Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sümer ve Eski Türklerin Edebiyat ve Folklor Benzerlikleri

Burada Ön Türk Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Sümer ve Eski Türklerin Edebiyat ve Folklor Benzerlikleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 22:34

7. Edebiyat ve Folklor Benzerlikleri

Sümerlerin edebiyatı yukarıda da belirlediğimiz gibi genelde din ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bu edebiyatın başında ise tanınmış "Gılgamış Destanı" duruyor. Ondan başka da DOMUZİ ile İN-ANNA'nın arasındaki ilişkiden ortaya çıkmış lirik şiirler, karşılıklı söylenen koşuklar ve hitap mektupları gibi usûller ve tarzları da vardır. Bu metinlerde de Türk halklarının edebiyatına, özellikle onların çok zengin folkloruna benzerlikleri, hatta aynılıkları görüyoruz. Üstelik, bilim adamlarının Sümer dilinin karakterini günümüzdeki dillerin hepsinden fazla Ural-Altay dillerine yakın ve bazılarının ise bu dile ait olduğunun altını çizmelerini dikkate alarak edebiyat bilimcilerinin bazıları "Türk Edebiyatı" tarihini Sümer edebiyatı ile başlatmayı uygun görüyorlar. Örneğin, yukarıda adı geçen "Türk Edebiyatı Tarihi" adlı ilmi eser "Gılgamış Destanı" ile başlanıyor.

Türk bilim adamı Hilmi Ziya Ülken bu konuda şöyle yazıyor:

"... bazı tarihçilerin tahmin etmelerine göre eğer Sümerler bir Türk kavimi ise, o zaman dünyanın en eski destanının da bir Türk destanı olmuş olması kesin olacaktır."

Şimdi Sümer edebiyatının bazı temalarının mazmununa ve onlardan birkaç parçanın tercümesine bakalım:

7.1. Gılgamış Destanının Eski Türk Edebiyatı ile Karşılaştırılması

Bilim adamları Gılgamış Destanı'nın, dünyanın en eski ve en güzel destanlarından biri olduğunun altını çiziyorlar. Bu destandan ilham alınarak ve onun güçlü etkisi altında dünyanın bir çok ülkesinde ve çeşitli ulusları arasında çeşitli destanlar yaratılmıştır.

Bu konuda Kramer şunları yazıyor:

"Gılgamış (Bilgamiş) "Uruk" kentinin ünlü hakanlarından birisi olmuştur. Onun hükmettiği dönem M.Ö. XXVII. yüzyıldır.

Sonraları çok sayıda mitler türemiş ve onun adı ile ortaya çıkmıştır. O, yüzyıllar boyunca yalnız Mezopotamya'nın "yarım tanrısı" ve saygı gösterilmiş milli kahramanı olmayıp belki de, bütün eski dünyanın tarihi kahramanlarının arasında en büyük şahsiyetlerden birisidir. Yüzyıllar boyu onun savaşları, vahşi hayvanların ve insan üstü güçlerin karşısında sürdürdüğü mücadeleleri, bunun gibi de sonsuz yaşamın (ebedi dirilik) sırrını bulmak uğrundaki arayışları, Sümerlerin, Akkadların, Hititlerin ve Yakın Doğunun diğer kavimleri arasında destan olarak dilden dile geçip gelmiştir. Yunan kahramanı "Herakles"in türemesine de onun örnek olmuş olması mümkündür."

Kramer başka bir eserinde Gılgamış'ın şahsiyetini şöyle tasvir ediyor: "Metnin bu iki bölümünde, Gılgamış bir cesaretli kahraman, savaşçı önder, korkarak bağıran çocuk, zeki danışman, adaletli hakan ve ölümden korkan fani insan görünüşlerinde ortaya çıkıyor."

Başka bir rivayete göre Gılgamış 120 yıl yaşadıktan sonra vefat belki halk arasındaki masallardan ve rivayetlerden alınarak dizilmiştir. O, poema (uzun şiir) görünüşünde olarak, her biri müstakil güzel şiirden ibaret 12 levhadan dizilmiştir. Gövdesinin üçte ikisi tanrı ve kalan bölümüyle insandı. Bu destan Sümerlerden sonraki dönemlerde form ve mazmun açısından değişiyor.

7.2. Destanın Mazmunu

Büyük Sümer destanının kahramanı Gılgamış, Uruk ülkesinin kralıydı. Anası tanrıça Nin-sun'dur. Kendi vücudunun üçte ikisi tanrı, üçte biri insan etinden idi. İdaresindeki insanları çok çalıştırmış, onlara ağır vergiler koymuştu. Uruklular bundan çok bunaldı. Gılgamış'ı önleyecek, kendilerini onun elinden kurtaracak birini yaratmalarını tanrılara yalvardılar. Tanrılar bu isteği kabullenerek tanrıça Aruru'ya; Gılgamış'a bir rakip yaratmasını emrettiler. Aruru tanrıların dediklerini yapmak için, yaratacağı rakibin nasıl olacağını epeyce düşündü. Sonra bir parça çamur aldı, tanrı En Urta'ya benzeyen bir erkek yaptı. İsmini de Enkidu koydu. Enkidu ormanlarda yaşar, hayvanlarla düşer kalkardı. Bir gün onu bir avcı gördü, korktu. Dönerek babasına anlattı. Babasının tavsiyesi üzerine, Enkidu'yu kendine bağlayacak bir kadını ormana gönderdiler. Enkidu kadını gördü, yaklaştı. Kadın onu kandırarak hayvanlardan ayırdı, şehre getirdi. Enkidu önce Uruk kahramanı Gılgamış ile kavga etti. Nihayet Gılgamış üstün geldi. Bundan sonra dost oldular.

Günün birinde Sedir ormanında bulunan Khumbaba adındaki dev ile savaşmak üzere ikisi birlikte yola çıktı. Ormana gelince Khumbaba'nın bekçisine rastladılar, öldürdüler. Bundan sonra Enkidu hastalandı. On iki gün koma halinde yattı. İyileşmeye başlayınca Gılgamış'ı bu isteğinden vazgeçirmeye çalıştı, mümkün olmadı. Devle aralarında korkunç bir savaş başladı. Nihayet Khumbaba'nın başını kestiler. Bu başarı üzerine tanrıça İştar, Gılgamış'a aşık oldu, ama Gılgamış iltifat etmedi. Buna İştar öfkelendi. Babası Anû'ya şikayet ederek Gılgamış'ı öldürmek için gökten kutsal bir boğa göndermesini istedi. Anû nihayet boğayı gönderdi. Gılgamış ile Enkidu boğayı öldürdüler, yüreğini güneş tanrısına sundular. İştar buna daha çok öfkelendi, ama bir şey yapamadı. Enkidu bundan sonra tekrar hastalandı, çok geçmeden öldü.

Gılgamış, Enkidu'nun ölümünden çok acı duydu. Kendisinin de bir gün öleceğini düşünerek üzüldü ve tanrılardan Enkidu'nun ruhunun az bir zaman içinde yeryüzüne çıkmasını istedi. Tanrılar bunu kabul ettiler. Enkidu'nun ruhunun yeryüzüne çıkmasına izin verdiler. Gılgamış ona yer altı alemini, cehennemi, insanların oradaki halini sordu. Aldığı cevaplardan çok sarsıldı. Ölümden kurtulmaya, ölmezler arasına girmeye çare bulmak üzere memleketinden çıktı. Gün geçtikçe korkusu ve ıstırabı artıyordu. Bu arada, tufandan kurtulan ve ölmezler arasına katılan Uta-napıştım'ı hatırladı. Ondan ölmemenin sırrını öğrenmek istedi. Onun kaldığı yeri bulmak üzere yola çıktı. Sonsuz hayata kavuşmak arzusu, kederlerini gün geçtikçe artırıyordu. Bir gün Maşu dağına geldi. Bu dağın giriş tarafını akrep insanlar bekliyordu. Gılgamış bunları görünce çok korktu. Bu akrep insanlardan biri karısına: "Bu insanın vücudu tanrılar etinden yapılmıştır" dedi. Karısı da: "Onun üçte ikisi tanrı ve üçte biri insandır" cevabını verdi.

Bunun üzerine akrep insan, Gılgamış'ı iyi karşıladı. Gılgamış ona maksadını anlattı: Akrep insan: Bu yolculuğun çok tehlikeli olduğunu, yirmi dört saatte aşılabilecek yolu ve bu dağın karanlık taraflarını, kimsenin geçemediğini söyledi. Bu sözlerden Gılgamış yılmadı, karanlıklara daldı. On iki saat sonra aydınlık bir yere geldi. Orada güzel bir meyve bahçesi gördü. Bu bahçede bulunan güneş tanrısına maksadını söyledi. Tanrı ona beyhude emek sarfetmemesini söylediyse de tesiri olmadı.

Gılgamış, tanrıça Siduri'nin kalesine gitti, onunla görüştü. Siduru ona, bu telaşlı ve perişan halinin sebebini sordu. Gılga-mış da ölümden korktuğunu yana yıkıla anlattı. Bu tanrıça da emeklerinin beyhude olduğunu, bu ümitsiz yolculuktan vazgeçmesini söyledi. Gılgamış yine yalvararak kendisine bir yol göstermesini istedi. Siduri, Gılgamış'a önünde bir denizin bulunduğunu, o tehlikeli denizi şimdiye kadar kimsenin geçmediğini anlattı. Şayet bu denizin önüne varabilirse, Uta-nipıştım'in sandalcısı Ur-şanapi'yi orada bulmasını, bu denizi onunla geçmesini, eğer bu olmazsa geri.dönmesi gerektiğini söyledi.

Gılgamış, Siduri'den ayrıldı, sandalcıyı buldu. Sandalcı Gıl-gamış'a maksadını sordu, o da anlattı. Sandalcı, Gılgamış'a baltasını alarak ormandan sırıklar kesmesini söyledi. Gılgamış, dediklerini yaptı. Nihayet Uta-nipiştim'in bulunduğu yere vardılar. Uta-nipiştim bunlara hem hayret etti, hem güldü. Gılgamış'a niçin geldiğini sordu. Gılgamış ona da arzusunu anlattı.
Uta-nipiştim hiçbir şeyin baki ve devamlı olmadığını, hiç kimsenin ölümden kurtulamayacağını söyledi. Gılgamış ısrar etti; kendisinin ölümden nasıl kurtulduğunu sordu, Tufanı anlatmasını istedi, o da anlattı.

Bundan sonra Uta-nipiştim, Gılgamış'a dedi ki: "Tanrılar sonsuz hayatı kimseye vermemiş, kendilerine ayırmışlardır." Gılgamış yine ısrar etti. Bu defa Uta-nipiştim ona: "Kalk! Yedi gün, yedi gece uyumamak için kendini yere atma!" dedi. Ama Gılgamış o kadar yorgun idi ki duramadı yattı, hemen uyudu. Uta-nipiştim'in karısı, Gılgamış'a acıdı, kocasının izni üzerine ona yemek pişirdi. Gılgamış yedi gün yedi gece uyudu. Uta-ni-piştim yedinci günden sonra ona dokundu. Gılgamış hemen uyandı, kalktı. Gılgamış hala ölümden kurtulmanın çarelerini düşünüyordu. Tekrar Uta-nipiştim'e sordu. O da geriye, memleketine dönmesi gerektiğini söyledi.

Çaresiz kalan Gılgamış, sandalcı ile yola çıktı. Ama yola çıkmazdan önce, Uta-nipiştim ona denizin dibinde bir ot bulunduğunu, otu bulup da alırsa, sonsuz hayata ereceğini söyledi. Gıl-gamış ayağına ağır bir taş bağlayarak denizin dibine indi. Otu bulunca aldı, ayağındaki taşı çözdü, yüze çıktı. Artık Gılgamış'ın gönlü rahattı. Sandalcı ile karaya çıktılar, yolda giderlerken bir gölün kenarına geldiler. Gılgamış yıkanmak için o göle girdi. Bu sırada bir yılan bu otun kokusunu alarak geldi buldu, yedi ve kaçtı. Yılan gençleşmiş, sonsuz hayata ermişti. Gılgamış ise duyduğu üzüntüden çok perişan, ümitsiz bir halde Uruk'a geldi. Ölümden kurtulmanın çaresi olmayacağını artık anlayınca, kendini kedere bıraktı."

Destan hakkındaki tabletlerin birincisinde Gılgamış şöyle anlatılmaktadır:

Onun görmediği hiçbir şey yoktur. Dünyanın bütün bilgeliklerini bilip torunlarına bırakan bir adamdır. Sırları görüp perdesini yırtan bu adamdır. Tufan'dan önce olayın haberini getirdi. Uzun yoldan gelip yorgun düştü amma çökmedi, bütün çektiklerini bir anıt taşına kazdı."

Görüldüğü gibi bu destanda bizim halk destanlarımızı, masallarımızı hatırlatan yansımalar az değildir. Başka bir ifade ile, yukarıda bahar bayramında gördüğümüz gibi Gılgamış destanının izlerini de Türk mitolojisinde açıkça görebiliriz. Bu benzetmeleri aşağıdaki tertip ile göz önünde bulundurmak mümkündür.

7.3. Gılgamış Destanı ve Akpamık Masalı

Destanların oluşma süreçlerindeki pastoral hayat ve onların tasvir ettikleri dönem takriben aynıdır. ikisinde de halkın doğa ile ilişkisi de birdir. Bu ise bu destanların çok eski çağlarda türemiş olmalarını ispat etmektedir. Akpamık'ta asıl rolü kadınların oynaması M.Ö. 4 bin yıllarında Türkmenistan'daki sosyal ilişkilerde Anaerkil (Matriarkal) anlayışın hakim olduğu döneme aittir.

Bu dönemi daha iyi anayabilmek için Türkmen-Sovyet Tarihi'nin birinci cildinin 38-45. sayfalarına bakalım:

Yukarıda görüldüğü gibi Türkmen mitolojisindeki Akpamık masalı, Sümer mitolojisindeki "Domuzi-In-anna" ve Gılgamış destanlarının üçünün de mazmununun temelini oluşturan mesele, insanlığın en önemli sorunu olan "yaşam ve ölüm" sorunudur. Üçünde de "dirilik ilacını" bulmak için büyük çaba gösterilir. Akpamık ve Domuzi-Inanna destanlarında hemen hemen aynı şekilde dirilik ilacı bulunarak yeniden dirilme gerçekleşir, ancak Gılgamış bu ilacı bulursa da onu kullanamadan kaybeder. Gılgamış ile Enkidu'un birleşerek "Hum-baba" adındaki bir Devi öldürmesi, Akpamığın 7 kardeşinin "Kara Devi" öldürmeleri ile aynı olduğu halde, başka bir taraftan ise Dede Korkut destanındaki "Besed"in "Depegöz"ü öldürmesini yansıtmaktadır.

7.4. Gılgamış ve Dede Korkut Destanlan

Bazı bilim adamlarının fikrine göre "Bu destanın yılın 12 ayına uygun olarak 12 bölümden ibaret olması, 12 bölümden oluşan "Dede Korkut" destanını, Gılgamış'ın tanrılara boyun eğmeyerek onlara karşı mücadele vermesi ise Dede Korkut destanındaki Azrail ile savaşa giren "Dirsehan"ın şahsiyetini hatırlat-maktadır."

Gılgamış'ın kendi dostu Enkidu ile beraber, tanrıların onların karşısına gökten yere gönderdikleri "boğa" ile savaşarak onu öldürmesi, Dede Korkut destanının "Boğaç ve Dirsehan Oğlunun Boyu" bölümünde, Boğaçhan'ın kendi adını bir esrik boğa ile savaşarak onu öldürmekle almasını hatırlatıyor.

Yukarıda görüldüğü gibi Gılgamış'ın şahsiyetinin bir yönü de onun bazen başkalarına karşı acımasız davranması ve halkın üzerinde sert hakimiyet kurmasıdır. insanları çok çalıştırıyor ve ağır vergiler alıyordu. Hatta Uruk kentinin çevresine büyük Kale yaptırarak kuşatmıştı. Dede Korkut destanındaki "Deli Dumrul" da hemen aynı karakteri taşır. O da bir susuz kuru ırmağın üzerine köprü yaptırarak, her geçenden 30 ve geçmeyenden 40 akçe parayı zorla alır.
Gılgamış'ın arkadaşı Enkidu ilk defa ormanlarda hayvanlarla yaşar ve sonra bir kadının vesilesi ile kente getirilir. Oruz gocanın oğlu Beset de ormanlarda aslanlar ile yaşar ve nihayet Dede Korkutun öğüdü ile Oğuzların arasına gelir. Gılgamış ve Deli Dumrul ikisi de ölümden çok korkar ve ondan kurtulmak için çare ararlar.

7.5. Gılgamış ve Oğuzhan

Veliyev, "Sümer kahramanı Gılgamış'ın annesi "Nin-Sun" tanrıça idi. Gıgamış'ın gövdesinin üçte ikisi tanrı, üçte biri ise insan etindendi, Oğuzhan'ın annesi de "Ayhan" adında bir tanrıça sayılırdı" demektedir.

7.6. Gılgamış ve Köroğlu

Gılgamış destanının meydana gelişi, yani Sümerlerin arasında türemesi ve sonrası yüzyıllar devamında mükemmelleşmesi ve kuşakların dehası ile süslenerek güzelleşmesi, Köroğlu destanının türeme ve mükemmelleşme süreci ile benzerlikler göstermektedir. Bu konuda Bekmırad'ın Köroğlunun izleri adlı eseri ilginçtir ve ilham vericidir. Bu eserinde o, Köroğlu'nun, Dede Korkutun ve bunların kaynağı olan "Oğuzname"nin Türkmen ulusunun çok eski çağlarda türeterek bin yıllar içinde ulusal dehası ile süslediği bir eser olduğunu ortaya koyuyor.

Bu durum Sümerologların açıklamasına göre Gılgamış eposunun meydana gelmesinde de aynıdır.
Gılgamışın çok genç yaşlarında kendisini gösteren yiğitliği ve cesareti, aynı zamanda çok basit bir insan gibi tasvirlenmesi, hatta onun 120 yıl yaşaması da Köroğlu'nu hatırlamaktadır. Gılgamış'ın yerin altındaki ölüler dünyası ile ilgilenmesi ve ölen arkadaşı Enkidun'un ruhu ile görüşerek ondan yerin altındaki karanlık dünyanın durumundan bilgi alması Köroğlu'nun Türkmen varyantı (adı göroğlu = mezaroğlu ve onun yerin altından aydınlık dünyaya çıkması) ile çok benzer anlam taşımaktadır. Köroğlunun Kıratı da bu destanda 40 gün yer altında kalmıştır.

Bu bölümü ünlü tarihçilerin, "folklorun" önemi ve tarih bilimine verdiği hizmeti konusundaki sözleri ile bitirelim. "insan toplumunun tarihten önceki yaşam tarzını öğrenmekte, arkeologların elde ettikleri çok değerli materyallerinin yanında, günümüze kadar saklanarak kalmış yazılı olmayan kültürün araştırılması ile yürütülmekte olan etnolojinin de, tarihin bir parça-sı hükmünde çok önemi vardır. insanların ürettiği bu büyük kültür, belli bir toplumun devleti olmasa da, onun yerini tutabilecek ve ilerlemiş toplumların devlet organları ile denk dini, ekonomi, siyasi vb. yönlerde güçlü teşkilatlar yaratmak vesilesi ile memleketi adaletli yönetmiş olmalarının simgesidir. Yalnız onların yazıları olmamıştır."

Yukarıdaki satırlarda alıntı yaptığımız Gılgamış destanının, Sümerlerden sonraki dönemlerde Sami kavimleri tarafından çoğaltılmış ve geliştirilmiş metinlerden alınmış olduğunu hatırlatmıştık. Şimdi ise bu destanın direkt Sümerlerden kalmış metinlerinin bazı parçalarına göz atalım.

7.7. Sümer Edebiyatından Bazı Örnekler

7.7.1. Gılgamış

Destan konusundaki levhaların birincisinde Gılgamış şöyle tasvir ediliyor:


a- "Onun görmedik şeyi yoktur. O, dünyanın tüm bilimlerini öğrenerek, gelecek kuşaklara kaldırmış bir insandır. Sırları görerek perdeleri açan, bu insandır. Tufandan önce olacakların haberini getirdi. Uzak yoldan yorgun geldi ancak çökmedi. Gözü ile gördükleri ve omuzu ile çektiklerinin hepsini bir anıt taşın yüzüne yazdırdı. Uruk'un dört yanına kale yaptırdı. Kutsal in-anna'nın (hem savaş hem sevgi tanrıçası Iştar'ın) tapınağına hem de temiz hazinenin kalelerine bak! O kalelerin duvarları didilmiş yünden örülen urgan gibidir.
Ulu tanrı Gılgamış'ı en dolu ve mükemmel şekilde yarattı. Tanrılar ona en iyi huyları vermekte birbirleri ile yarışıyorlardı.

Güneş tanrısı ona huyların en iyisini, yer altındaki tatlı (tuzsuz) su okyanusunun tanrısı EA ise ona bilimliliği armağan etti. Ulu tanrılar Gılgamış'ı şu aşağıdaki ölçüde yarattılar:

Boynunun uzunluğu on bir [endaze], göğsünün genişliği dokuz karış ... adımlarının genişliği ... idi. Sakalı yanaklarından aşağı uzamıştı. Güzel bıyıkları vardı. Başındaki saçlar perişan idi. Vücudu her bakımdan ölçülü idi. Onda üçte iki tanrılık ve üçte bir insanlık vardır. Gövdesi pek iri idi. Bütün ülkeleri dolaştıktan sonra Uruk şehrine vardı. Uruk caddelerinde azametin-den kafasını dik tutuyordu. Caddelerde yabani bir boğa gibi bö-ğürüyodu. Eşsizdi. Silahları kalkıktı. insanlara dirlik vermemek için eli durmazdı. Dirliksizliği yüzünden Uruk ahalisi gittikçe eksildi."

b- "Sabahın erken çağında kardeşi, güneş tanrısı "Utu" kendi yatağından çıktığında, İn-anna kendi isteğini Gılgamış'ın yanında tekrarladı. Gılgamış ona yardım etmeye karar verdi. O, silahını bağladı..."

c- "Altı gün altı gece ağladım onun için;
Dehşetli korkmuştum
Ölümden korktum, bu nedenle dolaşıyorum dünyayı
Arkadaşımın felaketi beni son derece üzüyor.
Bunun için dünyada büyük yolculuğa çıktım;
Ben nasıl susabilirim? Ben nasıl bağınp çağırmayabilirim?
Benim sevgili arkadaşım toprak oldu;
Enkidu, benim aziz dostum toprak oldu.
Ben de yatmaya mecbur olarak
Sonsuza kadar kalkmamaya mecbur olmayacak mıyım?"

d- "Gılgamış! Nereye gidiyorsun?
Sen aradığın (sonsuz) diriliği bulamazsın
tanrılar insanı yarattıklarında,
Ölümü ona böldüler.
Diriliği kendi ellerinde sakladılar.
Sen ey Gılgamış! ye, iç
Geceni-gündüzünü iyi geçir! Günlerini sevinçle doldur! Gece gündüz dans et, oyna.
Temiz giysiler giy, Suda çim, başını yıka Elindeki çocuğa bak!
Hanımın, senin kolların arasında sevinsin! insanın (işte) böyle olmalıdır.

7.7.2. "DOMUZİ ile İN-ANNA"

"No 24-26:
Domuzi-İn-anna Koşuğu: Uruk'un çoban hakanı Domuzi'nın Uruk'un mağrur ve saldırgan koruyucusu tanrıça İn-anna'yı kendisine nişanlamak için, hem isteme sözleri hem de onların toy şenliklerini beyan eden, Sümerlerin şiir ve mitolojisinin yürek tarım (sazını) çalan bu koşuk, onların fantezisinde en güçlü yansımasını buluyor. Koşukların her birinin Domuzi ile İn-an-na'nın sözlerinden oluşan beş varyantı vardır:
25. sayı, düğünden önce söylenen sevgi koşuklarından ibarettir. Onu şu aşağıdaki gibi bölümlere ayırmak mümkündür:
Birinci Bölüm Sevgi Kendi Yolunu Bulur. Bu bölüm yazarı tarafından "Tigi" (1) diye belirtilmiştir, yani belli bir saz (ud, kopuz) ile söylenen bir türkü. Bu türkü (tigi), iki bölümden ibarettir. Birincisi İn-anna'nın kendi kendisi ile söyleşmesi ile başlar:

Önceki gece ben hanım-hakan, parlayarak açıldığım çağda,
Önceki gece ben göğün hanım-hakanı, parlayarak açıldığım çağda.
Parlayarak açılıp dans ettiğim çağda
Aydın ışığın geceyi yendiği anlarda, içimden türkü mırıldandığım çağda.

O, benimle karşı karşıya geldi, o benimle karşı karşıya geldi Koç yiğit "Kulı-anna" (Domuzi) (2) benimle karşı karşıya geldi Koç yiğit, elini belime koydu
"Uşumgal-anna" (Domuzi) (3), beni kollarına alarak kucakladı.

Bunun hemen ardından bu iki sevmiş insan arasında, çok nazik duygular yaşanıyor. İn-anna çok nazik, sevgiye yoğrulmuş "tete-a-tete" (?) ile kendisini koruyor:

Gel? şimdi? beni bırak, ben evimize gitmeliyim
"Kulı-anna" (Domuzi) beni bırak, ben evimize gitmeliyim!
Ben annemi aldatmak için neler söyleyebilirim?
Ben annem "Ningal'ı aldatmak için neler söyleyebilirim?

Ancak "Domuzi" onu geri bırakmayıp, belki hemen bir cevap ve çare hazırlamıştı:

Ben sana söylüyorum, ben sana söylüyorum!
Gelinlerin en güzeli "İn-anna" Ben sana söylüyorum
Sana söylüyorum: benim mihrabanım!
Sen beni kendinle pazann en açık meydanına götür
Orası bizi eğlendirir, bir müzikçi oyunu ile
O, kendisinin hoş türkülerini, bizim için söyler.
O, kendisinin ilginç oyunlan ile. bizim zamanımızı geçirir.

İkinci Bölüm: İn-anna'nın gelecekteki eşi olan sevgilisine gösterdiği sevinç dolu şu monoloğu ile bitiyor:

Ben "İn-anna", annemin (evinin) eşiğine geldim Sevinçle içeri girdim Ben Ningal'ın (evinin) eşiğine geldim Sevinçle içeri girdim
O, (Domuzi), benim anneme o sözü söyler Servi ağacının yağını, evin döşeğine serper O. Ningal'a o sözleri söyler Servi ağacının yağını evin döşeğine serper.

Yaşayan evi hoş kokutan Sözleri sevinç getiren o, Benim beyim, en temiz ve saygılı üyedir "Ama-Uşamgal-anna" "Sin'in" damadı! Benim beyim! Senin bitkilerin tatlıdır Senin sahrandaki otların ve tahılların tatlıdır ""Ama-Uşamgal-anna"! senin bitkilerin tatlıdır Senin sahrandaki otlann ve tahıllann tatlıdır."

No 24: Bu yazıların çoğu bozulmuş durumda günümüze kalmış 5-12. satırları "İn-anna" nın söylediği koşuklardan ibarettir. O, onu sevmekle kendini mutlu hissediyor. (Domuzi benim yanıma gelmiştir. Ben kendimi onun yanında mutlu hissediyorum.)
Ey benim .... haydi kucaklaşalım
Gel . . . sevinçle birbirimizle bakışalım
Ey "Kulı-anna" benim beyim! yüreklerde neler var
Belki o olsun, vicdanı rahat yüreği sevinçlidir.

İn-anna yine özellikle Sümer dininin doğmalan ile bağlantılı olan sözünü devam ettiriyor:
Ben sahibimin huzuruna giderim, ona söylerim: Sen En-Lil'in yanında oturmuşsun, Benim atam 'Din" seni kendi yüreğinde seçmiştir, Sen benim yüreğimde seçilmişsin, ben geldim
O, (Sin) ebedilik "Tiyaranı" kutsal tacı, senin başında koydu Onlar... ulu tanrılar, seni dikkate alırlar
"Anûnnakiler" övgülü türkülerinin üstü ile, göğsüne keramet
dökmüşlerdir.

7.7.3. Şiirin Bazı Kelimelerinin Açıklamaları:

(1): "Tigi" sözcüğü metinlerden anlaşıldığı gibi "koşuk, türkü" anlamına geliyor. Bu sözcüğün kökü Türkmence "demek" di-mek, diği sözcüğü ile aynı olduğu görülebilmektedir diye düşünüyorum.Çünkü Sümer dilinde "du" (bazen "di" şeklinde) sözcüğü, demek anlamındadır. Yine de bu sözcükten kaynaklanan "du-ga" yani demek, söylemek sözcüğü de vardır (ayrıntılı bilgi için bkz. Sözlük Bölümü).
(2) ve (4): Bu sözcükler Domuzi'nin (Tamuz'ın, Tomus'un) takma adlarıdır ve belli tanrıların dostu veya kulu anlamında-dır(bkz. Dini Adlar Bölümü).
(3): Uşamgal: Ejderha.

"Sümer Atasözleri"
"Bekçisi köpek olmayan kentte Tilki bekçilik yapar.
Gümüşü çok olan. mutlu olabilir
Tahılı çok olan, rahat olabilir
Hiçbir şeyi olmayan ancak, rahat uyuyabilir.
Sümer elinde yoksullar en sessiz insanlardır.
Yazmak hatipliğin annesi, sanatın babasıdır.

Annenin sözünü dinle, Tanrı sözü gibi.
Evlenmek insan için bir lezzettir, Ancak, akıl için bir zarardır.
Hükümdar gibi büyüyen, kul gibi yaşar. Kul gibi büyüyen, hükümdar gibi yaşar.

Düşmanından ihtiyatlı gez
Tıpkı bir eski ocaktan (sönmüş ateş yerinden) ihtiyatlı Geçişin gibi.

İyi söz herkesin dostudur.
Kadın insanın geleceğidir. Oğul insanın kurtarıcısıdır. Kız insanın mutluluğudur, Gelin insanın mutsuzluğudur.

Kaynakça
Kitap: 5000 Yıllık Sümer - Türkmen Bağları
Yazar: Begmyrat Gerey
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Sümer ve Eski Türklerin Edebiyat ve Folklor Benzerlikler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 22:36

Resim
Geleneksel eski bir Türkmen güreşi, düğün törenlerinden bir foto
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Ön Türk Tarihi Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir