Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İlk Türkler

Burada Ön Türk Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

İlk Türkler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 17:41

İLK TÜRKLER

Meramımız, soyumuzun izlerini sürüp, gidebildiğimiz yere kadar gitmek. Mümkün olduğunca, doğrulara ulaşmak prensibinden şaşmayacağız, çaresizlik yaşanacak; izlerin aslı silinmiş, yerine efsaneler oturmuş görüldüğünde onlardan da alınacak. Hem, bazı meseleler vardır ki, nasıl olduğu değil nasıl algılanıldığı mühimdir. Bu fikirle başlıyoruz.

Yafes'in Oğlu Türk

Bizler, yeryüzüne Cenab-ı Allah tarafından gönderilen ilk insanın Hz. Adem olduğuna inanıyoruz; ilk peygamber olarak ta onu tanırız. Türklerin anılışı ise Nuh Aleyhisselamla başlıyor, bizde doğrudan oraya geliyoruz.

Kuran-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır; "And olsun ki biz Nuh'u kavmine (peygamber olarak) göndermişizdir de o aralarında elli yılı müstesna olmak üzere, bin sene kalmıştır. Nihayet onlar zulümde devam edip dururlarken tufan yakalayıvermiştir."

Tufan hadisesi konumuza girmiyor:

"Nuh Peygamber Tufan'dan sonra yeryüzünü çocukları arasında paylaştırınca Arabistan, iki Irak ve Yemen'i Sam'a; Mısır, Yunanistan, Kıbt, Nabel, Berber ülkeleri, Hindistan ve Zingibar'ı Ham'a verdiği gibi Ceyhun tarafının hepsini Yafes'e verdi. Bu toprakların insanları soylarını bunlardan aldılar. Biz tekrar gelelim Yafes bahsine.

Şöyle rivayet olunur ki:

Yafes babasının yanından ayrılmak isteyince, ona, "Ey Allah'ın peygamberi bana verdiğin memleketin suyu az, kendisi harap. Bana bir dua öğret ki yağmura muhtaç olunca, Allah'a o dua ile yalvarayım. Allah bize cevap versin" dedi. Nuh peygamber dua öğretti ve Ulu Allah ona bir ad (dua) ilham etti. O da bu adı oğluna öğretti".

Aynı esere göre, Yafes'in yedi oğlu vardı. Bunlar; "Çin, Türk, Hazar, Samlab (Slav), Rus, Yecüc ve Mecüc'ün babası Mise ve Bulgarlar ile Burtasların babası Kemari idiler.

Çin, çok akıllı ve terbiyeliydi. Hazar sakin ve az konuşurdu. Rus hilekar, gafil ve utanmaz (ihtiyatlı) biriydi. Samlab (Slav) yumuşak kalpliydi. Mise pek yaşamamıştı. Onun oğlunun oğlu Guz (Oğuz) hile ve hurda doluydu (kurnazdı). Dedesi Yafes onu oğullarından daha çok severdi. Kemari oyunu seven, ave ve işrete düşkün biriydi. Türk edepli, akıllı ve doğru kalpliydi."

Burada anlatılanlardan tamamen gerçeği bulmak mümkün olmayabilir. Yalan demekte zor. Türklerin atası sayılan Yafes'in, bir dua öğrenme arzusu sonucu buna kavuştuğu, eski Türklerin - Moğolların hayatında bunun izlerine çokça rastlandığı bir gerçektir. Dua adıyla zikrolunup, yağmur ve kar yağdırdığına inanılan bu şey, sonraki zamanlarda "Yada Taşı" adını alacak, bununla, savaşlarda fırtına bile çıkarılacaktır. Doğru veya değil, bunlar ciddi tarih kitaplarında anlatılır.

Yukarıda, Nuh'un yedi oğlundan bahsedilmiş oka da, bu sayı sonra azalır. Denir ki: "Tufandan sonra insanlar Hazreti Nuh'un üç oğlundan türedi. Onun için Nuh Aleyhisselam'a ikinci Adem denildi". Arap, Fars ve Rum'un babası Sam, Sudan halkının babası Ham, Kabil-i Türk'ün (Türk kabilelerinin) babası Yafes'tir."

Bu türden rivayetler oldukça fazla. Nuh Peygamber'in, yeryüzünü güneyden kuzeye doğru üçe ayırdığı; birinci bölümü Ham'a, ortadaki bölümü Sam'a, üçüncü bölümü de Yafes'e verdiği iddia edilir. Türkler Yafes'e Bulca Han derler, ama onun Nuh Peygamberin oğlu olduğunu da bilmezler. Bununla beraber bu Türk Haru'nun Yafes'le aynı çağda yaşadığını ve onunla akraba olduğunu bilirler. Moğolların hepsi, Türk kabileleri ve bütün göçebeler onun neslinden gelirler".

Bu şekil anlatımlar çok olmakla beraber tarih yoktur. Ama din araştırmacı, bilimsel olduğunu savunarak farklı malumatlar vermekte ve olayları tarihlemektedir.
Bizim almak istediğimiz sadece M.Ö 14 binlerde Türkçe'den bahsediliyor olmasıydı. Gerisi zaten o kadar karmaşık ifadelerle dolu ki, kafa karıştırır.

Bir de "Pekin Adamı" meselesi var:

Pekin adamının herhalde gayet basit aletler kullanan, ateş yaka-bilen avcı olduğunu tahmin edebiliriz. Bulunan iskeletlerin hiçbiri tamam olmadığı için defin edildikleri zaman, ayrı ayrı kemiklerin başka başka yerlere gömülmeleri adet olduğu zannedilmektedir. Bu, dünyanın başka yerlerinde de iptidai kabilelerde mevcut olan bir adettir. Pekin adamı soyunun orada ne kadar zaman yaşadığı henüz belli değildir, ilk izleri M.Ö. 1 milyon yılına konmaktadır; en parlak devri, belki, M.Ö. 500000 yılıdır.

Bir milyon yıl 500 bin yıl dünyadaki insanlığın tarihine ait ise Hazreti Ademden kalmamı, Hazreti Nuh'tan kalmamı sayılır? İki Peygamber arasındaki sürenin ne kadar olduğunun bilinmeyişi bu konu üzerinde fikir yürütmeyi zorlaştırıyor. Ama yine de, Hz. Nuh'un oğlu Yafes'in oğlu Türk'ün dünyada bulunduğu zaman tahminlerin üstündedir.

Burada ayrı bir tartışma çıkabilir mi acaba? Mademki Türk bir insan adıydı ve bu millete ondan geçti, neden kullanımı daha çok sonralara ait oluyor? Yine söylüyorum; eğer bu bilgi doğru ise, Türk o kadar eski çağlara gidiyor ki, asırlar içinde unutulup hafızalardan silinmiştir. Nice asırlar sonra meydana çıkan meraklı araştırıcılar işin peşini bırakmamışlar. Şimdi modern tarihçilere bakıp, Türk adını etraflıca öğreneceğiz.

Türk Adı

"Türk sözü tarihin en eski çağlarında da belirli bir kavmin adı veya kavimler birliğini gösteren bir ad olarak vardır.

Bir de şöyle deniyor:

"Cins ismi halinde çok eskiden beri Türkçede mevcud olması gereken "Türk" kelimesinin "AltayU (Ceyhun ötesi Turanik) kavimleri iade etmek üzere 420 tarihli bir Pers metninde, daha sonra yine cins ismi olarak 515 yılı hadiseleri dolayısıyla "Türk Han" (Kudretli Han) tabirinde zikredildiği bildirilmektedir".

"Türk adı Gök - Türk hakanlığının kuruluşundan itibaren, önce bir devletin, daha sonra bu imparatorluğa bağlı kendi hususi adlan ilede anılan diğer Türklerin ortak adı olmuş ve zamanla Türk soyuna mensup bütün toplulukları ifade etmek üzere milli ad haline gelmiştir."

Türk adının doğuşunu merak edip araştıran yabana tarihçilerin eserleri Rasanyi tarafından bildirilmektedir.
Bazı kişilerin, Yafes'in oğlunun adının Türk olduğu ve bunun Türk milletinin atası sayıldığı tezine sarıldığı görülmektedir. Bunların arasında "Türümek" ve "Türüh" ve sonra hece düşmesiyle "Türk" kelimesi çıkmıştır, diyenler var.

Türk Adının Manası

Bununla adlanan millet Asya'da, Anadolu'da, Avrupa'da uzun asırlar boyunca hakimiyet kurmuş, değişik kavimleri idare etmiş ise elbette merak konusu olur. Merak eden araştırmaya girip, Türk adının manasını çözmeye çalışmış. Bir tek manası yoktu belki, belki de ilim adamları bir mana üzerinde ittifak kuramadı. ' Töreli" yani töresi olan devlete bağlı "güç - kuvvet" ve daha başka şeyler söylediler.
Bunların hepsinin güzel tarafı olsa da "Türk - Hun" şeklinde söylenişi daha enteresandır. Hun tarihte ilk devlet kurduğuna inanılan Türk boyunun adı. Türk demenin bir manası da "güç - küvet" olduğuna göre, herhalde "Türk - Hun" denirken kuvvetli Hun denmek istenmişti. Bizde şimdilerde unutulan, ama eskiden çok kullanılan bir deyim vardı; bunu, bizim için yabancıların söylediği nakledilirdi. "Türk gibi kuvvetli" bu deyiminde yanlış kullanıldığı anlaşılıyor. Mademki Türk kuvvet demek, Türk gibi kuvvetli denmesi doğru değil, ama, tabii böyle densin razıyız ve bizde öyle olalım...

Fiziki gücünün başlı başına bir işe yaradığı görülmemiştir; eğer öyle olsaydı, aslanların, fillerin ve diğer güçlü hayvanların insanlara av ve eğlence araçları olmamaları gerekirdi. Ve elinde fiziki güç akli güçle kıvama erdirilmiş, dünyada uygun biçimde kullanılmış, böylece, övgü yerine "Türk gibi kuvvetli" sözü Avrupa'nın dilinde telaffuz edilmeye başlanmış. Şimdilik böyle bir iddiadan uzağız.

Türk Soyu

Bazı kavimlerle Türklerin akrabalığı ileri sürülür, ama üzerinde fazla durulmaz. Moğollara gelince işler değişir, biraz düşünme ihtiyacı duyulur. "Yafes'in oğlu Türk"ten bahsederken bütün Moğolların, Türklerle beraber ona bağlandığını görmüştük. Türk mitolojisi adlı kitap başka eserlerden naklettiği bu bilgilerin eskiden beri yaygın olduğunu belirtiyordu.

Gerçeğin tam olarak anlaşılamadığı, öylede, böyle de düşünüldüğü malum. Moğollarla Türklerin temelde aynı millet olduğu fikrini ortaya atanlar, bunu şiddetle reddedenler hep kendilerini haklı sanıyor. Tartışmaların içine girmeyeceğiz, meraklıları uğraşsın. Moğol - Türk birliğinin reddi sadedinde kısa bir araştırmamız olacaktır: "Gök - Türk devletinin kuruluşundan önce bile, iki ayrı grup halinde toplanmış ve birbirine cephe almış durumda idiler. Gerçi doğuda bu Türk ve Moğol kavimleri iç içe girmiş ve karşılıklı dayanışma ile Batı Asya'da Türk ve Moğol kavimlerinin rekabeti artık kesin olarak görülmeye başlamıştır".

Türklerin "Moğol ırkından" gösterilmesi, o zamanın Türk devletlerinde Moğol unsurunun çokluğu ile açıklanabilir. Türklerin tarih boyunca en sıkı temasları Moğollarla olmuş, kalabalık Moğol kütleleri Türk idaresine alınmış (Asya Hunlarında, Tabgaçlar da olduğu gibi) ve on binlerce Moğol, Türklerle birlikte uzun göçlere katılmıştır. (Batı Hunlarında ve Avarlar da olduğu gibi) Ayrıca sıkı temasların mümkün kıldığı bazı ırki ihtilaflar (karışmak) da düşünülürse, yabancıların bu husustaki yanılmalarına şaşmamalıdır".

Türklerin Anayurdu?

Türklerin anayurdunu bir çırpıda sınırlandırabilmek mümkün değil. Dağ gibi yerinden oynamayan bir nesne değil ki, ona sabit mekan tayin edilsin..Çinlilerin anayurdunun tarifi kolay, çünkü onlar aynı coğrafya içinde vücuda gelip, gelişmişler, ikide bir vatan arama durumuna düşmemişler. Türklerin hayatı farklı. Şartları kendileri koyamadıkları için, mevcut şartlara uymaya mecbur kalıyorlar, uyamayınca da gerekli şartlan haiz yeni yurtlar arıyorlardı. Yine de belirli bir ana vatan sının tespitiyle, oradan sağa - sola, ileri - geri hareketler takip edilecekti.

Öğrendiğimize göre Türklerin anayurdu meselesi "geçene asırdan beri münakaşa edilen bir mevzuudur. Tarihçiler Çin kayıtlarına dayanarak Altay dağlarını Türklerin anayurdu kabul ederken, sanat tarihçileri şimali garbi (kuzey batı) Asya sahasını, bazı kültür tarihçileri de Yenisey Nehri başlan veya İrtiş-Urallar arasını, Altay-Kırgız bozkırları arasını veya Baykal gölünün cenubi garbisini (güneybatı) göstermişlerdir. Bazı dil araştırmacıları da Altayların şarkının veya Kingan silsilesinin şark ve garbının Türk anayurdu olması gerektiğini düşünmüşlerdir.

Uzunca yapılan tarifi kısaltarak aldık. Bu hususta geniş bilgi edinmek isteyenler gösterilen yere bakabilirler; ayrıca, Çin'in Şimal komşuları adlı kitap daha teferruatlıdır.

Orta Asya

Biz Türkler coğrafi isimlerden bazılarına meftunuz, onlara adeta adı konmamış kudsiyet izafe ederiz. Anavatan dediğimiz zaman dilimizin ucuna Orta Asya gelir. Orta Asya neresidir? Bunu bilmesek ne gam! En eski hatıralarımızın orada gömülü olduğunu, ilk kimliğimizi orada kazandığımızı kabul ederiz ya bu yetmektedir.

Yine de Orta Asya için bir sınır çizmek icab ederse işte tarifi:

"Bu saha Tanrı dağlarının güneyinde ve kuzeyinde olmak üzere iki bölüme ayrılarak mütalaa edilebilir. Tanrı dağlarının güneyindeki kısım, bu günkü Doğu Türkistandır. Kuzeyinde kalan kısımlar ise Çungarya stepleri, İrtiş, havzası ile Altay dağlarıdır. Altaylarda cilalı taş devrine ait buluntular çok azdır. Ele geçen eserlerin azlığına rağmen, Batı ve Doğu Türkistan'daki kültürler ile yalan temaslar kurdukları kolaylıkla gösterilebilir."

Orta Asya tabir edilen bölgenin ortasında Tanrı Dağları bulunuyor. Zamanında muhteşem bir medeniyetin imalcisi olan, bugün Çin'in sahipliğinde huzursuz Doğu Türkistan (Uygur Cumhuriyeti), yeni adıyla Sincan Tanrı Dağlarına mahsun bakmaktadır. Zirveleri 4000 - 5000 metreye varmakta, uzunluğu 1600 km. genişliği 300 km. olan Tanrı Dağları için diyeceklerimiz varsa da yutkunacağız, susacağız. Ötüken den ileride o kadar çok bahsedilecek ki, buraya özel olarak almaya lüzum görmüyoruz.

Göçler

Asya'nın geniş bir kıta olduğu kabul edilse de, üzerinde barınan kavim ve boylar rakamlara dökülünce anormal bir gerçek ortaya çıkıyor. Çin eskiden, Asya'nın en kalabalık nüfuslu, en geniş arazili devletiydi; bugünde öyle. Her zaman Çin'in etrafında irili ufaklı komşuları bulunmuş ve Çin bu komşuların bazılarına bazı zamanlarda hükmetmiş. Bu ülkenin kuzeyinde Türk, Moğol, Tunguz ve Kore kavimlerinden meydana gelme tam 800 isimden bahsedilmektedir."

Sekiz yüz sayısı burada oldukça büyük olmasına karşılık o günün mevzuu bahisle kavimlerinin parçalanmışlığı düşünülünce normaldir. Bir miktar sayıya ulaşanlar hemen devlet olmaya kalkıyor, sayıca çok az olanlar ile, yanında yöresinde kurulan devlete yahut devletçiğe katılmadan bağımsızlığı yeğleyenlerde oluyor. 800 kavmin bulunduğu zaman çok berilere ait. İlk zamanlar için bunun böyle olmadığı söylenebilir. Yani daha az bir rakam olabilir, çünkü nüfus azdı.

Şimdi konumuz Türkler, 800'ün ne kadarı Türk onu net söyleyememişler. Türklere bağlı boylar çizelgesinde 85 isim geçiyor. Mevzuumuz göçler olduğu için Türk göçlerinden bahsedeceğiz. Şu anlaşılıyor ki diğer kavimler gibi Türkler de dağınık yaşıyorlardı. Anlaşıldığı kadarıyla küçük küçük topluluklar halinde idiler. Bazen büyük bir aile, bir sülale, bir oymak kendi başına yaşamakta idi.

Göçlerin niçin yapıldığına gelince:

Şartlar zaruri neticeler doğuruyor, eğleşilen yerler üzerindeki nüfusu besleyemiyor, otlar kuruyor sürüler aç kalıyor, av hayvanları azalan insanlar gıda sılantısına düşüyor. Mecburen daha elverişli şartlar aranıyordu.

Türklerin bilinen ilk asırlarına gidildiğinde, onların yaşayış biçimleri, göç ediş sebepleri görülecek. Bazıları muteber kişilerin eserlerinden takip ederek sağlıklı sonuca varmaya çalışacağız.

Taş devrinin ilk çağlarından beri, Altay - Sayan dağlarının şima-li garbi - kuzey doğu- kısmında yaşayan brakisefal beyaz ırk, Afanasyevo kültürünün gelişmesi ile karakterinin daha belirgin hale geldiği sezilen "Andranova insanının temsilcisi olarak "göçebe ve savaşçı" kütleler halinde, M.Ö. 1700'den itibaren, etrafa hakim olmaya başlamış ve müteakip iki asır içinde Altayları ve Tanrı Dağlarına mensup kavil ilerin asli kültürü bu idi; ancak bunun tesiri Amerika ve Güney As) ada da görülür" Rasonyi'ye göre Menghin muteber bir alimdir.

Yine ondan alıntı:

Hayvan besleme, önce köpek ve ren geyiğinin ehlileştirilmesi ile başlar;
Sığır, çoban kültürü daha sonra gelişmiştir. At besleyen atlı göçebe, savaşçı çoban kültürü daha üstün olandır ve bu hususta Altaylı kavimler Temayüz etmiştir.

Menghin ayrıca şunları ekler:

Hulasa olarak şunu söyleyebiliriz ki, Ural-Altay kavimlerinin iki sahada cihan tarihi bakımından kesin şekilde rolleri olmuştur:

1) İktisadi alanda hayvan yetiştirmeyi geliştirme,
2) İçtimai alanda ise, olağanüstü devlet kurma kabiliyeti". Schmidt'in de katıldığı etnografya araştırmalarına dayanan bu görüşü, arkeoloji de desteklenmektedir. Eskiden çalışkan, fakat devlet kurmaya ehliyetsiz çiftçi kavimlerle meskun büyük nehirler çevresinde de yüksek kültürler, ancak muharip çoban kavimlerin akınları dolayısıyla teşekkül etmiştir. Dünyanın başka yerlerinde nerede kudretli ve sürekli devlet kurulmuş ise, orada da muhakkak hayvan yetiştiren unsurlar vardır. Bunun kökü araştırılırsa neticede Ural-Altay kavimlerin tesirleri ile ilgisi görülür. Yakın çevrelerde bu tesir kan karışmasından ziyade, manevi sahada olabilir. Devlet kurma kabiliyetinin neden yalnız Ural-Altaylı kavimlere ait olduğu sorulunca bunun cevabı basittir. Ural-Altaylı kavimlerin zikr olunan iki büyük başarısı arasında bir irtibat olması gerekir. Büyük sürülerin idaresi ve bakımı, geniş sahalarda sürekli dolaşma, mer'a ve mülk hukuku bakımından kaçınılması imkansız çatışmalar, oymak teşkilatları, hayvan yetiştirici göçebelikle ilgili her şey yekdiğeri ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bunun tabii sonucu olarak görüş ufku genişler, cesaret, oymağa bağlılık şuuru, hükmetme gururu, teşkilatçılık kabiliyeti, hulasa, devlet kurmak için bütün vasıflar gelişir".

Göçebelik burun kıvrılan bir kelime olsa da, bunu göklere çıkaran aklı başında adamlarda yok değil. Aynı kaynaklardan biraz daha alıntı yaparak ufkumuzun açılmasını sağlayacağız. Bir de göç ile Türk'ü yan yana getirirken dikkat edeceğimiz hususim şu olduğunu anlamak durumundayız. Göç, şartlar mecbur ettiğinde başvurulan zaruri bir eylemdi.

Ve yüceliği:

"Göçebelik bir çok bakımlardan çiftçilikten üstün bir meziyettir. Çünkü, başta hayvanların ehlileştirilmeleri, yabani bitkilerin ehlileştirilmesinden şüphesiz ki üstün bir sanattır. İktisadi bakımdan ise çiftçi, yetiştirdiği ham mahsulü doğrudan doğruya istihlak ettiği halde göçebe, aslında yenmesine imkan olmayan otlan hayvanlarına yedirerek onları süte, ete ve yapağıya tahvil eder. Bunun için, güç fiziki şartlara uymak gerekir. Bu amiller çobanlık mahareti yanında askeri kabiliyetlerin de gelişmesini sağlar. İleriyi görüş, sorumluluk duygusu, fiziki ve ahlaki dayanıklılık gibi". Ve Taynbe noktayı şöyle koyuyor. "Göçebenin hayatı, hiç şüphesiz insan maharetinin bir zaferidir".

En zor yapılan işler en çok beğenilen işlerdir. Göçebeliğe ait değerlendirmeler, methiyeler son devir alimleri tarafından yapılmaktadır. Hiç birisi - herhalde- beş-on kilometre yol yürümemiş, at sırtında şehirden şehre ulaşmaya çalışmamışlar. Zaten, anlatmaya çalıştıktan o zamanın imkanlarında yapılanlar ve o yapılanlardan maddi manevi hasıl olanlardır. Göçlerin, bunlarda gösterilen başarının Türklerin beceri ve karakter hanelerine artı puanlar olarak işlendiği kabul, ama bunun ne kadar zor geçtiğini de idrak etmeliyiz.

Komşu olarak Türklerin ilk muhatapları Çinlilerdir. Kitaplara yansıyan yönüyle böyle, başka yönünüde bilmiyoruz. Esasen Hunlar başlığı altında verilecek olan malumatlar arasına girmesi gereken, Hunların tanınış biçiminden kısaca bahsedeceğiz. Bazı ilim adamlarının Türkleri göçebelikte yüceltişleri ile Çinlilerin tanıyışları ne kadar farklı. Önce, uzaktan gördükleri hareketleri değerlendiriliyor. Türklerin, insana benzetemeseler de mukavim oluşlarına duydukları hayreti belirtiyorlar.

Çinlilere göre:

"Sadece başı boş gezen ruhlar, bilinmeyen canavarlar veya şeytanlar bu iklimin şiddetine, vahşi tabiatın işkencesine dayanabilirdi". Ve yazar Marcel Brion'a göre Hunlar: "Kürkten elbiseleri, kısa boyları, soluk yüzleri ve çekik gözleri ile gerçekten, görenlere dehşet veriyorlardı".

At-göç ve karakter başlığının altında daha fazla gezinemeyeceğiz. Kısaca, şartların kavimler üzerinde etkisini anlamak istemiştik. Fırsat zuhur ettikçe bu konuya değinilecek...

Kaynakça
Kitap: TANRININ ASKERLERİ
Yazar: NAZIM TEKTAŞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Ön Türk Tarihi Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir