Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İlhanlılarda Ülüş Teşkilatı

Burada İlhanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

İlhanlılarda Ülüş Teşkilatı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:51

İLHANLILARDA ÜLÜŞ TEŞKİLATI

İlhanlılar zamanının kültür ve siyasi hayatını öğrenmek için, Mogol Uluslarında ve bilumum Türklerde tatbik olunan feodal sistemini incelemek lazım geliyor. İlmi edebiyatta pek az temas olunan bu sistemin temelini biz Türkçe olarak «ülüş (yani «hisse») sistemi» tesmiye edebiliriz. Nasıl ki Ruslar da bu mealde bu kelimenin tam tercümesi olan «udel» kelimesini kullanırlar.

Bu sistemin arazi ve ülkelerden istifade haklarile bağlı olan ciheti:

a) ayrı boyların «yurd»ları,
b) sülale azalarının «inçü» denilen hisseleri,
c) hususi eşhasa ve beğlere irsi yahut kaydi-hayat şartile verilen arazi,
d) orduya verilen «çerig yurdları»;
e) keza hususi eşhasa verilen arazi ve emlak iradları şeklinde ayrı bahis mevzularını teşkil eder. Bununla beraber bu ülüş sisteminin sınıflar arasındaki hukuki münasebetler ve Türk devlet teşkilatı tarihinin heyeti mecmuası bakımından mütaleası da zaruridir.

1) Türk boylarının en eski zamanlardan beri muayyen arazi sahalarını mülk olarak işgal etmeleri, daha Hunlar zamanına ait Çin kayıtlarında gösterilmiştir. Tarihlerimizde olduğu gibi, destanlarımızda da hududları tayin edilerek gösterilen uruğ yaylak ve kışlak yerleri efsanevi cedleri, efsanevi-tarihi hükümdarlar tarafından verilmiş gibi gösterilir, ki bunlara Türkçe Yurd, Mogolca nutuk denilir. Reşid'de Kerayit, Nayman, On-Uygur gibi kabilelerin; Oğuz destanında Oğuz uruğlarının, hududları gösterilmek üzere, saydan yaylak ve kışlak yerleri bu kabildendir. Uruğlar bir hükümdarın emri ile, yahut mecburi muhaceretler neticesinde yeni sahalar işgal ettiklerinde, kendilerine hükümdarlar tarafından bu yeni sahalarda yaylak ve kışlak yerleri verilirdi. Fakat Uruğlara, bu toprakları hükümdardan almış olmakla, topraktan istifade karşılığı olarak ayrı vazife terettüp etmez ve kabilelere toprakların verildiğine dair. bir ferman (yarlığ) da verilmezdi. Hakim tabakanın dayancı olan askeri uruğlar, Ortaasya'da kendi vatanlarında iken yurdlarını ancak kendileri idare ederler; fakat Uzakdoğu'da (mesela Sarı-ırmak kollarında Çinliler ve Tangutlarla, batı Afganistan'da İran kavimleri-le, Doğuavrupa'da Slav ve Finlerle meskun olan yerlerde) yeni yurdlar aldıkları zaman bazan o toprak ile beraber sekenesinden bir kısmı da, bu hakim Uruğlar için çalışmak üzere verilmiştir. Bunlara da boğul (bovul) denilmiştir. Ortaasya'da iken Hanlara karşı boğul saydan bu gibi Uruğlar, bu gibi uzak diyarlarda kendileri boğul'lara malik olunca aristokrat kabileleri teşkil etmişlerdir.

Mısırlı İBN FADLALLAH AL-'UMERi, Irak-Acem ve Azerbaycan'da yerleşen Mogol ve Doğu Türk Uruğları hakkında:

«Kendileri ziraatla meşgul olmadıklarından, bu hususta zürra-ı yahut başka toprak amelesini çalıştırırlar» demiştir.

2) Uruğların işgal ettiği topraklar onların ezelden kendi mülkleri sayıldığı halde, yeniden fetholunan yerler, hükümdarın hususi mülkü sayılır, ve o bu sahaları kendi oğulları, sülalenin diğer azaları arasında bir miras gibi taksim ederdi. Aile içindeki çocuklara kulakları ısırtılmak suretile milk olarak verilen hayvanlara, kuzu ve keçi yavrularına olduğu gibi, şehzadelerin bazan büyük ülkelerden ibaret olan irsi hisselerine de inçü (inci) denilmiştir. Memleketin umumi arazi ve vergi işleri «dalay divanı» denilen umumi divana tabi olduğu halde, bu gibi inçü sahalarının idaresi ve vergi şileri «inçü divanı» na tabi olmuştur, ki buna Arapça olarak «divanı khalisat» da denilmiştir. Fakat bu inçü'lerin arasında bizzat hükümdara ait hususi koruların idaresi, yine ayrı olmuştur. İnçü sahibi olan prens, hatun yahut prenses'ler bu malikanelerde vergi tahsili işlerine karışamazlardı; bunları hep inçü divanının memurları yaparlardı. Coçı, Çağatay ve İlhanlı şehzadelerinin Çin'de; Coçı ve Çağatay şehzadelerinin de Azerbaycan'da böyle inçü'leri vardı ve bunların iradlarını, arada harpler olmasına rağmen, nesil benesil muntazaman alırlardı, bu cihetten «inçü» leri «fiefs fıscaux hereditaires» diye tarif etmek yerindedir. Fakat «inçü» topraklarının büyük kısmı hanedana taksim edilmeden devletin idaresinde kalmıştır. Bidayette inçü kelimesi, ancak hanlar ailesine ait malikanelere ıüak olunmuşsa da, hükümranlık hususunda istiklal kcsbeden beğlerin (mesela Calayır ve Sulduz Beyleri ile Temür ve oğullarının) arazi ve emlaki, inçü şeklini almıştır.

Şehzadelerin bu inçü'lerden başka bizzat kendi idarelerinde bulunan yurd'Iarı da olmuştur. Bu yurdlarda yaşıyan aristokrat kabileler, bunların «bayeri elleri» (yahut «bayrı kullan») sayılmıştır. Halbuki bu «bayn kullar» yahut boyar»lar, kendilerine tabi tebaaya nisbetle eşraftırlar (Ruslarda «boyar» ve Romenlerdeki «boyer»ler de Türk teşkilatından kalmadır). Bazan şehzadelere, bu inçü ve yurd'lardan başka ayrı kabileler de onların hizmetinde bulunmak üzere verilmiştir, ki bunlara cüldük, (yahut cüldev) denilmiştir.

İnçü arazisi bazı vergilerden mesela koyun salığı demek olan «kopçur» dan muaf tutulduğundan ve umumiyetle hükümetin ayrıca itinasına mazhar olduğundan, köylüler, kendi topraklarının da inçü idaresine girmesini tercih etmişlerdir. Bu hal, Abbasi'lerde de böyle idi. Bazı ahali, cibayet mezaliminden korkarak, kendi topraklarını hükümdarların «dıya'i khassa» larına yazdırmışlardır. Horezmşahlarda «inçü» delmek olan «memalik-i khas» da yine «inçü divanı» demek olan «divan-ı khas» tarafından idare edilmiştir. Mogollarda bu inçü sistemi bütün teferruatına kadar işlenmiş bir teşkilatı ve sistemi arzetmiştir, ki Karakoyunlulara, «malikane» ismile Osmanlılara geçmiştir. İslam ve Türk feodal teşkilatı meselelerile meşgul olan A. N. POLİAK, bu inçü sisteminin, Mısır Memluk fief sistemi üzerinde yaptığı tesirleri tesbit etmiştir.

İlhanlılarda bu inçü arazisi, tekmil memleket topraklarının 1/3 teşkil ediyordu. Zaten Anadolu'nun bir aralık, bu nevi toprak taksimatına göre, dalay ve inçü valiliklerine taksim edilmiş olduğunu gördük. Osmanlılarda ise, «malikane» ler, bazan tekmil memleketteki toprakların yarısını teşkil ediyordu. İlhanlılar bu inçü arazisini askerlere ikta' olarak da vermişler; fakat inçü divanı ikta' yerleri üzerindeki hakkından feragat etmemiştir; ikta' sahibi olan zat, yahut askeri kıt'a, kendisine verilen bu araziyi iyi idare- edemediği yahut kendilerinden bir cürüm sadır olduğu takdirde, ellerinden alınmıştır.

3) Devlet hizmetinde bulunan yüksek askerlere, büyük başarılar karşılığı ve mükafat olarak emlak ve arazi temliki yapılmıştır. Bu gibi araziye Türkçe kopı (Moğolca: khobı) denilmiştir, Selçuklularda bu nevi kapılara Arapça olarak «iqta'-i temlik» denilmiştir. Temlik, iktai ve timarların verilmesi keyfiyeti, İlhanlılarda ve diğer Moğol uluslarında, 'Uygurca suyurgamak sözünden alınarak, suyurgal tabiriyle ifade edilmiştir.

İkta' usulü Halifeler devrinde de vardı; fakat Halifelerin ikta'i, hükümetin kendi tahsildarları vasıtasıyla toplıyamadığı vergileri toplayıp ona teslim etmek için ikta sahibinin kendine de bir hisse çıkarmak hakkiyle irsi olarak verilen «ilzam» ve «iltizam» lardan ibaretti. Türklerden önce Ön-asya'daki ikta', Romalılardan- kalma bir sisteme dayanıyordu. Abbasilerde iktalar bazan askerlere de verilmiştir, fakat bü bir askeri ikta' sistemi değildi. Türk kopı sistemi, Araplarınkinden farklı olarak, tamamiyle askeri mahiyette olmuştur. Türk ikta'i, çiftlik başında oturan bir milletin değil, toprağı işlemekten çok, onun mer'alan, otgar (otar, bundan Rusça khutor) ve (koru) ları ve iradı ile ilgili olan göçebe ve askeri milletin «feodal» sistemine tabi bir keyfiyettir.

Bu usul, Göktürklerde olduğu gibi, İslam devrinde Gazneliler, Selçuklular, Karahanlı ve Horezmşahlarda da olmuştur. İmadeddin İsfahani, Selçukluların bu ikta' usulünü, İslam aleminde o güne kadar meçhul bir usulün tatbiki olarak anlatmıştır. Çengiz devletinin sonraki inkişaf safhalarında müşahede ettiğimiz bütün içtimai teşkilatın esasları, daha bu devletin teşekkülünden önce Moğolistan'daki Türk ve Moğol urukları arasında ve Börçegin hanedanının kendi muhitinde çekirdek halinde mevcut olmuştur. Bunu, şimdi Moğol alimi SANCİYEV de isbat etmektedir. İkta ve kopı hususu da böyledir. Çengiz Hanın, daha 1207 yılında Merkit'lerin Selenge ırmağı havzasındaki yerlerini zaptettiğinde, bu yerleri kendisine büyük hizmetleri dokunan kumandanlarından Sarhan Şırya'ya temlik sıfatiyle verdiği ve bu araziyi vergilerden muaf (tarhan) olarak defterlere geçirmelerini emretmiş olduğu, bu hükümdarın «Gizli Tarih» inde kaydedilmiştir. İrsi olarak arazi ve varidat temliki usulünün Çengiz'in Yasa'sında bulunduğunu, NASİREDDİN TUSi de haber vermiştir.

İlhanlılarda bu nevi kopı'ların emsali çoktur. Malatya civarı Emir Çoban Sulduz'un atalarının kopısı idi, Akkoyunlu Cihangir oğlu Kasım 1498 yılında Esfendiyar Beğ'e suvurgal ettiği Eğil, Bağın ve Heni kasaba ve nahiyeleri irsi mülk olarak ve Kaşgar hara İlbars'ın Seyfullah Bek Çuras'a Yarbalıg adlı yerde bulunan eski irsi kopılarını tasdik ederek, ayni zamanda tekmil vergi ve mükellefiyetlerden muaf kılarak verdikleri fermanlar bize kadar gelmiştir. Coçı ve Çağatay Uluslarında ve Temürlülerdeki kopı'lara ait kayıtlar da, tarihlerimizde vardır. Temür'ün atalarının «has malikane» leri Taşkend vilayetinde idi. Bu nevi kopı'ların vergilerden tarhan, yani muaf edilenleri «hür-toprak» sayılmış olup, bunlar devletin varidat listesinden silinmişlerdir («muqasa ve mustagraq» olmuşlar). İlhanlılarda da «divan» yahut «inçü» ye tabi olan arazi ile birlikte, bu müesseselere tabi olmıyan «şahıs yerleri» (mülk-i merdüm) zikredilmektedir. Bunlar kopı'lardır. Divan ve inçü'lere tabi arazinin bütün iradları bu müesseselere ait olduğu halde, «mülk-i merdüm» olan arazinin ancak bir kısmı divana, diğerleri sahiplerine ait idi. Demek ki bunlar Tarhan değildi. Bu nevi kopı'ların sahiplerine Mogolca Albatu, yahut Alpagut denilmiştir.

Vergi vermek ve mükellefiyet demek olan Alban kelimesinden gelen bu Albatu yahut Albagu (cemi şekli Albagıt, Alpavut) muvazzaf vazifedar demek ise de, sonraları:

Teba milletler arasında da Alpagutlar bulunmuştur. Fakat asd Türk Alpagutlara nisbetle bu kelime... Kopı sahibi manasını ifade etmiştir.

4) İlhanlılar devrinde tatbik olunan ve sonraları Osmanlılara da geçen hakiki askeri ikta' usulü, biraz daha başka bir şeydir. Bu da, ikta'ın ordunun iaşe usulüne göre tatbiki demektir. Bu nevi ikta'lara çerig yurdu denilmiştir. Bunu geniş mikyasta tatbik eden İlhan Gazan Han olmuştur. REŞİDEDDİN Gazan'ın ikta' işindeki ıslahatını, güya bu hükümdarın kendi icadı imiş gibi göstermekte mübalağa etmiştir. Ona göre, bu ikta'lar Gazan'dan önceki İlhanlıların hayatında mühim rol oynamaz, yalnız ayrı şahıslara «bir miktar tagar» yani mahsulat iradı iktai edilmiş imiş. Orduya maaş ve ikta' vermek şöyle dursun, fakir askerlere verilmek üzere orduya mensub olan kabilelerden her sene at, koyun ve inek kapçuru (yani hayvan vergisi), keçe ve kurut (kuru yoğurt) vergisi alınırmış, Bu son sözler doğrudur. Fakat ikta'in orduların iaşesinde, Selçuklular zamanında olduğu gibi, Gazan'dan önceki İlhanlılar zamanında da mühim yer tuttuğu, Argun Han ve Keyhatu zamanına ait kayıtlarla sabittir. İkta'i (yani timar ve zaamet) iradından neferleri de müstefid etmek, Gazan Han'ın eseridir.

Gazan'ın bu tedbirleri, Selçuklu askeri ikta' sisteminin genişletilmiş bir şekli olarak kabul olunabilir; Bizansldar Arap sınırlarında «Themalerde müstahkem mevkilerde askerleri aileleriyle birlikte yerleştirir, yerli ahaliyi «tesmiye olunan bu askerlere irsi timar olarak verirlerdi. H. Glatzer, bun"un Bizans hizmetindeki Türkler olacağını ileri sürmüştür. Bizans tımarının İlhanlılara geçmiş olması düşünülemez; G. Moravcsik, bilakis bu hususta Türklerin Bizanslılara tesirine dair malumat vermektedir. İdarko hem bu hususu birçok misallerle tebarüz ettirmiştir fakat bu iş herhalde Uzakdoğu'da Kaanlıkta cari olan ikta'i usulile ordu iaşesi tertibatının tatbikinden ibaret görünüyor. Kaan'ın Çungarya'da 12 tümen, kuzey Tiyanşan'da 5 tümen, Uyguristan'da ve So-chou vilayetinde 12 tümen, sonra Hanbalığ'a kadar bütün kuzey Çin'de diğer tümenler, bu tümenlerin yanı başında da Çağatay Ulusunun tümenlerinin «yurd» kurarak oturduklarını ve bunlar arasında «yurd» meseleleri yüzünden çarpışmalar olduğunu, İlhanlıların tarihine ait eserlerden öğreniyoruz.

İlhanlılarda Uruğlara göre teşkil edilen tümenlerin ve ming'lerin kendi kabile yurd'ları bulunuyor ve bunların iaşesi için verilen «çerig yurd»ları da bu esas yurdlara yakın yerlerde veriliyordu. Bu itibarla memleket bölüklere taksim edilmiş bulunuyordu.

«Çerig yurd» usulü, muayyen nahiye ve sancakların gelirini bölük, ming ve tümen'lerin iaşesine tahsis etmek demektir. Taamule göre çerig yani ordu, at, cephane, silah, erzak, çadır ve saireyi buradan tedarik ederdi. Yurd sahasından alınacak irad, devletin bütçe defterlerinde kaydedilen vergilerden ibaretti. Askeri kıt'alar bunu kendi mutemedleri vasıtasiyle tedarik ederler ve sivil idare müesseseleri bu işe karışamazdı. «Yurd» dahilindeki köylü ise «serf» değildir. Onun vazifesi, devletçe «kanun» yani bütçe ile tayin olunan «mal ve kopçur ve başka divan müteveccihatı»nı askerin tahsildarlarına vermektir. Askerin alacağı şey, ancak «behre» yani «kanun» ile tesbit olunan iraddır. Bu iradları, askerler ve askeri müesseseler değil, başka vakitlerde olduğu gibi, ikta'i vaziyetinde de divan tayin ederdi. «Çerig yurd» lan, divana ve inçü'ye ait olan ve ekseriya az imar olunan yerlerden verilmiş olup, hususi mülkler (zemin-i melak) ve emlak, erbab ve evkaf topraklan verilmemiştir, «Yurd» sahasındaki köylülerin de askeri ikta'a tabi olmayan ve hasdatı sırf kendisine ait olan temel toprağı olmuştur, ki buna ucavur (hucavur) denilirdi. Bu ucavur'lara asker müdahale edememiş ve bu husustaki fermanlarda «askerler, bu köylülere siz bizim köylümüz, bizim esirimizsiniz diyemezler, onları başka bir toprağa göçüremezler; askerler onları kendi hususi topraklarına gelip çalışmağa icbar edemezler». «Askerler vergilerini almaktan başka hiçbir teklifte bulunamazlar; onlardan bu hususta tümen, ming, yüz ve onbaşı beğlerden müçilka (denilen) taahhüt varakalan alınır. Askerler bu. köylülerden targu, ulufe, ve tagar taleb edemezler» gibi hususi kayıtlar bulunmaktadır. Hükümet köylüyü askerin taaddi ve tecavüzünden korumak hususunu iltizam etmiştir.

Tımarcı sipahiler, «yurd» sahasında gayrimeskun olan yerleri kendi hesabına imar ederler, binalar yaparlar ve burada onların kendi kuvvetlerile vücude getirdikleri her şey onlara ait olurdu. Her çeriğin ayn bölüklerinin yurdlarında, yüzbaşı minğbaşı ve tümen beği gibi ümeranın' ikta'ları ayrı oluyordu. Bu ikta'ları timar sahibi olan sipahiler satamaz, akrabalarına devir ve hediye edemezlerse de, irsi olarak idare ederlerdi. Timar sahibi sa-ydan beğ vefat ettiğinde, salahiyetti olursa, timar onun oğluna kalır yahut onun kumandasında bulunan sipahilerden biri idare ederdi. Bu mesele onbaşı ve yüzbaşıların kararile olurdu. Çerig yurd'larının devlet tarafından gözetilen idari ciheti, devlet tarafından tayin olunan bitikçi'lere aitti; bunlar da, bütün İlhanlı devletinde askeri ikta'lara nezaret eden ve merkezi Tebriz'de bulunan «büyük 'and bitikçi» ye tabi bulunuyorlardı.

Çerig beğleri bu yurdlardan iradları alıp sarf etmeye bakmışlardır. Ti-mar sahibi olan çerig beği vefat ederse, yerine onbaşı ve yüzbaşıları başka birisini reis intihap ederler ve, keyfiyet bitikçi'ye bildirilirdi. Bu da, onu defterine kaydeder ve muamele bununla biterdi Bu intihaba onbaşıdan aşağı nefer «nöker» yahut «siler» lerinin iştirak etmediği anlaşılmaktadır. REŞİDEDDİN'in dediğine göre, bu ikta'lar ancak «kalana dahil olan ve göç veren» askerlere verilirdi. Bunun manası, ordu ehlinin vergileri veren seferlere kendi aile ve hayvanlarile iştirak eden. göç ve ikamet haklan tama-mile hükümdara ve kumandanlığa ait olan askerler demektir. Demek bunlar Coçı ve Çağataylarda «nöker» ve «yasaklı» tesmiye olunan askerlerdir, ki Rus'lara yine Türklerden geçmiş «Kozak» 1ar gibi bütün hayatı ile askerliğe bağlı olmuşlardır. Bunların bütün işi askerlik olmuş, «çerig yurd» undan alınan gelirleri de ancak askeri işlere, tekalifin tediyesine ve askeri teçhizata sarfetmişlerdir. Bütün bu hususiyetler askeri timar usulü ile beraber Osmanlılara da geçmiş ve bazı değişikliklere maruz kalmıştır. İlhanlı timar askerlerinden her nefer senede 50 Tebriz «men» i yani cem'an 44 kilo kadar hububatı anbara vermek mecburiyetinde idi. Bu hususun Coçı Ulusunda da bulunduğunu gösteren deliller vardır.

Coçı Ulusunda askerlere yılda 200 dinar kadar maktu' maaş verilmiş ve çerig yurdları verilmesi umumi bir hal olmamışsa da, Han ordularında hizmet gören Başkurtlara kendi «uruğ yurd» larından başka, hanlar tarafından irsi olarak «yurd» 1ar da verilmiş olduğu, bu yüzden onlara Arapça olarak araziye irsi olarak malik olan manasiyle «'asaba» denildiği, sonraları Ruslar tarafından da tasdik olunan «yurd»lar (Rusça «votçina») da diğer Moğol Uluslarında olduğu gibi, bovd'ların işlettirildiği; İlhanldarda .ik-ta' işleri «defterdar-i memalik» e tabi olduğu gibi, Başkurt topraklarında çalışan ve defterdarca tesbit olunan köylülerin bir nevine tepter yani, defter denildiği, bu askeri ikta'= çerig yurd sisteminin Coçı Ulusunda da tatbik olunduğunu göstermektedir.

İlhanlılarda ikta'ların ve orada çalışan köylülerle rencberlerin defterdarlık vasıtasiyle idaresi keyfiyeti, Osmanlılara da geçti. Sipahinin toprağında yerleşen çiftçinin kardeşleri ve oğulları çiftçi olarak deftere kayıt olunuyordu. İran'dan gelen «sipahi» kelimesi de Coçı Ulusuna «ıspayı» şeklinde geçti; askerin erzakı manasındaki «ulufe» de, onların maaş manasında «alafa» (alapa) da Coçı Ulusuna geçti ki, bu son söz, Rusçada da ayni manaya gelmektedir.

5) Ayn zevata varidat temini maksadiyle, bilhassa maaşlara zam olmak üzere, din ulemasına ve şeyhlere de ihsan ve sadaka kabilinden fakat irsi olarak verilen varidat menbaları (beneficium) vardır, ki bunlar Arapça-da südlü davarın südü muntazam akmak manasını ifade etmek üzere idrar denilmiştir. Çengiz Han bu nevi in'amı, Çinli rahip Çang-Çung'a ve Müslüman alimi kadı Vahideddin Fuşenci'ye de yapmıştır. Mengü Kaan da, Arslan Han Karlıg'a Özgend ve oğlu Sugnak Tekin'e Almalık şehirlerinin varidatını suyurgal etmişti. Coçı Ulusunda Berke Han'm, yukarıda zikrettiğimiz gibi, Selçuklu sultanı İzzeddin Keykavus'a Kırım'da Sulhat vc Sugdak'ı suyurgal eylemesi de bu cümledendir. Şehzade Nogay da, kendi torununa Eski-Kırım'ı suyurgal etmişti. İlhanlılarda, Calayırlı, Karakoyunlu Ve Akkoyunlularda da bunun emsali pek çoktur.

Osmanlılara arpalık ismile geçen bu idrar'lara İlhanlılarda tonluk denilmiştir. Mahmud Kaşgari'nin eserinden anlaşıldığına göre, tonlıg tabiri, Karahanlılar çağında da ayni manayı ifade etmiştir. Osmanlılar da kadınlara verilen idrar'lara başmaklık denildiği gibi, Çağatay ve Coçı Uluslarında bu idrarın şehirlerin varidatından ibaret olanlarına darugalık denilmiştir. Temür'ün atalarının asıl yurdu Keş vilayeti olduğu halde, Semerkand şehrinin darugalığı yani bu şehrin tamga mahsulü yine Temür'ün ecdadına ait olmuştur. Coçı Ulusunda şehir varidatından verilen daruga'lıklara misal olarak, Saraycık şehrinin darugalığının bir zafer dolayısiyle Küçük Muhammed Han tarafından Kıpçak Beğlerine irsi olarak suyurgal edildiği, Saray ve Astarhan şehirleri darugalığının Mangıt mirzalarına; garbi Siberya'da Çengi Tura şehrinin darugalığının Nayman, Böyrük, Uygur ve Kürleüt uruğlarının beğlerine (Ebul-Hayır Han tarafından) suyurgal edildiğini zikredelim. Bu arpalık yahut tonluk'lar eski Selçuklularda da «iqta* istighlal» ismile ulema ve meşayihe verilmiştir. Anadoluda İlhanlılar zamanında verilen arpalıklara ait bir vesika sıfatiyle de Erzincan'da Karay nahiyesi vergisinin İran ulemasından Hafız Ebu'lmahamid Muhammed'e arpalık (idrar) olarak suyurgal edildiği «mal-i mukarrer, cihat, kopçur, cizye, öşür ve başka müteveccihat» dan ibaret ve senede 8.000 dinar meblağ tutan iradların kethuda'lar tarafından mumaileyh Hafizin mutemetlerine teslim olunacağı hakkında Ebu-Said Han tarafından 5 Zilhicce 735 (28 Temmuz 1335) te verilen ve nüshası Topkapı Sarayı kütüphanesinde bir yazmada mukayyed yarlığı zikredelim.

Bu nevi irsi arpalık'lar sahibinin mülki gibi olmuş, o bunu hibe etmek, satmak yahut vakfetmek hakkına malik olmuştur. Bu gibi arpalık'lar Hanların inçü'lerinden ayrılarak «büyük ve küçük emirlere, zengin ve fakirlere ve her sene kurultaya toplanan ordu erkanına» da verilmiştir ve bunlar Han'ın sadaka ve ihsanları sırasında sayılmıştır. Darugalık yani şehir damgaları (askeri valileri) tarafından toplanan tamga iradları, bazan bir zata, bazan müteaddid zevata, bazan da esas kısımları devlete ait olduğu halde bundan muayyen meblağlar irsi olarak ayrı şahıslara arpalık edilmiş ve bunlar İlhanlılar devletinde hükümet bütçesinden mühim bir kısmını sömürmüştür.

Bu arpalık'lara ait fermanlar hükümdarlar tarafından yeniden tasdik olunduğu vakit şehir iradlarında bazan paranın iştira kıymetinin eksilmesi dolayısiyle meblağın arpalık sahiplerine ayni olarak tediyesine müsaade edilmiş ve böyle fermanlarda para fiyatının değişmesi, yahut bazı ziraat sahalarının terkedildiği, yahut arazi fiyatının düştüğü kaydedildiğinden, bu nevi fermanlar ve suyurgallar iktisad tarihi bakımından müstesna bir kıymet kes-bediyorlar. Böyle vesikalardan Maveraünnehir'de Özbek Hanları zamanından kalanları bize vasıl olmuştur. Elbette böyle vesikaların Osmanlı zamanına ait olanları da vardır ve bunlar geleceğin ciddi tetkik mevzularını teşkil ederler.

Dirlik. Varidat temin eden suyurgalların ancak kaydi hayat şartiyle verilenlerine ma'işet, Türkçe tiyül (A. Vefik Paşa'da tıgul) ve dirlik denilmiştir. Bunlar da köy ve kasabaların «kanun» yani bütçeye göre alman vergi ve hasılatından nakid yahut ayni olarak verilmiştir. Bunun da Çengiz Han'ın yasa'sı ile tesbit edilmiş bir usul olduğunu, NASİREDDİN TUSİ'den öğreniyoruz. İlhanlılar ve Calayırlarda bu dirlik ve tiyül fermanları da hükümdar tarafından altım tamga ile verilmiştir. Tiyül tabiri, Mahmud Kaşgari'de de varsa da, kaydi hayat şartiyle verilen «beneficium» manasında İlhanlılarda ve Temürlülerde, sonra da Akkoyunlular ve Safavilerde görülmektedir. İlhanlılar devrinde «tiyül», çiflik ve malikane manasında da kullanılmıştır. Bu ma'işet. yani dirlik'ten başka, bir de memurlara muvakkat mahiyette verilen ve mersum tesmiye olunan in'amlar
olmuştur.

Kaynakça
Kitap: UMUMİ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: A. ZEKİ VELİDİ TOGAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İLHANLILARDA ÜLÜŞ TEŞKİLATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:52

TARHANLIK VE SERVAGE

Bu ülüş suyurgal sistemleri ile beraber, devlete hizmeti dokunan büyüklere ve bazı ulema ve meşayihe kendi topraklarının vergi ve mükellefiyetlerden muaf tutulduklarına ait verilen tarhanlık (Osmanlılarda muafiyet ve musellemiyet) imtiyazları dikkati çeker. Bunu Moğol feodalizminin esası gibi telakki etmek yanlıştır. Mükellefiyetlerden muaflık, kendisini bilhassa arazi vergileri hususunda da gösteriyorsa da bu ayrı meseledir.

NASİREDDİN TUSİ'ye göre Çengiz'in yasasile tesbit olunan ve araziye müteallik tarhanlık üç nevidir:

1) Herhangi bir sebeple kendisine vergi konulmıyan hür topraklar ki, diğer topraklara nisbetle kıymet itibariyle bittabi pahalı olurlar;
2) haraca tabi oldukları halde, birer fermanla haraçtan iskat edilen toprakların muafiyeti;
3) dirlik (ma'işet) ve arpalık (idrar) olarak verilen meblağ ve toprakların muafiyeti. Bütün bu muafiyetler yasa'ya göre irsidir.

Arazi tarhanlığına müteallik İlhanlı, Coçı Ulusu hanları, Calayır, Ka-rakoyunlu, Akkoyunlular ve Temürlüler zamanına ait kayıt ve vesikalar çoktur. Bu fermanlarda muafiyet bahsolunurken tarh olunan vergi ve mükellefıyetler sayılmakta, bu yüzden Moğol Uluslarının vergi ve mükellefiyetlerini öğrenmek; ve, bu fermanların icra ve tatbiki kendilerine havale edilen memurlar da sayıldığından, memur kadrolarını ve derecelerini tesbit eylemek için başlıca menba teşkil ederler. Yukarıda anlattığım gibi, tarhanlık Moğollardan önce daha geniş bir manayı ifade eden müessese idi; Moğollar devrine kadar dini mahiyetini kaydederek, sadece bir baronluk şeklini aldı; askeri tarhanlarla birlikte tüccar tarhanlar da meydana çıktı. Bir de «tarhan oldu» tabirinin mehazlarımızda «serbest bırakıldı» «herkes istediğini yapabilir» manasında dahi kullanıldığını da umıtmıyalım.

İslamiyetten önce Sogd'da, malikanesinin ortasında yüksek Korganda yaşıyan «dikhan»lar vardı. Uygurlarda da «Bektekin dihkanın» zikrediliyor. Bunların köylüler üzerinde Avrupalı «senyör» (seigneur) lerin «serf» leri üzerindeki nüfuzuna benzer nüfuzu olmuş, «Tarhan» ile «dehkan»ın aslında ayni manayı ifade etmiş olduğunu yukarıda (s. 93) zikrettik. Fakat Sogd demek, Türk demek değildir; göçebe ve yarı yerleşik Türk ve Moğol uruğlarında ortaçağ Avrupa manasile senyör ve serf münasebeti olmamıştır. Gerek inçü ve gerek kopı sahiplerine «irsi sahib» manasile içen (Moğolcada cem şeklinde icet) denilmiştir, ki «Aga» da ayni manaya gelmiştir. Bunların yüksek devlet memuru olanlarına tüşimel denilmiş. Bu tabir İlhanlılarda, Anadolu'da ve Çağatay Ulusunda da kullanılmıştır. Bu sınıfa «nöker» (16.ncı asırda başlayıp «kazak»)r da dahil olduğu halde, umumi ahalinin ancak onda birini teşkil etmişler. Bu «ağalar» ve «nökerler» zümresine Moğolca sayın kümün de denilmiştir. Bu tabirin Türkçe mukabili bence meçhuldür.

Bunlardan sonra gelen askerlere, Çağatay ve Coçı Uluslarında yasaklı (Moğolca albatu) denilmiş. ALİŞİR NEVAYF bunları:

«Yasağlıg denilen kara cerig, Ye'cüc ve Me'cüc'a benzer, onlar için eziyetti hayattan ve sürünmekten kurtuluş yok. Yasak tartmak'tan nefes alamazlar. İşleri yağma edebildiğini talan etmek, kendi ülkesinin haricine çıkarsa sebze yapraklarını yok eden çekirgeler gibi tahribatta bulunmaktan ibarettir. Onların insanlıkla alış verişi yok, Müslümanlıklarının da manası yok, fehm ve idraktan ari, akıl ve insaftan mahrum vücutleri sıcak ve soğuğu farketmez, aç ve yalangaçlıktan müteessir olmaz,.hayvanlık tarafları galib, insani tarafları azdır» diye tavsif etmiştir. Buradaki «yasak tartmak» Osmanlı ordusundaki «yörük»lerin mükellefiyeti ile bir olsa gerektir. İşte Doğu Türk ve Moğol ordularının esas kütlesi bundan ibarettir. Gerek tüşimel ve gerek nöker'lerin hizmetinde İlhanlı, Çağatay ve Coçı Uluslarına birt, boğul, kütelcı, horigi, kul ve çora gibi muhtelif isimler taşıyan hademe ve esirler olmuş; bunları beğler bazan kızlarile beraber çeyiz olarak ta vermişler, fakat bunlar Avrupa manasiyle muayyen bir irsi serf sınıfı teşkil etmemişler ve göçebe hayatı buna müsait olmamıştır.

Yasaklı kara çerig, beğlerin hizmetinde olmakla beraber onların kölesi değildi, onları beyler çeyiz olarak veremez, bilakis yasaklıklarda harplerde elde ettikleri esirleri köle olarak istihdam etmişlerdir. Çin'de yahut Rusya'da (mesela Kasım şehrinde) toprağa bilfiil bağlanan bir Türk beyi irsi boğul ve çura'larını hediye ettiğinden bahsediyorsa [608 b] da bu, yabancı muhitinde husule gelen istisnai'hal olsa gerektir.

REŞİDEDDİN de:

«Moğollar mutegallip olduklarından vilayetlerin -imarile bizzat meşgul olmayıp, kendi esir ve bendeleri el ile imar ediyorlar» gibi sözler vardır. Fakat bunlar da devamlı bir servage ifade etmez. Bu cihetten ülüş sistemine, kopı'larda şekil muhtelif rencber kuvvetini istismar hususuna, Türk ve Moğol feodalitesi dememiz, kelimenin Avrupa'daki manasını ifade etmez.
Burada ÜLÜŞ SİSTEMİNİN TÜRK TARİHİNDEKİ EHEMMİYETİ meselesine temas etmek icab ediyor.

Çağatay ve Coçı Ulusu tarihlerinde devletin intizam ve asayişinden bahsederken:

«Büyüklerin kopı ve sübe'leri muayyen ve intizam dahilinde, herkesin yurd ve makam'ı, savıın ve cerge'si malûm idi; şöyle ki, hiçbir büyük bir küçüğe taaddi ve tecavüz edemez ve hiçbir küçük te kanun dairesinden -çıkarak haddinden dışarı hareket eylemezdi» denilmektedir. Bunlardan «kopı», malûm, malikane demektir; «sübe», askeri kıt'aya iaşe maksadiyle değil de strateji itibarile ayrılan yer; «yurd», uruğun, yahut askeri kıt'anın hayat ve i'aşe sahası; «makam», yurdun yaylak ve kışlak yerlerinde muayyen durak yerleri; «savrın», (yahut «savrı»), ziyafet ve hediyeler verme nizamı; «cerge» ise, merasimde, bilhassa avcılıkta riayet edilmesi mecburi kaide, nizam ve sıradır.

İşte Türk beğleri el ve ulusları bu hususlarda eskiden beri müteamil olan türe'ye tabi kaldıkça, Türk ve Moğol cemiyetinin hayatı tam yolunda ve normal olarak cereyan ediyor demektir; hükümdardan istenen de ancak bu türe'nin mer'iyetini temin etmektir. Kopı, bu listenin başında geliyor. Çünkü kopı bir devletin çekirdeğidir.

Bunun dahilinde kopı sahibi Moğollar'da dört memura dayanır:

1) damga (müdür),
2) yasavul (hakim),
3) demeçi (yahut bitikçi)
4) sülenge (iktisadi işlerin memuru).

Bunlar kopı'nın tüşimel'leridir. Bir vilayet ve bir devlette, bu dört esas ile idare olunur.
Türk ve Moğol illerinde devletin yenileşmesi, ülüş sisteminin zaruri icabıdır. Çünkü memleket ülüş (ulus)ler sıfatiyle hükümdar aile efradı arasında, kopı'larda yine evlada taksim olunca 4-6 batında (takriben 100-150 senede, yurdlar küçülür, tümenler ütük denilen küçük parçalara bölünmüş olur. O zaman ulusları, inçü sahipleri sıfatiyle, idare eden hakim hanedan azası, ufak kabilelere riyaset etmekle iktifa edince, iş kabile reislerile çarpışmaya müncer olur. Çünkü Hanların işi ayrı kabileyi idare değil, kabileler arasında muvazene temin etmektir. Malikaneler küçülüp iş kabile riyasetine kalınca, hanlara (törelere) karşı beğler çıkar. Umğ içinde beğler kuvvetlidir, töre'ler ise orada yabancıdır. Fakat beğlerin hakimiyeti, bir kabilenin diğerleri üzerinde tegallübü demektir. Buna uzun zaman tahammül edilmez; kabile beğlerinin tegallübü, mületi uruğlar arası müşterek hakim olacak olan Açina-oğullarını aranmağa mecbur eder. Mogolistan'da bu yolda han (uruk) ile noyanlar' (Karacı) arasındaki savaşlar, 14. üncü asrın ortasında hanların mağlûbiyetile, fakat 16. ncı asrın başında tekrar hanların galibiyet ile neticelendi. İlhanlılar ile Coçı ve Çağatay Ulusu hanları da mevkilerini, rakip sıfatiyle başkaldıran ve hanları kendilerine oyuncak etmek isteyen beğlere terkettiler.

Diğer taraftan biz yukarıda (s. 13, 26, 97, 112) Açina-oğullarının, hakanların bidayette ancak kabileler arasında hakem olan, akıl ve tecrübe ile ve eski türe'lerin hamili olmak sıfatiyle, ahali arasında manevi bir nüfuz kazanan demirci tarhanlar, olduğunu anlatmıştık Bunlar memleketin iç idaresi hususunda askere, kılıç kuvvetine, istihkamlara dayanmıyacak, mal, mülk ve saraylara malik olmıyacak, kaleler binasına yol vermiyecek ve halkın murakabe ve kontrolünden kaçınmıyacak ve halktan uzaklaşmıyacaktı. Halk onları beğenmediği vakit bertaraf etmek ve öldürmek hakkına malik olduğu zaman kendi reisi saymış ve sevmiştir. Çengiz de böyle bir ideal hakem-hükümdar olarak işe başlamıştır. Fakat fütuhatlar neticesinde Hanların ellerine geçen sayısız servetler, onlarca benimsenmiş; torunları ötede beride istihkamlar vücude getirmek, ücretli askerler tutmak yoluna girmiş ve kendi "milletine karşı müstağni davranmış ve neticede millet de onlara eskisi gibi dayanç olmamıştır. 14 üncü asırda Coçı ve İlhanlı uluslarında hanedan azasından inçü'lerin de yaşıyanlarının hisseleri küçülmüş olduğu halde, sülalenin hükümranlık eden kolu, sayısı az fakat servet ve samana garkolmuş bir zümre teşkil ediyordu. Olcaytu zamanında bunlarla hatunlarının ve orda'larının masrafı için kendi inçü ve tonluk gelirlerinden başka, devlet bütçesine ydda 500 tümen yani tam 5 milyon dinar kadar bir «tevfir» yani hususi zam yapılmıştır. Böylece bunların vazifeleri, uruğlar arasında müvazene temini ile kuvvet kesbetmek ve halkı, Göktürk yazıtları tabirile «karabudun» u, beğlerin tegallübüne karşı korumak olan hanlar, cemiyet içinde, bir istismarcı zümre olarak sivrildi. Demek ülüş sistemi,neticesinde, bir asır zarfında hanedanın inçü'lerde yaşıyanları beğlerle karşı karşıya kaldığı halde, işbaşında olanları Türk ve Moğol tebaanın kütlesinden uzaklaşmış bulunuyordu.

İşte bütün Türk tarihi bu gibi hallerin tekerrüründen ibaret olan devreleri arzeder. Türk rivayetlerinde de, önce Türk hakanları hükümran olmuş, sonra hakimiyet yede-taşını çalan Oğuz yabgularına geçmiş diye gösterilir. Bu da, hakimiyetin eşki Saka'lardan ve onların esas kolu olan Türk hakanlarından Kun yabgularına geçmesi demek olsa gerektir. Göktürk Hakanları kitabelerde, Kutluğ Handan önce beğlerin tegallübünden şikayet ediyorlar. 760 yılında Batı Göktürklerinden hakimiyet Yedisu'da Korluk yabgularına geçti. Bu hadiseye ait GARDİZİ'de naklolunan rivayet, Hakanlardan Khutoğlan Hakan ile beraber bütün Hakanilerin öldürülüp hakanın vazifelerini Karlukların yabgusu'nun üzerine aldığını anlatmaktadır. Karahanlılarda da yine ayni Karluk yabgularının hakanlara muarız çıktığını görüyoruz. Demek ki her devirde Hakanlar ile Beğler arasında bir növbetleşme vaki olmuştur.

Orhun yazıtları okunup tarihçilerin istifadesine konulduktan sonra, 1896 yılında Türk tarihine ait neşredilen eserler bu tarihi anlayışta bir dönüm noktasını teşkil etmişlerdiyse de, Türklerde devletler kurulmasına saik olan amiller ve Türk devlet teşkilatçılığının esasi meselesi bugüne kadar layıkiyle aydınlatılmamıştır. Mezkûr senede ortaya atılan fikirlerin taşında LĞON CAHUN'un, Türk ve Moğolların tarihini klan münasebetleri bakımından mütalea etmenin yanlış olduğu, bu tarihin Asya'da büyük inkılaplar yapan ve yaşıyan milletlerin (nations vivantes) tarihi olduğuna dair o zaman için yepyeni görülen mütalaaları gelmektedir. Şark mehazlarını bizzat okuyan ve Orhun yazıtlarının tahlili işine de iştirak eden W. BARTHOLD ise, ayni senede intişar eden bir yazısında iptidai kavimlerle göçebeler arasındaki farkın büyük olduğu, göçebe Türklerin tarihinin tıpkı medeni Avrupa kavimlerinin tarihi gibi tarihi tekamül kaidesine uygun inki şaf safhalarını arzettiği, bu kavimlerin tarihini Binbir Gece masall in yahut klan mücadeleleri bakımından mütalea etmenin yanlış olduğu, bunlarda da zengin ve fakir sınıflar bulunup bu sınıflar arasında mücadeleler vaki olduğu, bu yüzden buhranların zuhur ettiği, Türklerin tarihi de içtimai gurupların ve iktisadi menfaatlerin çarpışmasının tarihi olduğuna dair mütalealarını yine o zaman için yepyeni bir fikir olarak ortaya atmıştır.

BARTHOLD, 1918 yılında intişar eden eserinde, ayni fikirleri daha * genişçe izah etmiş, Türkler ve Moğollar tarafından kurulan cihanşümul devletler dağılırken bunların unığlara değil, memleketlere ayrılmış olduğunu, medeni İran'da kurulan İlhani devletinin hayatı, göçebe bir kavmin idaresi altına aldığı medeni bir milletin muhitinde tedricen onun tesirine düşmesi, fatihlerin medeni hayat zevklerini göçebe hayatın hürriyetiyle muvazi yaşatmak yolunda uğraşmaları, nihayet yerlilere temessül eylemesi safhalarını arzettiğini; bu göçebelerin iz bırakmadan kaybolmadıklarını, buralarda daha sağlam bir devlet teşkilatı bıraktıklarını, Çin'de ve Rusya'da da böyle olduğunu, göçebelerin medeni hayatın inkişafına sebebiyet verdiklerini, İran tarihinde medeniyetçe en mütekamil devrin İlhanlı devri olduğunu anlatmış ve Türk tarihini göçebe Arapların tarihine benzetmiştir." Fakat BARTHOLD, Türk tarihini böyle göçebe bir milletin tarihi telakki ettiğinden, onun Türk devletlerinin kuruluş çağlarını anlayışı Türkoloğ W. RADLOFF'unkinden farklı olmayıp, işi yine klan münasebetlerine dökmekten ibaret kalmıştır.

W. RADLOFF'un güney Altay'daki Kazak-Kırgız'lardan Kirey ve Karatay uruğları üzerindeki müşahedelerine dayanarak, uzun uzadıya anlattığı nazariyelerine göre, Türkleri devletler kurmaya sevkeden ve ayni zamanda bu devletlerin dağılmasına da sebeb olan esas amil: uruğların çoğalması ve şubelerinden yeni ufak oymakların türemesiyle yeni yeni büyük camiaların teşekkülü prosesinde görülen ve uruğ hayatını daima canlı bir halde bulunduran «akıcı unsur» (flüssiges Element) dur. Ona göre; adeta biolojik ve şuursuz olarak cereyan eden bu uruğ içi tahavvüller, muhteris uruğ başkanlar. ve kahramanlar tarafından siyasi teşekküller vücuda getirmek yolunda istifade edilir, tab'an konservativ ve siyasi maceralara karşı isteksiz olan unığlar bazan zorla bu siyasi hadiselere sokulurlar, neticede bazan büyük devletler kurulur; fakat haleflerine devletçilik an'anesi babında hiçbir miras, hatta bazan isim bile bırakmadan ayni klan hayatı şartları altında sönüp gider. Ortaasya göçebe kavimlerinin içtimai teşkilatı meselesiyle uğraşan ve son yıllarda neşriyatta bulunan diğer bazı alimler de, Türk ve Moğol devlet teşkilatının esas nümunesi olarak Yakutların en kuzey ve en geri kalan uruğu olan Dolgan'ların, biri askerlik yapan ve diğeri iktisadi işleri idare eden iki tabakası ile onların üçlü idare teşkilatını almışlar ve bu teşkilatı Doğu Afrika'daki göçebe kavimlerin teşkilatı ile karşılaştırmışlardır.

Benim anlayışıma göre ise, Türk .tarihi yalnız göçebe kavimlerin tarihi olmayıp, en faal unsur göçebeler olmakla beraber, bu tarih, göçebe, yarı yerleşik ve yerleşik kavimlerin münasebetleri tarihidir. Devletler, Türklerin ücra köşelerde yaşıyan kabileleri tarafından "değil, her vakit siyasi zümreler sıfatiyle, meydanda bulunan Uruğlar arasında kurulmuş; bunlarda da siyasi değişmeleri doğuran başlıca amil sıfatiyle, çekirdek halinde bünyelerinde daima yaşadığını ve çok vakit çifte kırallık şeklinde tezahür ettiğini yukarıda birkaç defa anlattığım bir devletçilik ananesi müessir olmuştur. Bu da, şimdi bahsettiğimiz ve tekamül safhaları geçiren ülüş sistemi'ne dayanmıştır. İçtimai ve iktisadi şartlara göre zuhur eden mücadeleler, hakanlarda beyler arasında iktidar münavebesine müncer olmuş; gerek hakanların ve gerekse beylerin hakimiyeti zamanla yine iktisadi şartlara göre tefessüh edince yenileşmeler husule, gelmiştir. Hanlarla beyler arasındaki iktidar münavebesi uzun devirlerde husule gelmişse de, tekmil tarih toptan müşahede edilince, bunlar insana muasır memleketlerdeki siyasi fırkaların iktidar münavebesi intibaını veriyor. Eski demirci hakanlar neslinden gelen hanlar olsun; Oğuz, Karluk, Calayır, Barlas, Mangıt, Uyrat ve Çuras uruğ reisleri gibi beyler olsun, zaman geçtikçe açılan bir inkişaf hayatını yaşatmışlardır. Yani ülüş sistemi neticesinde husule gelen tahavvüller, milletin düştüğü yerde kalması, yahut — bu ülüş (Rusça udel) sistemi hakkında eserler yazan bazı Rus müelliflerinin kaydettiği gibi —, bir kadem daha gerilemesi demek olmamış, bilakis dahili tekamüller bu tahavvüllerin doğurduğu şartlar içinde husule gelmiştir, Uruğların, RADLOFF ve BARTHOLD'un zannettikleri gibi, siyasi mana ile isteksiz (apatik) ve kayıtsız olup, yalnız rehberler tarafından devlet kurma davasına sürüklenmiş olmaları varid değildir. Barthold'un İstanbul'da okuduğu konferanslarının birincisinde Göktürk hanları ile Tokuzoğuzlar arasındaki mücadeleyi bu şekilde izah etmesi, Tokuzoğuz = Göktürk demek olduğuna dair fikirlerine dayanmaktadır, ki bunun yanlışlığını yukarıda izah etmiştim. Bilakis Türk göçebe unsurunun ekseriyeti pek eskiden bir askeri devlet an'anesini yaşattığına göre, siyasi ve içtimai hadiselere daima çabuk intibak etmiş ve devletçilik umdesine uymuştur. Türk kavimlerinde uruğ (klan) taksimatı da her vakit askeri taksimat (on, yüz, bin, tümen, sağ ve sol) ile muvazi ve ancak ona tabi olarak yaşamıştır. Bu husus, Türk içtimaiyatına ait yapılan yeni neşriyatta da kabul edilmektedir. Ordu uruğlara göre teşkil edilmişse de, ülüş sistemi neticesinde bu uruğ orduları ulus ve inçü'ler arasında taksim edile edile dağılmış, bu yüzden Türklerde Oğuz, Kıpçak, Kırgız gibi büyük camialar, bu uruğların mühim bir kısmını içlerinde muhafaza etmekle beraber, daima diğer tarihi uruğların kırıntılarından toplanan binbir çeşit boy ve oymaklardan teşekkül etmiş olduğunu, bu büyük uruğların bugünkü vaziyetini tetkik ederek, tesbit edebiliyoruz. 1112.nci asırlarda, büyük uruğ şekillerini muhafaza eylemek istidadını gösteren camiaların da, 13-14 üncü asırlardaki kaynaşmalarda, dağılıp gitmiş olduğunu yukarıda anlatmıştım.

Türklerin ve Moğolların 13-14. üncü asırlarda Önasya'da ve İran'da hakimiyeti, BARTHOLD'un zannettiği gibi, «göçebelerin medeni tebaaları arasında, bazı izler bırakarak, erimesi» hadisesini değil, kendisinin olgunlaştırdığı şerait içinde tekamülü safhalarını arzetmiştir. Servet il samanda yüzmekte ve muhteşem saraylarda muhafızların himayesi altında yaşamakla eski Argimpay'lara ve demirci tarhanlara artık hiç benzemez görünen İlhanlılar, yaşadıkları medeni hayata, İran ve yahut Arap kültürlerinin tesiri altında tefessüh ederek değil, kendi hayat şartlarına göre inkişaf ederek, yükselmişlerdi.

İBN FADLALLAH AL-'UMARİ, İlhanlılar hakkında:

«Bu hükümdarlar memleketlerinde emir ve nehiy işlerine hiç iltifat etmezler, keza memleketin varidat ve masrafları işine de müdahale eylemezler, tekmil memleketi vezir idare eder, bütün devletin idare işi ona düşer, tayin ve azil, vermek ve almak hususunun ancak pek mühim olanları hakkında vezir hükümdarın reyine müracaat eder. Askeri işler tamamiyle Ulus emirine aittir. Nasıl ki Gazan ve Olcaytu zamanında Kutlukşah, Ebu-Said zamanında Çoban böyle idiler. Memleketi bilfiil idare edenler bunlardır» demişse, bu İl-hanldarda da eski Göktürk, Karahan ve Hazarlarda görülen çifte kırallık sisteminin yaşamış olması demektir. Maveraünnehir Türk Hanlarının idaresini İranlı Samani'lerin idaresiyle mukayese eden BARTHOLD, Türk idare sisteminde merkeziyetsizliğin daima hakim olarak kaldığını kaydetmiştir. Çünkü ülüş sistemi bunu icap ettiriyordu. İlhanlılar, memleketlerini (Anadolu'ya nisbetle gördüğümüz gibi, Irak ve Fars ülkelerini de) daima değiştirilen valii umumiler vasıtasiyle idare etmişlerdir; fakat valilerin, feodalların ve uruğlar arasında yaşıyan prenslerin salahiyetleri geniş olduğundan, eski federasyon esası bozulmadığı gibi, merkeziyet sistemi ile ülüş sistemi arasında bir harmoni temin edilmiştir. Orduların çoğu uruğlara göre teşkil edilmiş; fakat Gazan Han kölelerden «Has tümen» teşkil edip, buna Pulat Cinsang'ı başkumandan tayin etti; Osmanlıların «yeniçeri» lerine benzeyen bu teşkilat, Olcaytu ve Ebu-Said zamanında da yaşadı. Gerçi ülüş sistemi neticesinde İlhanlı devletinde hanlar mevkilerini beğlere farkettiler; fakat ayni ülüş sisteminin ve ordu teşkilinin Gazan Han tarafından ıslah .olunan şekli Osmanlı devletinde, LEOPOLD VON RANKE'nin «Osmanlı kudretinin şırrı» diye tavsif ettiği şekillerini alarak, inkişafına devam etti.

Medeniyetler milletlerin ortak malıdır, hiçbir milletin saf bir «kendi medeniyeti» yoktur; fakat feodalizmin Türklerde ve Moğollarda inkişaf eden ülüş şekli muhakkak, bunların kendi hayat şartlarına göre teessüs ve inkişaf eden bir sistemidir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön İlhanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir