Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İlhanlılar Çağında Anadolu ve Azerbaycan'ın İktisadi Yapısı

Burada İlhanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

İlhanlılar Çağında Anadolu ve Azerbaycan'ın İktisadi Yapısı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:53

İLHANLILAR ÇAĞINDA ANADOLU VE AZERBAYCAN'IN İKTİSADİ VAZİYETİ

İlhanlılar Azerbaycan'da Horezm miskalinin biraz değişmiş şekli olduğunu zannettiğim 4,608 gramlık miskalin «dört dank'ı» (yani 4/6 ü) olup, Bizanslılarda olduğu gibi, Önasya'da da cari olan 3,072 gramlık bir «dirhem» esasını kabul etmiş, bunu «direm» «dank» yahut Anadolu Selçukluları tabiriyle «akça» tesmiye eylemişlerdir. Bunun 6 misli olan 18,4 gram gümüş bir «dinar» sayılmış; 3,072 gramlık «dirhem» de iki «yarım dank» (nin dank) olarak 1,534 gram ağırlığında, fakat mağşuş olarak darbedilmiştir. İşte bu dinarların 10.000 tanesi yani 184,3 kilo gümüş bir «tümen» sayılıp, İlhanlıların muameleleri bununla yapılmıştır. Gümüş dirhemler önce mağşuş yani başka madenlerle karıştırılarak darbolunduğundan, muamelelerin karışmasına sebeb olmuş; Gazan Han da bunu ıslah edip esas olarak miskali almış ve yarım miskal, yani 2,304 gram gümüşü bir dirhem saymış ve bunun altı misli olan 3 miskal (13.827 gram) gümüş bir dinar sayılmış, bunun tümeni de 138,2 kilo saf gümüş, dirhem'in yarısı da 1,152 gram olmuştur. Gazan'dan başlayıp «yarım dank» olarak darbolunan küçük paralar böyledir. Altın hesabiyle 4 gümüş dinar (yani 55,28 gr. gümüş) = 1 miskal (yani 4,608 gram) altına muadil olarak muamele görmüştür.

VERGİLER'e gelince, bunların başlıcaları «Uluğ-mal» (dalay) ile umumi vergi denilen arazi ve emlak vergisi «kalan», «kopçur» vc «tamga»lardan ibaret olmuştur. Çiftçilerden alman «kalan» (umumiyede mahsulün 1/10 i) ile göçebelerden alman «kopçur» (100 koyundan bir koyun) ve nüfus başına 7 dinar (10 kişi arasında, kudrete göre taksim edilmek üzere, 10 dinar) idi; soma fakirden 1, zenginlerden, kudretine göre, 500 dinara kadar olmak üzere vasati 10 dinar alınır oldu.

«Tamga» vergisi, tüccardan ve pazara getirilen maldan alınan ki, bidayette 240 dinardan 1 dinar, somaları 120 dinardan 1 dinar ve Temürlüler devrinde 10 dinardan bir «tasco» (yani dinarın 1/24 ti, yahut 1,1/2 dirhem (akça) alınmıştır. Moğol usulü vergilerin Anadolu'da 15. inci asra kadar İlhanlıların ıstdahiyle tesmiye edildiği, Karamanoğullanna ve Doğu-Anadolu'da Akkoyunlulara ait yazılardan ve «kopçur» (şimdi Erzurum ve Nahçıvan taraflarında «kanğçur) a ayni zamanda «koyun hakla» da denildiği, Osmanlı devrine ait kayıüardan anlaşılmaktadır. Bunlardan başka, Azerbaycan'da olduğu gibi, Anadolu'da da «darugalık» (şahnegi), «sabun parası», «köçeparası» gibi mahalli ihtiyaçlara ve «Tabkur» ismiyle şehir imarı işlerine sarfolunan vergiler de alınmıştır. «Kultka», «kunalka» ve «suvsm» gibi Altın-Orda, Kırım, Kazan ve Kaşgar (Çağatay) hanları yarlıklarında zikredilen angaryalar, Doğu Anadolu'ya ait yarlıklarda da görülmektedir. Türkistan'da Semerkand ve Buhara gibi ticaret şehirleri ile İlhanlıların Tebriz ve Sultaniye şehirleri de «kalan» ve «kopçur» vergilerinden muaf tutulmuşlar; bunlar ticaret merkezleri olmakla «tamga» hasılatları çok olduğundan bunlardan yalnız «tamga» almakla iktifa etmişlerdir. Anadolu'da bu nevi ticaret şehirlerinden Ankara ile Anı(Kars vilayetinde)'nin «kalan» ve «kopçur» yergilerinden muaf tutulup, yalnız «tamga» vergisi vermekle mükellef oldukları, buralardaki İlhanlı kitabelerinden anlaşılmaktadır. Bu husus İlhanlılar devrinde, yukarı Aras boyundaki Anı gibi, Ankara'nın da ticaret hususunda büyük bir ehemmiyet kazanmış olduğunu göstermektedir Erzurum, Erzincan, ve Sivas gibi şehirlerin de böyle imtiyazlara malik olmuş oldukları şüphesizdir, fakat oralarda böyle kitabeler şimdiye kadar bulunmamıştır.

Diğer Moğol ülkelerinde olduğu gibi, İlhanlılara tabi ülkelerde de ahalinin nüfus sayımı yapılmış ve bu hususa menbalarda «şumare» (sayım) denildiği gibi, «kaleme almak» ta denilmiştir. Bunun Anadolu'da şiddetle icra olunduğu, KADI BURHANEDDİN'in bir şiirinden anlaşılıyor.

Vergiler para («mal») ile tediye olunduğu gibi, «cins» olarak ta, bilhassa «gaile», ordu için erzak ve hayvanlar ile aynen de tediye olunurdu. Pazar hesabı çoğunca 3,072 gramlık dirhemle, bunun 260 misli, yani 798,720 gram tutan o zamanki «Tebriz men»i ve bunun 100 misli yani 79,8 kilo olan «tagar» ile yapılmıştır. Ordunun hesapları da bu tagar ve men'le yapılmıştır.

İlhanlılar bu saydığımız vergi sistemlerini tatbik ederken Azerbaycan'dan ve Anadolu'dan ne kadar VARİDAT elde ettiklerini bildiren bazı kayıtlara da malikiz. Anadolu'ya gelince vergi tahsili ve mali işler bidayette sultanların elinde bırakılmış olduğundan, onların ne tahsil ettiklerini bilmiyoruz. Yalnız Moğollara verilmesi icab eden vergi pek cüz'i olmuştur.

Baycu Noyan, Rum Selçuklularına 360.000 dirhem (az farkla = akça, yani 60.000 dinar, diğer tabirle 6 tümen) vergi tarhetmişti; Hülegü Han geldiğinde bu vergi: 1.200.000 dirhem ( = 200.000 dinar = 20 tümen = 3.764 kilo gümüş), 500 parça Antakiye kemha kumaşı, 3.000 parça dibac kumaşı, 500 at, 500 deve (yahut katır) ve 5.000 küçükbaş hayvanlar miktarında tayin olundu, Selçukluların hazinesi, bilhassa kardeşler arasındaki niza'lar sayesinde, boş kaldığından Hülegü Han, Sultan İzzeddin Keykavus II. ye kendi hazinesinden yukarıda (s. 122) de zikri geçen «baliş» hesabiyle karz verdi. Hülegü, Sultan İzzeddin'e olduğu gibi, veziri Sahib Şemseddin Baba Tugrai'ye de ayni şekilde devlet masrafları için «baliş karzı» vermişti. Diğer Moğol hanları gibi İlhanlıların da has hesapları «baliş» (yastık) hesabiyle yürüdüğünden, Selçuklu Sultanı ve vezirine verilen ödünç paranın Hülegü'nün has hazinesinden verilmiş olduğu görülür. Yani bu karz padişahın hususi itina ve iltifatı eseri idi. Sultan İzzeddin.

Bizans'a kaçtığında, Hülegü'nün «memleketine pek az («endek») vergi tarhedilip kendisine ve vezirine baliş karzı verilmiş» olmasından minnettarlıkla bahsetti, Hülegü tarafından Anadolu'ya tarh edilen vergiler senede 4 taksitle ödenen 4 vergiden ibarettir, ki bunlar Aksarayi'de:

1) yuyıt,
2) na'l-parası,
3) yam-parası ve
4) «uluğ-mal» (Moğolca dalay)

vergisi şeklinde yazılmıştır.

Bunlardan «Yuyıt», belki de bir Türkçe ıstılahın yanlış yazılışından ibarettir, ki ne olduğu dahi malûm değildir. «Na'l vergisi» harp tazminatı, yahut Temürlüler zamanında «tuvacı» vergisi denilen askeri vergi de olabilir. «Yam-vergisi» posta vergisidir. Anadolu'nun 14. üncü asırdaki vergisini Hülegü'nün tarhettiği vergi ile mukayese edilirse, bu sonuncunun hakikaten pek az bir meblağ teşkil ettiği görülür.

1935 yılında Sultan Ebu-Sa'id'in vefatı zamanında (Gazan'ın 12 Mart 1301 yılında başlanan mali sene (sali khani) hesabının 35 inci senesine) ait İlhanlı vergi mukarreratı, devletin esas bütçe defteri olan kanundan alınarak HAMDULLAH KAZVİN i tarafından bize naklolunmuştur. Burada, tekmil «dalay» ve «inçü» sahalarının vergisi ve «tamga hasılatı» bir ara-da sayılmıştır. Buna göre, Anadolu'nun bu yıl vereceği vergi 3.300.000 dinar( = 330 tümen; her dinar 13,8 gram gümüş itibar edilirse = '45.540 kilo gümüş), Küçük Ermeniye (Küikya) ve Diyarbekir tarafları da dahil oldu" ğu halde 5.645.000-( = 564 1/2 tümen = 77.901 kilo gümüş); ayni senede güney ve kuzey Azerbaycan'ın tediye edeceği, yahut ettiği vergi miktarı ise, Gürcüstan ve Ermeniyye hariç olmak üzere, 2.805.700 dinar (=280 tümen = 38.717 kilo gümüş), Gürcüstan ve Ermeniyye de dahil olmak üzere 5.397.700 dinar (539 tümen = 74.488 kilo gümüş) olmuştur.

Bu hesabın, Azerbaycan için ilk İslam çağlarından Abbasiler devrinde, 819 senesine ait bütçe, hesabiyle mukayesesi yapılmıştır:

1335'te devlete 74.488 kilo gümüş vergi verebilmiş olan ülke 819 senesinde ancak 25.000 kilo gümüş kadar varidat temin edebilmiştir. Vergilerin varidata nisbeti hususunu tesbit etmek için elinde delil ve vesika bulunmıyan V. GORD-LEVSKİ, İlhanlıların bütçelerini, bunlar farazi rakamlardan ibaret olmasın diye, ihtiyat kaydi ile karşılanmış ise de, eserinin son kısımlarında bu bütçelerin memleketin hakiki iktisadi vaziyetini gösteren vesikalar olduğu hakkında daha önce W. BARTHOLD tarafından kabul edilen noktayı nazarı kabul etmiştir.

Fakat kanun, vücuh, ve mukarrerat tesmiye olunan İlhanlıların bu devlet bütçesine ait kayıtlar, yalnız 1335 senesine münhasır kalmayıp, daha önce ve daha sonraki senelere ait bütçelerin bazı parçaları da mevcut olduğundan ve mukarrerat'ın ayrı vilayetlere ait kısımlarının kurak yıllara göre «tenkis» veya önce görülmiyen bazı gelirlerin sonradan İlhakıyle «tevfir» muamelelerine maruz tutulduğu ve Temürlüler devrinde de ayni İlhanlı mukarrerat'ı esasında tertip edilen bütçelerde, vilayetler bütçesi için üç senelik mahsul ve vergilerin vasatisi alınmak adeti cari olduğu da kaynaklarımızca sabit olduğundan bu mukarrerat'ın verdiği rakamların, ülkelerin varidatına uygun olup hakiki iktisadi hayatı aksettirdiğinden asla şüphe edilemez.

Burada İlhanlılar zamanındaki iktisadi meseleleri, umumiyetle o zamanda husule gelen herhangi bir inkişafı feragatle muhakemeye engel olan bazı hissi cihetler'le bu devre ait başlıca kaynakların, bilhassa muhtelif eserlerde dağınık istitradi kayıtların daha neşredilmemiş hatta okunmamış olmasını yadetmek icap eder. Hissi cihet dediğim, İslam müelliflerinin İslam memleketinde şeriat yerine yasanın ve şer'i vergiler yerine gayrimüslim Moğol-eski Türk vergilerinin yerleştirilmesini, bu vergilerin istihsali yolunda gösterilen şiddet ve yolsuzlukları, Moğolların ilk fütuhat senelerinde yaptıkları tahribatla bir araya getirerek İslam aleminin inkırazından, sefaletten, servet ü samanın «zeval» inden bahsetmeleridir. Yalnız ilk istila senelerinin dehşetleri önünden kaçan müverrih İBN ALATHİR ve YAQÛT HAMAVi gibi Arap Alimleri ile Horezm'den kaçan NECMEDDİN DAYA değil, CUVEYNİ, REŞİDEDDİN ve VASSAF gibi Moğolların hizmetinde bulunan İranlı alimler de, Moğol idaresini Müslüman ahali için bir semavi afet gibi tasvir etmişlerdir. Reşideddin bu rejimi, İran tarihinde emsali görülmüyen bir tahribat devri gibi tavsif eder.

Vassaf ise, İlhanlıların, Moğol ve Türklerden başkasına silah taşımayı yasak etmelerinin Müslümanlar için şeref kırıcı bir tedbir olduğunu anlatır, Müslüman Türk alimleri olan ŞEMSEDDİN DHEHEBİ ile BEDREDDİN AYNİ, o zamanın İslami beynelmilelcilik ruhunu taşıyan şahsiyetler olduğu için:

«Keferenin İslamlar üzerindeki hakimiyeti»ni en fena bir şekilde tavsif etmişlerdir.

BEDREDDİN AYNİ'ye göre:

«Tatarlar, harp malzemelerini taşımak için hayvan tedarik edemedikleri zaman, zavallı Müslümanları hayvan yerine istihdam edip, öküz yerine arabaya koşarlar. Fukara ahaliden vergi tahsil ederken işkence yaparlar ve para bulamadıkları takdirde onların oğulları ve kızlarını köle ve cariye olarak alıp götürürler» demiştir, Hayvan yerine arabaya koşturulanların arasında Müslümanların ihtiram ettikleri hocaların, mollaların ve şeyhlerin de bulunması tabiidir. Gayrimüslim Türkler ve Moğollar tarafından çektirilen bu gibi sıkıntıların yanında Hıristiyan ve Yahudi gibi gayrimüslim anasırın Müslümanlarla hukukça müsavi tutulmaları keyfiyeti de, hakimiyeti asırlarca kendi ellerinde inhisar halinde bulunduran Müslümanlar için çok ağır gelmiştir.
Müslüman müelliflerinin kayıtları böyledir. Muasır Avrupalılardan Türk ve Moğol tarihi ile meşgul olanlara gelince, ekserisi şark dillerini bilmediklerinden ve bir çoğu da kendilerinden uzakta, şarkta bulunan asıl yazma kaynaklardan esasen istifade edemiyorlar.

Bu nevi müelliflerden Türk ve Moğol kavimlerini en yeni ve toplu bir tarihini veren RENĞ GROUSET'nin:

«Türklerle Moğollar fikir ve zeka sahibi bir ırka mensupturlar, muvazeneleri yerinde, pratik insanlardır, muhitlerinin acı şe'niyeti onları buna alıştırmış, onlar idare ve kumanda etmek için yaradılmışlar» gibi sözleri bizim münevverlerimizin hoşuna gider.

Fakat elinde mevcut materyale göre kat'i hükümlerini veren bu zat «Türkleri öteye beriye gidip temessül ederek eski kültür sahalarını periodik bir halde tazeliyen bir gübre» diye tanır; ona göre, Türkler ve Moğollar «medeniyet nedir anlamazlar, Çengiz'in oğulları 14. üncü asrın sonuna kadar medeni ülkelere malik oldularsa da, kendi şehirlerini budalaca yağma ederek geçinmekten ileri gidemediler, vergi vermiyenleri tecziye etmekteki usulleri: mamur araziyi öldürmek ve kanalları başka taraflara sevkederek kültür sahalarını tahrip etmekti».

«Bu göçebelerin medeni ülkeleri istila eylemelerinin neticesi ne oldu?» sualine 1941 de çıkan eserinde cevap veren R. Grousset:

«Geniş sahaların insanlardan tahliye edilmesi, ziraat hayatmın bazan asırlar boyunca söndürülmüş olması, gül gibi parlıyan şehirlerin harap olup vahşi hayvanlar, kurd sürüleri için mesken olması; işte netice budur. Çin'de böyle oldu. Moğol ve Türk tahrip ediyor, çünkü kültürün ve şehir hayatının manasını ve kıymetini anlamaz, iran'da zıraatin çökmesi tamiri kabil olmıyan bir şekil aldı» mütalealarda bulunmuştur. Bu müellif, İlhanlılar devrinde tahaddüs eden iktisadi vaziyetin İran için bir felaket olduğunu anlatırken, REŞİDEDDİN'in yaşıyan Müslüman hükümdar Gazan'ın zamanını parlak göstermek için ölmüş olan gayrimüslim hanların devirlerini çok karanlık göstermek gibi bu müellifin eserlerini okuyanlara pek malûm usulünü anlamayıp, bunları bir gerçek gibi kabul etmiş, bu kayıtları Siistan'da yapılan arkeoloji tetkikatında görülen harabeleri birbirile bağlamış olduğundan yazdan hitap ettiği orta münevver zümresi için inandırıcı bir şekil almıştır. R. GROUSSET, Fransız ilmi neşriyatında layıkiyle izah edilmiyen İlhanlı bütçesinden bittabi bihaberdir.

İlhanldar devrindeki iktisadi hayat hakkında sırf kabli fikir neticesi olarak söylenen bu gibi fikirlerin tam aksini gösteren yukarıdaki rakamları burada neşrederken, İlhanlıların varidatın artmasını temin yolunda aldıkları tedbirleri de zikretmek icab eder. Bunlar da, mevcut kültürlerin verimini arttırmak ve işlemeyen arazi sahalarını imar etmek yolundaki tedbirleridir. Bu tedbirlerden biri, köylüye tohumluk verme yolu ile yapılan yardımdır. REŞİDEDDİN'e göre, bu yardım, Gazan Han.dan önce de yapılmıştır. Fakat Gazan Han vilayetlerin hakim ve mukata'acılarını, divan'a yapacakları te'diyatın bir kısmım «avamil», yani öküz (galiba sapana koşulan bir çift öküz) ve «tohumluk» tedariki için alıkoyup, bunu da mahsulatın 1/3 ini divana tediye etmek şartiyle köylülere verip boş ve ıssız araziyi imar etmeğe, memur etti. Reşideddin, bu avamil teşkilatı sayesinde «mal-i mukannen» e, yani devlet bütçesine Bağdad ve Şiraz gibi yerlerde yarım milyon dinar kadar yeni varidat ilavesinin temin edildiğini, askerlere verilen ikta'lan da bu gibi yeni imar edilen yerlerden vermekle mamur ve güzel çiftlikleri askerlerden kurtarıp divanm elinde muhafaza etmek imkanı hasd olduğunu anlatmıştır.

KERİMEDDİN AKSARAYİ, 1298-99 senelerinde müstevfilerden Şerefeddin Osman ile vezir Nizameddin Yahya'nın Anadolu'daki çiftlikler de bulunan çift öküzlerinin, bu ülkedeki emlak sahipleri tarafından gasbolunan 3.000 çift (yani 6.000 baş) avamil-öküzünü tekrar ele alıp devlet hesabına işletmeğe memur ederek, her çiftin (sapandaki iki öküzün bir sene zarfında) ekeceği 300.000 tağar (yani her «çift» den 100 tagar) hububatın devlet için alınacağı hakkında «altın tamgalı berat» çıkarmış olduğunu, fakat kendisinin sevmediği bu yabancıların (Şerefeddin Müstevfi Tebrizli ve Nizameddin Yahya da Horasanlı idi) o sene zuhur eden Sülemiş isyanı neticesinde bu vazifeleri başaramadıklarına sevinerek zikreder. Bir de Aksarayi, bu Nizameddin'in Erzincan'da her «avamil» başına kendi cibayet masrafları olarak alacağı 1 dinarı toplarken 2-3 bin dinar yerine belki 50 bin dinar para topladığını zikreder. Bu husus, «avamil» kredisi işinin, Irak ve Fars'ta olduğu gibi, Anadolu'da da geniş mikyasta tatbik olunduğunu göstermektedir. Zaten avamil teşkilatı denilen bu usulün Olcaytu ve Ebu Said Hanlar zamanında devam ettirildiği görülmektedir. VASSAF'a göre (s. 349) bu işler «Divan-i 'imaret» denilen ayrı bir divana tabi olmuştur; 'her çift öküz sapanı ve tohumu ile beraber 165 dinar kıymetinde olup köylü bunu üç senede taksitle tediye etmiştir. İnçü divanına ait yerleri böyle yardımla işleyen köylü her fedan (dönüm) topraktan senede 61 dinar 4 dank kadar bir meblağı bu inçü divanına tediye etmeğe mecbur tutulmuş, kalanı kendisinin olmuştur.

İlhanlıların KANALLAR- inşa ederek yeni ziraat sahaları açtıklarına ait kayıtlar da, ihmal edilmiyecek derecede mühimdir. İBN FADLALLAH AL-'UMARİ Irak-ı Acem'deki çiftçilerden çoğunun Hülegü Han tarafından öldürüldüğünü, buralarının göçebelere mer'a olarak verildiğini, bu ülkeye ziraat mahsullerinin Irak-ı Arap'tan getirildiğini, oralı birisinden naklen anlatmıştır. Hakikaten Irak-ı Arap Moğollar için bir ziraat anbarı şekline sokulmuştu. Bunun bir plan dahilinde yapıldığını gösteren deliller vardır. Abaka Hanın memleketin her tarafında ziraatı teşvik ettiği malûmdur. Irak-ı Arap'ta da valii umumisi Soğuncak Aka'ya ve naibi Ata-Melik Cuveyni'ye emrederek su inşaatı yaptırmıştır. Böylece Ata-Melik Dicle'den Enbar şehri yanından Küfe ve Necefe kadar uzayan ve Nahr Anbar ismini taşıyan büyük bir kanal açtı ve ilaveten o güne kadar ıssız çöl halinde kalan sahaları devlet hazinesinden 100.000 «kızıl altın» dinar (yani Bağdad dinarı) sarfederek burada 150 kadar yeni köy tesis etti. Bütün buraları geniş ziraat sahalarına döndü. DHEDEBi'ye göre, Bağdad ve civarı halifeler zamaniyle kıyas kabul etmez derecede imar edildi. Abaka Han'ın büyük kadını olan Bulgan Hatun, Bağdad şehrinin dışında ayrı bir şehir bina ederek ona Horasan ismini verdi. Irak-ı Arab'ın imarına ve yeni ziraat sahalarının açılmasına, Abaka Han'ın halefleri olan Argun ve Gazan zamanında da ehemmiyet verildi. Gazan Han, Hille vilayetinde ve Kerbela civarında Fırat'ın aşağı mecrasında büyük bir kanal açtırarak ona «Yukarı Gazan Irmağı» (Nehr Gazan-i 'Ulya) adını verdi Bu kanal sayesinde, o güne kadar ıssız bir çöl halinde kalan Kerbela sahrası mamur olup, Fırat ile Dicle sahillerindeki şehirlerden ve Bağdad'dan kalkan kayıklar Kerbela'ya kadar gelebilmişlerdir. Bu tavsife nazaran, bu kanal Kerbela karşısında Fırat ile Dicle'yi birleştirmiştir. Reşideddin'in şehadetine göre, yeni açılan bu sahada kurulan köylerden senede 100.000 tagar mahsul alınmıştır. Tagar 79,8 kilo olduğundan, bu mahsulün miktarı da 7.980 ton demek olur ki, bir kanal için ehemmiyetli bir yekûndur. Herhalde bu «Gazan nehri»nin sonraları Olcaytu ve Ebu-Sa'id zamanına ait kayıtlarda mali hesaplarda ayrı bir vilayet olarak sayıldığı dikkate değer.

Gazan Han bu kanaldan biraz daha aşağıda Meşhed-i Seyyid-i Ebul-Vefa civarında diğer bir büyük kanal açıp buna da «Aşağı Gazan Irmağı» (Nehr Gazan-i Süfla) ismini verdi. Bu kanal da tamamiyle ıssız yerleri sulayıp mamur bir hale getirdi. Gazan kendisi bazan kışları buraya gelip kışlıyarak avcılıkla meşgul olurdu. Gazan Han, Fırat'ın batı tarafından da bir kanal açarak buna Nehr Gazani adını verdi. REŞİDEDDİN'in ifadesine göre, bu sahalarda «milyonlarca insan Gazan Han'ın yardımiyle bu ülkenin imarı yolunda çalışmıştır» (Hazar hazar adami ba-muşarakat-i işan ba-imaret mas-gûl and). Bu yüzden önce ancak yüz dinara alman tarla ve bağların kıymeti, bin dinara çıkmıştır.

Azerbaycan, Arran ve-Mugan'daki imar işleri de muazzam mikyasta olmuşsa da, elimizde onlara ait pek az kayıt bulunuyor. Mesela daha Argun Han zamanında inşasına başlanan yeni başkend Sultaniye'de ve civarında Olcaytu tarafından büyük kanallar açılmış ise de, bunlara ait hiçbir kayıt görülmüyor. Maraga ve Tebriz civarında Abaka ve oğlu Argun zamanmda vücude getirilen kanalların bugüne kadar yaşadığı, oralıların rivayetlerinden

anlaşılıyor. Fakat tarihlerde buna dair bir kayda rastlanmadı. Gazan zamanında Şenbi-Gazan'a su yolları getirilmişse de, tavsif edilmemiştir. Yalnız Olcaytu zamanında vezir REŞİDEDDİN'in idaresinde Seravûd nehrinden Tebriz'in Rab-'i Reşidi kısmına getirilen büyük kanala ait bir kayıt vardır. Bu kayde göre, on fersah uzunluğunda olup, bir çok yerleri yeraltından geçirilmek üzere bir kaç senede yapılan bu kanal, 1316 martında tamamlanmış ve Tebriz şehri dışında da bir çok sahaları mamur etmiştir. Bunun gibi Erdebil yanında Argun Han'ın ve sonra Olcaytu'nun vücude getirdikleri Gülüstan sarayı ve civarı da kanallarla imar edilmiştir.

Anadolu'da vezir Reşideddin Diyarbekir vilayetinde Dicle nehrinden kendi adıyla anılan bir kanal çıkararak, bunun üzerinde 14 kadar yeni köy tesis etti ve bunların çoğuna kendi oğullarının isimlerini verdi. Filhakika Ergani ve Osmaniye kazasında Reşideddin'in oğullarının isimlerini andıran Pır Ahmet ve Pir Ali isminde köyler vardır. Anadolu'da vezir olan Reşideddin oğlu Hoca Celaleddin de Fırat nehrinden bir kanal açmış ve üzerine on kadar yeni köy tesis etmiş ve bu kanala Gazan Han Kanalı ismini vermiştir.

TİCARET hususuna gelince, Önasya'da ve Uzakdoğu'da iki kardeşin iki büyük memleket kurması, bunların arasında kredi ve deniz ticari münasebetinin artmasına sebep olduğu malûmdur. Kubilay Kaan, Cava ve Malay adalarını da aldıktan sonra İran'ın Uzakdoğu ve Hindistan ile deniz yoluyla ticaretin büyük bir hızla ilerlemiş olduğunu anlatmıştım. İlhanlı ticaretinin inkişafında, Hıristiyanlarla Yahudilerin Müslümanlardan alamıyan ayrı cizyeden muaf tutulma'larının da tesiri olmuştur. İlhanlılar bu cizyeyi ancak Olcaytu zamanında almıya başladılar. Çengiz devletinin kuruluşu, daha bidayetinde bile büyük Müslüman tüccarlarını en çok faydalandıran ve onları kendisine cidden celbeden bir inkılap hadisesi olmuştur. Bu ticaretin inkişafında en mühim amil, onu devlet sermayesine dayanan Ortak ticaret şirketlerinin Moğol devletinin her tarafında ayni esaslar ve ayni kanunlara tabi olmak üzere tesis edilmiş olmasıdır zannederim.

Devlet hazinesinden kredi alan Ortaklar, bütün dört Ulus'ta hakim yegane ciddi ticaret müessesesi idi. Kaan'ın memleketinde Çinliler bu teşkilatın Türkçe ismini Wo-eul-tö şeklinde yazmışlardır. Bunun baş hissedarları, hükümdar ailesi ile büyük noyanlar olmuştur. Bunlarda faizli kredi hususu geniş mikyasta tatbik olunmuştur. Bu da, şeriata aykırı «riba» ve «'ubn» sayıldığından Ortak, aslında gayrimüslim Mogolların ve Uygurların teşkilatı sayılmıştır. Buna rağmen, Uzakdoğu'da Çin'de bu teşkilata girenlerin çoğu Müslüman olmuştur. Önasya'da da Müslümanlar Ortaktan geri kalmamışlar, hatta Bağdad şehrini fethederken Moğollardan bu şehre ilk giren ve Hülegü tarafından Bağdad şehrine şahna olarak tayin olunan bey Ali Üstü Bahadır isminde bir Müslümandı, ki ortakların darugası olmuştur. Ortaklar, hükümet müesseselerinin yardımına dayanmış, hatta resmi postadan da istifade etmişlerdir. CÜVEYNi'ye göre, Moğol devletinde hiçbir sınıf onlar kadar muteber olmamıştır. Bu cihetten Ortaklar mahalli tüccarlar için büyük rakip olmuşlar, devlete dayandıklarından kendilerine ödünçlü olanlara karşı takibatta bulunmuşlar, hatta karzlıların evlatlarını ellerinden alarak köleliğe satmışlar; fakat İlhanlılar Müslüman olunca buna karşı vaziyet almak mecburiyetinde kalmışlardır. Bazan Moğol devletleri arasındaki harplerin bile bu Ortaklar yüzünden çıktığı görülmektedir. Mesela Coçı Ulusu hanı Berke ile Hülegü arasında 1263'te çıkan harbe vesile olan hadiseler, Berke'nin Tebriz'de iş gören ortaklarının Hülegü tarafından öldürülerek mallarının müsadere edilmesi yüzünden büyümüş ve neticede iki devlet arasında iktisadi münasebetler kesilmiştir. «Ortak», hem şirketlerin, hem de onlara aza olanların ve memurlarının ismi olmuştur.

Ortaklar, ticaretin ve ticaret maddelerinin nevilerine göre, muhtelif guruplara ayrılmışlardı ve ortaklar'la «uzan» yahut «ozan» tesmiye olunan sanatkarlar, Moğol hanları tarafından ayrı «darugalık» a (şahna'lık, yani komiserlik) tabi tutulmuşlar ve bunların reisine de «Ortak ve uzanların darugası» denilmiş, bu da bir nevi ticaret ve sanayi nazırlığı gibi bir hükümet müessesesi olmuştur. Ortaklar ufak ticaretie değil, büyük ve beynelmilel ticaretle meşgul olmuşlar ve Yahudiler de bu işe karışmışlardır. Hatta 1284 yılında güney İran'da Lûr Atabeyleri isyan ederek İlhanldarm mühim devlet adamları sıfatiyle bu vilayette bulunan ortakları öldürürken, oradaki zengin Yahudi tüccarlarını da beraber öldürmüşlerdi; hükümet te bu isyanı şiddetle tenkil etti.

Ortak teşkilatının tarihteki rolü henüz izah edilmemiştir. Bunları ortaçağ Fransa'sındaki lombordes yani alelade nıurabahacı'lar ile birleştirmek yanlıştır [688]. Batıdaki üç Moğol Ulusu (İlhanlı, Çağatay ve Coçı Ulusu) top yekûn Müslüman olarak, faizli krediye karşı vaziyet alıp onu ortadan kaldırıncaya kadar, Ortaklar Uzakdoğu ile Önasya ve Doğuavrupa'nın ticaret merkezlerini birleştiren ve bunlar arasmda kredi tesisini ve çek ile muameleyi mümkün lalan yegane müessese olmuştur. Ortakların Altın-Orda'da mesela Kırım'daki Suğdak'da verdikleri vesika Uzakdoğu'da Karakurum'da ve Hanbalık'ta muteber olmuş; Moğol ülkeleri dışında dahi bu Moğol ortakları ile muamele yapılmış ve mesela Mısır'da ve kuzey Hindistan'da ticaret hukukunun değişmesine sebep olmuştur. Mısır'a gelen Acem yani İranlı tüccarlar (daha İlhan Ebu-Sa'id devrinde) davalarının «şeriat kadıları» tarafından değil, «siyasi müesseseler» tarafından yapılmasını talep etmişler ve Mısır Memlûkleri bu tüccarların ve memleketler arasında ticaret yapanların (al-tüccar al-madaniyûn) davalarının «kadılar» dan alınıp Moğol yargıçları gibi iş gören «siyasi hacibler» tarafından görülmesini emrettiler. Moğol ülkelerinden Mısır'a gelen tüccarlara böyle ayrı muamele yapılması, Temür zamanında da olmuştur. CUZECaNi'ye göre, ayni hal, Hindistan'a Halaçlılar memleketine Maveraünnehir'den gelen tüccarlara yapılan muamelede de görülmektedir. İlhanlı Ebu-Sa'id, Çağatay Ulusunda Tarmaşirin ve Coçı Ulusunda Özbek gibi Müslüman kültürüne bağlanan hükümdarlar devrinden sonra Ortak müesseseleri artık görülmemektedir. Faizli kredi usulü Temür ve oğulları devrinde bir daha yaşatılmış ve Uİug Bek bu yüzden ulema'nın şiddetli itirazlarına maruz kalmıştı, fakat ortaklar eski ismiyle bir daha ihya edilmedi.

İlhanlılar devrinde devletin siyasi ve askeri muvasala hususunu temin maksadiyle inşa olunan yam (posta), ve başka muvasala yollarının, büyük kervansarayların ve köprülerin inşası da kara ticaretinin inkişafına yardım etmiştir. Bu gibi köprülerden Erdebil yanında vezir Alişah'ın, Erzurum yanında Pasınlar'da Aras nehri üzerinde Emir Çoban Sulduz'un inşa ettirdiği «Çobanköprüsü» ile batıda Menderes nehrinde oğlu Temürtaş'ın bina ettirdiği köprü zikre değer. Bugün bile eski azametini muhafaza eden bu Çobanköprüsü ile Selçuklu vezirlerden Ziyaûlmelik Nahçı-vani'nin Nahçıvan yanında Aras üzerinde yaptırmış olduğu muazzam köprü, Selçukluların «Sultanhanı» gibi Türklerin ticaret işlerini temin maksadiyle vücude getirdikleri en mühim eserlerden başlıcalarını teşkil eder. Bu köprüler, Temür tarihlerinde-dahi o zamanın muazzam abideleri sıfatiyle zikredilirler.

İlhanlılar zamanında ticaretin geniş mikyasta inkişafı, bazı şehirlerin olağan üstü büyümesini intaç etmiştir. Eski Tebriz, Moğollar zamanındaki şehrin bir mahallesi gibi kalmıştı. Tebriz şehrinin 1340 senesine ait tamga varidatı 1.150.000 dinar kadar bir meblağ teşkil etmiş, ve bu da bir dinar (13,8 gram gümüş) BARTHOLD'un tayin ettiği gibi, harpten önceki 75 Rus kopek'i, yani 3 Fransız frangı karşılığı olduğundan, takriben üç buçuk milyon frank karşılığı demektir. Bu ise, ayni Barthold'un, meşhur iktisat tarihçisi W. SOMBART'a istinaden tayin ettiği gibi, Fransa'nın 1311 yılında üç milyon frank olan varidatından daha fazla demektir. Sultaniye'nin tamga varidatı 300 bin dinar olmuştur. HAMDULLAH KAZVİNİ'de verilen bu tamga varidatı hakkındaki kayıtların bazıları, VASSAF'da da ayni miktarda görüldüğünden bunun, şehirlerin hakiki tamga varidatını gösterdiğinde şüphe yoktur. İlhanlılar devrinde Cenevizlilerin ticaretine dair G. BRATİANU'nun tetkikatı da, merkezi Tebriz olan Önasya'da bu devir ticaretinin hakikaten çok işlek olduğunu göstermiştir.

İlhanlılar devrinde göçebe uruğların elinde toplanan servete ve nüfusun artmasına ait kayıtlar da, bu devirde iktisadi sahadaki müsbet inkişaflara delalet eder. CELALEDDİN RUMi, Önasya'ya gelen Moğolların öküzlerle gelmişken herbirinin servet sahibi, güzel elbise, silah ve atlara malik olduklarını, bunlardaki disiplinin bir neticesi olarak gösterdiği gibi; Hafız Abru da, Temür zamanında Kara-Tatariann nisbi bir refah içinde büyük servet toplamış olduklarına dair malûmat vermiştir. Gazan Han da «Moğol ordusu bundan sonra ilelebed tevalûd ve tenasül sayesinde çoğaldıkça hayatı refah ve saadet içinde geçmeli» diyerek önce ancak orduda ve seferlerde çalışan uruğların toprak sahibi olarak bizzat servet kazandırmak yoluna girdiğini kaydetmiştir. Hakikaten 13. üncü asrın ortasında en az iki milyonluk bir kütle olarak gelen çok sayıdaki uruğların büyük ekseriyetinin, 14. üncü asrın ortasına kadar kamilen yerleşmiş olduğunu görüyoruz. Yerleşiklerde servet hususu için, Aksarayi'nin Emir İrencin zamanında malları müsadere edilen zevatın sermayelerine dair kayıtları, keza İBN AL-FUVATİ'de görülen bu nevi kayıtlar şahittir.

NÜFUS ÇOĞALMASI meselesine gelince, Türk ve Moğollarda nüfus bilhassa büyük fütuhatlardan soma artmış ve bu da 4-5 batın sonra geniş muhaceretlere sebebiyet vermiştir. CUVEYNİ, Çengiz Han'ın evladının Mengü Kaan zamanına kadar 20.000 e baliğ olduğunu kaydetmiş; REŞİDEDDİN ise, Çengiz'in dördüncü ceddi olan Tümene Han'ın evladının 14. üncü asrın başına kadar 30.000 haneye yani 100-150 bin nüfusa baliğ olduğunu kaydetmiştir. Bütün bu ailelerin ensap ve şeceresi, Reşideddin'in kendisi tarafından da kısmen yapıldığı gibi, tam olarak tesbit olunduğundan, bu miktarın bir mübalağa olmadığı malûmdur. Yalnız hükümdar aileleri değil, seferlere iştirak eden erlerin nüfusu da, fütuhatlarda her yerden kendi memleketlerine sayısız kız getirdiklerinden, evlenmede kadın adedi yasa ile tahdit olunmamış, ailelerin iaşesi hususu da ellerinde toplanan servet sayesinde bir mesele teşkil etmediğinden, çok artmıştır. Yine REŞİDEDDİN, Çengiz Han'ın uzun yaşıyan ve Kubilay Kaan zamanında hayat-

ta olan generallerinden Utçı Noyanın evladının 700 nüfusa, Cabgu Noyan'ın da 800'e baliğ olduğunu kaydetmiştir. Çağatay Hanla beraber Maveraünnehre gelen kabilelerin nüfusu da Duva Han zamanında (1281-1307) bire on nisbetinde artmış olduğunu kaydetmiştir. Türkistan'ın kuzey kısımlarını teşkil eden Ögeday Ulusu, doğu Moğolları (Kaanlar) ile mücadele neticesinde mağlûp olup oralarını terketmek ve Çağatay Ulusuna katılmak ve bu ulusun güneyine şimdiki Afganistan'ın kuzey kısımlarına taşınmak mecburiyetinde kaldı. Maveraünnehir'de birçok diğer iç muhaceretieri intaç eden bu hadisenin dalgaları Önasya'ya-kadar geldi. Ögeday Kaan'ın neslinden birçok şehzadeler kendilerine tabi kuvvetlerle birlikte İlhanlılara dehalet ettiler. İlhanlılar umumiyetle Doğudan yeni kuvvetler gelmesine karşı çok müsait siyaset kullanmışlardır. Horasan'da yaşamaları adet olan veliahdler için bu yeni gelen kuvvetler bir ikbal rehinesi olmuşlardır. Gazan Han, Olcaytu ve Ebu-Sa'id han olup Tebriz'e geldiklerinde bu kuvvetleri Azerbaycan'a getirdiler. Akkoyunlu ve Karakoyunluların Argun Han zamanında gelmiş olduklarını yukarıda zikretmiştik. Uyratların çoğu da o sırada gelmiştir.

Olcaytu Han zamanında doğudan yeni dalgalar gelmeğe başladı. Orta-asya'da Tuli, Ögeday ve Çağatay oğullan sığışamadılar. 1303-4 te «yurd» meselesinden çıkan çarpışmalarda her üç tarafın kuvvetleri 10-12 tümen olarak gösteriliyor. Bu çarpışmalara Kaan tarafından iştirak eden kuvvetler bazan 20 tümen gösterilmiştir. Bu rakamlar çarpışma sahası olan Tiyanşan-Altay arasında nüfusun olağanüstü çoğaldığına delalet eder. Ögeday oğullarına riyaset eden Çapar (Ca'fer) birleşen kuvvetlere karşı koyamayınca, Çağatay Ulusu hanı Duva'ya dehalet etti, fakat az sonra Hanbalık (Pekin) da-ki Kaan'm merhametine sığınmak mecburiyetinde kaldı. Kendisine tabi 10 tümen askeri dağıtıldı. Halbuki babası Kaydu hayatta iken kendisi vefat ederse Altay-Tiyanşan arasında oğullarının dayanamıyacağını düşünerek, diğer oğlu Sarban'a ve daha bir çok diğer Ögeday şehzadelerine şimdiki Afganistan'ın kuzeyinde Kunduz, Bağlan ve Balh taraflarını yurd olarak ayırmış ve kendisinin has tümenlerinden beşini bu Sarban'a vererek, Amuderya'nın güneyine göç ettirmişti. Capar'ın işi bozulduktan sonra Duva ile bu güney Ögedeyülleri arasında çarpışmalar oldu. Nihayet Şarban ve Ögedeylilerin büyük şehzadelerinden Mankan, Körespe ve büyük ordu kumandanlarından Ardun, İlçigidey ve Kazan Bahadır kumandasında Ögedey evladı ve onlara tabi uruğlar, 1306 yılının sonlarında Horasan'da Tus'a kadar girerek, İlhanlı Olcaytu'ya dehalet ettiler. İlhanın Horasan beğlerbeği tarafından kabul olunan Ögedeyliler Azerbaycan'a geldiler. Olcaytu Sarbanı 1307 yılının Ocak ayında Mugan'daki kışlak yerinde kabul etti. Olcaytu onlara yurd'lar verdi. Ezcümle Şarban'ın oğlu Berkentay Gürcüstan valiliğine tayin edildi. REŞİDEDDİN, Ögedeylilerin ve onlara tabi ulusların İlhanlılara dehaleti hadisesinin Olcaytu Han için yazdığı Fevaidi Sultaniye kitabında o zamanın büyük hadisesi sıfatiyle tebarüz ettirmiştir. Ortaasya'nın bütün kuzey bölgeleri Kaan'ın, başkumandanı olan Tugaçı Cingsang'a verilen tümenleri tarafından işgal edildi. Ögedeylilerin mühim kısmı, Çağatayldara tabi olarak, kuzey Afganistan'da kaldıysa Çengiz Han tarafından kurulan dört ulustan birisi İlhanlılara dehalet etmekle İlhanlılar Ulusu dördüncü ulus oldu. Ögedey Ulusu ortadan kalktı. Bu göçlerin dalgaları elbette Anadolu'ya kadar da gelmiştir. Fakat elimizde buna dair hiçbir kayıt bulunmuyor.

Olcaytu zamanında vaki olan ikinci göç hareketi Çağataylıların mühim bir kısmının yine Uzakdoğu'dan gelen askeri uruğlarla çarpışma neticesinde Horasan'a atılması şeklinde husule geldi. Hadiseler biri diğerini takip etti. Bunlar Çağatay Ulusu hanı İsenbuka Han'ın çağında (1310- 1318) olgunlaştı. Bu sefer Kaan'ın orduları Çağatay Ulusunun askeri kuvvetini teşkil eden uruğlarla sığışmaz oldular.

Hanbalık'ta yaşıyan Kaan'ın (Bayantu Kaan) orduları batı Altay dağlarına ve Irtış nehrine kadar tekmil yerleri «çerig yurd» ları olarak alıp yerleştiler. Bunlardan 12 tümen Tugacı Cinsang idaresinde Cunğarya ve Altay sahalarında yerleşti. Şimdiki Golca'nm kuzeyinde Pulad şehri bile onlara tabi kılınmıstı. Kaan'ın güney Çin muharebelerine iştirak eden diğer 5 tümen'in ordusu da, Kıpçaklardan Cunkurdak Noyan'ın idaresinde Doğutürkistan'ın Uyguristan mıntıkasında Konkutlu ve Alasak adlı yerlerde yerleşmişlerdi. Bunların karşısında Doğutürkistan'ın güney kısımlarında İsenbuka'nın tümenleri, Şire-oğul kumandasında, yerleşmişti. Sonra Kaan'ın diğer 12 tümen askeri Uyguristan'ın doğu kısımlarında, Komul'da ve Sucou vilayetinde Kayanoğlu prens Künçek'in kumandasında, yerleşmişti. Bunların güneyinde Çağatay Ulusundan 2 tümen asker, İsenbuka'nın oğlu Emil Hoca'nın idaresinde yerleşmişti. Bunun ötesinde Hanbalık'a (Pekin'e) kadar uzayan yerlerde Kaan ordularının «mangalay» kısımlarını teşkil edep tümenler yerleşmişlerdi. Bu ordular o kadar kalabalık idi, ki yalnız Uyguristan'da Barköl ve Komul vilayetlerinde hem Kaan'ın hem de Çağataylıların müteaddid tümenleri sıkışmak mecburiyetinde kalmıştı. Nihayet bu hal, Kaan'ın ordularının reisi Tugacı üe Çağatay Ulusu hanı İsenbuka'nın orduları arasmda mer'a yüzünden büyük mikyasta çarpışmalara müncer oldu. İle ırmağı üzerinde vaki olan harpleri Çağataylılar kaybedince, Kaan'ın orduları Talaş mıntıkasına kadar geldiler. Çağataylar da Horasan'da yer aramak mecburiyetinde kaldılar. VASSAF, KAŞANİ ve HAFIZ ABRU'da bütün tafsilatiyle anlatılan bu hadise, Önasya Türklüğünün tarihi için ehemmiyetlidir. Çünkü büyük hadiselerin başlangıcı orada aranmalıdır.

Yüzbinlerle saydan bu kuvvetler Horasan'a olduğu gibi, diğer taraftan Hindistan'a aşmak istidadını gösterdiler. Çağatayl ardan Düva Han'ın oğlu Kutlutemür Sind nehrini geçerek Delhi Sultanı Alaeddin Khalaci ile harplerde bulundu. Onun vefatından sonra oğlu Davut bu harpleri devam ettirdi. Bugün Hindistan'da bir Hindli alimin ayrı tetkikatına mevzu olan bu hadiselerde İlhanlılar Dehli Sultanlarıyle beraber hareket ettiler. Çağataylardan Kepek ve Yasavur sultanlar 1312 yılında, Davud'ı tutarak, Sind taraflarında Halacldar ve Horasan'da İlhanldara karşı harplerde bulundular.

İsenbuka'ya tabi uruğların mühim bir kısmını Çağatay şehzadelerinden ismi şimdi geçen Yasavur'un idaresinde İlhanlılara dehalet etti. İsenbuka'nın kardeşi Kepek'e tabi on binlerce ahali cebren Horasan'a tehcir edildiler. Kış aylarında vatanlarından sürülen bu ahali açlıktan ve soğuktan kırda kurda batıya gittiler. İlhanlılara dehalet eden bu Çağatay tümenlerinin «yurt ve makam» meselelerine ait Olcaytu Kaan ile Yasavur arasında akdolunan muahedeyi, yukarıda zikrettiğim gibi, Anadolu kadıkudat'ı Mevlana Necmeddin Tabesi Belh'a götürdü.

1316 da akdolunan bu muahedeye göre, Yasavur kendisi Kabil ve Gaz-ne taraflarında yerleşti, fakat tebaası olan urukları Mazenderana kadar her yerde yerleştirmek hakkını kazandı. Kaydu Han zamanında Ögedeylilere iltihak etmiş olan Coçı Ulusu şehzadesi Baba Oğul da 15.000 hane kadar eli ile Horasan'da İlhanlılara dehalet etti. Bu prens, Özbek Hana kızarak, Horezme girip orasının bir çok*şehirlerini yağma etti ve ahalisinden de 50.000 kadarını Horasan'a sürüp götürdü. Yasavur, Amuderya'ya geçerek, Maveraünnehirde hasmı olan Çağatay prensi Kepek'e tabi elleri yağma etti, Termiz, Keş-Nahşeb ve Semerkand taraflarında onbinlerce ahaliyi Amuderya'nın güneyine göçürdü. Bu sefere iştirak eden İlhanlı emirleri ayrıca 50.000 hane ahaliyi Horasan'a naklettiler. Yasavur'un göçürdüğü ahalinin Amuderya'dan geçirilmesi üç ay devam etti. Müverrih VASSAF bu göçleri Beni İsrail'in Musa Peygamber idaresinde Mısır'dan muhaceretinin tekerrürü gibi tasvir etmiştir. Fakat bu göçmenlerin Horasan'da iaşesi, o zaman hüküm süren hayvan kırgını (yut) sebebinden, mümkün olmadı. Yüzbinden fazla ahali açlık ve sefalette kaldı, canını kurtarmak için herkes Horasan'dan ayrılmanın çaresine baktı.

Bu geniş taşınmalarda, hangi urug ve oymaklar İlhanlı ülkesinin batısına Azerbaycan ve Anadolu'ya gelmiştir, buna ait kayıtlara rastlamadık. Fakat Anadolu'da, bilhassa son İlhanlılar devrinde, nüfus kesafeti önceki zamanlar için hiç tasavvuru kabil olmıyan bir şekilde artmıştı. Horasan'dan gelen derviş ve Türk şeyhlerinin Anadolu'da çoğalması da bu devre tesadüf ediyor. Önce Anadolu'da Moğollardan 3 yahut 4 tümen asker bulunuyordu. "Ebu-Sa'id zamanında valii umumi olan Çoban oğlu Temürtaş Noyan'a Anadolu'da, İBN FADLALLAH AL-UMARİ'ye göre, 9 Moğol tümeni, 9 ve daha fazla Türkmen tümeni tabi bulunuyordu [711]. Bu zamandan daha önce Anadolu'da gaza ile meşgul olan halk için ciddi bir kuvveti kalmamış olduğunu da ayni İbn Fadlallah al-Umari kaydeder. Bu sözleri bizans müelliflerinin kayıtları da teyid etmektedir. 14. üncü asrın ilk yarısında batı Anadolu'nun Bizanslılar tarafından- tahliye edilerek Türkler tarafından işgaline dair NİC. GRİGORAS'ın sözlerini nakletmiştim.

PACHY-MERES'te bu hadisenin Hıristiyanlarca «tahliye ve taşınmak» Türklerce «işgal ve iskan» şeklinde icra edildiğini anlatarak, demiştir:

«Daha birkaç sene önce Menderes havzası Hıristiyanlar için ikinci Filistin demekti. Buradan Bizansa hayvan mahsulleri geldiği gibi, burası geniş bir iskan sahası idi, vücutça sağlam Rumlar burada yetişirdi Menderes havzasının tekmil ahalisi dinsizler (yani Müslümanlar) m istila hareketleri karşısında bu ülkeyi kısa bir zamanda boşalttı ve Bizansın iç vilayetlerine taşındı. Küçükasya'nm Rodos'a bakan kısımları daha yakında Rum (Bizans) hakimiyeti altında bulunuyordu; az bir zaman sonra burası düşmanların (Türklerin) hareket üs'lerine döndü. Burada (batı Anadolu'da) karada Sangaria (Sakarya) ya kadar uzanan yerlerindeki Hıristiyan kavimler (Müslümanlar tarafından) tam olarak imha edildi. Şöyle, ki bu durumu Maryanda'nın matemci (yoğçu) kadınları ağıt şeklinde terennüm ederlerse yerinde olur. Şimdi yalnız deniz sahilindeki bazı kaleler kaldı. Fakat denizden uzak bulunsalardı, bunlar da Türklerin eline geçmiş olurdu». İşte bu sırada Bizans'ın kuzeyden Altın-Orda taraflarında sıkıştırıldığı zaman Batı Anadolu'da Osmanlıların idaresinde büyük kuvvetlerin Rumeli'ye taşınmasının esas amili, şarktan gelen bu nüfus artıklığının tazyiki olsa gerektir.

Kaynakça
Kitap: UMUMİ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: A. ZEKİ VELİDİ TOGAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön İlhanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir