Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sümerlerin ve Eski Türklerin Dini İnanç Karşılaştırması

Burada Ön Türk Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Sümerlerin ve Eski Türklerin Dini İnanç Karşılaştırması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 22:07

Sümerlerin ve Eski Türklerin Dini İnançlarının Karşılaştırılması

Metnin bu bölümüne girişte iki meseleyi göz önünde tutmak gerekiyor. Birincisi, Sümerlerde insanların dünya, insan ve toplum ilişkileri konusundaki bütün düşünceleri ve bu cümleden olarak, destan ve lirik gibi sanatsal edebiyatın çeşitli türleri de ekonomik ve toplumsal ilişkiler konusundaki düşünceleri de doğrudan doğruya din ile ilişkilidir. ikincisi, bilim adamlarının açıklamasına göre Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam dinlerindeki inançların bunun gibi de Yunan mitolojisinin hemen hemen hepsinin kaynağı ve mayası Sümerlerin ürettiği ilginç uygarlık olmuştur. Örnek olarak dünya ve insanın yaradılışı, cennet ve cehennem, insanın cennetten kovulması vb. konulardaki düşünceler ve gene, Nuh Tufanı destanı Sümerlerin din ve inanç sistemlerinde üretilmiş, sonraları onların mirasçıları olan kavimler arasında ortaya çıkmış dinlere girmiş, zamanın koşullarına uygun olarak mükemmelleşmiştir.

Bu bölümde Sümerlerin dini inançları ile Türklerin İslamdan önceki çok eski dönemlere ait inançları arasındaki benzerlikleri ve buna ilaveten, birkaç dini terimlerin de günümüzdeki Türkmen sözcüklerine yakınlığı ve onların köklerinin bir olması ihtimalini izah etmeye çalışacağız.

4.1. Sümerlerin Evren Anlayışı

"Sümerlerin dini, yazı vesilesiyle bilinen en eski dindir. Bu yazılar Sümerlerin dini inanışlarını yansıtmanın dışında, bütün insan yaşayışının çeşitli yönleri konusunda manevi ve felsefi bakışlarını betimlemektedir. Bu metinler, yaşayış ve ölümün en nihai sırları konusunda böyle ikna edici açıklamaları öne sürmek ve çeşitli şekilde yansıyan mitleri miras bırakmak vesilesiyle, sonra yüze çıkan dinlere devamlı tesir etmiştir. Tarihi olaylardan ve çeşitli konulardan meydana gelen bu formüller insan toplumlarını devamlı rahatsız eden temel sorunları cesaret ve açıklıkla ortaya koyuyor: Biz kimiz? Biz nereden geldik? Biz nasıl bu düzeye eriştik?

Mezopotamyalılar bu sorulara doğrudan ve anlamlı (elbette günümüzdeki çağcıl bilimsel yöntemler arasında yer almayacak şekilde) cevaplar veriyorlar. Onların düşüncesine göre yer etrafı sınırsız boşluk ile çevrilmiş ve çevresi gök kubbe ile sınırlanmış bir düzlemden ibarettir. Bunların hepsi birleşerek evren kavramına geliyor. Buna Sümer dilinde AN-KI yani gök-yer (gök ile yer) deniliyor. Gök ile yer arasındaki hacmi dolduran maddeye ise LİL yani yel, hava deniliyor. Yer ile gökün etrafını daima dalgalanmakta olan uçsuz bucaksız sular çevreliyor.
Sümerlerin düşüncesine göre, ezelden-ebede kadar kalan varlık sudur. Her şeyin kaynağı ve mayası sudur. Bilim, evren kendi gök kubbesi ile, yeryüzü, yer ile gök arasını dolduran atmosferde ışık saçmakta olan sayısız yıldızlar, ay, gün, yaradılış ve yaşayış, bu cümleden olarak, insanın yaradılışı ve uygarlığın gelişme ortamı, bunların hepsi o sudandır."

4.2. Çok Tanrılık (Politeizm)

Eski Türklerde de, Sümerlerde de çok tanrılı inanç sistemi vardır. Sümerler doğanın dört temel görüntüsü ile ilgili dört ulu tanrı, belki yüzlerce belki de binlerce ikinci dereceden olan yarı tanrı ve tanrıçalara inanmışlardır. Bu yarı tanrılar genellikle Türkmenlerin inandığı iye, Pir, Peri ve Al (A:l) gibi insan üstü güçleri ile farklı değildirler. Sümerolog Soden bu kadar çok Tanrı'nın ilginç ve düşünülmesi zor olduğu konusunda şöyle yazıyor: "Sümer metinlerini okuduğumuzda ilk dikkati çeken konu olağanüstü çok sayıda tanrılar ve onların adlarıdır. ilk açıklanan tanrı adları listesinde hemen hemen M.Ö. 3000 yılın ortalarında yüzlerce tanrının adı kendini gösteriyor. Sümerlerin son dönemlerinde ise onların sayısı daha da artıyor. Sümerlerin kendilerinin kuşkusuz abartma ile verdiği tanrı sayıları 3600'dür. Babil'in dar sınırında bu kadar çok tanrıya inanılmasının mümkün olduğunu kavramak pek zor."

"Onlar sayılarının çokluğu ve çeşitli olmalarına rağmen belli bir düzen işleten panteon fantezisi vesilesiyle genel bir uyum içerisindedir. Tanrılar kendilerinin şahsi önemi ve bıraktığı tesirlerine göre belli bir hiyerarşi düzenine uymaktadır. En ulu tanrılar doğanın dört gücüne egemen dört tanrıdan ibarettir: Gök tanrısı: AN (Anû), hava ve yel tanrısı EN-LİL, yer tanrısı (yer ile su) EN-Kİ ve yerin ulu tanrısı NİNHURSAK'tır. Bu dördü tanrılar dünyasının en üstünde oturuyorlar. Bunlar dünyadaki tüm güçleri ve varlıkları planlayarak yaratıyorlardı. Bu dört tanrının rolü zamanla belli toplumsal, ekonomik ve siyasi şartlara uygun olarak değişiyor. M.Ö 4000 yılından itibaren AN (Anû) birinci yerde duruyor. Sonra Uruk kentinin düşmesiyle kendi yerini kaybederek M.Ö. 2500 yıllarında EN-LİL onun yerine sahip oluyor. Sonraları, EN-LİL'in NiN-LiL adında bir genç kız tanrıya hürmetsizlik ettiği için diğer tanrılar tarafından yer altına sürgün edilmesiyle tanrıların önderliği EN-Kİ'ye geçer."

EN-Kİ'nin kızı İN-ANNA Sümerlerde güzellik sembolü şeklinde görülmektedir. Yunanlıların Afrodit'i (Roma'da Venüs) İN-ANNA'dan örnek alınarak türetilmiştir (Kramer 1971, 102105). Yukarıda adı geçen tanrılar yurdun siyasi düzenini yaratmak ve kendi yarattığı insanları çeşitli tehlikelerden korumak ve yaşamın maddi ve ruhi meselelerinde onlara yardımcı olmak için çok sayıda tanrıları belli bir görevle gönderiyorlar. Bütün yurdun Sümerlerin inandığı tanrılarına ait olduğu fikri hakimdi. Yurdun (kentlerin) bu göze görünmeyen hakimlerinin çok büyük tapınakları olmuştur. Bu binalar, halkın üstünden bakması için, çok büyük ve yüksek yapılırmış. Tanrılar siyasi hakimiyet ve dini rehberlik görevini kendi üstüne almış ruhani hakanlar gibi temsil ediliyordu."

Bu tanrıların rolünü Kramer şöyle açıklıyor. "EN-LİL, ME'le-rin (Belli tanrılar topluluğu B.G) yaratıcısı olmalı... ME'lerin olması Mezopotamyalılar için bu şaşalı dünyada onların rahatlığa, güvenliğe olan isteklerinin temin etmesi anlamını taşımaktadır. Onların arzusu dünya ve sudaki tüm yaratıkların bir defa yaratıldıktan sonra gelecekte de kendi durumlarını muhafaza etmelerini sağlamak ve onun yitip yok olmasına meydan vermemektedir. Yüzden fazla ME vardı. Dünya hayatının her yönüne özgü bir ME vardı; Tanrılar, insanlar, yer-yurt ve kentler, saraylar, tapınaklar, sevgi ve yasa, gerçek ve yalan, barış ve savaş, saz sanatları, din ve gelenekler ve bunun gibi her bir el sanatının da kendi ME'si vardı."

Görüldüğü gibi Sümerlerin bu inançları Türkmenlerinkine yakındır. Yukarıda zikrettiğimiz ME'ler Türkmenlerin inandığı Eye (sahip), Pir, Evliya gibi güçlere çok yakındır. Örneğin Türkmenlerde de belli bir dağın, derenin, ormanın, ırmağın göze görünmeyen (ve bazen görünme ihtimali olan) güçler (iyeler) tarafından korunmakta olduğuna inanılagelmekte ve öyle yerlerden biraz korku ile geçilmekte idiler. Öylece de birtakım pirlere (koruyucu, yardımcı) inanılmıştır. Örneğin yel piri, saz sanatın piri (Aşık Aydın Pir) ineğin piri (Zengi Baba). Belli birisi ağır duruma düştüğünde, mesela hasta olduğunda, bu pirlerden yardım temenni ediyorlardı. Bu inançlar bazen günümüzde de devam etmektedir. Bu gibi inanç Köroğlu gibi eski destanlarımızda da vardır. Örnek: "Pir olmazsa merdin işi haraptır".

Bu konuda Türkmenlerin İslam'dan önceki dini inançlarını araştıran Kalafat, şöyle yazıyor:

"Türkmenlerin İslam'dan önceki dini Gök Tanrı inancı idi. Türkmen'de Göğe, Asman derler ve mavi anlamına gelir. Gök Tanrı bütün canlı ve cansızların emiri idi. Gök Tanrı inancındaki Od ile Avesta'dakı Od farklıdır. Benzerlikleri olabilir. Ancak, Gök Tanrı inancı Zertüşdizm'den daha eskidir. Gök Tanrı inancında yerin de itibarı vardır. Ölünün defni anlamında "Yere Caylandılar", "Yere Düğnemek", "Şu gün şu kişiyi yere caylandırdık" "Şunu yer aldı" denir. Artık o şahsın hayatı yerde devam eder.

Türkmenler'de Tanrı, Huda demekdir. Türkmen halkının iki kutsiyeti vardır. Birisi Tanrı, diğeri Hakan'dır. Buğra Han, Hakan'dır. Han, Hakan'dan küçüktür. Hakanın mahiyetinde bir çok han vardır. Türkmen halk inancına göre dünya öküzün boynuzundadır.
Türkmenler arasında "Burkut Ata" inancı çok ilgimizi çekti. Deli Dumrul tiplemesinin "Çömçe Gelin" rolünü üstlenmesi ve "Ata" olarak anılması oldukça düşündürücüdür. Burkut Ataya Burkut Peygamber de denilmektedir. Efsane veya menkıbeye göre, çok kurak bir mevsimde Burkut Ata Tanrı'ya el açar ve "Tanrı isen yağmur gönder, yağmur vermezsen sen Tanrı değilsin" der. Tanrı da kulu Burkut'a "Ben yağmur yağdırırsam sen Tanrıya ne adarsın?" der. Burkut Ata da "Kırk gün geceli gündüzlü bir ayağımın üzerinde duracağım, yağış yağdır. Bu ibadetim sana armağanım olsun" der. Daha sonra yağmur yağar. Böylece Burkut Divane, yağmuru'un iyesi olarak bilinir. Müsül-manlıktan evvel olan bu inanca göre, Burkut Ata, tarlasını sürerken. bulutları kamçısı ile kovar, toprağın sürümünün, kolay olmasını sağlardı.

Kaynakça
Kitap: 5000 Yıllık Sümer - Türkmen Bağları
Yazar: Begmyrat Gerey
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Sümerlerin ve Eski Türklerin Dini İnanç Karşılaştırması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 22:07

Burkut Ata Allah'a "cehennemi yok et ulu Tanrı, bütün insanlar cennete gitsin" diye yakarmış. Ulu Tanrı da Burkut Ata ya "Bütün cehennemlikleri değil de bir kısmını affederim" demiş. Bu efsane veya menkıbeye göre, tek bir erkek evladı olan kimsenin, bu evladı ölecek olsa Atası, Ulu Tanrının bağışlaması için Burkut Ata'ya aracı olması için yalvarır."

Aynı inançların eski Kırgız Türklerinde de var olduğu hakkında Kılıçev'in Nevruz bayramı ile ilgili makalesinde şu bilgiler vardır:

"Ezelki Kırgızlar, her türlü dinlere inandıklarını (Şaman, Maniheyizm, Budda, daha sonra İslam) ve suu, dağ pirlerine tapınıp geldikleri herkesçe malumdur. Onlar güreş pirine "Umay ene"(Umay anne) diyorlardı ve onu dünyadaki her şeyin başıdır diye anlıyorlardı. Bir de ot (ateş) pirini insanlar yaşadıkları çevresindeki cin-şeytanları yok edecek diye inanıyorlardı. Bundan dolayı, onlar eski yılla vedalaşıp yeni yılı karşıladıkları "Nevruz" bayramında birbirlerine dileklerini söyleyip, "alas-alas" söyleyip, ateş üstünden sekirişip, çam ağacından yakıp, ondan çıkan dumanı ailesinin ve eşyalarının üstünden üç defa dolaştırıp cin-şeytanları kovuyorlardı. Kırgız halkı, çok eskiden beri "Nevruz" bayramını kutluyorlardı..."

Yukarıda zikrettiğimiz gibi eski Türklerde de Sümerlerde olduğu gibi tanrılara ve yarı tanrılara, tanrıçalara inanılmıştır. Onlar bu tanrılara "Han" lakabını vermişlerdir.

Bu konuda Karalı-oğlu da şu bilgileri vermektedir:

"Türkler, Mavi Gökyüzünün ve Kara Yerin arasındaki yeryüzünün tanrısına Kara Han derler. Tanrı Kara Han, bu ülkeleri kendisi yönetmez; aydınlık ülkelerin yönetimini göğün on yedinci katında oturan oğlu Bayülken Han'a, karanlık ülkelerin yönetimini de Erlik Han'a bırakır. Bayülken Han iyilikleri kutlayan Hayır Tanrısı'dır. yeryüzünü yöneten tanrılarla perilere Yersuklar denir. Toprak, su, ateş, demir ve ağaç Türklerce kutsal sayılır. Büyük törenlerde Bayülken Han'a beyaz, Erlik Han'a da yağız atlar kurban edilir. Eski Türkler kötü ruhlara cin derler; dünyanın kötü ve iyi ruhlarla dolu olduğuna inanırlar."

Bu dini inançların birbirine benzerliği konusunda ünlü Sümerolog Hommel şöyle yazıyor:

"Yukardaki olgulara dayanarak, Sümerlerin Ural Altay dil grubu ile yakın ilişkisi vardır diyebiliriz. Öylece de din, mitoloji ve hayvanlar dünyasında da çok şaşırtıcı ilişkiler ortaya çıkar. Bu ise saf dil karşılaştırmalarının ardından diğer önemli sonuçları veriyor. Sümerlere ait en eski metinler, kötü tanrıların kahrından korunmak için din adamları tarafından ifade edilmiş formüllerden ibarettir. Bu dualar devamlı olarak gök ve yer tanrıların adları ile ilişkidedir. Onlar diğer tanrıların üstünde en güçlü tanrılar olarak meydana geliyor. Babil'in en esaslı panteonlarının arasında Sümerlerin en ulu üç tanrısı daha görkemli görünmektedir. Bunlar ANU (gök tanrısı), EN-LİL (hava tanrısı, yel tanrısı), EN-Kİ (yer tanrısı) ve bunun gibi de EA (E Sümerce ev demektir B.G) yani yer ile gök aralığını dolduran hava hacmine sadece yardımcı olarak girmiş Ay durağıdır. Aynı inancı biz günümüze dek Şamanizmi koruyagelmiş Şamanlarda da görüyoruz. Burada da yukarıda görüldüğü gibi gök ve yer tanrıları en esas rol oynamaktadır. En eski Türk yazıtlarında da ilkel kozmolojideki mavi gökte "Gök Tanrı" ve kara yerde ise "Yağız Yer" ile başlandığını öğreniyoruz. Bu iki-sinin aralığında ise "insan dünyası" yerleşiyor. Gök, hem kudret hem de cömertlik yapıcı (bereket verici) ve hayır sembolüdür. Onun adı devamlı olarak yalnız tek başına veya yer ile birlikte geçmektedir."
Türkmenlerin Sümerler ile birbirine çok yakın olan inançlarının bir parçasını da onların çok eski dönemlere ait inançlarında ve masallarında görüyoruz.

Örneğin:

yeryüzünü iyi ve kötü, ak ve kara cinlerle, ruhlar veya devlerle dolu görmeleri, onlar ile insanlar arasında devamlı ortaya çıkan mücadelelere inanmanın kalıntılarıdır.

Bu gibi inançların Sümerlerdeki örneğini Soden şöyle izah ediyor:

"Sümerlerde iki tür sihircilik vardı: Kara sihir insanları ağır durumlara sokarak kötülükler getiriyordu. (Türkmence'de kargış, lanet, B.G) ak (beyaz) sihiri ise devleri, kötü iyeleri insanın çevresinden kovmak ve onları ağır günlerden, olumsuzluklardan kurtarmak için kullanılırdı (alkış B.G). Kara cinlerin alkış-dualara karşı girişim için gösterdiği çabalar konusunda da geniş ölçüde söz ediliyor. Biz burada Sümerlerin nasıl devamlı zarar verici sihirlerin korkunç olduğuna inanarak endişeli yaşadıklarını görüyoruz. Sümerler kötü "udug" ların varlığına karşın iyi udugların (devlerin) varlığına da inanmışlardır. Sümerlerin diğer devleri "DİMME" ve yel-dev "LİL" dır. Onların bir çoğunluğu da ölenlerin ruhu "GİDİM" dir. ("Gid" sözcüğü Sümer dilinde uzaklaşmakdır. B.G.). Bunların hepsi "yedi yamanlar" (yedi kötüler) lakabı ile birleşiyorlar. Yel kızı "KİSKİL-LİLLA" ve çocuklara zarar veren DİMME'nin karşısına çıkmak için (onlardan korunmak için) özel dualar veya sihir sözleri vardır."

Yukarıda tasvir edilmiş Sümer inançları ve geleneklerini okuduğumuzda Türkmenlerin "Ata boyunda" 60'lı yıllara kadar muhafaza edilmiş "zikir" törenleri tam olarak göz önünde canlanmaktadır. Belli bir ruhun hastayı sağlığa kavuşturmak amacı ile düzenlenen bu törenlerde, eski şamanları yansıtan "porhan" (Kutub) hastayı kara cinlerden kurtarmak için şaşırtıcı hareketler yaparak, özel dualar okur, hatta elindeki kamçı ile onları evden kovardı.

Yukarıda izah ettiğimiz gibi eski Türkler kendi tanrılarına "han" lakabını veriyorlardı. Aslında belki de onlar diri iken kutsallık seviyesine yükselen hürmetli "hanlar" olmuşlardır.

Sümerlerde de aynı durumun oluştuğu konusunda Kramer şöyle yazıyor:

"Sümerlerin diğer zikir etmeye layık kralları da URUK sarayında MESGİ AGGAŞER'in yolunu devam ettiriyorlar. Onlardan bazıları kendi halkının üzerinde öyle derin bir etki bırakıyor ki, öldüklerinden sonra bir tanrı derecesinde hürmet görüyorlar. Onların arasında DUMUZİ adında birisi, üretim ve bereketi açan (cömertlik eden) tanrı derecesinde Mezopotamya'nın tanrılar dünyasında en önemlilerinden sayılmıştır. Belki de onun "Külf'ü Yakın-Doğunun diğer kavimlerinin dinlerine de etki etmiştir. Örneğin, Yahudiler onu "Temmuz" adıyla tanıyorlar. İbrani takvimlerinin bir ayı günümüze kadar "Dumuzis" adını taşımaktadır ki bu Samilerin "Tammus" adıdır."

Biz burada Hakanların tanrılaşmasını açıkça görüyuruz. DUMUZI'nin adına gelince, Türkmenlerde de üç ay yaz mevsimine "Tomus" denilir. Sümerlerde de Haziran-Temmuz ayları dönemine domuzi denir, yine Türkiye'de de Temmuz kelimesi ay adı olarak kullanılmaktadır.

Burada en eski Türklerde de Sümerlerdeki gibi hakanların tanrılaşmasından bir örneğe dikkati çekiyoruz:

"Eski Türkler'in Şamanizm öncesindeki dini "Gök-Tanrı Dini" idi. Burada göğün kendisi değil, göğün simgelediği kutsallık ön plandaydı. Yani göğün kendisine tapılmıyordu. "Ruhsal Yönetici Mekanizma "ya da bir başka ifadeyle "Kozmik Hiyerarşi" fikri "Gök-Tanrı dini"nin özünü oluştuyordu. Hun-lar'da "Tengri" yani Tanrı sözcüğüne karşılık geliyordu. Birbirlerine komşu olan iki ulusun benzer sözcük kullanmaları son derece doğaldır. Yine benzer bir şekilde hem Çinliler'in İmpara-torlar'ı, hem de Hunlar'ın Kağanlar'ı "Tanrı'nın Oğullan" olarak nitelendirilmekteydi. Türk Mitolojisi nı oluşturan çeşitli öğelerden de rahatlıkla anlaşılabileceği gibi, Türk Kağanları'nm Göksel irtibatları bulunmaktaydı. Bu nedenle de gerek mitolojik Türk Kahramanları, gerekse de tarihte yaşadığı bilinen Kağanlar "Tanrı'nın Elçisi" olarak nitelendirilmekteydi."

"Mao-Tun (Mete) (İ. Ö. 209-174) un başkanlığında, atlı göçebe bir uygarlığa sahip olan ve biraz tarımla uğraşan Hsiung-Nu'ların Çin'e egemen olmak istemelerinin nedeni, uyruklar arasında elden geldiği kadar fazla köylü olarak besin sorununu sürekli bir şekilde çözümleme isteğidir. Böylelikle ticaret ve yağmacılık gereksiz olacaktır. Bu yüzden, Çin'e egemen olabilmek için Hsiung-Nulann hakanı da göğün oğlu olarak görünmek zorunda kalarak Çin İmparatoru gibi Tengri Kutu (göğün oğlu) adını almıştır. Mao-Tun döneminde büyük bir güç haline gelen Hunlar onun ölümünden sonra parçalanmışlardır. Çin kaynaklarına göre, çoğunluğu büyük bir şef çevresinde birleşmiş bir kabileler konfederasyonu şeklinde kurulmuş olan büyük step imparatorluklarının başlarına önceleri "shan-yû" denilmişti, M. O. 3. yüzyılda "Tengri Kut"', daha sonra da "Kağan" adı verilmiş-tir.

"Mete Çin hakanlarına gönderdiği mektuplarda kendisini gök ile yerin doğurup ve gün ile ayın tahta çıkardığı Hunların "Büyük Tanrı Kutu" diye tanıtıyor."

Krallar ile tanrıların arasındaki ilişkilerin Mezopotamya'da ve Mısır'da birbirine tam aykırı durumda olduklarını Geis; şöyle izah ediyor:

"Mezopotamya'da krallar, kral-din adamı (EN) yerinde, tanrıların yeryüzündeki en üst derecedeki vekili ve temsilcisidir. Ancak Mısır'da bunun tersine krallar, şahsileşmiş (maddileşmiş) tanrılar sayılıyor."

Yukarıda gördüğümüz gibi hakan ve tanrı arasındaki ilişkiler eski Türklerde Sümerlerdeki gibi olmuştur. Ancak Sümerlerin komşusu olan Mısır'da bambaşka olması çok anlamlıdır diye düşünüyorum.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Sümerlerin ve Eski Türklerin Dini İnanç Karşılaştırması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 22:08

4.3. Yaradılış Destanı

Dünyanın ve insanın yaratılması, insanın cennetten kovulması konusunda Sümerler ile eski Türklerin arasında çok benzer ve bazen mutabık denebilecek inançlar vardır.

Yaratılış destanının Sümerlerdeki birkaç varyantı şöyledir:

1. Varyant:

"Tatlı su sembolü olan AP-SU ile tuzlu su sembolü olan TİYAMAT adlı bir kadın devden gökler ve yer oluşur ve sonra ise gök tanrısı ANU, hava tanrısı EN-LİL ve deniz tanrısı EA türer. EN-Kİ'nin yarattığı bu üç tanrının da, günü, ayı ve yıldızları yarattıkları görülüyor.

2. Varyant:

"Eposta izah edildiğine göre, başlangıçta yalnız su genişliği vardı. APSU (tatlı su) ile TİYAMAT (deniz, tuzlu su) beraber evreni ve tanrıları yarattılar. Sonra APSU tanrıların karşısına çıkmayı kastetti. Her şeyden haberi olan EN-Kİ onu yok etti. Öfkelenen TİYAMAT, tanrıların karşısında mücadele etmeyi kendi üstlendi. Tanrıların hiçbirisinin onun karşısında
duracak gücü yoktu. Nihayet, EN-Kİ'nin oğlu MARDUK (Mar-Ud) TİYAMAT'ın karşısına mücadele etmek için kendisini teklif etti. Bunun için o, tanrılara birkaç şart önerdi... Meşveret için toplanan tanrılar MARDUK'un teklifini onayladılar ve ona yasal güç verdiler. Ağır savaşlar sonucu MARDUK TİYAMAT'ı yendi ve onun yarı gövdesinden göğü yarattı, sonra ayı ve yıldızları donattı. TİYAMAT'a güvenen bir tanrının kanından ise insanı yarattı. Sonra tanrılar meclisi onun bu başarısı onuruna ona şükranlarını sunarak onun için muhteşem bir tapınak inşa ettiler ve şenlik, toy tuttular."

3. Varyant:

Bu destanın yine bir varyantını Kramer, Sümer yazıtlarından sonuç çıkararak şöyle izah ediyor: Göğü ve yeri yaratan "Nammu" adlı bir hanım tanrıça olmuştur. Dünya bir biteviye dağ, bu dağın eteği yer ve zirvesi gök imiş. Gök tanrısı AN ve yer tanrısı KI olup onların ikisinden de hava tanrısı EN-LİL türemiştir. Başka bir rivayete göre, dünya bir ulu ağaç, onun başı gök ve tanrıların durağı, aşağı yer ve yaratıkların ya-ratıldığı mekân sayılır. Sümerlerin kutsal kenti "Nippur" EnLil'in yurdu sayılmıştır. Kentin tapınağının sekisine ise "dur-an-kı" yani yer ile göğün arasındaki durak denilmiştir."

4. Varyant:

İnsanın yaratılışı:

"Sümerin son dönemindeki ERİDU kenti ile ilgili mitin, insanın yaratılışına ait olduğu açıkça görülüyor. Bu mitin merkezine EN-Kİ'den yakın duran yoktu. O, akıl ve gaybın tanrısı derecesinde alkışlanmış (öğülmüş),. ERİDU ve diğer Sümer kentlerin yöneticisi olan ME'leri idare etmiştir.

Yer tanrısı anlamında olan EN-Kİ yer altının iyesi (sahibi) makamında da görülmektedir. O, Babil'in tanrısı YAHVE gibi, yer yüzünü insanlaştırmak, insanları yeryüzüne yerleştirmek konusunda verdiği karardan sonuna kadar vazgeçmez. Sümerlerin verdiği bilgilere göre, EN-Kİ ağır ve derin uyuyor. Tanrılar ise onun ettiği kutsal ve ağır teklifin yükünün altında bağırıp çağırıyorlardı. Sonra annesi NAMMU ondan yol göstermesini istemek için yanına gider. EN-Kİ, sadece kendisinin annesi olmayıp belki gök ile yeri de doğuran ana tanrıça, NAMMU'ya, AP-SU'nun üstünde kil topraktan (balçıktan) bir diri varlık yapmasını önerdi ve tanrıların bu işte ona yardımcı olacaklarını söyledi.

Böylece insan, Sümer mitine göre Mezopotamya'nın yumuşak balçığından tanrıların yaptığı bir varlık olarak yaratılır. Tanrıça NAMMU onu bir top balçıktan yapar, sekiz tane tanrıça ise bu yaratma işinde ona yardımcı oluyorlar. Onların en güçlüsü olan ana tanrıça NİNMAH ise kendisinin hesaba katılmadığını zannederek, kendisine fazla güvenir, gurur hastalığına düşer ve kendisinin yaratma kabiliyetini ispatlamaya kalkar. Elbet, bu kötü düşünmeden vücuda gelen gazap (öfke) onu kör eder. (Öfke yüzünden iyiyi kötüyü teşhis edemez.) Yerin iyesi (sahibi) EN-Kİ kendisinin yarattıklarını yok etmeden, sadece onlara kusur bulmakla yetinmeye razı olur. Öylece, NİNMAH balçığın kalanından yedi tane gövdesi özürlü, cins bakımından normal olmayan, hasta varlık yarattı. Onlar insan dünyasının güzelliğini bozmalıydı. Burada cennetten kovulmanın sebebi, insanın yaptığı hata olmayıp, tanrıçanın yaptığı kabalık olmuştur.

Bu hadiseyi tasvir eden metnin Landsberger tarafından yapılmış tercümesi şöyledir:

"Yukarıda gök adı olmadık çağda
Etekde yer adı olmadık çağda
Her şeyden ilk var olan ABSU (şekilsiz)
(Ve şekilsiz) şekil mayası TİAMAT, onlar her şeyi
doğurmuşlardı.
Onların suyu birbirine katıldı (...)
Tanrılardan hâlâ hiçbirinin türemediği çağda
Kimsenin ad ile çağırılmadığı, geleceklerin
Kesinleşmediği çağda,
O çağda tanrılar türetildi,
İlk LAHMU ve LAHAMU dünyaya indi."

Bu metinle ilgili ünlü Türkolog Wilhelm Radlof'un (1837-1918) Türk halkları arasında topladığı materyallerden çok eski dönemlere ait destanlardan, Yaratılış Destanı şöyledir:

"Su, uçsuz bucaksız su!... Yalnız su yaratılmıştı. Zaman ve yer daha yaratılmamıştı. Sudan başka henüz hiçbir varlık yoktu. Evren, uçsuz bucaksız sularla kaplıydı. Yer gök yaratılmadan önce her şeyin su olduğu bu yokluk içinde bir Tanrı Kara Han vardı, bir de su .

Tanrı Kara Han, beyaz bir iri kaz olmuş, bu uçsuz bucaksız suyun üstünde uçuyordu. Tüm varlıkların başlangıcı Tanrıların en büyüğü, insanoğlunun ilk atası Tanrı Kara Han, bu sonsuz boşlukta, can sıkıntısıyla uçarken, sulardan Ak Ana göründü. Tanrı Kara Han'a: "yarat" dedi.

Tanrı Kara Han, yalnızlığını gidersin, kendisiyle sularda yüzsün, boşlukta kendisiyle uçsun diye, kendine benzer "Kişi"yi yarattı. Tanrı da yaratma isteğini uyandıran bir kadındı, Ak Anaydı. Yaratanla yaratılan, biri ak biri kara, birlikte uçuyor, birlikte yüzüyorlardı. Kişi, Tanrı'dan daha yükseklerde uçmak istiyordu. Tanrı, Kişi'nin içinden geçenleri biliyor, kızıyordu buna. Kişi'nin uçma yeteneğini aldı.

Sularda boğulmak üzereyken yalvardı Kişi:

"Tanrım, bana üstünde durabileceğim bir yer yarat!" Tanrı Kara Han, "Yüksel!" diye buyurdu; Kişi'yi suların derinliklerinden yükselterek, bir yıldızın üstünde oturtarak boğulmaktan kurtardı. Tanrı Kara Han, uçmak kudretini kaybeden Kişi'nin yaşaması için yer yüzünü yaratmaya karar verdi. Suların ortasında sivri bir kaya yarattı.

Kişi, bu sivri kaya üstünde otururken sıkılıyor, derin sulara bakarken gözleri kararıyor, sulara düşüp boğulmaktan korkuyor ürperiyordu. Tekrar Tanrı Kara Han'a yalvardı.: "Üzerinde rahat yaşayabileceğim daha geniş bir toprak yarat!" Tanrı, o zaman yeryüzünü yaratmaya karar verdi. "Suyun dibine dal, toprak çıkar" dedi. Kişi daldı; suların derinliğinden bir avuç toprak çıkardı. Tanrı Kara Han: "Saç toprağı suya!" dedi. Kişi,,çıkardığı toprağı suyun yüzüne serpti. Tanrı: "Büyü!" dedi toprağa. Karalar, dümdüz, inişsiz, yokuşsuz ovalar büyüdükçe büyüdü. Kişi, kendisi için gizli bir dünya yapmak üzere bir parça toprağı ağzında saklıyordu. Tanrı Kara Han, bunu gördü: "Tükür!" diye emretmeseydi, Kişi boğulacaktı.

Kişi'nin ağzından saçılan topraklar yeryüzünü çukurlarla, bataklıklarla, dereler, tepeler, dağlar, inişler, yokuşlarla sardı. Tanrı Kara Han, dünyayı böyle bırakamazdı; bitkilerle hayvanları da yarattı.

Neler yapmaları, neler yapmamaları gerektiğini bildirdi. Kişi'ye ağzındaki toprak yüzünden kızmıştı; onu o "ışık evrenf'nden kovdu:

"Senin adın bundan sonra erlik (şeytan) olsun!" dedi. Kişi'yi yer altındaki karanlıklara sürdü; sonra bağışladı. Erlik yalnız mı kalsındı. Tanrı Kara Han, dokuz dallı bir ağacın her dalından dokuz-cins insan yarattı.

Erlik'e dedi ki:

"Ben insanlara buyruğumu bildirdim. Neleri yapmaları, neleri yapmamaları gerektiğini biliyorlar. Git onları kendine çağır. Benim buyruklarımı dinleyenler benden, senin buyruklarını dinleyenler senden olsun!..." Şeytan, insanları kendisine çekmesini, kötülüklere sürüklemesini, Tanrı Kara Han aleyhine kışkırtmasını biliyor, onları Tanrı buyruğundan çıkarıyordu. Tanrı Kara Han buna kızdı, Erlik'i tekrar toprak altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına sürdü; kendisi de göğün on yedinci katındaki nur âlemine çekildi. Yarattıklarını başıboş bırakmamak, onları doğru yola döndürmek, insanları Erlik'ten kurtarmak için bir meleğini gönderiyordu.

Tanrı Kara Han'ın oturduğu nurlu âlemi gören Erlik, birçok yakarışlarla gökle yer arasında Tanrı katına benzer bir dünya yaratmayı başardı. Bu dünyanın kötülüklere saptığını gören Tanrı Kara Han, Erlik'in dünyasını yıkmak için "Mandişire"yi yeyüzüne musallat etti. Mandişire, korkunç gök gürültüleri, depremlerle kudretli mızrağıyla dünyayı darmadağın etti bıraktı. Tanrı Kara Han, Erlik'i dünyanın en alt katında, ışıktan, güneşten, ay ve yıldızlardan yoksun bıraktı."

Bu konu ile ilgili pekçok mitoloji kitabında ve edebiyat tarihlerinde farklı örnekler de bulunabilir.
insanın Tufan'dan sonra yaratılması konusunda eski şaman-lığı muhafaza etmekte olan Altaylılar arasındaki bir mitte de şöyle denilmektedir: "Tufan dan sonra ÜLKEN insanı yeniden yaratmaya karar verdi. Bir kırmızı fincanın içine bir gök renkli gül koydu. Kardeşi ERLİK bu gülün bir parçasını çaldı ve ondan bir insan yarattı.

ÜLKEN bu işten incindi ve ona şöyle dedi:

"Senin yarattıkların kara kayış kuşaklı ve kara olsunlar." Sonra tekrar "benim yarattıklarım Doğu'ya senin yarattıkları Batıya gitsin." dedi. ERLİK'in yarattığı insanlar deriden bir büyük davul yaptılar ve yeryüzünde ilk olarak şaman törenini kurdular."

İşte dünyanın yaratılışı konusundaki mitlerde Türkistan'daki atalarımızın ve Mezopotamya'da Sümerlerin arasındaki varyantlarını gördük. Bunları karşılaştırdığımızda aralarında çok ilginç benzerlikler görüyoruz. Örneğin, onların ikisinde de başta dünyada sudan başka bir şey yok. Başka şeylerin hepsi sudan yaratılıyor. Tanrılar ile dev ya da şeytanların (iyi ile kötünün) aralarında devamlı bir mücadele sürüyor. Ve nihayet tanrıların galibiyeti ile sonuçlanıyor. iki varyantta da yaratılanların tanrıların cennetinden kovulmasının sebebi benzerdir. Yani, onların gururundan, tanrılar ile yarışmak istemelerinden kendilerine özel dünya yaratmak için yaptığı girişimlerden dolayıdır. iki varyantta da Tanrılar henüz insanlardan çok farklılaşmamış, insana benzer ancak insanüstü güçlerdir.

Günümüzde tarihçiler için genellikle dinlerin, bu cümleden olarak, kutsal kitapların, Kitab-ı Mukaddes'in tahminen 3500 yıl önce yazılmaya başlanması, Hristiyan dininin de kökünün Doğuda olması kabul görünmektedir. Bu konuda Neu/York uluslar arası Kitab-ı Mukaddes'i Öğretme Cemiyeti tarafından yayımlanmış "Good News to Make You Happy" adlı kitapta şu bilgiler var: "Kitab-ı Mukaddes'in çoğunlukla neşir merkezi Batı ise de gerçekte o bir Doğu kitabıdır. Onun yazılmasında payı olan insanların hepsi doğuda olmuşlar ve Orta-Doğu'da yaşamışlardır. Ondaki olayların hepsi Doğuda gerçekleşmiş, doğu gelenek ve göreneklerini yansıtmaktadır.

Örneğin, Kitab-ı Mukaddes insanın yaratıcısını kendi sürüsünü yürekten sevip koruyan ve besleyen Doğu çobanı gibi gösteriyor:

"Fakat kapıdan giren koyunların çobanıdır. Kapıcı ona açar ve koyunlar onun sesini işitirler; o da kendi koyunlarını adları ile çağırır ve onları çıkarır. Bütün kendininkileri dışarı çıkarınca onların önünde yürür; ve koyunlar ardınca giderler; zira sesini tanırlar. Ve yabancıların ardınca gitmezler, fakat ondan kaçarlar; çünkü yabancıların sesini tanımazlar."

"Baba beni tanıdığı gibi ben de Babayı tanıdığım gibi, benimkiler de beni tanırlar; ve koyunlar uğruna canımı veririm."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Sümerlerin ve Eski Türklerin Dini İnanç Karşılaştırması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 22:08

4.4. Nuh Tufanı

Şimdiki dinlerin hemen hepsinin kutsal kitaplarında bulunan Nuh Tufanı Destanı ile ilgili kısımlara dikkat edersek, temel düzeni bir olup çeşitli varyantlarda beyan edildiğini görürüz. Bizim bildiğimize göre bu destanın ortaya çıkışı konusunda iki görüş vardır. Birincisi, onun ortaya çıkışı 4. jeolojik zamanın sonlarındaki dünyanın hemen hemen hepsini su bastığı, buzulların eriyip, devamlı yağışların olduğu, ırmakların coştuğu döneme aittir. ikinci görüş, bu destanın Sümerler zamanında ortaya çıktığını savunmaktadır. Aslında Avrupalıların ilgisini Mezopotamya'ya çeken şey de onların yüzyıllardır Kitab-ı Mukaddes'ten öğrendikleri bu destanın Sümerlerin çivi yazılı metinlerde bulunması idi. Bu konuda iranlı tarihçi Ravendi şöyle yazar: "M.Ö. 2300 yıllarında bu yurdun (Sümer Yurdunun) şairleri ve bilim adamları kendi tarihlerini yazmayı düşünürler. Şairler, yaratılış, ilk cennet ve bunun gibi de hakanların birinin azgınlığı sebebiyle korkunç tufanın bu cenneti gark etmesi konusunda destanlar türetmişlerdir. Bu destanı Babilliler ve ibraniler alırlar, onlar vasıtasıyla Hıristiyanların dini inançlarının bir parçası haline dönüşür. "

Yukarıdaki fikirlerin ikisinin de doğru olması muhtemeldir. Yani bu destanların çok eski dönemlerde ortaya çıkıp daha gelişmiş halde yazıya geçmiş olması mümkündür. Çünkü onların hepsinin genel teması insanların belli bir azgınlığından dolayı Tanrıların gazabına maruz kalmasından ibarettir. Biz böyle bir benzerliği yukarıda Yaratılış Destanı'nda da görmüştük. Bu konuda Uhlig şunları yazar: "Sümerlerin çivi yazılarında da Kitabı Mukaddes'in eski metinlerinde de Nuh Tufanı'nı görürüz. Onların ikisi de büyük bir viran kalma durumunu ve onun kasıtlı olarak yapıldığını açıkça ortaya koymaktadırlar."

Türkmenlerde de bazen ay ve güneş tutulması, deprem gibi büyük doğal olaylar olmasının nedenini kendilerinin bir azgınlığı sonucu Tanrı tarafından bir uyarı olarak düşünüyorlar ve yakalarına tükürerek "tu tu" diyerek tövbe ediyorlardı. Nuh Tufanı'nın Türk halkları arasındaki bir varyantının teması şöyle: "Yakın gelecekte kopacak tufanı herkesten önce bir gök tüylü teke haber verdi. Gök tüylü teke yedi gece, yedi gündüz dünyanın dört bucağını dolaştı ve yüksek sesle duyurdu (car çekti), bundan sonra yedi gün deprem oldu ve yedi gün dağlar ateş püskürdü, yedi gün yağmur, dolu ve kar yağdı, yedi gün tufan koptu ondan sonra korkunç soğuklar başladı. Yedi kardeş vardı, Tufanın kopacağı onlara haber verilmişti. Onların en büyüğünün adı ERLİK, bir diğerinin adı da ÜLKEN idi. Onlar yedi kardeş olarak bir gemi yaptılar ve her tür hayvandan bir çift gemiye aldılar. Tufan bittikten sonra bir horozu bıraktılar, soğuğa dayanamayıp hemen öldü. Sonra bir kazı suya bıraktılar kaz dolaşıp gemiye geri dönmedi. Üçüncü kez kargayı bıraktılar o da geri gelmedi. Bir leş bularak onunla ilgilenmişti. Yedi kardeş yere, kıyıya yetiştiklerini anlayarak gemiden indiler."

Bu destanın Altaylardan öğrendiğimiz bir varyantı da şöyle: "ÜLKEN dünya üzerindeki NOMA adında bir adama tufan olacağını söyleyerek gemi yapmasını bildirmiştir. NOMA'nın Balıksa, Sarvul, Soozunuul adında üç oğlu vardı. Bunlarla bir dağın tepesinde gemi yaptılar. içerisine insan ve yaratıklardan birer çift aldılar."

Bu destanın Sümerlerdeki varyantının teması şöyle:

Tanrı'lar bir tufan göndererek insanı yeryüzünden yok etmek için anlaşıyorlar. insanı cehennemin o tarafındaki topraktan yaratan EN-Ki, onu bu tehlikeden kurtarmak istiyor. EN-Kİ Sippar kentinin takva hakanı ZİU-SUDRA'nın yanına vararak onu Tanrı'ların bu düşüncesinden haberdar ediyor. ZİU-SUDRA (Nuh) bir gemi yaparak her cinsten yaratıktan birer çift gemisine bindiriyor Korkunç tufan kopuyor ve gemi altı gece, altı gündüz büyük dalgalarla boğuşarak yedinci gün güneş Tanrı'sı UTU yer ve göğü ışıklandırıyor, tufan sona eriyor, ZiU-SUDRA, UTU'nun önünde diz çöküp bir öküz kurban kesiyor ve bir de koyun keserek ziyafet veriyor.

ZİU-SUDRA varıp EN-LİL ve ANÛ'nun önünde diz çöküyor. O insanı ve diğer yaratılanları tehlikeden kurtardığı için ebedi yaşayışa eriyor. Bu geminin akibeti yazılı levhaların bozulması dolayısıyla belli değildir. Ancak, metnin diğer bir bölümünde ZİU-SUDRA ve diğer canlı hayvanların kurtulmasının ardından Tanrı'ların buyruğu ile DİL-MUN topraklarında yerleşiyorlar ve böylelikle yeni yaşam Dil-mun'da başlıyor. Bu destan sonraları Akkad, Babil ve Asurların mitlerinde mükemmelleşiyor."

Bu destan Sümerlerde Gılgamış Destanı ile karışıyor (ne demek istendiği anlaşılmıyor). Onun diğer bir varyantında ZİU-SUDRA bu haberi işittikten hemen sonra onu Gılgamış'a duyuruyor.

Destanın yukarıdaki Sümer ve Türki varyantlarının ana teması bir olmakla beraber, buna ek olarak, destanın asıl kahramanı olan Nuh'un adı ve lakabı iki varyantta da benzerdir. Yani, Sümer varyantında Nuh'un Ziusudra Türki varyantında No-ma'nın oğlunun adı Soozunul isimleri benzerlik göstermektedir. Bunun gibi de Nuh ile Noma sözcükleri hem yansıma bakımın-dan yakın, hem de yukarıda tarih bölümünde söz edildiği gibi, NU sözcüğünün Sümer dilinde de Türk dilinde de insan anlamında kullanılması anlamlıdır.
Bu destanın Mezopotamya varyantına bakalım. Ancak bu metinlerin Sümerlerden sonraki dönemlerde geliştirilmiş metinlerden çevrilmiş olması muhtemeldir. Çünkü metinde bazı Sümer isimleri yerine sonraki Samilerin değiştirdiği isimler yer almıştır.

Ey kamıştan çit, ey kamıştan ev, ey duvar
Ey kamıştan ev. dinle: Ey duvar, anla:
Ey Şuruppak'ın adamı, Ubar Tudun'un oğlu
Evi yık, bir gemi yap.
Serveti terket, hayatı kazan.
Mülkten nefret et, hayatı kurtar.
Bütün hayvan tohumlarını gemiye getir.
Yapacağın geminin
Bütün büyüklükleri ölçülü olacaktır.
Uzunluğu ve genişliği aynı olacaktır.
Sonra onu sulara indir.
Anladım ve efendim, Ea'ya dedim:
Evet efendim, emrettiklerini
Hürmetle karşıladım. Onları yapacağım.
Fakat şehre, halka ve ihtiyarlara ne diyeceğim?
Ea ağzını açtı ve konuştu
Ve kullarına, bana dedi:
Sen ey insan, onlara şöyle diyeceksin:
Tanrı Enlil bana karşı fena fikir besliyor.
Bu yüzden artık şehrinizde oturmam
Ve bundan sonra yüzümü artık Enlil toprağına
Çevirmeyeceğim
Tanrım Ea ile yaşamak üzere suların içine ineceğim. Fakat, o sizin üzerinize servet yağdıracaktır Bir sürü kuş, bir yığın balık
Bol bir ürün, Lütûfları
....(Başınıza inecek) dolu yağacaktır. (Şafak sökünce)
(Tablette birkaç satır kırılmış ve okunamamıştır).
Güneş batmadan (?) geminin yapılması bitmişti.
Müşküldü.
Gemiyi yapanlar gemiyi... yukarı ve aşağı götürdüler. iki sülüsanı idi (üçte iki)
Benim olan bütün şeyleri ona (gemiye) yüklettim.
Benim olan bütün hayvan tohumlarını ona yüklettim.
Bütün ailemi ve akrabamı gemi içine aldım.
Ova sürülerini, kır hayvanlarını, bütün sanat adamlarını içeriye aldım. Tanrı Şamaş, bana bir zaman kararlaştırmıştı (diyerek): ...Gönderen, akşam üstü bir dolu yağdıracak. O zaman gemiye gir ve kapını kapat. Gösterilen zaman yaklaştı.
Gönderin, akşam üstü dolu yağdırdı.
Yaklaşan boranın manzarasını seyrettim.
Buna bakarak dehşetli bir korkuya kapıldım.
Gemiye girdim ve kapımı kapadım.
Geminin dönencisi, gemici Puzur, Enlil'e (...)
Büyük evi (gemiyi) bütün içindekilerle ona emanet etti.
Sabahın ilk ışığında.
Göklerden kara bir bulut çıktı.
Onun içerisinde Tanrı Adat görülüyordu.
Nabu ve Sarruh (Marduk) önden gidiyorlardı
Nida edici olarak tepe ve ovalar üzerinde
yürüyorlardı.
irragal (Nergal) geminin kazığını kırdı. En-Urta (inurta), ilerdeki kasırgayı indirdi. Annuanaki'ler ışıklarını parlattılar. Parıltılanyla yeri aydınlattılar. Adat'ın kasırgası gökleri süpürdü. Her ışık parıltısı karanlığa döndü.
Yer sanki bitmişti.
Bütün gün (Sağanaklar indi)...
Süratle yükseldi Su, dağlara yetişti.
(Sum) Halka bir savaşçı gibi hücum etti.
Kardeş kardeşi görmüyordu.
insan göklerde tanınmıyordu.
Tanrı'lar kasırgadan ürkmüşlerdi.
Onlar Anû'nun göğüne çekildiler.
Tanrı'lar köpek gibi duvara büzülmüşlerdi.
Tanrıça iştar doğuran bir kadın gibi bağırıyordu.

Tanrı'ların sonuncusu tatlı bir sesle şöyle feryat ve figan ediyordu:

O gün çamura döneydi
Zira ben, Tanrı'lar heyetine fenalık teklif ettim

Tanrı'lar heyetine ben nasıl fenalık ettim?
Halkımın yok edilmesi için ben nasıl savaş teklif ettim?
Halkımı ben mi yarattım?
Ki onları ufak balıklar gibi denize atabileydim. Tanrı'lar yere kapandılar ve oturup ağladılar. Ağızları sımsıkı kapanmıştı. Sekiz gün ve gece.
Fırtına bütün şiddetiyle devam etti ve kasırga memleketi bitirdi.
Yedinci gün kasırga, bora ve yağış durdu.
Ki bir ordu gibi mücadele etmişti.
Deniz sakinleşti, yırtıcı rüzgar dindi, kasırga kesildi.
Gündüz olunca dışarıya baktım, sesler kesilmişti.
Ve insanlık çamura dönmüştü.
Bütün yer dümdüz olmuştu.
Pencereyi açtım ve ışık yüzüme çarptı.
Yere kapandım, oturdum ve haykırdım.
Gözyaşlarım yanaklarımdan aşağıya akıyordu.
Dünyanın dört tarafına baktım.
Etrafı kaplayan suların sınırlarına baktım.
Oniki ada tepeleri görünüyordu.
Gemi Nisir dağının üzerine oturdu.
Nisir dağı gemiyi tuttu ve kımıldatmadı.
Birinci günde, ikinci günde, Nisir dağı gemiyi tuttu.
kımıldatmadı.
Üçüncü gün, dördüncü günde Nisir dağı gemiyi tuttu ve kımıldatmadı.
Beşinci günde, altıncı günde Nisir dağı gemiyi tuttu ve
kımıldatmadı.
Yedinci güne gelince.
Bir güvercin çıkardım ve salıverdim.
Güvercin uçtu ve (sonra) geri geldi.
Üzerine konacak yer bulamadığından geri geldi.
Bir kırlangıç çıkardım ve salıverdim
Kırlangıç uçtu ve (sonra) geri geldi.
Üzerine konacak yer bulamadığından geri geldi.

Karga uçtu. alçalan suları gördü.
Yedi sulardan geçti (?) yükseldi (?) geri gelmedi.
O zaman her şeyi çıkardım. Her tarafa yaydım ve bir
kurban kestim.
Dağın tepesinde bir adak sundum...
yakut mücevherleri asla unutmadığım gibi. Bu günleri daima düşünecek, ve onları asla unutmayacağım. Tanrı'lar Adat'a gelsin. Fakat Adat'a, Enlil gelmesin. Çünkü düşünmedi ve kasırgayı çıkardı. Ve halkımı yok etmek için, onun üzerine salıverdi. Enlil yaklaşınca
Gemiyi gördü, o zaman Enlil suratını astı. Tanrı'lara, igigi'ye karşı öfkelendi (ve dedi) Hayatını kurtarabilen birisi mi var? O, sağ kalmayacaktır.
Umumi harabiyette hiçbir insan sağ kalmayacaktır. O zaman En-Urta ağzını açtı ve konuştu. Ve savaşçı Enlil'e dedi: Ey Tanrı'lar prensi, ey savaşçı!
Sen nasıl hiç düşünmeden bir kasırga çıkarabildin.
Günahkar olanın günahı kendi başına insin.
Tembihe aykırı hareket edenin kabahati kendi başına insin.
Fakat merhamet edin ve (her şey) yok olmasın.
Tahammüllü olun (ve insan lekelenmesin)...
Bana gelinci, ben büyük Tanrı'ların sırrını beyan etmedim.
Atra-Hasis'e (... ) bir rüya gösterdim o Tanrı'nın
sırrını bu suretle duydu. Şimdi onun hakkında artık bir karar verin. Bunun üzerine Tanrı Enlil bir gemiye girdi. Elimden tuttu ve beni önüne getirdi. Karımı da önüne getirdi ve yanımda diz çöktürdü. Alınlarımıza dokundu, aramızda durdu, bizi kutladı (ve dedi):
Uta-napiştim bundan evvel sırf bir insan gibi.

Fakat şimdi, Uta, napiştim ve karısı bizle, Tanrı'lar gibi olsunlar. Uta-napiştim uzakta nehirlerin ağzında kalacaktır. Ve onları uzak bir yere götürdüler ve nehirlerin ağzında oturttular. "

Destanın başka bir varyantının Amerika Kızılderilileri arasında olduğunu XVII. yüzyılda oraya giden İspanyol seyyahlar tespit etmişlerdir. Ancak onların varyantında insanlar bu tufandan yaptıkları yüksek bir kulenin üzerine çıkarak kurtulmuşlardır.

Sümerlerin dini inançları konusunda Eski Sovyetler Birliğinde Diakonof ve Kuvalof yönetiminde yapılan çalışmada şöyle yazılıyor:

"Sümer mitlerinde ve dini inançlarında en temel sorun ölüm ve yaşamdır. Niçin insanlar fani olarak, Tanrı'lar ebedi olarak yaşıyorlar? Onların dini destanlarının birinde insanın fani olmasının sebebi ADA-PA (Sümer dilindeki ada, Türk dilindeki ata bir anlamdadır. B.G.) adındaki ilk insanın yaptığı hatadan diye düşündürülüyor. O, Tanrı EA'nın sevdiği oğlu imiş. EA'nın aklı çok olduğu halde onu ebedi yaşayıştan mahrum etmişler. Bir gün ADA-PA için ebedi yaşayış kazanmaya fırsat doğmuştur. Ancak bu işten vazgeçmiştir. ADA-PA'yı güney yelinin kanatlarını kırdığı için ANUM'un yanına çağırmışlar. EA ona orada ölüm yemeğini ve suyunun sunulacağını, ondan tatmaması gerektiğini duyuruyor. ADA-PA'nın kusuru incelenirken diğer Tanrı'lar onu aklamaya başlıyorlar. ANUM da yumuşa-yarak ona acıyor. Dua dirilik yemeğinin ve suyunun sunulmasını emrediyor. Ancak o (ADA-PA) buna rağmen yiyip içmekten sakınıyor. ANUM merakla neden yemediğini soruyor. ADA-PA cevabında "benim babam EA bana bir şey yiyip içmememi söyledi." Bu cevaptan sonra Anûm "onu tekrar yere atın!" diye buyruk verdi."

Biz eski insan uygarlığının önemli bölümünü oluşturan dini inançların hem Türkistan'daki hem de Mezopotamya'daki Sümerler ve eski atalarımız arasındaki görünüşlerini gözden geçirdik. Onların ikisinde de çeşitli yaşam şartlarını hem de tarihi dönemleri anlatan inançları görüyoruz. Ancak onların arasında genelde iki tip dini inanç açıkça farkedilmektedir. Onların birincisi ekonomide avcılığın ve hayvancılığın temel rol oynadığı döneme ait olan "Animizm" dir. Bu inancı savunanlar bütün yer-yüzünü göze görünmeyen iyelerle, cinler ve devlerle dolu görüyor ve halk arasında cadıcılık (sihirbazlık) gelenekleri ve görenekleri temel rol oynuyordu. ikinci inanç ise, hayvancılıktan tarımcılığa ve yerleşik yaşama geçilerek, ilk köylerin ve kentlerin meydana gelmesi dönemine ait olan "Naturizm" dir. Bu dini inanç sisteminde belli bir düzen hakimdir. Ekonomik ve toplumsal ilişkilerde şahlar, hakimler ve çeşitli bölge ve kentlerin arasında oluşan düzenler, Tanrı'ların arasına da yansımıştır. Bunun gibi de tarımda temel rol oynayan "gök" ve doğanın diğer güçlerine hem de "öküz"e tapınmak ortaya çıkıyor. Bilim adamları bu süreci şöyle açıklıyorlar: "İşte boyların birleşmesiyle büyük kabilelerin kurulduğu ve bir kabilenin diğerine baş eğdirmesiyle egemen bir "sülale"nin belirdiği sıralarda, aile atalarına tapın-ma niteliğindeki animizmin natürizme dönüştüğü görülmektedir. Gerçekten ilkel tarımın natürizmin kaynağı olduğu açıktır. Geniş ölçüde doğal güçlerin etkisine bağlı olan tarımcılığın insanları güneş, yer, su vb. doğa nesnelerine ve olaylarına üstün güçler yüklemeye, doğanın en önemli ve belirgin yönlerini Tanrı'laştırmaya ve bu güçler ile egemen varlıklar arasında bir aynileştirmeye sürüklendiği anlaşılmaktadır."

Yukarıda görüldüğü gibi Sümerlerin dini inançlarında Şamanlığın izi açıkça görülüyorsa da, ancak hakim olan temel inanç ikinci tipte olmuştur. Bu inanç sisteminde en üst yeri gök Tanrı'sı ANU alırken, hemen ardından yer Tanrı'sı EN-Kİ ile yel Tanrı'sı EN-LİL ve ondan sonra ise ikinci sınıf Tanrı ve Tanrıçalar sistemi görülmektedir. Bizim eski atalarımızın arasında da böyle dini inançların var olduğunu biz yukarıda açıklamıştık.

Bizim düşüncemize göre, gök Tanrı'nın özel yeri olan çok Tanrı'lı dini inancın ilk meydana geldiği Türkmenistan (Genel Türkistan) olmalıdır. Bu inancın yüze çıkması ise "anev" /Anû uygarlığının meydana geldiği dönem olmalıdır. Sümerler de bu dini inancın mayasını bu yurttan götürmüş olmalıdır. Onların gök Tanrı'sının adı ANU sözcüğü ise, yukarıda da açıkladığımız gibi Türkmence aNEV sözcüğü ile aynı olması açıkça görülmektedir. Burada altının çizilmesi gereken bir önemli mesele de Sümerlerin kendi gök Tanrı'larına dingir (Tanrı), yel, yer ve diğer Tanrı'larına ise "EN" (iye, sahip, pir) takma ad koymalarıdır.

Arkeologların günümüze kadar Türkmen topraklarından ortaya çıkardığı çeşitli Tanrıçalarının hem de kutsal öküzlerin çok sayıdaki heykelleri de bu fikre temel oluşturmaktadır. Çünkü onların hepsi Mezopotamya'da tekrar oluyor. Eski Türkmenistan ile eski Mezopotamya arasındaki birbirine denk gelen yer-yurt ve insan adlarını da buna eklemek mümkündür.

Bu fikri daha güçlü destekleyen başka bir delil de Amerika'nın ünlü bilim adamı Durant'ın dünyanın en eski uygarlık beşiklerinin başında anev (Anau) ün gelmesi hem de uygarlığın çeşitli görünüşleri yönünden "tek Tanrıcılık" inancının ilk kez Türkistan'da (Orta Asya'da) ortaya çıktığı konusundaki bilimsel açıklamalardır. Çalışmanın "Sonuç" bölümünde Durant'ın bu konudaki görüşüne tekrar yer verilecektir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Ön Türk Tarihi Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir