Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türkmenler, Sümerler ve Mezopotamya ilişkileri

Burada Ön Türk Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Türkmenler, Sümerler ve Mezopotamya ilişkileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 21:47

Türkmenlerin Atalarıyla Sümerler ve Eski Türkmenistan ile Mezopotamya ilişkileri

Önce de değindiğimiz gibi, Anau medeniyetinin hemen ardından Mezopotamya'da insanlık tarihinin çok zengin uygarlığı Sümerler tarafından meydana getirilmiştir. Tarih biliminin gelişmesi sonucunda Sümer ve Anu medeniyetleri arasında bulunan ilişkiler ve Sümerler ile Türklerin atalarının arasındaki akrabalık aydınlanmaktadır. Biz bu konudaki kendi düşüncemizi aşağıdaki bölümler esnasında izah etmeye çalışacağız.

Tarihi Gerçekler:

Türk Ansiklopedisi adlı eserde Sümerler hakkında şu satırlar vardır: "Güney Mezopotamya'da Sümer ilinde yapılan arkeolojik araştırmalar, hususiyle Uruk harabesinde tespit edilen kültür katları ile, başka başka kazı merkezlerinde bunlara tekabül eden katlarda elde edilen ve asıl bu yerlerle temsil edilip onlara göre adlandırılan buluntuların mukayesesi Sümerlerin Aşağı Mezopotamya'nın yerli halkı olmadığını göstermektedir... Sümerlerin Güney Mezopotamya Uruk katı sonlarına doğru göç ettiklerinin delilleri olduğu söylenebilir...
Öte yandan Benno Landsberg'in tahlil ve teşhislerine göre, aslında tek heceli bir karakter arz eden Sümerceye, Sümerlerin Mezopotamya'ya göç edip yerleşmelerinden sonra birtakım iki veya daha fazla heceli ve Sümercenin bünyesinden farklı yer adları ile meslek adları ve diğer kültür kelimeleri girmiştir. Bu arkeolojik ve filolojik deliller, başta Frankfort olmak üzere, bazılarının Sümerlerin El-Ubeyd çağından beri Güney Mezopotamya'da mevcut oldukları görüşünü kabullenmeye imkan bırakmamaktadır. Sümerlerin umumiyetle Mezopotamya'ya doğudan geldikleri kabul edilmiştir. Tabii bu görüşte arkeolojik ve filolojik bakımlardan birtakım münasebet ve benzerliklerin tesiri bulunmaktadır... " Tanınmış Sümerolog Karmer de Sümerlerin Mezopotamya'ya dördüncü binin ikinci yarısında gelmiş ola-caklarını ve ana yurtlarının bilinmediğini belirtmektedir. Onun kanaatince, Enmerkar ve Aratta üzerinde dönen, destan! menkıbeler silsilesinden hükmedileceğine göre, ilk Sümer hükümdarları, belki Hazar Denizi çevresinde kurulmuş olan bir şehir devleti ile çok sıkı bir münasebete girmiş bulunuyorlardı. Bir ölçüde Ural-Altay dillerini hatırlatan Sümer dili de yapısı bakımından bir bitişken dildir ve bu dil vakıası da Aratta gibi aynı geniş sahaya işaret etmektedir."

Kramer tarafından Sümerlerin sıkı ilişkide olduğu ve onun fikrine göre Hazar çevresinde yer alan Aratta şehrinin Eski Türkmenistan'da olduğu konusunda Türkmenistan'ın ve bütün eski Sovyet Cumhuriyetlerinin ünlü bilim adamları tarafından yazılmış olan Sovyet Türkmenistanı adlı eserin birinci cildinde aşağıdaki bilgileri buluyoruz: "Margiyanalıların yerleştiği yurtlarının tümü konusunda, yerleştiği pek çok bölgenin susuzluktan çöl olmuşsa da, onların birkaç kentlerinin mevcut olduğu konusunda açıklamalar ve bilgiler vardır.

Part Margianası kentlerinin gerçek sayısı, birbirlerine göre coğrafi konumları bakımından doğru belirlenmiş olmasa da, M.Ö. 2. yüzyılın birinci yarısında yaşayan Klaudi Ptolomey tarafından yazılmıştır. O kentleri 102° ve 106° doğu boylamlarında gösterip, güneyden kuzeye doğru sayarak aşağıdaki dokuz kentin adını yazıyor: Nigeya (Niseya), Kamaguryana, Reya, Antihoya, Margiyana, Nasoi, Argadina (Aradena), Sena (Sina), ARATA ve Ariyaka". Yukarıda adı geçen ARATTA destanının metnini kitabın yer-yurt adları bölümünde tanıtacağız.

İranlı tarihçi Hasan Pirniya bu konuda şöyle yazıyor:

Ancak Akkadların ve Sümerlerin nereden geldikleri konusunda Aşkabat'ın yakınındaki Anu, Astarabad'ın yakınındaki Türendepe, (bazılarına göre Turantepe B.G.) ve Daraygez'de (Güney Türkmenistan çevresi, BG.) bulunan seramik eşyalar, kap kaçaklar ve buna benzer şeylerin imalat ediliş şekilleri Elam tarzı ile aynı olup altın vazoların yüzünde ise Sümerlerin resimlerinin işlenmiş olmasını göz önüne alarak, bazı bilim adamları Elam Uygarlığı ile Güney ve Batı Türkmenistan uygarlığının birbiriyle ilişkisinin olması gerektiği kanaatine, belki de Sümerler de kuzey taraftan Basra Körfezine ve Babil düzlüğüne gelmiştir diyen düşünceye varmışlardır."17 Hasan Pirniya kendi kitabının girişinde dünyadaki mevcut dilleri ve eski dilleri üç gruba bölerek Elam ve Sümer dillerini Ural-Altay ve diğer bükünlü (iltisa-ki) dil grubuna koyuyor.

Türk tarihçisi Kamuran Gürün de Anu Medeniyeti ve onun tarihi dönemi (M.Ö. 8000-3900 araları) konusunda uzmanların ortaya koyduğu çeşitli fikirleri izah etmesinin yanı sıra Sümer medeniyetinin ve Sümerlerin menşeinin neresi olduğu hususundaki çeşitli fikirleri de (Türkmenistan, Hindistan, belki de üçüncü bir yer) analiz ediyor. Gürün burada Anu'dan elde edilen buluntuların bu konuların açığa kavuşmasındaki önemini vurguluyor.
Tarihçi Nissen Sümerlerin başka yerden gelmesini şöyle açıklıyor. "Mezopotamya'da M. Ö. 3200 yıllarında çok sınırlı bir dönem süresinde beklenilmedik bir durumda medeniyetin çeşitli yönleri kesin olarak değişmiştir. Bu değişmenin sadece eski kavmin yerini daha gelişmiş bir ülkeden gelen yeni bir kavimin alması ile gerçekleşmesi mümkündür." Bundan başka da nüfus sayısında yedi kat bir artışın olduğunu zikrederek bu olayı Sümerlerin Mezopotamya'ya gelip yerleşmesi ile ilişkilendiriyor.

Gene bir iranlı tarihçi Meşkur da bu konuda şöyle yazıyor: "Babil'in ilk yerli kavimlerinin Sümerler ya da Samiler olduğu konusunda çeşitli görüşler var. Günümüzde alimlerin çoğunluğu Sümerlerin Babil'de yerleşmiş olduğunu savunuyorlar. Sümer yurdu Tevrat'ta Şenar adıyla geçiyor. Onların kendileri kendi yurtlarına Şumer demişlerdir. Sümer'de bulunan pirinç eşyalardan anlaşıldığına göre onlar Fırat etrafına birden bire beklenilmedik durumda gelip, medeniyetlerini ise Hazar Denizi'nin güney doğusundan kendileriyle getirmişlerdir. Ancak bazı bilim adamları ise bunların deniz tarafından geldiklerini öne sürmektedirler."

Alman bilim adamı Oberhuber Die Kultur des Altesorientes adlı kitabında dünya uygarlığında yazının bulunması konusunda şöyle bir fikir öne sürüyor: "Sümerlere ait bulunmuş yazıların ve yazının sonraki olgunlaşma süreci ile ilgili belgelerdeki metinlerin çoğunluğu ticaret ve yönetim işlerine ait olduğu için bilim adamları yazının meydana gelmesinde ticari ilişkilerin temel rolünün olduğunu vurguluyorlar. Bu düşüncenin savunucusu Heishelheim'in fikrine göre şehir medeniyeti sadece coğrafi şartların ya da kent uygarlığının ortaya çıkması sonunda teşekkül etmeyip belki ticari ilişkilerin ekonomide temel rol oynamasından kaynaklanmaktadır. Bu teorinin doğruluğunu ispat eden en inandırıcı delil ise Yakın-Doğu ve Orta Asya'nın ticari ilişkilerinin kesişim merkezinde yerleşen Hazar ötesindeki (Türkmenistan'da) doğunun en eski kenti Anu'dur."

XI. yüzyılda yaşamış olan Kaşgarlı Mahmut dünya çapında tanınmış eseri Divan-ı Lügati t Türk'te ve bunun gibi XIII. yüzyılda yaşayan ünlü tarihçi Hamedanlı Hoca Reşideddin Fazlul-lah'ın Camiu't Tevarih adlı eserinde Türklerin şeceresini Hz. Nuh'dan başlatıyorlar. Nuh ise bilim adamlarının açıklamasına göre Ziusudra adıyla Sümerler arasında yaşamış bilgin, belki de marangoz olmuştur. Nuh Tufanı Destanı ise tarihçilerin fikrine göre herhalde dünyayı su basanda (bazılarına göre Sümerlerin yurdunu) kendi yaptığı gemi ile bir grup insanı ölümden kurtarışını konu alan bir folklorik destandır. Bu destan zamanla dini bir nitelik kazanarak Tevrat ve sonraki kutsal kitaplara girmiştir diye düşünülebilir.

Belki yukarıda belirtilen ünlü tarihçilerin Türklerin aslını Nuh'tan getirmeleri ile ilgili görüşleri bir hayale dayalı olmayıp çok eski kaynaklara ve halk arasında uzun zamandan beri yaşaya gelen yaygın rivayetlere dayanmaktadır.
Nuh sözüne gelince, bu sözcük Sümer dilindeki NU sözü ile bir olup sonraki Sami Kavimler tarafından NUH şeklinde yazılmış olabilir. NU sözcüğünün Sümer dilindeki anlamları; insan, türetmek ve tohum demektir. Bu söze anlam bakımından denk, yansıma bakımından da çok yakın kelimeler Altay dillerinde de vardır. Örneğin: Gold dilinde NAi, Kore dilinde NEI, Mongol dilinde ise NİALMA, hepsi insan anlamındadır.

Türkmenlerde de bir kimseyi övmek istediklerinde NAY BAŞI ibaresi kullanılmaktadır. Bu sözün de anlamı insanların en seçkini olsa gerek.
Türkmenistan ile Mezopotamya arasındaki tarihi ilişki konusunda Türkmen bilim adamlarının yazdığı son makaleler daha açık bilgiler vermektedir. Ödek Ödekof şöyle yazıyor: "... Yazarın Türkmen Boyu "Teke" ve "Göktürk" sözcüklerini açıklamaya sistematik yaklaşması, Türkmenlerin etnogenetik kökünü M.Ö. 3000. yıla götürmeye imkan verdi. Bunu çeşitli uzmanlar, tarihçiler, arkeologlar, dil bilimciler ve yazarlar teyit etmişlerdir. Bunun gibi yaklaşmanın esasında Şumerler (Sümerler) adının ve uygarlığının temel unsurunu izah etmeye Sümer yurdunda ve Altıntepe'de (Güney Türkmenistan) yaşayan halkların birbirleriyle akraba olduklarını ispat etmeye imkan buluyoruz. Böylece, Sümer yurdunda yaşayan SAKGiK halkı Altıntepe uygarlığını türeten halkların doğrudan nesilleridir diyen tarihi sonuca varmak mümkündür."

Gulla da "Türkmenlerin ataları sayılan ve Mezopotamya'ya göç eden Sümerler sonra Akkatlar, Elamlılar konusundaki bilimsel kaynaklar oraya göçmeyi M.Ö. 4000 yılına tarihlendirmektedir. Ancak bu dönem Anu medeniyetinin gelişmiş bir dönemine rastlamaktadır. Bu nedenle onların kendi vatanlarını ekonomik düzey ve uygarlık seviyesinin yüksek olduğu bir dö-nemde terk etmelerini anlamak zordur. Ancak M.Ö. 4000 yıllarının sonları ve 3000 yıllarının başlarında o döneme göre ekonomi ve uygarlık bakımından gelişmiş GÖKSÜYRÜ'nün (Türkmenistan'da) dokuz obasının hepsi boşalmıştır. Bu göçün sebebi ise o dönemde OKS diye adlandırılan şimdiki Tecen ırmağının suyunun bu günkü İran toprağından kasıtlı olarak azaltılmasıdır. Bu, rutubetin azalması nedeniyle, Karakum (şimdi Türkmenistan'ın % 80'i teşkil eden bir saha) alanının çölleşmesine neden olmuştur. Bu sürecin başlaması ile M.Ö. 4000 yıllarının sonunda Göksurililerin, sonra Sümerler adını alan büyük bir kesimi, bol su arayarak Mezopotomya'ya giden kavim olması mümkündür."

Sümerologların birkaçı Sümer dilinin Hindistan'da Aryanlardan önce yaşayan ve dilleri Ural-Altay dil karakterine sahip olan DRAViDA'ların diline benzerliğini de göz önünde tutarak belki de Sümerler şimdiki iran'ın güneyinden geçerek Mezopotamya'ya ulaşmışlardır demektedir. Ancak o dönem doğal şartlarının şimdiki iran'ın doğusunda çok büyük ve sıcak çölleri meydana getirdiğini dikkate alarak bunun mümkün olacağına inanmanın çok zor olacağı sonucuna varıyorlar.

Bu ihtimali öne sürenlerin biri ise Soden'dir. O sözünün devamında der: "Bu eklemeli karakterli bir dile sahip olan Dravidalar Hindistan'daki zengin uygarlığın yaratıcısı sayılırlar. Hindistan'a en son nüfuz eden (arileşen) Aryanlar ise onları Doğu Hindistan'a sürüyorlar. Ancak, Dravidaları batıya göçmeye neyin mecbur ettiğini anlamak ve onların M.Ö. 4000 yılının hangi kesiminde göç ettiğini tespit etmek çok zordur. "

Dravidalar konusunda Sümerolog Hommel de şu açıklamalarda bulunmaktadır: "Kollar (Kolhlar) Hindistan'ın yerli nüfusunun son kalıntılarıdır. Sonra Turanlı (Türkistanlı) Dravidalar Hindistan'a geliyorlar, en sonunda da Aryanlar gelip Dravidala-rı Doğu Hindistan'a sürmüşlerdir.

Dravidi dilinde konuşan nüfusun günümüzdeki sayısı yaklaşık 200 milyon olup Hindistan yarımadasının 1/4'ünü oluştururlar. Bu dil, özellikle onun Tamilce lehçesi güçlü edebiyatı, eski metinleri ve M.Ö. 300 yıllarına kadar giden geçmişi ile kendi karakterini korumaktadır. Bu dil Tamil, Andrapradaş ve Mi-sur gibi birkaç yurtta resmi devlet dilidir."

Sümerlerin Orta Asya'dan gelmeleri konusunda bilimsel gerçekler daha çoktur. Ancak biz metnin bu bölümünü bu konuda yazılan en son eserlerin birine müracaat ederek noktalıyoruz: "Sümerlerin (M.Ö. 3300) Orta Asya'dan gelme ihtimali aşağıdaki şu faktörlerle açıklanıyor. Onların dillerinin Altay-Türk dillerine benzerliği, tapınaklarının mimari şekilleri ve süslemelerinin dağ tapınaklarına benzemesi ve genellikle yazıda kullanılan ideogramlarının (belgilerinin) dağ yurtlarıyla benzerlik göstermesidir. Sümerlerin dini inançlarının kökünün de Orta Asya ya da Bakterya'dan olduğunu kanıtlayacak anlamlı şeyler vardır:

Dağ tapınakları, dağ öküzüne secde etmek ve ek olarak Orta Asya'da olduğu gibi kralın muhafızlarının o öldüğü zaman, kendilerini zehirleyerek intihar etmeleri..."

Kaynakça
Kitap: 5000 Yıllık Sümer - Türkmen Bağları
Yazar: Begmyrat Gerey
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Türkmenler, Sümerler ve Mezopotamya ilişkileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 21:48

2. Yer-Yurt Adları

Yer-yurt adları dünyada en sabit ve derin tarihi anlamı olan sözcüklerdir. Çünkü bir yurtta kültürlerin değişmesiyle hatta resmi dilin değişmesiyle yer-yurt adları kayıp olmayıp halk tarafından muhafaza edilmektedir. Hatta pek çok bölgede yer-yurt adlarının manasını o bölgede şimdiki yaşayan halkın diliyle anlamlandırmak mümkün değildir. Bunun için bilim adamları Mezopotamya'daki bazı yer-yurt adlarının Sümer dilinde belli bir anlamı olmadığı için o bölgede Sümerlerden önce başka bir kavim yaşamıştır, Sümerler ise başka bir yerden göç edip gelmiştir diye bir kanaate varıyorlar. Bu sebeplere göre, Eski Türkmenistan ile Mezopotamya'daki birkaç yer-yurt adının birbirine denk gelmesi veya yakın olması çok anlamlı ve tarihi açıdan önemlidir. Meselenin gene bir ilginç ve anlamlı yönü ise Türkmen topraklarındaki bazı yer adları hatta insan adları günümüzdeki konuşulan Türkmence ve hatta diğer Türk dillerinde anlam bulunmadığı bir durumda bile, Sümer dilinde belli bir anlam kazanmaktadır. Bunun sebebi ise Sümer dilinin o dönemlerde yazıya geçerek değişmeden ve asimile olmadan kurtulan yegane akraba dil olmasıdır.

Bu adların birkaçını inceleyelim:

2.1. Aratta


Biz yukarda Kramer'in Sümer metinlerinde adı geçen "Arat-ta" kentinin Hazar çevresine işaret ettiğini savunduğunu ve aynı şekilde bu kentin Türkmenistan'ın en eski kent adlarının arasında bulunduğunu açıklamıştık. Şimdi Kramer'in zikr ettiği bu kente ait destanın metnine bakalım:

Enmerkar ve Aratta'nın Sahibi (İyesi)

O bir defa öyle olmuştu: İn-anna'nın kendi kutsal yüreğinde sevdiği,
İn-anna'nın kendi kutsal yüreğinde Şuba yurdundan seçtiği. "Utu" nun oğlun merkar'dan,
Kendisinin mehriban hanım hakanı olan kızdardeşine
Kutsal İn-anna'ya bir yalvarış geldi:
Ey benirrukızdardeşim İn-anna, Uruk için.
Koy, Aratta'nın halkı güzel süslenen altın gümüşler temin etsin.
Koy. onlar temiz yakutları, dağın kayalarından dereye indirsinler, Koy. onlar cevherler ve temiz yakutları getirsinler: Kutsal yurt Uruk'a
Senin vatan tuttuğun yerin, kutsal Gipar'a (?) Aratta'nın halkı güzel sanatı ile içeriyi süslesinler.
Ben; yalvarıyorum onların arasında,
Koy. Aratta Uruk'a boyun eğsin,
Koy, Aratta'nın halkı dağın taşını eteklerine getirenden sonra.
Benim için ulu tapınak yapsınlar,
Koy, benim için ulu sandık yapsınlar.
Benim önümde bir ulu sandık olsun. Tanrıların sandığı,
Onlar benim Kullab'daki Tanrılık Yasamı doğru icra etsinler,
Benim için Absu yapsınlar, bir kutsal büyük yurt gibi.
Benim için Eridu'yu bir dağ gibi temizlesinler.
Benim için Absun'nun kutsal tapınağı gibi bir kovuk yapsınlar.
Ben, kutsal türkümü Absu'dan seslendirdiğimde
Ben, tanrılık yasamı Eridu'dan getirdiğimde
Ben tanrılık orunumu çiçeklendiğimde? Çiçeklendirdiğimde ???
Ben Kullap'ta ve Uruk'ta hakanlık tacımı başıma koyduğumda
Koy, utu (güneş, güneş tanrısı) bana dostluk nazarını salsın
Elçi Aratta'nın iyesine dedi
Senin atan benim hakanım beni gönderdi,
Uruk'un sahibi, Kullab'ın sahibi
Beni senin yanına gönderdi
Senin hakanın, o ne söyledi, o ne dedi?
Benim hakanım, o şöyle söyledi, şöyle dedi,
Benim hakanım senin doğum gününden bir taç belirledi
Uruk'un iyesi, Sümer'in ejderhası, o gibi.
Hakan gibi güçlü, büyük yurda buyurgan koç O . . . çoban
Mehriban inekden, büyük yurdun yüreğinden doğan,
En-merkar, Utu'nun oğlu. beni gönderdi. Benim hakanım, o şöyle dedi:
Ben kentin halkını sürgün ederim, onlar göç etmeli olurlar kuşlar yuvalarından kaçmış gibi
Ben onu toza kararım, sanki kökünden viran edilmiş yurt gibi, En-ki'nin beddua eden yurdu, Arrata'nı Ben hükmen orayı toz ederim, Sanki bir zamanlar toz olup kalan yurt gibi.
İn-anna onun karşısında silahlanmıştır.
O. (Aratta) sözü dinlemedi diyen sözleri kullandı
(Onun dediklerini hiçe saydı)
Ben kenti kül olan toprak gibi ederim.
Ben hükmen kentin
Üstünde toz duman yükseltirim.
Onun madenlerinden altınlarını aldıktan sonra
Onun topraklarından gümüş çıkardıktan sonra
Gümüş işlendikten sonra
Çuvallar katırların sırtına yüklendikten sonra ....
Sümer'in genç Enlil'in evi
En-ki'nin tarafından.
Onun kutsal yüreğinde seçilmiş iye,
Koy, büyük yurdun halkı, benim için temiz ... yapsınlar
Koy, o, benim için şimşir gibi büyüsün, çiçeklensin
Güneş gibi ışık salsın, Ganun'dan çıktığı zaman,
Benim için onun eşiğini süsle.
Ey, Uruk'un iyesi, bir parça kil al, levha gibi, onun yüzüne
sözcükler yaz
O kilin yüzünde bir sözcük yok
Evet, sana güneş Tann şöyle hatırlattı,
Şöyle yap, levhanın yüzüne yaz: Enmerkar."

Bilim adamları bu destanda geçen Enki ve İn-anna gibi büyük Sümer tanrıları tarafından öne sürülen amaç ve eposun cereyan ettiği atmosferi göz önünde bulundurarak bu olaylarla ilgili açıklayıcı fikirlerini şu şekilde beyan etmişlerdir.

Uhlig şöyle yazıyor:

"Bu metin noktalar ile gösterilmiş boş yerler olmasına (kaybolmuş sözcüklerine) rağmen çok şeyleri açıklıyor. Anlaşıldığına göre Eridu kentine kadar uzanan ülkelere egemen olan Uruk'un hakanı, Enki'nin kenti olan Eridu'yu viran etmesinin ardından altın ve yakut zenginliği ile meşhur olan Aratta'nın halkı yıkılan şehirleri tekrar yapmaya ve Enki'nin tapınağını tekrar inşa etmeye, ayrıca gümüş ve mücevherlerini getirerek Uruk'un tapınağını süslemeye ve orada yeni bir tapınak kurmaya mecbur ediliyor. Bu amaç ilk olarak bir tanrının ağzından tehdit edici motifte ifade edilerek, bir elçi vesilesiyle Aratta'nın sahibine haber veriliyor. Bu olay bir kutsal dini amaç gibi gösterilirse de, gerçekte o dünyevi çıkarlar ve güç ifade etmek için olup, din ise sadece örtü olarak kullanılmıştır."

Soden'in açıklamasına göre bu mitte İnanna kendi hakanının yardımına geliyor. O bu amaç için düşman yurdunu (Aratta'yı) müthiş bir kuraklığa uğratarak ağır şartlar altına sokuyor. Soden'in bu değerlendirmesi, yukarıda Türkmen bilim adamlarının o dönemde Türkmenistan'da Karakum Çölünün büyümesi ve ağır kuraklığa maruz kalmasından dolayı oranın halkının dünyanın çeşitli yurtlarına, bu cümleden olarak Mezopotamya'ya gitmeye mecbur oldukları konusundaki fikirlerine uygunluk göstermektedir. Çünkü, destanda bu iki yurdun arasında ilişki olduğunu açıkça görüyoruz.
Burada "Aratta" yurt adı olarak Güney Azerbeycan topraklarında da bulunmasına dikkat çekmek istiyoruz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Türkmenler, Sümerler ve Mezopotamya ilişkileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 21:50

2.2. Küngür (Künür), Türkmen Sahra'da (Kuzey İran'da) yerleşen bir eski Türkmen obasının adı.

Sümerler kendi yurtlarını KİN-Kİ daha açıkçası KİN-GİR diye adlandırmışlardır. Bu adın asıl ya da mecazi anlamı uygarlık yurdu diye anlaşılmıştır. Sümer dilinde günümüz Türkmen dilindeki gibi geniz sesi (palatal / nazal) olmasını göz önünde tutarak bu iki sözcüğü aynı yansımada okumak mümkündür. Birleşik sözcük olan KİN-GİR iki basit sözcükten KİN ve GİR sözcüklerinden oluşmuştur. KİN sözcüğü Sümer dilinde birkaç anlamda kullanılmış ve bir anlamı da iş demektir (bkz. sözlük bölümüne). Bu sözcük Türkmen dilinde müşkil ve zahmetli anlamına gelen KIN sözcüğü ile yansıma bakımdan bir, anlam bakımından ise çok yakındır. İkinci basit sözcük GİR (Kİ) ise Sümer dilinde yer, belli bir yer anlamına gelmektedir. Bu sözcük Türkmen dilindeki gır (kır) sözcüğü ile hem yansıma hem de anlam bakımından tahminen birdir. Nedeni, gır sözcüğü Türkmen dilinde ırmakların çöküntüsünden oluşmuş, bazı yerleri kuru ve çoğunluğu tepelerden ibaret yer anlamındadır. Sümerlerin yurdu da iki ırmağın arasındaki gır (kır) dan ibarettir. Bunları göz önünde bulundurarak zahmetli kır diye düşünmek mümkündür. Bilim adamlarının Mezopotamya'nın kurak toprağının çok zahmet istemesi konusundaki açıklamaları da bu düşünceye destek veriyor.

Türkmenistan'da da eskiden kalmış harabelerin arasında kalalı gir, kaplanlı gir gibi adlar vardır. Sümerolog Falkenstein bu sözcüğü KEN-GER ve KENER şeklinde yazıyor. Azerbaycan'ın Tebriz kenti yakınında bir köyün adı da Kenger'dir. Bizim bu yer adının nereden gelip çıktığı konusunda elimizde bilgimiz yok, ancak meselenin ilginç yanı, Falkenstein'ın LU-KEN-GER-RA sözünü Sümerli (Mann von Sümer, Sümerer) diye adlandırmıştır. Yukarıda adı geçen Azerbaycan köyün (veya kentin) bazı sakinleri kendileri için Kengerlu (kengerli) soyadını kullanıyorlar. LU-KEN-GER-RA sözcüğü ile KENGERLU sözcüğü arasındaki benzerlik çok anlamlıdır. Özellikle (LU) eki her iki dilde de bir yurda mensup adam anlamına geliyor (bkz. sözlük bölümü).

Bazı bilim adamları bu sözcüğü Kİ-EN-Gİ şeklinde yazıp, onun birinci hecesindeki Kİ sözcüğünü yer-yurt anlamında veriyorlar. Sümerlerde çoğunlukla adın sıfattan önce gelmesini göz önüne alırsak bu şekilde yazılmasının daha doğru- olması mümkündür. Ancak hangi şekilde yazılırsa yazılsın bu sözcüğün terkibindeki Kİ sözcüğü yer, yurt veya kır/gır anlamındadır.

"Türkistan'a ait eski adlarda da Kengü; yurt adı, Kagir Çayı ve Kangar etnik adı bulunması da dikkate şayandır."
Orhon yazıtlarında da Kengere ve Kengü sözcüklerinin yurt ve ya kavim adı olarak zikr edilmesi de çok anlamlıdır.

2.3. Anew (Aşkabat'ın 14 km. doğusunda eski kent harabesi):

Sümerlerin en ulu tanrılarının adı, Gök tanrısı olan Anu'dur. Ayrıca onların en büyük tapınağının adı da Uruk kentindeki Anu'dur. Biz bu iki sözcüğün anlamlarının bir olması konusunda dini adlara ayrılmış bölümde söz edeceğiz. Ancak burada iki noktayı hatırlatıyoruz. Birincisi, yabancı dillerde (Hindo-German dillerinde) yazılmış eserlerde anew sözcüğünün Anu, bazen Anau şeklinde yazılması ve ikincisi, bilim adamlarının eserlerinde atalarımızın gök tanrısına inandığı konusunda kesin bilgiler vardır (bkz. din bölümüne).

2.4. Urgenç (Eski Urgenç Türkmenistan'da, Yeni Urgenç Özbekistan'da):

Sümerlerin en önemli ilk kentlerinin adları Ur ve Uruk olmuştur. Sümer dilinde Ur sözcüğü insan ve Uru sözcüğü ise kent anlamındadır. Bu sözcükler günümüzdeki Türkmen dilinde Uruğ (Uruk), yani hanedan, boy; sözcüğü ile aynı kökten olsa gerek. Çünkü bu sözcüklerin şekil ve anlam bakımından birbirine yakınlığından başka bilim adamlarının açıklamasına göre ilk köyler, belli bir akraba insan toplulukları, yani uruğ'un yerleşmesiyle türemiştir. Netice itibarıyla uruğ veya urug sözcüklerini ilk insanların kurdukları köylere ad olarak vermiş olmaları büyük bir ihtimaldir. Bunları nazara alırsak, bu sözcüklerin arasında yani Sümerdeki Ur, Uruk. Türkmenistandeki Urgenç ve Azerbaycandeki Urmiye kent adlarının arasında belli benzerlikler duyulmaktadır diye düşünüyoruz. Bu kent adlarına benzer Türkmenistan'da "Herrik-gala" ve Azerbaycan'da ise "Erk-gale" gibi eski yurt adları da bulunmaktadır.

2.5. Nusay (Aşkabat'ın 16. km güney batısında eski kent harabesi):

Günümüzdeki Irak Türkmenlerinin yurdu olan Kerkük şehrinin çevresinde (Yorgan Tepe) de Sümerlerin M.Ö. 2500 yılına ait Nusi (Nuzi) kentinin harabeleri var. İki tane basit kelimeden ibaret olan bu birleşik kelime yansıma bakımından hemen hemen aynıdır. Bu sözcüğün anlamını ise şöyle düşünmek mümkündür. Daha önceki satırlarda NU sözcüğünün insan olduğuna işaret edilmişti. Sİ sözcüğü Sümer dilinde hürmetli, dost anlamına da gelmektedir.

Böylece, Nusi sözcüğünü hürmetli, dost insan, pir gibi anlamlarıyla düşünmek mümkündür. NU-SAY birleşik sözcüğüne gelince, SAY sözcüğü Türkmen dilinde seçkin ve SI-LAG kelimesi ise hürmet demektir. Netice olarak NU-SAY sözcüğünü seçkin insan olarak düşünmek mümkündür.

2.6. Parab (Farab):

Türkmenistan'daki bu eski kentin adı da Mezopotamya'daki Fara kenti adına yakındır.

2.7. Madau Tepe ve Madau Dağları:

Türkmenistan'daki bu eski yurt adları ise Sümer dilindeki MADA sözcüğü ile bir kökten olsa gerek. Mada sözcüğü Sümer dilinde yurt, uygarlık yurdu anlamındadır. Ayrıca matu sözcüğü de Sümer dilinde yurt anlamındadır.

2.8. Durun:

Türkmenistan'daki bu eski yurdun adının Sümer dilinde DUR, DURU ve DURUN şekillerinde iskan, yurt tutmak, yaşamak gibi anlamlan vardır (bkz. sözlük bölümü). Bu sözcük Türkmen dilinde de durmak, toktamak, yurt tutmak gibi anlamlar taşımaktadır.

2.9. Gavur Tepe, Gavers:

Türkmenistan'daki bu eski yurt adları da Mezopotamya'daki Gaur Tepe (Depe Gaur) ile çok yakındır.

2.10. Ahal: (Türkmenistan'da bir vilayet adı):

Sümer dilinde AKAL sözcüğü güç ve AGAL sözcüğü ise güçlü anlamındadır.
Bu sözlerin kökeninin bir olması ihtimali güçlü olabilir.

2.11. Amı (Amuderya):

Bu sözcüğü Sümer dilinde şöyle düşünmek mümkündür. Am yaban öküzü, dere sığırı demektir, i ise ırmak demektir. Neticede AMI sözcüğü öküz ırmağı anlamına gelebilir.

2.12. Mari, Marguş:

Türkmenlerin günümüzdeki yazdıkları şekliyle Mari Sümerlerin ünlü kentlerinden biri olmuştur.

Mezopotamya'daki Mari konusunda Kramer şöyle yazıyor:

"Kuzey Mezopotamya'da, şimdiki Irak ve Suriye sınırları yakınında Fransız arkeologlar Mari kentini kazıp ortaya çıkardılar. Bu kent günümüzden 3700 yıl önce defineciler tarafından viran edilmiştir. Bu kentin harabelerinde 28.000 m2 alanda yer alan büyük bir hakan sarayı göze çarpıyor.

Mezopotamya'daki Mari ile çağdaş olan Marguş medeniyeti konusunda arkeolog Sarianidi şöyle yazıyor:

"Bu medeniyetin 40 yüzyıl önceye ait olduğu açıklığa kavuşmuştur. Hatta onun özel yazısının olmasına da ihtimal veriliyor. Onun çalışmasındaki bu konu ile ilgili kısma bakalım: "... yerli demirci ustalar hemen hemen her türlü bakır, pirinç silahları ve süs eşyaları yapmayı öğrenmişlerdir. Onların arasında insan gözü resimleri ve şekilleri ile süslenmiş büyük baltalar dikkati çekiyor. Taş ustaları da burada çalışmışlardır. Onlar taşın her çeşidinden türlü süs eşyaları, bu cümleden olarak, incelikle nakışlanan mühürleri yapmışlardır. Ancak taş kolyler yapmakta özel maharet göstermişlerdir. Buna kanıt başını çevirip ağzı ile ayağını yalayıp duran deve resmi ile süslenen kolyedir. Bu ise Mezopotamya sanatından hiç de geride olmayan taş sanatına sahip olmasının bir göstergesidir."

MAR sözcüğünün Sümer dilinde çeşitli anlamları olup, bir anlamı da öküz'dür, ek / sözcüğü, yukarıda denildiği gibi ırmak demektir. Netice olarak MARİ'yi öküz ırmağı diye düşünmek mümkündür. Ami ve Mari adlarının öküz ile ilgili olması ve Türkmenistan'da günümüzden 6000 yıl önceye ait öküz başı heykelleri bulunması bir kanıt mıdır? Öküzün kutsallığını göz önünde tutarsak, çok doğal bir gerçekliktir.
Mar sözcüğünün öküz anlamında olmasını biz Babil'in en büyük tanrısı sayılan MARDUK sözcüğünde görmekteyiz.

(MARDUK Sümer dilinde MAR-UTUK (MAR-UT) şeklinde de vardır. Yani, güneşin genç öküzü anlamında olarak Babil'in kent tanrısıdır. (M.Ö. 2000 yılı) O ilk olarak M.Ö. 2600 yılından bilinmektedir. Hamurabi'nin döneminde MARDUK'un önemi daha da artarak Kassitler'de ise (M.Ö. 2000. yılın ikinci yarısında) Babil'in devlet tanrısı derecesine kadar yükselmiş-tir".

Yeri geldikçe, eski dönemlerden beri Volga ırmağının orta kesiminde yaşayan MARi halkını da hatırlatmak anlamlıdır diye düşünüyoruz. Bu halk konusunda büyük şöyle bilgiler var: "MARİ halkı Fin-Uğur halklarına bağlıdır. Onlar Sovyetlerde esasen ACCR'de yaşıyorlar. Bunun gibi Mariler Başkurdistan'da Udmurt'da, Tataristan'da Gorki'de başka yerlerde yaşıyorlar. Mariler XVI. yüzyıldan itibaren XX. yüzyıla kadar hristiyanlaştırıldı. Ancak onların eski dinleri animizin idi."

Bilindiği gibi Fin-Ugor ve Ural-Altay dilleri aynı dil topluluğundandır. Neticede, Mari halkının adı da bu dil topluluğuna aittir.
M.Ö. 1000 yılına ait Türkmenistan'daki Margiyana uygarlığını da dikkate alırsak, Man, Marguş ve Margiyana gibi Türkmenistan'ın eski uygarlıklarını simgeleyen adların aynı kökden olduğunu görüyoruz. Buna ilaveten Afgan Türkmenlerinin şimdi yaşadıkları yerlerdeki Marçav ve İran Türkmenler'inin yaşadığı yerlerdeki Marava Tepe ve Azerbaycan'daki Maraga, Anadolu'daki Mardin kentlerinin adlarına da dikkati çekmek istiyoruz.

Genellik'le Aratta, Man, Mada (Med), Kenger (Küngür) gibi en eski yurd adlarının Türkmenistan'da, Azerbaycan'da, Mezopotamya'da ve Anadolu'da aynen tekrar olması, bizim en eski atalarımızın devamlı olarak doğudan batıya akın etmesini anlatmaktadır. Bunun aynısı son dönemlere ait olan Şamahı, Şirvan, Diyarbekr gibi adlar da aynı bölgelerde tekrar olmuştur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Türkmenler, Sümerler ve Mezopotamya ilişkileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 22:01

3. İnanç Sistemleri

3.1. Genel Kavramlar:


Dinin ortaya çıkışı konusunda teoriler ve Türklerin İslamdan önceki dinleri konusunda kısa bilgiyi Muzaffer Sencer'den biraz kısaltarak aynen aktarmayı doğru bulduk: "Türklerin, İslamlık öncesi inançlarıyla ilgili kaynaklar, ayrı din teorilerine konu olan totemizm, animizm ve natürizm öğelerinin bir arada bulunduğu ve Şamanizm adı verilen bu sistemin, bu inanç ve pratiklerin toplamı sayılabileceğini göstermektedir. Bu bakımdan ayrı din teorileri olarak sunulmakla birlikte dinlerin evriminde ayrı ayrı aşamalar olan adı geçen din sistemlerine kısaca değinmek yerinde olacaktır.

3.2. Totemizm

Genel insanlık tarihinde ilk olarak Mac Lennan tarafından bağlanan "totemizm" Durkheim'e göre en temel ve en ilkel bir kült olarak bilinen en ilkel ve en basit bir örgüt içinde klan örgütünde geçerlidir. Klanı meydana getiren bireyler kendilerini bir akrabalık bağıyla, ama çok özel türden bir bağla birleşmiş sayarlar. Bu akrabalık, onların birbiriyle belli kan bağlarının bulunmasından ileri gelmez, onlar sadece aynı adı taşıdıklarından akrabadırlar. Bu ad, aynı zamanda, kendisiyle çok özel ilişkilerin bulunduğuna inanılan belli bir maddi nesneler türünün de adıdır. Bu ilişkiler akrabalık ilişkileridir. Klanı kollektif olarak göstermeye yarayan nesneler türüne "totem" denir. Klanın totemi aynı zamanda üyelerinden her birinin de totemidir.

Her klanın ancak kendisine özgü olan bir totemi vardır ve aynı kabilenin iki ayrı klanı aynı toteme sahip olamaz.Totem olarak kullanılan nesneler, çok büyük bir oranda, ya hayvanlar ya da bitkiler dünyasına, özellikle de ilkine özgüdür.
Totem yalnız bir ad değildir, bir amblemdir. Totem yalnız bir ad ve amblem değil, gerçek bir kutsal nesne tipidir. Totem klan üyeleriyle totem olan nesne arasındaki töz (cevher) birliği anlamına gelmektedir. Totemin basitleştirilmiş şekli eşya vb. üzerine kazılmaktadır. Görüldüğü gibi, totemizm, temelce klan birliğini temsil eden bir sembolün kutsallaştırılmasıdır.

3.3. Animizm:

Dinlerin kökeniyle ilgili bir sistem olarak ana çizgileriyle animist teoriyi kuran Tylor'dur. Ondan sonra teoriyi geliştiren Spencer, onu birtakım değişiklikler yapmaksızın yeniden tekrarlamamış olmakla birlikte, genellikle sorunlar her ikisi tarafından da aynı terimlerle konmuş ve benimsenen çözümler aynı olmuştur.

Tylor ve Spencer'e göre ruh kavramı, dinin temel kavramıdır. ilk insan basit bir yanılgının sonucu olarak rastgele bu kavrama ulaşmıştır. Düşlerinde+bedeni bir yerde durup kalmışken kendisinin şurada burada dolaşması ve çeşitli işler yapması yüzünden, o, kendisinde iki varlığın bulunması gerektiği çıkarımında bulunmuştur. Yine düşlerinde bedenleri düş görülen yerde olmayan kimseleri görmesi ve onlarla konuşması yüzünden, onların da kendilerinde iki varlığa sahip olmaları gerektiği yargısına varmıştır. Böylelikle giderek her bireyin bedenden ayrılma ve uzaklarda dolaşma gücünde bir eşinin, bir başka kendisinin bulunduğu kavramına ulaşmıştır. Bu eş, kişiye benzemekte ama ondan çeşitli özelliklerle ayrılmaktadır.

Bu eş "ruh" tur. Bu ruhsa bir "tin (spirit)" değildir, kendisinden ancak olağan dışı durumlarda ayrıldığı bir bedene bağlıdır. Ruh, ancak kendisini değiştirerek bir tin olabilmiştir. Öte yandan ölümün sadece bir uzun baygınlık veya uzayan bir uyku olduğunu düşünen ilk insan, bedenin uyanacağına, sonunda dağıldığını görmüştür. Böylelikle ruhun serbest kaldığını ve cisimlenmemiş bir tin meydana getirdiğini varsaymak zorunda kalmıştır. Böylece herhangi bir organizmadan ayrılmış ve mekanda serbest kalmış tinler doğmuştur.
Artık ruh biçim değiştirmiştir. Bu insanın bedenini canlandıran basit bir hayat ilkesinden, bir tin, iyi veya kötü bir cin hatta bir tanrılık doğmuştur. Ama bu tanrılaştırmaya ölüm yol açtığından, insanlığın bilinen ilk kültü, ölülere, ataların ruhlarına yönelmiştir.
Serbest kalan ruhların yaşayan varlıklar arasında dolaştıkları ve her türlü iyilik ve kötülüğün onlardan geleceği inancı, insanı, bu ruhların kötülüğünden kurtulmak için birtakım yollara başvurmak zorunda bırakmıştır. Böylece ilk törenler cenaze törenleri, ilk kurbanlar göçmüşlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere ayrılan besinleri sunma, ilk sunak mezarlarıdır. Bu cümle anlaşılmıyor!
Ata ruhlarının ayrı bir varlık alanı meydana getirdiği inancından hareket eden bu sistem, doğa üstü dünyadaki ata ruhlarının yöneticiliğiyle, kutsallığın baba yoluyla geçtiği ilkesine dayanır. Bu bakımdan, soy üyeleri ata ruhlarını kutlayarak onlar adına yanan soy "od"unu söndürmemeye çalışmışlardır.

3.4. Naturizm:

Animizmin temelindeki postüla, dinin hiç olmazsa kökçe, hiçbir fiziksel gerçekliği göstermediğidir. Ama Max Müller, karşıt bir ilkeyle işe girişir. Ona göre, dinin, bütün otoritesini aldığı bir deneye dayandığı bir aksiyondur. Müllere göre "din" eger, "bilincimizin yasaya uygun bir öğesi olarak yerini alacaksa, diğer bütün bilgiler gibi duyulur deneyle başlan-malıdır. Gerçekten Max Müller ve diğer Sanskritçe araştırıcıları, dinin kaynağını bir başka doğrultuda, dış doğanın insan üzerindeki etkisinde aramışlardır.

Tanrıların adları genellikle, ya hala kullanılan cins adlar veya orijinal anlamı bulunabilecek önceden cins olan kelimelerdir. Bunların her ikisi de ana doğa olaylarını gösterir. Örneğin Hindistan'ın ana tanrılarından birinin adı olan "Agni" kökçe duygularımızla algılandığı şekilde ve herhangi bir mitolojik ekleme olmaksızın yalnız maddi ateş olayını göstermiştir. Bu ve buna benzer olaylar, bu toplumlarda doğanın biçim ve güçlerinin, dinsel duygunun kendisini bağladığı ilk objeler, tanıştırılacak ilk nesneler olduğunu göstermektedir.

Müller "ilk bakışta" der, "doğadan daha az doğal hiçbir şey yoktur. Doğa en büyük sürpriz, bir korku, bir şaşkınlık, bir durağan mucizedir ve süreklilik, değişmezlik ve düzenli olarak tekrarlanmaları yüzündendir ki bu durağan mucizenin belli görünüşleri, önceden sezebilirlik, olağanlık, anlaşabilirlik anlamında doğal sayılmıştır. ilk zamanlardan başlayarak dinsel düşünce ve dili doğuran, bu geniş sürpriz, korku, şaşkınlık, mucize alanı, birbirinden ayrı olarak bilinmeyen, başka bir ifade ile sonludan ayrı olarak sonsuzdur." Bu sonsuzun duyumlanmasından din çıkmıştır.

Bununla birlikte, gerçekte din, ancak bu doğal güçler, artık zihinde soyut bir biçimde gösterilmedikleri zaman kurulur. Bu güçlerin, kişisel etmenler, yaşayan ve düşünen varlıklar, tinsel güçler ve tanrılara dönüşmesi gerekir. Max Müller'e göre, düşünce üzerine yaptığı etkiyle bu biçim değişimini doğuran dildir.

Kendisinden kullandığımız bütün kelimelerin çıktığı ve bütün Hint-Avrupa dillerinin temelinde bulunan "kök"ler, iki belirgin karakteristik gösterir. Önce, kökler geneldir, yani, özel nesne ve bireyleri değil, tipleri hatta aşırı genellikteki tipleri gösterir. ikinci olarak, bunların karşılık olduğu tipler, obje tipleri değil, eylem tipleridir. Bunlar, canlı varlıklarda, özellikle insanlarda görülen en genel eylem biçimlerini gösterirler.

işte kökenleri yüzünden, bu kelimeler, doğa güçlerini, ancak insan eylemlerine en yakın görünen belirtileriyle gösterebilirler. Örneğin, güneş, boşlukta altın oklar atan "bir şey" olarak adlandırılmıştır. Ama, doğal olaylar, bu şekilde insan eylemleriyle karşılaştırıldığından, onların bağlandığı bu "şey" zorunlu olarak az çok insanlara benzeyen kişisel etmenler biçiminde anlaşılmıştır.
Böylece dil, duyulara açık olan maddi dünya üstüne, hiçten yaratılan ve fiziksel olguların nedenleri sayılan tinsel varlıklardan meydana gelen yeni bir dünya koymuştur.

Bir kere bulunduktan sonra, tinsel dünyayı gösteren kelimeler, sınırsız genişleme gücü kazanmış, böylece bir pantheon, bir tanrılar hiyerarşisi yaratabilmiştir. insanın kendi ruhu, fikri ikinci dereceden bir gelişmedir ve atalara tapınma dini, daha önemli olan doğaya tapınmanın bir yansımasıdır.

Bu üç teorinin dayanağını ve içeriğini meydana getiren inanç ve pratiklerin, birbirine karşıt ve ayrı ayrı dinin kaynağını açıklayan sistemler olmaktan çok, -hiç olmazsa Türklerin dinleri söz konusu olduğunda- birbirini izleyen dinsel gelişme dönemleri olduğu düşünülebilir."

3.5. Şamanizm

Türklerin dinsel evrimlerini belirledikten sonra, totemizm, animizm ve naturizm öğelerinin bir bileşimi olan şamanizm inanç ve pratikleri üzerine durmak yerinde olacaktır. Eski Türklerde bir ve büyük Tanrı hakkında açık bir inanç ve anlayışın bulunup bulunmadığı kesinlikle bilinmemektedir. Çin kaynaklarının belirlediğine göre Orta Asya'da devlet kuran sülalelerin hepsinde Gök tanrı kültüne rastlanmaktadır. Göktürk yazıtlarından VI. ve VII. yüzyıllarda, Gök tanrı hakkındaki inançların gelişmiş olduğu, "Tanrı" adının tek başına, başka tanrılarla karıştırılmadan söylendiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Göktürk ve Uygur hakanlığı döneminde, maddi bir varlık olarak tasarlanan, Gök'le onun sahibi olan ruh birbirinden ayrılmamış olsa gerekir. Kaşgarlı Mahmut'un "Tengri" sözcüğünü açıklarken " kafirler göğe Tengri derler, yine bu adamlar büyük bir dağ, büyük bir ağaç gibi, gözlerine ulu görünen her şeye Tengri derler. Bu yüzden bu gibi şeylere yükünürler (tapınırlar)" demesi, Eski Türklerde "Tengri" sözcüğünün görünen gökle, ulu varlık anlamına geldiğini, maddi bir varlık sayılan gökle büyük bir gücün aynılaştırıldığını göstermektedir. Bugünkü şamanist Türkler, "Tengri" kelimesini eski Türklerdeki anlamıyla kullanmakta ve bizdeki anlamıyla "gök" kelimesine dillerinde yer vermemektedirler.

Güneş, ay, yıldız, yıldırım ve yelle ilgili inançlar, Gök tanrı kültüyle ilişkilidir. Altaylı şamanistler güneşle ant içerler. Altaylılara göre Güneş ana, Ay atadır. Şamanistlerin inançlarına göre, güneş ve ay tutulmasının nedeni, güneş ve ayın kötü ruhlarla çarpışmaya girişmesi ve bazen yakalanarak karanlık dünyasına sürüklenmesidir. Bütün Türk lehçelerinde bu olayın "tutulmak" la açıklanması, eski bir inancın izlerini gösterir. Güneş ve ay tutulduğu zaman, şamanistler bunları kötü ruhların elinden kurtarmak için bağırır çağırır, davul çalarlar.

Kaynakça
Kitap: 5000 Yıllık Sümer - Türkmen Bağları
Yazar: Begmyrat Gerey
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Türkmenler, Sümerler ve Mezopotamya ilişkileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 22:47

9. Mimarlık ve Heykeltraşlık Sanatında ve Buna Benzer ilk Yazı İşaret(symbol)lerindeki Benzerlikler:

Geçen bölümlerde, Mezopotamya'da tarih ölçeği ile çok az bir zaman içerisinde uygarlığın çeşitli yönlerinde fevkalade büyük değişimler meydana gelmesini dikkate alarak, bilim adamlarının bu uygarlığın mayasını başka bir gelişmiş ülkeden getirilme ihtimalini öne sürdüklerini açıklamıştık. Örneğin maden bulunmayan Mezopotamya'da gelişen madenciliğin meydana gelmesi, bu teknolojinin daha önce madenciliğin yurdu olan Anau (Anew) gibi bir ülkeden getirilmiş olma ihtimalini öne süren fikirleri de gördük. Mezopotamya'da meydana gelen mükemmel sulama sistemi konusunda da aynı düşünce öne sürülmüştür.

Biz tarımcılığın dünyada ilk kez Orta Asya'da, özellikle de Türkmenistan'da gelişmeye başladığını tarihi kaynaklardan öğreniyoruz:

"Yeryüzündeki en eski ve gelişmiş tarımcılık uygarlıklarından birisinin başlangıcını ve gelişmesini gösteren çok eski kalıntılar iran dağları ile Turan sahrasının arasındaki sınır bölgede bulundu. Böyle kalıntıların en eskisi Cebel mağarasında (Türkmenistan'ın Balkan elinde B.G.) eski neolitik insanların yaşadığı zamana yani tahminen M.Ö. 5,000. yıla aittir. ilk sırada, Aşkabat'ın 30 km kuzeybatısındaki Ceytun'un yakınında bulunan yerleşim bölgesi buna örnek olacak anıtlardır." Mezopotamya'da ise bu süreç gördüğümüz gibi M.Ö. 3,000. yıldan itibaren meydana gelmiştir.

Türkmenistan ile, iklimi benzer olan Mezopotamya arasında mimarlık ve heykeltıraşlık sanatında da çok anlamlı benzerlikler vardır. Bu bölümde, eski Türkmenistan ve Mezopotamya hakkında bilim adamlarının bulgu ve görüşlerini verdikten sonra, iki bölge arasındaki anlamlı benzerlikleri ve aralarında bulunan ilişkileri açıklamaya çalışacağız.

9.1. Mezopotamya:

Mezopotamya'ya, özellikle onun güney kesimine doğal zenginlik çok az verilmiştir. Onun temel zenginliği su ile balçık olmuştur. Buna rağmen (belki de gerçekten buna göre) Mezopotamyalılar bugünün uygarlığı ile mümkün olabilecek temel iş aletleri ve teknolojileri yaratmışlardır. Böylelikle onlar kendileri için sadece yemek, içmek ve ev malzemeleri gibi en gerekli şeyleri temin etmekle tatmin olmayıp, üstelik daha yukarı seviyedeki hem ruhi (manevi) isteklerine gereken sanat ve güzellikleri hem de dinle meşgul olmaya imkan verebilecek yaşam standartını yaratmışlardır. Onlar ilk evlerini etraflarında buldukları şeylerle süslemeye başlayarak, insanlık tarihinde en eski ve ileri sayılabilecek düzeyde güzel sanat ve anlamlı mimarlık yaratma kabiliyetine ermişlerdir.

Bu sanat yaratıcı zihinlerin yetişmesine, birinci aşamada din yardım etmiştir. Tapınakların Mezopotamya'daki gibi açıkça ortaya çıkmasına, başka hiçbir yerde rastlamıyoruz. Bu yurttaki tapınaklar ve mihraplar, sinagogların, kiliselerin, katedrallerin (Papazların toplantı yeri) ve bunun gibi de Müslüman camilerinin başlangıç örneği olmuştur. Böyle tapınakların inşa edilmesinin temelinde ise, insanların kutsal bildikleri ve kendi koruyucuları olan tanrılar için de bir ev lazımdır diyen düşünce vardır. insanların yerleşikliğe geçip kendilerine ev yapmayı öğrenmelerinin hemen ardından, Mezopotamyalılar kendi tanrılarına da kendilerininkine benzer ev yapma düşüncesini buldular..."

Kramer bu ilk basit evlerin çok büyük tapınaklara (ziggurat-lara) ve köşklere kadar yükselmesini açıkladıktan sonra sözü heykeltıraşlığa getiriyor:

"ilk tapınma durumunda olan heykeller, teknik açıdan yetersiz olmasına rağmen sanat açısından yüksek derecede değerlidir. Etkili durumda bazı cadılı göz dikmeler (hipnotik bir bakış) ve tevazuyla sallanmış kollar, bunların hepsi derin dini duyguların açıkça görünüşleridir. Bununla birlikte bu heykeller hem kendilerine duydukları gurur hem de gösterdikleri tam saygınlığı da betimlemektedir. Bu kadar taş fakiri bir ülkede heykeltıraşlık sanatının bu derecede gelişmesi şaşırtıcıdır"

Schmökel de mimarlık ve heykeltıraşlıkta kullanılmış ham maddelerin genelde kil balçık olduğunu ve nadir olarak kullanılan taşların, çok uzak ülkelerden buraya getirilmiş olmasını şöyle açıklıyor: "inşaat yapma gücü ve kabiliyetinin ilk örneklerini gösteren mimarlık Sümer, Akkat ve Asurlar'ın tapınaklarında ve köşklerinde görülmektedir. Ancak gündelik konutlarda yüksek seviyede inşaat sanatından söz etmek mümkün değil. Kireç ve mermer yalnız M.Ö. üçüncü bin yıla ait Uruk kentindeki tapınaklar gibi çok seyrek karşılaşılan binalarda kullanılmıştır. Diğer binalarda ise, kurak havada ve sıcak güneşte çabuk kuruyan balçıklardan, yani, ufak samanla yoğrulan kil balçıktan üretilmiş (dökülmüş) dikdörtgen veya (uzun gönü burçlu) çiğ tuğlalar kullanılmıştır. Tuğlaların büyüklüğü küçüklüğü çeşitli dönemlerde değişiyor. ilk kavimlerin döneminde 27x12x7 cm, sonraları ise genişliği 20-30 cm ve kalınlığı 9-10 cm oluyor. /.../ Dini binaların gelişmesi, belli bir uygarlık düzeyini gösteriyor. Bu inşaat teknolojisi her yanı 3 metreden ibaret basit dörtgen, tek odalı tapınaklardan başlayarak, çok odalı ve bir avlunun etrafına dizilen çok odalı kutsal binalara kadar varan ilerleme yolunu gösteriyor."

Araştırmacı sözünü mimarlıktan çömlekçiliğe ve heykeltıraşlığa getiriyor. "Kil balçıklar sadece tuğla yapmak için değil belki iyice yoğrularak heykel yapmaya da yaramıştır. Mezopotamya'nın sıcak güneşi, fazla emek gerekmeden şekillendirilmiş heykelleri kurutup sertleştiriyor. Kase, kap kaçak, küp ve lamba gibi evlere en gereken şeyleri yaparak ateşte pişirerek sertleştirmeyi hem de emayelemeyi (sırlamayı) insanlar tez öğreniyorlar. Şekillendirmenin doğasından meydana gelen güzellik, kil balçığı (toyun balçığı) sanatın ilk haline, malzemesine çeviriyor. Gövdesi, sapı ve kulpu yaraşır ve güzel olarak, kullanmaya niyetlenerek pişirilmiş kap kaçakların güzelliği süs çizgileri ve çeşitli boyalar ile daha da mükemmelleşiyor.

Bunun gibi de kil balçık (toyun balçık), çoğunluğun kullanabileceği ucuz ürün olarak heykeltıraşlık sanatının meydana gelmesinde ham madde hükmünde işe yarıyor. Biz böyle ürünlerle M.Ö. 4-1 bin yıllar arasında sürekli karşılaşıyoruz. G. V. Show'un fikrine göre din bütün bu sanatın temeli olmuştur. Gerçekte eski doğunun kil balçık sanatı temelde dini kültürün çerçevesinde diye düşünülüyor. Çünkü biz onda çocuklu ya da çocuksuz, bazı durumda yılanla birlikte olan sayısız anne tanrıçaları görüyoruz. Ayrıca çıplak kızların veya göğüsleri iri ve çekici kadınların, ürünün ve bereketin simgesi olan gözleri çok büyük öküz başlarının heykelleri ile karşılaşıyoruz.

Kamunun dini ve hurafe inançları ve bilimleri ise emeği çok olan sırlar ve simgeleri gerektiriyordu. Mezopotamyalılar kazandıkları paralarla, çeşitli renklere boyanmış küçük heykelleri alarak, evlerine götürüyorlar ve kötü ruhları kovmak amacı ile onları binanın büyük girişine veya evlerin kapılarına oturtuyorlardı. Bunun gibi kilden yapılmış ürünlerin yanında, pişmiş kilden (seramikten) yapılmış ve yukarıda dediğimiz gibi halkın düşüncelerini ve dini inançlarını anlatan işleri de görüyoruz. Burada da tekrar sevginin piri veya anneliğin koruyucusu sayılan in-anna (iştar) hem de ona bağlı olan başka tanrıçalarla karşılaşıyoruz.

Yazar burada tekrar, doğum tanrısı, elinde dirilik suyu olan tanrıçalara sundukları kurbanlar (hayvanlar) getirilmekte olan tapınaklardan, ayakta veya çömelme durumunda olan tanrı güçleri, kahramanlar, kaplanlar ile savaşanlardan, köpek besleyenlerden yaşama sembolü olan "kutsal ağaç"ın iki yanında duran "çift keçi", "ejderhalar", "kanatlı öküzler" ve sair konulardan söz eder."

Mezopotamya'nın mimarlık ve heykeltıraşlığı konusunda araştırmalar yapan Moskati de bilim adamlarının yukarıda belirttiğimiz görüşlerini onaylıyor. Moskati, mimarlıkta kullanılmış esas ham maddenin ufak samanla yoğrulan balçıktan yapılmış çiğ tuğla olduğunu, pişmiş tuğlanın ise M.Ö üçüncü bin yıldan itibaren kullanıldığını, bu sanatın dinle bağlılıkta ilerlediğini ve binalarda kullanılan süs eşyaların dua ve tılsım hükmünde belli bir dini inanca bağlı olarak, evleri kötü ruhların karışmasından korumak için amaçlandığı vb. hakkında söz eder. Bunun gibi taş ve madenin Mezopotamya'da kıt olmasının büyük bir eksiklik şeklinde kendisini göstermesi ve onu çok uzaklardan getirildiği için çok pahalı olması, bu yüzden de bu malzemeden heykeltıraşlık sanatında kullanılmasının daha geç başlandığını açıklar."

Bu araştırmacının eserinde M.Ö. 2500 yılına ait bronzdan yapılmış öküz başı heykelinin resmi ve onun hakkındaki düşünçeleri burada yer almaktadır. Bu öküz başının Türkmenistan'da (Altıntepe) bulunan öküz başı heykeline çok benzemesi ilginçtir. Ancak Türkmenistan'da bulunan heykelin birincisinin altından yapılmış olması, ikincisinin ise M.Ö. 4000 yılına ait olması çok anlamlıdır.

Arkeolog Margueron da bu konuda şunları yazıyor: "Mezopotamya'nın eski kentlerinde yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda, kadın figürleri (heykelleri) çömelip oturan durumda bulunmuştur. Eski sanatın anlamlı eserlerini gösteren bu heykellerde, kadınların insan yaşamının devam etmesindeki büyük rolü hem de hayat sunucu gücü, onların göğüslerini, dizlerini tasvir etmek vesilesi ile daha büyük ve anlamlı şekilde gösterirken başları ancak, küçük ve güçsüz durumda gösterilmiştir. Bu heykeller dini düşüncelerin ortaya çıkmasının değerli örnekleridir. Yine hayret verici bir şey ise, bu heykellerin arasında "öküz"e aşırı saygı gösterilerek yer verilmesidir. Mimarlıkta bir kubbeli yapılan binalarla çok karşılaşıyoruz. Onlar genel şekil ve tarz açısından, son dönemin mimarlığını da uzun süre etkilemiştir."

Margueron M.Ö. 2600'lü yıllara ait bir öküz başı heykelinin resminin altında şöyle bir açıklama yazmıştır: "Bakır heykeltıraşlık sanatına ait ve gözleri sedef ve gevher taşından yapılmış öküz başı; boyu 17 cm (Bağdat-Irak Müzesi)". Belli bir amacı anlatmak için yapılmış bu sanat eseri, tapınakların mimarlığında süs için kullanılmış olmalı. "Öküz" başı kutsallık sembolü olmuştur. Sümer-Akad anıtlarında karşılaşılan tanrıların ve Tanrıçaların, (yarı tanrıların) başlarındaki boynuzlu taçlar böyle bir düşünceyi açıklıyor. Bunun gibi bir gelenek M.Ö. üçüncü bin yıldan itibaren Asur dönemine kadar miras kalmıştır."

9.2. Türkmenistan

Şimdi, bu konudaki uzmanların son araştırmalarına müracaat ederek Eski Türkmenistan mimarlığına bir göz atalım. Arkeolog Memmedof şunları kaydediyor: "Arkeolojik kazı çalışmaları sonucunda Türkmenistan toprağının, doğunun en eski uygarlık bölgesi olduğu tespit edildi. Arkeolojik keşifler bizim yurdumuzda geçen aşamaiarıdeki, Türkmen halkının uygarlığının o cümleden olarak mimarlığın köklerine göz atmaya imkan yarattı.

M.Ö. 6000 yılda (neolitik çağda) kurulmuş Ceytun uygarlığına ait olan konutların özelliği, planlarının düzensiz olmasıdır. Bu köyler bir odalı dikdörtgen konutlardan oluşmuştur. Her odada bir ocak vardır. Bu odaların duvarları saman katılmış balçıktan üretilen tuğlalarla yapılmış ve kil ile sıvanmıştır. Ceytun Uygarlığına ait olan anıtların arasında Göktepe çevresinde yerleşmiş Pessecikdepe adı ile tanınmış anıtlar çok ilginçtir. Burada konutların yanı sıra tapınakların da üstü açılmıştır. Tapınakların içindeki duvarın yüzü avcılıkla ilgili resimler ile süslenmiştir. Bu resimler dünyanın en eski betimleme sanatının ilk örnekleri sayılıyor.

Altıntepe mimarlığının arasında özel belirlemeli binalar, zig-gurat şekilli tapmaklardır. M.Ö. 2000 yıllarında Marguş'da bulunan tapınakların, konut komplekslerinin ve köşklerin kalıntıları M.Ö. 2000 yıllarında burada özel bir mimarlığın gelişip filizlendiğini ortaya koymuştur.. Genellikle Margiana'nın bronz dönemine ait olan mimarlığı, kendinden önceki dönemlerin planlama geleneklerini hem de kendi çağının inşaat sanatının en önemli üstünlüklerini kendisinde toplayarak, özel bir mimarlık ekolünü meydana getiriyor. Bu ekolü oluşturan mimarlık planlama prensipleri, sonraki dönemlerin mimarlığını büyük ölçüde etkilemiştir. Buna örnek Türkmenistan topraklarında muhafaza edilmiş ve XIX. yüzyıla kadar Türkmen ev yapma sanatının evrimini gösteren mimarlık anıtlarıdır."

Türkmenistan Arkeoloji Araştırmaları başkanı Sarianidi şunları kaydediyor:

"...Gerçekten de M.Ö. 6000 binli yıllarda, yani günümüzden sekiz bin yıl önce Orta Asya'da ilk çiftçilerin ilk köyleri meydana gelmiştir. Onlar yerli uygarlığın, eski doğu görünüşünün temelini atmışlardır. Yerli Güney Türkmenistan uygarlığının gelişip filizlenmesi sonucunda ilk çiftçilerin basit köyleri son yüzyıllar, hatta bin yılların devamında gerçek kent seviyesine kadar yükseliyor. Gözden uzaklaşmış kentlerin harabeleri Köpet Dağ eteklerinin bu biçimdeki görünüşlerini verir."

Türkmen heykeltıraşlık sanatının kökleri konusunda, Kurayeva şunları yazıyor:

"Heykeltıraşlığa Türkmen süsleme sanatının en eski görünüşü demek mümkündür. O, Taş Devrinin son döneminde meydana gelerek, karmaşık ve çok basamaklı gelişme yolunu geçmiştir. En eski gelenekler ve görenekler, ölüyü toprağa vermek geleneği ile heykellerde, eski çağ insanlarının kendilerini kuşatmış dünya ile sağladıkları ilişkileri de açıkça göstermiştir.

Doğa güçlerine tapınmak, cadıcılık gelenekleri, işte Taş Devri'nin son dönemlerinin eski sanatının meydana gelmesinin ruhi atmosferi takriben böyledir. Burada o dönemde heykeltıraşlıkta geniş düşünmenin ilk düğümleri atılmıştır. Onlarda, insanın kendi çevresini kuşatmış doğanın durumuna akıl erdirmesinin uzak ve karmaşık süreci etkisini gösteriyor. Orta Asya sanatı üzerinde çalışan Pugaçenkova'nın gösterdiği örnekler çok ilginçtir. Onun doğrulamasına göre, eski çağda Türkmenistan arazisinde çiy ve pişmiş kil balçıktan yapılmış hayvan resimleri ile karşılaşılıyor. Vinkelman adlı bilim adamı ise kili ilk ham madde diye belirliyor. Biraz kaba yapılmış bu resimler, hayvanların genelleştirilmiş olarak yüz ifadesini gösteriyor. Eski insanlar kendileri ile çevre ve hayat arasındaki ilişkileri işte böyle beyan etmişlerdir. Keçi, koyun ve öküz gibi hayvanların kemikten ve taştan yapılmış şekilleri, eski çağda yontu şeklinde kullanılmıştır. Onu kısır kadınlar doğum için ve ayrıca kötü ruhları kovmak için takınmışlardır. insan şekilleri de aynı amaç için kullanılmıştır. Onların arasında kadın şekilleri daha çok ve geniş alanda yayılmıştır. Onlar Ceytun'da Garadepe'de bulundu. ilkel insanlar kadınla erkek arasındaki bazı önemli beşeri farklılıkların ayrımına varmışlardır.

Abramova bu konuda dört tane temel yönü görüyor:

1. Kadının ev ocağı ile ilişkisi. 2. Kadının nesil ile ilişkisi. 3. Kadının nesil başlatıcı hükmünde tasvirlenmesi. 4. Kadının av büyüsündeki rolünün açıklanması.

Bunların hepsi birlikte, ana erkilliğin hakim rolde olduğu dönem ile ilişkilidir. Güney Türkmenistan'ın genelinde bulunan, çömelip oturma durumundaki kadınları tasvirlendirmiş olan eski kil heykeller M.Ö. 6000 li yılların, Taş Devri'nin çok eski dönemlerine aittir. Taş Devri'nden Bronz Çağı'na geçiş dönemine ait kızılımtrak boyalı, pişmiş balçıktan yapılmış birtakım şekilcikler vardır. Masson ve Sarianidi bu tür şekilciklerin 7 görünüşünü belirliyorlar. Eski dönemin insanı tüm görüntüsünün yerine gövdenin bir bölümünü şekillendirmiştir. Bununla birlikte kadın-ananın temel simgelerini belirlemişlerdir. Tanrıçaların meydana gelmesi de bunlardan kaynaklanmıştır. Bu ise yaşam sırlarının temel simgeleri olmuştur. Böylelikle büyücülük fonksiyonları, sanatsal mükemmelleşmeyi ikinci plana düşürüyordu. O dönemler heykeltıraşlık sanatı yol ayrımında duruyordu."

Türkmenistan ve Mezopotamya ilişkisi konusunda yakından ilişkileri olan bir kaç Rus uzmanının görüşlerine bakalım:

Masona göre "Mezopotamya'nın Ur kentindeki mezarda bulunan öküz başı heykelinin Türkmenistan'da bulunandan farkı, süslemesinin orada yakut taşı ile olmayıp belki lazurit ile yapılmasıdır.

Orta Asya'da arkeolojik buluntular arasında mühürlerin yüzünde ve diğer bazı eşyalarda yılan şekilleri görülüyor diyen Antonova'nın fikrine göre: "Bu tür şekiller yılan tanrısının sembolüdür. Mezopotamya'da tanrı Marduk da yılan sembolü ile tasvir edilmiştir."

Türkmenistan'ın en eski medeniyetini araştırma çalışmalarına da bizzat katılmış ve altından yapılmış meşhur öküz başının heykelini kendisi bulup değerlendirmiş olan büyük arkeolog Masson şu bilgiler verir: "Altıntepe çevresinde ilk tarımcılık yerleşim medeniyetinin en geç i.Ö. 5000'li yıllarda ortaya çıkmış olduğu açıktır. Onlardan yüzü ilkel geometrik nakışlarla süsle-nen kupa kırıntıları kalmıştır. O dönemde yaşayanlar, kendi türettikleri uygarlığı geliştirmede ve yaymada başarılı olmuşlardır. Biz bu gelişmeyi takip ettiğimizde, kupaların devamlı güzelleştiğini ve süslerinin arttığını görüyoruz. Artık, süslere hayvanların ve insanların resimleri de giriyor ve kompleksleşiyor. Birbirine uyumlu iki boyalı nakışlar, Türkmen keçelerinin yüzündeki nakışları hatırlatıyor...

Kazı çalışmalarında sık sık karşılaşılan pirinçten ve güzel taşlardan yapılmış kap kaçaklar, tekniğin gelişmesini anlatır. Onlar tarımdan daha çok ürün almak için çeşitli sulama kuralları geliştirmişlerdir. Radio-Karbon usulü ile kesinleştirildiğinde, kurulmuş en eski kentlerin tarihi i.Ö. 3. bin yıla doğru gelmektedir. Bu eski kentlerin nüfusu, tahminen göre 6000-7500 kişiden ibarettir. Bu sayı o dönem için çok anlamlı bir rakamdır. Sümer'in medeniyet merkezi olan UR kentinin nüfusu da i.Ö. 2500 yılında 10, 000 kişiden ibaretti."

O, Altıntepe'nin mimarlık ve heykeltıraşlık sanatının özellikleri ve onların dinle olan ilişkileri hakkında şunları kaydeder:

"Taştan yapılmış bir plaketin yüzündeki bir haç ile yanmayı şekillendiren, bir kurt ile öküz başının heykellerinin bulunması, özellikle dikkat çekici ve anlamlıdır. Öküzün gözü ile ay şeklindeki heykelciğin yanındaki yıldız, yakuttan yapılmıştır. Bu eşyalar birlikte dikkate alındığında belli bir kompleks ve çok yönlü fonksiyonu anlatmaktadırlar.

Mezopotamyadaki en eski dini metinlerden anlaşıldığına göre, Ay Tanrısı (veya tanrıçası) Nin-Sun, güçlü ve sert öküz görünüşünde tasvir edilmiştir. Heykeltıraşlar onu altından yapılmış öküz şeklinde anlatmışlardır. Ay tanrısı (veya tanrıçası) Sümer'in UR kentinin en üst düzeydeki korucusudur. Nin-Sun'un Altıntepedeki yerel örneği olan bir Ay Tanrısı da dikkati çekiyor. Ona da Altıntepe'nin dini kompleksi takdim edilmiştir. Bu kompleksin Sümer Zigguratının prototipi olduğu açıktır. Bu merkez, Altıntepe kentinin kuruluşunun özelliğinin simgesidir.

Mimarlık üzerinde yapılmış incelemeler, Altıntepe'de de Sümerde olduğu gibi, uzunlukları ölçmekte belli bir sistemin kullanıldığını ispat ediyor. Çok sayıda bulunmuş ağırlık ölçücü taşlar, ağırlıkları ölçmekte de özel sistemin olduğu hakkında söz etmeye imkan veriyor. Bu ölçülerle, toplanan ürünlerin ağırlığını ölçmüşlerdir. Madenciler çeşitli metallerin ağırlıklarını çok doğru ve hassas ölçerek, onları eriterek yeni metaller üretmişlerdir.

Heykeltıraşlıkta çok büyük başların küçük gövdelerin üstüne oturtulması ve dikkat çekici büyüklükte çok iri gözlerin konması da görülmektedir. Sümerlerde bunun gibi iri gözler ve kulakların, bilgelik ve duyarlılık organları hükmünde, Tanrıların her şeyi görmeye ve işitmeye kadir olduğunun simgesi olması anlamsız değildir. Altıntepe medeniyetinde, yeni metodlarla tasvirlendirilip anlatılması gereken bir dini sistemin ortaya çıkmış olduğunu savunabiliriz."

Masson Altıntepe uygarlığında belirli bir yazının ortaya çıktığını isbat eden belgelerin bulunduğu konusunda ilginç ve anlamlı bilgiler veriyor: "Nüfus sayısının değişmesi ile çok genişlemiş bilgileri, belirli notalara almak vesilesi ile saklanılmak idi. Bu sorun ise elde edilmiş olan bilgileri tespit edebilecek itibarlı ve uygun işaretleri düşünüp bulma mecburiyetini ortaya çıkarmıştır. Bu mecburiyetten dolayı, Altıntepe sakinlerinin belirli bir yazı sistemini bularak kullanmış oldukları büyük ihtimaldir. Gerçekten de seramikten yapılmış Tanrıça heykellerinin yüzüne çizilmiş birkaç işaret bulundu. Bu işaretleri birbirine uygun gelen 6 guruba ayırmak mümkündür. Bunlar devamlı olarak tekrarlanmaktadır ve her bir heykelde çeşitli işaretler özel formalarda birbiri ile bağlanıyorlar. ilk sırada bir yıldız (*) işareti ile gökteki bir Tanrıçayı, çiçeklenmiş bir ağacın budağı ile de, belirli bir bitimliğin yahut buğdayın "korucu Tanrısını" anlatmış olmalıdır. Bu işaretlerin birkaçı protoelam (Elam öncesi) piktografında da görülmektedir.

Bulunmuş yegane örnek olan bir mührün yüzünde ise proto-hint yazı sistemine ait olduğu açıkça belli işaretler vardır. Eski Sovyet bilim adamlarının Konorozov'un yönetiminde proto-hint metinlerini yüze çıkarmakta kullanılmış metodlarla karşılaştırdığımızda, Altıntepe'de bulunan bu yazıyı "belirli bir Ulu Tanrı ya Tanrıçanı anlatıyor" diye yorumlayabiliriz
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Türkmenler, Sümerler ve Mezopotamya ilişkileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ara 2010, 22:50

Bunların hepsini dikkate almakla, Altıntepe'de yaşayanların kendilerinin de bir protohint yazı sistemleri olmuş olmalı ya da her halde protohint yazı metinlerini okuyup anlamışlardır diyebiliriz.

"Altıntepe'nin yerel medeniyeti ile Mezopotamya medeniyetinin aralarındaki ilişkileri anlatan en ilginç örnek, bu bölgeden bulunan altından yapılmış öküz başının heykelidir. Bu öküz başının terkibi, gözünün ve kulaklarının biçimi ve... UR kent-devletinden başlayarak prens mezarlarına kadar karşılaştığımız öküz başları ile tanınmış Sümer heykeltıraşlık sanatına götürür bizi.

Biz bu sözünü ettiğimiz konuyu aşağıdaki sonuçlarla özetleyebiliriz:

Altıntepe medeniyeti eski doğunun çok geniş medeniyetinin göze çarpan ve önemli parçası olarak Mezopotamya ve eski Hindistan gibi medeniyetlerin karşılaştığı bölgede, bunlar ve diğer eski yurtlar ve halklarla karşılıklı etkide, karmaşık ve çok yönlü gelişme aşamaları geçirmiştir."

Rus arkeolojisinin atası "Nikolsky" şunları söyler:

"Sümerlerin Ana vatanı Aşkabad kentinin yakınındadır. Bu ülkenin kurganlarından arkeologlar taş, gümüş ve kilden yapılmış eşyaları bulmuşlardır ki bunlar, Mezopotamya'nın güneyindeki Sümer kurganlarındakilere çok benzerler. Bütün bunlar şu düşünceye getirir ki, Sümerler büyük bir ihtimalle bu günkü Türkmenistan'dan Mezopotamya'ya varmışlardır. Bu iki uygarlığın son analizi onların arasındaki bir çok ortaklıkları göstermektedir. Sümerlerin baş Tanrıları olan En-Lil'in yerleştiği yer, Mezopotamya'nın güneyindeki düzlükte değil, dağlarda olmuştur. Belki de Köpet Dağı'nın etekleri onların ana vatanı olmuştur."

Anew-Altıntepe medeniyetinin ardından, yani Sümerlerin Türkmenistan'dan göçüp gitmesinden sonraki dönemde bu günkü Türkmenistan'ın Man vilayetinde devam eden MAR-GUŞ medeniyeti ile Mezopotamya ve diğer medeniyetler arasındaki ilişkiler konusunda Rusya'nın ve Türkmenistan'ın ünlü arkeologu Sarianidi şöyle yazıyor:

"Murgap Irmağı'nın eski yatağı çekirdekli bitkilerden yüksek ürün almaya uygun şartlar yaratmıştır. Sellerin getirdiği çamurların otluğunda çok sayıda ev hayvanları beslenmiştir. Bu durum eski Margiana (Marguş) kültürünün iilizlenmesine ortam yaratmıştır. Gerçekten de bundan 40 yüzyıl önce buraya ilk yerleşen insanlar, önce onlarca, sonra ise yüzlerce köy kurmuşlardır. Bu köylerin her biri ise onlarca evden ibaret olmuştur ve her birinin özel avlusu vardır. Onların çoğunluğunun çevre koruyucu duvarı yoktur. Zengin aileler ise hemen hemen geniş duvarlı savaş kuleli gerçek "kalelerde" yaşamışlardır. Marguş'un başkenti şimdiki "Gonur" anıtları (harabeleri) olmuştur. Onun merkezindeki köşkün sağlam binası tapınak bileşiminin karşısında yerleştirilmiştir.

Gonur'un etrafına çömlekçilerin bölgesi yerleşmiştir. Onların elleri ile çok neiis, bazen çok geliştirilmiş kapkacaklar yapılmıştır. Bazen de kapkacakların basit nakışlısı, o cümleden olarak "iki keçi resimli" ve ağaçtan yapılmış türü ile de karşılaşıyoruz. Yerli demirci ustalar hemen hemen her türlü bakır ve bronz silahları ve süs eşyaları imal etmeyi öğrenmişlerdir. Onların arasında insan gözü şeklinde resimlenmiş şatafatlı baltalar da kendisini gösteriyor. Yontucular da burada çalışmışlar, onlar her türlü eşyaları ve incelikle nakışlanmış mühürleri taştan üretmişlerdir. Ancak onlar kıymetli taşları tıraşlamakta daha üstünlük kazanmışlardır. Buna örnek, başını geri çevirerek ayağını yalamakta olan, güzel süslenmiş deve şekilli tumar (süs eşyanın bir çeşidi,B.G.) dır. Bu sanat, Mezopotamya sanatından hiç de eksik olmayan yontuculuk sanatının yüksek seviyesini ispat etmektedir.

Bu insanların yazılı eserleri ya saklanmamıştır ya da şimdiye kadar arkeologlar tarafından bulunmamıştır. Buna göre de onların manevi dünyalarına girmek için el sanatlarına yüzü resimlenmiş bazen anlatıcı komposizyon oluşturan tumarlara (Türkmen süs eşyalarının bir türü) başvurmak yegane imkan olarak hizmet etmektedir. Tumarların çok sayıdaki şekillerinin öğrenilmesi, onları yapan insanların yüksek düşünceli olduklarını anlatır. Elimizde onların yazılı eserleri bulunmasa da burada yaşamış insanların mükemmel ve karmaşık mitolojisinin, hatta "hayır ile şer" mücadelesi düşüncesi ile ilgili mitolojilerinin olduğunu söylemek mümkündür. Hayırlı güçler, yılanlar, şer tarafı ise ejderhalar ile simgelenmiştir. işte atalarımızdan kalma hayır ile şerrin mücadelesi, çok sayıdaki eserlerde görülmektedir.

Marguş yurdunda eski mimarlığın özel bir mektep geleneğinin var olduğunu, son yıllarda bu bölgede üstü açılmış köşkler ve tapınaklar ispat ediyor. Örneğin Gonur'un merkezinde tapınak için yapılmış anıtsal mimarlık birikimi kazılar da bulundu. Burada bulunmuş onikigen minareli tapınak, bütün yakın doğu mimarlık sisteminde ilginç bir bina olarak özel dikkat çekmektedir.

Biz halen bu uygarlığın nasıl meydana geldiğini tahminen bilmiyorsak da onun meydana gelmesine Güney Türkmenistan halkının katıldığını açıkça görüyoruz. Buraya sonra yeni kavimlerin gelmiş olması da gerçektir, onların ana yurtları, o dönemde dünyanın en ilerlemiş merkezlerinden sayılan Anadolu'ya kadar genişler."

Bu bölümünde biz, Türkmenistan ve Mezopotamya'da türemiş ilk uygarlığın çok önemli bölümünü oluşturan mimarlık ve heykeltıraşlık sanatı konusunda, bilim adamlarının en son açıklamaları ile karşılaştık. Görüldüğü gibi bu iki yurt hakkında söylenenlerin pek çok yönü, tıpkı aynı ülke konusunda söylenmiş gibi benzerdir.

Bu konuda herkes kendi düşüncesi çerçevesinde belli ve özel anlamlara varabilecektir, ancak bizim kanaatimize göre, aşağıdaki sonuçları çıkarmak mümkündür:

1- Bu uygarlığın Türkmenistan'da Mezopotamya'ya nazaran daha önce meydana gelmesi ve Mezopotamya uygarlığının ise onun devamının bir kolu olması muhtemeldir. Bu düşünce birkaç bilim adamının "Sümerler bu bölgelerden göç edip Mezopotamya'ya gitmiş olmalı" fikrine uygundur.
2- Hem binaların hem de heykellerin dış görünüşlerinin, motifi ve içerdiği anlamlarının, özellikle dini mazmunların hayret verici ölçüde benzer ve hatta aynı olduğunu söylemek de mümkündür.
3- Heykeltıraşlık sanatının, yakut ve altın gibi kıymetli taşların ve madenlerin bol olduğu Türkmenistan'da daha gelişmiş -(ilerlemiş) seviyede olduğu gözükmektedir.

Bu ise yukarıda gördüğümüz gibi, Sümerologların:

"Mezopotamya'da bu sanatta kullanılan yakut ve diğer maden maddeleri bulunmadığı için, onlar pek uzaktaki doğu ülkelerden getirilmişlerdir" demelerinin altını çiziyoruz. Biz yukarıda, Sümerlerin Araf'ta eposunda da bunun gibi işaretleri görmüştük.

10. Hayvanlar Dünyası

Sümerolog Hommel saf dil karşılaştırmaları vesilesiyle Sümer ve Türk dilleri arasındaki ilişkiler konusunda elde edilmesi mümkün olan sonuçlara ilaveten mitoloji, din ve hayvanlar dünyasında da ilginç ilişkilerin su yüzüne çıkmakta olduğunu teyit ediyor. O, hayvanlar dünyasındaki ilişkilere örnek olarak deve ile eşeği gösteriyor. Hommel'in fikrine göre bir hörgüçlü devenin en eski yurdu Arap ülkeleri sayılırsa da iki hörgüçlü develere gelince, iki hörgüçlülük yalnız Orta Asya'nın doğal şartlan etkisi ve buna ilaveten onların terbiyesi ve belli amaçla kullanılması sonucu ortaya çıkmıştır. Aslı yaban eşeğinden (kulan'dan) olan eşeği de bunun gibi yetiştirmiştir. Bu hayvanların ikisi de Orta Asya'dan Mezopotamya'ya getirilmiş olmalıdır.

Resim
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Ön Türk Tarihi Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir