu WikiLeaks belgelerini kitap yapıyorlardı.
Müyesser Yıldız yeni bir kitap hazırlığı içindeydi.
Sait Çakır birçok kitabın hazırlanmasında editör olarak çalışmış bir isimdi.
Yazar Prof. Dr. Yalçın Küçük ise kitap sayısını kendisi bile bilmez artık. Coşkun Musluk akademisyendi, ODTÜ'den.

Ne yazmışlardı peki:

Nedim Şener, Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaati. Ayrıca Hrant Dink suikastında cemaatçi polislerin ihmallerini kitap yapmıştı.
Ahmet Şık, cemaati anlattığı İmamın Ordusu kitabını yazıyordu. (Bunu da birkaç gün sonra öğrenecektik...)
Hanefi Avcı, cemaatin polis içindeki örgütlenmesini anlattığı, Haliç'te Yaşayan Simonlar kitabını yayımlamıştı.
Keza ben, Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor kitabımda cemaatçi polislerin ABD'deki "öğrenimlerini" yazmıştım.
Yalçın Küçük kitaplarında Fethullah Gülen'e geniş yer veriyordu.
Barışlar WikiLeaks belgelerinde cemaatçi polisler-ABD ilişkisini açığa çıkarmaya hazırlanıyorlardı. Odatv operasyonunun hedefi belli değil mi?
Kim kimi kandırıyor? Kimse bilmiyor mu gözaltına alınırken gazeteci Ahmet Şık’ın şu söylediklerinin anlamım: "Dokunan yanar arkadaşlar!"
Kime dokunan yanıyor? Cemaate!..
Hanefi Avcı da kitap yazdığı için daha birkaç ay önce Silivri Cezaevi'ne sokulmadı mı? (O gün bilmiyordum ama sonra gördük ki Hanefi Avcı da Odatv davasına ekleniverdi.) Ve halen cemaatle ilgili kitap yazanlar da bu uydurma "belgelerle" korkutulmuyor mu?
Sorup duruyorum kendime: Ne yapmalıyım? Ne yapmalıyım?.. İçin için kendimi yiyorum. Tüm sorumlusu ben miyim? Keşke Odatv'yi kapatsa mıydım? Bu kadar saldırganlaşacaklarını hiç tahmin etmedim. Tamam, ben çekerim bu eziyeti. Ama...

Mümtaz İdil hasta; neredeyse her hafta hastaneye gidiyor. Ağır bir kanser tedavisi görüyor. 40 kiloya kadar düşmüştü. Üstelik annesi de hasta; bu haliyle annesine bakmak için onun evine taşınmıştı.
Doğan Yurdakul da hasta. Odatv'den arta kalan zamanlarda hastaneye gidiyor. Sadece kendi tedavisiyle meşgul değildi. Eşi Güngör Yurdakul da kanser tedavisi görüyor.
Demek kanser hastalarına bile kelepçe vuruyorlar.
Babasını yeni kaybeden Müyesser Yıldız'ın annesi ağır hasta, başucundan ayrılmıyordu; annesi yatağa bağımlıydı. Peki, kim bakacak o anneye. Ya çocuğuna? Bu sebeple Müyesser Yıldız altı aydır Odatv'ye yazı gönderemiyordu; Savcı Zekeriya Öz aleyhinde, hakkında suç isnadı olmamasına rağmen telefon görüşmesini iddianameye koyduğu için 10 bin liralık tazminat davası açmıştı. Sebep bu mu? Savcıya dokunan da mı yanıyor?
Ne acı günlerden geçiyoruz.
Televizyondan öğrendim, Nedim Şener'in eşi daha geçen hafta kalp ameliyatı olmuştu...
Suçlan ne?

Suç varsa, asıl suçlu Anayasa olmalı! Çünkü Anayasa'da "düşünce ve kanaat özgürlüğü", "düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü", "basın özgürlüğü" var. O halde?
Kimin hukuku; adalet bağımsız, öyle mi? Yeni "devlet" oluşturuluyor ve kuşkusuz bunun kendi hukuku var; bu nedenle evvelce yürürlükte olan hukuk sistemi pratik hayatta yok ediliyor. Özel Yetkili Mahkemeler gibi yeni bir hukuk uygulanmaya başladı.

Kaynakça
Kitap: SAMİZDAT, Hakikatlere Dayanacak Gücünüz Var Mı
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Soner Yalçın'ın Silivri Günlüğü: 1 Mart - 5 Şubat 2011

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Tem 2012, 23:05

Yetmedi mi artık; şu yakın siyasal tarihte kaçıncı tutuklama, hapse atma? Doymuyorlar, çelik bir tırpanla insan biçmeye... Halkımız, aydınlarımız, medyamız anlıyor mu olan biteni? İnşam dehşet içinde bırakan, insanlarımızın çoğunun tüm bu zalimliklere inanması. Kin ve nefretin kendi halindeki saf vatandaşlara kadar nüfuz etmesi, bu topraklara yapılacak en büyük kötülük...
Televizyona çıkan muhabirler, spikerler yeni gözaltıların "Odatv'de çıkan belgelerden dolayı gerçekleştiğini" söylüyor. Hangi belgelerden söz ediyorlar? O sahte dokümanların, virüs (Truva atı) aracılığıyla uzaktan Odatv bilgisayarına yüklendiği ortaya çıktı. Şimdi düzmece ve komik 'word' yazılarıyla gazeteciler gözaltına almıyor. Ve televizyona çıkan yorumcular, muhabirler bu gerçeği neden görmezden geliyor?
Görmüyorlar mı; kitap yazanlar, gazetecilikte ısrar edenler derdest edilip cezaevine sokuluyor. Hâlâ hırslarının acımasızlığıyla bilinen zorbalar televizyona çıkıyor ve virüsle gönderilen sözüm ona "belgelerden" bahsediyor. Türkiye'de cadı avı, bilgisayarlara gelen virüsler yoluyla yürütülüyor.
Gazetecilik açısından zor günlerden geçiyoruz. Süreci zorlaştıran gözaltılar, tutuklamalar değil; bilgisizlik, cahillik. Ve bu; yüzyıllar önceki veba gibi ülkemizi kasıp kavuruyor.
Gazeteciler, yazarlar, ne iddianameleri okuyor ne de Silivri duruşmalarını takip ediyor. Sadece polis ya da savcının cemaate yakın polis-adliye muhabirlerine sızdırdığı, delili olmayan yalanlarla operasyonları analiz ediyor, yorumluyorlar! Polisin ve savcının iddialarını tekrarlıyorlar. Böyle gazetecilik olur mu?
Meselenin aslında ne olduğuna kafa yormuyor kimse.

Evet, Türkiye'de darbeler oldu.
Evet, Türkiye'de yargısız infazlar yapıldı.
Evet, Türkiye'de provokasyonlar tezgâhlandı.
Bunlar araştırılsın, tek tek gerçekler ortaya çıkarılsın.
Derin devletin pisliği ortaya serilsin.
Kim buna hayır diyebilir.
Ama...

Bu demek değildir ki, tertiplere alet olalım.
Bu nedenle her gazeteci dersine iyi çalışmalı; okuyup araştırmalı. Ama nerede? Kimse bilgisizliğinden utanmıyor. Hep ahkâm kesiyor, herkes görüş açıklıyor; haber yapan yok; sorsanız hepsi gazeteci, hepsi "köşegazeteci".
Birileri de... "O aslında Ergenekoncu olamaz", "Onu tanırım, nasıl Ergenekoncu derler" gibi çocukça değerlendirmeler yapıyor medyada.
Tanıdığı "Ergenekoncuya" kefil, tanımadığı "Ergenekoncuya" ise ağır ithamlarda bulunuyor. Düzey bu.
Körlük bu... Sığlık bu...

Ve acı haberi verdi televizyonlar:

"Ergenekon soruşturması çerçevesinde önceki gün gözaltına alman Odatv Ankara temsilcisi gazeteci-yazar A. Mümtaz İdil, yoğun bakıma kaldırıldı."
Televizyon karşısından ayrılamıyorum.
Ne yemek yiyebildim ne de birbirimizle konuştuk doğru düzgün. İnsanlığın alçaltıldığı zorlu dönemden geçiyoruz. Cumhuriyet, ortaçağa karşı direnmeye çalışıyor. Mesele ne salt Soner Yalçın, ne Odatv, ne de basın özgürlüğü meselesi. "Orada sönük sözlere o kadar alışılmıştır ki, biraz canlı bir düşünce, bir kalabalık gibi gelir. Konuşurken yeni bir şey söylemeye kalkışanın vay haline!" (Faublas)
İnsanlık bunu yaşadı; bu mücadeleyi verdi; sıra bizim topraklarda yine...
Böyle anlarda insan kendine üzülmüyor, dost-arkadaş acısı daha çok yakıyor içini.
Evlerde aramalar bitti. Bir de operasyona dahil olan MİT görevlisi emekli asker Kaşif Kozinoğlu varmış, yurtdışındaymış, gözaltına alınamamıştı bu yüzden. Kim Kozinoğlu? Operasyona onu niye katmışlar? Her operasyon dalgasında öyle yapmadılar mı? Torbanın içine kafa karıştırıcı isimler koydular... Şimdi karıştırıcı isim, MİT'çi Kozinoğlu mu? Neler oluyor? Zindanda eliniz kolunuz bağlı, haber için sadece tv'ye mecbursunuz.

Gün boyu ekranlarda ne yorumlar yapılmadı ki:

NTV'deki Mirgün Cabas’ın program konuğu Akşam gazetesi yazarı Nagehan Alçı'ydı. Sürekli aleyhimize konuştu. Ekran ekran dolaştırılıyorlar. Bir anda bu kız çocukları nasıl "uzman" olup ekrana çıkarılıverdi. Kim bu "oyun kurucu." Mirgün Cabas'ın rolü ne? Bir de Mehmet Metiner gibi isimler var. Kamuoyu hazırlatılıyor; "özel yetkili gazeteciler" işbaşında. Kim bunlar? Nasıl böyle yargısız infaz yapabiliyorlar? Nasıl bir çocukluk geçirdiler; bu neyin intikamı? Bu kadar nefreti ne zaman nasıl biriktirdiler? Savaşın bile kendi hukuku var; bunlar hukuk tanımıyor. Her "Soner Yalçın" dediklerinde başıma ağrılar giriyor. İnsan ister istemez sıradanlığa uzun süre tahammül edemiyor. Kalktım televizyonun başından, hücreme gittim.

Özgürlükler ustalıkla zincirleniyor yine benim ülkemde... Kendilerine "gazeteci" diyen kimileri bu karanlık tezgâhın gönüllü müfrezesi. Korkak Türk burjuvazisi kendi devrimine ihanet ederek iktidar ve cemaat gölgesindeki bu zorbalara ekranlarım umarsızca açıyor. Bilsinler ki insanlar, toplumlar kendilerine yıllarca ara vermeden korku salan bu zorba üstünlüğü affetmeyecektir.
Bilirim: Akıllı kişi yakınmaz. Beklemesini, direnmesini bilir.
Ve bilirim ki, dalga ne kadar ani ve dik tırmanışa geçerse o ölçüde şiddetli kırılmaya uğrar...

On Dokuzuncu Gün

4 Mart 2011
Cuma...
Saat, 06.10.


Erken uyandım. Uyku tutmadı. Sebebi dün gece NTV ekranında Odatv soruşturmasıyla ilgili yeni "belgeler" ortaya çıktığı; "Baykal'a şantaj yapıldı" şeklindeki düzeysiz sözlerdi. Yozlaştırılarak tutsak hale getirilmiş bu zayıf, korkak insanlarla nasıl bir iletişim olanağı kurulup tartışma yapılır ki?
Yatakta dönüp duruyorum, kalkıp ne yapacağım?
Hücrem karanlık... Yine de başucumda duran kâğıdı kalemi alıp birkaç satır yazmak istedim.
Biliyorum bu sıkıntılı ve zor günler geçecek. Peki, ama bu ilkel, bel altı tertipler hepimizde kalıcı ruhsal tahribatlara yol açmayacak mı?
Derimin çok kalın olduğunu düşünürdüm, demek değilmiş! Milyonlarca insanın önünde ayıp nedir bilmeden, neler konuşulup tartışılıyor öyle? Bu tertibin aleti olmuş bir avuç gazeteci her fırsatta "Soner Yalçın" adını telaffuz ediyor.
Bunlara fırsat vermemek lazım. Fakat nasıl? Çok söylendiği için bugün belki bu söz, kimseye bir şey ifade edemez hale geldi, ama yazmalıyım; kalemimi mi kırmalıydım; bir köşeye mi çekilmeliydim; düzene uyup paralar mı kazanmalıydım? Öyle yapsam kim ne derdi ki? Demezdi kuşkusuz.

Ama ya ben, ben ne derdim; öyle bir hayat içinde "gazeteciyim" diye dolanabilir miydim? Nasıl yüzleşebilirdim kendimle? Sadece ahlaki değil zihin vicdanına da değer vermeyen, insan kalabilir mi? Mesleğine, okuyucularına ve hakikate duyulan saygı yitirilince gazeteci kalınabilir mi?
Ve şimdi, mesele sadece benimle de ilgili değil.
Neredeyse tüm Odatv çalışanları gözaltına alındı.
Peki: Özveriyle habercilikte ısrar edenlerin sabah evlerine polis baskını yapılıp gözaltına alınmasında sorumluluğum yok mu? Kafamda hâlâ bu soru. Bu satırları yazdığım için arkadaşlarım bana kızacak, ancak sorumluluk hissediyorum ve acı duyuyorum.

Evet, bir büyük tertiple karşı karşıyayız. İnsanlar zamanla gerçeği öğrenecek. Mutlaka gün gelecek, çekilen acılardan ders çıkaracak.
Hadi Odatv gençleri dayanır, ama zaten hastalıkla boğuşanlar ne yapacak? Yazdım, Doğan Yurdakul birkaç yıldır hastalıkla boğuşuyordu. Odatv'ye sadece ağabeylik yaptığı için gözaltına alındı. Televizyonda gördüm: Polis evinden çıkarıp otomobile götürürken eşi Güngör Hanım arkasında yürüyordu. Güngör Hanım kanser tedavisi görüyor. Ne yazabilirim şimdi...
Barış sesleniyor; kahvaltı hazır. Aşağı indim. Kahvaltı yaptık mı yapmadık mı bilmiyorum, koğuşta kimsede ses yok: Ölü koğuşu. Cezaevi değişikliği nedeniyle birkaç gündür gelmeyen gazetelerimiz bugün geldi. Moralimiz bozuk. Televizyon açık. Ne okumak ne de seyretmek geliyor içimden. Barış masayı topladı, gazeteleri masaya koydu.
Gazete okumayı hiç özlememişim. Hızlı hızlı birinci sayfalarına baktım. "Özel yetkili medya" bıraktığımız gibi yine bel altı vuruşlara hız vermişti. Polisin sızdırmaları her gazetede bir şekilde yine yer bulmuştu. Hep aynı oyun.
Habertürk gazetesi, operasyonu sürmanşetten vermişti. "Gerekçe, MİT'in Kozmik Belgeleri" başlığıyla çıkan haberin her halinden polis sızdırmasıyla oluşturulduğu belli... Sözde benim evimde MİT'e ait kozmik belgeler bulunmuştu! O "belgeleri" bana MİT'çi Kaşif Kozinoğlu'nun verdiği saptanmıştı! Ne kolay böyle satırları sayfalara taşımak. Benim evimden birkaç ajanda ve kitap dışında hiçbir şey almadılar ki! Asıl ahlaksızca satırlar, haberin altında devam ediyordu.

"Şantaj dosyaları" başlığıyla verilen birinci sayfadaki "haberde" şöyle yazıyordu:

"İddiaya göre, Odatv'de şantaj dosyalan çıktı. Dosyada, Baykal'ın kasetinin Ergenekon işi olduğu yazılıydı. Kasetin ikinci bölümü Halk TV'nin satışında şantaj için kullanılacaktı."

Aman Allah'ım! Demek savaş bu derece ahlaksızca yürütülecekti. "Şantajcı" oluvermiştik...
Okuyunca anladım ki, herhalde bilgisayarımıza virüsle gönderilen dokümanların arasına böyle aşağılık notlar da koymuşlardı. Bilgisayardaki virüslü word dosyaları olmuştu şantaj dosyası! Haberde yer alan "silinmiş bir dosyada" sözü, aslında her şeyin kanıtıydı. Tabii anlayana! Anlamak istemiyorlardı.
Odatv'nin sahibi gazeteci Soner Yalçın'dan ele geçirilen belgeleri inceleyen polislerin hazırladığı fezlekede, çarpıcı ifadelerin yer aldığı bir belgenin bulunduğu öne sürüldü. İddialara göre, Yalçın'ın bilgisayarında bulunan silinmiş bir dosyada "Halk TV'nin alınmasıyla" ilgili 4 aşamalı bir eylem planı çıktı. Belgede, Halk TV'nin Soner Yalçın ve Hakan Aygün'e devredilmesi için çalışma yapıldığı bilgisi yer alıyor. Deniz Baykal'ın satışa onay vermemesi durumunda, "Varan-2" adlı video ile şantaj yapılması planlanıyor. "Varan-2" adlı videonun, Ergenekon'un bir projesi olduğu ve Baykal'ın istifasına neden olan "Varan-1" adlı video ile bağlantılı olduğu da öne sürülüyor. Bir belgede de "Halk TV'yi satın alırsak, parasal sıkıntımız kalmaz, Kılıçdaroğlu da istekli. Her türlü desteği alırız. Ama Baykal direniyor. Baykal engelini aşmalıyız. İkna için Varan-2 kaseti" ifadelerinin yer aldığı iddia edildi. (Bülent Ceyhan-Nihat Uludağ)
Bu haberi yapan muhabirlerin adını bilerek yazdım; ileride utansınlar, çocuklarının, torunlarının yüzüne bakamasınlar diye yazdım. 12 Mart 1971 darbesi döneminde, "Sevgi Soysal'ın Yürümek adlı kitabı hayvanlarla cinsi münasebeti övücü nitelikte bulunduğu için toplatılmıştı. Dönemin basım Sevgi Soysal'la ilgili yazmadığım bırakmamıştı. Ne değişti? Aynı bayağılık devam ediyor işte. Sadece muhabir adları değişti.
Tek Habertürk mü bel altı vuruyordu? Hayır! Star'dan Vatan'a, Sabah’tan Zaman'a kadar birçok gazetede bu aşağılık satırlar yer alıyordu. Polisin servis ettiği tüm gazetelerde aynı cümlelerle yazılan yalanların altında bir de muhabir imzası vardı.

Yapılan tertibin en ayrıntılı dökümü Star gazetesindeydi:

Deniz Baykal'ı CHP Genel Başkanlığından istifaya götüren ve CHP Milletvekili Nesrin Baytok'a ait olduğu iddia edilen görüntüler "Varan-1" başlığıyla internete konulmuştu. Görüntülerin devamının olduğu iddia edilmiş, ancak görüntülerin kaynağı ve devamının olup olmadığı tespit edilememişti. Odatv baskınında ele geçirilen notlar arasında, Baykal'ın görüntülerinin olduğu iddia edilen "Varan-2"nin varlığına ve bu görüntülerin şantaj amacıyla kullanıldığı iddiasına yönelik deliller bulundu. Ancak "Varan-2"ye ilişkin görüntülerin de bulunup bulunmadığına ilişkin bilgi edinilemedi.
Okurken midem bulandı. Gazetecilik nasıl bu kadar kirlendi?
Bir Ergenekon operasyonu daha iğrenç komplosuyla sürüyordu.
Sahi, kim inanır bunlara? Ama birileri inanıyor demek ki ya da inanmış görünüyor; "aman bize dokunmasınlar" diye mi?

Polis ne söylese aynen gazetelere koyuyorlar:

Odatv'den çıkan belgelerde, iddialara göre, Hanefi Avcı'nın yazdığı, Haliç’teki Simonlar-Dün Devlet Bugün Cemaat isimli kitabında yer alan "Cemaat" bölümünü Soner Yalçın yazdı. Avcı ilk bölümünü tamamladıktan sonra kitabın taslağını Nedim Şener'e verdi. Şener de taslağı Yalçın'a teslim etti. İncelenen bilgisayarlardan birinde silinmiş "Ulusal Medya 2010" isimli bir belge bulundu. Bu belgede 2011 Haziran ayında yapılması planlanan Milletvekili Genel Seçimleri'nin hedef alınacağı, bu seçim öncesinde "Kara ve Gri" propaganda yapılması planlandığı ileri sürüldü. Hanefi Avcı'nın kitabının da, kara propaganda kapsamında yayınlandığı iddia edildi. Kara propaganda kapsamında hazırladığı öne sürülen Ahmet Şık'ın cemaati hedef alan bir kitabının taslağının da yine Odatv'de çıktığı iddia edildi. Kitapta cemaatle ilgili bazı bölümlere Soner Yalçın'ın müdahale ettiği, eski ve ünlü bir emniyet mensubunun adına "Haüraları" olarak yayınlamayı planladığı yeni bir kitabın hazırlandığı da öne sürüldü. (Habertürk)
Umarım bu karanlık, pis oyunlar bir gün bu gazetenin genel yayın yönetmeni olan Fatih Altaylı'nın başına gelmez.

Aynı haberi Vatan gazetesi de neredeyse aynı satırlarla vermişti:

"Odatv'den çıkan belgelere ve iddialara göre, Devrimci Karargâh davasından tutuklanan Hanefi Avcı'nın yazdığı, Haliç'teki Simonlar-Dün Devlet Bugün Cemaat isimli kitabında yer alan "Cemaat" bölümünü Soner Yalçın yazdı. Hanefi Avcı’nın kitabın yazımında gazetecilerden yardım aldığı öne sürüldü. Odatv'ye ait bilgisayarların bir tanesinde, silinmiş dosya olarak "Ulusal Medya 2010" isimli bir belge bulundu. Bu belgede 2011 Haziran ayında yapılması planlanan Milletvekili Genel Seçimleri'nin hedef alınacağı, bu seçim öncesinde "Kara ve Gri" propaganda yapılması planlandığı ileri sürüldü. Hanefi Avcı'nın kitabının da, kara propaganda kapsamında yayınlandığı iddia edildi. Odatv baskınında yapılan aramada Ahmet Şık’ın polis-cemaat ilişkilerini ele alan ve basımı henüz yapılmayan kitabının (İmamın Ordusu) taslakları bulunmuştu.
Ahmet Şık, kitap taslağım sadece yayması ile avukatına verdiğini, Odatv'nin bilgisayarına nasıl gittiğini bilmediğini söylemişti. Bu kitabın da kara propaganda kapsamında çıkarılmasının planlandığı, cemaatle ilgili bazı bölümlerine Soner Yalçın'ın müdahale ettiği öne sürüldü.
Avcı'nın kitabının ses getirmesi üzerine, Soner Yalçın ile Ahmet Şık’ın cemaatle ilgili yeni bir kitap hazırlığı yaptığı (İmamın Ordusu dışında), bu kitabı da eski İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzun adına "Hatıraları" olarak yayınlamayı planladığı iddia edildi. Kara propaganda kapsamında, Odatv'deki belgeler arasında, onlarca kitap taslağı olduğu da öne sürüldü." (Savaş Akın)
Ne diyebilirim şimdi Vatan gazetesine...

Alman atasözü vardır:

"Sürüyle giden yalnızca kıç takip eder."

Bu kadar kolay olmasına şaşırıyorum.
Aslında, sizi tanıyan/bilen gazetecilerin minicik de olsa şüphe duymamasını yadırgıyorum. Ürperiyorum demek daha doğru olur. Ne kadar kolay inanıyorlar!
Özeleştiri yapmak zorunda medya... Yandaş medyanın Ergenekon sürecindeki haberciliği artık açığa çıkmıştır. Amaçları bilgi kirliliğiyle kamuoyunu yanıltmaktır.
Peki, merkez medyanın bu süreçteki yayıncılığına ne demeli? Yandaş medyadan pek farkı kalmadı. Bunun sebebi şuydu: Bu sistemli bir oyunun parçasıydı. Yandaş medya inandırıcılığını yitirmişti; bu nedenle kirliliğe merkez medyayı da bulaştırdılar. Gazetecilik yapmak isteyen, gerçeği kamuoyuna ulaştırmak isteyen birçok gazeteci bu süreçte tasfiye oldu. Yerlerini cemaatin devşirmeleri altın nesil imalatı sözde gazeteciler aldı. Bu nedenle Zaman gazetesinin yazdığı ile Habertürk'ün, Sabah'ın, Vatan'ın yazdığı arasında fark kalmadı.
Ve ne yazık ki gazetelerin başında bulunan "çok bilmişler" gelişmeleri salt gazete bilgileriyle takip ettiklerinden hep kullanıldılar. Vay efendim silinmiş e-postadan "Varan-2" çıkmış. Neymiş "Baykal Halk TV'yi vermezse 'Varan-2' devreye sokulacakmış!"
Dinci habervakit.com bu ahlak yoksunu görüntüyü Varan-1 diye yayınlamıştı. Varan-2 demek ki görüntülerin devamıymış!
Ben/biz böyle bir bayağılığı nasıl yaparız; böyle bir polis tezgâhım niye kimse görmez?
Hadi hepsini geçtik; Baykal'ın o komplo kaseti ortaya serildiğinde "o dönemde Soner Yalçın ne yazmıştı" diye kimseler araştırmaz mı? Hürriyet arşivi, Odatv arşivi çok mu uzakta, şu teknoloji çağında. Akıl ne zaman bu derece yok sayıldı bu topraklarda?

Bakın Hürriyet gazetesinde Deniz Baykal'a kaset komplosunu kimin planladığı konusunda ne yazmışım:

Önce bazı sorularım var:
Hangi ülkelerin petrol rezervi ne kadar:


Suudi Arabistan yüzde 21; İran 11,2; Irak 9,3; Kuveyt 8,2; Birleşik Arap Emirlikleri 7,9; Venezuela 7,0; Rusya 6,4...

Hangi ülkeler yılda ne kadar petrol tüketiyor:

ABD yüzde 23,9; Çin 9,3; Japonya 5,8; Hindistan 3,3; Rusya 3,2; Almanya 2,8; Güney Kore 2,; Fransa 2,3...
Bir sorum daha var...

Hangi ülkelerin gaz rezervi ne kadar:

Rusya yüzde 25,2; İran 15,7; Katar 14,4; Suudi Arabistan 4,0; Birleşik Arap Emirlikleri 3,4; ABD 3,3; Nijerya 3,0...

Hangi ülkeler yılda ne kadar gaz tüketiyor:

ABD yüzde 22,6; Rusya 15,0; Kanada 3,2; Japonya 3,1; Almanya 2,8; İtalya 2,7; Çin 2,3...
Hangi ülkenin ne kadar üretip ne kadar tükettiğini analiz edemeyenler, bugün, ne Türkiye'deki ne de dünyadaki siyasal olayları değerlendirebilir. Bir ülke için enerji hayattır, ekonomik olarak büyümedir, kalkınmadır ve bağımsızlıktır. Osmanlı Devleti bunu bilmediği için enerji deposu bölgelerini avucunun içinden İngilizlere kaptırdı. Diyeceksiniz ki, "Hadi bu tablolara bakınca Rusya Devlet Başkam Medvedev'in gelişini, enerji antlaşması yaptığını vs. anladık da, Baykal'a kaset komplosu ile bu enerji rakamlarının ne ilgisi var, onu anlayamadık?"
Bekleyiniz biraz...

Berlin Duvarı’nın yıkılıp Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle, dünya tekrar 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayıp Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'yla süren eski kanlı paylaşım dönemine girdi.
Bugün dünyada küresel güç dengeleri enerji paylaşımı nedeniyle yemden kuruluyor.
Meselenin bizi ilgilendiren bölümü ise şudur: Türkiye, dünya petrol rezervinin toplam yüzde 61'inin bulunduğu Ortadoğu'dadır. Türkiye, dünya gaz rezervinin toplam yüzde
66,5'inin bulunduğu Rusya ile Ortadoğu'nun hemen yanı başındadır.
Hep sorudan gidelim: Bu enerji kaynakları üzerinde en çok kim denetim kurmaya çalışıyor? Yanıt basit, en az üretip en çok tüketen, yani enerjiye en çok ihtiyacı olan ABD!
ABD enerji alanlarındaki açıklarını iyi niyet mesajları, güler yüzlü diplomasiyle mi kapatıyor/gideriyor? Tabii ki hayır.
O halde bunu nasıl sağlıyor? Silahla! Ya korkutarak ya da gerektiği zaman Afganistan ve Irak'ta olduğu gibi müdahale ederek. "Dünya jandarmalığı" da öyle kolay değil, çok para istiyor.
Bu nedenle: ABD'nin askeri harcamaları dünya toplamı içinde 41,5'tir (607 milyar dolar). İkinci Çin'in 5,8, üçüncü Fransa'nın 4,5, dördüncü İngiltere'nin 4,5, beşinci Rusya'nın 4,0, altıncı Almanya'nın 3,2, yedinci Japonya'nın 3,2, sekizinci İtalya'nın 2,8, dokuzuncu Suudi Arabistan'ın 2,6, onuncu Hindistan'ın 2,1'dir.
ABD'nin 60 ülkede 800 askeri üssü var.
1999-2009 yılları arasında ABD askeri harcamaları yüzde 66,7 arttı.
Yani rakamların dili diyor ki, ABD silahını gösterip korkutarak enerji ihtiyacını gidermeye çalışıyor. Ancak sıkıntıları var.
Birincisi...

ABD'nin bu ağır silah harcamasının altından kalkacak ekonomik gücü giderek tükeniyor. 1980'lerin başındaki Başkan Reagan döneminde öne çıkan finansal piyasalar ve serbest piyasa ekonomisi (neoliberalizm) 2008 finans kriziyle çöküyor.
ABD çöküşü, yıllardır karşı çıktığı (Keynesyen) kamulaştırma yaparak önlemeye çalışıyor. Devletleştirmenin faturası sadece geçen yıl 850 milyar dolar! Neyse, sizi rakamlara boğmayayım.
Demem o ki, ABD on yıl önceki ABD değil, hızla yoksullaşıyor. Bu nedenle askeri müdahaleleri biraz müttefiklerinin üzerine yıkmaya çalışıyor.
Bunlardan biri Türkiye...

ABD, aynı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi kendine gözü kapalı biat edecek bir Türkiye istiyor. Nasıl istediğinde, Kore'ye hemen asker gönderdi ise yine talep ettiğinde Mehmetçik'i cepheye sürmesini istiyor.
"Netekim" istedi. Ancak Irak Savaşı öncesi 1 Mart 2003 Tezkeresi TBMM'den geçmedi.
İşte bu tarih Türkiye için bir kırılma noktası oldu.

ABD çok kızdı. Suçlu aramaya başladı. Olağan suçlular şunlardı:

a- TSK; b- CHP, MHP, ulusalcı-milliyetçi partiler; c- AKP içindeki bir grup (ki bunlar 2007 seçimlerinde milletvekili yapılmadı); d- Atatürkçü Düşünce Derneği gibi bazı sivil toplum kuruluşları, üniversiteler; e- Hepsi.
Yanıtını biliyorsunuz, "e" şıkkı.

Evet, yavaş yavaş Baykal'a kaset komplosuna geliyoruz...
ABD 1 Mart Tezkeresi'nin Meclis'ten geçmemesine "haklı" olarak kızdı! Çünkü adamlar, Saddam'a karşı yapacakları askeri müdahaleye destek vermeyeceğini açıklayan Başbakan Bülent Ecevit'i bu nedenle düşürmüşlerdi. Sandılar ki, yeni iktidar isteklerini kayıtsız yerine getirecekti.
Aksilik. Olmamıştı. Üstelik... Türkiye kamuoyunda ABD karşıtı sert bir hava oluştu. Toplumsal muhalefet örgütlenmeye başladı, milyonlarca kişinin katıldığı mitingler organize edildi. "Ilımlı İslam" dayatması bu muhalefeti daha da büyüttü, güçlendirdi.

ABD, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'nun tam ortasındaki Türkiye'yi kaybedemezdi. O halde ne yapılacaktı?
Türkiye'yi Soğuk Savaş’ın başlangıcında yaptığı gibi yeniden "kurgulayacaktı". Yani muhalif herkes susturulacaktı.
Siyasi parti genel başkanları, üniversite sahipleri, rektörler, dekanlar, öğretim üyeleri, Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi sivil toplum kuruluşları, gazeteciler, medya sahipleri, işadamları ve askerler gibi tüm muhalifler susturulacaktı.

Bunu yaparken, dünya kamuoyunu ikna etmek için Rahip Santoro, Malatya Zirve, Hrant Dink gibi suikastlardan, darbe söylentilerinden yararlanılacaktı.
New York neolibarellerinin "papağanı" Türkiye'deki liberallerin, cemaatlerin, yeni kurdurduğu gazetelerin ve televizyonların desteğini alacaktı.
Ve büyük oyun tezgâha kondu.
Türkiye tarihinin en büyük cadı avı başlatıldı.
Cezaevine tıkılan, susturulan herkesin ortak noktası, ABD politikalarına karşı olmalarıydı. Ve...
Bu toz bulutunun arasından bir adam çıktı.
"İnanmıyorum," dedi.

Darbeye, Ergenekon'a, Balyoz'a, Kafes'e, tertip planlarına "İnanmıyorum," dedi.
Bağımsızlıktan, demokrasiden, laiklikten, Cumhuriyet'ten ödün vermeyeceklerini açıkladı.
Hep adalete güvendiğini söyledi.

Ulus devletlerin bağımsız müdahale olanaklarını kısıtlayan neoliberal politikalara sırtını döndü. Rant ekonomisine dönüştürülen özelleştirmelere karşı hukuk mücadelesi başlattı.
Gerginlikler çıkaracağı belli olan ve Türkiye'yi içe döndürüp istikrarsızlaştıracak her dayatmaya yılmadan karşı çıktı.
1990'h yıllarda Ruanda'da 800 bin Tutsi'nin, Bosna'da 325 bin insanın soykırıma uğramasını seyredenlerin, gündeme getirmeye çalıştıkları "Ermeni soykırımı" iddialarını elinin tersiyle itekledi.
Çekoslovakya'nın, Yugoslavya'nın bölünmesini alkışlayanların, Kıbrıs'ın bölünmesine şiddetle karşı çıkmalarındaki ikiyüzlülüğü suratlarına vurdu. Kıbrıs'ın, Azerbaycan'ın yanında durdu.
ABD Dışişleri Bakam Rice, Büyük Ortadoğu Projesi'yle 22 ülkenin haritasını değiştirmeyi hedeflediklerini söylediğinde, Türkiye'nin bir karış toprağını vermeyeceklerini haykırdı.
Kürt sorununu Şeyh Barzani'ye havale edenlere tepki gösterdi.

"Sizin en büyük ihraç kaleminiz Mehmetçik" deyip kapalı kapılar ardından hükümete milyar dolarlar vermeyi teklif edenlerin oyununu bozdu.
Türkiye'nin Ortadoğu'da kanlı tezgâhlar içine çekilmesini isteyen Batılı diplomatlara randevu bile vermedi. Bağımsızlıkçı bir dış politikadan yana oldu.
Toplumda yaratılmaya çalışılan korkunun üzerine gitti.
Hukuk rejimini değiştirmeyi amaçlayan Anayasa değişikliklerine karşı çıktı.
Muhalefeti tekrar toplayıp CHP'yi iktidara aday parti yaptı.
Ve fakat...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Soner Yalçın'ın Silivri Günlüğü: 1 Mart - 5 Şubat 2011

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Tem 2012, 23:05

Düşman hiç beklemediği bir yerden vurdu...
Şimdi siz hâlâ soruyor musunuz?
Deniz Baykal'a bu hain pusuyu kimlerin kurduğunu?
Cadı avı sürüyor...
16 Mayıs 2010 tarihinde Hürriyet'te tam bir sayfa "Kaset Komplosunu Kim Yaptı" diye yazan ben... Bu satırların yazarı ben, Deniz Baykal'a şantaj yapacağım, öyle mi?
Medya bunu bilmiyor mu?

Bakın devam edeyim:

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ve CIA'in strateji uzmanlarından Stephen Larrabee "Rand Raporu"nda (Şubat 2010) şöyle yazdı:

"2003 (1 Mart Tezkeresi'nden) yılından bu yana CHP giderek artan bir boyutta daha millici ve Amerikan karşıtı bir duruş benimsedi (...) CHP'nin üst yönetimi değişmelidir."
Kimse aslında hiçbir şeyi saklamıyor.

Yeri geldi yazayım:

Halk TV'yi satın almaya gittiğimizde Baykal'la Meclis'teki odasında sohbet ederken şunu dedim:

"Bu pis tezgâh sahnelendiğinde, bu kaset komplosuyla sizi hedef aldıklarında istifa ederek çok yanlış yaptınız. Bu oyunu bozmanın yolu sizin yine dimdik durup bu karanlık odaklarla mücadele etmenizdi. Genel başkanlıktan istifa ederek bu tertipçilerin isteğini yerine getirmiş oldunuz."
Bu sözlerime yanıt vermedi; belki de hata yaptığını anlamıştı. "Öyle gerekiyordu," dedi sadece. Sustu. Şahitlerim Baykal'ın kendisi ve odada bulunan üç gazetecidir.
Şimdi bana/bize diyorlar ki, "Varan-2" cümlesiyle Baykal'a şantaj yapacakmışız! Samimi söylüyorum, bu dincilerin Allah korkusu yok.
Kimse sormuyor, "Böyle bir kaset-CD-DVD var mı?" Hayır. Soru bu kadar basit aslında, ama sormuyorlar.
Hadi ben tutukluyum; Halk TV'yi almaya gittiğim gazeteci arkadaşlarıma niye kimse sormuyor? Yoksa aslında herkes bu oyunu biliyor da bile bile mi bu haberleri, yorumlan yapıyor?

Şimdi bu kara propagandayı yapanlar Baykal'a kaset komplosu yapıldığı günlerde ne yazdıklarına biri "yerli" diğeri yabancı iki örnek vereyim sadece:

- Mağdur adam pozisyonuna yatıp, "parti içi muhalefeti" konuşamaz hale getirdikten sonra gelip aslanlar gibi kurulacak koltuğuna. Ahmet Kekeç, Star (13 Mayıs 2010)
- Seks kaseti Türkiye'ye aydınlık bir gelecek açıyor. Stephen Kinzer, The Guardian (11 Mayıs 2010)

Adına "Radikal" diyen gazete bile "Varan-2"yi sürmanşetine taşımıştı. Gazeteci Mustafa Balbay'a yapılan tezgâhın aynısı sahnedeydi: "Silinen Dosyalar."
Ergenekon davasında gazeteciler gözaltına alınırken Soner Yalçın'ın bilgisayarında yeni belgelere ulaşıldığı öne sürüldü. Silinen bazı dosyaların geri getirilmesi sonucunda, "Halk TV'nin devralınmasıyla" ilgili eylem planına ulaşıldığı iddia edildi. Planda Baykal'a yönelik bir şantaj kaseti hazırlığının da bulunduğu iddiası var. Ele geçirilen bir belgede şu ifadenin yer aldığı söyleniyor: "Halk TV'yi satın alırsak, parasal sıkıntımız kalmaz, Kılıçdaroğlu da istekli. Her türlü desteği alırız. Ama Baykal direniyor. Baykal engelini aşmalıyız, ikna için Varan-2 kaseti." (Salih Aydın, Radikal)

Zaman gazetesi kökenli Eyüp Can’ın genel yayın yönetmenliğini yaptığı Radikal'in bu sözüm ona haberi sürmanşete taşımasına niye hiç şaşırmadım acaba? Tıpkı polis-savcı bilgisini değiştirmeksizin gazeteye koyan muhabirlerin utanmadan haberlerin altına imzalarını koymaları gibi... Bir kişi, sadece bir kişi o sözde dosyaların geldiği gibi aynı anda silindiğinden bahsetmiyordu.

Vatan gazetesinin namuslu köşe yazarlarından Mustafa Mutlu işin özünü yazmıştı: "Varan-2" yalanını ortaya atanların amacı çok açıktı...

1) Yukarıda saydığım aydınların tamamı muhalif...
2) Hepsi gazeteci ya da yazar...
3) Yine hepsi (üyeleri cemaat diyor ama) okyanus ötesinden yönetilen bir tarikat hakkında bir şekilde "kalem oynatmış" kişiler...

Yukarıdaki isimlerin tamamına yakını, Fethullah Gülen'le, tarikatıyla ilgili araştırmalar, incelemeler yapıp, bunları kitap haline getiren; dergilerde, internet sitelerinde ya da gazetelerde yayımlayan kişiler...
Zaman gazetesinin "haberine" göre biz Prof. Dr. Yalçın Küçük'le toplantılar yapıyormuşuz. Yapsak ne olur? Size ne? Bunun neresi suç? Ama yapmadık, yan yana bile son yıllarda iki kez geldik.
Hep aynısını yaptılar: Ucuz genellemelere başvurdular. Bilgileri köksüzdü çünkü... Yazdıklarına, konuştuklarına bakar mısınız? Ne kadar bayağı, vasat.
Taraf, Ergenekon sürecinde hep aynı "haberciliği" yaptı. İçi boş, bilgi kirliliğine hizmet eden, kamuoyunu kandıran gerçekdışı iddiaları sürekli manşetine taşıdı: "Hedef AKP'li Aileler". Neymiş; "MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu'nun AKP'li vekiller için topladığı özel istihbarat notları Soner Yalçın'ın odasındaki 'Koz' isimli dosyadan çıkmış!"
Yazıyorlar: "MİT'in karanlık ismi olarak bilinen Kozinoğlu ile Soner Yalçın arasında özenli bağlantılara ulaşıldı."

Bu AKP'liler ve aileleri, Ergenekon operasyonlarında kaçıncı kez manşete taşındı? AKP'lileri oyuna getiren, kandıran benzeri haberler neredeyse her operasyonda gazetelere servis edildi. Ahmet Altan bu iddialar üzerine yorumlar yapmıştı: MİT’te böyle belgeler yokmuş, bunu Kozinoğlu kendisi toplayıp Odatv'ye vermiş! Kafasında hiç mi soru yok; polisin oyuncağı olduğunun farkında değil. Bir MİT'çi "Koz" ismiyle gizli bilgileri niye mail'le göndersin? Ahmet Altan bunu bile düşünemeyecek kadar mı gözünü karartttı?

İddiayı karşı tarafa sormadan hep böyle haber, yorum yaptılar. Hiç akıllarına geldi mi; bu virüslü "belgeler" üzerine Odatv haber yapmış mı?
Ey Ahmet Altan, sizin gazeteniz Taraf ta karanlık tertipçilerle içli dışlı olan arkadaşlarınız var; daha önce de yazıp söylemişlerdi, "Soner Yalçın MİT'ten şunu tanıyor, bunu tanıyor" diye.
Konu mahkemelik, hakkında dava açtım. Bunu bilmiyor olamazlar.
Kozinoğlu'nu tanımam bile. Tanıyor da olabilirdim, fakat tanımıyorum. Gazetecilik ne hale geldi; kimi tanıyoruz, elimizde hangi belgeler var diye hesap veriyoruz. Basın özgürlüğünün ne hale getirildiğini görmüyor musunuz?
Ahmet Altan gibi liberallerin merkezi Taraf m Ergenekon'a bakışlarında bilgi yok, sadece kafalarında kaba bir şablon var. Onlara göre, AKP'yle "gerçek-ileri demokrasiye" geçecek Türkiye! "Derin devlet" bunu engellemeye çalışıyor. İşte işin özü bu. Bu aydın rüyası olanı değil, olması gerekeni gördü; hayatın gerçeğine gözlerini kapadı. Ve hep yanıldı. Yeni değil bunlar. Tanzimat münevveri bunlar...

Bakın, 7 Kasım 2010 tarihli Hürriyet'te yazdım:

Yıl: 1899.
İngilizler, Güney Afrika'nın altınına göz dikip bu toprakları 500 bin askeriyle işgal etti. Topraklarını ve altınlarım kaptırmak istemeyen Boerler, İngilizlere karşı gerilla mücadelesi verdi. Evleri yakılıp yıkıldı; eşleri çocukları öldürüldü; toplama kamplarında işkenceler gördüler ama Boerler geri adım atmadılar.

Tam o günlerde Osmanlı münevverleri ne yaptı dersiniz? Şu siyasal değerlendirmeyi yaptılar: İngilizler kaybederse bu İngiliz karşıtı bir politika izleyen II. Abdülhamid'in işine gelir.
O halde biz İngilizleri destekleyelim!
Ve bu desteği de verdiler. Nasıl mı? Eski sefirlerden Ali Galib Bey'in Rumelihisarı'ndaki evinde toplantı düzenlediler. Toplantıya, İsmail Kemal, Hüseyin Siret, İsmail Safa, Ubeydullah katıldı. İngiltere Büyükelçisi Sir Nicholas O'Connor'a hitaben bir mektup kaleme aldılar. Bir de desteklerine kılıf buldular: "İngilizler Kırım Savaşı'nda bizimle birlikte harp ettiklerinden İngiltere'nin bu savaşta muzafferiyetlerini temenni ederiz!"
Fakat gerçek niyetlerini de yazmadan edemediler: "Sultan Hamid'in ingilizlere karşı planladığı hasmane siyasete millet iştirak etmemektedir."
Hüseyin Cahit Yalçın'a göre metni Tevfik Fikret kaleme almışta. Kimine göre ise Hüseyin Siret yazmıştı. Sonuçta dilekçe Osmanlı münevverlerine sunuldu; destek imzası istendi. Kimler destek vermedi ki: Recaizade Ekrem, Sami Paşazade Sezai, Mehmed Cavid, Mehmet Rauf, Ahmet Kemal, Tevfik Fikret gibi yirmi dokuz münevver.

Tarih: 20 Kasım 1899.

Güney Afrika sömürgesi İngilizler oluk oluk kan akıtırken Osmanlı münevverleri İngiltere Büyükelçiliği'nin kapısını çaldı. On iki kişiydiler. Dilekçelerini bizzat Sir O'Connor'a elden verdiler.
Kuşkusuz II. Abdülhamid bu girişimi duydu. Korktu. Operasyon başlattı. İlk önce Hüseyin Siret ve Ubeydullah Beşiktaş Karakolu'na çekildi. İngilizler bu gözaltılardan rahatsız oldu. Büyükelçi O'Connor girişimde bulundu; gözaltına alınanlar serbest bırakıldı. Ancak II. Abdülhamid bu olayı unutmadı. İki ay sonra Hüseyin Siret'i Bitlis'e, İsmail Safa'yı Sivas'a, Ubeydullah'ı Taif'e sürgüne gönderdi. Tevfik Fikret evinde göz hapsine alındı. Kimi de yurtdışına kaçtı...
Bugün Taraf gazetesini üs edinmiş yazarların ruh hali de aynen budur işte... Demokrasiyi, özgürlüğü, Amerikan mandacılığının sağlayacağına inanıyorlar...
Ve fakat Türkiye'de gazeteciler de var...
Gazetecilerin gözaltına alınması, medya çalışanlarını sokaklara döktü. İstanbul'da ve Ankara'da yüzlerce gazeteci basın özgürlüğü için yürüdü.
"AKP elini medyadan çek", "Faşizme karşı omuz omuza", "Susma, sustukça sıra sana gelecek" sloganlarını atmışlardı.
Ankara'daki gazeteciler de Kızılay Meydanı'nda toplanmıştı. Ağızlarına siyah bant bağlayarak, kalemlerini kırmışlardı.
Diğer yanda... Bütün kokuşmuşluğu, sinsiliği ve kötülüğüyle yandaş medya sürü halinde provokatif yayıncılığına devam ediyor. Hedeflerinde protestocu gazeteciler var.

Zaman gazetesinden Hüseyin Gülerce, cemaatin ve "özel yetkili medya”nın anlayışını anlatıyordu:

Biliyorum, bugün birileri yine basın özgürlüğünü hatırlayacak. İktidarın, gazetecilere ve muhaliflerine yönelik yeni bir yıldırma hamlesi başlattığını söyleyecek, yazacak. Ergenekon dostları ve dayanışma merkezleri, seslerini yine yükseltecekler. Ergenekon davası başladığından beri, bu ülkede vesayet sisteminin devamını isteyenler, statükoya "zaptiyelik" yapanlar, müthiş bir direnç gösteriyorlar. Payandalıklarını gizleyebilmek için, sureti haktan görünüyor, "muhalif" ayağına yatıyor, "askerî vesayete karşı olmak iyi bir şeydir ama sivil vesayete de karşı olmak lazım" deyip konuyu AK Parti düşmanlığına kaydırıyorlar. Devam eden bir davada yargıya açıkça baskı var. Bir yandan "Yargısız infaz yapılmasın" denirken, bir yandan tutuklular için mahkemelerin kararı beklenmeden, "Onlar suçsuz, onlar birer kahraman" deniliyor.
Bu yoruma söyleyecek söz var mı? Her şey çok açık değil mi? Hep, inançla bilgiyi, kuramla uygulamayı karıştırdılar...

Hürriyet’ten İsmet Berkan'ın yazısı, aslında neler olduğunu ortaya koyuyordu:

Geçen hafta Ahmet Şık telefonla aradı. Aslında ben de onu aramayı düşünüyordum; Soner Yalçın Ergenekon nedeniyle gözaltına alınırken onun bilgisayarlarında Ahmet'in bir kitap taslağının bulunduğuna ilişkin bir haber okumuş, meraklanmıştım. Nitekim Ahmet de aynı konuda arıyordu. Halen yazmakta olduğu kitabının Soner Yalçın'da ne aradığını bilmiyordu. Kitabın konusu polis içindeki Fethullah Gülen grubuydu. Ve Ahmet, kitabının henüz düzeltilmemiş, tamamlanmamış versiyonunun nasıl olup da Yalçın'da çıktığını bilmiyor, anlayamıyordu. Ahmet, "Zaten," dedi, "şu kitap işi bir bitsin, bu bilgisayarı alıp denize atacağım." Ben de kendimi tutamadım, "Denize atmak yetmez," dedim, "Önce içinden harddiskini çıkaracaksın, büyük bir mıknatısla bir süre tutacaksın ki içindekiler silinsin, sonra ona da güvenmeyip çekiçle kıracaksın, en sonunda da denize atacaksın."
Dün sabahtan beri düşünüyorum: Acaba bu konuşma, Ahmet'in gözaltına alınma sürecini hızlandırmış mıdır? Eğer öyleyse, ona bu aklı veren ben olduğuma göre savcılar artık benden de şüphelenmekte midir? Şaka bir yana, bunca yıl birlikte çalıştığım Ahmet Şık'ın, aynı binada yıllarımı geçirdiğim Nedim Şener'in en sonunda Ergenekon üyesi olmak suçlamasıyla gözaltına alınmalarını hâlâ tam olarak idrak edebilmiş değilim.
Ah İsmet Berkan ah!
Bu süreci hiç analiz edemediniz, iyi gazetecilik sınavı veremediniz. Şimdi tanıdıklarınızın başına bu acı olay gelince şaşırıyorsunuz. Kusura bakmayın günahınız büyük.

Neler yapmadınız ki:

Ergenekon iddianamesini köşenizde yazdınız. Yetmedi, iddianamenin omurgasını oluşturan bir adlandırmada bulundunuz: "Kızıl Elma Koalisyonu." Davanın sembolü oldu.
Sağcıları, solcuları ulusalcılık çatısı altında bir araya getiren ideolojik çimentonun tanımlanmasıydı, bu. "Ergenekon" diye tarif edilen sözde örgüt, bu ideolojik yapı tema üzerine inşa edilmişti! Yargılamalar boyunca duruşmalarda birçok kez bu konu konuşuldu, tutuklulara kaç kez soru olarak bu yöneltildi. Ergenekon'u anlatma heveslisi yazarların kitaplarına ve köşe yazılarına da konu oldu.
Sonra birden İsmet Berkan Sabah gazetesinin Cumartesi ekinde 19 Mart 2011'de yayımlanan röportajında "Kızıl Elma Koalisyonu'nu ben uydurdum" deyiverdi. Berkan bunu bir espri gibi anlattı. İnsanlar dört yıldır hapislerde çile çekiyor oysa. Meğer sadece şakaymış! O kadar...

Evet... Cezaevinde bir gün bile kalmanın telafi edilemez olduğunu, hapiste insanların çürüdüğünü İsmet Berkan'lar hiç anlamadılar; empati kurmadılar. Bu kadar kolay olmamalıydı.. Meğer yüce bir ağırbaşlılığa ne çok ihtiyacımız varmış...

Radikal yazarı Murat Yetkin ilk kez medyada Odatv'nin nasıl bir yayın organı olduğunu örnekle yazmıştı:

Ergenekon davasında tutuksuz yargılanan Yalçın Küçük'ün Soner Yalçın ile ilişkisi üzerine zaten son haftalarda yeterince itibarsızlaştırma yayını yapıldı. Ancak Odatv internet sitesinin neredeyse bütün çalışan ve yazarlarının operasyon kapsamına alınmasına bir açıklama herhalde gerekiyor. Mümtaz İdil gibi solcu bir edebiyat eleştirmeninden Müyesser Yıldız gibi milliyetçi bir gazeteciye kadar tek ortak noktaları Odatv'de çalışmak, yazı göndermek olan kişiler nasıl aynı çerçevede derdest ediliyor? Yoksa tutuklamaların süre itibariyle cezaya dönüşmesi gibi artık gözaltılar da bir yıldırma aracı olarak mı kullanılıyor?
Odatv'yi tarafsız bakış açısıyla irdeleyen herkes Murat Yetkin'in yazdığı bu gerçeği görecektir. Ama Yetkin'in bilmediği "Kızıl Elma" uydurması, hani "koalisyon" var’mış ya! Ah!... Ah!.. Ne diyeyim.

Son Ergenekon dalgası Sabah gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak'ın bile kafasını karıştırmıştı:

Bütün bunlar, mutlaka Ergenekon örgütüyle bir bağlantı bulunduğunun işareti sayılabilir mi? Söz konusu gazeteciler, Gülen cemaatini demokrasiye bir tehdit olarak gördükleri için, ayrıca AK Parti iktidarını da yıpratmak amacıyla bu faaliyete girişmiş olamazlar mı?

Sonuç: Ya Soner Yalçın, kendi inisiyatif alarak -bazı gazetecilerle birliktemuhalif olduğu AK Parti ve Fethullah Hoca cemaatine karşı sert bir mücadele başlattı; ya da bu faaliyet Ergenekon kapsamında yürütülüyordu veya -3'üncü şık virüs vasıtasıyla dosyalar Odatv bilgisayarına yerleştirildi. Eğer "virüs" söz konusu ise, Mc Carthycilik yapan ekibin kim olduğu derinlemesine araştırılmalı. Çünkü çok büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız.

Aydınlık gazetesinde doğru bir tespit vardı:

Odatv yöneticilerine yapılan operasyonda, savcıların "Ulusal Medya 2010" diye sahte bir belgeyi kullandığı biliniyor. Gazeteci Soner Yalçın, neredeyse feryat edercesine, "Bu belge ile bizim hiçbir ilişkimiz yok" diye açıklama yaptı. Ancak Beşiktaş savcıları, "Bakın, Ergenekon örgütü medyada nasıl örgütleniyor" diye bu uydurma belgeyi kullanmayı sürdürüyor. 2008'de Doğu Perinçek, İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu ve Ferit İlsever tutuklanırken de böyle uydurma belge kullanılmıştı. "Ulusal Medya 2001" adlı belgeye şöyle bir not düşülmüştü: "Örgütün medyayı amaçları doğrultusunda ele geçirme ve yeniden yapılandırma projesi." Birinci Ergenekon davasında savcıların dosyaya koyduğu bu belge her yönüyle çürütüldü. Bilen var mı Aydınlık’ın yazdığı bu gerçeği? Yok. Aynı 3 yıl önceki yayınları sürdürüyorlar. Amaç belli değil mi aslında?

Milliyet’ten Güneri Cıvaoğlu toplumda neler konuşulduğunu kaleme almıştı:

Bu arada "vahim" söylentiler de dolaşıyor. "Soner Yalçın'ın CHP televizyonunu satın almak için CHP yönetimiyle görüşmeleri nedeniyle Ergenekon ilişkisi kurgusu yapabileceği ve CHP için de kapatma davası açılabileceği" fısıltılar gündeminde. İnanılır şey değil, ama toplumdaki psikolojiyi yansıtıyor.

Sözcü gazetesi yazarı Emin Çölaşan, gerçek bir gazetecinin zor anlarım şu satırlarla anlatıyordu:

Özgür (!) olduğu, demokrasi ile yönetildiği iddia edilen bir ülke düşünün ki, o ülkede iktidarın hoşlanmadığı bir gazeteci yüz kişiyle karşılaşsa, en az yarısı ona şu sorulardan birini soruyor: "Sıra sana ne zaman gelecek?"
"İnşallah sizi de almazlar, sizce alırlar mı?"
"Sırada kimler var?"
"Bundan sonra ne olur?"

"Odatv, hükümete muhalefet yapan tek internet sitesiydi. Şimdi sıra en büyük muhalefet gazetesi Sözcü'ye, Sözcü'nün yazarlarına mı geliyor?"
Gazetecinin zor anları işte bunlar. Size bunları soran insanlara ne diyeceksiniz? Onlara nasıl yanıtlar vereceksiniz? Bu sorular bana da her gün soruluyor... Ve biz nasıl bir ülke olduk ki, bırakın gazetecilik ahlakını da bir yana, insanlığımızı nasıl yitirdik ki, gözaltına alınıp sonrasında tutuklanan her gazete-
cinin ardından, iktidar medyasında "Oh olsun, hak etmişti" çığlıkları yükseliyor. Bu nasıl bir kindir, nasıl bir nefrettir?
Gözaltına alınıp tutuklananların sesi soluğu o koşullarda doğal olarak çıkamazken, onların aleyhine suçlayıcı yazılar yazılıyor, ekranlarda sergilenen tek taraflı "tartışma programlarında!" küfürler ediliyor. Tüfek icat oldu mertlik bozuldu! Evet, günümüzde gazetecilik ahlakı gibi mertlik de bozuldu."

Gün içinde beni biraz da olsa sevindiren haber, arkadaşım Fazıl Say'ın yaptığı açıklamaydı, Cumhuriyet'te okudum:

Bizi en çok kaygılandıran, insanların suçunun ne olduğunun anlaşılmaması ve bilinmemesi. Herkes kaygılanıyor. Herkesin kaygılandığı bir ülkede yaşamak hoş bir şey değil. İktidarın muhalefetin bu kaygıları yok edici aşamalar sergilemesi bekleniyor. Odatv'de yazmaya devam edeceğim.
İyi ki sanatçılar var.
İyi ki Fazıl Say var...
Çünkü kendini "aydın" sanan çok kişi tehlikenin farkında değil...
Cezaevine sokulmadan önce, tekrar Martin Heidegger (1889- 1976) okumaya başladım. Son günlerde aydın-iktidar ilişkisi üzerine düşünüyordum.

Kafamda sorularım vardı:

20. yüzyılın en etkili felsefe üstatlarından biri ve aynı zamanda tarihin en büyük "entelektüel zanlısı" olan Heidegger, Alman Nasyonal Sosyalistlerinin "ileri demokrasi"sini neden destekledi?!
Hitler, sadece kendi içinde yıkılmış, zihni parçalanmış, istekleri darmadağın olmuş yığınları değil, filozof Heidegger gibi entelektüelleri de nasıl büyüledi?

Sorunun yanıtım Heidegger'in sevgilisi felsefeci Hannah Arendt'te buldum:

Birinci Dünya Savaşı'nda dünkü dünyanın değerlerini yitiren entelektüel seçkinler, faşist hareketlerin iktidara geldiği anda gemileri yakarlar. Bu savaş sonrası seçkinlerin içine gömülmeyi arzuladığı kitledir.
Arendt'e göre bu, "yığın ile seçkinler arasındaki ittifak" idi. Bu AKP'yi destekleyen 12 Eylül mağduru solcuların tavrına benzemiyor mu? Keza, 1990'da Berlin Duvarı'nın yıkılışıyla başlayan "yenilgi süreci", Türkiye'deki entelektüelleri nasıl etkiledi? İdeolojik yenilgi ruhlarda hangi tahribatlara yol açtı? Bugünlerde sürekli dillerinden düşürmedikleri popülist söylemlerin-kavramların sebebi, geniş kitlelerin içine gömülme arzusu mu? Onaylanma, takdir edilme duygusu mu? Bu kadar saldırganlığın, kibrin, küstahlığın altında hangi onarılmaz ruhsal yaralar, yalnızlıklar var?
Benzer travmayı Heidegger de yaşadı mı?

Bakınız... Hitler kendini hiç saklamadı. Nefretini gösterdi. Öfkesini haykırdı. "Şeytan" dediği "öteki"yle savaşacağını ilan etti. Heidegger bunları duymadı mı? Hitler'in kişiyi aşağılayarak nesneye dönüştürdüğünü Heidegger görmedi mi? Hitler'in kaostan beslendiğini, sürekli korkutarak kazandığını anlamadı mı?
Aslında gerçek şuydu: Heidegger'in kafasında felsefi bir teorisi vardı. Teorisine uygun "gerçekleri" görüyor, ötesini görmek istemiyordu.
Ya diğer Alman entelektüelleri? Farkında olamadılar, analiz edemediler mi ayak sesleri duyulan faşizmi? Aslında çoğu Heidegger gibi farkındaydı. Görmek istediklerini gördüler, duymak istediklerini duydular. Şiddeti, kötülüğü, bayağılığı, kabalığı yok saydılar. Zamanla yok olacağına inandılar. Geçiş döneminin sancıları olarak değerlendirdiler tüm olup biteni. Ufukta, iyiliğin güzelliğin var olduğunu sandılar.
İşin özü şuydu: Düşünme yetisini kaybetmişlerdi. Siyasi zekâlarını kaybetmişlerdi. Yani kaybedenlerdi. Bu nedenle gerçekle bağları kopmuştu; siyasi olmayan bir siyaset özlemi içindeydiler. Başta Heidegger olmak üzere sandılar ki, "Hitler'i yönetiriz, kontrol ederiz". Yanıldılar. Tarihte bunun yığınla örneği var zaten: Kimi entelektüeller, fikirleriyle yönlendirmek için politik liderlere yanaşır. Oysa o politik liderlerin çoğu, kendilerini yönlendirmeye kalkışanlardan nefret eder. Bu nedenle, birçok entelektüelin sonu acıyla bitmiştir.

Heidegger bunun sadece bir örneğiydi. Bir gecede gözden düştü. Hitler o gece (Uzun Bıçaklar Gecesi) bin küsur SA'yı öldürttü.
Heidegger'in şu sözlerinden umarım Türkiye'de bazı aydınlar dersler çıkarır: "Şiddet kullanan, iyiliği ve dinginliği bilemez. Ne rahatlamayı, ne huzuru, ne ateşkesi bilir; ne de bunlardan haberdardır."
Çünkü... Onlar için diktatör olmak yaşamın anlamı ve biçimidir. Kendi katı sertliklerine, doğruluklarına hayrandırlar. Aslında, dar görüşlü, hırslı, küçük adamlardır hepsi; adları ve ülkeleri neresi olursa olsun, fark etmez.
Ben hâlâ cezaevinde mum ışığında insan arıyorum. Merhametlerini, akıllarım ve umutlarını nasıl kaybettiklerini sorguluyorum.
Bu nedenle...
Fazıl Say gibi sanatçılar ile Beethoven, Mozart aynı yolun yolcularıdır. Aydınlık dünya başka türlü kurulamıyor...

Yirminci Gün

5 Mart 2011
Cumartesi...


Cezaevinde yaşam durgundur. Kımıltısız bir hayat. Sakin. Hüzünlüdür. Ama kasvetli değildir. Hep meraklı bakışlarla karşılaşırsınız; nedeni herkesin bir hikâyesinin olmasıdır. Mahpus, hikâyesiyle dolaşır cezaevi koridorunda, nereye gitse hikâyesi yanındadır. İlk tanışıklıkta hemen hikâyeler paylaşılır. İnsanları birbirine lehimleyen şey benzer hikâyelerinin olmasıdır. Vergi borcundan hapse düşen, aynı suçtan gelenle arkadaş olur. Kız kaçıran sevdalılar birbiriyle yarenlik eder.
Bu düşüncelerle çıktım beton avluya. Bu, etrafı 6-8 metre yüksekliğinde, üstünde dikenli teller olan duvarlarla çevrili, 50 metrekarelik beton bahçe, çocukluğumun geçtiği konağın avlusuna benziyordu. Tek başıma saatlerce futbol oynardım; plastik topumla. Benzerlik bana güç veriyor, anımsadıkça.
Moralim yerinde uyandım. Dünden dirençliyim.

Fakat işte, bazen insan içindeki kırgınlık esintisine engel olamıyor; televizyonlarda, gazetelerde sürekli adının yazılması, anılması rahatsız ediyor, yorgun düşürüyor insanı. Güvenini öldürüyorlar.
Ürkütücü bir hava var medyada. Gündelik sözler havada uçuşuyor. En yiğidimiz bile kendinden korkuyor. Herkes şeytana nasıl uyacağının planını yapıp sanki öyle tavır alıyor. Soylu kalem sahibi ne kadar azaldı...
Soyumuzda cesaret diye bir şey kalmadı mı?.. Şeytandan kurtulmanın tek yolu var değil mi; şeytana uymak!
Yan avluda türkü söyleyen birinin sesini duydum. Bu Mustafa Balbay. Bağırdım. Duydu. Sesimizi duyan Oktay ve Barış da yanıma geldi. Hep birlikte türkü söylüyoruz şimdi: Yağmur gibi yağar başıma taşlar İlle dostun bir tek gülü yaralar beni...

Duvar ardından; Pir Sultan'dan, Mahsuni'den türküler söyledik. Sesimiz ne gür çıktı.
Ankara temsilcisiydi Cumhuriyet gazetesinin Mustafa Balbay. İddianamede, ABD Ankara Büyükelçiliği'nde gizli toplantıya katıldığı bilgisi var. İddianame bu ithamını, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde görevli Mutlu Ekizoğlu'nun tuttuğu notlara dayandırmıştı. Ne "milli" polislerimiz var! Öyle biliyorduk fakat WikiLeaks belgeleri ortaya çıkınca anladık; meğer milli polislerimiz ABD Ankara Büyükelçiliği'ne gidip Ergenekon brifingi vermişti! 21 Kasım 2008 tarihli kriptosunda siyasi Müsteşar Daniel O'Grady brifingde FBI elemanlarının olduğunu yazıyordu. Polisler, FBI'ya Ergenekon'un arkasında TSK olduğunu ima etmişlerdi. Vay be!
Polisler elçiliğe gidip brifing veriyor; gazeteciler gidince suç oluyor. Nasıl mı? ABD Ankara Büyükelçiliği'ndeki öğle yemeğinde o gün sadece Mustafa Balbay yoktu; Milliyet Ankara temsilcisi Fikret Bila, Zaman gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Ünal, Referans gazetesi Ankara temsilcisi Erdal Sağlam da vardı. Ankara'daki rutin yemekli toplantılardan biriydi. Ama nedense sadece Balbay’ın elçilikte gizli toplantıya katıldığı yazılıydı iddianamede. Eh, tabii bu günlerce yandaş gazetelerde konu edildi: "CIA ajanı Balbay!"

Evet. Sadece niye polise, savcıya sitem ediyoruz; bu süreçte, bırakın yandaşları, merkez medya çok mu iyi sınav verdi? Hiç kuşku duydu mu? Sordu mu hiç, "Yahu Balbay senin Casper marka dizüstü bilgisayarın var mı?" Gidip bir bilene sordular mı; "Windows işletim sistemiyle çalışan Casper bilgisayarda Mac işletim sistemiyle bir dosya oluşturulabilir mi?" CMK 134 ne diyor, CMK 127 ne diyor; birbirine zıt yasa olur mu diye sordular mı?
Odatv'nin başına gelen benzer tezgâh Balbay'ın da başına gelmişti. Yazdım: Bilgisayarındaki dosya, 26 Şubat 2007 günü gece saat 01.58'de oluşturuluyor, 1 dakika 15 saniye devam ediyor, sona eriyor. Sonra 03.58'de tekrar başlıyor 2 dakika sürüyor ve bitiyor. Tüm dosyayı bu kadar kısa sürede Balbay oluşturabilir mi? Balbay yoksa uzaylı mı?
Ayrıntıları merak ediyorsanız, "celse no: 22; 15 Aralık 2009" duruşma tutanaklarını açıp okuyun, benim daha fazla yazmaya ruh sağlığım izin vermiyor. Bizim başımıza gelenin aynısı Mustafa Balbay’ın başına gelmişti ve aynen bizim gibi ona da harddisk kopyasını vermemişlerdi. İspatla bakalım virüs olduğunu nasıl ispatlayacaksan? Neymiş Yargıtay Ceza Kurulu, 29 Kasım 2005 tarihli kararında diyormuş ki, hukuka aykırı elde edilen deliller Türk yargılama sisteminde kullanılamazmış. Biz niye Silivri'deyiz o zaman? Balbay niye 3 yılı aşkındır hapiste?
Önemli bir hatırlatma yapmalıyım: WikiLeaks belgeleri arasında 1 Temmuz 2008 tarihli bir kripto da var. ABD Büyükelçiliği Siyasi Müsteşarı Cari Siebentritt'in kaleme aldığı kriptoya göre; Türk polisi Mustafa Balbay’ın gözaltına alınacağını bir hafta önce büyükelçilik yetkililerine söyledi. Şaşırdınız mı?
Hava Silivri'de kararmaya başladı; gerçi hep karanlık ya...

Haksızlıklar karşısında sürekli kendine "güçlü ol" telkininde bulunuyorsun. Peki, güçlü olmak kusursuzluk mu? Cezaevinde soru çok: Kusursuzluğun ardında büyük acılar yok mu? Acı çekmeden kusursuz olunabilir mi? En iyisi... Karmaşık ruhların cezaevindeki sığmağı, hücre... Korodaki görevimi bırakıp hücreme çekiliyorum.
Gözaltındaki arkadaşların sorgusu sürüyordu. Umarım, umarım tutuklanmazlar. Odatv'yi yok etmek istiyorlar. Karşılarında sadece köle görmekten mutlu oluyorlar. Bir gün mutlaka bu günler bitecek; bittiğini hep gördüm, okudum. Gelecek güzel günlere inancımda hiçbir kırılma yok. Ama yine de telaş içindeyim, çıksınlar savcı karşısına ve salıverilsinler. Ancak zor, biliyorum. Keşke yanılsam...
Kendimi dışarı atıyorum, akşam voltası, kapı kilitlenmeden son kez.
Volta vururken hiç yalnız değilim...

Bazen Reşit Fuat Baraner, bazen Dr. Hikmet Kıvılcımlı eşlik ediyor bana. Biraz güneş açınca Nâzım Hikmet gelip oturuyor avlunun bir köşesine; bahtiyar. Ya da, tahta iskemlesini çekmiş altına, Behice Boran'ı görüyorum avlunun bir diğer köşesinde; bacaklarını karnına çekmiş, kitap okuyor. Ruhi Su'nun ise türkü söyleyen sesini duyuyorum. Aziz Nesin, koğuşta beslediği tavuğunu çalıp yemesinler diye, avluya hep tavuğuyla çıkıyor. Haşan İzzettin Dinamo ise kedisi Sarman’ın yarasındaki kurtçukları temizliyor güneşin altında. Sabahattin Ali'nin yüzü hep gökyüzünde; belli denizi düşlüyor. Şiir yazıyor. Rıfat İlgaz bir mahkûma alfabe öğretiyor. Yılmaz Güney cezaevinden yöneteceği filminin senaryosunda son değişiklikleri yapıyor. Can Yücel Adana Cezaevi'nde yazdığı şiirleri okuyor. Kemal Tahir,
Orhan Kemal kıdemlilerimiz; ayaklarında tahta takunya var; Bursa Cezaevi hatırası. Atillâ İlhan, Enver Gökçe biraz mahçuplar, işkenceye dayanamadıkları için. Dr. Şefik Hüsnü gelince Cibali'nin komünist tütün işçileri saygıyla ayağa kalkıyor. En saygılı olanlar ise bu büyük maratonun en hızlı yüz metresini koşanlar; Deniz, Hüseyin, Yusuf. En gencimiz Erdal Eren... Ve unutulabilir mi; ilk voltayı Magosa zindanında atan Namık Kemal...
Ne çokuz...

150 yıldır volta atıyoruz bu toprakların cezaevlerinde; adı bazen Magosa zindanı, Bekirağa Bölüğü oluyor, bazen Sultanahmet, Selimiye ya da Metris, Mamak, Diyarbakır Cezaevi...
Hepsi daha güzel bir dünyanın kurulacağına inandı. İnadın adı oldu. Boyun eğmemenin, başkaldırının sembolüydüler. "Acıyı bal eylediler." Her türlü baskıya rağmen zarafeti elden yere düşürmediler. Şimdi birlikte volta vururken bana diyorlar ki; "Doğru bildiğini yazmanın, söylemenin adıdır; aydın olmak. Aramıza hoş geldin." Bundan büyük ödül var mı?
Gazeteler, televizyonlar bangır bangır bağırıyor: "Son Ergenekon operasyonunda gözaltına alman kişi sayısı..."
Oysa... Ne kalabalığız biz Silivri'de, bilmiyorlar. Öğrenecekler, öğreteceğiz... Dışarıda da çoğalacağız... Güneşin sofrasında oturacağız...
Düşler dünyasından demir kapının açılmasıyla koptum. "Akşam erken iner mahpushaneye, iner yedi kol demiri, yedi kapıya..." Gardiyanlar avluya çıkan kapıyı kilitlemeye geldi. İçeri girdim. Demir kapı üzerime yine büyük gürültüyle kapatıldı.

Akşam yemeğinden sonra sabah göz attığım gazeteleri okumaya başladım, daha doğrusu Barış'ın okumamı istediklerini.
Milliyet "haber" atlattığını düşünmüş olmalı, dün yandaş gazetelerin verdiği yalanı bugün iç sayfasına taşımıştı: "Varan-2 şantajı yapacaklardı." Sen de mi Brütüs...
Ergenekon soruşturması kapsamında 14 Şubat'ta gözaltına alındıktan sonra tutuklanan Odatv'nin sahibi gazeteci Soner Yalçın'dan ele geçirilen belgeleri inceleyen polislerin hazırladığı fezlekede, eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'a şantaj yapılmasına ilişkin notların yer aldığı bir belgenin de bulunduğu öne sürüldü. "Varan-2" adlı videonun, Ergenekon'un bir projesi olduğu ve Baykal'ın CHP Genel Başkanlığı'ndan istifasına neden olan "Varan-1" adlı video ile bağlantılı olduğu da öne sürülüyor.

Haberin "polis-savcı sızdırması" olduğu, yandaş medyada yer alan habere cümle cümle benzemesinden belliydi. 21. yüzyıl gazeteciliği bunun adı; Abdi İpekçi'nin mirasına böyle sahip çıkıyor Milliyet demek!
Milliyet gibi merkez medya bu dört yıllık süreçle ilgili bir özeleştiri yapmalıdır. En çok leke beyaz'da görünür çünkü.
Mümtaz İdil, Odatv Ankara temsilcisi, ağır hasta olduğundan sorgu için İstanbul'a getirilmemişti. Tedavisi hastanede sürüyormuş. Ellerini yatağa da kelepçelediler mi acaba? İnsanlıktan uzak günler geçiriyoruz. "Yeni hedonizm" bunun adı...

Akşam gazetesinin emektar köşe yazarı Burhan Ayeri, meslektaşlarım eleştiren bir yazı kaleme almıştı:

Hanımefendiyi (Nagehan Alçı-S.Y.) dehşetle izledik. Kendi ifadesine göre bilgiyi çok üst kademeden almış. "Son gözaltıların amacı, Deniz Baykal'ı kasete düşürenleri ortaya çıkartmak," dedi. Gözlerimize ve kulaklarımıza inanamadık. Anlaşılan kaynak sağlam! Demek ki, gizli kamerayı odaya Nedim Şener ve Ahmet Şık yerleştirdi. Eski çalışma arkadaşımız Müyesser Yıldız'ın görevi neydi? Sağlam kaynaklar mutlaka ona uygun görev bulmuşlardır. Çarşaf ve yastık kılıfı değiştirmek. Prof. Dr. Yalçın Küçük hocamıza düşen rejisörlük olmalı. Ancak tek ve berbat kameranın kullanıldığı çekimler için Altın Portakal beklenmesin. Batı'dan Ahududu, bizden "Altın Bamya" ödülünü alabilir. Üst kademenin Andıç'ı Nagehan Alçı'yı da unutmuyoruz. Gazeteye gelip masasının üstündeki e-postaları bir görsün. Telefonla gelen küfürler cabası. Bunlar sadece ona değil. Genel yayın müdürümüzden başlayarak her kademeye yağdı. N. Alçı Kütahyalı'ya tek tavsiyemiz olacak: "Gazeteci kimliğini, eğer varsa Sarı Basın Kartı'nı yırtıp atsın." Eğer ısrarcı olacaksa, ilgi alanını değiştirsin. Mesela üçüncü sınıf dedikodu yazarlığı tam onun için.
Ah be Burhan Ağabey, bir de iddianame adı altındaki "senaryoları" okusan, inan bu topraklardaki "yaratıcılığa" şaşırırsın.

Siz seversiniz hadi birini yazayım:

Prof. Dr. Mehmet Haberal'ı tanırsınız; Rize'nin Hacapitli (Subaşı) köyünde doğmuştur. Köylülerine meraklı; bilgisayarında "bizim Hacapitli uşaklar nerededir, ne yapıyorlar" diye bir dosya açmış; isimleri yazmış. İddianame diyor ki, Prof. Haberal, "hoca tiplileri" fişledi! İşte belgeleri!.. Hacapitli olmuştu "hoca tipli"!..
Sabah gazetesinde, sadece aleyhte yazılar yoktu. Yılların gazetecisi Meliha Okur, meslektaşlarının protestosunu yazmış ve medyanın hangi tehlikelerle karşı karşıya olduğu uyarısını yapmıştı...
Avcı, "av olursa" düzen bozulur!.. Gazeteciler, halkın, "haber alma hakkı" adına olayları izler, önemli kişilerle görüşür, gizli belgelere ulaşır, haber yapar. Bu, böyle işliyor. Acaba gizli belgelere ulaşmayan gazeteci var mı? Gizli belgelere ulaşmak, şüpheli, zanlı ile görüşmek suçsa, itiraf etmeliyim ki, biz gazeteciler, hepimiz suçluyuz!..
Bu yazıya ne diyebilirim. Ne yazık ki, ruh yüceliği bulaşıcı değil...
Herkes polis sızdırması sözde "Varan-2" konusunu haber yapıyordu! Bir kişi... sadece bir kişi çıkıp "Durun, Baykal'a seks kaseti komplosu benzerleri daha önce de oldu," demedi.

Şöyle bir sıralama yapmadı:


1) Fethullah Gülen'e dava açan DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel'in sevişme görüntüsünü çekip ortalığa saçanlar kimlerdi?
2) Emekli Subay Levent Göktaş'tan ele geçirildiği iddia edilen meşhur kırık 51 no'lu DVD'de bazı Yargıtay hâkim ve savcılarının seks görüntülerini kimler çekip o DVD'ye koydu?
"51 no'lu DVD'de (...) yargı üyelerine ilişkin belgeler şöyle: ... Cumhuriyet Savcısı M. Y.-... Cumhuriyet Savcısı C. K.'nın Muğla-Köyceğiz kaçamakları, -23-24 Ağustos 2008 isimli klasör içinde üç erkek ve üç bayana ait yatta ve denizde gizli olarak çekilmiş fotoğraflarının, ... Mahkeme Başkanı'nın İstanbul kaçamağı bir bayan ve erkeğin araçtan inerken ve çeşitli binalara girerken gizli çekilmiş kamera görüntüleri,... Başsavcısı B. S. ile Y. K. ve bir bayanın gezerken çekilmiş gizli kamera kayıtları, Yargıç G. A.- Kaçamak isimli klasör içinde bir bay ve bir bayana ait yemek yerken gizli çekilmiş fotoğraflar, Yargıç C. A. ve fahişe B. O.'nun Hoşdere'deki evi isimli klasörde bir erkeğin evden
çıkarken gizli çekilmiş görüntülerinin bulunduğu..." vs.
3) Cemaate muhalif, Nakşibendi İsmailağa Dergâhı’nın "veliahtı" Cüppeli Ahmet Hoca'nın seks görüntüsünü çekip internete koyanlar kimlerdi?
4) CHP Grup Başkanvekili seçilir seçilmez Akif Hamzaçebi'nin öpüşme görüntülerini kimler çekip internete koydu?
5) Deniz Kurmay Albay Berk Erden'in intiharına yol açan eşiyle ilgili görüntüleri kimler çekip servis etti?
6) 28 Şubat'ta Fethullah Gülen'in kasetini yayınlayan Gazeteci Ali Kırca’nın seks kasetini kim çekip yayınladı?
7) Korgeneral Metin Yavuz Yalçın'ın bir kadınla olan telefon konuşmaları medyaya kim servis etti? Tümgeneral Levent Türkmen'in otelde bir kadınla basılmasının istihbaratını kim, hangi yöntemlerle elde etti?
8) Deniz Baykal'a komplo yapılan malum görüntüleri çekip dinci habervaktim.com'a verenler kimlerdi?

Bakın Hanevi Avcı Haliç'te Yaşayan Simonlar kitabında ne yazdı:

Ergenekon vb. adlarla yapılan tahkikatlarda bulunan özel hayata ait bilgiler, üst düzey yönetici, hâkim ve savcılar hakkında uygunsuz görüntü ve resim iddialarının yayılması ve daha pek çok benzer olay aslında hep aynı adresi göstermektedir. Ayrıca bu tür bir teknoloji uygulayıp eve kamera yerleştirmek için o yeri tespit etmek gerekir, o yeri tespit için de telefon analiz sistemi ile görüşmelerin ve hedeflerin bulundukları, buluştukları yerlerin belirlenmesi ve telefonlarının gizlice dinlenmesi şarttır, aksi takdirde bu bilgiler edinilmeden nereye kamera yerleştirileceği bilinemez. Tüm bunları bir araya getirirseniz, bu işleri yapabilecek yegâne grubun cemaatin Emniyet İstihbarat birimi içerisindeki unsurları olduğu ortaya çıkar.

Bu işi profesyonelce yapabilecek tek grup cemaattir.
Çekimle bitmiyor. Montajı yapılacak ve sızdırılacak. Tüm bunları yaparken yakalanmayacak. Bir değil beş değil...
Son olarak, Türkiye 12 Haziran 2011 genel seçimine giderken ardı ardına MHP'lilere ait gizli çekimler internete sızdırıldı.
İlk hedef; MHP Genel Başkan Yardımcıları Metin Çobanoğlu ve Recai Yıldırım'dı. Gizli çekim görüntüleri yayınlanan iki isim ayrıca milletvekili adayıydı. Bu operasyonla birlikte görevlerinden istifa ettiler ve adaylıktan çekildiler.
Bitmedi...

Birkaç gün sonra, MHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Didinmez ile İstanbul eski İl Başkanı İhsan Barutçu'ya ait gizli çekim görüntüleri internete sürüldü. Milletvekili adayı olan bu iki isim de istifa etmeye zorlandı.
Bitmedi...
MHP lideri Devlet Bahçeli'ye yine internet üzerinden şantaj yapıldı: "Ya 18 Mayıs'a kadar istifa edersin ya da yeni kasetler yolda!" 21 Mayıs'ta Cihan Paçacı, Deniz Bölükbaşı, Mehmet Ekici, Osman Çakır, Ümit Şafak ve Mehmet Paytak adlı MHP yöneticileri de istifa etti.

MHP'ye yapılan bu operasyonun amacı çok netti: MHP'yi 12 Haziran seçimlerinde baraj altında bırakmak. MHP'den AKP'ye gelecek oylarla bu partiyi anayasayı Meclis'te tek başına değiştirecek çoğunluğa ulaştırmak.
Seks videoları kendilerini "farklı ülkücülük" adı altında tanıtan birileri tarafından yayınlandı. Böylece, bu videoların arkasında MHP içi bir yapının olduğu izlenimi verilmek istendi. MHP lideri Bahçeli, kasetlerin adresi olarak "okyanus ötesi"ni gösterdi. Bahçeli, ABD'de yaşayan Fethullah Gülen'i işaret etti. Ekledi: "Türkiye, Erdoğan-Öcalan-Gülen eşkenar üçgenine hapsedildi!"
Bu pis tezgâhı kimlerin yaptığı konusunda kafalarda hâlâ soru işareti olabilir mi? Bunu medya nasıl bilmez?
Son gazeteci operasyonu kimi meslektaşımızı özeleştiri yapmak zorunda bıraktı. Milliyet'ten Can Dündar'ın özeleştirisi haklıydı.
Geç kaldık. Aslında çok önce haykırmalıydık tepkimizi...

İlk gazeteci içeri alındığında, yürümeliydik ağzımızda susturulmuşluğun simgesi kara bantlarla... İlk köşe yazarı kovulduğunda, hepimiz kovulmuşçasına boş çıkmalıydı köşelerimiz... Greve gitmeliydik, ekranımız karartıldığında, genel yayın yönetmenimiz alındığında... Vergi memurları ilk teftişe geldiğinde tezgâhı görüp bağıra çağıra teşhir etmeliydik.
Medya yöneticileri, "Şu haberi görmeyin", "O adamı çıkarmayın", "Bu işi büyütmeyin" telefonları gelmeye başladığında "Çevirdiğiniz numaraya ulaşılamıyor" sinyali göndermeliydi. Birimizin evi basıldığında, yayın yönetmeninden çaycısına, muhabirinden yazarına hepimiz kapı önünde karşı durmalıydık.
Tutuklananın suçluluğuna inanıyor olsak bile hiç değilse "herkes için tutuksuz yargılanma hakkı"nda uzlaşabilmeliydik.

Shakespeare kahramanlarını ne güzel tanımlamıştır: "Hamlet" kararsız aydın prototipidir. Babasının bir cinayete kurban gitmiş olduğu iddiasına inanıp inanmama arasında bocalar durur. Sorunla yüzleşmek istemez, hep erteler. Sonunda ömrünü çıkmaza sokar.
"Othello" daha kötüdür ve bizim kimi yazarlarımıza benzer! Sorunları yeterince inceleyip, gerçeğe ulaşmadan hemen heyecana kapılıp etkilenen aydının prototipidir. Kötü, karanlık tertipçi İago'nun yalanına kanıp sevdiği masum Desdemona'yı boğar.

Kısa zaman aralığında iki kez üzerinden tank geçmiş Türkiye aydım, bugün ya "Hamlet" olmuş bir köşeye sinmiştir, ya da "Othello" gibi dolduruşa gelip derin devletle mücadele ettiğim sanmaktadır...
Bir de Tanrı'nın elindeki ateşi çalıp yeryüzüne indirmek isteyenler var ki; onların yeri cezaevidir...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Soner Yalçın'ın Ergenekon Davası Hakkında Tespitleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir