Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Eski Devrin Umumi Vasfi

Burada Ön Türk Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Eski Devrin Umumi Vasfi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 01:22

ESKİ DEVRİN UMUMİ VASFI

İlk tarihi hayatımızın şimdi zikri geçen 13-14 asırlık eski devri ile ön-tarih devrindeki hayatımıza ait toplıyabildiğimiz malumat bir araya getirilerek hülasa edilecek olursa, bu eski devirlerin umumi vasfı şöyle bir şekil arzeder:

Altay kavimleri, Türkler ve kardeş kavimleri tarihin daha kaydetmediği, fakat ancak eserlerden ve rivayetlerden öğrenebildiğimiz devirlerde Önasya'da Uzakdoğu, Güneyasya'da ve Doğuavrupa'da bir çok kavimlerle temaslarda bulunarak yaşamışlar. «Altaylı» ismiyle maruf olan bu kavimlerin başında gelen Türkler daha tarihten önceki devirlerde Tiyanşan dağları ile Aral ve Hazar arası mıntakalarında yaşamalar ve bunlara komşu olan kavimler dahi Türklerin anavatanı olarak bu sahayı tanımışlardı. Bu eski devirlerde Şu, Subar, Kumith, Türk, İçgil, Gur gibi kavimler mühim rol oynamışlardır. M. ö. 2nci binde garpten Hindo-İran kavimleri gelmeğe başladı. Bunlar «Maşrik Padişahlığı» toprağına sulh yoluyla hulul ederek Batı Türkistan'da Horezm, Sogd, As kolonilerini vücuda getirdiler. Bu ilk Aryani muhaceret hareketleri de bazan bir istila hareketi şeklini almış olması muhtemeldir. Çünkü Şu (Çu) ve Saka (Yakut)'ların yabancı fatih kavimler tarafından tazyik edilerek şarka ve şimale atıldıklarına ait rivayetler ve Çin'de devlet kuran Çu'ların bu Şu'ların Uzakdoğuya giden bir kolu olduğuna dair deliller vardır. Aryani kavimlerin bu muhacereti ve hululleri Orta Asya'da medeni hayatın inkişafı bakımından faydalı olmuştur. Fakat Ural-Altay kavimleri madenciliği ve demir işlemesini daha Aryani kavimler gelmeden önce öğrenmiş bulunuyorlardı. Millet bir atlı millet olduğu halele hükümdarlık demirci, san'atkar, bilgin ve düşmanları tılsımlı taşlarla mağlup etmesini bilen kehanette usta bir «tarhanlar» zümresinin elinde olmuş. davalar bunların hakemliği ile tesviye edilerek memleket öyle idare olunmuş.

Orta Tiyanşan'daki Argımpay'lara ait Herodot'un haberi Türk devlet idare sistemine ait ilk müsbet haberdir. «Türk», Altaylıların daha bidayette yarı göçebe olarak yaşıyan demirci ve kahin bir zümresidir. Bu Demirci hakemler imal ettikleri silahlara sarılarak ordularının başına geçtikleri zaman cihangir devletler kurmuşlardır.

Daha M. ö. 7-8 inci asırlarda Yunanlıların Skit ismi altında birleştikleri bu «Altay» (doğrusu Tiyanşan) kavimleri başlarında İranlılarca «Saka», Çinlilerce «Se», ismiyle tesmiye olunan bir kavim olduğu halde Doğu da Çin hududundan Batıda Karadeniz ve Tuna'ya kadar uzanan sahada büyük bir devlet kurmuşlardı. Fakat bunlar Doğuavrupa'da ancak bir hakim tabakayı teşkil ettiklerinden tebaaları olan ve kendilerine medeniyetçe defaik olan İran ve Slav kavimleri arasında eriyorlardı. Maamafih bir aralık Küçükasya'ya bile çıktılar. M. ö. 626-25 senelerinde bu devlete İranlı Medya'tır tarafından Küçükasya'da Zile'de indirilen ani darbeyi şarkta Çinliler de hemen istifade edip bu memleketin şarki bölgelerini işgal ettiler. Bu da cihanşümul Türk devletinin tarihine ait Yunan, İran, Asur ve Çin kaynaklarına geçen ilk büyük hadisedir. Zikri geçen «Argımpay Skitleri» bu Saka'ların Ortaasya'da istiklali muhafaza eden nüvelerini teşkil etmiş olsalar gerektir.
Fakat Sakalara 625 de indirilen darbe Önasya İranilerini canlandırdı. M. ö. 6ncı asırdan M. ö. 1 inci asra kadar geçen zaman arasında Aryani kavimler cenubu garbi Asya'dan Ortaasya'ya İraniler ve diğer Aryani kavimler mütemadiyen taarruz ediyorlar. Ahemen şahları, sonra Makedonya'lı İskender ve onun halefleri şimdiki Afganistan'ın şimalinde İranlı Baktra kavminin yaşadığı yerleri, (Balh civarını) merkez edinerek Cenubi Türkistan'ın merkezi olan Semerkand'ı tahrip ettiler, medeni ve siyasi hayat merkezini Hindistan'a bitişik ülkelere naklettiler.

Bu hadise herhalde Maveraünnehir'deki İranilerin bir Aryani hükümetin himayesi altında birleşmesi hadisesi idi:

fakat buralarda Ahemenlerin ve Yunanlıların istila sahası Sırderya'nın şimaline pek geçmemiştir.

Bu istilalar Amuderya ve Sırderya, Talaş ve Çu havzalarında yarı göçebe yarı medeni olarak yaşayan Türk kalabalığını şimale ve şarka çekilmek mecburiyetinde bırakmış ise de Talaş ve Çu taraflarında yaşıyan 23 Türk, yahut 22 Türkmen aşiretinin yabancı hakimi yeti kabul ederek eski yerlerinde kaldıklarına ait rivayet muhakkak ki tarihi hadiseyi aksettirmektedir:

Maveraünnehir'de de reisleri Yabgu lakabını taşıyan Kang'Iar hakim olmakta devam etmiştir.

Türk kavimlerinin İran ve Yunan istila sahalarında kalanları bu kavimlerin medeniyetlerini benimsedikleri halde yabancı istilası sahası dışında ve Tiyanşan şimalinde ve şarkında kalanları, herkesten önce Sakalar, müstevlileri Batı Türkistan'dan atmak için hazırlandılar. M. ö. 3 üncü asırda bu hareket Hun(Kun)'ların idaresinde büyük bir devlet kurulmasına ve bunun da M. ö. 177 de Hazar Denizine ve Pamir yaylalarına kadar tekmil sahalara yayılmasına müncer oldu. Miladdan sonra Hun (Kun) devletinin ağırlık merkezi garbe, Doğuavrupa'ya doğru kaydı. Kun'ların esas kuvvetlerini Oğuz, Ogur, Kemak (Kıpçak), Kanglı zümreleri teşkil etmiş ve bunlar garbe kaydıktan sonra da bunların Moğolistan taraflarında kalanları Tokuz-oğuz, Onogur (On Uygur) Kay, Kun gibi isimleri taşımakta devam ettiler. Eski Türk rivayetlerinin «İran-Hazar versiyonu»nda «Türk» ile «Oğuz» arasında hakimiyet tılsımı yüzünden uzun zaman muharebeler devam ettiğine ve «Ulug Türk» ün bu Oğuz Yabgu'ları yanında tecrübeli ve alim müşavir sıfatiyle bulunduğuna dair hikayeler Kun devleti zamanında Orta Tiyanşan'ın Saka-Şu-Türk zümrelerinin hakim Oğuz-Oğur tabakaları yanında tali dereceye inmiş olduğunu anlatan hatıralar olduğu aşikardır. Bu devletin teşekkülü ve fütuhatı neticesinde Saka'larla Yüeçiler ve onlardan Küşanlar tarafından zaten inkıraza mahkum edilmiş olan «Greko-Baktria» devleti tarihe karıştı.

Yeniden canlanan bu cihangir Türk kavimlerinin Ortaasya'nın cenubuna gidenleri bu defa yeni bir vaziyet ile karşılaştılar. Ülkeler fethi ve istirdat edildiyse de bu ülkeler oturak Aryani unsurlarla iskan edilmiş bulunuyordu. Maveraünnehir'e ve Baktria'ya ve Horasan'a giren Türkler zaman geçtikçe orasını İrani unsur tarafından yutulmak tehlikesine maruz kaldı. Saka'ların kendi isimleriyle Sakastan ismini alan ve ondan muhaffef olarak Sustan tesmiye olunan ülkeye gelenleri, Belücistan taraflarına geçenleri, keza Doğutürkistan tarafından bazı Tibet unsurunu da beraberlerinde getirmiş oldukları görülen Kuşan'ların ye Ak Hun = Aptal (Heptal Eftal cem şekliyle Eftalit)'lerin şimali Hindistan'a geçenleri bir kaç asır sonra milliyetlerini kaybederek oranın ahalisine karıştılar.

Bu büyük hadiseler neticesinde Çin-Baktria ve Çin-İran ticaret yollan açıldı. Çin-Baktria ticaret yolu, Balh, Pamir, Yarkend, Hoten tarafları, bir çok Hindu-Ariyan unsurunu celbetti. Dil ve yazılarının bakiyesi zamanımızdaki hafriyat esnasında bulunan bu Aryani kavimlerden birinin diline «Hoten irançesi» (yanlış olarak «Hoten-Saka» dili). Küça taraflarında yaşamış oldukları görülenlerinin diline de - Balh'ın şark ve şimalinde Amuderya'nın sol sahilinde 11 inci asra kadar yaşamış olan Tokhlar İronilerinin dili ile birleştirilerek- «Tokhar dili» denilmektedir.

Bu Hindli ve İranlı tüccar müstamirelerinin dillerinde yazılıp hafriyat esnasında bulunan evrak tailaddan sonraki asırlarda Ortaasya ile Hindistan arasında kültür münasebetlerinin çok inkişaf ettiğine delalet etmektedir. Greko-Baktria devleti yerinde Küşan devletini kuran ve Hindlilerce Turuşka yani Türk tesmiye olunan Ortaasya fatihleri, reisleri Kanişka'nın idaresinde, Budda dinini kabul ettiler. Bu hadisede bu dinin, -muahharan Selçuklular, Karahanlılar ve Moğollar devrinde Türkler arasına yayılarak cihanşümul bir din şeklini alan İslamiyet gibi- Ortaasya ve Uzakdoğu'ya yayılarak cihanşümul bir şekil almasını intaç etmiştir. Yukarıda da anlattığımız gibi, bu din yani Buddizm zaten Ortaasya'nın Şamanizmi esasında türemiş bir dindi ve «şaman» kelimesi de rahip manasında sanskritçe «çramna» kelimesinin Pali forması olan «şamana» dan gelerek bu «Kam» dinine isim olmuştur.

Kalabalık bir surette gelerek yerleşen Hind tüccarları vasıtasiyle Türkistan'da buddizm ve Greko-buddist san'atı intişar etti. «Tacir» mefhumu Hindistan'la Türkistan'ın her ikisinde de «şart» diye aynı kelime ile ifade edilmeğe başlamıştır. Miladdan önce 114 senesinin Çin ile Karadeniz sahaları arasındaki ticaretin aşağı Edil (Volga) yoluyla işlediğine ait ilk tarih olarak gösterilebildiğini zikretmiştim. Halbuki bu aralık Önasya'da ve İran'da hakimiyet menşe itibariyle bir «Skit» sülalesi olan Arsak'ların eline geçmişti (M. ö. 250-M. s. 226). Sülalenin müessisi Arsak 13 üncü asırda olduğu gibi Miladdan önce de Ogurca yanında Hazar Denizine döküldüğü anlaşılan Amuderya nehrinin Sarıkamış hufresinden aşağı kısmında aynı şimdiki Aday (Adağı) kabilesi oturan yerlerde yaşamış olan göçebe ve hayvan besler Dahae (yahut Dae) kavminin Aparn, yahut Parn (ihtimal Baran) kabilesinden neşet etmiştir.

Bunların da Aday ve Baran (Baren) Urug adları ile birleştirilmeleri mümkündür. Daha'ların yanında yaşıyan ve bazan onlarla birleştirilen Derbik'lerin 70 yaşına gelen ihtiyarları öldürmek ve defin adetleri Kaspi'lerinkinden farklı olduğu halde, bu adetin Türk kavimlerindekisine benzer. Bu Derbik'ler STRABON'a göre toprağı takdis etmiş ve yere tapınışlardır. Bu Daha ve Derbiklerle beraber yaşıyan Masagetler de HERODOT'a göre güneşe tapınışlardır. Çu'lar tarafından Çin'e götürüldüğünü yukarıda anlattığım bu tabiat dini Hazar Denizi'nden ve Amuderya havzasından Çin'e kadar her yerde hakim olmuştur. Daha'ların dini de ayni olduğu STRABON'un «bunların adatları diğer barbar Skitlerinki ile birdir» demesinden anlaşılmaktadır. Parn (yahut Aparn) ismi gibi bu Daha'ların Strabon'da zikredilen diğer iki kabilesi Ksanti ve Bissur'ların isimleri de bize tarihen malum Türk kabile isimleri ile birleştirilebiliyor. Bunlar Part, Aria, Herkan vesaire İran kavimlerini basıyorlardı. STRABON bunların göçebe çoban hayat tarzlarının ve adatlarının Skit adatı olması, komşuları üzerinde muzaffer olmalarını temin ediyor demiştir.

Arsak müşkül olanda müttefikleri olan Apasiak, As, Pasiak (yani As ve Peçenek) lere yani kendilerinden şimalde bulunan step kavimlerine sığmıyordu. Yani Arsak'ın kuvvet menbaı Skit kavimleri, taarruz hedefleri medeni İran kavimleri idi. İranlı Partları itaatleri altına alarak isimlerini de kavmi isim olarak kabul eden Arsaklılar az bir zamanda Arnuderya'dan ve İndus'dan Önasya'daki Fırat nehrine kadar uzanan ülkeleri fethettiler ve M. ö. 53 de Karrhae'da Romalıları mağlup edip meşhur kumandanları Crassus'ın ölümüne müncer olan zaferleri kazandılar. Bu hadise Ortaasya'da Hun ve Küşanlar hakimiyeti devrinde, bu iki devletin teşekkülü ve Doğudan gelen göçler dolayısıyla Batı-türkistan'da toplanan nüfus artıklığının, bilhassa göçebe alanlarındaki nüfusun - muahharen Selçuklular zamanında olduğu gibi - İran'a kayması demekti; fakat Doğuda arkasını Amuderya'ya dayayan bir İran - Arsaklılar devletinin kurulması Türkistan'da tüccar İran unsurunun çoğalmasına da sebebiyet verdi.

Şu şekilde şarktan Çin, cenuptan Hind ve garptan İran unsurlarının tüccarları ve medeniyet hamilleri bir arada toplanmak neticesinde Ortaasya'da medeni hayat büyük bir hızla ilerledi. Makedonya'h İskender geldiği sıralarda Türkistan'da daha şehir hayatı pek inkişaf etmemişti; halbuki Miladdan önce 138-115 senelerinde Türkistan'da bulunan Çinli Çiang-Kian her. iki Türkistan'da müteaddit şehirler görmüş ve yalnız Fergane'de 70 kadar şehir ve kasaba bulunduğunu kaydetmiştir.

Garb ile şarkın Türkistan'daki temasları neticesinde medeniyetin diğer sahalarında da büyük inkişaflar husule gelmiştir. «Son antik» san'atı ile Uzakdoğu, Hind ve Türkistan'ın yerli san'atı burada birleşiyor. Zikrolunan büyük kara ticaret yolunun açılması ve muhtelif kavimlerin Türkistan'da temasa gelmesinin maddi medeniyet hususunda da ehemmiyeti büyük olmuştur. Çinliler Fergane'den üzüm ve yonca ziraatini ve iyi cins at terbiyesini, Ferganeliler ise Çinlilerden altın ve gümüş zarflar ve güzel silahlar yapmasını, çinicilik ve cam sanayiini öğreniyorlar. Çinlilerin ipekçilik san'atı Türkistan'a giriyor. Miladın 6ncı asrında Sogd ipeği pek meşhurdu.

Bu devir için ehemmiyetle kaydedilecek nokta garp şark ticaret yolunun daha ziyade şimdiki Türkistan'ın cenubi kısımlarından geçmiş, ülkenin ve sekenenin daha ziyade cenubi ve şark ki Asya'nın medeni ve dini nüfuzu altında kalmış olması keyfiyetidir.

Daha miladi 266 da şimdiki Moğolistan'da hakimiyetin Siyanpi'lere geçmiş olmasını ben Ortaasya'da hakimiyetin «Oguz-Ogur» zümresinden tekrar «Şu-Türk» zümresine geçmesinin başlangıcı telakki ediyorum. Fakat 550lerde hakimiyetin Göktürklere geçmesi «Şu-Türk» zümresinin «hakanlık» sisteminin bu kavmin ve Hazarların idaresinde tekrar ve tam olarak canlanması demek idi. Bu devletin teşekkülü aynı zamanda Türklerin Batı-türkistan'ı istirdat teşebbüslerinde yeni bir merhale demek idi. Bu zaman Ortaasya'da yerli medeniyetin, Güney ve Doğuasya Hind ve Çin medeniyetleri ile birleşerek garp medeniyeti istilasını durduracağı pek tabii görülebilirdi. Filhakika Göktürk hakanları hakiki şamanistlerdi. Bunlar da, 13 üncü asrın Moğolları gibi, yerli kültüre ve Çin medeniyetine dayanarak bu şamani ve buddist kültürün hamili, yerli ve Çin san'atının mürevvici olarak görülüyorlar. Bu sülalenin de ceddi sayılan Afrasyab (Tunga Alp), Narşahi de naklolunan İran rivayetlerine göre, tam bir Uzakdoğu (Çin) ve Güneyasya (buddist) kültürünün başlıca hamili ve İran'ın ve zerdüştiliğin tam bir düşmanı idi. Eski «Türk» ün yanına Çin'den gönderilen on «kam»ın Işık-Göl mıntakasına Çin bilgi ve san'atını getiren on kahin olduğu hakkındaki rivayeti nakletmiştim. Bu rivayetler şöylece tarihe ve hakikate tam olarak uygundur. Göktürklerin Çin usulünde darbolunan sikkeleri. Çin tesirinde inkişaf eden Sogd ipeği gibi bu devirde Türkistan'da inkişaf etmiş olduğunu öğrendiğimiz Çin kağıdı, Çin çiniciliği ve Çin usulünde camcılık bu devirdeki Türkistan'ın özel mahsulleridir.

Çin buddist rahibi Hiuen-tshang'ın seyahatnamelerinde bu rahibin Garbi Göktürk Han'ı Tung-Yabgu ile olan musahabelerine ait güzel yazıları dercedilmiştir, ki bu devirde Göktürk-Çin kültür münasebeti bakımından çok mühimdir. Zamanının çok münevver bir şahsiyeti olduğu sözlerinden anlaşılan bu Türk hükümdarı Hindistan ahvaline ve coğrafi vaziyetine tamamiyle vakıf idi ve büyük rahibe seyahati dolayısı ile bazı tavsiyelerde bulundu. Kendisi şüphesiz şamanist olan hükümdar buddist rahibe bir üstad ve manevi baba nazariyle bakmıştır, Bu itibarla Tung-Yabgu'nun bu Çin alim, rahibine münasebeti mesela 10 asır başlarında Karahani hükümdarı Buğra Han'ın Horasan'dan gelen İslam alim ve şeyhi Abu-l-Hasan al-Kalımati'ye karşı gösterdiği ve çok tebcil edici saygıyı hatırlatmaktadır.

Göktürkler devrinde Ortaasya'ya İran medeni tesiri de artmakta idi. Merv, Buhara. Osruşana (Uratepe), Fergane. Kaşgar üzerinden geçen ve pek karlı olan büyük Çin-İran ticaret yolu ise Miladdan sonraki devirlerde, bilhassa Sasani'ler devrinde tacir İran unsurunu kendisine celbediyor ve vatanlarındaki sınıf ve mezhep mücadelelerinde mağlup olan İranlı unsurlar ve Önasya kavimlerine mensup muhacirler, daha pek eskidenberi din hürriyeti ve bu bapta müsamaha ile temeyyüz eden Türklerin memleketine iltica ederek bu ülkedeki Aryanileri ve diğer.yabancı unsurları çoğaltıyorlar. Bu sayede Ortaasya'da Hıristiyanlık ve manihaizm gibi Önasya ve Mesopotamya mezhepleri. Buhara civarında zerdüştlük intişar ediyor. Bu birbirine zıd ve hatta düşman medeniyet ve dinlerin birbiri ile Türkistan'da' temas eylemeleri neticesinde Şark ve Garba şamil medeniyetin temelleri kuruluyor. Bu itibarla Göktürkler zamanında Ortaasya'da inkişaf eden medeniyet, kendisinde Uzakdoğu ve Hind unsuru hakim olmakla beraber, İran unsurunu da içine almış olduğundan çok orijinaldi.

Halbuki Ortaasya'nın kendi yerli medeniyeti ve şamani akideleri bu devirde her şeyden fazla hakim olduğunu, bize Göktürk kitabeleri bildirmektedir. Göktürkler eski Türk Orhun yazısını kullanmışlar, bu yazı şüphesiz Ön-asya'dan gelen bir yazıdır. Fakat o Göktürkler devrinde görülen kemaline hangi asırlarda işlenerek erişmiştir, bunu tayin etmek kabil olmuyor. Bu yazı Ortaasya'ya herhalde Miladdan evvelki asırlarda, ihtimal Sakaların Ön-asya seferleri zamanında gelmiş ve buradaki Göktürk tipi yarı oturak ve yan göçebe hayata dayanan yerli medeniyet merkezlerden birinde yavaşça işlenerek Türk dili'ne tam olarak intibak etmiştir.

Bu yazılar tahlil edildikten soma bunlarda görülen yuA gibi fiil edatına bakarak Selenge ve Orhun sahasında oturan ve oradaki Göktürk hanlarına düşmanlık eden Tokuzoğuzları asıl Göktürklerin kendi zannetmek ve bu Uygurları Oğuz telakki etmek gibi yanlış fikirler ileri sürülmüştü. Müteakip tetkikat, muahhar Uygur, ve Hakanı edebi dili gibi, Göktürk kitabeleri dilinin de muhtelif şiveleri aksettiren bir düzme edebi dil olduğunu meydana koymuştur.

Bununla beraber bu yazıtlar Türk dilinin asrımıza kadar geçen 12-13 asır zarfında değişmediğini göstermiş ve bu dilin daha önce geçen 12-13 asır zarfında yani Miladdan önce 5-6ncı asırlarda dahi ancak bu kadar değişmiş olacağını tasavvur etmek hakkını bahsetmiştir. Bu halde Macar NEMETH ve Fin RAMSTEDT gibi alimlerin Hunların hakimiyeti zamanında Türk ve Moğol dillerinin daha müşterek olduğu hakkındaki nazariyeleri yanlış olduğu gibi, güya kelimelerin orta ve sonlarındaki K, G, B, gibi harflerin uzun saitlere münkalib olması yalıut hazfi gibi hususiyetleri (mesela arık, beğ, subar yerine aruv, bey, suar) Türkçenin ancak muahhar asırlarda geçirdiği inkişaf neticesi gibi göstermek, Saka-Skit dillerinden kalan kelimeleri Türkçe ile izah etmeyi «o zaman daha öyle bir Türkçe yoktu» diye reddedivermek de yanlıştır. A'nın bazı şivelerde İ'ye tebeddülü (mesela mukaddes manasında azık ve ızık) muhakkak ki Miladdan önceki devirlerde şimdiki Isık-Göl civarında yaşıyan şivelerde cari olmuş ve Sumercede de ayni manayı ifade eden kelime azık şeklinde mevcut bulunmuştur.

Herhalde Türk dilinin inkişaf tarihini, bazı Macar alimlerinin yaptığı gibi, son 2 bin senenin içine sokmak tecrübeleri ancak, en son asırlardaki şive tebeddülleri üzerindeki müşahedelerin intibaı altında husule gelen yanlışlıktan ibarettir. Türk dili .Türklerin tarihten önceki devirlerden beri Uzakdoğu ve Uzakbatıya dağılmaları hadisesinden önce Şaz ve Lir şekillerine ayrılmış ve Moğolca'da Türkçenin ayrı bir akraba dil sıfatiyle yer tutmuş bulunuyordu. Üzerinde tarihi bulunmıyan eski Türk yazılı kitabeleri hep miladi 7-8 inci asra sıkıştırmak ta yanlıştır. Göktürk yazıtları dilinin Göktürk devleti teşekkül etmeden önce vücuda gelen bir edebi dilin tekamül safhası arzetmekte olduğu isbat olunabilir bir davadır.

Bu devirde şehir hayata da, yukarıda zikri geçen Cang-Kian zamanındakine göre, çok ilerlemiştir. Tang sülalesi tarihi ile zikri geçen seyyah Hiuen-Tshang'ın eserinde ve 8 inci asır Arap kayıtlarından öğrenebildiğimiz şehir ve kasabalar listesi epey büyüktür. Bu devirde Şark-Garp ticareti yolu Tiyanşan üzerinden ve şimalinden Balasagun-Isık Göl-Kuça-Koço ve Balasagun -İle havzası- Beşbalık üzerinden gerek Çin'e gerekse Orhun havzalarına doğru yeni bir kol açtı ve bu yol Türk ve İranlı tüccar unsuru tarafından iskan edildi. Yukarıda zikri geçen Comuk, Cograk isimlerindeki tüccar kabilelerin Hindistan ve Çin yollarında ve doğu Avrupa'da iskan izlerini müteakip asırlarda görüyorsak, bunların yayılması hadisesinin bilhassa Göktürkler zamanında cereyan etmiş olduğunu tasavvur edebiliriz. Bu Comuk'lar ve onlarla birlikte Küşan'ların Taşkent taraflarında yaşayanları da 8 inci asrın ilk yarısında «Türklerin ekabir ve eşrafı» tesmiye edilmiştir.

Bu husus, herhalde, bu iki kavmin memleket iktisadi hayatında oynadıkları ehemmiyetli rol ile birlikte siyasi hayatta elde ettikleri nüfuz ile izah edilir. Asıl vatanları Horezmde olan Çıgrak (Cugrak) Türklerinin kolonileri Kafkasya Derbendi civarında ve Kırım'da ve Kaşgar civarında görüldüğü gibi Horasan'da Balh civarında kolonileri olaa Comuk (yahut Cömük ve Çömük) 1er de Buhara mıntakasını ilk imar eden Türk kabilesi olarak gösterilmişlerdir, zamanımızdaki Çimken (Çömukkent) şehri de onlara mensup bir kasaba olduğu anlaşılıyor. Halbuki Göktürklerin Çinlilerce Dulu tesmiye olunan zümresinin nüvesibu Çömük'lerden ibaret olduğu gibi bunların ismi Ukrayna dilinde Çumak şeklinde ve-dükkanını arabaya yerleştirerek ticaret yapan zümre manasında muhafaza olunmuştur.

İlk Araplar Türk hakanını şaman ayinleri yaptırarak Kam'ların kehanetlerine göre memleketi idare eden kimseler gibi tasvir ederler. Emevi halifesi Hişam'ın (724-743) gönderdiği elçi huzuruna girdiğinde Hakan iğerlerini tamirle meşgul oluyormuş. Elçi buna İslamiyeti kabul eylemesini halifesi namından teklif ettiğinde. Hakan ordusunun hirfet ile değil harp ile geçinen insanlardan mürekkep olduğunu ve İslamiyeti kabul ederek halife ile muhadenette yaşamak yoluna girişemiyeceğini bildirmiş imiş. Bu hikayeden BARTHOLDT ve MARQUART Göktürk Hakanlarının hayatı'nın iptidailiğini istihraç etmişlerdir, Fakat Göktürkler hakkında böyle bir hüküm çok yanlış olur. Hakanlar göçebe ellerden toplanan askerlere dayanmışlar, fakat ancak oturak ahaliyi memleketlerinin temeli bilmişler ve kendileri yaylak ile kışlak arasında geçinerek her iki camiada kudretli mevki ihraz etmişlerdir. Bizans elçileri mükellef san'at eseri olan altın tahtlarda oturan hakanları tavsif ettikleri gibi son Emevi yahut ilk Abbasi halifesi tarafından Tokuz-oguz Hakanlarına elçi olarak gönderilen Tamim bn Bahr al-Mutavvi'i bu hakanların zengin ve geniş ticaret merkezi olan paytahtlarını, onların müzeyyen «qasr» (saray) ları ile. muhteşem «khime» (çadır) larını ordunun ihtişam ve nizamını, keza Isık-Göl sahilindeki 8 Barsgan şehrinde yaşıyan savaşçı Türklerin hayatını, halis göçebe olarak tavsif ettiği Kemak (Altay-Irtış) Türk hükümdarlarınm hayatından tamamen farklı olarak anlatmıştır.

İBN AL-FAQiH'in, galiba İBN HURDADBEH vasıtasiyle, Sa"id ibn al-Hasan aI-Samarqandi'den Türk şehirleri hakkında naklettiği «Türklerin şehirleri çoktur, bir çoğunda tüccarlar, mallar ve pazarlar doludur» diye başlanan rivayetler vardır. İbn Hurdadbeh'in telif senesi olan 840 senesinden evvelki zamana ait olup Tokoz-oguz Hakanlarının paytahtının (yani Kara Balsagun'un) tavsifiyle başlanan bu kayıtlarda şehirlerde yaşıyan Türklerin hayatının çeşidli teferruatı ve adat farkları müfassalan tebarüz ettirilmiş ve yine orada «hiç bir padişaha vergi vermiyen. baş eğmiyen. ve biri diğerini yağma ile geçinen göçebe Türkler» in hayatından bahsedilmiştir. İlk defa olarak İbn al Faqih'in Meşhed nüshasında tarafımdan meydana çıkarılan bu kayıtlar gibi Tamim bn Bahr'ın aynı eserde münderiç bulunan mufassal beyanatı da daha neşredifmemiştir.

İşte bu gibi medeni unsur sayesinde Ortaasva'nm Göktürk ve Tokuz oguz Hakanları devrindeki ticareti İranlı tüccarların inhisarı altında bulunmaktan uzak kalmıştır. Maveraünnehir'in şimalindeki ticaret yolları üzerindeki kasabalarda, yahut yeni kasabalar kurarak, yerleşen İranlılar kendileri Türkleşmişlerdir. Talaş ve Çu havzasında Sugdak'lar (yani Sogdlu kolonistler) in türkleşmiş bir unsur olduğunu Mahmud Kaşgari anlatır. Diğer taraftan Göktürkler devrinde Şarki Göktürk ülkesinde Az Budun zikrolunduğu gibi Garbi Göktürk ülkesinde de Ezgiş (Çin kaynaklarında Asigi) ve Azian zikrolunmaktadır. Bunlar Türkler arasında yerleşip İranlı As'lar (As-kişi) olsa gerektir. Her iki kavim Göktürkler zamanında artık şüphesiz Türk idiler. Çünki Doğudaki Az'lar «ilteber» lere tabi oldukları gibi, Ezgişler de Göktürklerin on aşiretine dahil idiler. İslam devrinde Ezgiş'lerin Fergane vilayetinde ve İle havzasında yaşamakta olan «Sakalları uzun, başlan büyük, gözleri berrak, ve şiveleri ayrı» Türk aşireti, «Köylerde yaşıyan ve imaretlere malik Türkler» olduklarını «örüyoruz.

Bu As'ların bir kısmı da Orta Sırderya havzasında Peçeneklerin bir aşireti olan Kenger'lerle birleşmiş bir kabile gibi Kengeras şeklinde birleştirilmiş bir isimle yine Göktürk kitabelerinde zikrediliyorlar.. Demek Tiyanşan - Aral sahasındaki Türkler bu İrani kabileleri pek eskiden herhalde daha Saka devleti, belki Hunlar devrinde kendi muhitlerinde eritmiş bulunuyorlardı. Bu husus, Batıtürkistandaki Türklerin Göktürkler ve onlardan önceki devirlerdeki tarihlerinde medeni İranlı kavimleri kendi içlerinde yutan ve eritebilen kuvvetli bir unsur olduğunu göstermek itibariyle mühimdir.

Göktürkler zamanında Türkler devletçilik itibariyle de ilerlemişlerdi. Gerçi Göktürkler ve Hazarlardaki devlet teşkilatı yine eski kahin «kam» ların Bozkurt (Açina) oğullarının teşkilatı idi. Hazar Hakanlarının teşkilatını bize Araplardan İbn Fadlan, İstakhri ve İbn Havqal anlatmışlardır , Muahharen İran tesirine maruz kalmış oldukları halde menşe itibariyle Sabir Türklerinden türemiş bir demirci unsur olacaklarını bahis mevzuu ettiğimiz Derbend demirci Kübecüer'i (farsça isimleri Zırıhgeran) hakkında 11 inci asrın müellifi olan ABU-HAMİD AL-ANDALUSİ, HERODOT'un eski Argimpaylara dair anlattığına benzer rivayetler nakletmişti. Derbend hakimi olan Abdulmelik bu Abu Hamide KübeçiIerin mukaddes demirciler olduklarına, bunlara taarruz edenlerin başına felaket geldiğine dair o vilayet ahalisinin akidesini anlatmıştı.

Bunlarda Hazar ve Göktürk hakanları gibi eski demirci tarhanlar neslinden gelmiş olsalar gerektir. Göktürk Hakanları artık eski cedleri gibi kabileler arasında sadece hakem olan demirci tarhanlar değildi; bunlar artık büyük devletler kuran ve bunları bazan şiddetle idare eden hükümdarlardılar. Fakat Göktürk ve Hazar memleketleri tam bir ademimerkeziyet ve feodallar federasyonu tarzında idare edilmiştir. Biz bugün bu feodalların Orta Tianşan ve Doğu ve Batıtürkistan sahalarında yaşıyanlarmdan 25-30 kadarı hakkında az çok malumata malikiz. Hakana tabi olan bu feodallar kendilerine tabi, ortasında yüksek sun'i tepelerde şatoları bulunan kasaba, şehirleri yahut aşireti muhtar krallar gibi idare etmişler, her birinin ayrı lakap ve unvanı olmuştur. Mamafih Göktürk hükümdarları tarafından «buyruk», «tutuk», «tudun» gibi unvanlarla tayin olunan ayrı memurlar ve valiler tarafından idare olunan ülkeler de olmuştur, ki bunlar da mahalli idareler yanında merkezi temsil etmişler ve yeni fetholunan yerleri bu gibi memurlar tarafından idare ettiriyorlardı.

Milli Sasani İran devleti devrinde İran medeniyeti Etfalit'ler üzerinde ciddi tesirler icra etmiştir. Göktürk devleti büyüyüp Eftalit'ler devleti ülkelerinden maada asıl Sasani İrana ait bazı sahaları da kendi idaresine aldı, bu husus İran unsurunun Türkistan'a yeniden hulullerini intaç etti. Maveraünnehir'de ve Buhara'da Istakhır'dan ve Şelci şehrine İsfahan'dan on binlerce Fars unsuru gelip yerleştiği hakkında Arapların naklettiği rivayetler Göktürkler devrinde gelen İranlılara ait olsa gerektir. Sogdlu ve Horezmli tüccar unsurunun Türk ülkelerinde geniş mikyasta yayılmış olduklarım görüyoruz. Bu husus bu gibi İranlı unsurun oturdukları ülkelerin müstakil olarak idaresi hususlariyle alakadar olmayıp hep öteberide koloni teşkil ederek yayılmış olduklarını, Türk hükümetlerinin de buna karşı müsait davrandıklarını göstermektedir. Buna ihtimal İrandan yeni muhacir kütleleri gelmesi de sebep olmuştur. Şöylece Sogd tüccarları Göktürk memleketinin hemen her tarafında kendi ticaret müstamerelerini vücuda getirmişlerdi. Kırımda Sogdak, Sırderya şimalinde Karatav dağlarında Suzak, Çu havzasındaki Sogdak'ların kolonileri Şarkitürkistanda Koço yanında beş Sogd kenti (Penckent), Çin şeddinin garbi ucu olan Tunhuang'da, Sogd kolonileri olmuştur. Bunların Orhun havzasında dahi kolonileri olmuştur. Horezmli İraniler'in de Şarki Avrupa taraflarında yayılmış oldukları görülüyor. Bunlar Hazarların hizmetinde bulunmuşlardır.

Müteakip asırlarda orta Volga ve hatta Perm taraflarında kolonileri olduğunu görüyoruz. Bütün bu gibi yayılmaların daha Göktürkler devrinde husule geldiğini zannederim. İranlı unsurun böylece sulh yoluyla hululleri sayesinde Türkler arasında medeni nüfuzları arttı. Şöylece 8 inci asırda Maveraünnehir de her tarafta zerdüşt dini yayılmış bulunuyordu. Göktürklerin eski Orhun yazıları da mevkiini Sogdlar tarafından kullanılan Önasya arami'lerinin muahharen Uygar yazısı ismini alan yazı şekline terketmeğe başladığını daha 8 inci asırda görüyoruz. Bunun arkasından Önasya kavimlerinin ve medeniyetlerinin yeni bir hamlesi başlıyor, ki onunla «Ortaasyanın İslam devri» dediğimiz yeni bir devir açılıyor.

Kaynakça
Kitap: UMUMİ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: A. ZEKİ VELİDİ TOGAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ön Türk Tarihi Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir