Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sümerlerin ve Eski Türklerin Bayram Karşılaştırması

Burada Ön Türk Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Sümerlerin ve Eski Türklerin Bayram Karşılaştırması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 22:11

5. Bayramlar

İnsan toplumlarında bayramlar başta din ile ilgili olarak meydana çıkmıştır. Sümerlerin dini inançları gibi onların bayramları ile Türk mitolojisindeki bayramlar arasında da benzerlikler vardır. Hem Sümerlerde hem de Türk mitolojisinde bayramların en önemlisi bahar bayramıdır. Kışın ağır ve şiddetli günlerinin bitmesi ve ardından hayata tam coşku, sevinç ve heyecan veren bahar mevsiminin başlaması, tüm hayatının doğa şartlarına bağlı olan eski insanlarda ne derece sevinç, coşku ve hareket yaratmış olduğu bellidir. Aslında bahar bayramının felsefesinin özü "yeniden doğuş" tur.

Güngör bu konuda şöyle der:

"Tarihin eski ve en medeni milleti olan Sümerler kozmolojik bir strüktüre sahip olan yeni yıl bayramını kutluyor, bunu Akitil diye adlandırıyorlardı. Burada kullanılan Til sözcüğü yaşamak, yeniden doğmak anlamına geliyordu. Bu bayram Sümer-Akad sentezi içinde de yer aldı ve Akadlar ona Akitu adını verdiler."

Biz çalışmamızın dil bölümünde "til" sözcüğünün Türk dilendeki "diri" sözcüğü ve "ki" sözcüğü ise Türk dilindeki "kır" kelimesi ile aynı kökten olduğu düşüncemizi izah edeceğiz.

Şimdi ise bu bayramın çeşitli varyantları ve onların arasındaki anlamlı benzerlikler üzerinde duralım:

5.1. Sümerlerde Bahar Bayramı (yeniden doğuş)

"Mezopotamya'nın büyük kentlerinde hemen hemen her gün tanrılara kurban sunma töreni yapılıyordu. Et, tarım ürünleri, su, şarap vb. ziyafeti veriliyordu. Çeşitli kokular kullanılıyordu. Bu törenler sadece ruhaniler tarafından yönetiliyordu, ancak gündelik törenlere sade insanlar ya katılamıyor, ya da çok az katılabiliyordu. Ancak bunun aksine her yılda ya da belli aylarda kutlanan bayramlara tüm sade insanlar da büyük coşku ile katılarak dini törenlerini de yapıyorlardı. Bu bayramların en önemlisi ise ilkbaharın başında kutlanan bahar bayramı idi. Şenlikler gün boyunca devam ediyordu. Onun en önemli ve ilginç fırsatları kutsal düğün idi Bu düğün Kitab-ı Mukaddes'te TAMMUZ diye adı geçen Uruk kentinin hakanlarından olan Domuzi'nin rolünü oynayan hakan ile İN-ANNA'nın rolünü yerine getiren yüce ruhani kadının beraberce ortaya çıkmasıyla sahneleştiriyor. Gerçekte bu düğün töreninde yani DOMUZİ ile Uruk kentinin koruyucu tanrıçası İN-ANNA'nın kutsal düğünlerinin yıllık tekrarında iki temenni vardı. Birincisi, yurtta bolluk ve bereketin temin olmasından, ikincisi ise kentin hakanına tanrıçanın kocası makamında uzun ömür verilmesinden emin olmaktı."

Ünlü Türk Sümerolog'u Çığın çok değerli eserlerinde bu konuda etraflı bilgiler bulunmaktadır. Bu eserlerden alınan, Lu-dingirra adlı bir Sümer şair ve öğretmeninin bu konuda yazdığı öyküsünün parçalarına göz atalım: "Çocukluğuma ait ilk anımsadığım olay, korkunç bir kalabalık ile Tapınağa koştuğumuz. Herkes büyük bir sevinç içinde Tanrıçamız ile Tanrımız evlene-cek diye birbirini kutluyordu. Bunun ne demek olduğunu bir türlü anlayamıyordum... Neler göreceğimi merakla bekliyordum. Nihayet büyük bir alana geldik. Karşıda, göğe kavuşacakmış gibi yükselen "zigguratı"(basamaklı kule) ile yeni yapılmış gibi pırıl pırıl parlayan E-KUR Tapınağı göründü. Yaptığım araştırmaya göre bu bayramın başlangıcı, biz Sümerlere dayanıyormuş.

Öyküsü şöyle:

Sevgili Tanrıçamız Inanna bilbad (venüs) yıldızından gelmiş veya onunla bir ilişkisi varmış. Biz o yıldızı çok çok sıcak olarak biliyoruz.. İnancımıza, yıldızın Tanrıçamıza büyük bir ateşlilik ve cinsel güç veriyormuş. Bu yüzden ona "Aşk Tanrıçası" adı verilmiş.
Tanrıçamız günlerden bir gün yeraltı kraliçesi olan kız kardeşi Ereşkigal'ı görmek için yeraltına gitmeye kalkar. Galiba asıl amacı yeraltı kraliçeliğini de ele geçirmekti. O, yeraltına gidenin bir daha çıkmayacağını biliyor, ama kendisi bir Tanrıça, kardeşi de oranın kraliçesi olduğuna göre çıkabileceğini umut ediyor. Fakat yine de veziri Tanrıça Ninşubur'a, "Eğer üç gün içinde yeraltından çıkmazsam, Tanrılarımızın toplantısına git ve beni kurtarmaları için rica et!" diyor...

Kardeşi onu görünce büyük bir kızgınlıkla, "Niçin geldin buraya? Bilmiyor musun buraya gelen bir daha çıkamaz" diye acı bir bakışla bakar bakmaz Tanrıçamız, çiviye asılı ceset gibi kaskatı oluveriyor. Aradan üç gün üç gece geçiyor; veziri bekleye-dursun, ne gelen var ne giden! O hemen Tanrılar Meclisine koşar, Tanrılara birer birer yalvarır; hiçbiri aldırış etmez. Hatta babamız Enlil, onun büyükbabası olduğu halde "Gitmese idi, ne işi vardı orada?" der, yardım etmeye hiç yanaşmaz. iyi ki, bizim bilgelik Tanrımız Enki var. O hemen Kurgarra ve Kalaturra adlı iki cini yaratır, ellerine yaşam suyunu, yaşam yiyeceğini vererek yeraltına gönderir. Onlar Tanrıçanın üzerine ellerindekini serper serpmez, Tanrıça dirilir ve hemen yeraltından çıkmak için davranır. "Dur hele, buradan böyle kolay çıkılmaz, yerine birini bırakman gerek" der oradakiler. Hemen kimi bırakacak Tanrıça! "Ancak yeryüzüne gidince birini gönderebilirim" der. Tanrıça, yanında korkunç görünüşlü yeraltı cinleriyle yeryüzüne çıkar ve yerine gönderecek birini aramak için kent kent dolaşmaya başlar. Her gittiği kentte Tanrıları, Tanrıçalarının yok oluşuna üzülmüş, çuval giysiler içinde bulur ve hiç birini vermeye kıymaz.

En sonunda kocası Dumuzi'nin oturduğu Kullab kentine gelir. Bir de ne görün, kocası en güzel ve görkemli elbiselerini giymiş, başına tacını koymuş, tahtına kurulmuş oturuyor; umurunda değil karısının yok oluşu! Tanrıçamız, onu öyle görünce o kadar kızar ve sinirlenir ki, hırsından "Alın bunu, benim yerime yeraltına götürün" der. Onlar da Dumuzi'yi yaka paça sürükleyerek yeraltına götürürler...
Buna çok üzülen (Dumuzi'nin) kız kardeşi Tanrıçamız Geşti-nanna, Tanrılar meclisine başvurarak "Ne olur kardeşimin yerine beni göndersin yeraltına" diye yakarmış. Fakat Tanrıçamız Inanna, kocasının yaptığı saygısızlığın ve acımasızlığın cezasız kalmasına gönlü razı olmadığından hemen ona karşı çıkmış. Onun üzerine Geştinanna, "Öyle ise yılın yarısını ben yeraltında geçireyim, diğer yarısını da kardeşim geçirsin" demiş. Çok kızgın olmasına karşın kocasının bütün bir yıl boyunca yeraltında kalmasını istemeyen Tanrıçamız bu öneriyi uygun görüp Tanrılar Meclisine kabul ettirmiş. O olaydan sonra Tanrımız Dumuzi, kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra, yaz başlangıcında yeryüzüne çıkıp sevgili karısı ile birleşiyor. Biz, bu birleşmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyoruz. Bunun için Tanrımız yerine kralımız, Tanrıçamız yerine bir baş rahibe yılda bir kere beraber olurlar. Onların beraber oldukları bu günlerde, şarkıcılar, ozanlar heyecan verici ateşli aşk şarkıları söyler ve çalarlar..."

5.2. Oğuzhan Günü

Gülkaian "Oğuz günü" hakkında Cami-i Tevârih adlı esere dayanarak şunları yazıyor:


"Türkler Yafes ibn-i Nuh'un kökün-dendir, onlar doğu kısmına geldiler. Bu göçme dolayısı ile Ya-fes'in adı "Abulce" yahut Abulbeceye olarak değiştirildi. Inanc kentine yakın olduğu "Ortak" ve "Kurtak" yerlerini yayla olarak seçti ve kışlak için "Yursak", "Gagian", "Karakum", "Talaş" ve "Karaseyren"i beğendi. Abulbece handan, "Dip Bakuy" adlı bir oğlan oldu... Dip Bakuy dört oğula sahip oldu. Karahan'dan bir oğlan oldu ve adını Oğuzhan tayin ettiler. Oğuz'un doğumu ile çiçekler ve ağaçlar ve yeryüzü yeni hayata başladı. Oğuz bir kaç yıl sonra aynı zamanda kendi rakipleri ve düşmanlarına üstün gelerek Talaş şehrinden Buhara'ya kadar feth etti. O günden dolayı "Büyük düğün" yahut "Büyük şenlik" yaygın olarak, Oğuz günü veya yeni gün olarak tanımlandı."

5.3. Hunlarda Bahar Bayramı

Bu Sümerli bayramına benzer bahar bayramının Hunlarda da var olduğu konusunda şu bilgiler vardır: Çin kaynakları Hun kültüründen söz ederken, her yılın başında yapılan dinsel törenlere değinmektedir. Bu törene Hunların 24 boyunun başbuğu katılmakta ve yılın beşinci ayında da Lung-Çeng şehrinde toplanılarak atalara, Gök tanrıya, yer-su ruhlarına kurban sunulmaktadır. Hakan her sabah çadırından çıkarak güneşe ve geceleri aya tapmaktadır."

5.4. Ayzıt Bayramı

Ayzıt bayramı Altayların güzellik tanrısı AYZİT'a atfedilmiş bir bayram olarak ilkbaharın başında ormanlarda kutlanırmış. Bayram törenleri Akşamanlar tarafından yönetilirdi. "Şamanlara ak ve kara lâkapları onların giyindiği elbisenin rengine göre verilmiştir. Bayram günlerinde evler temizlenir, süslenir, en iyi yemekler pişirilir, en güzel elbiseler giyilirmiş. Şaman dokuz kız ve dokuz delikanlı seçerek sağ ve sol yanına alır. sonra onları AYZIT'ın sarayına götürür ve orada şenliklere başlanır. AYZİT şöyle betimlenir: Başında ak başlık, omzunda ak atkı, ayaklarında ise kara çizmesi vardır, bu giysileriyle ormanda ağaçlar arasında yaşar ya da kayalara arkasını vererek uyur."

5.5. Göktürklerde Bahar Bayramı

Türk dünyasının en ünlü destanlarından sayılan Ergenekon destanına göre Göktürkler düşmanları tarafından müthiş katliama uğradıktan sonra, çok az sayıdaki kalanları bir yere toplayarak şöyle karar vermişlerdir:

"Yurdumuza varalım desek, dört taraftaki eller hep bize düşman. En iyisi dağlar arasında kimsenin yolu düşmeyecek bir yer arayıp bulmalı" deyip sürülerini dağa sürdüler, gittiler. iyice gezip dolaşarak gördüler ki, orasının geldikleri yoldan başka, hiç yolu yok. O yol da öyle bir yol ki, at veya deve bin güçlükle yürüyebilirdi; bir yanlış hassalar parça parça olurlardı. içerisindeki genişliğin ise hiç sonu yoktu. Orada akarsular, pınarlar, türlü otlar, türlü türlü avlar vardı. Orasını görünce Tanrıya şükürler ettiler; hayvanlarının kışın etini yediler, yazın sütünü içtiler, derilerini giydiler, o yere Ergenekon adını verdiler. iki Türk prensinin zamanla oğulları çoğaldı. Kayı Han'ın çok çocuğu oldu. Dokuz Oğuz Han'ın daha az çocuğu doğdu. Kayı Han'ın çocuklarına "Kıyat" dediler, Dokuz Han'ın çocuklarına da iki ad koydular; Bir kısmına "Tokuzlar" diğer bir kısmına da "Türülken" dediler. Bu iki hanın oğulları uzun zaman Ergenekon'da kaldılar; enine boyuna uzayıp yayıldılar. Her boy başka başka oymaklarla genişledi.

Ergenekon'da dört yüzyıldan çok oturduktan sonra hayvanları, nüfusları o kadar çoğaldı ki, artık sığışamaz oldular. Çare bulmak için kurultay toplandı.

Dediler ki:

"Atalarımızdan işittik, Ergenekon'un dışında geniş yerler, güzel yurtlar varmış... Bizim yurdumuz eskiden oralarda imiş, düşmanların başkanlığı altında başka eller, bizim soyumuzu zaptetmişler. Tanrıya şükür biz şimdi o hâlde değiliz ki düşmandan korkup da dağda kapanıp oturalım. Dağın arasından yol arayıp bulalım, göçüp çıkalım, bize dost olanlarla görüşelim, düşman olanlarla savaşalım." Herkes bu düşünceyi doğru gördü; çıkacak yol aradılarsa da bulamadılar.

O zaman biri şöyle dedi :

"Burada bir demir madeni var, yalınkata benziyor. Onun demirini eritirsek yol açılırdı. Oraya varıp baktılar ve bu fikri de makûl gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun ve bir kat kömür koydular; dağın üstünü, arka ve beri yanını böylece doldurduktan sonra, yetmiş deriden körük yapıp yetmiş yerde kurdular, körüklediler. Tanrının kudretiyle, ateş kızdıktan sonra, demir dağ eriyip akıverdi, yüklü deve çıkacak kadar bir yol açıldı, o ayı, günü ve saati belleyerek dışarı çıktılar. O günden beri Göktürklerde âdet olmuştur, o günü bayram sayarlar; bir parça demiri ateşe koyup kızıl hâle getirirler, sonra Han bunu demir kıskaçla tutarak örse koyar ve çekiçle döver. Beyler de bu günü, hapisten çıkıp ata yurduna dönülen günü olduğu için kutsal bilirler.

Ergenekon'dan çıkınca, Göktürklerin ulu hakanı Kayı Han soyundan Börteçine, bütün ellere elçi gönderip Ergenekon'dan çıktığını bildirdi. Tüm iller, Göktürklerin Ergenekon'dan çıkışını öğrenince baş eğdiler. Büyük Türk Kağanı Börteçine'yi ululadılar. Düşmanlarsa karşı çıktı, vuruştular. Göktürkler üstün geldi.

Düşman büyüklerini kılıçtan geçirdiler, küçüklerini de kul ettiler. Böylece dört yüz elli yıl geçtikten sonra öçlerini aldılar; ata yurduna yerleştiler. Eskisi gibi dünyanın en büyük ulusu oldular." Bilim adamlarının açıklamasına göre Göktürklerin sert dağlardan çıktıkları zaman, her yer, çöller yem yeşil ve her yan gül-çiçeğe bürünmüş, tam kainat sevinç ve coşku içinde imiş. Gerçekte bu Göktürklerin yeniden doğuşunu simgelemektedir. Veliyev'in açıklamasına göre Ergenekon'dan çıkılan gün 9 Mart olmalıdır.

5.6. Uygur Bahar Bayramı, İlk Yaz, Buku Kağan, Köken ve Yeniden Doğuş

Bu bayram hakkında Aktok-Kaşgarlı şunları kaydetmektedir:

"... Uygur boylarının ;Yaradılış ve yeniden doğuş efsanesi, Buku Kağan Efsanesi, Türk Mitolojisinin en önemlilerinden biridir...Çin kaynaklan uzun uzun bu efsaneyi anlatır:

Orada bir ağaç var, doğadan iki akar su akıyor, Tola ve Selingan iki nehrin arasında bulunan kuru ve ulu bir ağacın üzerinde hamileliğe benzeyen ur gibi bir şişkinlik belirir. Gökten sık sık bir ışık inmektedir. 9 ay 9 gün sonra ağacın üstündeki şişlik yarılır ve beş çocuk belirir. Bu beş küçük çocuk Uygur Türklerinin doğuşunu fakat aynı zamanda Uygurların yeni nesillerle doğa gibi yeniden oluşumunu temsil eder...
Takeo, Buku Kağan mitinin oluşumunu erken Orta Çağ Uygur takvimlerine dayanarak aşağı yukarı 28 Şubat-21 Mart olarak verir...

Buku Kağan mitinin iki anlamı vardır:

Birincisi Uygur Türklerinin kökeni, ikincisi "Yeniden Doğuş", Bahar Bayramı, yenilenme... Uygur Türk toplumu Budizm, Maniheizm, Nasturi Hristiyanlığı, İslam gibi çeşitli inançları kabul etti. Ancak bütün bu dinlerin temelinde ulusal inançları olan "Gök Tanrıcılığın" akisleri açık olarak izlenebilir. Ağacı dölleyen Gök Tanrı'nın ışığıdır... Bu mitin "Bukhan" adı ile Moğolca varyantında "Bir Tanrıça Bukhan'la evlendi, erkek çocuğu oldu. Onu bir ağaç kovuğunda sakladı. Bukhan çocuğu oradan çıkardı"

5.7. Türkmen Mitolojisinde Yeniden Doğuş "Akpamık Masalı"

Akpamık masalı Türkmenlerin, kökü çok eskiye, Türkmen tarihinin başlangıç çağlarına dayanan çok yönlü ve anlamlı masallardan birisidir:

Çok eski çağlarda bir ailenin tek kız çocuğu olan "Akpamık" kendisinin erkek kardeşinin olmamasından dolayı büyük üzüntü ve hüzün içersinde yaşar. Oysa onun 7 erkek kardeşi büyük dağların yamaçlarında avcılıkla yaşar ve kendilerinin kız kardeşlerinin olmamasından çok kızgın oldukları için evlerine uğramazlar imiş. Akpamığın anne ve babası ise-Akpamığın, kardeşlerini aramak için dağlara gidip kendisini tehlikeye salmasından korkarak bu meseleyi saklarlar, ona duyurmazlar. Günün birinde Akpamık 7 kardeşinin mevcut olup, onların dağlarda yaşamak'ta olduklarını komşularının birisinden duyar ve hemen yola çıkar. Nihayet o, 7 kardeşini bulur, büyük sevinç ve mutluluk'la onların yanında beraberce yaşamaya başlar...

Günün birinde Akpamığın kardeşleri ile "Devlerin" arasında müthiş bir savaş başlar. ilk defa onlar bir Kara Deve üstün gelerek onu öldürürler, nihayet, çok sayıda Devler birden saldırır ve bu 7 kardeşi öldürerek etlerini yer ve kemiklerini ise atıp giderler. Bir yerlerde gizlenerek bu tehlikeden kendisini kurtarabilen Akpamık, büyük ve ağır üzüntü ile karşı karşıya gelir, ancak çökmeden bayılmadan, kardeşlerini yeniden diriltmenin çaresini aramak ve bulmak için büyük yolculuğa çıkmaya karar verir...

Uzak yollan geçer, sert dağları, ırak memleketleri aşar ve nihayet çok yaşlı ve bilge hanıma durumunu anlatınca O. Akmamığa şöyle der:

Karşıdaki tepenin ardında "Akmaya" (Türkmenlerde bir deve çeşidi) adında bir deve vardır, eğer o devenin sütünden götürüp kardeşlerinin kemiklerinin üstüne serpersen hemen dirilirler. Ancak bu deve insana karşı çok serttir ve kimsenin yanına yaklaştırmaz. Tepenin yanındaki otlakta devenin yavrusu otlar, belki ona yalvarırsan sana yardımcı olabilir.

Akpamık gül çiçeğe bürünmüş yem yeşil otlakta otlamakta olan yavrunun yanına yavaşça yaklaşır, derdini anlatarak yardımcı olması için ona yalvarıp yakarır. Yavru ona yardımcı olmaya razı olur. Nihayet Akpamık Akmaya'nın sütünden alıp götürür. Sütü kardeşlerinin kemiğinin üstüne serper ve kardeşleri hemen dirilir. Onlar kendilerinin ağır bir uykuya daldıklarını zan ederler. Akmamık'ın olanları onlara anlatmasının ardından, heyecan ve sevinç her yere ve herkese hakim olur. Onlar kız kardeşlerine, gösterdiği bu büyük başarı ve fedakarlıktan dolayı şükranlar sunar, mutlulukla yeni yaşamlarına başlar, düğünler yapar ve evlenirler...

Görüldüğü gibi esas felsefesi yeniden doğuş, hayatın yenilenmesi ve devamı anlamına gelen bahar bayramının, Sümerler ile Türklerin, özellikle Türkmen mitolojisi arasında çok anlamlı benzerlikler ve hatta denklikler bulunmaktadır. Örneğin, Akpamık efsanesinde de tıpkı Sümerlerdeki gibi yeniden diriliş doğanın yemyeşil ve gül çiçeklere büründüğü ve hayvanların bol süt verdiği bahar mevsiminde gerçekleşir. Bu masalda Akpamığın en küçük kardeşinin adının Bayram olması da çok anlamlıdır. Aşağıda göreceğimiz gibi, bu metinlere ait Sümer sözcüklerinin izi de çeşitli Türk dillerinde bulunmaktadır.

Kaynakça
Kitap: 5000 Yıllık Sümer - Türkmen Bağları
Yazar: Begmyrat Gerey
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ön Türk Tarihi Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir