Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türk Tarihinin İlk Devirleri

Burada Ön Türk Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Türk Tarihinin İlk Devirleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 21:37

TÜRK TARİHİNİN İLK DEVİRLERİ

Türk tarihi denilince bundan millet tarihi değil, devlet tarihi anlaşılması gerektiği Doç. Dr. Türükoğlu Gökalp tarafından ileri sürülmekte ve "Türk Tarihi demek, Türk devlet tarihi demektir" diye ifade edilmektedir.

Buna göre ilk Türk devleti olan Büyük Hunlarla, Türk tarihini başlatmak gerekmektedir. Fakat başlangıç olarak kültür izlerini almak daha doğru görülmektedir. Toplumlar tarih sahnesine birden gelişmiş bir teşkilatla devlet olarak doğmayabilirler. Onların tarih öncesi diyebileceğimiz bir devirleri olmalıdır. Tarihin bir devrinde devlet olup da uzun bir devir toprak 'vatan' ve istiklal 'bağımsızlık' unsurlarını kaybedip fakat kültür halinde varolan toplumların tarihi yok veya bitmiş farz edilebilir mi? Siyasi tarih böyle durumları ortaya çıkarabiliyor. Mesela yüzyıllardır Yahudi devleti yoktu ama milleti vardı, tabii ki tarihi de vardı. O sebepten tarih araştırmalarında geriye doğru giderken muhayyel bir zamandan devrimize doğru gelerek değil' milli kültür çizgisini takip etmek daha doğru olsa gerektir.

Tarih olaylarının tanımında yer, zaman, insan faktörlerinin esas olduğunu görüyoruz. O halde ilk devirler için soru şudur; Türk tarihini zaman olarak nereden, hangi zamandan, ve hangi coğrafi mekandan başlatabiliriz? Tabii ki insan faktörüne yani ilk orijinal kültür izlerinin tespitine dayalı olarak. Buradaki araştırmada metod, muhayyel bir devreden zamanımıza doğru değil de belgelerin imkan verdiği ölçüde geriye inebilmektir. Bu hususta bizim dayandığımız, Prof.Dr.Bahaeddin Ögel'in antropolojik ve arkeolojik belgelerle belirttiği üzere M.Ö. III. binlerde, Altay dağları civarında Türk kültürünün doğduğu fikridir. Bu kültür uzun süre orijinal olarak takip edilmiş, Orhun ve İrtiş nehirleri boylarına yayılmış daha sonra da Orta Asyayı bir Türk kültürü havzası haline getirmiştir.

I - Rivayetlere göre Türklerin ilk devirleri Rivayetlerden anlaşıldığına göre Türkler eski devirlerinde de geniş coğrafi alanlara yayılmışlardır. Temasta bulundukları toplumların hafızalarında değişik isimlerle kalmışlardır. Türklerin eski devirlerine dair Süryani, Ermeni, Yahudi, İs lam (Arap-İran) rivayetleri bilgiler vermektedir.

VI.yy'a ait Ephesuslu Johan ve Zekhari Rhetor'un eserleri, Türklerin bu devrelerine ait bilgiler verir. İslam rivayetleri ise Tevrat'tan, Yahudi rivayetlerinden kaynaklandığı için bunlar daha önemli görülmektedirler. Bu rivayetler ilk İslam müelliflerinin rivayetlerine esas olmuşlardır.

a) Yahudi Rivayetleri:

Tarihçi Hammer'in Tevrattaki "Togharma" ismini "Türk" ismi ile ilgili gördüğünden bahsetmiştik. Bu kelime çeşitli araştırmalarda Togharma, Torgom, Torkom, Torgoman biçimlerinde yazılmış ve bu kelimeyle Türklerin kastedildiği ileri sürülmüştür. Daha sonraki Türk kaynakları bile insanlığın ikinci atası Hz.Nuh ile soyları başlatırken Türkleri, Yafes'in soyundan göstermişlerdir.

Hz.Nuh'un Tevrat'a göre üç oğlu vardı. Tarihçi Ahmet Cevdet ise Hz.Nuh'un bir de "Yam" adlı dördüncü oğlundan bahsetmektedir; bu oğul tufan sırasında babasına iman etmediği için gemiye gelmemiş ve boğulmuştu. Ahmet Cevdet de Yafet(s)i Türklerin babası olarak göstermektedir.

Tevrata göre Yafes'in Gömer, Mecüc, Maday, Yavan, Tubal, Mesek, Tiras adlarında yedi oğlu vardı. Bunlardan da Gomer'in Rifat, Eşkenaz ve Togarma adlı üç oğlu oldu.

Ekseri tarih araştırıcıları insanlığı Hz.Nuh'un bu üç oğlundan türemiş olarak göstermişlerdir. XII.yy. Musevi seyyahı Benjamin De Tudelle "Rumlar çok mahir ve eğlenceye düşkündürler. Barbar dedikleri bütün milletlerden ordularına asker alır ve Sultana, yani Türk adını taşıyan Torgamanların hükümdarına karşı muharebeye sevkederler." derken çok açık şekilde Torgaman diyerek Türkleri kastetmektedir.

Prof.Dr.Fahrettin Kırzioğlu'na göre Togarma -Torgom ismi, İranda M.Ö lll.yy'da hakim olan Oğuz Türkleri soyundan gelen Arsaklıların milli adı Torkom -Torkoman'dan gelmektedir; "Uzak Doğu vesikalarında ilk defa 424 - 452 yıllarından bahseden Çin tarihlerinde Türkmen adı "Tö-kö-möng" biçiminde geçmektedir." denmekte, ayrıca M.Ö. V.yy'da İranlıların, Mısır seferine katılan ve Mısır papirüslerinde adı "Dargman" diye yazılan Khorezm'li askerlerin Türkmenlerden olduğu ileri sürülmektedir.

Hazar Hakanı Yusuf'un da 958 veya 960 yıllarında İspanyada Khasaday'a yazdığı mektupta "Malûm olsun ki biz Yafes neslindenizve Yefes'in oğlu (Tevratagöre torunu) Togarman'ın torunlarıyız."dediği nakil olunmaktadır.

Yahudi rivayetlerinden en önemli görüleni Saka Devletinin çöküşü ile güneyde Yahudi devletinin II.Babil tarafından yıkılarak, Yahudilerin kuzeye göçleri zamanlarına rastlıyan bilgilerdir; "M.Ö VII.asır sonlarında Ön Asyada Sakalar hakimiyeti çöküşe uğrayıp az sonra Yuda Devleti de (M.Ö. 587) Babil hükümdarı Nabukadnezar tarafından tarumar edilince, Yahudilerden bir kısmı, o zaman daha şimdiki Kafkasya Azerbaycanı taraflarında ve muahhar Hazar memleketinde hakimiyetini koruyan bu Saka'ların ülkesine iltica ettiler; Bunlardan bir kısmı Kür nehri havzasına ve şimdiki Dağıstana gelip yerleştiği gibi bir kısmının da Sakalar devletinin asıl merkezi olan Türkistana dahi geçmiş oldukları rivayetlerden anlaşılıyor.

Bu rivayetlerde Hz.İbrahim peygamberin oğullarını doğuya gönderirken onlara gökten yağmur yağdırma tılsımını öğrettiği, onların da bununla Horasan bölgesinde çoğaldığı anlatılmaktadır. (Bu taşa yay, tat, yada, cudagibi isimler verilmiştir. Genellikle "yada taşı" diye geçen tılsımlı taş budur.) Bu rivayetlerde adı geçen oğullardan Sukh'un, Saka'lar olduğu ileri sürülmektedir.

İranlılarda da görüleceği gibi Yahudiler de bütün insanlığı kendi soylarından türemiş göstermek arzularından, çeşitli kavimlerin isimlerini kendi geleneklerindeki isimlerle birleştirmişlerdir. Togarma kelimesinde olduğu gibi burada zikredilen kelime de Sukh/Su/Sakh biçimlerinde yazılmaktadır. Miladi 1.yy. Yahudi tarihçilerinden Flavius Josephus ve eski Tevrat rivayetleri uzmanı Dr.Baar bu isimleri yukarıda gösterilen değişik şekillerde okumuşlardır. Dr.Baar bu kelimelerin Sami olmadığını da söylemektedir. Bu durum, o kavimlerle Yahudilerin aynı soydan olmadığını gösterebilir. Bu kavimler, Yahudilerin II.Babil zamanındaki göçlerinde karşılaştıkları Orta Asyalı kavimler olabilir.

Bu rivayetlerle Yahudiler, Batı Türkistandaki Türk hakimiyetinin Hz.İbrahim'in oğulları tarafından kurulduğunu göstererek, O'nunla çağdaş olduğunu tespit ediyorlar. Hakimiyetlerinin esas unsurunun da tılsımlı bir taş olduğunu söylüyorlar. Çin'liler de Türk'lerin hakimiyetlerinin sırrını at ve süvarilik diye bildiklerinden Batı Türkistan'da yetiştirilen atları ele geçirmeye uğraşırlardı.
Netice olarak, rivayetlerdeki bu bilgilerden coğrafi mekan hakkında bilgiler edinildikten başka, Türk'lerin eski devirlerinde de asker bir millet olarak tanındığı görülmektedir.

b) Ermeni rivayetleri:

Aslında Ermeni'lerin kökeni hakkında da değişik görüşler vardır. Onların Frig soyundan, Hitit soyundan geldiği, Trakya'dan gelen kavimlerle, güneyden gelen kavimlerin karışmasından meydana geldiği ileri sürülmüştür. Bu kavme verilen isim, rivayetlere göre Hz. Nuh'un torununun torunu Hayk'ın haleflerinden Armenak'ın adından gelmekteydi. Fakat bu isim Armenya olarak Mezopotamya belgelerinde "yüksek ülke" anlamında geçmektedir. Anlaşılıyor ki, belli bir coğrafya üzerinde din çerçevesi etrafında bir milliyet tarihi oluşturulmaya çalışılmıştır.

Ermenilerin Hz. Nuh'a dayanan soy rivayetleri Ermeni tarihçisi Movses'in bildirdiği Mar İpas Kadina'dan kaynaklanmaktadır. Fakat Avrupalı ve Ermeni tarihçilerden bir kısmı Movses'in tarihinin ilmi değeri olmadığını, hatta bazıları da Mar İpas Kadina'nın mevcut olmadığını Movses'in, O'ndan öğrendim dediği şeylerin bir takım rivayetler olduğunu söylüyorlar.

Ermenilerin soy rivayetlerinin tenkidi her ne kadar böyle ise de, onlar bu rivayetleri tespit edip, kendilerine mal ederken ilişkide bulundukları toplumlardan da bahsetmiş olmalılar; nitekim onlar, Orta Asya'nın göçebe kabilelerinden "Okçu millet" diye bahsediyorlar. Hatta bu okçu millet mensuplarından işittiklerine göre, bu ırk kendi yurtları olan Türkistan'dan çıkarak doğu taraflarında biryere gitmiştir.

Bu bilgiler Tevrat rivayetlerinde de geçen, Türk destanlarında da belirtilen, en eski devirlerde Türk'lerin Hazar'a, Kafkasya'ya kadar uzanan hakimiyetinin izleri midir?

Ermeni tarihçilerince nakledilen Tevrat rivayetlerinde Hz.Nuh'tan on nesil sonra, Hz.İbrahim dünyaya geliyor, ve O'ndan bir çok kavimler türüyor; Hz.İbrahim'in karısından Ishak, O'ndan da Esav ve Yakub oluyorlar. Hz.ibrahim'in cariyelerinden Ketura'dan da Zimran (İranda hakim Partların atası) Hacer'den de İsmail doğuyor. Yakub'un soyundan ise Hz.İsa geliyor. Esav'dan türeyenlere de Esavi'ler deniyor ki, bunlar İskit'ler (Saka'lar) oluyor.

Hacer, Ketura ve Esav'dan gelen bu üç soyun karışmasından da türeyen soya keskin ve çevikanlamına Tatardiyorlar. Surp Norses bunları, İskit ülkesi diye tanımlanan İtil nehri-Himalaya-Hazar gölü arasında bulunan Torgom soyundan Gog kavmi ile, Hacer soyunun kalıntılarından meydana gelmiş gösteriyor, iskit ülkesidiye tarif edilen yerde Khuj ve Duj (Guz?) barbar adlarıyla otuz muhtelif kavmin yaşadığı ileri sürülüyor.

c) İslam rivayetleri:

Bunlardan kastedilen İran ve Arap rivayetleridir. Yahudi ve Ermeni rivayetleri bölümünde gördüğümüz rivayetler burada da onlara çok yakın olarak tekrarlanmaktadır.

Tevrafa dayanan rivayetlerin İslam kaynaklarına geçmesi, Müslüman olan Yahudiler vasıtasıyla olmuştur. İslamiyetin doğuşu sırasında Müslüman olan Yahudilerle, Hristiyanlar "Kitab-ı Mukaddes"le (Tevrat ve İncil), Kur'an'ın ortak bahsettikleri tarih meselelerinde İslam tefsirine tesirlerde bulunmuşlardır Daha çok da Yahudi rivayetleri mübalağalı olarak tekrarlanmıştır. Bu nakilleri yapanlar arasında eshaptan Abdullah İbn Sellem gibi kişilerde vardır. Evvelce Medine hahamlarından olan bu kişi Kur'an tefsirine, Tevrat tefsirini nakledenlerin en önemlilerindendir. Diğerlerinden Kab-ÜI-Ahbar da Yemen Yahudilerindendi. Hz.Ebu Bekir zamanında Müslüman olup Hz.Ömer zamanında Medine'ye gelen bu kişi de Yahudi rivayetlerini, İslam kaynaklarına sokanlardan biriydi. Bu gibi kişiler arasında ilk İslam müelliflerinden Veheb İbn Münebbih, kardeşi Hemmam İbn Münebbih, Sa'ye, İbn Yamin ve Mohayrik gibi Yahudi dönme alimler vardı. Bunlar Yahudi rivayetlerini, İslam ilmine olduğu gibi nakletmişlerdir.

Böylece İslam rivayetlerinin kaynaklarından birini göstermiş olduk. Bunlara göre; Türk'lerin Hz. Nuh'un soyundan, Yafesten geldiği ileri sürülür. "Ancak bu rivayetlere Türk adının katılmasının, Türk'lerin VIII-X.yy'larda İslam dünyasında etkilerini hissettirecek derecede rol oynamaya başladıkları zamanlarda olduğu sanılmaktadır.". Eldeki aslına en yakın olarak tespit edilen Tevrat metinlerinde, "Türk" ne kişi, ne de kavim adı olarak yer almamaktadır.

Tevrat tefsirlerindeki Togarma, Magog, daha sonra Yecüc-Mecüc adlarıyla Türk'ler tarif edilmeye çalışılmıştır. Bu anlayış Türklerin gayet korkunç biçimlerde tasvir edilmeleriyle sonuçlanmıştır. Türklerbir kulağı başının altında.öbür kulağını yorgan gibi üstüne örter, dişleri vahşi hayvan dişleri gibi, vahşi hayvanları hatta ölülerini bile yerler şeklinde, acaip şekillerde tanımlanmıştır.

Müslüman Arap kaynakları da bu uydurmaları yüzyıllarca daha da mübalağalı olarak nakletmişlerdir. Öyle ki Osmanlı medreselerinde de bu bilgiler uzun müddet okutulmuştur. Halbuki tarihi gerçek ortadadır ki, Abbasilerin son zamanlarından itibaren artık İslam dünyası Türklerin önderliğinde savunulmuştur; Haçlı seferlerinden, Bizans'la mücadeleden, Hristiyan Avrupa'nın kutsal ittifaklarına kadar karşı koyan, İslam dünyasını koruyan Türk milleti olmuştur. İslam dünyası, Türk devletinin sınırları içinde birleşmiştir. Sadece askeri-siyasi alanda değil ilim, sanat alanlarında da İslam dünyasının en seçkin temsilcileri Türkler olmuşlardır.

Meşhur tarihçiler Taberi ve İmam Khazin de bu Yahudi dönmelerin mübalağalarını hep nakletmişlerdir.
Miladi I.yy'ın meşhur Yahudi tarihçisi Josephe Filavius ile IV.yy'da "Kitab-ı Makaddes"i Latinceye tercüme eden Salnt Jerome İskit'lerden, Yecüc-Mecüc diye bahsetmişlerdir. Bir müddet sonra Alan'lar, daha sonra Hun'lar, o bölgede bir süre sonra ortaya çıkan Hazar'lar hep Yecüc-Mecüc diye adlandırmışlardır. Hatta Got'lar da bir ara Yecüc-Mecüc'lerin ikinci istilası olarak sayılmıştır.

Anlaşılıyor ki, Türklerin Asya ve Avrupada meydana getirdiği büyük göçler, muhteşem devletler burada yaşıyan kavimlerin gözünde onları böyle göstermiştir.

Dini alanda bile gösterilen bu kötü zihniyete karşı Osmanlı medreselerinin taassup devrinde Türk milletini savunan tek alim Vani Mehmet Efendi'dir.
Vani Mehmet Efendi Arapça tefsirinde Yecüc ve Mecüc'ü Türk saymamakta, tam aksine onları uzaklaştıran, süren ve Kur"anda bahsi geçen "Zülkarneyn"in Oğuz Kağan olduğunu ileri sürmektedir. Rüstem Paşa'nın"Tevarih-iAli Osman"ındadaTürkler arasında, Zülkarneyn diye zikredilen kişinin Oğuz Kağan olduğu inancından bahsedilmektedir.

Vani Mehmet Efendi Kur'an ayetleriyle ve tarih olaylarıyla Türklerin korkunç ve zararlı yaratıklar olmadığından, İslama her alanda hizmet etmiş bulunduklarından bahsediyor. Türklerin Müslüman olmalarıyla İslam dünyasının siyaset sahasında yeniden yükseldiğini kaydediyor.

İslam ilmine eski rivayetleriyle giren Yahudi dönmelerden başka, Hristiyan ve İranlı dönmelerde vardır. Bunlarda Ortodoks ve Zerdüşt rivayetlerini getirmişlerdir. Eski piskoposlardan Dağatar, Ebu Gıyas Beşer,Hz. Ömer zamanında ilk olarak Medine mescidinde vaaz eden Yemen'li Temim Dari ile Necran rahipleri bu tip kişilerdendir. Sehabeden Selman-ı Farisi de İranlı olduğu halde önce Suriye'de ve Mısırda hristiyan olmuş, daha sonra Medine'de Müslüman olmuştu.

Bunlardan Hristiyan dönmeler dolaylı olarak Yahudi rivayetlerini nakletmişlerdir.
Eski İran rivayetleri de, Yahudi rivayetleri gibi bütün insan neslini kendilerinden türemiş göstermektedir.

Avesta'nın Eb'ül-Beşer(insan cinsinin babası) olarak tanıttığı Kayumars'tan ve Tevrat'taki Hz.Nuh çağına rastlıyan Camşid'den sonra İran rivayeti şöyle devam eder:

hatırlanabilen en eski zamanlarda kabileler Sind ırmağına kadar olan yerlerde sürüler gibi yaşıyorlardı. Camşid bunları düzene koydu. Zamanı barış ve verimlilik içinde geçiyordu. Fakat O, bu durumdan gururlanarak kendine tapınılmasını istedi... Ondan sonra kraI Zohak'ın korkunç hükümdarlığı başlıyor... Karışıklıklar doğuyor... Feridun hepsini yenerek ortaya çıkıyor.

Feridun geniş ülkeleri üç oğlu arasında böldü; Salm/Selem'e Arap ülkelerine varıncaya kadar Rum ülkelerini, İrac/İrec'e iran ve Arap ülkelerini, Turac/Turec'e de Türkistan ve bütün Çin dahil doğu ülkelerini verdi.

Bu kardeşlerden Turaç ile Selem bir olup İrec üzerine yürüyüp O'nu öldürdüler. Bundan sonra İrec ile Turac'ınoğulları arasında savaş hep sürdü. Nihayet ok atmak suretiyle ikisinin ülkesi arasında sınır olarak Ceyhun nehri kabul edildi. İşte Türkler bu Turac'ın neslinden gösterilmektedir. İran rivayetlerinde Türk ülkelerinde Turac/Tur isminden olarak Türklerin ülkesi anlamına "Turan", Fars ülkesine de İrec isminden "İran" dendi.

Ziya Gökalp de İran rivayetlerindeki bu üç oğuldan türeme rivayetiyle, Tevrat rivayetlerindeki Hz.Nuh'un üç oğlundan türeme rivayetindeki benzerliğe işaret ediyor.

İran rivayetleri Turac'ın torunu olarak Afrasyab (Türk destanlarındaki Alp Er Tunga) gösterilir; rivayete göre Afrasyab Hindistan, Rum ve Rus ülkelerini fethetmiştir. Buna göre O'nun çok uzun yaşaması gerekmektedir. Anlaşılan, uzun süren İran-Turan savaşlarında bütün Türk hükümdarları bu rivayetlerde Afrasyab diye adlandırılmışlardır.

Bu savaşlar Firdevsi'nin Şehnamesi'nin başlıca konusu olmuştur. Savaşlar büyük mübalağalarla anlatılmıştır; "İranlıların kendileri için eski Hint, Avrupa mitolojisinden zengin ve renkli bir mazi, İran hükümdarlarının iyiliklerini, adaletlerini ve imar faaliyetlerini göstermek maksadıyla bir sürü olay icad ettikleri ilmi araştırmalar neticesinde anlaşılmıştır. Mesela burada İran hükümdarı olarak zikredilen Feridun, Hind-İran mitolojisinde Thraetaone adlı bir ilah olduğu gibi, Afrasyab da aynı ilahlar zümresinden savaş Tanrısı Frangrasyan'dır.".

Yine İran rivayetlerinde Afrasyab diye geçen Türk hükümdarının bayrağı üzerinde kurt, ejdarha, kaplan, arslan, kartal, yay gibi türlü hayvan resimlerinin bulunduğu da kaydedilmektedir. Daha sonraki Türk devletlerinin bayraklarında da bu sembollerin bulunduğu dikkate alınırsa bu önemli bir kayıt olsa gerektir.

Türk-İslam rivayetleri de genellikle İslami kanaldan gelen Tevrat rivayetlerinin adaptasyonlarıdır; Türkler Hz.Nuh'un oğullarından Yafes'in soyundan gösterilmişlerdir. Ancak O'nun adı Türk rivayetlerinde Olcay Han diye geçmektedir. O da göçebe olarak yaşıyordu. O'nun ZibTogay adında bir oğlu oldu. Onun daKara-Han, Or-Han, Kür-Han, Küz-Han adında dört oğlu oldu. Bunlardan Kara-Han babasının yerine geçti. (2SS> Kara-Han ise Oğuz Han'ın babasıydı.

Burada İslami motiflerin ön plana çıktığını görürüz. Oğuz Han'la, İslamiyet çağdaş sayılmıştır. Aslında Türk milleti Müslüman olurken milli tarihinden kopamamakta, Oğuz Han'ı Müslüman yaparak yaşatmayı tercih etmektedir. Bu motif Oğuz Han'ın evlenmesi meselesinde kuvvetle belirir.

Oğuz Han nihayet, Müslüman olması şartıyla küçük amcası Or-Han'ın kızı ile evlenmiştir. Oğuz Han'la, babasının mücadelesinde de yine İslami motifler ön plana çıkar; bu mücadelede Kara-Han öldürülür, Oğuz Han'ın amcalarının soyu doğuya doğru sürülür. Oğuz Han onlara her zaman kaygılı ve zavallı olunuz anlamına Muval adını verir. Bu yüzden Türkmenlerin inanışına göre Moğollar, Oğuz'un amcalarının neslinden gelmişler ve doğuda yaşamışlardır.'256» Destanın bundan sonraki bölümünde de Oğuz Han'ın Türk boylarına nasıl adlar verdiği anlatılmaktadır.

Destanın fetihleri anlatan bölümünde ise Oğuz Han'ın doğuda Çin, Hindistan kuzeyde "Karanlıklar ülkesine" seferlerinden bahsedilir. Batıda ise İtil nehrine kadar varılmıştır. Oradan Hazar Derbendinden Azerbaycan üzerinden gidilerek güneyde Bağdat, Musul, Diyarbakır, Şam alınmıştır. Bu arada Oğuz'un orduları Anadolu'ya da girerler.

Türk tarihinin kaynakları bölümünde de belirttiğimiz gibi Oğuz Han, tarihteki Türk hakanlarının kendisinde birleştiği bir şahsiyettir. Yaptığı fetihler Türk tarihinin geçtiği alanlardır. Türk tarihinin en eski devirlerinin hatıraları destanî bir şekilde hafızalarda tutulmaktadır.

Şecere-i Terakime'de de Türk'lerin kökeni Hz. Adem Paygamber'e kadar götürülüyor; Adem-Şeys-Anuş-Kınan-Mihlail-Berd-Ehnah(idris)-Matuşaleh-Leymek ve Hz. Nuh... Hz. Nuh'un üç oğlundan soylann türeyişi. Bunlardan Yafes'in sekiz oğlu oluyor; Türk, Hazar, Saklap, Rus, Ming, Çin, Kimeri, Tarih. Yafes'in ölümünden sonra büyük oğul Türk, O'nun yerine geçer. Bunun da Tütek, Çigil, Barsçak, Amlak adlı dört oğlu olur. Bunlardan önce Tütek, sonra Amulca Han, Bakuy Dîp Han, Alınca Han hükümdar olurlar.
Alınca Han'ın ise Moğol ve Tatar adlı ikiz oğlu vardır. Herbirisi de kendi bölgelerinde hükümdar olurlar. Moğol Han'ın Kara-Han, Kür-Han, Kır-Han, Or-Han adlı dört oğlu vardır. Moğol Han'ın yerine Kara-Han geçer. Ondan da Oğuz Han dünyaya gelir.

Bundan sonrası ise, Reşidüddin'in Oğuzname'sindeki gibi İslami motiflerin ön plana çıkmasıyla devam eder.
Görüldüğü gibi Türk-İslam rivayetlerinde de köken hakkındaki bilgiler Hz.Nuh'a kadarçıkarılmaktadır. Fakat bu sıralamadaki isimlerin de birbirini tutmadığı görülüyor. Ama bu rivayetler hep tekrarlanmıştır.

d) Eski Türk rivayetleri:

Bunlar muhteva itibarıyla diğerlerinden tamamen farklıdır. Yaratılış, türeyiş ve ilk faaliyetler hakkındaki bilgiler, daha çok ilahi kitaplardan kaynaklanan diğer rivayetlere benzemez. Bu rivayetlerde kurttan, topraktan, ağaçtan türeme efsaneleri görüyoruz. Türklerin yaratılış ve türeyişleri ile ilgili olarak bu motiflerin çözümü, bunların Türk mitolojisindeki anlamlarını bilmekle mümkündür.

Eski Türklerin semavi bir dinle temasa gelmedikleri düşünülürse, bu motifler, onların tamamen kendi anlayışlarını belirtmesi bakımından önemlidir. Uzak Doğu ve Ön Asya (Mani dini gibi.) etkileri söz konusu ise de asıl önemli olan eski Türk inanışındaki düşüncelerdir.
Eski Türk inancında semavi dinlerle temas olmadığı için bir peygamberler silsilesi yoktur. Fakat bir Tanrı kavramı, yaratılmış insan ve evren kavramının var olduğu görülmektedir; "Göktürklerde bilebildiğimiz kadarıyla evrensel dinlere yaklaşan bir Tanrı anlayışı hakimdir.

Yazıtlardan anlaşıldığına göre Tanrı zamanı yaşar, ölümsüzdür, insan ise kainatın üç önemli unsurundan biridir. Gökve yer de insan gibi Tanrı tarafından yaratılmışlardı. Altay Kam'ları (Şamanizmin din adamları) dualarında "yaratıkları yaratan Tengere (Tanrı), yıldızlarla dünyayı süsleyen Tengere(Tanrı)"diyorlardı.

X.yy'ın ilk çeyreğinde İbn-i Fadlan'ın bildirdiğine göre, Oğuzlar zorlukla karşılaştıklarında başlarını göğe kaldırarak "bir Tanrı" derlerdi. Tanrı aynı zamanda bir zaman ve mekanla kayıtlı değildi. VI.yy yazarı Menander de Türklerden söz ederken, "Her ne kadar toprağa, suya, ateşe saygı göstermekle beraber yine evrenin yaratıcısı tek Tanrıya inandılar."diyor.

Destanlardan anlaşıldığına göre yaratılış ve türeyiş değişik motiflerle tekrarlanmaktadır. Hatta Uygurlarda iki ayrı motiften (Kurt ve kayın ağacı) türeme efsanesi görüyoruz. Temeldeki Tanrı anlayışını, yaratılmışlık fikrini kaybetmeden bunları açıklıyabilmek için bu destanî motiflerin anlamını araştırmak gerekmektedir.

Yaratılış hakkındaki fikirleri derlersek, böylece Türklerin kendi soyları ve insanlık hakkındaki düşüncelerini anlayabiliriz. Bir yaratılmanın söz konusu olduğunu söylemiştik. O bakımdan rivayetlerde "Tanrı" bir motif olarak hep vardır. Göktürk abidelerinde de "Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta (yaratıldığında) ikisi arasında insanoğlu kılınmış (yaratılmış). İnsanoğlunun üzerinde ecdadım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Yukarıda Türk Tanrısı mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiştir." denmektedir.

Görüldüğü gibi yaratıcı Tanrı göğü, yeri, suyu, kainatı yaratmıştır. Sonra insan yaratılmıştır. Burada kutsiyetle anılan yer ve su yine destanlarda kutsal olarak geçecek, türeyişle ilgili rivayetlerde bunlardan bahsedilecekdir.

Türklerin kendileri hakkındaki düşünceleri yaratılışla var oldukları merkezindedir. Hakimiyet de Türklerin atalarına verilmiştir. Bu ezelilik ve hakimiyet anlayışının bağımsızlık ve büyük devlet olmak ülkülerine kaynak olduğu anlaşılmaktadır.
Altay yaratılış destanlarında da insanın topraktan (balçıktan) yaratıldığına inanıldığını görüyoruz; önceleri yeryüzü büyük bir okyanusla kaplıydı. İnsan bunun üzerinde topraktan yaratıldı. Bu anlayışın izleri Mısırda Türkler arasındaki efsanelerde de görülmüştür; çok çok eski çağlarda gökler delinmiş, çok yağmurlar yağmış, sellerle sürüklenen çamurlar bir mağaraya dolmuşlar. Mağaradaki kaya yarıklarından bazıları insanı andırırmış. Buralara dolarak insan biçimini alan çamurlardan yıllar sonra insan doğmuş.

Türeyiş hakkında ise, destanlarda değişik biçimler (hayvan, bitki, ışık, su) görülürse de bunların motif olarak değerlendirilmesi gereğinden bahsettik. Tanrı anlayışından ve yaratılmış olmak düşüncesinden bahsettikten sonra, Türkler gibi tabiatçı ve gerçekçi bir toplumun, destanlardaki hayvanla evlenerek çoğalmak motifini mutlak açıdan değerlendirmek mümkün değildir. Onlar bu hayvanları ve bitkileri, hayatları icabı çok iyi tanıyorlardı. Bu destani olaylar Türklerdeki eski (animizm, natürizm) inançlarının bir izi olarak da yorumlanmıştır. Ama asıl olan motiflerin onlar için ne ifade ettiğidir. Türkler destanlarında ve hayatlarında atı, geyiği, kartalı, kurdu çok iyi tanıyorlardı. Fakat türeme efsanelerinde Gök-Börü(Bozkurt) görülmektedir.

Efsanelerde hep bir evlenme söz konusudur. Bu da bir erkek, bir dişi biçiminde yani "çekirdek aile" işareti olması bakımından sosyolojik açıdan önemli görülmekte ve ileri bir düzeyi belgelemektedir.

Oğuz Kağan destanında, Oğuz bir evlilikten normal şekilde dünyaya gelmiştir. Fakat büyümesi ve gençliği olağanüstüdür. O'nun kişiliğini düşünürsek Oğuz Kağan güçlü, zeki, olağanüstü olmalıydı.

Onun için tasvir edilirken ayakları öküz ayağı, beli kurt beli, göğsü ayı göğsü, omuzları samur omuzu gibi tasvir edilmiştir. Evlilikleri ise tabiatçı motiflerle süslüdür; Oğuz bir gün avda iken gökten inen mavi bir ışığın içinden çıkan kızla evlenir ve üç oğlu olur. (Gün Han, Ay Han, Yıldız Han) Yine bir av sırasında göl ortasındaki ağacın içinden gördüğü güzel bir kızla evlenir ve ondan da üç oğlu olur. (Gök Han, Dağ Han, Deniz Han)

Burada hem bitkiden, hem ışıktan türeme biçimlerini görüyoruz. Uygurların "Göç Destanı"nda da bitki motifi görülür.
Yere ve suya hürmet gösterildiğinden bahsetmiştik. Bunun eski tabiatçı inancın izleri olduğu ileri sürülmekle beraber, yüzyıllardır ve ilahi dinlere de geçilmesine rağmen yaşaması için daha kuvvetli düşünceler olması lazım gelir, inanca göre yer, su, bitkiler, dağlarda yaratılmış varlıklardı ve canlı idiler. Onun için, Göç Destanında görüldüğü gibi ağaç gebe kalabilirdi. Bu mukaddes yer, gök ve suyu Tanrı yaratmıştı. Oğuz Kağan'ın yerin ve göğün kızları ile evlenmesi suretiyle, yerin ve göğün varlıkları Oğuz'un oğulları oluyordu. Sanki insanla toprak bütünleşmektedir. Bu anlayış "vatan" kavramının çok güzel bir ifadesidir.

Göktürk abidelerinde Ötüken'in kutsiyetle anılması Türk milletinin buradan ayrılırsa öleceği fikri, Uygur-Göç destanındaki kutsal dağ motifi, O'nun Çin'e verilmesiyle ülkenin bereketinin kalmaması, göçün başlaması hep bu vatan kavramıyla açıklanabilir.

Bu motifler daha sonra, İslami devirde de devam etmiştir; Osmanlı Devletinin kuruluşunu ve yükselişini müjdeleyen Osman Gazi"nin rüyasında bu ağaç motifini çok etkili bir şekilde görürüz:" Aynı zamanda Osman Gazi'nin göbeğinden ulu bir çınar çıkıp dal, budak sardı. Dağları, denizleri, yerleri, gökleri kapladı. Kafkas, Toros, Atlas dağları hep bu ağacın altında gölgelendikleri gibi Dicle, Fırat, Nil ve Tuna nehirleri de yine onun gölgesi altında akmaktaydı.
Destandan alınan mesaj cihan hakimiyeti ideali, Tanrının yardımıyla bütün yeryüzünü kaplıyacak olan yüce düzen iddiasıdır.

Nitekim destanın devamında Oğuz Kağan verdiği şölende şöyle diyor:

"Ben sizlere oldum Kağan
Alalım yay dahi kalkan
Talih bize olsun nişan
Bozkurt sesi olsun uran (savaş bağırışı)
Demir mızraklar (bir) orman
Avlakta yürüsün kulan (yaban atı)
Daha deniz, daha müren(ırmak)
Gün(güneş) tuğ olsun, gök kurikan (çadır)"

Osman Gazi'nin rüyasını bir daha hatırlarsak, buradaki yüksek hakimiyet motifleriyle, rüyadaki motiflerin uygunluğunu görürüz. Yahudi ve İran rivayetlerinde milletlerin türemesinden bahsedilirken Oğuz Kağan destanında Türk boylarının ad alışlarının hikayesini görüyoruz. Söz konusu olanlar Türklerdir.

Oğuz Kağan Destanında ve Uygurların Göç Destanında "Işık'tan türeme şekli de görülmektedir. Buradaki ışık motifi de ilahilik, yücelik, mutluluk ve yüksek ideali işaret etmektedir. Eski Türklerde iyi ve güzel olayları aydınlık ve ışıkla anlatırlardı. Hala da mutlu bir olay yaşıyan, başaran insana "Gözlerin aydın olsun" denilmektedir.

Yine, iyi bir insanı tanımlarken "Nur yüzlü" demekteyiz. Oğuz Kağan da doğduğunda yüzü mavi, yani ışıklı idi. Bu motifin de daha sonraki devirlerde yaşadığı görülüyor. Hatta daha bir anlam kazanıyor; Cennet de ışıklı, nurlu bir alemdi. İslamiyet, Türkleri ve bütün insanlığı mutluluğa götürecek bir nur'du. İslamın nur'u Türkler için itici, hareket ettirici bir güç olmuştur.

Türeyiş efsanelerinde önemli bir motifde Gök-Börü (Bozkurt)idi. Bozkurt destanlarda değişik rollerde beliriyor. Mesela Oğuz Kağan Destanında önder rolünde, Uygurların türeyiş destanında baba kurt rolünde, Ergenekon Destanında yine önder rolünde, Göktürklerin Bozkurt Destanında ana kurt rolündedir. Bozkurt, eski Türklerde aynı zamanda devlet sembolü idi.

Türkler Orta Asya'daki hayatları icabı kurtlarla daima mücadele halinde idiler. Günlük hayatlarında en etkilendikleri hayvan bozkırların bu hakim, yırtıcı hayvanıydı. Sürüler en çok kurt saldırılarından zarar görmekteydi. Bu kurt sürüleri başlarındaki tecrübeli, yaşlı kurtlar tarafından ustalıkla yönetilirlerdi. Tıpkı at sürülerini, ihtiyar aygırların yönetmesi gibi. Zaten ona Gök-Börü derken bu karakter vurgulanıyordu. Bazen kurtlara "Al-Börü" dendiği de olurdu. Sürülere zararı kastedilerek böyle denmekteydi. Al/kırmızı, kızıl dehşeti ifade ediyordu. Bugün hala "gözleri kanlı", "gözüne kan bürümek" derler.

Kurtlar destanlara girerken tabii ki, biyolojik bir varlık olarak değil bir sembol olarak önem kazanıyordu. Şaman dualarından anlaşıldığına göre tıpkı kayın ağacı, ışık gibi kurt da Tanrı'dan haber getiriciydi.

Kurt kuvvetin, kudretin, hayatiyetin ve savaş gücünün de sembolü idi. Orta Asya kavimleri büyük hükümdarları için "Gök-börü Sultanım yani Gök-Kurt'a benziyen Sultanım diyerek kendi hükümdarlarının kudret ve kuvvetini anlatmak istiyorlardı.

Hakanlara bu ünvanlar verilirken bu sembollerle bir karakter yaşatılmak istenmiştir. Bu öncü ruh, bağ imsiz yaşayış, sonsuz bir yaşama azmidir. Bozkurt savaş gücünün ve başarının da sembolü idi.

Oğuz Kağan onun arkasından gittiği müddetçe başarıya ulaşmıştı:

"herhalde bozkurt'u bugünkü -Mehmetcik-gibi, eski Türk boyları arasında bütün Türklüğü temsil eden bir sembol gibi görmek bu milletin tarihine ve destanına çok yakışan bir ihtimaldir.

Bu motifler daha sonraki devirlerde de yaşamıştır; Mustafa Kemal Atatürk istiklal Savaşında, bazı yazarlarca 'Bozkurt* olarak adlandırılmıştır. Türklerin bağımsız devlet kurdukları Anadolu bir "Ergenekon' olarak yorumlanmıştır. Milli Mücadele devri yazarlarından Yakup Kadri Karaosmanoğlu, o devreye ait bazı yazılarını Ergenekon başlığı altında toplamıştır. Nihat Sami Banarlı da, İstiklal Marşımızdaki "Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım" mısraını Ergenekon'un şiirimizdeki tek güzel çizgisi olarak karşılamak mümkündür diyor.

Sonuç olarak; bu eski Türk rivayetlerinin incelenmesinden Türklerin yaratılış, kendi yaratılışları hakkında ne düşündüklerini öğrenebiliyoruz. İran ve Yahudi rivayetlerinden farklı olarak, bütün insanlık kendi soylarından türemiş olarak gösterilmiyor ama başka soylardan ve onların kökenleri hakkında da pek bilgi yok.

Destanlardan Türklerin yazılmamış, yahut şimdilik bilinmiyen tarihlerini ve düşüncelerini sembollerle anlamak mümkündür; Başlangıçta bütün kainatla birlikte insanın da yaratılmış bir varlık olarak düşünüldüğünü görüyoruz. Burada zaman ve mekanla kayıtlı olmayan bir Tanrı anlayışının olması önemlidir. Bu inançtaki bir toplumun ağaçtan, ışıktan, hayvandan türediği meselesine tabii ki, sembolik olarak bakmak lazımdır. Bir de daima ilahi bir unsurun karıştığı evlenmeler söz konusu olmaktadır. Anlaşıldığına göre fevkalade zamanlardan sonra yeni bir doğuş görülüyor. Böylece tehlikeden kurtulunuyor, yeniden hayat gücü kazanılıyor. Eski Türkler toplumun buhran ve coşkunluklar anının, yaratıcı anlar olduğunu anlamışlardı.

Destanlarda Döyle anlar olağanüstü doğumlar, üstün karakterler, olağanüstü evlilikler biçiminde görülmektedir; Oğuz Kağan olağanüstü bir kahramandır. Ergenekon Destanı Göktürk Devletinin doğuşuna, Göç Destanı Uygur Devletinin çöküşüne işaret ederler. Aslında olay buhranın getirdiği, yüksek idealin verdiği ruh cereyanıdır. Oğuz Kağan Destanında ve Göktürk abidelerinde görülen ebedî devlet, ezelî hakimiyet, yüksek milli şuur toplum vicdanını gebe bırakmaktadır. Ayrıca bu evliliklerden doğmuş olmak o toplumda kuvvetli bir mensubiyet şuuru meydana getirmekteydi. İlahi bir unsurla karışarak işlenen soy beraberliği, geçmiş beraberliği kuvvetli ve yapıcı bir şuur halindedir. Bu açıdan da bakılınca eski Türk rivayetleri yaratılış, türeyiş ve ilk faaliyetler hakkında bilgi vermekle beraber destani bir millet tarihi biçimindedir.

Kaynakça
Kitap: Tarihte Türkler ve Türk Devletleri
Yazar: Nuri Yazıcı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TÜRK TARİHİNİN İLK DEVİRLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 21:38

II - Tarihi Belgelere Göre İlk Devirler

a - Türk Tarihinin Ön Devirleri (Proto-Historia)

Orta Asya'nın en eski kültür merkezi olarak görülen Anav kazılarından anlaşıldığına göre, burada M.Ö. IX. binlerde Cilalı Taş Devri kültürü yaşanmıştır. Kazılarda çıkan belgelerin tarihlemesi her ne kadar farklı oluyorsa da en eski kültür olarak kabul edilir. Eski dünyanın diğer kültür merkezlerinde de (Babil-Sus-Çin-Hind gibi..) Anav kültürünün izlerinin görüldüğü ileri sürülmektedir. R. PumpelIy'ye göre bu kültürü yaratanlar Türklerin atalarıydı. Fakat bu tezin kesinlik kazanmadığından bahsetmiştik. Bu kültürü yaratanların milliyetini açık olarak gösterecek delillerin henüz olmadığı belirtilmektedir.

Ön Asyadaki Sümer, Elam Hindistandaki Mohenjo-Daro kültürünü yaratanlar gibi, Anav kültürünün de biri, diğeri üstüne gelerek karışmış, konglomera olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca Sibiryada bulunan ve daha öncelere, M.Ö. XV. bin yıllarına tarihlenen kaya resimlerinin de ne dereceye kadar proto-Türk kavimlerle ilgisi vardır bilinemiyor. Ancak bu resimlerin Cilalı Taş Devrine ait olanlarında tespit edilen at kültürü ve göçebelikle "gili bazı resimler çok sonraki devirlerde Türk kavimlerinde görülen totemlerin resimleri olmaları, bunların da eski Türklere ait olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir.

Şurası var ki, Orta Asya kültürünün taşıyıcısı Türkler olmuşlardır. Geniş coğrafi alanlarda bir takım kavimlerle ilişkilerde bulunmuşlar, onlara etkilerini bırakmışlardır. Türk kültürünün ilk izleri sayılan Andronovo kültürünün de M.Ö. III.binlerde belirip Orta Asyayı bir Türk kültürü havzası haline getirdiğinden bahsetmiştik.

Altay kavimleri Taş devirlerinden itibaren Güney Sibirya, Batı ve Doğu Türkistan çevresiyle kültür ilişkilerini sürdürmüşlerdi. Proto-Türk sanatının esas unsuru olan "Hayvan üslûbu" batıda Rusya ovasına, Karadenizin kuzey alanlarına doğru yayılmıştı. Güney Rusyada hakim olan İskit'lerin bu sanat üslûbunu benimsemiş olmaları, onların Orta Asya kökenli olabileceğini düşündürmüştür. Batılı araştırmalarda "Hayvan üslûbu", İskit üslûbu diye adlanmıştır. Bu sanat üslûbunun iskitlere, Yunan etkisi olarak geçtiği iddiası da reddedilmiştir.

Orta Asya kültürünün diğer önemli özelliği de "At kültürü" idi. Çin kaynakları M.Ö. II. binlerden itibaren kuzeybatıdan Çin'e giren kavimlerden bahsetmektedir. Bu kavimlerden kaynaklarda Tik, Jong, Hu diye bahsedilmektedir. Bunlar Çin'e hayvan beslemeyi, toprağı işlemeyi, atı ve at arabasını getirmişlerdir. M.Ö. I.yy'ın ünlü Çin müverrihi Sö-ma Tsien Jong'larla "Ti(k)"leri Hiyung-Nu (Hun)'ların ataları olarak gösterir. F.Hİrt ve De Groot ise "Ti, Tik" isminin "Türk" isminin bozulmuş şekli olabileceğini belirtmişlerdir.
Bu Tik'lerin M.Ö 1328'lerden itibaren Kuzey Çin'de ciddi bir siyasi kudret oldukları anlaşılıyor; M.Ö 781-771 yıllarında da Çin'de büyük sarsıntılar doğuran iç olaylara sebep olmuşlardı.

Çin tarihlerinin efsanevi kayıtları na göre Hiyung-Nu (Hun)'ların tarihi, ilk Çin sülalesi olan Hia'ların (M.Ö. 2205-1766) zamanında başlıyor. Bunlar, Han Sülalesi zamanına kadar da (M.Ö. 206-M.S. 220) yukarda belirttiğimiz gibi Tik ve Jong diye, bu devreden sonra Hiyung-Nu (Hun) adıyla anılmışlardır.

Çin vakayinameleri de M.Ö. 1766'ya doğru Çun-Goey, M.Ö 1122'lerde Ta-Pİ, M.Ö. 1116'larda Pe-Çi, M.Ö. 627'lerde Kio-Kue adlı bozkır hükümdarlarından bahsediyorlar;"Bunların Türk hükümdarı olduğu hemen hemen muhakkaktır. Çin lisanının tek heceli olması ve Çinlilerin, yabancı dillerin transkripsiyonunu yaparken bu kelimeleri tanınmıyacak şekillere sokmaları yüzünden bu hükümdar adlarının Türkçedeki söylenişlerini bilmiyoruz. Bunların Hun hükümdarı Teoman'ın ataları olduğu kolayca tahmin edilebilir. Zira Teoman M.Ö. 220'de birdenbire ilk Türk devletini cihanşumul olarak kurmuş olamaz.

Çin'de M.Ö. 1450-1050 yılları arasında, Şang sülalesi zamanında da Türk etkileri Çin'e girmeye devam eder. Gök dininin etkileri, at ve at-arabası Çin'e tanıtılmıştır. M.Ö. 1050-256yıllarında Çin'e hakim olan Çu sülalesi ise tamamen bir Türk sülalesiydi.

Bunların bronz silahları ve harb arabaları vardı. Hayvan üslubu da belirgin olarak görülür. Merkezi devlet usulü ve devlet teşkilatına dair birçok unsurlar Çu'lar tarafından Çin'e getirilmiştir. Asıl Çin tarihi bu Türk sülalesiyle başlatılmaktadır.

Yine Çin kaynaklarında geçen bir kelime de, Türklerin tarihi için önemli bir kayıt teşkil eder. M.Ö. 1022 yılına ait bir kayıtta "lüks kılıç" anlamına bir "King-luk" kelimesi, Hunların eski atalarının bir sözü olarak M.Ö. 47'de yazılan bir Çin kaynağında zikredilmiştir. F.Hirt bu sözün Türkçede "iki yüzlü bıçak" anlamına bugün de kullanıldığı belirtilen "kingirlik" kelimesiyle birleştirmiş ve bunu ".. tarihte kayıtlı en eski Türkçe kelime" diye kaydetmiştir.

Çin'de, Çu sülalesinden sonra, Chin sülalesi görülür. (M.Ö. 256-206) Han sülalesi zamanında (M.Ö. 206- M.S. 220) Hun-Çin ilişkilerinin gerginleşmesiyle Çin kaynaklarında Hun hükümdarlarından, Teoman'dan bahsedilir.
Anlaşıldığına göre Türkler, siyasi tarihlerinin ilk devirlerinde Orta Asyada bir siyasi birlikten yoksun olarak doğuda Çin üzerine akınlarda bulunup zaman zaman da hakim olurlarken, atlı göçebe kavimler arasında yayla ve hayvan sürülerini ele geçirmek için sürekli bir mücadele de sürmekteydi.

İç Batı Asya'nın eski kavinlerinden olarak haber verilen Mesagetler, Argimpaylar ve Dae'lerin de en eski Türk kavimlerinden olduğu hususu ciddiyetle incelemeye değer; Herodot'tan anlaşıldığına göre Yunanlılarla, Romalıların Mesaget adını verdikleri kavme eski İranlılar Saka diyorlardı. Bunlar Hazar denizinin doğu ve güneyinden itibaren doğuya doğru uzanan bölgelerin yerli halkı olarak gösteriliyorlar. Bu hususta Saint-Martin şöyle di-yor:"Kafkaslardan ve Hazar denizinden Ceyhun ve Seyhun boylarına ve ortalarına kadar uzanan geniş ovalar, tarihin karanlıklarına karışan devirlerden itibaren tek bir kavim tarafından yerleşilmiş görünmektedir. Bu kavim aynı dili konuştukları ihtimal dahilinde bulunan fakat herhalde töre ve ahlak itibarıyla müttehit olduklarında şüphe olmayan birçok boy'lara ayrılmış bulunuyordu. Bu boylardan hangisi hegemonyayı ihraz ederse bu kavim de o boy'un adıyla anılıyordu. Mamafih umumi bir itlak ile Yunanlıların İskit, İranlıların Turani dedikleri bu kavimden Hazar denizinin şark ve kuzeyindekilere Yunanlılarla, Romalılar Mesaget Ermeniler Mazkot, Hazar denizinin güneyindekilere Part Baktriyan ve Maveraünnehirde oturanlara Dae veya Dahi diyorlardı."

Çin müelliflerinin de Baktriyan halkına Ta-Hia dedikleri, bunun da Dahi veya Dae'den başka bir şey olmadığı Prof.Z.V.Togan tarafından belirtilmektedir. Strabon da Dae'lerin adetlerinin, İskit'lerinkiyle aynı olduğunu söylemektedir.

Herodot'un da Mesaget'lerin inanışları hakkında verdiği bilgiler, Şamaniliğin M.Ö. IV.yy'daki durumu hakkında bilgi verdiği gibi, bu dini o tarihe kadar çıkarmaya imkan da vermektedir. Ayrıca Bizans kaynakları da Mesagetleri Türk saymaktadır.

Orta Asyada bir de Kaspi ve Argimpay'lardan bahsedilmektedir; Kaspilerin İran veya Turan ırkından olmayıp Kafkas ırkından olduğu sanılıyor. İran arkeolojisi uzmanı Prof.E.Herzfeld eski Hind, Mohenjo-Daro ile dört Anav kültürlerinin bu Kaspi kavminin eseri olduğunu ileri sürmektedir. Bunlar daha sonra Orta Asyanın güneyini ele geçiren Buruşak'ların ataları sayılıyor. Bunların dadillerinde pek çok Türkçe kelime bulunduğu anlaşılmıştır.

Argimpay'lar ise Dr.H.Triedler'in tespitine göre Orta-Tiyenşan'ın batı yamaçlarında oturuyorlardı. Herodot ise onlardan, İskit kavminin kurduğu kuvvetli bir devlet diye bahsediyor.

Sonuç olarak; Türkler tarih devirlerine girerken Orta Asyada atlı hakim bir unsur olarak ülkenin elverişliliğine göre yerleşik, göçebe, yarı göçebe halinde daimi bir hareketlilik içinde yaşıyorlardı.

Doğuda, Çin'le ilişkilerin tarihi M.Ö. II.binlere kadar, pek açık olmamakla beraber indirilmektedir. Buradaki ilişkiler bazen Çu Devletinde olduğu gibi, Türklerin Çin'e hakimiyetleri biçiminde görülmektedir. Batı kesiminde ise genellikle Saka'lar diye adlandırılan Türk devleti vardır. Bunlar İran, Yunan ve Roma ile ilişkilerde bulunmuşlar ve değişik adlarla adlandırılmışlardır. Fakat onların yaşayışları, inançları hakkında verilen bilgilerden tek bir millet oldukları anlaşılmaktadır. İç Batı Asyada Türk kavimlerinin hakimiyet alanları Kafkaslar, İran yaylaları ve Karadenizin kuzey alanları olmuştur. Daha sonraki devirlerin izleri karışmış olabileceği gibi, Oğuz Kağan Destanındaki ve Dede Korkut kitabındaki batı fetihleri muhtemelen bu devirlerin hatıralarıdır.

b - Saka Devleti:

Orta Asyada M.Ö. VIII-III.yy. arasında yaşadığı anlaşılan bir Türk devletidir. Bunların irani bir kavim olduğu arkeolog Prof.Rudenko, R.Grousset gibi araştırıcılartarafından ileri sürülmüşse de bu iddialar genel kabule ulaşmamıştır.
«aradenizin kuzey alanlarında, Kafkasya, Ön Asya, Hazarın doğusu ve İran yaylalarında hakim olan bu devletin içinde İrani kavimlerin varlığı kabul edilirse de asıl hakim unsur, devlete karakterini veren unsur Türk idi. Bu kavimgeniş coğrafi alanda Yunanlılar, İranlılar, Asurlular ve Romalılarla ilişkilerde bulunmuşlarveonların kaynaklarında adlan değişik şekillerde geçmiştir; eski İran kaynaklarında Sak/Saka denilen bu kavimden Ermenicede Şak, Asur belgelerinde işquazi, Yunancada Skythos, Tevratta Aşkenaz diye bahsedilmiştir. Herodot Skythos(iskit) isminin «aradenizin kuzeyindeki halkın, devletlerinin kurucusundan ötürü kendilerine dedikleri Skotot/Oskolot adından geldiğini belirtiyor.

Saka kelimesinin "dağ yamacı" anlamına geldiği, Çağatay Türkçesinde de "Sak" kelimesinin "yan" (taraf) anlamına geldiği, Sakaların hakimiyet alanının da anayurdun yan tarafına düştüğü belirtilmiştir/300' Ayrıca "Saka" kelimesinin kahramanlık belirten erkek adı olarak kullanıldığı da bilinmektedir. Ünlü Kıpçak hükümdarının adı Saka Han idi.

Ön Tarih (protohistoria) devirlerinde Orta Asya kültürünü tanımlıyan unsurlar "atlı göçebe kültürü" ve "hayvan üslübû" idi. Daha sonraki araştırmaların da gösterdiği gibi bu özellikler bozkır-Türk kültürünün ana özellikleri olmuş ve daha sonraki Türk kavimlerinde görüldüğü gibi hakimiyet alanının genişlemesiyle bütün Orta Asya'ya yayılmıştı. Sakalar da Hunlar gibi bu kültür özelliklerini üzerinde toplayan kavimdi. Sakaların eserleriyle, Altay'lardaki buluntular arasında ortak yönler görülmektedir.

Rastovvzef İskit/Saka sanatının kaynaklarının Orta Asya'nın bir köşesinde aramanın doğru olacağını bildirmektedir. Barovka'ya göre İskitler arasında görülen hayvan üslûbunun çıkış yeri Altaylardır ve bu üslûb sonradan batıda yaşıyan İskitler arasında yaygınlaşmıştır.

Herodot'ta da İskitlerin asıl yurdu olarak Orta Asya gösterilirken, onların Pamirli oldukları ve yöneticilerinin doğudan geldikleri belirtiliyor. O sebeple olacak ki, Yunan kaynakları Orta Asya ve doğu Avrupa'da hakim olan bu İskit devletinden "Büyük İskitya" diye bahsetmişlerdir. Bu alanın doğu Avrupa (Ural -Tuna havzası) bölümüne de "Küçük İskitya" demişlerdir. Prof. ZV. Togan'a göre bu kadar geniş alanda yaşayan Saka Devleti, parçaları arasında bağları gevşek bir devletti.

İskitlerin kökeni hakkında araştırma yapan N.Aristov, E.Mayer gibi bilginler onların kuvvetli bir ihtimalle, Mordtmann ise kesin olarak Türk sayıyorlar. E.MInns, H.Triedler ve Laufer adlı bilginler de iskitlerin hakim tabakasının Türkler olduğu kanaatindedirler.

Prof.Z.V.Togan'a göre "bunların hayat tarzı, kıyafet ve simaları, adat ve ahlakları hakkında Hipokratus tarafından verilen malûmat, Hunlar ve Göktürkler hakkında yazılanların aynıdır. Akideleri, defin merasimleri ve adatları Altaylılarınkinin aynıdır. Bunlar da Türk malı olan derme ev-kubbeli çadırlarda yaşıyorlardı. (Araplar bu çadırlara "qubbe-Turkiya/ Türk çadırı" diyorlardı) Skitler eski Türk kavimleri gibi kımız içerler ve sütü kurutarak "kurut" yaparlardı. Akideleri Şamani idi.

L.Rasony de İskitlerin kökünü doğuda aramanın yerinde olacağını belirtirken, Yunan kaynaklarındaki bazı İskitçe kelimelerin, Türkçe olduğu hakkındaki bilgiyi de nakletmektedir.

Daha sonraki devirlerde ünlü Got tarihçisi Jordanes de Avrupaya giren Hun'ları, İskitler diye adlandırmıştır. Bu da kaynaklarda, Hunların daha sonra görüldüğü halde İskit/Saka'larla aynı soydan sayıldıklarını göstermektedir. Bizans tarihçisi Attaliate de iskitlerle Türkleri aynı ırktan göstermiştir.

Göktürk hakanını ziyarete giden Bizans elçisi, dönüşte İmparatora "bu halk bu gün Türk ismiyle maruftur, eski zamandaki ismi ise Sakalardı" demekteydi.
Türklerin sembol hayvanı koç, koyun tasvirleri de pek çok Saka mezarında bulunmuştu. Saka'lar da savaş usûllerinde Türklerin bozkır taktiğini aynen uygularlardı. Ayrıca, Yunanlı Plutark'ın rivayetine göre M.Ö. I.yy'daki İskit hükümdarı Skilur öleceği vakit oğlundan her birine bir ok getirmişti ve bu okların bir arada bulunduğunda kırılmadığını göstermiştir/312» Bu nakil, Oğuz Kağan'ın da oğullarına oklar verişini ve oğullardan türeyen 24 Oğuz boy'unu hatırlatmaktadır.

Bu kültürel ve arkeolojik belgelerin ışığında İskit/Saka'lan Türk kavminden saymak ve Türk tarihinin ilk devirlerinden kabul etmek mümkün görülmektedir.
İskit/Saka'lar için bir de "Amazon'luk iddiaları vardır. Bu iddialara da burada değinmekyerindeolacaktır; Bazı Yunan kaynakları İskitlerin kadınlarının da askerlikte usta olduklarını naklederler. Hatta sağ memelerini dağlattıklarından ve bunlara Amazon dendiğinden bahsedilir. Bu rivayetler ünlü sosyolog Zimmerman tarafından "Herodot hurafeleri" diye adlandırılıyor.

Saka hükümdarları hakkındaki bilgiler ise, onların ilişkilerde bulundukları kaynaklarda dağınık halde görülüyor. Devletin en büyük hükümdarı olarak İran kaynaklarında Afrasiyab olarak geçen Alp Er Tungayı söyleyebiliriz. Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacib de eserlerinde Afrasiyabı, Alp Er Tunga diye anıyorlar. Prof. Abdulkadir İnan bu bu noktaya işaret ederek "her iki müellifin birbirinden habersiz olarak Alp ErTunga'yı İran destanındaki Turan'lı kahraman Afrasiyab saymaları bir tesadüf değildir." diyor. Alp Er Tunga, Türk tarihinin büyük bir hakanı idi ve Türk milleti arasında destani hatırası ile yaşıyordu.

Bilinen hükümdarlarından olarak, Asur kitabelerindeki adıyla Gog/Gogu zamanında Saka'lar, M.Ö. 665'lerde Kafkaslar üzerinden Tiflis civarına kadar gelmişlerdi. Sakaların bu koluna, hükümdarlarının adından ötürü Gogu/Gogaren denildiği, M.Ö. 63'de doğmuş olan Strabon'dan öğreniliyor. Prof . Z. V. Togan bu kelimenin eğer Türkçe ise, Gök ve Göker demek olabileceğini belirtiyor. Yaşadığı ülkeye de, O'nun yurdu anlamına Ma-Gog dendiği belirtilmektedir.

Yüzyıllar sonra, 359ve 373'lerde Kafkasları aşıpaynı bölgelere akınlarda bulunan Hun süvarileri için Edessa (Urfa) piskoposu Efraim "Onlar Gog ve Magog'un süvarileridir, küheylanların sırtında fırtına gibi uçarlar, karşılarında durabilecek kimse yoktur." diyordu. Bu durum Hun Türkleriyle, Sakalar arasındaki tarihi beraberliği de örnekleyen bir tespit olması bakımından önemlidir.

Asur kaynaklarına göre Gog'un, Sarati ve Parati (Herodot1 ta Prothey/Protothuas diye geçen İskit hükümdarı Prof.Dr.Füruzan Kınal tarafı ndan "Bartatua" diye naklediyor. (Bkz:"Eski Anadolu Tarihi" Ank. 1962 sf:259) adlı iki oğlu vardı. Çağdaş Asur Kralı Asarhaddon, Saka saldırılarından çekindiğinden kızını Bartatua ile evlendirerek, Saka akınlarının yönünü Kimmer'ler üzerine, Anadoluya çevirmeyi başardı. Sakalar bu istilalarıyla Anadoluda Niğde yörelerine kadar etkili oldular.

Asur kaynaklarında İşpaka adlı bir hükümdardan bahsediliyorsa da, O'nun Bartatua'nın halefi olup, olmadığı belli değildir.
İran kaynaklarında oldukça geniş olarak geçen, Orta Asya Türkleri arasındaki hatıralarıyla yaşayan Saka Devletinin en büyük hükümdarı Alp Er Tunga, Bartatua'nın oğludur. Kaynaklarda adı Matyas/Maduva ve Afrasiyab olarak geçiyor. İran milli destanı Şehnamede, O'ndan "Türklerin ve Çinlerin Hakanı" diye bahsedilmektedir. Burada Çin, Orta Asyanın doğusu, Doğu Türkistan anlamınadır.

Buradan anlaşıldığına göre Alp Er Tunganın zamanında Saka Devletinin sınırları oldukça genişlemişti. Ahmet Tusl'nin naklettiğine göre, Arapça rivayette Alp Er Tunga dünyayı idare etti, dünyayı devletlere böldü ve Türkleri yürüttü.

Alp Er Tunga zamanının en önemli olayı Med'lerle yapılan mücadelelerdir; Med kralı Keyaksar bir yandan Sakalarla iyi geçinip, askerlerini onlar gibi yetiştirmeye çalışırken, Sakaları doğu Anadolu ve kuzey Medyadan çıkarmayı tasarlıyordu. Bu çağlarda Sakaların Ön Asyada Asur, Babil, Med devletleri arasında etkili bir rol oynadığı anlaşılıyor.

Med kralı Keyaksar, güvenini kazandığı Alp Er Tungayı bir ziyafet sırasında sarhoş edip bütün maiyetiyle birlikte öldürür.(M.Ö. 625/624) Bu olaydan sonra Sakaların Ön Asya'daki hakimiyetleri sarsıldı ve kuzeye çekilmek zorunda kaldılar. Alp Er Tunga'nın Urmiye gölü kıyısındaki bu öldürülme olayı Medyalılar tarafından "Sakaya" denilen bir bayramla kutlanıyordu. Bu durumun miladi ilk yüzyıllarda bile sürdüğü Strabon tarafından belirtilmektedir. Harezmli Biruni(973-1051) kuzey doğu İranlıların bu olayı "Halkın Afrasiyab'tan kurtuluşu" olarak kutladıklarını ifade ediyor. İraniyatçılardan R.Roth ve F.Justin'in incelemelerine göre bu bayram 26 Haziran'a rastlıyordu.

Alp ErTunga'nın ölümü M.Ö. 623'lere doğru Çin'e kadar aksetti. Sakalar bu olaydan sonra Anadoludan çekildilerse de Azerbaycan taraflarında bir müddet daha yaşadılar. Bu bölgede bazı kale, şehir, kale kapıları ve Urmiye gölü hala Alp ErTunga'nın hatırasını taşımaktadır.

Bu yenilgi hakkında Asur ve Yunan kaynaklarının verdiği bilgi ile, Çin'lilerin M.Ö. 623'lerde Saka Devletinin oniki krallığını zaptettiklerine dair kayıtlar Türkistan tarihinin ilk müspet tarihi bilgileri olarak kabul edilmektedir.

Alp Er Tunga adı etrafındaki olaylar Türk edebiyatına, Alp Er Tunga Destanı yahut Saka Destanı diye malolmuş ve Türk milleti arasında yüzyıllarca yaşamıştır. Bu destanın bütünü zamanımıza ulaşamamışsa da Divan-ı Lûgat-it Türkte (Xl.yy) O'nunla ilgili şiirler muhtemelen bu destanın son bölümleridir. Bunlardan Alp Er Tunga'nın milattan sonra ve İslami devirlerde de Türkler tarafından ata olarak bilindiğini anlıyoruz. Kutadgu-Bilig'ten de anlaşıldığına göre "Türk beğleri içinde adı" kutu tanınmış Alp Er Tunga, büyük bilgili, çok faziletli bir hükümdardı. Bilgili, anlayışlı, meziyetli bir büyüktü.

Daha sonra Pers hükümdarı Kiros ve Darius'un Türkistan seferleri sırasında (M.Ö.485'lerde.) Sakaların hükümdarlığı devam ediyordu. Buralarda Alp Er Tunga'nın oğullarının hükümdarlığı sürüyordu. Alp ErTunganın oğlu Ercasp zamanında (M.Ö.563'ler) yine İran-Turan savaşları başlamıştır. Bu savaşlarda yenilen Ercasp, Türkistan içlerine çekilir ve iran kaynakları O'ndan "Hiyun"ların padişahı diye bahseder.

İmparatoriçe Tomiris de, Alp ErTunga'nın haleflerinden biridir. Paul Wittek'e göre bu kelime Temir/Demir'in bozulmuş şeklidir. Bu imparatoriçe de M.Ö. 529'larda Pers imparatoru Darius ile savaşmıştı. Tomiris'in oğlu ve veliahdı, Yunan kaynaklarındaki adıyla Spargapires ise İranlılar tarafından öldürülmüştü.

M.Ö. IV.yy'lardaki hükümdar Şu/Çu'nun ise Spargapires'in beşinci batından torunu olması muhtemeldir. O yüzyıllarda ise Mekadonya kralı Büyük iskender Türkistana doğru girmektedir. Bu hükümdarın adının etrafındaki olaylar ise destani bir şekilde yaşamıştır; İskender'in yürüyüşü sırasında hükümdar Şu(yahut Çu) önce Doğu Türkistan taraflarına çekilir. Uygur iline yaklaşıldığında Türk hükümdarı, iskendere karşı bir miktar küvet gönderir. Bu kuvvetler iskender'in öncülerini yenerler. Daha sonra iskender, Türk hakanıyla barış yapar. Kaşgarlı Mahmud'un Divan-ü Lügatit-Türkte zikrettiği bu olaylar, o devirlerin hatırasının Xl.yy'dada ne kadar taze olduğunu gösteriyor.
M.Ö. I.yy'da ise Yunanlı Plutark, Skiluradlı bir hükümdardan ve O'nun 24 oğlundan bahsetmektedir.

Anahatlarıyla anlaşıldığına göre Sakaların siyasi faaliyetleri Karadenizin kuzey alanlarında ve daha çok Ön Asya kesiminde olmuştur. Çağın büyük devletleri sayılan Mısır, Asur, Babil ve Med'leri etkilemişlerdir. Hatta Asur kralının kızı ile evlenen Bartatua ile Medlere karşı bir Asur-Saka ittifakı, bunun da karşısında Med-Babil ittifakı doğmuştur.
Herodot'un ifadesine göre, İskit/Saka'ların Ön Asyadaki hakimiyetleri 28 yıl sürmüş ve Mısır sınırlarına kadar gelmişlerdi.

Kendi yurtlarındaki bir kargaşalık, yahut Asurluların Medya üzerine kışkırtması ile Medyaya giren Saka'ları, Mısır kralı Psammetik, sınırında hediyelerle durdurmuştu. Bu kayıtlar Oğuz Destanından alınan bilgilerle uygunluk göstermektedir. Oğuz Kağan, Ön Asya fütuhatı sırasında Antakya'da 18 sene kalmış, diğer yerlerde de en az 10 sene kalmıştı.

M.Ö.VII.yy'da Sakaların en parlak devirlerinde sınırları doğuda Çin, batıda Karadenizin kuzey alanlarından, güneyde Mısır sınırına kadar varıyordu.
Alp Er Tunga'nın ölümünden bir müddet sonra, Sakaların, Medler tarafından kuzeye sürüldüğü görülürken, M.Ö. 612'lerde Med-Babil ittifakıyla Asur Devleti de yıkılacaktır. İlişkide bulunulan diğer devletlerden Hellen ve Pers devleti ise artık parlak devirlerini geride bırakmışlardır.

Saka Devletinin Yıkılışı: Balkanlardan, Orta Asya'ya kadar uzanan geniş alanlarda yayılan bu devlet bir taraftan Çinlilerin, birtaraftan İranlıların baskısıyla son buluyordu. Çinliler doğu vilayetlerini işgal ederlerken, önce Medler daha sonar Persler Sakaları Orta Asyada sıkıştırıyorlardı. Sakaların Azerbaycan bölgelerinde kalanları ise daha sonra bu bölgede kurulan Arsaklı Devletine bağlandılar. BiIhassa Yukarı Zap ve Bohtan suyu boylarında tutunanlar, buradaki hakim boy'ları Paktuk ve Karduk'ların adıyla sonradan "Bokhti" ve "Kürt" diye tanınan dağlı kabileleri teşkil ettiler.

Bu kavmin yabancı (İran, Yunan) hakimiyeti altında kalanları zamanla kaybolurken, yabancı istila dışında kalanlar(Altay dağlarının kuzeyinde ve doğusunda kalanlar) bu istilacıları Batı Türkistan'dan çıkarmak için hazırlandılar ve "M.Ö. Ill.asırda bu hareket Hun (Kun)'ların idaresinde büyük bir devlet kurulmasına ve bunun da M.Ö. 177'de Hazar denizine ve Pamir yaylalarına kadar tekmil sahalara yayılmasına müncer oldu.".

Türk tarihinin daha sonraki devirlerindeki inişli çıkışlı durumgözönüne alınırsa, Büyük Hun Devleti kuruluncaya kadar Orta Asyada siyasi bir fetret devrinin yaşandığına hükmolunabilir.

c- Arsaklılar Devleti (M.Ö. 250- M.S. 226):

Saka Devleti Ön Asya siyaset sahnesinden çekilip, burada Pers ve Hellen'lerin hakimiyet çekişmeleri görülürken, çağında RomaVa denk bir kuvvet olarak nitelenen Arsaklılar Devleti ortaya çıkar.

Pers İmparatorluğunun yıkılmasından sonra burası İskender'in generallerinden Selefküs'ün yönetimine kalmıştı. Selefküs'ün buralardaki hakimiyetine Arsaklılar son vermiştir. İlk başkentleri Zadrakarta şehri idi. (Hazar'ın güneyindeki bugünkü Ester-Abad.) Daha sonra Hekatompylos (Bugün İranın kuzeydoğusundaki Damgaan.) M.Ö. 40larda da Diclenin doğu sahilindeki Ktesifon (Medain) şehri başkentleriydi.

Prof. Dr.Z. V.Togan Arsaklıları köken itibarıyla, Sakalardan göçebe-çoban Dae kavminin muhtemelen Parn/Aparn (Baran) kabilesinden gelmekle beraber, Türklüklerinin genel olarak kabul edilir olmadığından bu hususta kesin konuşmanın güç olduğunu belirtiyor. Yılmaz Öztuna da devletin kurucusu I.Arsakas'ı Pers soyundan göstermektedir.

R.Grousset, Part Devletinin kurucularını Sakaların bir kolu, Alfred Marry de O'nların Türk olduklarına işaret ederek yaşadıkları ülkeye, çivi yazılı tabletlerde Partva/Part-ova dendiğini belirtiyor.

Finlandiyalı Donner ise Orhun ve Yenisey yazılarıyla, Arsak sülalesi paralarındaki harfler arasında benzerlikler görmektedir. Kurday kazılarındaki buluntulara göre Göktürk harflerinin M.O. V-IV.yy'a kadar indirildiği gözönüne alınırsa, bu nakledilen bilgilerden Arsaklıların Türk kökenli olduğu düşünülebilir.

Arsaklıların asıl faaliyetleri İran üzerine yapılan akınlardı. Bu arada Part adlı bir kavmi hem yönetimleri altına almışlar, hem de adlarını kabullenmişlerdi. O sebepten devlet, "Part Devleti" diye de adlandırılmıştır; "İranlı Part'ları itaatları altına alarak isimlerini de kavmi isim olarak kabul eden Arsaklılar az bir zamanda Amuderya'dan ve indus'tan Ön Asyadaki Fırat nehrine kadar uzanan ülkeleri fethettiler.

Devletin kurucusu I.Arsak ve kardeşi II.Arsak ünvanlı I.Tridat zamanlarında Selefküslüler Hazarın güneydoğusundan çıkarılmışlardır. Ayrıca bir uç beyliği gibi Azerbaycan bölgesinde, başşehir Armavir(Sürmeli) olarak "Küçük Arsaklılar Devleti" kurulmuştu.

Daha sonraları hükümdar olan I.Artaban, I.Fıraat'dan sonra gelen I.Mitridat zamanında sınırlar genişlemiş ve bu hükümdar Hellen geleneğine uyarak "Basileus-Basileun Megolay Arsakoy"(Hanlarhanı Büyük Arsak) ünvanını kullanmıştır.(M.Ö. 160-139). II.Mİtridat ve II.Artaban'dan (M.Ö. 88-77) sonra Arsaklı hakimiyeti sarsılır.

Yıkılış; Önceleri İran kültürünü ve dinini benimseyen Ar-saklılar daha sonra atalarının dinine döndüler, ay'a güneş'e ve atalarının ruhuna tapınmaya başladılar. İranın güneyindeki Persler de milli geleneklerine bağlı olarak yaşıyorlar ve yabancı Arsak hakimiyetine derin bir düşmanlık besliyorlardı. Miladi 211-212 yıllarında Istakhr şehrinde ortaya çıkan, Babek adlı bir kunduracının oğlu olan Ardeşir'de isyan ederek, son Arsaklı hükümdarı V.Artaban'ı yendi ve devlete son verdi. Bir süre sonra Küçük Arsaklı Devleti'nin de yıkılmasıyla İran'a Sasani Devleti tamamen hakim oldu.(M.S. 226-642)
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Ön Türk Tarihi Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir