Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İtalya'da Proto Türkler

Burada Ön Türk Tarihi hakkında konular bulabilirsiniz

İtalya'da Proto Türkler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Nis 2015, 17:14

AKUPUNKTUR DERGİSİ . CİLT 13 . SAYI 49 . YIL 2003

AKUM VEYA ÖTZİ'NİN DÖĞMELERİ

Baki DÖKME(*)

(*) Rumeli Cad. Efe sk. 18/2 Osmanbey-İstanbul, Anestezi ve Reanimasyon Uzmanı, Dr.

ÖZET


Çinliler, akupunkturun Çin kaynaklı olduğunu iddia etmektedirler. Oysa gerçek hiç de öyle gözükmemektedir. Sanırım asıl gerçeği onlar da zamanla kabul edeceklerdir. Çin’le ilgili gerçek ise Çinlilerin akupunkturun gelişimine büyük katkıda bulunduklarıdır.

SUMMARY

The Chinese claim that acupuncture has originated in China, but the reality does not seem so. I hope they will accept the reality in time. Another fact about Chinese is that they have contributed to the development of the acupuncture.

GİRİŞ

Akupunkturun Türk buluşu olabileceği düşüncesi beni, 1982 yılından beri değişik araştırmalara itti.
Benimle birlikte Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri Dr. Yakup Buğra ve Dr. Nimet Reşidi’nin de aynı düşünceye katılmaları, beni gerçekten mutlu ediyor. Bu dergiyi takip edenler Dr. Buğra’nın bu konudaki yazısını okumuş olmalılar (4). Dr. Reşidi’nin kapsamlı yazısı ise eğer elimize geçerse önümüzdeki sayıda sizlere sunulacak.
Her iki meslekdaşımın ellerindeki belgeler akupunkturun Türk buluşu olduğu hakkında bize yeterli bilgiyi veriyor. Ancak bu belgelere ilave edilecek pek çok belgenin daha su yüzüne çıkması bizi ziyadesiyle sevindirmektedir.
Ele geçen diğer belgeler de bizim 1982’den beri savunageldiğimiz “Akupunktur Türk Buluşudur” tezini doğrulamaktadır.

BELGELER, BELGELER...

İĞNELER


1983’te Doğu Türkistan’ın Hoten’in (Dr. Yakup Buğra’nın doğum yeri) Çimsar nahiyesinde yapılan kazılarda bulunan eski bir kemik iğnenin resmini, 1984 yılında Dr. Yakup Buğra Bey’de gördüğümüzde, o iğnenin yurdusuz (Yurdu=İğne deliği) olduğu dikkatimizi çekmişti. Yakup Buğra da aynı özelliğe dikkat çekiyordu. Oysa Çinlilerin eskiden kalma altın-gümüş akupunktur iğnesi olarak gösterdikleri iğnelerin yurdusu vardı. Bu durumda insanın aklına Çinlilerin iğnelerinin dikiş iğnesi olabileceği fikri geliyor. (Şekil1).
Dr. Yakup Buğra’nın çektiği fotoğraf şu anda elimizde mevcut değil. Ancak 1963’de İç Moğolistan’da bulunmuş başka bir iğnenin fotoğrafı 1984’de Çin’de bir akupunktur dergisinde yayınlanmış. Belki bu iğnenin fotoğrafını Dr. Nimet Reşidi’nin yazısında görebileceğiz. Reşidi’nin söylediğine göre iğnenin üzerinde Uygurca yazı bulunmaktadır.

AKUM VEYA ÖTZİ

Dikkatimizi çeken başa bir belge de 19 Eylül 1991 tarihinde Avusturya ile İtalya sınırında, Alp dağlarındaki buzullarda (Hauslabjoch’ta) bulunmuş olan bir insan mumyasıdır.
Bu insan, Mısır’da olduğu gibi özel olarak mumyalanıp saklanmış bir ölü değildir. Ölümünden sonra buzlar içinde kalması sebebiyle, kim bilir belki de başka bir sebeple, bozulmadan kalmış bir insana aittir. Bu kişinin günümüzden yaklaşık 5300 sene önce yaşamış birisi olabileceği sanılmaktadır.
Yıl çok eskilere gidince ve üzerinde bazı değişik döğmelere rastlanınca, iyice dikkat çekici bulunan bu kişi üzerinde pek çok araştırma yapılmıştır.
Bu kişiye halk arasında Ötzi denilmektedir. Bu adla çağrılmasının sebebi Ötz koyağından (vadisinden) dolayı olsa gerek. Ötztalmann (Ötz koyağı adamı), buradan kısaca Ötzmann ve sonunda da Ötzi şekline gelmiş olabilir. Ancak 2003’ün Şubat ayında, Discovery TV’de seyrettiğim bir belgeselde, bu kişinin adının “Akum” olduğu söyleniyordu. Akum’un yaşadığı vadinin adına da Ötzi Vadisi deniliyordu.
Discovery’de (Buluş TV), Akum’un üzerindeki dövmelerden yola çıkılarak bir senaryo gösterilmişti seyircilere.
Bu senaryoya göre Akum (Yazıda bu ismi biz bazen Akum, bazen Ötzi olarak kullanacağız), Ötzi vadisinde yaşıyor . Bakırdan balta yapmasını biliyor.
Ötzi vadisinde yaşarken hastalanıyor. Hastalığını ise bir şaman tedavi ediyor. Tedavi taş bir iğneyle gerçekleştiriliyor. Şaman (Kam) önceden zehirli mantardan elde edilen ilacı Akum’a içiriyor. Akum böylelikle taş iğneyle yapılan acıyı hissetmiyor. Şaman (Kam) Akum’un sırtında, zincir kemiğinin iki yanında, belirli yerlere iğnenin ucunu tutuyor, sap kısmının üzerine bir çekiçle yavaş yavaş vuruyor. Sonra da önceden ağaç kömüründen elde edilmiş boyayı iğnenin açtığı yaraya döküyor.
Aradan geçen belli bir zamandan sonra, bir ara Akum birisiyle kavga ediyor. O kişiyi yeniyor ve dağa doğru kaçıyor. Bir müddet yol alıyor, fakat kavga ettiği adam, arkadan attığı bir okla onu yaralıyor. Akum daha sonra aldığı ok yarası sonucu, orada 45 yaşındayken ölüyor.
Okla yaralandığı, Akum’un çiğnindeki (omzundaki) bir ok ucundan anlaşılıyor.
Öldüğü yerde yaklaşık 5300 sene buz içinde kalan Akum, bozulmadan zamanımıza kadar kalıyor.
Akum’u değişik bilim adamları kendi açılarından inceliyor. Röntgenler çekiliyor, filmlere alınıyor; meşhur oluyor anlayacağınız Akum. Hakkında pek çok araştırmalar yapılıyor. Araştırmalar hala da devam ediyor. 1991 ve 1992’de çekilen radyolojik tetkikler (Şekil 9-Şekil 10), bir inceleme yazısı şeklinde, Radiolgy dergisinin Mart 2003 sayısında yayınlandı. www.radyoloji.net’in bu konudaki haberi şöyle:
“İlk kez 1991 yılında Avusturya Alp'lerinde keşfedilen kar adamın detaylı morfolojik incelemesi, radyolojik yöntemlerle gerçekleştirildi. Radiology dergisi Mart sayısında çıkan yayında 3000 metre yükseklikte donmuş kar adamın direkt grafi ve spiral BT inceleme bulgularının kronolojik olarak bulguların sunulduğu araştırma yazısı Avrupalı ve Amerikalı radyologların imzasını taşıyor.” (2, 8, 9, 11)
Çekilen röntgenlerde Akum’un kemikleriyle ilgili rahatsızlıkları olduğu anlaşılıyor (8, 9, 11). Üzerindeki döğmelerin ise akupunktur noktaları veya ona yakın noktalar olduğu tespit ediliyor (2, 8, 9).
Alman Akupunktur ve Avrikulotıp akademisi Başkanı Dr. Frank Bahr, Eski Tarih Uzmanı Prof.Dr. Konrad Spindler’in, Alplerdeki buzlarda bulunan adam hakkındaki “Buzdaki Adam” kitabını incelerken, Spindler’in çizdiği buz adamın üzerindeki işaretler dikkatini çekiyor (Şekil 2).
Bahr, Avusturya Kontrollu Akupunktur Derneği Başkanı Dr. Leopold Dorfer’den konuyla ilgilenmesini rica ediyor. Dorfer Bozen (Bolzano) arkeoloji müzesindeki mumya ile ilgili bütün araştırmaları yapıyor. Oradaki ilgili bilim adamlarının da katkısıyla mumyadaki döğmelerin resimlerini çekiyor (Şekil 3, Şekil 4), akupunktur noktalarıyla döğmelerin bulunduğu yerlerin kıyaslamasını yapıyor. Daha sonra bu araştırmayı Alman Akupunktur Akademisinin 4/1998 numaralı sayısında Bahr ve diğer yetkililerle birlikte yayınlıyor (3). Daha sonra İsviçre Akupunktur Derneği Başkanı Dr. S. Suwanda da bir raporla bu araştırmayı destekliyor.
Dorfer, mumya üzerinde 15 çizgi grubu içinde 47 tane döğme tespit etmiş. Bahr ve Dorfer’e göre çizgiler, akupunktur noktalarının iplikle birbirine ulanarak toplu etki meydana getirildiğine dair belirtileri ifade ediyor. Onlara göre böyle olabilir. Fakat bizim düşüncemiz biraz farklı. Bu konuyla ilgili fikirlerimizi “Ötzi ile ilgili görüşlerimiz” başlığı altında okuyacaksınız. Dr. Dorfer’in ölçüm sonuçları şöyle:
1. Nokta: Yaklaşık İK-21’e uyuyor. Sırtın sol üst kısmında. 4 tane çizgi. Döğme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 4 mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonları: Lokal etki, bel omurları sendromu (LWS), artroz, karın hastalıkları.
2. Nokta: Yaklaşık İK-21’e uyuyor. Sırtın sol üst kısmında. 3 tane çizgi. Döğme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 4 mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonu: Lokal etki, bel omurları sendromu, artroz, karın hastalıkları.
3. Nokta: İK-23’e tam olarak uyuyor. Sırtın sol alt kısmında. 3 tane çizgi. Döğme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 0 (Sıfır) mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonları: Lokal etki, bel omurları sendromu, artroz, karın hastalıkları.
4. Nokta: Yaklaşık İK-24’e uyuyor. Sırtın sağ alt kısmında. 4 tane çizgi. Döğme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 13 mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonları: Lokal etki, bel omurları sendromu, artroz, karın hastalıkları.
5. Nokta: İK-25’e tam olarak uyuyor. Sırtın sağ alt kısmında. 4 tane çizgi. Döğme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 0 (Sıfır) mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonları: Lokal etki, bel omurları sendromu, artroz, karın hastalıkları.
6. Nokta: KC-8’e tam olarak uyuyor. Sağ dizin iç kısmına “Haç” aracılığıyla dövme yapılmış (Bu konu “Ötzi ile ilgili görüşlerimiz” bölümünde incelenecektir). Döğme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 0 (Sıfır) mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonları: Lokal etki, karın hastalıkları.
7. Nokta: Bö-7’ye tam olarak uyuyor. Sağ alt baldırın iç kısmına döğme yapılmış. Dövme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 0 (Sıfır) mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonları: Lokal etki, artroz.
8. Nokta: DP-6’ya tam olarak uyuyor. Sağ alt baldırın iç kısmına dövme yapılmış. Döğme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 0 (Sıfır) mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonları: Lokal etki, karın hastalıkları.
9. Nokta: Hah noktası (Aşi noktası=Lokal nokta). Sağ alt baldırın ön kısmına dövme yapılmış. 3 tane çizgi. Döğme yapılan yer, akupunktur noktası SK-40 ile Mi-41 arasında bulunuyor.
Endikasyonu: Lokal etki.
10. Nokta: Hah noktaları bölgesi. Sağ bacak yan tarafına döğme yapılmış. 3 çizgi. Akupunktur noktasıyla döğme yapılan yer arasında Safra Kesesi damarı (meridyeni) yer almaktadır.
Endikasyonları: Lokal etki, karın hastalıkları.
11. Nokta: Yaklaşık SK-37’ye uyuyor. Fakat Fibula’nın dorsalinde. 2 tane çizgi. Döğme sağ baldırın yan tarafına yapılmış. Döğme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 7 mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonları: Lokal etki, karın hastalıkları.
12. Nokta: Yaklaşık SK-38’e uyuyor. Fakat Fibula’nın dorsalinde. 3 tane çizgi. Döğme sağ baldırın yan tarafına yapılmış. Döğme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 6 mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonları: Lokal etki, karın hastalıkları.
13. Nokta: Yaklaşık İK-56’ya uyuyor. Döğme sol baldır arkasına yapılmış. 7 tane çizgi. Döğme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 2 mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonları: Lokal etki, bel omurları sendromu, artroz.
14. Nokta: Hah noktası. Döğme sol baldır arkasına yapılmış. 3 tane çizgi. Akupunktur noktasıyla döğme yapılan yer arasında İdrar Kesesi damarı (meridyeni) üzerinde İK-58 ve İK-59 yer almaktadır.
Endikasyonları: Lokal etki, bel omurları sendromu, artroz.
15. Nokta: İK-59’a tam olarak uyuyor. Döğme sol baldır arkasına yapılmış. 1 tane çizgi. Döğme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 0 (Sıfır) mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonları: Lokal etki, bel omurları sendromu, artroz.
16. Nokta: Yaklaşık İK-60’a uyuyor. Sol ayakta, dış aşık kemiği (Malleolus Lateralis) üzerine “Haç” aracılığıyla döğme yapılmış (Bu konu “Ötzi hakkında Görüşlerimiz” bölümünde incelenecektir). Döğme yapılan yer ile, akupunktur noktası arasında 4 mm.lik bir uzaklık var.
Endikasyonları: Lokal etki, bel omurları sendromu, artroz.
Noktalar yanında bir de röntgen filminin (BT=Bilgisayarlı Tomografi) sonuçları Bahr ve Dorfer’in dikkatini çekiyor. Filmin raporunda şu bulgular vardır:
“Bel omurlarında Osteokondroz ve Spondiloz anlamına gelen orta şiddette dejeneratif değişiklikler tespit ettik. Diz eklemlerinde ve özellikle her iki ayak bileği ekleminde orta derecede yıpranmaya bağlı değişiklikler gözükmektedir” (3, 9, 10).
Her iki yazara göre, Akum’un üzerindeki döğmelerin uyduğu akupunktur noktaları, onun rahatsızlığını tedavi etmede kullanılabilecek noktalardır. Bu noktalardan 6 tanesi tam olarak klasik akupunktur noktası olup, endikasyonları Akum’un hastalığına tam olarak uymaktadır. Diğer 3 tanesi ise “Hah noktası, yani ağrılı lokal noktalar olup, onlar da aynı şekilde bu tür hastalıklarda kullanılabilmektedir.
Bahr ve Dorfer, buradan hareketle Akum’a akupunktur yapıldığı kanaatine vararak, Akupunkturun başlangıç tarihinin şimdiye kadar bilinenden daha eski olduğunu vurguluyorlar.
Bahr ve Leopold’e göre Ötzi, sadece basit olarak ağrılı lokal noktalarla (Hah noktaları) değil, bunların yanında usta noktalar da kullanılarak tedavi edilmiştir. Tedavide ayrıca yukarda belirtildiği gibi, noktaların birbirlerine iplikle ulanması usulü de kullanılmıştı (Bu usul bugün de kullanılmaya devam edilmektedir). Akum’un hastalığı bugün olsa, gene aynı noktalar kullanılarak tedavi edilirdi. Öyleyse Ötzi’de yapılan akupunkturun bu seviyeye gelebilmesi için, başlangıç tarihinin daha gerilerde olduğunu kabul etmek gerekmektedir (3, 8).
Böylelikle Bahr ve Dorfer, akupunkturun başlangıç tarihinin bundan yaklaşık M.Ö 5300 yılından daha önce olması gerektiğini var saymaktadırlar.
Yazarlar şöyle bir soru yöneltmektedirler:
“Acaba bu döğmeler sadece süsü amacıyla mı, savaş boyası olarak mı, yoksa büyü amacıyla mı yapılmıştı?
Hamburg’dan Prof. Dr. Renate Rolle bu soruya şu cevabı veriyor:
“Asya bölgesinde, Karadeniz ile Mongolya (Moğolistan) arasında hem süsü, hem de tedavi olarak döğme yapmak alışılmış bir şeydir. Tedavi amacıyla yapılan döğmeler kendi tarzlarında basit ve sıklıkla alışılmış olarak elbiselerin örttüğü vücut bölgelerindedir” (3)
Bu durumda Bahr ve arkadaşları “Öyleyse Ötzi akupunktur yaptırdı” diyorlar (3, 8).
Cilt yaralama olayının Tibet’te ve Afrika kabilelerinde de tedavi amacıyla yapıldığına şahit olunduğunu belirten yazarlar; hatta bugün bile bu usulün Güney Tirol’de (*) halk tıbbında kullanılmakta olduğuna dikkat çekerek, Prof. Dr. Konrad Spindler’in görüşlerine de yer veriyorlar. Spindler, Peru’da yaptığı mumya incelemelerinden elde ettiği tecrübeyle, Ötzi’deki döğmelerin tedavi amaçlı olduğunu söylüyor. Spindler ayrıca, yeni taş devrinde mevcut olan bu temasların, deneyim alışverişlerine sebep olduğu görüşünü ileri sürmektedir (3).
Buna göre yazarlar, Bronz çağının başlangıcında pek çok gelişimle birlikte, tıbbi metotların da Avrasya ve Kuzey Afrika kültür dairelerinde yayılmasının şaşırtıcı olmadığı sonucuna varmaktadırlar(3)
Bahr ve Dorfer’in başka bir soruları daha var:
“Ötzi’ye neden doğrudan iğne batırılmadı da, döğmeyle akupunktur yapıldı?”
Bahr ve Dorfer bu soruyla ilgili olarak iki ihtimal üzerinde duruyorlar:
“1. Külün taze yaraya karışmasıyla sürekli bir etki oluşturulması düşüncesi (Bugünkü kalıcı iğne).
2. Ötzi’nin köyünde tedavinin devamı maksadıyla bu noktalar işaretlenmiş olması” (3, 8).
Bahr ve Dorfer’in Ötzi ile ilgili son kanaatleri de şöyle:
“Özet olarak bu gelişmeyle, şimdiye kadar M.Ö yaklaşık 1000 yıl önceden başlatılan akupunktur tarihinin, böylelikle sınırlı bir güvenilirlikle M.Ö 3300’e çekilebilirliği tespit edilmiştir (Yani bundan yaklaşık 5300 yıl öncesine)” (3, 8).
Bunun yanında, bu güne kadarki “Akupunktur sadece uzak doğuda geliştirildi ve bizim bölgede benzer bir tedavi şeklinin bulunmadığı” görüşü tekrar gözden geçirilmelidir. Tam tersine Orta Avrupa bölgesinde Kar adamının yaşadığı zamandan yüzlerce yıl önce akupunkturun ön şeklinin uygulandığı ve gelişimini kar adamda gördüğümüz akupunktur metodunun yoğun bir gelişme safhası gösterdiğini var sayabiliriz. Böylelikle, şimdiye kadarkinin aksine yeni taş devri tıbbının uluslararasına kıyasla oldukça yüksek bir gelişim safhası gösterdiğine hükmetmek gerekecektir (3, 8).

ÖTZİ İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİMİZ

Bizim görüşlerimizden önce, bizi bu yönde yeniden düşünmeye sevkeden bir kitaba ve bu kitabının yazarının görüşlerine bakalım isterseniz.
Kitabın adı “Ön Türk Tarihi”, yazarı ise bir etnolog olan Haluk Tarcan.
Haluk Tarcan, Kazım Mirşan’ın okuduğu 410 Ön-Türkçe yazıt içerisinden 121 tanesini etnolog gözüyle inceleyerek bu eseri meydana getiriyor. Yani Haluk Tarcan’ın esin (ilham) kaynağı Kazım Mirşan.
İsterseniz önce buraya Haluk Tarcan’ın Ötzi ile ilgili görüşlerini alalım:
“1992 Ekim ayında Alplerde bir buzul içinde bir ceset bulunmuş ve tarihi -3300 (M.Ö 3300) olarak tespit edilmişti ‘Cesedin tam bulunuş tarihi Eylül 1991’. Cesedin ırk ve cinsi, verilen tarih konusunda antropologlar arasında büyük tartışmalar çıkmıştı.
Eğer Ön-Türklerin bu bölgelerde yazılarıyla bulunduğu bilinmiş olsaydı, tartışmalar için bir hareket noktası mevcut olacaktı.
Biz ‘Dil ve kültür’ üzerinde durduğumuz için, cesedin yapısı ve ait olabileceği ırka karışmıyoruz, ırk bizim için esas değildir.
Bizim için ilginç taraf, bu kişinin vücudunda görmüş olduğumuz Ön-Türkçe damgalardır.
Prof. Dr. E. Feigl sayesinde elde ettiğimiz filmde, bu Alp kişisinin vücudunda muntazam bir ‘+’ şeklini, yani Oq damgasını gördük. Bunun dışında ‘yan yana sıralanmış, belki bir cümle’ teşkil etmiş olan damgaların varlığını müşahede ettik. Bunlar ‘At’ ve alt alta üç çizgi şeklinde Uç damgalarıydı (Şekil 5)
Aralarında bir damga daha vardı; fakat, ‘buruşmuş et ve çekilen filmin açısı’ nedeniyle kati bir fikir edinemedik. Bu Oq damgasına göre bu kişinin ‘Ön-Türk Kültürü’nden olması gerektiğini söyleyebiliriz” (67, S 90)
İsterseniz Kazım Mirşan’ın okuduğu ve Haluk Tarcan’ın yorumladığı damgalarla ilgili bilgileri buraya almaya devam edelim:
“Oq, Ön-Türklerin bir büyük bölümünün kendilerine yakıştırdıkları addır. Kozmos’dan (Tanrı beldesi) âteş, alev halinde döne döne gelip yeryüzüne indiklerinde Oq adını alırlar. Bu ad pek çok yerde geçer: Oq-Ongim Oğ=devlet (Ng’yi genizden çıkan n olarak okumak gerekiyor); Oq-Omiğ (Kent); Oq-At (Yer); Oq-Oz Uliq Köl (Deniz) (7, Sayfa 51).
Oq damgalarının doğuşu Haluk Tarcan’ın eserinde şu şekilde açıklanmaktadır:
“Oq damgalarının doğuşunu doğrudan doğruya tek Tanrı kavramına bağlamamız gerekir;
- Tanrı’dan gelip yeryüzü kişisi olma,
- Yerüzünden uç/up Tanrı’ya dönme,
Bu geliş-gidiş mekanizmasının hareket noktasını Ateş Kültü’nde buluruz.
- Oz’laşarak kozmostan yeryüzünde kişi olma, Oq olma,
- Oq’un Buğ görevini yüklenip, iyi hizmet karşılığında yakılması, Oz’laşması ve kozmosa uç/arak dönüşü.
Oq olabilme, Oq niteliği bu kavramlar çerçevesinde gelişmiştir.
Oq şekline gelince gaye, Tanrı’ya dönüştür. Bu da Ön-Türk söylencebiliminde iki şekilde gerçekleşmektedir:
1. Tanrı’ya at/ılmak, fırl-at/ılmak... Bu kavram, Oq damgaları arasında en çok kullanılan ‘+’ şeklinin, At damgasının bir çeşidi olduğu düşüncesini doğurur.
2. Tanrı’ya uç/arak erişme... Bu ‘kuş’ formunun çizgileşmesinden doğmuş olabilir.
Oq Uçu, ‘Oq bayrağı’ demek olan kelime Latincede croce (kroçe) şekline girmiştir, haçın latincesidir.
Oq Aç ‘Oq sembolü’ anlamındaki kelime ise bizde haç haline gelmişti.
Haç şeklindeki Oq damgası, bazı yörük aşiretlerinin armaları olarak yazılmaya devam etmektedir. Dündarlı, Karahacılı, Karakoyunlu, Yeşilyurt, Kınık ve Hayta gibi... (Yusuf Durul).
Bunlarca yıllık ayrılığa rağmen, Büyük Asya kökenlerini, bu işaretlerin ne olduğunu hatırlamadan gelenek olarak sürdürmüşlerdir.” (7, S.127).
Çocukluğumuzdan beri merak ettiğimiz bazı konular, Tarık Tarcan’ın ve dolayısıyla Kazım Mirşan’ın değerli katkılarıyla zihnimizde belli bir anlam kazanmaya başlamıştır.
Mesela Silifke türkülerinden bir olan ‘Sarı Yaylam’ uzun havasının ikinci kıt’ası şöyledir:
“ Ooof.... Silifke’nin Irmağı (Göksu) da akar, coşar bulanır,
Ooof.... Göçüng (ng, genizden çıkan n olarak okunmaldır) bir ucu da Akyokuş’u dolanır dolanır,
Nice güzeller de daşbungardan (ng, genizden çıkan n olarak okunmaldır) sulanır, sulanır vay vay
Çekip gider de yaylasına bir gelin, sürmelim, sevdiğim vay vay.”
Silifkeli olmam dolayısıyla bu uzun havayı zaman zaman bağlamayla çalar söylerim. Gene söylediğim bir zamanda Silifkeli Anahtarcı Ömer Gündüz müdahale etti:
- Doktor bey; Sarı Yaylam’ın orası Daşbungar değil.. dedi.
- Ya nedir? diye sordum; cevap verdi:
- Biz o bungarı (Pınarı) Haçbungar (Haç Pınar) olarak biliriz.
Niçin Haç Pınar olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. kanaatimize göre demek ki ‘Oq sembolü’ anlamına gelen “Oq Aç” haç damgası, tarihin derinliklerinden günümüze taşınan değerlerimizden birisi. Yörük aşireti, çeşmesine bile bu adı vermiş. Sadece çeşmeye ad vermekle kalmamış, Oq damgasını halısına, kilimine, çuluna, çuvalına nakış nakış işlemiş, binlerce yıl ötesindeki değerlerini gelenek halinde devam ettirip gelmiştir. “+” (Bilgisayarda Oq damgası şekli olmadığı için ancak bu şekilde benzetebiliyorum) damgası Kardeşim Abdulkadir Dökme’nin evindeki halıda da mevcut. O anda orada bulunanlara “Bu nedir” diye sorduğumda “Haç” diye cevap verdiler. Ben de onun bildiğimiz haçla bir ilişkisinin olmadığını, eski bir Türk damgası olduğunu söyleyince şaşırdılar.
Buradan Haluk Tarcan’ın, Ötzi’nin vücudundaki dövmelerin Haç şeklinde olması bu kişinin Türk kültür dairesinden bir kişi olduğu hakkındaki görüşüne biz de katılmaktayız.
“Uç damgaları lider, han, bayrak ve Tanrı demektir” (7, S 136).
“Alfabe sisteminde şekillerin, yani harflerin hiçbiri müstakil bir kavramı ifade etmezler. A, B, E... steril birer şekilden ibarettir. Halbuki Ön-Türkçede ‘A’ harf değil bir tamga’dır. ‘At’ Tanrı’ya erişmek üzere At/ılan, fırlatılan; ‘Ad’, bilinen, tanınmış anlamlarını ifade eder.
‘B’ Ub diye okunur; ‘En yüce ve bu kavramın getirdiği öteki kozmik değerleri’ ifade eder.
‘E’ Uç diye okunur, lider anlamını verir.
Görüldüğü gibi Ön-Türkçede her tamga bir kavramı ifade eden bir hece’dir. Bu, Ön-Türkçe’nin tek çekirdekli, tek hücreli bir dil olmasından ileri gelmektedir” (7, S 33).
Bu bilgilerin ışığında yukarıdaki bilgileri tekrar hatırlayalım:
Konrad Spindler ve Leopold Dorfer’in çizgi şeklinde gördüğü dövmeleri, Bahr ve Dorfer, noktaların iplikle birbirine ulandığı şeklinde yorumlamışlardı. Haklı olabilirler. Fakat Haluk Tarcan mumyadaki bu çizgilerin birer Uç damgası olduğunu beyan etmektedir.
Bir sonraki sayıda bu şekillerle ilgili Nimet Reşidi’nin yazısında daha fazla bilgi bulacaksınız.
Buradan hareketle şöyle bir düşünce yürütebiliriz:
1. Uç ve Oq damgaları sebebiyle Ötzi içinde bulunduğu toplumun lideridir (7, S 33). Oq Uç, Oq milletinin (Yani Ön-Türklerin) lideri anlamına gelmektedir.
2. Ötzi akupunktur yaptırmıştır. Akupunktur yaptırırken sadece tedavi olmakla yetinmemiş, sanki 5300 sene sonra mumyasının bulunacağını hissetmiş gibi, hangi topluma ait olduğunu da damgalarla vücuduna nakşettirmiş. Eğer okuyan olursa (Kazım Mirşan?), belki de bu damgalarla bırakmak istediği mesaj anlaşılmış olacak.
3. Oq, Uç ve At damgaları taşıması dolayısıyla Ön-Türklerdendir.
Peki Ötzi buraya nasıl geldi? Bu soruyu cevaplamak için gene Haluk Tarcan’ın kitabında aktardığı kazım Mirşan kaynaklı bilgilere başvuruyoruz:

GÖÇLER, ÖTZİ’NİN ATALARI

Ön-Türk göçlerinin konumuzla ilgili olan tarafını aktaralım:
“Kendilerini Oq veya On diye adlandıran bu Ön-Türkler, yeni jeofizik değişimler sonucu, çölleşen topraklarda barınamayıp,
* Bir bölümü bulundukları yerleşik uygarlığa ait kentlerde ‘Sub-Oğ, Ur-Apa, Ant-Uruğ, Oğ Omığ, Qapağan, Ata Oğ... gibi’, yaşamlarına günümüze kadar kesiksiz devam ederken,
* Kuraklık ve kıtlıktan kaçan bir öteki bölümü, göçmen (Göçebe değil) olarak, önce Qutyak’a yani Avrupa’ya yollanmışlardır.
M.Ö. yaklaşık 7 binlerde başlayan bu göçlerle, bir dört yol ağzı durumunda olan
* İsi-Yir adını verdikleri Tuna havzasına inmişler, buradan su yollarını izleyerek, yüksek vadilere yerleşmişlerdir:
* Avusturya Alpleri, İsviçre Alpleri, İtalyan Alpleri... Yollarına devam edenler, Fransa’ya, Pireneler’den İspanya ve Portekiz’e inerek, müsait buldukları mağaralara yerleşmişlerdir.
Devamlı olan göçlerden bir büyük Oq grubu ise, aynı yolu izlemiş; Alplerden inerek, İtalya’ya, yaklaşık M.Ö 2500’lerde yerleşmişlerdir. İşte bunlar Etrüsklerdir” (7, S 26-27).
Burada biraz duralım. Ve F. Bahr’la, L. Dorfer’in yazdıklarıyla, Haluk Tarcan’ın yukarıda yazdıklarını karşılaştıralım:
Frank Bahr’la, Leopold Dorfer şöyle diyordu:
“Bunun yanında, bu güne kadarki “Akupunktur sadece uzak doğuda geliştirildi ve bizim bölgede benzer bir tedavi şeklinin bulunmadığı” görüşü tekrar gözden geçirilmelidir. Tam tersine Orta Avrupa bölgesinde kar adamının yaşadığı zamandan yüzlerce yıl önce akupunkturun ön şeklinin uygulandığı ve gelişimini kar adamda gördüğümüz akupunktur metodunun yoğun bir gelişme safhası gösterdiğini var sayabiliriz. Böylelikle, şimdiye kadarkinin aksine yeni taş devri tıbbının uluslararasına kıyasla oldukça yüksek bir gelişim safhası gösterdiğine hükmetmek gerekecektir” (3, 8)
Bahr Dorfer’in yazdıklarıyla Haluk Tarcan’ın yukarda yazdıklarını yan yana getirdiğimizde şu sonuca varmamız mümkündür:
Bahr ve Dorfer haklıdırlar. Ötzi veya Akum günümüzden yaklaşık 5300 yıl önce akupunktur yaptırmıştır.
Ama Ötzi’nin ataları kimdir? Ötzi’de bu derece gelişmiş olan akupunktur nereden gelmiştir?
Haluk Tarcan’ın aktardığı bilgiler doğrultusunda bu sorunun cevabını hiç şüphe etmeden “Ötzi’nin ataları Ön-Türklerdir” diye verebiliriz. Ötzi’nin ataları bu tedavi şeklini asıl geldikleri yerden, yani Orta Asya’dan getirmişlerdir. Hem de Ötzi’nin yaşadığı zamandan 3700 yıl önce... Yani günümüzden 9000 yıl önce...
Ötzi üzerinde 1991 Eylülü’nden beri araştırmalar devam ediyor. Bize göre Ötzi’nin bir de bu yönüyle araştırılması uygun olacaktır. Yalnız bu yönde araştırma yapılırken, Ön-Türk yazılarını okuyabilen bir araştırmacının (Kazım Mirşan?) da araştırmaya katılması gerekir sanırım. Aksi takdirde sonuç alınması zor olacaktır.
Ayrıca buraya yerleşen Ön-Türklerin, bölgeye verdikleri Alp kelimesi de Ön-Türkçe bir kelimedir. “Al-Apa iken Al-Ap, sonra da Alp olmuştur. Güneş Kültü’ne ait bir kavramdır.
....
Alp adı Avrupa’da yoktur. Halbuki bu ad bizde ‘Kişi ve aile’ adı olarak çok yaygın bir addır.
Özetlersek, Avrupa’nın bu en yüksek dağlarına ateş Kültü’nden gelen bu adı Ön-Türkler vermiştir” (7, S 174-175)
Ötz koyağı adının da Ön-Türkçe olması muhtemeldir. Belki de Ot (Ateş) ve Oz (Şekil değiştirme) kelimelerinin sıkışmasından oluşmuştur.
“Bir Oy konfederasyonu, kültür ve uygarlık tarihinde ‘ilk ve en yüksek’ nokta demektir.
Bu büyük bir uygarlıktır. Tanrı beldesinden (Kozmos) Oz’laşıp şekil değiştirerek, Ot, ‘ateş, ışık, enerji’ halinde yeryüzüne ‘döne döne’ inmiş olan bu
* Ot-Oz kişileri, Tanrı’dan geldikleri için ‘tümü kutsal’ ve bu nedenle
* eşdeğerde olan bu halk, kendilerini yönetecek olan ‘Buğ’u seçimle belirlediklerinden
* demokrasinin temelini atmışlardır” (7, S 58).
Öt kesesi, Otlu eğsi (9) kelimelerinin varlığı da ayrıca göz önüne alınabilir. Otlu eğsi bir ucu yanar durumdaki odunun adıdır. Derler ki; Hoca Ahmet Yesevi, Ocak’tan aldığı bir ‘Otlu eğsi’yi fırlatır, at/ar, dervişine ‘Git, bu otlu eğsinin düştüğü yeri aydınlat’ dermiş.
Cilt yaralama olayının Afrika kabilelerinde tedavi amacıyla yapıldığına şahit olunması da, Ön-Türklerin gene o bölgelere yerleşmeleri sonucu olmuş olabilir:
“Ön-Türklerden bir başka kol ise, Ot-Oğ adını verdikleri Ön-Mısıra yerleşmişlerdi. Bunu, en başta ‘okunamamış olan Kartuşların’ Kazım Mirşan tarafından Ön-Türkçe okunmuş olması sayesinde öğreniyoruz” (7, S 28).
Mısır’la ilgili başka bir olayı da burada yeniden gözden geçirmekte fayda var:
Bilindiği gibi Kulak akupunkturunun Batıdaki şekliyle mucidi olan Dr. Paul Nogier, bu metodu keşfetmesine vesile olan kulaktaki dağlanmış noktayı ilk defa, Mısır’da tedavi görüp gelen hastalarında görmüştü (6). Ön Türklerin buraya çok önce yerleşmiş olmaları; daha sonra, Kuzey Afrika’nın Osmanlı hakimiyetinde uzun yıllar kalması; kulakta dağlama metodunun, Ötzi’den binlerce sene sonra Fransa’ya nasıl gittiği konusunda bizlere bir ip ucu vermiş olmaktadır.
Dağlama yöntemi Silifke’nin Keben Köyü’nde bizden bir önceki nesilde bile kullanılmış olan bir tedavi şekliydi. Şu zamanda kullanılmamasının sebebi tıbbın gösterdiği gelişmeye bağlı olabilir.
Daha düne kadar Keben’de, enfiye noktası olarak da adlandırılabileceğimiz KB-5 noktasının, ‘ucu ateşli bir kav’ ile dağlanmasıyla diş ağrılarının önüne geçilmeye çalışılıyordu.

YİN VE YANG TÜRKÇE Mİ?

Bilindiği gibi şu anda yapılan klasik akupunkturda şu felsefe hakimdir:
Vücutta Yin ve Yang adlı iki enerji dolaşır. İnsanın sağlıklı olarak yaşayabilmesi için bu iki enerji akışının dengeli olması gerekmektedir. Denge bozulduğunda hastalık oluşur. Böyle bir durumda denge akupunkturla düzeltilebilir.
Geçtiğimiz ay içerisinde Ankara’dan Prof. Dr. Cemal Çevik Yin ve yang kelimesinin de belki Türkçe olabileceğine dikkatimi çekti. Doğru olabilir. Cemal Çevik’in belirttiğine göre şu anda ‘Yen’ olarak bildiğimiz kelimeye Sivas’ta ‘Yin’ deniliyormuş. Yen bilindiği gibi elbisenin koluna verilen isimdir. Belki de kolun iç kısmıdır. Dr. Çevik, Yang ile ilgili olarak da ‘Yan, Yangın’ kelimelerinin varlığından söz etti. Silifke’nin Keben Köyü’nde de ‘Yangal’ diye bir kelime vardır. Bir keçi türü için kullanılır. Bu keçi kahverenkli, uzun kulaklı ve yan tarafının rengi kırmızıya çaldığı için ‘Yangal’ adını alır. ‘Ng’ genizden gelen n olarak okunmalıdır. Yangal, ‘yan tarafı al’ olan anlamına gelmektedir (9). (Yang meridyenlerinin dış taraf meridyenleri olduğunu hatırlayalım. Yin ise iç taraf meridyenleridir).
Akupunkturun Çinlilere geçişiyle ilgili olarak da şunları söylemek mümkün:
Bilindiği gibi Türklerle Çinliler sürekli birbirleriyle komşu yaşamışlardır.
“Aynı tarihlerde, M.Ö 3 binlerde Büyük Okyanus’a kadar uzanan Ön-Türkler, bugünkü Çin’in kuzeyinde Od-Urukin Yiş, güneyinde ise Uşuntung Uyuz devletini kurmuşlardır. Pekin’in asıl adı ‘Uşuntung Bolig’tir. Türk asıllı Han sülalesi zamanında Han-Bolig adını almıştır.
.......
Bu dönemde Ön-Türklerin Tabiğaç dedikleri Çinliler, Ordos bölgesinde bulunmaktadır. Ön Türk damgalarından 41’i, kavram olarak değil, sadece şekil olarak Çin alfabesine gelmişlerdir (7, S 29).
Akupunkturun kurallara bağlanması Han sülalesi zamanında olmuştur diye bilinmektedir. Halbuki akupunkturun Han Sülalesi zamanından binlerce yıl öncesinden beri bilindiği gerçeğini Ötzi ile ilgili görüşlerimizi sunarken yukarıda tartışmıştık.

SONUÇ

Çinliler, akupunkturun Çin kaynaklı olduğunu iddia etmektedirler. Oysa gerçek hiç de öyle gözükmemektedir. Sanırım asıl gerçeği onlar da zamanla kabul edeceklerdir.
Türklerin akupunkturun ortaya çıkışında oynadıkları rol büyüktür. Bu gerçeğin dünya kamuoyuna duyurulmasında üstümüze düşen görevi yerine getirmek için bu araştırmayı yayınladık. Yazının yazılmasında milli duygular değil, bilime katkı düşüncesi ön planda olmuştur. Dileğimiz bundan sonra da araştırmaların devam etmesidir Mesela 5 element teorisiyle ilgili görüşün Türklerle ilgisi araştırılabilir.
Çin’le ilgili gerçek ise Çinlilerin akupunkturun gelişimine büyük katkıda bulunduklarıdır. Bu gelişmeye daha fazla katkıda bulunmaları ise, Çin’de bulunan Türklerle ilgili bulgu ve belgeleri tarafsız bir gözle inceleyip, dünya kamuoyuna açıklamaları ile olabilir kanısındayım.

KAYNAKLAR

1. Bahr, F: Einführung in die wissenschaftliche Akupunktur. Verlag für Medizin Dr. Ewald Fischer GmbH, Heidelberg, 1978, S-29.
2. Bahr, F: Der Mann im Eis (“Ötzi”). Der Akupunkturarzt/ Aurikulotherapeut, MMV Medicin Verlag GmbH München, 4/1998, S 1-2.
3. Bahr, F; Dorfer, L; Maser, M; Spindler, K: Ötzi wurde akupunktiert. Der Akupunkturarzt/ Aurikulotherapeut, MMV Medicin Verlag GmbH München, 4/1998, S 12-15.
4. Buğra, Y: Akupunktur Türk buluşudur. Akupunktur Dergisi, Cilt I, Sayı 3, Sayfa 18-21, 1989.
5. Büyük Larouse Sözlük ve Ansiklopedsi. 22. Cilt, Sayfa 11553-11554 Milliyet Gazetesi Yayınları, 1986, İstanbul.
6. Dökme, B: Kulak Akupunkturu I. Özel Basım, 1988, İstanbul.
7. Tarcan, Haluk: Ön Türk Tarihi. Analiz Basım Yayın Tasarım Uygulama Ltd. Şti., İstanbul, 1998.
8. www.akupunktur-arzt.de
9. www.keben.8m.com/kelimeler.htm
10. www.radyoji.net
11.http://radiology.rsnajnls.org/cgi/conte ... 020338/DC1
12.http://www.uibk.ac.at/c/c5/c552/Forschu ... an-en.html
13.http://www2.uibk.ac.at/forschung/alpine ... e=textonly
14.http://www.zeiss.de/C125679B0029303C/Em ... d_0811.pdf
15.http://www.discovery.de/de/pub/specials ... ktuell.htm
16.http://www.geo.de/GEO/kultur_gesellscha ... O_12_oetzi
17.http://www.kindernet.at/alpen/oetzi/oetzi-2.html

(*): Tirol Avusturya İmparatorluğunda eski bir il idi. 1919 yılında Avusturya ile İtalya arasında paylaşıldı. İnn nehrinin suladığı esas Tirol ile doğu Tirol Avusturya’da kaldı. Adige nehrinin suladığı Güney Tirol İtalya’ya verildi. İtalyanlar burada Bolzano sanayi şehrini kurdular.
Bir Alp bölgesi olan Tirol’ün ekseni İnn vadisidir. Bu vadinin güneyindeyükselir. Ötz vadisi, Stubai, Zillertal kütlelerinin olduğu Orta Alpler (Büyük L).Ötzi Bolzano’daki Arkeoloji müzesinde bulunmaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İtalya'da Proto Türkler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Nis 2015, 17:16

Olası bir Ön-Türk: ÖTZİ

2 mart tarihli Hürriyet, BUZ ADAM CANLANDI başlığı altında ÖTZİ’nin üç boyutlu hâlini yayınladı…Yaşına 45 boyuna, 1,50 ayaklarına da 38 demişler, Günümüzden 5300 yıl önce yâni,.Ö.3300’lerde İtalyan Alplerinde yaşamış imiş…

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ ... 2011-03-02

İ.Ö. 4800’lerde, bir gurup halk İtalyan Alplerinde OGLİO (olyo) vadisine yerleşirler (D.Riba, Gravureses Rupestres du Val Camonica ed. Fr.Empire 1984 paris). Bunlar, yazı sahibi Ön-Atalarımızdan bir bölümdürler; QAMUNLAR adını taşırlar. Bu ad, bütünüyle herkes, toplum demektir, günümüzde KAMU olmuştur. (KM) Yazılarından, bir sözcük oluşturan birleşik UÇ-UÇU AT (devletli) damgalarının tıpa tıp aynını Kürt kilimleri denen Van kilimleri üzerinde görürüz.

İlk bulunduğunda, Ötzi’nin resimlerini rahmetli Prof E.Feigl, Ön-Türk olabileceği düşüncesiyle bana göndermişti; kolunda ve gövdesinde iki Ön-Türkçe damga vardı: HAÇ şeklindeki OQ ve 3 çizgi hâlindeki UÇ damgaları…OQ damgası Haç, uçan kuşun kanat ile gövdesinin stilize edilmiş şeklidir, çünkü ülkesine iyi hizmet etmiş BEY’in ruhunu ancak kuş, tanrıya ulaştırır. Damga, günahsız olma ya da yeryüzü kişisi anlamını verir.

UÇ ise, tanrıya UÇABİLEN ancak BEY olduğuna göre, LİDER anlamını verir.

Bu verilere göre ÖTZİ, ÖN-TÜRK KÜLTÜRÜNDEN olmalıdır.

Şimdi, DNA testi yapılacakmış!…Sonuçta Türk DNA‘sına sahip ise, damgalarda yanılmadığımız, ÖTZİ’nin Orta Asya’dan göç eden QAMUNLARIN vatandaşı olduğu ortaya çıkacaktır. QAMUNLAR, İ.Ö. 3800’lerde, Batılıların hayretini oluşturan hükûmet otoritesiyle yönetilmektedirler (D.RİBA). Uç-Uçu At damgası da bunu doğrulamaktadır.

Qamunlar, 42 öteki halkla birlikte, İ.S. 14 yılında Ogüst tarafından Roma imparatorluğuna tâbi kılınmışlardır (D.RİBA).

ÖTZİ’nin yaşını 45 olarak vermişler?… İ.Ö.2.300 yılında 45 yaşına kadar yaşamış olmak büyük bir şansı ifade etmektedir…Antropologlar, 35’i biraz zor geçerler, bekleyeceğiz.

http://onturk.wordpress.com/2011/04/18/ ... turk-otzi/

Halûk Tarcan (CNRS-Paris)

http://onturk.org/2011/04/18/olasi-bir-on-turk-otzi/
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Ön Türk Tarihi Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir