Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Türklerin Yayılmaları

Burada Ön Türk Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

Türklerin Yayılmaları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 21:35

TÜRKLERİN YAYILMALARI

Türklerin tarih sahnesinde görüldükleri yurt olarak Orta Asya tespit ediliyor. Her ne kadar buradan, en eski devirlerde kuraklık, büyük iklim değişikliği, iç denizinin kuruması sebebleriyle "Büyük Göç" nazariyesi oluşturulmuşsada arkeolojik ve antropolojik delillere göre Orta Asya'da Türk kültürünün ilk izlerinin M.Ö. 2000'lerden itibaren görüldüğü belirtmiştik.

"Büyük Göç" nazariyesi ve ona bağlı olarak Türklerin eski dünya medeniyetine katkıları ayrı bir başlık açmayı gerektirmektedir;
Mustafa Kemal Atatürk, Gazi Terbiye Enstitüsünde 1932 yılında bir gelişi sırasında tarih öğretmeni Hamdi Nazım Bey'in dersine girmiş ve eski Türkleri şöyle anlatmıştı; "Çok eskiden Orta Asya'da bir iç deniz vardı. Eski Türkler bu iç denizin etrafında ilk insan medeniyetini vücuda getirmişlerdi. Bir müddet sonra bu deniz kurumaya başladı. Bu deniz kuruyunca orada oturan Türkler de başka ülkelere göç etmeye başladılar." diyor ve daire içine aldığı Orta Asya'dan oklar ile göç yollarını gösteriyor. Bir ok Sibirya'ya, bir ok Hindistan'a, bir ok Anadoluya, bir ok Avrupaya, bir ok Afrikaya, bir ok da Bering boğazı üzerinden geçerek Kanada ve Amerikaya uzanıyor. Prof.Tahsin Banguoğlu'nun belirttiğine göre bu harita halen Gazi Terbiye Enstitüsünde olmalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletini sağlam kültür temellerine oturtmak istiyordu. Cumhuriyetimizin temeli milli kültürdür diyor, yetişecek nesillerin tahsilinin hududu ne olursa olsun milli bir kültürle, milli bir ruhla yetişmesini istiyordu. O bakımdan tarih ve dil araştırmalarına büyük önem vermiş, bizzat çalışmalarda bulunmuştur. Bütün bu çalışmalarda amaç, Türklerin tarih zenginliğini ortaya çıkarmak ve Türklerin dünya medeniyetine katkılarını ortaya sermek idi. Bu hususta ilmi ve metodlu çalışılmasını tavsiye etmekteydi; 1931 yılında Türk Tarih Kurumu başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu'na yazdığı mektupta, tarih çalışmalarında mantıki ve ilmi bir yol tutulmasını, alelusûl bir eser meydana getirip pişman olmaktansa, hiç bir eser vermemenin daha doğru olacağını belirtiyordu.

Türk Tarih Kurumu 15 Nisan 1931'de, Türk Ocak'ları kurultayında Prof.Sadri Maksudi Arsal'ın teklifi ve Atatürk'ün direktifi ile hareket eden Afet inan'ın desteklemesiyle kurulmuştu.

Böylece Türk Ocakları kurultayı İlim ve Sanat Heyetinin yanında bir de Tarih Encümeni kurmaya karar verdi. 1931 de Türk Ocakları kendini feshederken eski Encümen "Tarih Tetkik Cemiyeti" adıyla ve cemiyet sıfatıyla kuruldu. Atatürk'ün ölümünden sonra da, vasiyetnamesinin hükümleri gereğince cemiyet, daha sonra "Türk Tarih Kurumu" halini aldı.

Atatürk bu tarih sevgisi ve ilgisi sebebiyle fahri tarih profesörü de seçilmişti; 19 Eylül 1923 günü toplanan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Profesörler meclisi, Atatürk'e fahri profesörlük ünvanı verilmesini kararlaştırarak bir telgrafla durumu Atatürk'e bildirmişti. Atatürk bunu kabul ettiğini bildiren telgrafında, Türk kültürünün merkezi olan bu fakültemizin fahri profesörlüğüne seçilişinden dolayı teşekkür ediyor, milli bağımsızlığımızı ilim alanında bu fakültenin tamamlıyacağını belirtiyordu. Bu cevaptan sonra Atatürk'e verilecek fahri profesörlük belgesini sunmak üzere Edebiyat Fakültesi meclisi tarafından Necip Asım, İzmirli İsmail Hakkı ve Şemseddin Günaltay görevlendirilmişti.

Atatürk'e tarih çalışmalarıyla ilgili olarak yabancı devletlerin de ünvan verme teşebbüsü olmuştu:

İngilterenin, Türkiye büyükelçisi olan Slr Prcy Lorain (1933'de bu göreve atanmıştı.' Atatürk'ün yaptığı işleri ve meziyetleri sıraladıktan sonra, yine birtakım siyasi hesaplarla Atatürk'e en tanınmış İngiliz üniversitelerinden biri tarafından fahri bir ünvan verilmesini teklif etmişti. Hatta bu düşünce ile Oxford Üniversitesi Rektörlüğü ile bir görüşme de yapılmıştı.

Atatürk ve tarih hakkında bu bilgileri zikretmemizin sebebi, Cumhuriyetin ilk yıllarında oluşan tarih görüşü, ona bağlı olarak Türklerin yeryüzüne yayılışı hakkındaki fikirlerin zeminini tanıtmak içindir.

Prof.Dr.Ercüment Kuran, Atatürk'ün dil ve tarih anlayışında etkili olarak M.Celaleddin Paşa'nın tezini gösteriyor; 1869 'da İstanbul'da yayınlanan bu Fransızca eserde Türklerin Kafkas-Türk soyuna yani beyaz ırka mensup bulunduğu ve Türkçenin, Avrupa dilleriyle akraba olduğu görüşü Atatürk'ün görüşlerinin ilhamı olmuştu.

Osmanlı Devletinin ilk zamanlarındaki tarih eserlerinde yine bir milli şuur, Türklükşuuru görülüyordu. Osmanlıların soyu Oğuz Han'a kadar uzanıyordu. Daha sonra Osmanlılarda ümmetçi-hanedancı bir tarih anlayışı hakim olmuştu. Hz. Peygamberimiz devri, Dört Halife devri anlatılmakta, Osmanlılara geçilmekteydi. Bu anlayışın medreselerde de olumsuz etkileri görülmekte hatta "Türk" kelimesi kaba ve çirkin anlamlarda kullanılmaktaydı. Aynı yüzyıllar avrupa sömürgeciliğinin yayıldığı, Avrupa ırkçılığının yaygınlaştığı devrelerdi. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yıllarında hem Osmanlının bu hatalı tutumunu düzeltmek hem de, Avrupanın Türkler hakkındaki yanlış kanaatlerini ilmi delillerle çürütmek durumundaydı. Hareket noktası, tarih öncesi devirlerde de Türklerin Orta Asyadan yaptıkları göçlerle ilk medeniyetlerin yaratıcıları ve yayıcıları olduğu teziydi.

Yeni Türk devletinin bu tarih görüşü 1930 yılında belirlendi. Bu tez Türklerin tarih öncesi çağlardan beri medeni bir millet olarak varlıklarını koruduklarını ve dünyanın her tarafında medeniyet yaydıklarını ileri sürüyordu. Türk tarih tezinin, Türkleri medeniyet yaratmaktan yoksun, ilkel bir kavim olarak gören batılı zihniyetin iddialarını çürütmek amacını güttüğü şüphesizdir.

Bu çalışmalarda Anadolunun yerli halkının Türk olduğu ileri sürülmüş, Hititlerin, İonların, Urartuların Türk oldukları iddia edilmiştir. Hatta Türk bilginleri bu kavimlerle, Türkleri aynı soydan göstermek için Türklerin "Ari" ırktan olduğunu da iddia etmişlerdir. Hititler, Türk olarak gösterilmişler ve onlardan "Eti Türkleri" diye bahsedilmiştir. Onların boy'lar halinde yaşadıkları ve her boyun başında "Eti" denen beylerin bulunduğundan bahisle büyük Eti'den de "Kaan-Eti"diye bahsedilmiştir.

Anadolu'daki Türk varlığını M.Ö 2000'lere götürmek gayretiyle o çağdaki Anadolu halkının Türklüğü iddia edilmekteydi. Halbuki bir ülkenin sahibi olmak için ilk halkı olmak gerekmez. Eğer öyle olması gerekiyorsa bugün var olan milletlerin hemen hemen- hepsinin bulundukları topraklarda yabancı sayılmaları gerekir.

Sümerler ve Hititler Turani kavimler olarak nitelenirken Suriye ve Hindistan'da da egemen oldukları, hatta Hititlerin Anadoluda hakimiyetleri bittikten sonra Hindistandaki hakimiyetlerinin bir müddet daha sürdüğü iddia edilmekteydi.

Sümerlerin ve Hititlerin Türk olduğu iddiasından başka Zerdüşt, Buda gibi şahsiyetlerin de Türk oldukları ve "Eski Yunan medeniyeti, hatta bütün ilah ve ilaheleri bu arada eski Yunanistan'daki yer adları dahi Yunan aslından değildir. Eski Yunan medeniyetinin kurucuları Türk ırkına mensup kavimlerdir. Yunan medeniyeti Asya'dan kaynaklanmaktadır. Hatta diğer eski medeniyetler dahi Türk kökenlidir. Babil hükümdarı Hammurabi de Türk'tür. Hammurabi kanunu Türk hukuk tarihinin başlangıcını teşkil eder. "iddiaları ciddiyetle savunulmaktaydı. Bu hususta Hukuk Fakültesi Profesörlerinden Yusuf Özer'le Prof.Fuad Köprülü arasındaki tartışmalarda, Prof. Köprülü bu iddiaların ilim aleminde ciddiye alınamıyacağını yazmıştı.

1932 de Türk Tarihi Tetkik Cemiyetince basılan "Tarih I" adlı, eserde de şiddetli iklim değişikliği sebebiyle Türklerin M.Ö. 7000'lerde Çin'e gittiği, büyük göçlerin olduğu yazılmakta, Türklerin kuzey Afrika ve ispanya'ya kadar gittikleri, M.Ö. 3000-1200'lerdede Ege medeniyetini, Truva ve Knossos (Girit' medeniyetlerini yarattığı anlatılmaktadır.

Hitit eserlerinde görülen bazı motiflerin daha sonra Türk sanat eserlerindeki motiflerle benzerlik göstermesi de bir delil gibi değerlendirilmiştir; Hitit eserlerinde görülen gamalı haç'ın mezar taşlarında, köylü örgü ve işlemelerinde bulunduğu, mührü Süleyman adı verilen altı köşeli yıldızın Osmanlı devri kapılarında kullanıldığı ileri sürülmüştür.

Tabii bunlardan hareket ederek Türklerin Hititlerle, İbranilerle köken birliğini ileri sürmek mümkün değildir. Yine gamalı haç'ı kullanan Almanlarla, Hititlerin ve Türklerin soy birliği ileri sürülebilir mi? Bunun gibi bayrağımızdaki ay ve yıldızın da Mezopotamya ve Hititlerde kullanıldığı da ileri sürülmüştür.

Bu tip kalıntılar Ord.Prof.Ekrem Akurgal'ın dediği gibi artık canlılığını yitirmiş etnoğrafik kalıntılardır. Gerçekte bugün yaşamakta olan Türk sanatının büyük bölümü, Türklerin ilk anayurtlarından getirdikleri kalıntılar olup, bunlar kültürümüzün en karakteristik yanını oluştururlar.

1917 yılında Hitit çivi yazılı belgeler çözülünce, bu belgelerin Tevrat'da "Het oğulları" diye bahsedilen kavme ait olduğu anlaşıldı. O zamana kadar Hititler, Babil kültür çevresi içinde sayılıyordu. Halbuki Hititler ayrıca hiyeroğlif yazısını da kullanmışlardı. Böylece eski doğu medeniyeti içinde Tep(Mısır', Babil(Mezopotamya' yanında Hattuşaş(Anadolu) da üçüncü merkez oldu.

Anadoluda eski çağlarda konuşulan dillerden olan Pala'ca, Hrozny'yegöre Luice ve Hurrice'nin karışımıydı. Hititçe ve Luice Hind-Avrupa dil ailesine mensuptu. Hurrice ve Hatti'cenin de Küçük Asya(Anadolu' dillerinden olduğu sanılmaktadır. Hatti dilinin, Kafkas dilleriyle akrabalığı ileri sürülmüşse de geçerli görülmemiştir. Hurri dili ise henüz çözülmemiştir. Anadolu'nun henüz çözülmeyen dilleri arasında Hitit hiyeroglifleri de bulunmaktadır. Bu dilden ancak bir kral ve şehir adları okunabilmiştir.

Bunların çözülmesiyle eski Anadolu tarihi hakkındaki bilgiler zenginleşecektir. Ancak, artık bu kavimler kaybolmuş, ölü kavimelrdir. Bir coğrafyaya gelen kavmi, ortadan kaybolalı 2000 yılı geçtikten sonra da, o coğrafyadaki bir kültürün devamı saymak mümkün değildir.

Hititlerin kökeni ve Anadolu'ya gelişleri hakkındaki görüşler de değişiktir; dil incelemelerine göre onların Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya geldikleri, Yeşilırmak bölgesine, oradan da Kızılırmak bölgesine geçerek yerleştikleri ileri sürülmüştür. Fakat bunu destekliyecek kazılar yapılmamıştır. Bir de kesin olmamakla birlikte, Hititlerin güneydeki "Münbit hilal" bölgesinden (Kuzey Mezopotamya, Fırat-Haburkavsi' Anadolu'ya geldikleri görüşü vardır. Kültepe tabletlerindeki isimlerin filolojik incelemelerinden Hititçe isimlerin Hind-Avrupa kökenli oldukları anlaşılıyor. Bundan dolayı, Hititlerin kökeni meselesinin çözümü Ari kavimlerin kökeni meselesinin haline bağlıdır.080'
Hititler gibi Sümerlerin de Türk olduğu ileri sürülmüş, onların M.Ö. 5000'lerde Ön Asya'ya geldikleri iddia edilmiştir. Bu hususta Hommel ve 1936'da 111. Dil Kurultayında Fransız Hiliairede Barenton olumlu yorumlarda bulunmuşlardır.

Hatta Mısırda göçebe kültürünün Orta Asyalı kavimler tarafından yaratıldığı ileri sürülmüş, Nubi diliyle Türk dili arasında benzerlikler bulunduğu iddia edilmişti/182» Fakat Prof.V.Christian ve B.Landsberger gibi bilginlerin incelemeleri Sümercede, Türkçeden başka birçok Asya dillerinin prototip şekillerinin izleri bulunduğunu meydana çıkarmıştır.

Prof.Şemseddin Günaltay da Sümerlerin, Türk kökenli olduğu hakkında şu iddiaları ileri sürüyordu:

a - Sümerlerden kalan heykeller, onları antropolojik bakımdan Türklere yaklaştırıyor.
b - Sümerlerin Küen-na(Kanakeş' denilen kalın dokumalı yün elbiseleri kullanmış olmaları, onların Orta Asya gibi yüksek bir coğrafyadan geldikleri kanaatini uyandırıyor.
c - Mabetlerinin kat kat ve kuleli olması yüksek ve dağlık bir bölgeden geldikleri kanaatini kuvvetlendiriyor.
d - Ön Asyada ilk defa Sümerlerde ileri bir madenciliğin görülmesi, onların ilk yurtlarının madeni bol, muhtemelen Altay yöresi olduğu kanaatini uyandırıyor.
e - İlk defa Sümerler tarafından icad edilmiş bulunan Kaide zodiyakı, onların ilk yurtlarının tespitine yaramaktadır. Göğün belirti bir parçasının, belirli bir yerden görünüşüne göre resmedilmiş olan bu zodiyak, ilk yapıldığı yerin neresi olduğunu gösteren bir belgedir. Bunun incelenmesiyle, onu yapan insanların kuzey yarı kürede 40-46 enlemleri arasında ve Hazar denizinin doğusunda yaşamış olmaları gerektiğini göstermektedir. Çünkü bu zodiyaktaki yıldız kümelerinin şekilleri ancak bu bölgeye rastlayan gök parçasına uymaktadır.

İsmail Hami Danişment de Sümer kültürünün hem antropoloji, hemdil bakımından birTürkeseri olduğu ileri sürmektedir. (18S' Bir Fransız araştırıcısı olan Henri Mathieu, 1857de iki cilt halinde yayınlanan eserinde Türklerin anayurdu olarak güney Mezopotamyayı gösteriyordu.(186' Onun iddiasına göre de Türkler, M.Ö. 3000'lerde Mezopotamyaya vuku bulan Arap istilası sırasında doğuya, Hazar denizi ve onun doğu taraflarına, birde kuzeye, Kafkasyaya doğru göçetmişlerdi.

Tarih araştırmalarıyla ilk medeniyetler Türk eserleri olarak gösterilirken dil araştırmaları da bu yönde geliştirilmiş ve Türk dilinin diğer dillerin ana kaynağı olduğu tez'i işlenmiştir. Prof.Günaltay eski Çin diliyle Sümer dili arasında benzerlik bulunduğu, Sümer dilinin bir Türk lehçesi olduğunun açıklıkla belli olduğunu ileri sürüyordu.

Bu tez, Güneş Dil Teorisi 24-31 Ağustos 1936 tarihleri arasında süren III. Dil Kurultayında ilan edilmişti. Bu teorinin, Dr.Phil.H.V.Kvergil tarafından 1935'de, dillerin kökeni ve akrabalığı hakkındaki basılmamış tezinden etkilendiği nakledilmektedir.

Viyanalı bilginin bu tezi zamanın Matbuat Genel Müdürü Vedat Nedim Tör vasıtasıyla Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na ulaşıyor. O da Atatürk'e götürüyor.
Nasıl ki Türk medeniyeti, bütün medeniyetlerin kaynağı ise Türk dili de öbür dillere kaynaklık yapmış olan bir dildir diye iddia edilmiştir. Fakat teori ilmi temellere oturmadığı için tepki ile karşılanmıştı. Daha doğrusu bazı yanlış uygulamalarla zararlı bile olmaya başlamıştı. Bu tarih ve dil çalışmalarında ve iddialarda aşırılığa kaçıklığı, araştırıcılar tarafından da belirtilmiştir. Daha sonra bu aşırı tutumdan dönülerek 1936-1938 yılları arasında ılımlı bir dil görüşü benimsenmiştir.

Bu husustaki görüşleri özetlersek; Cumhuriyetimizin ilk yıllarında dil ve tarih alanında beliren bu akım, aslında Avrupa ırkçılığına bir tepkiydi. Avrupa'nın sömürgeci ve istilacı zihniyeti, kendisini üstün insan, insan üstü insan olarak telkin ediyordu. Dünya medeniyetinin tek yaratıcısı olarak kendilerini göstermekteydiler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti varlığıyla bu imajı yıkıyordu. Toplumuna sağlam bir Türklük şuuru veriyordu. İddiaların ilmi dayanakları mübalağalı görülüyorsa da bu akımın Atatürk devri gençliğinin milli bir şuurla yetişmesinde büyük rolü vardır.

Benzer bir akım, Batı emperyalizmine bir tepki olarak XIX.yy ortalarında Fin aydınlarında da görülmüştü. Onlar da kendilerinin, Avrupalı ile aynı ırktan, yani Ari olduklarını iddia etmişlerdi. Fakat bu tutum yabancı ilim çevrelerinde pek ciddi karşılanmamıştı. Bir Rus bilgini Fin aydınlarının bu çabalarını yererek "Fin aydınları milli şeref ve haysiyet meselesi diye Finlerin, Fin-Ogur ırkından olduklarını inkar etmeye çalışıyorlar, diyordu. Fakat Fin-Ugur Cemiyeti ve Akademisinin çalışmaları bu iddiaları ortadan kaldırdı. Fin bilginleri Finlilerin kökünün Samoyed-Ostek, Vogul çadırlarında olduğunu ortaya koydular, Ural-Altay dilbilgisi ve kültürünün kaynaklarını incelediler, bilhassa Türkoloji araştırmalarında ünlü bilginler yetiştirdiler.

Fin destanı "Kalevela"nın yayınlanması Avrupada büyük bir edebiyat olayı oldu, Fransız Geffroy, 1871 de Kalevela için "Böyle muhteşem milli edebiyatı olan milletler ve soylar tarih bilgisi gözüyle küçük görülemezler. Bu milletlerin dünya tarihinde oynıyacakları mühim roller vardır."diyordu.

Aynı tepki Japonlarda da görülmüştür; Japon bilgini Kamo Mabuti(1698-1769) Japon, Çin, Sanskritdillerini karşılaştırarak Japon dilinin kökeninin ilahi olduğunu ileri sürmüştü. Onun öğrencisi Motoori Norinaga (1730-1801) daha da ileri giderek, Japon dilinin dünyanın tek mükemmel dili olduğunu, diğer dillerin hepsinin barbar dilleri olduğunu iddia etmişti.

Fakat XX.yy'da bu aşırılıklardan vazgeçilerek, 1910-1913yıllarında Japon dilcisi S.Kanazova Japon ve Kora dillerinin bir kaynaktan geldiğini ispat etmiş, Oğura Simpey Japon dilini Ural-Altay dil ailesinden saymıştır.

Aynı yüzyıllarda Avrupa sömürgeciliğinin musallat olduğu Osmanlı Devletinde de, bilhassa aydınlar, arasında tahrib edici faaliyetler görülürken, milli bir dil ve tarih anlayışı da gelişmeye başlamıştı; İstanbul'da yerleşmiş bir Özbek Şeyhi olan Süleyman 1880'de yayınladığı "Lügat-ı Çağatay" ve "Türk-i Osmani" başlıklı eserlerinde Türk dilinin köklülüğünü belirtmiş, Şemseddin Sami de 1880-1890'larda çeşitli gazete ve dergilerde çıkan yazılarında Türk dilinin kendine öz vasıflarını belirterek Arapçadan dilimize geçmiş kelimeler yerine doğu Türk lehçesinden kelimeler almayı teklif etmişti.

Bu faaliyetlerle beraber tarih, dil ve edebiyat alanında milli bir akım başlamıştı. Cumhuriyetle beraber bu çalışmalar Mustafa Kemal Atatürk'ün ilgisi ve teşvikiyle hızlanmıştır. Fakat araştırıcılar tarafından da belirtildiği gibi zaman zaman aşırılıklara kaçılmış fakat daha sonra verimli bir yola dönülmüştür.

Tarih alanındaki tezler ve çalışmalar, önceleri bütün dünya milletlerinin Türk sayılması gibi bir netice doğurmuştu. Sümerlerin Hititlerin, eski Anadolu kavimlerinin, Yunan, Mısır ve Mezopotamya'nın toplumları Türk diye tarif edilmişlerdi. Halbuki Atatürk'ün esas fikrinin bu olmadığını Prof. Afet İnan anlatarak, nasıl ki daha sonraki devirlerde Türk göçleri olmuşsa, bunların tarih öncesi devirlerde de olabileceği ve bunun araştırılmasının amaç olduğunu belirtmiştir.

Bu anlayış o zamanın devlet kuruluşlarında da etkisini göstermiş Sümerbank, Etibank kurulmuştur. Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesinin rozeti Hitit güneşi olarak kabul edilmiştir. Anıt Kabilin girişindeki arslan heykelleri de bu görüşün tezahürü olsa gerek. Gerçi bu gün de, bu tarih anlayışının uzantılarını görüyoruz. Bu günkü Anadolu coğrafyasının bu milleti oluşturduğunu ileri süren bu tarih anlayışı bir laboratuvar millet mi düşünmektedir? Halbuki cemiyetin sosyolojik gelişimi kendi tabii çizgisi seyrinde olmaktadır. Belki de "millet" yerine "halk" tabirini tercihi bu sebeptendir.

Daha sonra bizzat Atatürk tarafından Türk tarihinin milli sembollerine ilgi ve eğilim gösterilmiştir, Atatürk, yaveri Mustafa Kılıç'ın Enver Behnan Şapolyo'ya ifade ettiğine göre Gökbayrak'ı yeni devletin bayrağı olarak kabul etmeyi düşünmüştü.

Bu hususu üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayana da soran Enver Behnan Şapolyo şu cevabı almıştı:

"Atatürk, Cumhuriyetin resmi bayrağını Gökbayrak olarak kabul etmeyi düşünmüştü. Fakat bu hususta hiç bir neşriyat yapılmadığından bu bayrağı kabul etmediler.

Prof. Afet İnan her ne kadar bozkurt'lu semboller için Atatürk'ün "bunlardan hiçbirisi, bu günkü dünyamızın içinde kurulan yeni bir devletin arması olamaz. Devlet armasını sembolik bir insan başı olarak temsil etmeli." dediğini naklediyorsa' da, bir kere bu gün bir çok devletin bayrağında mitolojik hayvanların tasviri olduktan başka, Atatürk zamanında yapılan Türk arması yarışmasını da kazanan bir bozkurtlu amblemdi, 1926 yılında Maarif Vekaleti bir "Türkiye Arması" yarışması açmıştı. Katılan eserler arasından önce üç eser ayrıt edilmiş ve bu eser sahiplerine biray zaman verilerek, eserlerinde bazı değişiklikleryapmaları istenmişti.

Bu eserlerden de Namık İsmail Bey'e ait olanı birinci seçilmiş ve bu eser "Türkiye Arması" olarak kabul edilmiştir.
Bu arma şöyleydi; merkezinde ay ve yıldız bulunan zemini kırmızı renkli bir kalkan, ay ve yıldızın altında da bir kurt resmi bulunmaktaydı. Ay ve yıldız yeni devletimizin milli sembolü, kurt da Oğuz menkıbesini ve Oğuz Han'a yol gösteren milli iradeyi temsil ediyordu. Kurdun ayakları altındaki harbe (kısa mızrak) ise en eski Türk silahlarındandı. Kalkan'ın altında ise "İstiklal Madalyası" bulunmaktaydı. Madalya ve üzerindeki "T.C." harfleri Türkiye Cumhuriyetini ve onun devamlılığını vurgulamaktaydı. Kalkan'ın etrafındaki başak ve meşe yaprakları da bereket ve kudreti sembolize ediyordu. Türk milletinin çağdaşlaşma ve yükselme ideali ise meşale ile ifadelendirilmişti.

Bu resim Milli Eğitim Bakanlığının yayınlamış olduğu Hayat Alecmuası'nda da çıkmıştı. Atatürk devrinin bozkurtlu paraları, pulları, Ankara-Ulus meydanındaki Atatürk anıtının kaidesindeki bozkurt başları devrin anlayışını ve ilgisini göstermesi bakımından önemlidir.
Özetle; tarih araştırmaları eski dünya kavimlerinin, Hititlerin Türk soyundan olmadıklarını göstermiştir. Dil araştırmalarına göre Hitit dili Hind-Avrupa dillerinden ayrı olarak, Hind-Hitit dili diye ayrı bir kol olarak düşünülmektedir Meseleye ideoloji ve politika açısından bakan Ruslar ise Hititlerin Çerkezlerin ve Ermenilerin ataları olduğunu iddia ediyorlar.

Diller arasındaki benzerliklerden hareket ederek soy birliği fikrine varmak da mümkün görünmüyor. Bu kelimelerin kültürel ilişkiler veya rastlantı sonucu benzemeleri mümkün görülüyor. Bu hususta A.Dilaçar bir dildeki kelimelerin esasını "miras kelimelerin" teşkil ettiğini belirtiyor. Diğerlerinin ise yabancı kaynaklardan alınma, tercüme yoluyla giren kelime, kaynağı belli olmayan, hiç bir dile maledilemiyen gezgin kelimeler olabileceği ifade ediliyor. Benzer kelimelerin bulunmuş olması o toplumların akrabalığının ispatlanmasına yeterli görülmemektedir.

Amerika'nın en eski medeniyetini yaratanların kimliği hakkındaki araştırmalarda da Türklerin etkilerinden söz edilmiştir. Türklerin yayılmaları söz konusu olduğundan bundan da bahsetmek gerekmektedir; Kızılderililerin atalarının Asya'lı, Moğol tipinde bir kavim olduğu ve bunların Bering boğazı üzerinden Amerika'ya geldikleri hakkında görüşler kabullenilmiş gibidir. Bu kavimler, Bering sular altında kalınca binlerce yıl Amerika'da ırkça spesiyalize olarak kızılımtırak-kahverengi tenli, çekik gözlü kızılderili tipini oluşturmuşlardır.

Ancak bunların dışında beyaz tenli, saç rengi kestane, brakisefal kafalı yerlilerin kimliği tartışılmaktadır. Amerikanın ilk kültürünü yaratan bu yerlilerin tipi hakkında eski heykeller, resimler iskelet kalıntılarından bilgiler ediniliyor.

Bu kavimlerin kimliği hakkında; Fenikeliler, Japonlar, Çinliler, Hindliler, İskandinavyalılarolduğu, hatta kaybolan Yahudi kabilesi olduğu iddialar arasındadır. 19 Mayıs 1968 tarihli New-York Times'in "ilim" bölümünde Türkler de en eski gelenler arasında gösterilmekteydi/204' Ünlü arkeolog Tor Hyerdahl, Peru'nun İnka mezarlarında yaptığı araştırmalarda hükümdar ailesinin en eski Türk adetlerini andırır şekilde sakladıkları saç demetlerini ve bunların çoğunun kumral ve kestane renginde olduğunu tespit etmşitir. İşte bu toplumun kimliği tartışılmaktadır.

R.Oğuz Türkkan, eski Amerikan kültüründeki şu izleri tespit ederek, bunların Türk kültürü ile benzerliklerine dikkati çekiyor:

a - Kelimelerdeki çift benzerlikler tesadüfi olmak durumunu aşmaktadır. Meksika dilindeki "Tepe-Huan" kelimesi Amerikanotojist Dr. Alphonso Caso tarafından "Tepe - Han" diye okunmuştur.

b - Güneş ve zaman bölümü olarak eski Türkçede, bugünkü Yakutlarda kullanılan "Kün(Gün'" kelimesi, Maya'larda "Kin", kuzey Amerikada "Kon" olarak kullanılmaktadır.

c - "Ata" kelimesi ecdat anlamında eski Amerika kültürlerinde de kullanılıyor.

d - Efsanelerdeki benzerlik; Ergenekon destanına benzer bir kapalı yurt efsanesi vardır, inka'ların atalarının Peru'ya yayılışlarını anlatan Kapaktokon (Kapalı yurt veya mağara' efsanesi kayaları eritip, delikten dışarı çıkış ayrıntıları dahil pek çok benzerlik gösteriyor.

e - At, İspanyollarla Amerikaya gelmişti. Fakat Kommançi kızılderililerindeki atla reis gömmek adeti Türklerinkine çok benzemekteydi. Bu bir tesadüf müdür, yoksa eski bir geleneğin canlanması mıdır? Ayrıca Tanrı isimlerindeki enzerlikler de vardır. Toltek Tanrısı "Tanyu" ile Hunlardaki "Tanju". Maya'ların Tanrısı "Kurakan" ile "Karahan" arasındaki benzerlikler görülmekterir. Oniki hayvanlı Türk takvimiyle, Amerikanın eski yerleşiklerince kullanılan takvim arasında da benzerlikler görülmektedir.

Amerikanın beyazlarla yerleşik olmayan yerlerini 1840'larda tamamen dolaşan bir Fransız, güney Amerikalı Arokanların yurtlarını ikiye ve dörde ayırıp herbirinin başına "Tokin"denilen bir prens geçirdiklerini belirtiyor. Bu durum Türklerdeki devlet teşkilatını ve "Tekin" denilen yöneticileri hatırlatıyor.

Özetle; bu bilgilere dayanarak elbette Amerikanın ilk yerlilerinin Türkler olduğu söylenemez. Ancak eski Türk kültürü ile Amerikan kültürünün özellikleri arasındaki bu benzerlikler ilgi çekmektedir.

Daha yakın zamanlardaki bir buluntu ise bu bilgileri kökten değiştirecek mahiyettedir. Amerikada bir kasırga sırasında ortaya çıkan insan iskeletinin yüz bin yıl önceye ait olduğu sanılıyor. Bu konuda araştırmayı yürüten antropolog Morlin Childers, toprak altından bir kürek kemiği ve bir de baldır kemiğinin çıktığını, bu kemiklerin yanında yontma taştan yapılmış bazı araçların bulunduğunu belirtiyor/206* O zaman acaba doğu Asyadan, Amerikaya medeniyetçi bir göç mü olmuştur? Böyle bir göçte Türk özelliği ne derecedir? Bütün bunlar yeni belgelere ve araştırmalara muhtaçtır.

Ön Asya'da Sümerlerin ve diğer Ön Asya kavimlerinin Türklerle soy birliği meselesi de ancak faraziyelerdir. Aslında en eski devirlerdeki bu toplumların, bugünkü milliyet ölçüleri içinde kimliklerini tespit etmek çok güç bir iştir. Bazı antropolojik özellikler ve dil araştırmalarıyla ileri sürülen benzerlikler gerçek olabileceği gibi tesadüf veya yakıştırma da olabilir. Ord.Prof. Zeki V.Togan'ın dediği gibi Ön Asya'nın Sümer, Elam, Hurri gibi kavimleri belirli bir etnik zümreyi temsil etmeyip, biri diğerinin üzerine gelerek karışmış konglomeralardan ibarettir/207' O.Menghin de Sümerlerin konglomera olduğunu söylüyor.

Uzak Doğu'nun tarih öncesi kültürleri ise oldukça geriydi.(Proto-Tibet kültürü, Liao, Tai ve Proto-Moğol kültürleri.' Bu kültürlerin Türk kültüründen etkilenmiş olmaları pek muhtemelidir. Japon bilginleri, Kore'de mağaralarda yaptıkları araştırmalarda ilgi çekici kayıtlara rastlamışlardır;" içerilerden kısa boylu, güzel ve akıllı adamlar geldiler. Çok şey öğrettiler ve bizimle karıştılar." şeklindeki ibareler ilgi çekicidir. Uzmanlar sözü edilen bu "akıllı adamlar"ın, Orta Asya'daki Türk boy'larından birine bağlı olduklarını ve Kore yarımadasına gelerek uzun süre hakimiyet kurduklarını belirtmişlerdir.

Hindistandaki Mohenjo-Daro ve Harappa kültürlerini yaratan kavmin de Avusturoasiatik ve indonez kavimlerin, başka kavimlerle karışmasından meydana gelen melez bir kavim olduğu anlaşılıyor. Burada bulunan arkeolojik belgelerden(heykellerin tiplerinden' Altaylı kavimlerin de karıştığı sanılıyor. Mohenjo-Daro'da görülen su kült'ü de, Amuderya ve Sirderya Türkleri arasında kuvvetle yaşamıştı.
Buraya kadar olan bölümde Türklerin tarih öncesi devirlerde anayurttan yayılışlarını ve etkileri hakkındaki bilgileri, iddiaları gözden geçirdik. Bu görüşler, anlaşıldığı üzere, Orta Asyadan "Büyük Göç" adıyla söyleyebileceğimiz tezden kaynaklanıyordu. Böyle olunca Amerikada, Afrikada, Hindistanda, Avrupada ve Ön Asya'da Türk izlerinden söz edilebiliyor, hatta buraların eski kültürlerini yaratan toplumların Türk oldukları iddia edilebiliyordu.

Türklerin tarih sahnesine çıktıktan sonra da Orta Asyadan zaman zaman dışa yayıldıklarını, yabancı kültürlerle temasa geldiklerini görüyoruz. Türkler bu kültürlerle kurdukları ilişkilerde çoğunlukla hakim rol oynamışlar, büyük Türk devletleri kurmuşlardır. Bazı bölgelerde ise gerek dini etkilerle, gerek siyasi etkilerle benliklerinden uzaklaşmışlar, erimişlerdir. Türkler bu faaliyetleriyle, o milletlerin tarihlerinde, destanlarında derin izler bırakmışlar, Avrupa tarihinin çağ açıp çağ kapayan olaylarını Türkler yaratmışlardır.

Yukarıdan beri anlata geldiğimiz Türklerin yayılmaları ve diğer kültürlere etkileri Eski Yunan ve Mısır kültürlerinin yaratıcılarının Türk oldukları iddiaları çerçeveyi oldukça geniş tutuyor, hatta aşırılığa kaçıyorsa da Orta Asya kültürünün gerçek anlamda temsilcisi ve taşıyıcıları Türkler olmuşlardır. Türklerin anavatanı olarak Orta Asya'yı bildiğimiz halde, tarihte bu milletin pek büyük kısmının doğu Asya'da, doğu Avrupa'da ve bilhassa Ön Asya'da büyük devletler kurduklarını, parlak bir kültür yarattıklarını görüyoruz. Öyle ki Türk tarihi zaman zaman Orta Asya'da kesintiye uğrarken bu bölgelerde bağımsız olarak sürecektir; İran'da Büyük Selçuklu Devletini, sonradan fethedilmiş toprak olan Anadolu'da Osmanlı Devletini ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini görüyoruz.

Bu yayılışın büyük ölçüde Orta Asya'nın iklim değişikliğine bağlandığını görmüştük. Bu hususta Ord. Prof. Şemseddin Günaltay, Orta Asya'nın kuruduğuna dair deliller sıralamakta idi. Fakat bu iddialar tarihi meselelerin açıklanmasında, üzerinde genel olarak birleşilen görüşler olmamıştır. Özellikle Orta Asyanın kuruması meselesinden bahseden bilginlerden Sven Hedln ve Trinkler bu görüşün ancak Orta Asya'nın değişik noktalarında meteoroloji incelemesi ve Tibet yaylalarındaki göllerin yüzeylerinin düzenli ölçülmesinin en az yüz yıl sürdürülmesiyle açıklık kazanabileceğini belirtmektedirler.

Aurel Stein ise yüzbinler hatta milyonlarca yılda meydana gelen jeolojik olaylar hakkındaki bilgilerimizin azlığı sebebiyle bu gibi görüşlerden tarih olaylarının açıklanmasında spekülasyon yapmanın hata olacağını belirtmektedir.

Ord.Prof.Zeki V.Togan son iki bin yıl içinde Doğu ve Batı Türkistan halkının eksilmeyip, arttığının anlaşıldığını, ayrıca kurumakta olduğu sanılan Balkaş ve Lobnor sularının tarihi devirde hiç eksilmediğinin, yapılan incelemele re göre Orta Asya'da suların ek-sildiği değil, tam tersine artmakta olduğunun anlaşıldığını belirtiyor.

Orta Asya'nın tarih öncesi ve Türklerin tarih sahnesine çıkışı hakkındaki bilgilerden sonra takip edilen devirlerde de Türklerin yayılmalarından, göçlerinden bahsetmek mümkündür.

Tarihte birçok kavimler kısa veya uzun ömürlü olarak geniş alanlara yayılmışlardır; Hellenler, Persler, Romalılar gibi. Bu kavimlerden her biri tarafından yapılan bu yayılmalar karakterleri itibarıyla birbirlerinden farklıdır.

Sözlük anlamı açma, açılma demek olan "fetih" gelişigüzel yayılmalardan, işgalden farklıdır. Gelişigüzel yayılmalar ve işgaller nispeten sürekli değildir. Fetihle bildirilen "açılmak" anlamında bir kültürel özellik vardır. Fethedilen toprak, ülke yeni bir kültüre, hayat görüşüne açılmaktadır. Türk fetihlerinde bir ülke esas vatan edinilmiş ve o ülkenin çeşitli taraflarına düzenli, planlı seferler yapılmıştır. Bunun dışında bir de çeşitli siyasi kargaşalık ve tabii afetler sebebiyle yapılan karışık yayılmalar vardır.

Türklerin yayılışında en etkili unsurun nüfus sıklığı olduğu anlaşılıyor. Bu hususta Çin kaynakları güvenilir olduğundan, bunlardan yıllara göre bölgelerdeki nüfus artışını takip etmek mümkün olmaktadır. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee de aynı görüşü destekler mahiyette steple okyanusları karşılaştırıyor, stepte otlak arayan göçebelerle, balık sürülerini bulmak için okyanusu tarıyan balıkçı filoları arasındaki benzerliğe dikkati çekip, nüfus artışını da hesaba katarak "... denizin karşıt kıyılarından gelen malların değiş-tokuşunu yapan tüccar kervanlarıyla stepin karşıt uçlarını birleştiren deve kervanları arasında, deniz korsanlarıyla, çöl eşkiyaları arasında ve Vikinglerin, Haçlıların gemilerine binip Avrupa ve Doğu Akdeniz kıyılarına dalgalar halinde yayılmalarına yol açan o nüfus patlaması hareketleriyle Arap, İskitler, Türkler ve Moğolların stepteki yörüngelerinden fırlayıp, şiddetle ve apansız Mısırın, Irakın, Rusyanın, Hindistan'ın ya da Çin'in yerleşik topraklarına gelmesi arasında aynı benzerlik var."diyor.

Önemli bir sebep olarak görülen nüfus sıklığı yanında bozkırların darlığı ve siyasi kargaşalık da Orta Asya dışına yayılmanın diğer sebeplerindendir. Bozkırların darlığı birtakım boy'ları, ya diğer boy'ların hakimiyeti altına girmeye yahut ekonomik faaliyetlerinin temeli olan sürülerini alarak kendisinin kontrolünde yerler bulmaya zorlamaktadır. Burada gözlediğimiz durum, gayet hareketli bir sosyo-ekonomik hayat gerçekten bu kavimleri zaman zaman yörüngesinden fırlamış gibi Orta Asya dışına taşırmaktadır.

Orta Asya'ya dışardan olan bazı siyasi müdahaleler de bazen göçlerin sebebi olmaktadır; kısa süreli de olsa Çin egemenliği ve saldırıları, boyunduruk altında yaşamak istemeyen Türk kavimlerini daha batıya çekilmek zorunda bırakmıştır. Orta Asyadaki merkezi kontrolü kaybettikten sonra Hunların bir kısmı Çin hakimiyetinde erirken, bir kısmının (Kuzey Hunları) da gittikçe batıya çekilerek Batı Hunları'nı ve Avrupa Hun Devletini kurmaları buna örnektir.
Altayların doğusunda batıya doğru yola çıkan göçler Çungarya kapısından geçerek Balkaş gölü güneyinde çevreye dağılıyorlardı.

Bundan sonra göçler Çungarya bölgesi ile Hazar Denizi arasındaki bölgede toplanıyorlar ve buradan iki yolla devam ediyordu:

Birinci yol İran havzası üzerinden, ikinci yol Ural dağlarının güney bölümü ve Hazar denizinin kuzeyi arasındaki Ural-Volga nehirleri üzerinden geçiyordu. Göçler sırasında daha çok bu ikinci yol kullanılmıştır. Buradan girilen Karadeniz'in kuzey alanlarında bu göçleri durdurabilecek büyük bir siyasi kuvvet de yoktu. Coğrafi bakımdan da burası uygun bir bölge idi. Bu yolun "Kavimler Kapısı" adıyla da anılması ne derece kullanıldığını göstermektedir.

Diğeri, İran üzerinden geçen ilk yol ise pek işlek değildi. İranda oturan ve yüksek bir kültüre sahip bulunan kavimlerin karşı koyması ve buradaki siyasi kuvvetler bu yolu tıkamaktaydı. Daha sonraki yüzyıllarda da Müslüman Araplar bu yolu kapatmaktaydılar. Bu güney yolu ancak Türklerin Müslüman olmalarından sonra geniş ölçüde kullanılmış ve dünya tarihi açısından da çok önemli sonuçlar doğurmuştur.
Bir göç yolu da, güney Sibirya ormanlarında yaşıyanların kullandıkları yoldur. Yavaş tempolu bir göç yoludur; Sayan dağlarından başlayan bu yol güney Sibirya'dan geçerek bugünkü Başkırdıstan topraklarından Avrupa'ya açılıyordu. Bu yola karakteristik ticaret ürünüyle ilgili olarak "Kürk Yolu" denmektedir.

Anayurttan yapılan başlıca göç hareketleri: Orta Asya'daki Türklerin varlığı neolitik devirlere kadar iniyordu. İlk Türk kültürünün izlerini ve yayılmasının yönünü ve zamanını Andronovo kültürünün izlerine göre takip etmek mümkündür; buna göre M.Ö. 1700'lerden itibaren Türk kültürü etrafa yayılmaya başlamıştır. M.Ö. 1500-1000'lerde Ural bölgesinde Türk kültürü izleri görülürken aynı yıllarda bir kısım Türkler Uzak Doğu'da yaşamaktaydılar. M.Ö. 1100'lerden itibaren Türk kültürü Ordos ve Kansu bölgesine yayılmaya başlamıştı. Bu devrede Çin'de hakim olan Çhou Devleti (M.Ö. 1050-256' üzerinde Türk kültürünün askeri, idari, dini etkileri görülmekteydi.

Miladi yıllarda meydana gelen göçleri de şöyle sıralıyabiliriz:

a - Hun Göçleri:

- I.yy. sonları - Il.yy. ortaları Orhun bölgesinden Türkistana ve güney Kazakistan'a yapılan göçler.
- 350'lerde Afganistan ve Hindistan'a yapılan göçler.
- 375'lerde Avrupaya yapılan göçler.

b - VI. yy'da Avarların Orta Asyadan, Orta Avrupaya kadar uzanan göçleri.

c - VII.yy. ortaları; Bulgarların Volga nehri kıyıları ve Balkanlara göçleri.

d - IX.yy'larda; 830'dan sonra Macarlarla birlikte bazı Türk boy'larının Kafkaslar kuzeyinden Orta Avrupaya göçleri. 840'dan sonra ise Uygur'ların Orhun bölgesinden İç Asyaya göçleri.

e - IX. ve Xl.yy'lar; Peçenek, Kuman ve Uz'ların Doğu Avrupa ve Balkanlara göçleri. X.yy'da Oğuzların, Orhun bölgesinden Seyhun kıyılarına ve Xl.yy'da Maveraünnehir üzerinden İran'a ve Anadoluya göçleri.

Bu göçler içinde en etkili ve sürekli olanı, XI .yy'da başlayan Türk göçleridir. Türkler bu göçlerle, yeni bir kültür çevresiyle temasa gelmişler, Müslüman olmuşlar ve Ön Asyada büyük Türk devletleri kurmuşlardır.

Bu Türk göçleri oluşları bakımı ndan da şu özellikleri gösterirler:

a - Yurt tutmaya yönelik ve askeri hareketler biçiminde görülen göçler: Bu tip yayılmaya fütuhat biçiminde yayılma denebilir. Bu özellikte yapılan göçlerde bir coğrafi bölge, "vatan" olarak telakki edilmiştir. Türkler buralara yeni bir kültürün hayat anlayışı ve yaşayış düzeninin temsilcisi ve iddia sahibi olarak gelmişlerdir. Hunların Avrupada yurt tutup devlet kurmaları, Oğuzların Ön Asyada, özellikle Anadoluda yayılışları fütuhat biçimine örnektir. Türkler Anadoluyu vatanlaştırmalar, yeni bir kültürün yükseldiği yurt haline getirmişlerdir. Buradaki Ortodoks-Rum kültürü silinmiş, Türk-İslam kültürü her alanda (siyaset, askerlik, ekonomi, güzel sanatlar...' en mükemmel örneklerini vermiştir.

b - Sızma biçiminde gerçekleşen yayılmalar:(217' Bazı Türk boylarının ve Türk ailelerinin yabancı devletlerde hizmet almalarıyla gerçekleşmektedir. Böylece Türklerin o toplumda askeri yetenekleri, yöneticilikleriyle seçkin bir yer aldıkları, daha sonra da devlet kurdukları görülmektedir; Mısırda ve Hindistanda kurulan Türk devletleri de buna örnektir. Türkler, İslam devletlerinden Abbasiler zamanında iç karışıklıklara ve Haçlı saldırılarına karşı İslam dünyasına koruyan kuvvet olmuşlardır. Abbasiler Devleti dağılırken ortaya çıkan devletlerden bazılarının kurucuları Türklerdir. (Tolunoğulları ve ihşitler gibi.)

Bunlardan başka sürekli ve planlı olmayan, zamanla eriyip, kaybolan Türk yayılmaları da olmuştur. Ana Türk kütlesinden uzakta, gittikçe koparak yabancılaşan Türk unsurlar siyasi etkilerle de zamanla o yabancı kültürlerin içinde erimişlerdir; Balkanlara yapılan Türk göçleri Bizanslıların Ortodokslaştırma ve Slavlaştırma politikasıyla, merkezi bir devletten de yoksun olunca bir süre sonra erimiş, kaybolmuşlardır.
Türk göçlerinde görülen diğer özellikler ise; Türkler savaşçı bir kavmin, bir ülkeye bağlı olmakla beraber hareketli olması gerektiğine inanıyorlardı. Burada belirtilen dinamizm, sadece askeri bir faaliyet değildir. Mücadeleyi yücelten amacıydı, ne için yapıldığıydı. Türkler yüksek bir insanlık idealini ve adil birdüzeni yaymanın iddiacısıydılar. Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi'ye vasiyetinde "Alemi adaletle şenlendir ve cihadı terketmeyerek beni şad et. Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah'ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir." demekteydi.

Barthold, Oğuz Destanının Yazıcıoğlu Ali naklinde "daima göç edeler, oturak olmayalar." cümlesinin Cengiz yasasından alınmış olduğunu göstermiştir; "Fakat Cengiz'e bağlanan rivayetlerin bir kısmı da kendisine ataları tarafından gençliğinden beri öğretilen eski Türk destanlarından alınmış olabilir." denmektedir. Türkler böyle bir idealin büyük bir Türk devletiyle birlikte gerçekleşeceğine inanıyorlardı. Orta Asya'da bunun merkezi Orhun bölgesiydi. Burası kutlu bir yurt idi. Türkler burayı terkederlerse yok olacaklardı. Burası gerçekten Orta Asyanın ve Çin'e varan yolların en hakim yeri idi. Buradan dört tarafa seferler yapı İmiş, sonunda yine buraya dönülmüştür.

Türkler hakim birmillet olarak yaratıldıklarına ve bu husustaki yeteneklerine inanmışlardı. Üstelik komşularını da buna inandırmışlardı. Aslında bu inançta kendine güven ve cesaret görmek gerekir. Fakat gerçekten Orta Asya kaynaklarının Türklerin yöneticiliklerini, devlet kuruculuklarını ve savaşçılıklarını öven belgeleri, komşularının da buna inandıklarının işaretidir. Düşmanlarıyla yaptıkları mücadelelerde Türkler kendilerini kurt, düşmanlarını koyun pozisyonunda görmüşlerdir. Türklere ait sanat eserlerinde görülen hayvan üslubunda, saldıran bir yırtıcı hayvan ile (kurt, kartal gibi.' onun kurbanı olan diğer hayvan tasvir edilmiştir.

Türk fetihleri gayet sade, fakat pratik, uygulanabilir bir teşkilat sistemine, töreye dayanırdı. En ufak boy'la, devletin teşkilatı model olarak aynı gelişirdi.
Fetihlerin bir özelliği de, küçük fakat disiplinli kuvvetlerle gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu kuvvetlerde üstün bir hareket kabiliyeti vardı. Coğrafyanın verdiği imkanları da iyi kullanarak çoğu kez başarılı olunmuştür. Tarihte en çok meydan savaşı veren millet Türklerdir. Bu savaşlar imha, yok etme savaşlarıdır. Bunların çoğunda Türklerin galibiyeti askeri alandaki başarıyı ve hayatiyeti gösterir.
Fetihlerde asıl olan adil bir "nizam-ı alem" düşüncesiydi. Türkler kendilerini fetihlerinde haklı ve ödevini verine aetiren birisi olarak değerlendirmekteydiler.

Özetle:

1 - Orta Asya kültür ve sanat etkilerinin taşıyıcısı Türkler olmuştur. Bilhassa sanat alanındaki bu etkileri Prof.Joseph Stryzgovvskl belirtmiştir.

2 - Bu yayılma ticari ve coğrafi bilginin gelişmesine yol açmıştın. Hun ve Göktürk Devletlerinin kurulması Çin ile Bizans ve Suriye arasında İpek yolunun açılmasına sebep olduğu tarihi bir hakikattir. Bu husus Fr.Hirt ile Albert Herrmann'ın ayrı ayrı incelemelerinin konusunu teşkil etmiştir. Barthold da Türklerin Ön Asya fütuhatının olumlu neticelerinden biri olarak Selçuklu hakimiyeti devrinde ticaret işinde tüccarlar arasında "çek" vererek iş görme usûlünün geniş ölçüde uygulandığını belirtmektedir."

3 - Türkler açısından, Türk kültürünün yaygınlaşması sağlandığı gibi, Orta Asya dışında da Türk devletleri kurulmuştur. Bu devletler oralardaki Türkleri siyasi bir birlik altında tutarken Hristiyanlık ve doğuda Budizm dini çevresinde erimekten kurtardı. Bu fetihler ve yayılma Türklerin Müslüman olmalarını, dolayısıyla İslam devletinin yükselmesini sağladı. Türkçe çok geniş alanlara yayıldı. Bu etkileşim ve çok geniş alanlardaki hakimiyet Türklerdeki milli duygu ve gururu, mensubiyet şuurunu kuvvetlendirmiştir.

4 - Fetihlerin Türk dünyası açısından bazı olumsuz yönleri de olmuştur; bu geniş alanların siyasi bir yönetimde toplanması kolay olmamıştır. Ayrıca bu yayılmalar sırasındaki tahribatlar, bir takım duyguların da tahriki ile Türkler hakkında kötü kanaatlerin doğmasına ve yaşatılmasına imkan vermiştir. Bunlardan yararlanarak zaman zaman Türklerin karşısına dini ve askeri cepheler çıkarılmıştır.

Kaynakça
Kitap: Tarihte Türkler ve Türk Devletleri
Yazar: Nuri Yazıcı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ön Türk Tarihi Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir

cron