Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Eski Zamanların Medeni Türkleri ve Demircilik

Burada Ön Türk Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Eski Zamanların Medeni Türkleri ve Demircilik

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 01:15

Eski Zamanların Medeni Türkleri ve Demircilik

Prof. W. KOPPERS, atlı göçebe Türklerin, eski medeniyetlerin teessüsünde oynadıkları rolü tesbit ederken Türkleri, münhasıran göçebe bir hayat geçirmiş, ziraat ve madencilikten daima uzak kalmış bir millet gibi telakki ediyor ve ayni fikirde olan W. BARTHOLD'un «Türk göçebelikten ayrıldığı vakit, Türk olmaktan çıkıyor» sözünü hoşuna gitmiş bir hakikat gibi naklediyor. Anau asarında bulunan ziynetlerin Türkmen halıları ve diğer Türk kabilelerinin el işi ziynetleriyle birleştirerek bunların Altaylı bir kavmin eseri olacağını ileri sürenlere de, Türkmenlerin bu halıları ve desenlerini ancak İranlılardan öğrenmiş olduklarını anlatmak istediler. Fakat biz, bugün Türk el işi ve Türkmen halı ziynetlerinin prototiplerini, 1924 te Moğolistan'da Nouinula'da Rus alimi P. K. KOZLOV tarafından keşf ve milad senelerine ait olduğu tesbit edilen ziynetli iki keçede ve ayni senede Şarki Altayda Pazırık yaylasında ebedi buzlar arasında bulunan eski Türk mezarı eşyasında, keza Turfanda bulunan Uygur asarı ve dıvar resimlerinde görülen halı ve keçe tiplerinde de kısmen görmekteyiz, Nouinula ve Pazırık eşyalarında bulunan zinetlerin, Türkmen ve onların komşuları olan Aday Kazak kadın el işleri zinetleri arasında dikkati çekecek tam benzerliği vardır. Minuse (Minusinsk) demir ve bakır mamulatının Türk malı olmayıp, İran malı göstermek ne derecede yersiz bir zorlanma ise, Nouinula ve Pazırık kültürlerini İran mahsulü telakki etmekte o kadar yersizdir. Anau harabeleri asarı tetkikinin bugünkü durumunda, bunları Türk kültür ananelerini de, herhangi prejujelerden emin olarak gözönünde bulundurmak üzere, yeni baştan yapmak hususunda san'at tarihi ve prehistoire mutahassıslarına, samimi teklifte bulunmaktan başka çare kalmıyor.

Bütün bu nevi yeni tetkikatta gözönünde bulundurulması icap eden nokta, Türklerin tarihte münhasıran göçebe oldukları hakkındaki mütaleaların çürük taraflarıdır.

Gerçi Mahmud Kaşgarinin ve Ahmed al-Tini'nin naklettikleri rivayetler, İskender (ilk Aryani, İran fatihlerinin timsali ismi) geldiği zaman, Maveraünnehirde, Mahmud Kaşgariye göre Talaş ve Çu alanında, şehir hayatı henüz hiç inkişaf etmemiş olduğu, her tarafta ahalinin çadırlarda yaşadığını anlatmaktadır. Fakat Ortaasya'da, bilhassa Anau'da yapılan tarih öncesi kazıları, eski kültürlerin en aşağı tabakalarında ziraat hayatı mahsulleri ve sun'i sulama kültürünü meydana çıkarmakla, yerleşik ve yarıgöçebe hayatın karakterini aydınlatmıştır. Bilhassa Türklere gelince, Semerkand, Buhara, Ramiten, Beykend ve Merv gibi şehirlerin Türkler tarafından tesis edilmiş olduğu, eski İran rivayetlerini nakleden İslam ve İran müelliflerinin umumi kanaatidir.

Herhalde yazı yaylalarda, kışı şehir ve kasabalarda geçirmek adetini, göçebelikten medeniliğe irtihal safhası sıfatiyle kısa ömürlü bir merhale telakki etmek yanlıştır. Çu ve İle nehirleri havzalarında bu halin hiç değişmeden uzun asırlar devam edip gittiği malumdur. Ptolemeus, Pamir'de Karategin mıntakasında, Kumidh Türklerinin ülkesinde, bir «Taş Kale» sinden bahsettiği gibi, daha 11 inci asırda bir göçebe kavim olarak Karategin tarafında mevcudiyetlerini muhafaza, etmiş olan Kümidh (Kümiçi), lere Orta-Asya'nın muhtelif taraflarında nisbet edilen şehir ve kasabalar, bu kavmin M. ö. birçok asırdan beri yarı-göçebe, yarı yerleşik bir hayat geçirdiğini göstermektedir. HERODOT ta, şivelerinden «asxu» (galiba «saxu = sakız) şeklinde bir kelime naklettiği Argippae isminde iskit kavminin kurduğu kuvvetli bir devletten bahsetmektedir.

W. TOMASCHEK'in tarihte ilk Türk devleti olarak kabul ettiği bu Argippay, yahut, bu zatın naklettiği diğer bir yazılış şekline göre, Argimpay'ların ülkesi, onun zannettiği gibi Moğolistan taraflarında değil, zamanımızda eski İskitlere ve onlara komşu kavimlere ait en iyi bir tetkik bırakan Dr. H. TRIEDLER'in tesbit ettiği gibi, Orta-tiyanşanın garbi yamaçlarında olmuştur. Bunlar hakkında bildiklerimizin yegane kaynağı olan Herodot şöyle diyor:

Kimse bunlara zarar eriştiremez, çünkü onlar mukaddes sayılıyorlar. Onlar (yani Argippe'lerin reisleri) müsellah insanlar değildir, (yani silahlı kuvvetlere dayanmıyorlar), maamafih insanlar arasındaki ihtilafları halledebilen de bunlardır. Bunlara iltica eden insanlara kimse dokunmaz». Herodot, bunların (yani Argippay'ların reislerinin) saçsız (yani traş olmuş) olduğunu ve çok lisan bildiklerini anlattığından, bu kavmin medeniyette ilerlemiş olduğu, keza bunların memleketinden kervanların sağ selamet geçtiğine de işaret etmesinden, bunların kurduğu devletin muntazam ve kuvvetli olduğu istidlal olunuyor. Tomaschek, bu fikirdedir. Herodot bunların Karadeniz skitleri ile yedi dil bilen tercümanlar vasıtasıyle iş kıldıklarını zikretmiştir. Yani dilleri başka imiş. Karadeniz sahasından Skit'lerde İrani unsur kalabalık olmuş olacak.

M. ö. 7 nci asrın ortasına ait olan ve Herodot'un ravisi Aristeas'tan alınan bu haber, Orta Tiyanşan'da yaşıyan bu hakim kavmin, saçlarını traş eden ve silahsız, yani ağaç kılıçlı reisleri, fikrimce, şamani «kam» lar, yahut diğer tabirle «tüyün» (tüdhün) ler olsa gerektir. Isık - Göl tarafında, şehir ve kasabalarda yaşıyan Barsgan Türklerinin reisleri de «tüyün» lerdi. Şaqiq Balkhi'nin rivayetine göre, Küça tarafında da bu meşhur İslam mutasavvifi ile konuşan zat bir «tüyün» idi. Mahmud Kaşgarinin zamanında «köy kahyası» manasına inen bu «tüyün» kelimesi, şamanpretere'lerinin, «kam» ların devlet reisliğini ifade ettikleri zamanlarda hükümdar ve vali manasını ifade ediyordu. Bu kelimeye, Hazarlar ve diğer garp Türk kavimlerinde de tesadüf olunduğundan asla «budist rahibi» demek değildi, somadan buddist rahipleri nüfuz peyda edip, hükümet ve devlet işlerine karışınca bu isim onlara da tamim edilmiştir. Biri sırf sihirbazlık, diğeri dini yani dini-siyasi vazife gören çift kırallığm, Çu'larda dahi bulunduğunu yukarıda anlattım. Sonradan «hakan» sırf «manevi», muavini olan «yuğruş» «dünyevi» olmak üzere devam eden bu çift krallık sistemi, daha Argimpay'larda, sonra onların halefi olmak üzere ayni Orta-tiyanşan'da yaşıyan Göktürklerin ecdadında da cari olmuştur.

Oğuz destanının anlattığı büyük Türk devletinde (her halde Hunlarda), asıl Türk» ismini taşıyan kabile tabi mevkide bulunmuş, hükümdarın (Yabgu'nun) yanında bir preter'lik (kam) rolünü ifa eden birisi olarak «Uluğ Türk» den bahsederken bu «Türk» kabilesinin reisini anmıştır. Eski Türk rivayetlerinin «İran-Hazar versiyonu» na göre, dünyaya hakimiyet tılsımı olan yede'nin hakiki sahibi «Türk» tü, bunun yede taşını çalarak hakimiyet davasına kalkışan ve Türkle savaşan amcazadesi «Oğuz» a galip gelmesini temin maksadiyle, «Çin», yede taşma nisbeten daha müessir çareler ve tılsımlar (fal ve zecir ve koyun kemik falı) bilen on «alim (dana) ve mahir» kam göndermiştir. Bu sayede hakimiyet, tekrar Türkün elinde kalmıştır. Bunlar, yukarıda da anlatıldığı gibi, 4 kabile Türkün yanındaki Onok (on kabile) uruglarının ecdadıdır.

Bu rivayete göre, Yafeth oğulları arasında «akıl ve ilimde en çok bahremend» olan ancak «Türk» ile «Hazar» olmuş, diğerleri ancak sahra kavimleri olarak kalmışlardır. Hakikaten Hazar ve Sabirler, Etil ile Derbend arasında yarı medeni bir hayat kurmuşlar, dört Türk ve on Onok kabileleri de Tiyanşan sahasında böyle bir devamlı yarı oturak ve yarı-göçebe hayat sürmüşlerdir. Dört kabileden Çigi-Plerin Talaş, Çu ve İle havzalarında, İlak'ın kendi ismi ile tesmiye olunan İlak (şimdi Ahengeran) vilayetinde, Barsgan'm Isık-Göl etrafında, yayla mevsiminden sonraki zaman şehirlerinde ve kasabalarında geçirdiği, tarihi kaynaklarımızla da sabittir. Onok kabilelerinden Comuk'lar keza Cugrak'lar medeni kavim idiler.

«İran-Hazar versiyonu» nun, Çin'den gelen on kam'ın Türk'ün memleketine daha mütekamil bilgi getirdiği hakkında verdiği tafsilat, tarihe tam olarak uygundur. Gardizi de, Çin'den gelerek Barshanın yanında, Isık-Göl civarında yerleşen bu Türk kabilelerinin çömlekçilik, marangozluk ve nakkaşlık gibi sanatları bildiklerini anlatır. El-Biruni ise, Kaşgarda imal edilen yanmış tuğla (çinili tuğla) ve Isık-Göl sahilinde, Barsgan'da yapılan kazanlar ile Çin vazolarına nisbeten kalitesi aşağı saydan vazolardan bahsetmektedir. El-Biruni'nin «İran-Hazar rivayet» leri (Mucmal ut-tavarikh va'l-Qisas'ın rivayeti) ile Gardizi'yi tam olarak teyid eden ve Ortaasya kültür tarihi için fevkalade ehemmiyeti haiz olan bu kaydı, bu büyük alimin nüshaları Kayseri'de Raşid Efendi Kütüphanesinde ve Topkapısarayı Kütüphanesinde bulunan al-Cumahir al-Cavahir nam eserinde bulunmaktadır.

Yakın senelerde Rus arkeologları tarafından Isık-r-Göl civarında eski Barsganlıların şehir ve kasabaları bulunan yerlerde yapılan tetkikat esnasında, burada imal olunan bu vazo ve çinilerin bakiyeleri bulunmuştur. Gardizi'nin haberleri, 750 senelerine aittir. El-Biruni ise, 11. inci asırda yaşamıştır. Fakat eski Türk rivayetlerinin bu İran-Hazar versiyonları, bizi, tarihin efsanevi devirlerine götürmektedir.

Böylece biz, Isık-Göl ve Çu sahasında, Türkün dört oğlunun hayat tarzları yazın yayla, kışın şehir ve kasabada yaşamak olduğu halde, tarihten önceki devirlerden beri yaşatıp geldikleri bir medeniyeti öğreniyoruz. Bu dört uruğdan İlak'lar, kendi ülkelerinde (Taşkendin doğusundaki Ahen-geranda), İslamiyeti kabul ettikten sonra da, manihaizm ananelerini yaşatmakla maruf oldular. Diğer taraftan biz 750 hududunda Orhundaki Uygurlara kadar seyahat yapan Arap elçisi Tamim ibn Bahr al-Mutawi'i'nin. bu Barshan ile Koço (Turfan) arasındaki yolun ova kısmında mütemadiyen köy ve kasabalar içinden gittiğini ve burasının henüz gayrimüslim olan ahalisinin «kamilen yahut ekseriyeti» nin Türk olduğunu, bu seyahatnamenin İbn al-Faqih kitabının Meşheddeki nüshasından öğreniyoruz.

Çu ve Talaş havzalarında, gerek Çinlilerin Tang sülalesi tarihinde, gerek Arap ve Fars kaynaklarında müteaddit şehir ve kasabalar zikredilmektedir. Bunları, burada Türklere karışarak yerleşen İran'a Türk melezi Sogdak'lara nisbet etmek ne kadar yanlış ise, Doğutürkistan'da Kaşgar ile Turfan (Koço) arasında yine Çin ve İslam menbalarının zikredilen ve zengin kültür eserleri hafriyat neticesinde meydana çıkardan şehir ve kasabaları da, buralarda Türklerle karışarak yaşıyan Tokhar ve Sogdlulara nisbet etmek dahi o kadar yersizdir. İskender'in seferleri ile ilgili gösterilen rivayetlerde Çu havzasında yaşıyan 23 Türk, yahut 22 kabile «Türkmen» in, topraklarına (herhalde ziraat sayesinde) bağlı olduklarından dolayı, yabancı hakimiyetini kabul ederek, yerlerinde kaldıkları, diğer kardeşlerin burasını terkederek Çin (yahut-tağ) taraflarına gittikleri halde, bu Türkmenlerin onlara mütabaat etmedikleri söylenmiştir. Umumiyetle bu Arap İskender kıssalarında «şehir Türkleri» (Turk al-mudun) ile «bozkır Türkleri» «Turk al-barari), biribirinden ayırt edilmiştir.

Buradaki hakim ve yarı göçebe unsurun başında «Şu» bulunmuş. Çu havzası ve Talaş «Argu» ismiyle anılmış ve bu isim burada İran unsuru ile karışık yaşadığından, dilinde «rakakat» bulunmuş, yani bu bir medeni Türk unsuru olmuş. Bunları bize Mahmud Kaşgari bildirmektedir.

Ben, Herodot'ta zikredilen Argippae ismini, bu eserin diğer bir nüshasında görüldüğü gibi, «Argimpae» okuyorum ve bu ismi «Argın-Bay» ı Argın'ların «Bay» ı diye izah ediyorum. Esasen «Argın», Argu'lu demektir. Bugün Kazak Kırgızların bir büyük uruğu olarak yaşamakta olan Argın'lar, daha 15. inci asırda bir «Argın Türkmeni» idiler. «Bay» ismi de, miladdan önce bu taraflarda yaşıyan Usunların ve Doğutürkistan'daki Küça ahalisinin hükümdarlarının lakabı idi, ki zamanımıza buna bir şivede «bek» ve «beg». diğer şivelerde, yine şive kaidelerine göre, «bay» ve «bey» denilmiştir.

Bütün bu serdettiklerimiz bize, Ortaasya'ya Aryaniler gelmeden önce Kaspi ve Kass gibi kavimlerle komşu olarak ve muhakkak atlı hakim unsur olarak ülkelerin elverişliliğine göre yerleşik veya yarı göçebe yahut tam göçebe halde Türklerin yaşamış olduğunu gösteriyor.

Arapların «hakiki Türk» (al-turk al-haqiqi) dedikleri Hakanlı Türkler (al-turk al-khaqaniya). kendilerini menşe itibariyle bir demirci millet olarak tanımışlar, hükümdarları demirciliği tes'id etmişler ve demircilik sayesinde esaretten ve zulmetten kurtulduklarına inanmışlar, onlara Çinliler dahi Cücen (Avar) lerin demircileri demişlerdir.

Doğutürkistan'da Barhan mevkiindeki madenleri, Kaşgarlı Mahmud, Çinlilerin işlettiği ocaklar olarak tanıtıyorsa da, Tiyanşan, Altay, Ural ve Sayan dağlarında bulunan eski madenler hakkında, bunların ancak yerli kavimler, yerli Türkler tarafından işletildiği rivayet olunmaktadır [109]. «Çut» (Çud) lara nisbet edilen ocakları, bu isimde bir Fin kavmi farzederek, Tiyanşandakini de ona nisbet etmek lüzumsuz bir zahmet gibi geliyor, çünkü bu kelime «Çu» kelimesinin cemi, yani «Türk» lere «Türküt» (bundan Tukiu) denildiği gibi «Çu» (Şu) lara da «Çuut» denilmiş olabilir. Minüse (Minusinsk) ve Yenisey nehirleri üzerindeki maden ocaklarını 18. inci asırda olduğu gibi milad asırlarında işletenlerin «çelik» manasında kullandıkları «kuruç» sözü, Uzakdoğuda bilhassa Çinlilere M. ö. denberi malum olan bir kelimedir . Çinlilere demirciliğin M. ö. ancak 7. asırda Çu'lar zamanında malum olduğu fikri san'at tarihçisi O. MÜNSTERBERG tarafından ileri sürülmüşse de, Çin rivayetlerine dayanarak bu madenin daha M. ö. 18. inci asırda bu millete malum olduğu da iddia olunuyor, fakat demirin geniş mikyasta ve silah imali için istimali Çin'de ancak M. ö. 300 lerde başlamıştır. Orta-asya'da Türklerin bu madeni ne zaman tanıdıklarının tarihini tayin etmek zordur. Anau'ın bakır devri olan 3. üncü tabakası ile demir devrini temsil eden 4. üncü tabaka arasında uzun bir fasıla geçmiş olduğundan, burada bulunan asara göre, Türkistan'da demirin tarihini doğru dürüst tayin etmek imkanı yoktur. Fakat Çin san'atı mütehassısı CARL W. BİSHOP'un 6.5.1937 tarihiyle Columbia Üniversitesi hocalarından Dr. THOMAS READ'e yazdığı bir mektubunda, en eski Çin demir silahları Şansi vilayetinde ve Chou (Çu) sülalesinin vatanı olan yerlerde bulunduğundan, demirin, «steppe corridor», yani yukarıda zikrettiğimiz Wei nehri havzası yoluyla garptan gelmiş olduğunu ve bunu Chou (Çu) ların getirmiş bulunduğunu ileri sürmüştür. Miladdan önce 1022 senesine ait kayıtta «lüks kılıç» manasında bir «Kingluk» kelimesi «Hunların eski ecdadının sözü» olmak üzere M.ö. 47 senesinde yazılan bir Çin kaynağında zikredilmiştir. Fr. HİRT bu sözü Türkçede «iki yüzlü bıçak» manasında bugün dahi kullanılan «Kingirlik» kelimesiyle birleştirmiş ve bunu «tarihte mukayyet en eski Türkçe kelime» olarak kaydetmiştir. Bunun gibi hamdemir manasında olan Türkçe «çügün» kelimesinin de Çu sülalesi zamanında zikri geçtiği asıl menbalardan kontrol edilmesi icap eden bir rivayettir.

Hintlilerin M. ö. 4 üncü asra çıkan hadiseleri aksettiren destanları Muhabharata'da da demirin Hindistan'a şimalden, yani Ortaasya'dan getirildiği anlatılmaktadır. Diğer taraftan bir Fin-Uğur kavmi olarak kabul olunan Asur kabilesinin Hindistan'a demiri garpten yine demir kültürünün hamili olarak gelen Vedik-Aryanilerden ihtimal daha önce getirmiş olduğu zannolunuyor. Bütün bu serdettiklerimize göre Türkistan'da demir kültürünün M. ö. 2000 lerde, yani Aryaniler gelmeden önce malum olduğuna hükmetmek icap eder. Türkler arasında demir imalini bilmiyen kabilelerin bulunduğu bize Araplar vasıtasiyle erişen eski rivayetlerde de görülüyorsa da. demir madenleri bol bulunan sahalarda yaşıyan bazı Türk kabileleri Orta-asya'da demir kültürünün hakiki hamilleri olarak Çin ve Arap kaynaklarında zikredilir. Bunların başında Türk. Kırgız. Karluk. ve Başkurt kabileleri gelmektedir. Eski Göktürklerin yukarıda zikri geçen Talka Demir Kapı'sı civarındaki oturak hayat sahalarında muahharan en, iyi silahlar imal olunan demir ve çelik industri mıntakası denilebilecek ehemmiyete malik Pulad şehri bulunduğu, ayni eski Göktürkler sahasından Horasan'a «demir levhalar», «karaçori» ve «bilgatekini» denilen güzel kılıçların ihraç olunduğu malumdur. Hazarlar ülkesinde ise en iyi kılıç yapanların Hazarlar ve en iyi zırh (kübe) işliyen Türklerin de Sabir Türkleri olduğu ve şimdiki «Kübeçi» lerin bu sonunculardan türediği anlaşılıyor. İran destanı, Türkleri en eski zamanlardanberi bir «çeliğe bürünmüş» millet olarak tavsif ediyor ki biz, tarihi devirlerde Türk kavimlerinin yaptıkları demirciliği, bunların tarihten önceki zamanlarda dahi inkişaf ettirdikleri bir san'atları olarak kabul edebiliriz. Herhalde Türklerin dünyaya hakim olmalarının. sırrı, yalnız jrılkıçılıkta ve yedecilik tılsımında değil, aynı Zamanda, daha Aryaniler Garpten gelmeden önce «çeliğe bürünmüş» bir millet olmalarından ileri gelse gerektir.

Sibirya'da, bilhassa Minüse (Minusinsk) mıntakasında keşfolunan kabzası yüzüne doğru bükülmüş, yahut kabzasının ucunda yuvarlak delik bulunan bakır bıçakları, kısa bronz kılıçlar ve hayvan ornamentli bakır mevad, Çin'de Çu sülalesi devrine ait ve bu sülalenin malı olarak kabul olunan bakır bıçak, kısa bronz kılıç ve ayni şekilde hayvan ornamentli bakır mevad ile bir ve ayni kültürün mahsulü olduğu görülmüştür. Bunu Çin tesiri ile izaha kalkışmak yersiz olduğu gibi, her ikisini, yani hem Çu'ların bakır kültürünü hem de Minuse bakır eşyasını, tarihten önceki zaman için tasarlanan bir muhayyel Sibirya Aryani kavminin malı olarak telakki etmekte manasızdır. M. ö. 2000 lerde muayyen şekillerini almış ve geniş sahalara yayılmış olan bu bakır kültürünü mal etmek için Finden, Aryanilerden, Çinden birer sahip aramak, o zaman Tiyanşan, Altay ve Sayan sahalarında bu nevi madeni işlerle meşgul olabilecek bir Türk sekenesi olmadığını düşünmekten ileri gelmektedir.

Kaynakça
Kitap: UMUMİ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: A. ZEKİ VELİDİ TOGAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ön Türk Tarihi Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir