Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İlhanlılar Zamanında Önasya Türklerinin Kültür Hayatı

Burada İlhanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

İlhanlılar Zamanında Önasya Türklerinin Kültür Hayatı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:47

İLHANLILAR ZAMANINDA ÖNASYA TÜRKLERİNİN KÜLTÜR HAYATİ

İlhanlılar zamanındaki kültür hayatında DİN GÖRÜŞLERİ başta gelmektedir, Moğolların tarihiyle meşgul olanlar. Hülegü gibi Uzakdoğu manasiyle münevver bir zatın akide itibariyle Şamani kalmış olmasını muhtemel görmüyorlar. Bu yüzdendir, ki kendisinin ve oğlu Abaka'nın Buddist olduğunu gösteren kayıtlara fazla kıymet veriyor, hatta bu iki hükümdarın Buddizmin Maytreya mezhebine salik olduğunu bile bazan kat'iyetle söylüyorlar. Elimizde mevcut ve doğruluğu şüphe götürmez kayıtlar ise, her iki hükümdarın Şamani, kaldığını gösteriyor. Bunların sarayında Şamani ayinlerinin icra edildiği ve bunun Azerbaycan ve Anadolu'daki Müslüman Türk sofilerine tesir ettiği malumdur. Şamanizmin, Avrupa terbiyesi görmüş ve bunu cidden benimsemiş olan Türk ve Moğollar arasında bile pekala yaşıyabildiğini de, geçen ve bu asırda görülen misaller vazıh olarak göstermiştir. Bununla beraber, İlhanlılarda müsbet bir iş görülünce, bunu, orada inkişaf ettiği mübalağalı olarak tasavvur olunan Hıristiyanlığa nisbet etmek adeti de vardır.
İlhanlılarda gerçekten Buddizme olduğu gibi Hıristiyanlığa intisap edenler de olmuştur.

Fakat Hıristiyanlık hakkındaki hakikat ancak şudur:

Ön-asya'da Moğol hakimiyetini ilk kuran Cormagon Noyan Müslümanlarla harbettiği için, Şamani olduğu halde, Hıristiyanlara karşı himaye göstermiş, Tebriz'de ve Nahçivan'da kiliseler binasına müsaade etmişti [323]. Halefi olan Baycu Noyan, papa TV. İnnocent ile siyasi münasebetler tesis ederek, Aybek isminde birisini elçi olarak gönderdiyse de, kendisi daha çok Müslümanlara mütemayildi.

Baycu'nun generalleri papanın elçilerine:

Hıristiyan olmak ve Fransız kiralı ile dost geçinmek istediklerini, fakat Frenklerin «Türkiye'ye ve Haleb'e» girmelerine mani olacaklarını anlattılar. Buna halef olan İlçigiday Noyan, Nayman uruğundan olup nesturi Hıristiyan mezhebine mensuptu. Fakat, Fransa kıratı IX. Lui namına gönderdiği ve Latince tercümesi zamanımıza kadar Fransa Devlet Arşivinde mahfuz bulunan bir mektubunda Göyük Kaan'ın «cihanın padişahı» olduğunu bildirerek, Fransa kıralını oğlu tesmiye etmiş ve büyük Kaan'ın azametini ve kudretini anlıyarak itaat etmezse, fena akıbetlere maruz kalacağım söyliyerek, tehdit etmiştir. Yani onun Hıristiyanlığa mensup olması, devletin ve milletin menafiine tabi kalmıştır.

İlçigiday, Mengü Kaan tarafından (1251 de) azledilince tekrar iş başına gelen Baycu, bu defa Müslümanlara daha yakın oldu. Doğu İran (Horasan ve Mazenderan) valii umumisi olan Çintemür (1131-1135), kendisine tabi ülkeleri Horezmli Müslüman Türkler ve Horasanlı Tacik memurlar vasıtasiyle idare etti. Bu Horasanlıların başında da sonradan İlhanlıların büyük vezirleri olan Cuveyniler ailesinin reisi Bahaeddin Cüveyni bulunuyordu. Hülegü'nün Kerait kabilesinden olan anası Surgaktuna Hatun gibi, ayni kabileden olan büyük karısı Tokuz Hatun da, nesturi Hıristiyan mezhebinde idiler. Bu kadın Hıristiyanları himaye etmiştir; onun orda'sında ve Aladağ'daki yaylasında kilisesi bulunup çan çalınırdı. Fakat, somaki bazı Müslüman ve Osmanlı müelliflerinin zannettiği gibi, Hülegü, bu kadının hatırı için, Hıristiyanları Müslümanlara tercih etmiş değildir. Süryani patriklerinin hayatına ait kayıtlar, yalnız Hülegü'nün değil, kadınının dahi devlet işlerini kendi akidesinden yüksek tuttuğunu, papasların Müslümanlara karşı olan entrikalarına kulak asmadığım gösteriyorlar.

Müslüman Selçukluların Sultanı İzzeddin Keykavus II. yi Hülegü'nün nezdinde bu Tokuz Hatun himaye etmişti. Hıristiyan şikayetlerinin reddedilişinde her vakit hükümdarın, bütün dinlerin fevkinde ve bitaraf bulunması icab ettiğine inandığı görülmektedir. Abaka Han Buddist Uygur bahşışlarına fazla iltifat göstermiş, fakat Hıristiyanları da himaye etmiştir. Bunlardan bilhassa Makikh, soma Mar Denha ismindeki iki Süryani patriğine iltifatlarda bulunduğu kayıtlıdır. Şimali Çin'de Şan-si vilayetindeki Tokto mıntakasında Nesturilerin patriği olan Uygur Rabban Çauma ile Hanbalık (Pekin) daki nesturi patriği Uygur Markus, 1275 te İran'a gelerek Abaka Han'ın müsaadesiyle Horasan'da Tus yanında bir manastır kurdular. İlhanlılar, Mısır Memluklarına karşı yapılan seferlerde Hıristiyanları da ordularında bulundurdular. 1281 de prens Mengü Temür (Hülegü'nün oğlu) idaresinde yapılan seferde 30.000 kadar Ermeni ve Gürcü askeri vardı. Müslümanlığı kabul etmiş olmasına rağmen Ahmet-Tekudar Hanın ordusunda da Gürcü ve Ermeniler bulunuyordu. Fakat Moğollar Hıristiyan Gürcülere karşı seferlerinde Azerbaycan ve Arran'ın Müslüman Türklerini beraberlerinde alarak Hıristiyanların kiliselerini tahrip edip yaktılar.

Dinlere intisap umumiyetle pek az bir mana ifade ediyordu. Ahmed Tekudar, gençliğinde Hıristiyan olmuş ve «Nikola» ismini almıştı. Gazan Han, İslamiyeti kabul etmeden önce Buddistti; Müslüman olduktan soma da diğer dinlere karşı müsamaha siyasetini takib etti. Nesturi katoliko-su Yabalaha III. ile iyi ve samimi münasebette bulundu. Bir Hıristiyan Kirayit kadından doğma olan kardeşi Olcaytu'nun da, gençliğinde Hıristiyan vaftizi edilmiş olduğunu yukarıda zikrettik. Onun dayısı olan Kirayit Noyan'ın Buddist Uygurların tesirinde bulunduğuna dair bir kaydı nakletmiştik. Halbuki mevlevi tarikatine intisap eden bir Müslüman olmasından önce Tebriz'deki nesturi Hıristiyan kilisesi mahalle heyetinin azası sayılmıştır.

Umumiyetle garplı alimlerin, Nayman ve Kirayit kabilesinden olan her generale ve her kadına Hıristiyan nazariyle bakmaları ve bunların Hıristiyanlık hisleri hakkındaki tasavvurları, ancak kendilerinin Hıristiyanlık hislerinden gelmektedir.

Bir İngiliz müsteşrikinin Hıristiyan Kirayitlere ait yakında intişar eden tetkikinde, İlhanlı Ebu-Said Han zamanında Kirayit emirleri İrcacin ve Kurmışı'nın isyanlarını bile Hıristiyanlık gayreti neticesi imiş gibi izah edilmiştir, ki çok yanlıştır, Mengü Kaan'ın Hırstiyan papazlarının vaızlarını dinlemesinden, onun Hıristiyanlığı kabul ettiği hakkında Karakorum Hıristiyanları ağzından naklolunan rivayetleri, daha DE-GUİGNES:

«Ermeni rahibinin uydurması» diye izah etmiştir, İlhanlılar hakkındaki rivayetlerin çoğu da hep bu gibi kaynaklardan gelmektedir.
Herhalde Haçlıların, Tatarları Müslümanlara karşı kendi saflarında bulunduracaklarına dair olan ümitleri suya düşmüş, bilakis İlhanlılar zamanında Anadolu'daki Tatar noyanlarının isyanları ve onların tenkili dolyı-siyle yüzbinlerce yeni Türk kütlesi Bizans sınırlarında yayılmış ve Türklerin Hıristiyan alemine karşı yeni hamleleri bununla başlamıştır. Gerçi nesturi Hıristiyan propagandası Moğolistan'da çok eskiden başlamıştı. Moğol hanları milliyet itibariyle kendilerinden olan Kirayit ve Uygur Hıristiyanlarına mühim mevkiler vermişler, onlarla evlenmişler ve onların dini propagandalarına müsaade etmişlerdir. Fakat Türk ve Moğoldan olmıyan Ermeni, Gürcü, Rum, Rus, Süryani ve sairenin Moğollar nazarında itibarı olmamıştır. Bizans'ın, Selçuklular zamanında olduğu kadar bile itibarı yoktu. Bizans imparatoru Mikhail Paleoloğos, hanlara takarrüp ümidile, kızı Despina'yı 1265 de Abaka Han'a göndermişti. Bu kadın, Abaka'nın kadınları listesinin sonunda ve «kuma» (cariye)lar listesinin yanında zikredilmiştir, Han'ın bu kadından hiç bir çocuğu olmamıştır. İmparator Andronikos II. de kızı Mariya'yı Gazan Han'a vermişti.

Bu kız, ancak onun vefatından sonra gelip, Olcaytu'nun haremine intisap etti. Bizans tarihlerinde büyük hadise olarak anlatılan bu «izdivaç» keyfiyeti REŞİDEDDİN'de:

«İstanbul padişahı kendi kızını kuma (yani cariye) sıfatiyle padişahın hizmetine göndereceğini bildirecek elçiler gönderirdi» şeklinde zikredilmekle iktifa edilmiştir, HAFİZ ABRU da Olcaytu'nun kadınları listesinin sonunda zikredilmiş ve eski Tespina (Despina) nın yerini tuttu demekle iktifa edilmiştir.

Olcaytu'nun da bu kadından evladı olmamıştır. Herhalde her iki kadından hanların evladı olmamıştır. Galiba, Uzakdoğu'da Çinli kadınlardan doğan evladın miras hakkına malik olamayışı gibi, Önasya'daki Moğollar da Türk ve Moğol olmıyan kadınları cariye telakki ve onlardan evlat olmasını istememişlerdir. Firenk tipinde evladın mekruh görülmesinin de bu hususta rolü olmuştur. Takarrüp maksadiyle gönderilen bu iki kadından başka hiçbir Moğol prensinin yahut emirinin Rum'dan bir karı ile evlendiği mervi değildir.

Bizans imparatorları Altun-Orda hanlarına ve Nogay'a da kızlarını vermişlerse de onlar dahi resmi kadınlar listesinde sayılmamıştır. Özbek Han ise Bizans imparatorunun kızma doğumdan önce memleketine dönmek müsaadesini vermiştir. Selçuklu Sultanlarında Bizansldarla evlenmenin makbul olduğunu yukarıda zikrettik. Gürcü kıralının kızından doğmak bile bir asalet verici saydarak Giyaseddin Keyhüsrev II, Gürcü Hatun'dan doğan oğlu Alaeddin Keykubad II. yi diğer kadınlarından doğan iki oğluna, yaşı küçük olmasına rağmen, tercih ederek veliaht tayin etmişti. İlhanlılarda Ermeni ve Gürcülerden evlenmek ve onları yüksek memuriyetlere tayin etmek te olmamıştır. Tekudar Ahmed Han'ın büyük kadını olan «Ermeni Hatun» u Ermeni zannetmek ve sonradan emir İrencin'le evlenmesi dolayısiyle bu aileyi bir Hıristiyan ailesi diye telakki etmek yanlıştır. Burada Ermeni, ancak "bir isimden ibarettir, bu kadının Kongrat kabilesinden' bir Moğol beğinin kızı olduğu REŞİDEDDİN ve diğer menbalarda sarih olarak kaydedilmiştir. SPULER, Hülegü ile Abaka ve Ahmed Hanların büyük emirlerinden olan Anadolu valii umumisi Alınak Noyan'ı Gürcü olarak kaydetmiştir. Halbuki bu Noyan'ın Kirayit kabilesinin eşrafı Ya-savur Bahşı'nın oğlu olduğu, REŞİDEDDİN ile diğer bütün menbalarda kayıtlıdır. SPULER ancak VASSAF'da İlhanlıların ordusuna alman Gürcülerin bu Alınak'a tabi bulunduklarına dair bir kaydı yanlış anlıyarak bu hataya düşmüştür.

Şamani kalan Moğolların Buddizm ve Hıristiyanlık ile İslamiyet arasında sallandıktan sonra birden İslamiyet'e meyletmeleri, Türk milletinin ekseriyetinin Müslümanlığı artık çoktan kabul etmiş olmasının tesiriyle; diğer taraftan da Müslümanların Tatarlara karşı takt'lı hareketiyle izah edilmelidir. Müslümanlar daha Çengiz çağında hükümdarların yanında mühim yer tutmuşlardı. Horezmli Mahmud Yalvaç ile Karluklardan Danişmend ve, Hasan isminde ikisi, Çengiz'in Belcivane'deki arkadaşlarından idi. Bu ise, Muhammed peygamberin mağarada gizlendiğinde yanında bulunmak kadar şerefli bir iş sayılıyordu. Kaan'lar nezdindeki Yalvaç-oğulları gibi Çengiz'in oğlu Çağatay'ın veziri Habeş 'Amid, Argu'lu bir Müslüman Türktü. Çağatay'ın oğlu Kara Hülegü gibi Çoçı Han'ın oğlu Berke de, pek erkenden İslam telkinine kapıldılar.

Bunun emsali gittikçe çoğaldı. Mengü Kaan tarafından Horasan valii-umumisi olarak bulunduğunu yukarıda zikrettiğim Uygur Çıntemür'den sonra bu mühim vazifede, yine Uygurlardan olup Çengiz'in oğullarına muallimlik eden Körküz (1235-1242) bulundu. Bu Körküz (ismi Hıristiyan Georges olmasına rağmen) Buddistti, soma Müslüman oldu. Bunların zamanında ordu kumandanı olan Kühüday Noyan da, Mardin sultanı ile sulh akdettikten sonra Müslüman oldu. Körküz'e halef olan valii umumi Uyrat (yahut Uygur) uruğundan Argun Aka (1243 -1255), Uygurca yazan münevver bir zattı ve mükemmel bir hattattı. Müslümanlığa mütemayil ve Şeyh Sadeddin Hamevi ile sohbet ederdi, nitekim hayatının sonunda Müslüman oldu. Pek kuvvetli Müslüman olup, iyi. bir İslam terbiyesi de almış olan oğlu Nevruz Noyan ise, somadan İlhan Gazan'ın Müslüman olmasına sebeb oldu. Hülegü ile beraber gelen Moğol büyüklerinden Çengiz Han'ın kızının oğlu Musa Küregen ile emirlerden Hüseyin Aga Müslüman olmuşlardı. Bunların evlatları samimi Müslüman ailelerini teşkil ettiler. Bu gibi hadiseler, İslam mütefekkir ve siyasileriyle ulema ve şeyhlerine, Moğollara yarının Müslümanı, Müslümanlığa namzed nazariyle bakma lüzumunu telkin etti ve bunların yanlarında bulunarak kendilerine telkinde bulunmanın en büyük sevap iş olduğu fikrini verdi.

Şarktan gelen Tatarların Şamanlığını Müslüman Türkler bir «gavurluk» ve «mecusilik» den ziyade, bir Müslümanlık namzedinin «cehalet»i, yahut «cahiliyet»i saymışlardır. Bunu, Türkistan'da Moğollar devrinde yazdan Yesevi menkıbelerinden öğreniyoruz, ki onlar Müslüman kızlarının bu Şamani Türk ve Moğol ekabiriyle evlenmelerine asla itiraz etmemişlerdir. Anadolu'da CELALEDDİN RUMİ ve halefleri de ayni fikirde bulunmuşlar ve bunu eserlerinde tebarüz ettirmişlerdir.

Celaleddin Rumi, Müslüman olacaklarına inandığı Tatarlara feragatle bakılmasını tavsiye etmiş ve bir şiirinde:

«Son Tatarlardan korkuyorsan, Tanrı'yı tanımıyorsun demektir; ben ise onları yüz tane iman sancağı ile istikbal ediyorum» demiştir. Gazan Han Müslüman olduktan soma Mevlana'nın bu şiirini kendi hırkasına altunla yazdırmıştır.

Celaleddin Rumi diğer bir şiirinde:

«Eğer bana sırdaş isen, sana sırrımızı ifşa edeyim:
Halk Tatarlardan kaçıyorsa, biz Tatarları yaradan Tanrı'ya hizmet edelim» demiştir.

Mevlana'nın mürid" olan vezir Muineddin Pervane, kendisinin Moğollarla mümaşatını ve onlara odtün mevcudiyetiyle yardımını «beka-yı İslam ve kesret-i İslam için çalışmak» diye tarif ediyordu; Mevlana onun Şamlı ve Mısırlılara karşı Tatarlara yardım etmesini de, Allah'ın rahmetinden ümitvar olarak yapılan bir iş diye göstermiş ve bundan menetmemiştir.
Mevlana'nın halifesi olan arif Çelebi hakkında EFLaKi onun «açıkça Moğol ordusunun taraftarı» olduğunu zikreder.

Bu arif Çelebi Moğollara karşı ayaklanan Karamanlılara hitap ederek:

«Tanrı taala ve tebarek sizi istemiyor, Tanrı Moğol ordusunun muvaffakiyetini istiyor; bu yüzden de devleti Selçukluların elinden alarak Çengizlilere tevdi etmiştir. O hakimiyeti istediğine verir, biz de Tanrı'nın istediğine göre hareket edeceğiz» demiştir. Moğolları Müslüman yapmak yolunda çok gayret sarfeden bu arif Çelebi, Gazan'ın İslamiyeti kabul etmesinden sonra çok vakitler Tebriz'de bu Han'ın ve halefi olan Olcaytu'nun sarayında bulundu ve büyük hatun İl-tuzmış Hatun'un huzurunda sema' meclisleri yaptı. Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, hanlar ve noyanlar çevresine çok yakındı. Bunlar nazik ve anlayışlı muameleleriyle İslamiyeti henüz kabul etmemiş olan Moğolların kalbini kazanıyorlardı.

Gayrimüslim olan Keyhatu kararlaştırmış olduğu Konya muhasarasından Celaleddin Rumi'yi rüyasında görerek bu şeyhin kendisine:

«Ey Türk, Konya'yı muhasaradan vazgeç» deyince bu işten vazgeçtiğini bu Han'ın büyük emirlerinden Muhammed Şukurçu'nun rivayetinden öğreniyoruz.
Sultan Veled'in Emir İrencin ile olan müzakeresi de, bu şeyhlerin İslamiyeti daha kabul etmemiş olan bu Noyanlarla ne kadar ustalıkla muamele'de bulunduğunu gösterir.

İrencin Buddist bahşılarının anlattığı 40 ilahtan bahsettiğinde, Sultan Veled bunu:

«Bu kırkın arasında birisi elbette büyüktür, nasıl ki, bizde de Noyanlar ve Tuşimel (yani devlet memurları) arasında birisi handır» diye emirin eski dinini İslamiyete ve tevhid prensibine uygun bir şekilde izah etmiş ve noyanın kalbini kazanmıştır. Bundan böyle Mevleviler tarikatına mensup olmuştur.
Moğolları İslam namzedi bilen' şeyhler ve siyasiler, onların Müslüman kadınlarla evlenmesini yalnız Türkistan'da değil, Anadoluda da tasvip etmişlerdir.

Selçuklu atabeğlerinden biri Celaleddin Rumi'ye:

«Rum kafirleri kızlarımızı Tatarlara veririz, bu yolla onları Hıristiyan yaparak dünyada tek bir dini, yani Hıristiyanlığı hakim kılarız ve sizin dininiz olan İslamiyet ortadan kalkar» diye söylediklerini anlatmış; Mevlana da bu münasebetle gavurların bu fikirlerinin asla tahakkuk etmiyeceğini söylemiştir. Bu hususu Mevlana'nın Fıh-Mafih'inde okuyoruz. İşte Hıristiyanların bu hülyalarının tahakkuk etmesini önlemek, bilakis bunları kendi dinleri namına kazanmak için Müslümanlar hanlara kızlarını verdiler. Sultan İzeddin Keykavus II. nin halası Altın-Orda Hanı Berke'nin nikahında idi. Rükneddin Kılıç Arslan IV. ün kızı Selçuk Hatun vezirleri olan Sahip Fahrettin Ali'nin ve Muineddin Pervane'nin gayretleriyle Abaka Han'ın oğlu Argun'a verilmişti. Şamani olan Keyhatu'nün Müslümanlara hamilik eden zevcesi Ayşe Hatan, Calayır İlkay noyanın Anadoluda İslamiyeti kabul eden oğlu Togu . Noyanın kızı idi. Diğer Hatun'u İl-tüzmiş te Müslümandı. Üçüncü kadını olan Paşa Hatan da Müslüman olup Kirman meliki Kutbeddin'in kızı idi, ki daha önce Abaka'nın nikahında olmuştu. Moğolların hizmetindeki Müslüman emirlerden Hüsameddin Baycar, Muineddin Pervane ve Seyfeddin Turumtay da Moğol emirlerinin kızlariyle evlenmiş ve Muineddin Pervane'nin biraderi Kutbeddin Osman da iki kızını, henüz İslamiyeti kabul etmemiş olan iki Moğol emirine vermişlerdi. Abaka Han torunu şehzade Gazan'ın terbiyesini zikri geçen gelini Selçuk Hatun'a havale etmişti, ve bu Hatun'un terbiyesi neticesinde Gazan'da İslam ruhu yerleşti. Anadolu'da Khudavand Hatun ismiyle maruf olan bu Hatan, Argun Han'dan dul kaldıktan sonra Niğde'de yaşayıp 13.4.1330 da vefat etmiş ve orada daha önce yaptırdığı türbesinde medfun olmuştur. Bu Hatun'un Tokat'ta yaptırdığı binalar da vardır.

SULTAN VELED bu Hatun'a ait gürlerinde:

«Asrımızın Rum ve Şam ülkelerinde Irak ve Talkan (yani Horasan) da meşhur Çin ve Maçin'de muteber hatunu, zamane ehilleri ona minnettar, erkek, kadın, ihtiyar ve gençler onun hayranı» diye Buddist Argun Han'a zevce olan bu kadınla iftihar etmişlerdir, Müslüman Türkler Şamani Türk ve Moğollara, kendilerinden farklı oldukları halde tek bir ilaha tapan insanlar diye baktıklarını belirtmek üzere, «senin Tanrın», «bu işi Tanrın için yap» diye hitap etmişlerdir [363J. Anadolu'nun Oğuz Türk şairi ŞEYYAD HAMZA, Moğol prens yahut prenseslerinden birine yazdığı bir şiirinde kendisinin, ne sarter yani tacik ve ne de bulargu, yani fitneci olmadığını zikretmiştir, ki bununla kendisinin - muahharen Temür tarihlerinde İranlılara karşı denildiği gibi- «Tacik-i fit-ne-engiz» olmadığını anlatmak istemiş olsa gerektir. Milliyet esasındı Müslüman Türklerle Şamani Türk ve Moğollar arasında "bir ülfet hasıl olması, Memluk sultanları için bir endişe mevzuu teşlril ettiğinden, onlar aradaki din farkım büyüterek Moğolları Hıristiyanlardan daha fena göstermek' için çok gayret sarfetmişlerdir. Çünkü Moğollardan bir takımlarının Memluklere geçme hadiseleri vaki olmuşsa da, Memluklerden ilhanlılara geçme pek çok olmuştur. Fakat hususi sohbetlerde Memluklerin İbn Muhanna gibi emirleri İlhanlıları «samim al-Türk», yani «halis ve hakiki Türk» olarak tanıdıklarını izhar etmekten çekinmemişlerdir. Mısırlı Türk Sarım Özbek, Hülegü'nün nezdine elçi olarak geldiğinde, Hanın kadınları ile şakalaşmış olduğunu, ve bizim (yani Memluk Türkleri) ile sizin (yani Moğollar, Doğutürkleri) aramızdaki fark, rakı içerken bizim mezelerimizin envai turşular ve tatlılar olduğu halde, sizinkinin de çam ağacının kozalak taneleri olmasından ibarettir diyerek Hülegü'yü ve Hatunlarını güldürmüştür.

Fakat Moğollar Müslümanlığa maii görününce Müslüman ve gayrimüslim Türk ve Moğol arasında ülfet arttı. Bu işte bilhassa Türk sufileri önayak olmuşlardır. Bu nevi şeyhlerin musiki ve davul sesleri altında Türkçe manzum «şathiyat» yani saçma sapan sözlerle hizmet ve dini karıştırarak şiirler söylemeleri, meczup olmaları Şamani «kam» ların ayinleri ile hemen hemen birdi. Hanlar bu nevi Türk şeyhlerini «orda» larına kabul ettiler. Abaka Han'ın Anadolu'nun Danişmend vilayetinde maruf şeyhlerden Aybek Baba isminde bir şeyhi çok beğendiği zikrolunuyor. Oğlu Tekudar Ahmed Han ise Abdurrahman Baba adında bir Türk' şeyhini kendine pir edinerek, ona «baba» diye hitap etti ve onunla meşhut alim Kutbeddin Şirazi'yi devlet işlerine de karıştırdı. Arran'da yaşıyan İşan Mengli isminde bir Türk şeyhi ile pek canciğer oldu. Ona «karındaş» diye hitap eder, kışın Arran'da kışlarken, şeyhin dermeevini kendi ordasına yakın bir yere diktirir, ve onun evine giderek sema' (yani musikili ve şarkılı zikir) ile meşgul olurdu. Türk şeyhleriyle fazla meşguliyeti yüzünden devlet işlerine çoğunca annesi Kutuy Hatun bakardı. Reşideddin'in tarihini istinsah eden REŞİD HAVAFİ ismin* de bir zat, kendisinin Ahmet Han'a olan bir arzını han büşeyhin evinde iken, şeyhin vasıtasiyle arzederek "hallettirdiğini, Han'ın memlekette adalet ve insafı yerleştirmek babında Abdurrahman baba ve İşan Mengli ile işbirliği ettiğini sena ile yadetmiştir. Bidayette «zikri cehr» (yani musikili ve danslı zikir ayini) ve «sema'» taraftan olmıyan Celaleddin Rumi'nin Tebrizli bir dervişin tesiriyle sema' ve cezb yoluna girmesi, cehri Türk şufilerinin bu hanlar nezdinde makbuliyete geçtiklerini gördükten sonra vaki olmuştur. Azerbaycanlı meczup Türk şeyhleri Konya'daki Selçukluların kalbini de kazanmıya muvaffak olmuşlardı.

Celaleddin de bu vaziyete uydu.
Müslüman şeyhleri diğer uluslarda da. Müslümanlık propagandası ile meşgul oldular; fakat bunun İlhanlılar ülkesindeki Müslümanlık propagandası ile fiiliyatta birleşmesi diğer uluslardan önce İlhanlı ve Çoçı-Ulusları arasındaki kültür hareketlerinin ve nihayet siyasetin dahi birleştirilmesine sebep oldu. Coçı-Ulusunda Berke Han'ın ve bunun başkumandanı olan şehzade Nogay'ın Müslüman olmaları ve Hülegü ile olan harpleri kazanmaları, hilafet için alman bir intikam ve İslamiyetin zaferi gibi telakki olundu. Bu münasebetle komşu Müslüman ülkelerinden, Horasan'dan ve Anadolu'dan Berke ve Nogay'ın ülkesine «gaziler» gitti. Azerbaycan'dan Erdebil şeyhi Safiyüddin Erdebili, kendi müridleri ile birlikte Deşti Kıpçak'a ve Kırım'a gidip irşadatta bulundu. Anadolu'dan dahi San Saltık ismindeki Türk şeyhi de, 1263 yılında 12.000 hane kadar Türkmen ailesi (belki de çoğu Çepni'ler) ile birlikte Kırım ve Dobruca'ya yani şehzade Nogay'ın bulunduğu yerlere gidip yerleşti ve İslamiyetin neşri uğrunda çalıştı. Bu senede Berke ile Nogay Hülegü'nün ordusunu Kafkasya'da Terek ırmağı üzerinde mağlup etmişti. Ayni senede Berke'nin Mısır'a gelen elçileri, Memluk sultanı Baybars tarafından «ahilik» teşkilatına alınmıştı.

Sonra bu teşkilatın Altın-Orda'da yaydmış olduğunu İbn Battuta'nın ifadelerinden öğreniyoruz. Ayni senede Mısır'la Altm-Orda arasında serbest deniz yolu açılmasını temin eden bir muahede Bizans ile imzalandı. Ertesi sene 1264 te şehzade Nogay o zaman Trakya'da Aynos kalesinde tutulan Selçuklu Sultan İzzeddin Keykavus II. yi, oraya kuvvetli asker göndererek. Bizans esaretinden kurtardı. Berke Han'ın bunu İzzeddin'in biraderi Rükneddin Kılıç Arslan IV. ün ricası üzerine yaptığı mervidir. Berke Han Sultan İzzeddin'e ve maiyetine, Kırım'da Sulhat (Eski Kırım) ve Sudak şehirlerini arpalık olarak verdi, Nogay'ın kendisi de Müslümanlığı resmen 1265 yılında kabul etmiştir. O, mezkur senede Trakya'ya girerek Bizans şehir ve kalelerinin bir çoğunu tahrip ve yağma etti. Bunun maiyetinde Kırım taraflarında zaviyeler kurarak yerleşmiş olduklarını ve «gaza» mahsulleri ile yaşadıklarını İBN BATTUTA'dan öğrendiğimiz, Azerbaycanlı, Rumlu (Anadolulu) ve Horasanlı gaziler ve azaplar da tabiatiyle iştirak etmiş olacaklar. Nogay'ın ordusu Macaristan içerilerine kadar akın ediyordu. Nogay'ın maiyetinin çoğu birkaç yd içinde Müslüman oldu. Yalnız eskiden Hıristiyanlığı kabul etmiş olan Alanların bir kısmı yine Hıristiyan kaldı. Sicilya ve Bulgar kıralları ile Bizans imparatorunun damadı olan Nogay, ayni suretle Bizansın damadı olan Bulgar kiralı Konstantin'in çeyiz meselesine karışmak bahanesiyle Mikhael Paleolog'un Varna civarındaki Anchaibus ve Mesembria kalelerini 1280 de zaptetti. Sultan İzzeddin Keykavus Altın-Orda'nın merkezi Saray şehrinde 14 sene yaşadıktan sonra orada 1278 de vefat etti. Berke Hanın kızı Urbay Hatun ile evlenmiş olup, oranın hanedan azasından olmuştu. Oğulları ve maiyetinin çoğu Kırım'da sultanın «yurd» unda yaşadılar; Sulhat (Eski Kırım) ta bunlar zamanından kalan bir cami de vardır. Bunlar da şehzade Nogay'ı Bizans topraklarına akma kışkırtıyorlardı. Varna yanındaki iki kalenin işgalinde de onların teşviki müessir olmuş olabilir. MÜNECCİMBAŞI, Sultan İzeddin Keykavus ile ayni zamanda Kırım'a geçip orada ikamet eden Sarı Saltık'ın, 680 hicri (1281 miladi) de Kırım Hanının (yani Nogay'ın) emriyle Kırım'dan Dobruca'ya geçtiğinden ve orada kafirlerle harbettiğinden bahseder. Bu haber, Nogay'ın 1280'de Varna yanındaki iki kaleyi, yani Dobruca'yı, işgaline dair yukarıda naklettiğimiz habere uygun gelmektedir. Nogay ölünceye kadar, Rumelindeki bu gaziler bu taraflarda coşkun akınlar icra ettiler.

Kırım'da ve Rumelinde Tatarları Müslüman yapan ve gaza ile meşgul olan dervişlerin ve gazilerin bulunduğu anlaşılan Sarı Saltık son zamanlarda bazı ciddi tetkikatın mevzuu olmuştur. Bunlardan en yenisi olan Bulgar alimi P. MUTAVÇİYEV'in tetkiki, Türkiye kütüphanelerinde mevcut kaynaklardan haberdar olmadan yazılmıştır. Sarı Saltık'ın tek nüshası Topkapı Sarayında bulunan roman tarzındaki menakibi olan Saltukname'ye göre, bu zat Akşehirli olup, Azerbaycan, ve Derbend yoluyla (yani ilk Moğollar zamanında aşağı Volga'da Batu orda'sına giden Alaeddin Keykubad II. nin takib ettiği yolla ve ihtimal onunla birlikte) Hanbalık'a ve Karakurum'a kadar gitmiş, sonra dönüp gelerek Kırım tarafında ve Dobruca'-da irşadla meşgul olup, gaza ile geçinmiştir. Kendisi, 1268/9 (h. 667) yılında vefat eden Akşehirli şeyh Seyyid Muhammed Hayrani'nin müridi imiş; ismi, Mısır'da yazılan menbalarda şark Türk şivesi ile «sarıq» (yani «sarı») şeklinde yazılmıştır, ki bu da onun Şarkta bulunduğuna ve Mısırlılarca bir «Tatar şeyhi» sayıldığına delildir.

Bytün ömrünü gazalarda geçiren Sarı Saltık'ın menakıbı, İlhanlı ve Coçı Ulusları kültür tarihi bakımından çok mühimdir. Saltukname'ye göre, bu şeyh, bir aralık müridleri ile birlikte Endiriye (yani Edirne) yi yurd edinmişti, fakat Kırım'daki Kefe'yi severdi; bir daha Endiriye'yi sonra bir daha «Kırım şehri» ni (Sultan İzzeddin ikta'ı Sulhatı) yurd edindi, bu üç yerden ayrı kalmazdı; böyle iken yine hiçbir yerde uzun müddet kalmayıp daima gaza ile meşgul olurdu. Mamaafih bu şeyhin en çok İsakça'da yaşadığı ve hicri 696 (miladi 1296-1297) de vefat edip bu şehirden «üç saat mesafede» bulunan mezarında (yani «Babadağı» nda) defnedildiği malumdur.

Bu rivayetler 1280-1299 yılları arasında, yani Nogay'ın Tuna havzasında ve Rumelinde şevketle saltanat sürdüğü devre aittir. Demek Sarı Saltık, 1280 de Nogay'ın müsaadesiyle' Kırım'dan Dobruca'ya geçmiş ve gazalarla meşgul olmuştur.

Fakat Tuna ve Dobruca Tatarlarının reisi şehzade Nogay, mecusilikte kalan Toktagu Han tarafından mağlup edilip savaşta bir Rus neferi tarafından öldürülünce, Balkanlarda Müslüman hakimiyeti ve dervişlerin faaliyeti sekteye uğradı. Bizanslılar birçok yerlerini Toktagu'nun oğullarından geri aldılar; İsakça (Sakçı) da da Toktagu'nun gayrimüslim olan oğlu ve Nogay'ın düşmanı olan bir prens yerleşti. Memlekette, Saltıkname'nin anlattığı gibi, «küffar galebe çaldı», Müslümanların çoğu Bizansa iltipa etti ve bir kısmı da Anadolu'ya geçti. Bu hadiselerde Bizansa geçenlerden bazılarının Hıristiyanlığı bile kabul ettiği, diğerlerinin de Müslüman oldukları halde, Bizans ordusuna kabul edildiği Bizans menbalarında dahi kaydedilmiştir. Anadolu'dan Dobruca'ya yahut Kırım'a geçip orada Noşay'ın himayesinde irşad-la ve gaza ile meşgul olan şeyhler, dervişler, ile sair «mutavvi'a» ve Türkmenler Sarı Saltık'ın halifesi Halil Ece'nin idaresinde Karası'ya geçtiler; bunları Sarı Saltık ile Halil Ece'nin halefleri, ancak Osman-Oğulları devrinde, tekrar Rumeliye geçerek, eskiden büyük pirlerinin başlamış olduğu mukaddes vazifeyi tekrar devam ettirebildiler. Bunlardan biri de Yakub Ece'dir.

Şehzade Nogay'ın cemiyeti bozuldu. Sarı Saltık'ın dağılan mürid ve halifelerinden Barak Baba isminde birisi İlhanlılar sarayına gelerek Gazan Hau'ın ve sonra da Olcaytu'nun maiyetinde bulundu. Bu Barak, bir rivayete göre, Tokatlı, diğer bir rivayete göre de İzzeddin Keykavus'un, Bizansta tanassur eden, sonra Sarı Saltık'ı bularak onun irşadiyle tekrar Müslümanlığa dönen oğlu imiş. Bu .meczup derviş, han-orda'sında olsun, eller arasında olsun hep yırtık elbise giyerek Şamanlar gibi boynuzlar takıp, elinde davul ile müridleriyle birlikte kendi Türkçe şathiyatını okuyup yürürdü. Olcaytu onu siyasi işlerde de istihdam etti. Şeyh, bu hanın elçisi sıfatiyle Suriye'de ve Gilan'da bulundu ve 1307 de Gilan'da iken ora ahalisi tarafından öldürüldü. Cesedi müridleri tarafından Sultaniye'ye getirilince, Olcaytu, bir yarlığ neşriyle, onu hürmetle defnettirip mezarı üzerine bir kubbe (türbe) ve bir hanekah (tekke) inşa ettirdi ve buradaki imaretten her gün 50 dinar sarfedilmesini emretti. Şeyhin pek çoğalmış olan evladı Temür zamanmda da bu hanekahm şeyhleri idiler.

HAFİZ ABRU bundan bahsederken:

Barak Şeyh Rum (Anadolu) meşayihinde ve Şeyh Saltık'ın müridlerinden idi, Gazan Han zamanında Azerbaycan'a gelmişti, demiştir.
Barak Şeyh şii idi, hazreti Ali'nin kudsiyetinin Olcaytu'ya hulul ettiğine inanırdı. Kendisine «Tatar Şeyhi» yahut «Moğolların Şeyhi» denildiği gibi, «Barak Suvar» da denilmiştir. Bu son lakabın manası bence henüz meçhuldür.

İlhanlıların himayesinde:

Aybek Baba, Buzağu Baba, Abdurrahman Baba, Baba Halil, Sarı Saltık, Barak Baba ve Hacı Bektaş gibi Türk şeyhleri ile Yesevi şeyhleri, İslamiyeti adeta bir milli Türk dinine çevirdiler. Bu husus, Ortodoks, İslam muhitinde ve bilhassa Suriye'de Arap uleması tarafından büyük bir adavetle karşılandı. Bu adavet, müverrih ve fakih olan Dhe-hebi ve Bedrüddin 'Ayni gibi menşe itibariyle Türk olan alimlerin eserlerinde de pek vazıh olarak görülmektedir, ki bu şeyhlerin ayinlerini «şeytan ameli» tesmiye etmişlerdir.

Kaynakça
Kitap: UMUMİ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: A. ZEKİ VELİDİ TOGAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İLHANLILAR ZAMANINDA ÖNASYA TÜRKLERİNİN KÜLTÜR HAYATİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:48

İLHANLILAR MEMLEKETİNDE DİL VE EDEBİYAT meselesine gelince, diğer uluslarda olduğu gibi, burada da her şeyden önce Türk ve Moğol dilleri'nden hangisinin daha çok işlenilmiş olması meselesi hatıra gelir. Coçı ve Çağatay Uluslarına olduğu gibi, İlhanlı Ulusuna da Moğolca konuşan unsur pek az bir nisbette gelmişti. Büyük ekseriyet, CUVEYNi'nin de anlattığı gibi, Türk olduğu için ötekiler de çabucak Türkleştiler. Bisuut, Suganut, Kıyat ve Mangıt (Mangut) gibi Uruğların epeyce zaman Moğolca konuştuğu, bu kabilelere mensup şahıs isimlerinden anlaşılıyor. Fakat Tatar, Kongrat, Calayır ve Kirayit uruğlarınm, yeni geldikleri çağda dahi - şahıs isimlerine bakdırsa - Moğolca konuştuklarım şüphe ile " karşılamak icap eder. Anadolu'daki Karatatarları Timur'un maiyetinde Anadolu'ya gelmiş olan Hafız Abra «Karatatar Türkmenleri» tesmiye etmiştir.

Karatatarlar'ın Anadolu'da yaşadıkları zaman asıl isimleri:

Alagöz, Barımbay, Caygazı, Başlık, Aga-Uluğ ve Pir-Boldı gibi, hep Türkçedir. Bu Karatatarların Türkistan'a getirilirken isyan etmeleri dolayısıyla Timur tarafından dağıtılan parçalan Şarki Türkistan'a, Harezm'e, Belh ve Semer-kant mıntıkalarında yerleştirilmişlerdir. Bunların Belh tarafına gönderilenleri bugün Meymene mıntıkasında Tatar ismiyle , ayrı bir kabile olarak yaşamaktadır. Lehçeleri o civarda yaşıyan Özbekler'den, Türkmenlerden biraz farklıdır ve Şarki Türkistan Türklerinin diline uyan tarafları vardır. Herhalde bunlar Anadolu'da olduğu gibi Altınordu tarafında dahi Şarki Türk lehçesinde konuşmuşlardır. Kuzey-batı Afganistan'da bazı halis Moğol kabileleri yerleşmiş; onlardan halen de Moğolca konuşanları vardır.

Kongrat Beyleri Temür Kutluğ, ve kızı İltüzmüş; Kirayit Beği Alınak'ın oğulları da Çavdar, Buğday, Arpa; Keyhatu'nun Calayır uruğundan olan karısından doğan çocuklarının isimleri de Kutluğ, İl-Kutluğ, Az-Kutluğ, Türkçedir. 1296 da Mısır'a kaçıp Mısırlı müellifler tarafından naklolunan kelime ve cümleler de (yakhşımsın, işit, bak ve.s.) hep Türkçedir. Halbuki Mangıt, Bisuut, Sulduz, Dürben gibi uruglara mensup zevatın isimleri ekseriya Moğolca olduğu görülüyor. Moğol dili, sikkelerde görüldüğü gibi, Fransız kiralına yazdan mektup gibi bazı diplomatik vesikalarda da kullanılmıştır, ki P. PELLİOT, B. VALDİMİRİTSEV, N. POPPE, B. LAUFER, W. KOTVİÇ gibilerin tetkik mevzuunu teşkil etmiştir. REŞİDEDDİN'in tarihi de, yukarıda kaydettiğimiz gibi, Olcaytu Han'a Moğolca olarak takdim edilmiş ve şimdiki Farsçasında Moğolca yahut Uygurca asimi yanlış anlama yahut yanlış okumanın izleri kalmıştır. Bunun gibi Reşideddin'in Şu'b-i pencgane ismindeki kitabının Topkapısarayı kütüphanesinde N. 2937 de mahfuz bulunan nüshasında isimlere ait küçük izahlar ve başlıklar, Uygur harfleriyle Moğolca yazılmıştır. İlhanlı hükümdarı Ebu Said Han zamanında yazdan bir Moğolca dua vardır. Bir de Kırşehir'de 1272 de Caca Bey tarafından yazılan bir Moğolca vakıfname kalmıştır ki bu beyin kendisi bir Türk olduğu halde, vakfiyesini Moğolca yazdırmış olması dikkate şayandır. Fakat hükümdarların saraydaki konuşma dili Türkçe olduğu görülmektedir. Bu husus, bu hanların muhaverelerine ait kayitlardan mesela Keyhatu'nun ağzından bir Farsça Selçuklu tarihine Türkçe olarak yazdan cümlesinden anlaşılıyor. İlhanlılar devrinde Farsça yazdan eserlerde, mesela Reşideddin ve Vassaf gibilerde geçen kelimelerin bırangar, cuangar ve gol gibi birkaçı istisna edilirse, hep Türkçedir.

Bunlardan başka hükümdarların kurdukları şehir ve kasabalara verilen isimlerden:

Suğurluk, Kutlug-Balık, KutIug-Meydan, Koş-Koyun ve sair isimler gibi, hanların yarlığlarının «Gazan Han yarlığidin» yahut «Hülegü yarlığındın, Kitsü buyrukındin» şeklindeki başlıkları da Türkçedir.

REŞİDEDDİN'in bir eserinde:

Er oğlanga kazganmak asan turur
Ve likin güdenmekte hayran tarar şeklinde naklolunan bir şiir parçası,
Bağdad tarafında bulunan Uygur yazılı ve Uygur şivesinde yazılmış bir mezartaşı, bu dilin nümuneleridir.
Uygur yazısı ve dili, İran hududuna, daha Hülegü gelmeden önce Çintemür, Körküz ve Argın Aka zamanlarında tam bir satvet ve heybetli gelip yerleşti, Uygur yazısı, İlhanlılar çağındaki İran şairlerinin eserlerinde «zülfi yar» e ve saireye teşbih edilmiş ve İlhanlı devlet idaresi ıstılahları da Farsça edebiyata girmiştir. İlhanlı devleti hizmetine intisap eden ve önceki devirlerde ancak Farsça yazmağa alışmış olan İranlı memurlarla münşiler, Uygurca öğrenmek mecburiyetinde kaldılar.

Bu münşilerden Horasanlı Cuveyniler aiiesinden Hülegü'nün veziri ATA MELİK CUVEYNi'nin, İran'da birinci mevkiin Uygur yazısına verilmiş olduğuna ve kendilerinin bu dil ve yazıyı öğrenmek mecburiyetinde kaldıklarına teessüf ederek yazdığı şu Cümleler, Moğol tarihiyle meşgul olan alimlerin dikkatini çekmiştir:

«Dünyayı tahrip eden bu inkdapların neticesinde medreseler harap oldu, alimler öldürüldü. Bilhassa ulemanın toplanma yeri ve münevverliğin ocağı olan Horasan'da böyle oldu. Burada kalem sahibi olan büyük şahsiyetler kılıçtan geçirildi, selamet kalanlar için ise Uygur dil ve yazısını öğrenmekten başka çare kalmadı».

İlhanlılar devrinde ahalisi Fars olan yerlerde resmi yazılar Farsça ve Arap olan yerlerde de Arapça, «Moğol ve Türklerde kendi dillerinde», yani Uygurca yazılmıştır. Fakat divan yazılarının arka taraflarına yazılması usul olan «pervane kayıtları» (yani vesikanın görüldüğüne dair kayıtlar) Arapça ve Farsça yazılan vesikalarda da Moğol harfleriyle yazılmıştır. Bu gibi pervane kayıtlarından birisi İstanbul Evkaf Müzesinde bulunmaktadır. Bir de Güyük Kaan'ın Farsça bir mektubunda, sonraki Calayırlılar, Karakoyunlular ve Akkoyunlular zamanında Farsça fermanların başında Türkçe unvan yazıldığı gibi, Gazan Han adına yazılan Farsça bir ferman nüshasının başında da «İlhan sözümüz» formülü bulunmaktadır.

Türk ve Moğol boylarına ve orduya hitaben yazılan umumi fermanlar Türkçe yazılmıştır. Bunun gibi, göçebe Türk ve Moğollara hitaben yazılan ve vergi meselelerine taalluku olan fermanları da Uygur harfleriyle mil taşlarına yazıp yol boylarına dikmek adeti olmuştur. Bu gibi umumi fermanların Türkçe asılları şimdiye kadar görülmediyse de, bazı münşeat kitaplarında Farsça olarak bize vasıl olanları, HİNDUŞAH NAHÇİVANİ'nin İlhanlı emir ve fermanları nümunelerinde (Düstur al-Katib) ve REŞİDEDDİN'in eserlerine eklenen fermanlarda doğu-Türkçesi tabirleri Uygurca asıllarında olduğu gibi muhafaza edilmiş bulunmaktadır.

Bu halin yani Türkçenin resmi devlet dili olmasının, Selçuklu Türklerine de (bilhassa Doğu-Türk oymaklariyle ve Uygurlarla karışarak oturdukları yerlerde) tesiri olmuştur. Uygurlar toplu olarak Rey ve Kum mıntakasında oturmuşlar. Anadolu'da ise Kayseri, Konya ve Karaman taraflarında yerleşmişlerdir. Hülegü tarafından Konya'ya gelen ilk İlhanlı mümessüi Tüklük Bahşı isminde bir Uygur bahşişi idi. Uygurlar her vakit Buddizm ve Şamanizmin hakiki mümessül sayılmışlardır Daha SULTAN VELED, Konyalı Tacüddin Hüseyin'e itap mealinde yazdığı şiirlerde «Uygur» sözünü «Müslümanlık» zıddına ve küfür timsali olarak kullanmıştır. Anadolu'ya gelen her bey ve Noyan gibi, Uygur Tüklük Bahşı'nın da bir Uygur maiyeti olmuştur. Bu Uygurlardan başka Anadolu'ya daha Cormagon'la birlikte Melikşah isminde birisinin idaresinde Uygur, Karlık-Türkmeni, Kaş-garlı, Küçaldar, yani Doğutürkistan'ın Müslüman şehirlerinin ahalisi de gelmiştir. Bunu, Reşideddin kaydetmiştir. Yine Doğutürkistan'dan Khoten vilayetinden gelen ve orasının eski «Yugruş» (başvezir) u neslinden olan bir aile Niğde'de valilik yapmış, bir yahut iki Hotenli de Diyarbekir'de amil olmuşlardır.

Melikşah'ın oğulları İran'da Kum vilayetinde yaşadılar. Müslüman Kaşgarlı, Karluk Küçalı ve Hotenli'ler Moğol fütuhatını Anadolu'nun ve Azerbaycan'ın yerli Türklerine tanıtmakta vasıta olmuş olsalar gerektir. Cormagon'la gelen Uygurlar elbette kendi dinlerinde yani Buddist olmuşlardır. Bunların «hezare» sine Sancı ve oğullan Kara Süder, Sinsi Bahşı, Ali Bahşı ile bunun oğlu Ming İgetmiş kumanda etmişlerdir. Yani bunlar Uygur Beyleri olmuştur. Ali ismi, bu Uygur kumandanının da Müslüman olduğunu göstermektedir. Bundan başka Uygurlardan Acay ve oğlu Tuğrul (menşe itibariyle Tangut'turlar) ve Sübüktay bunların kumandanları ve beğleri olarak zikrolunuyor.

Ebu Sa'id zamanında bütün İlhanlı devletinin Emir Çoban yerine geçen Ulusbeği Uygur İsen-Kutlug. Noyan olunca bütün ' Anadolu'nun valii-umumisi de Uygur Ertene Beg oldu. Bu Ertene'nin babası da bir Müslüman olup Cafer ismini taşıdığı ve Kayseri taraflarında yaşadığı, bir kızının Karaman Beyi Nureddin'in evli olduğu ve bunun oğlu Mehmed'in bu Hatun'dan doğmuş olduğu da kaynaklarımızda mezkurdur. Amasya'da Uygur, Ankara civarında, Uygurca, Muğla taraflarında Uyur gibi köy isimleri ve Kayseri civarında sın sözü ile biten köy adlan bu eski Uygurlardan kalmış hatıralar olsa gerektir.
Bütün bu Uygur Beylerinin Kaşgarlı vc Hotenlilerin Kayseri, Konya ve Niğde taraflarında yerleşenlerinin, kendi an'anelerini yaşattıkları şüphesizdir.

Karamanoğlu 1278 yılıda Konya'yı işgal ettiğinde:

«Bundan sonra divan, dergah ve bargah'ta ancak Türk kullanılsın» diye emir vererek, Türk dilini resmi dil ilan ettiği malumdur. Bu hadiseyi, Uygur dilinin bu vilayetlerde resmi dil olarak kullanmağa başlaması keyfiyetinin müsbet bir tesiri olarak mütalaa edebiliriz. Muhammed İbn Ömer Semerkandi, diğer ismiyle Muhammed Bahşı tarafından 724 H. de Mardin'de yazılan Cihangüşayı Cüveyni nüshasında Uygurca ve Moğolca şiirler yazılmıştır. Karaman-oğulları Türk an'anelerine pek sadık kalmış ve isyanlarına rağmen, İlhanlılara yalan olmuşlardır. REŞİDEDDİN'in Cami-üt-Tevarih kitabının ikinci cildinin bize vasıl olan ve müellifin zamanında yazılıp güzel resimlerle süslenmiş paha biçilmez bir nüshası, «Kaan'ın mukarrebi ve devletin rüknü» olarak tarif edilen Ferhad Han Karamanlu için yazılmıştır.

Uygur ve Hakani doğu-Türkçesinin, o zamanki batı Türk münevverleri arasında okunmuş olduğu, 14. üncü asrın başında yaşamış olan Anadolu Türk şairi Şeyyad Hamza'nın doğu-Türkçesine takliden yazdığı 18 mısradan ibaret bir şiir parçasından anlaşılıyor. Bunda şair, Moğol Han'ın yahut hanımı'nın kendisine, iyi arabatına binmiş, süslü giyinmiş ve başına da samur börk giymiş, elinde güzel bir kargı tutmuş bir Mugal'ı çapardığını (yani çapar olarak gönderip çağırdığını); bu Han yahut Hanım için ayağcı (saki)lar suğrak'ı (şarap kadehi) verirlerse, cırgalan yapacağını anlatıyor. «Cırgalan», Moğol ve Doğu-Türk adetince sürekli içkili meclise denir.

İlhanlılar devrinde Uygurca eserler, keza Uygurcanın tesirde Arap hurufatı ile Doğu-Türkçe edebi eserler vücuda getirilmiştir. Fakat onlar bize kadar vasıl olmamış, ancak mevcut olduklarına dair kayitler kalmıştır. Bunlardan biri, h. 851 (m. 1447) yılında Tebriz'de Cihanşah Türkmenin saray kütüphanesinde Moğolca (yani Uygur harfleriyle Doğu-Türkçesinde) yazılmış bir Oğuzname bulunduğuna dair kayıttır. Bunun, şıgavul denilen memur (yani mihmandar) tarafından Osmanlı elçisine okunduğunu, burada elçi olarak bulunan müverrih ŞÜKRULLAH'dan öğreniyoruz. Herhalde bu, Reşideddin tarafından kitabına dercolunan Oğuzname'nin Uygurcası olsa gerektir.

Önasya'da Uygur medeniyeti bahsinde Kazvin'i anmak icab ediyor. Daha Hülegü'den önce Azerbaycan'da Moğol Noyanlarının hizmetinde bulunan Kazvinli münşi İftiharüddin Melik Sa'id'in. Mengü Kaan zamanında Kelile ve Dimne'yi Moğolcaya ve Sendbad-name'yi de Türkçeye tercüme ettiği kayalıdır. Bunun kardeşi olan şair Razi Baba da Moğolların Diyarbekir valisi olmuştur. Bu iki kardeşin yazdığı Türkçenin Doğu-Türkçesi olduğu zannolunur. Buradan neşet eden İlhanlı devlet adamlarından Tacüddin Mü'min Kazvini (öl. 20.1.1308) olmuştur, ki zamanında Moğolca (yani Uygurca) yazıdaki maharetiyle maruf olmuştur. Daha Abbasiler zamanında Mübarek al-Turki tarafından «kendi eli (oymağı) yerleştirilmiş» olduğunu .yukarıda (s. 176) zikrettiğimiz Kazvin ve civarının Türklerle iskanı, Selçuklular zamanında da devam etmiş, İlhanlılar zamanında ise bu işin ölçüsü genişlemiştir. Burada yaşıyan Türk şeyhlerinden Kutbuddin Haydar, ki menşe itibariyle Karahanlıdır ve Sa'düddin Kutluğ-Hoca, (ki Gazan Han'ın ve başka Moğolların İslamiyeti kabul eylemesinde mühim rolü olmuştur) zikredilmelidir. HAMDULLAH KAZVİNİ burada İlhanlılar devrinde yerleşen Türk eşraf ve zenginlerinden Karavuloğulları ile, Polat-Temür-oğullan sülalelerini zikreder. Umumiyetle Kazvin, Türk Uygur kültürünün kökleşmiş olduğu noktaların başında gelmiştir.

Anadolu'da Oğuz şivesinde yeni Türk edebiyatının teessüsüne tekaüdüm etmek üzere Moğollar zamanında Horasan'da Doğu-Türkçesiyle Türkmence arasında bir düğüm teşkil eden edebi hareket yüz gösterdi. Aşağı Sır-derya ve Amuderya'da (Horezm'de) yine Oğuz ve Kıpçak şivelerinin tesiriyle yazılan eserler, daha çok Doğu-Türk edebi ve dini eserleri sayılmalıdır. Horasan'da Üstüvan kasabasına mensup bir Türk tarafından vücuda getiren Revnak ül-İslam ile yine ayni ülkede Ali isminde birisi tarafından (630 = 1234—5) yazılan manzum Yusuf kıssası, Horezm'de ve Nesa tarafı (Durun = Yazar) Türkmenleri arasında yaşıyan Şeyh Şeref ismindeki Türk şeyhine nisbet edilen manzumelerde ise, Oğuz tesiri fazlacadır ve bu eserler bu edebi hareketin son Horezmşahlar ve Karahanlılar zamanında başlanan dalgasının devamı sayılmak icap eder. Moğollar zamanında Uygur Çintemür, Körküz ve Uyrat Argun Aka'nın valii umumilikleri zamanında Horasan'da bu edebi hareketin canlanmış olduğu görülmektedir. Bunlardan Esferayin'li Şeyh İzeddin Pur-Hasan ve Dehhani ismindeki şairlerin eserlerinden bazı parçalan bize kadar gelmiştir.

Anadolu'ya gelerek burada Selçuklular için bir Şahname yazılmış olan Dehhani de, Alaeddin Keykubad III. (1298-1300) namına yazdığı bir kasideden anlaşıldığına göre, aslen Horasanlıdır. İhtimal «Dehhani» kelimesi, Türkmenistan'ın Amuderya havzasındaki «Detıhan-i-Şir» (Düldül Atlagan) mevkiine mensubiyetini gösteriyordur. Burası ile Dargan-Ata, öteden beri yerleşik Türkmenlerin yaşadığı bölgeler olmuştur. Dehhani bu kasidesinde sultandan (yani Alaeddin Keykubad III. den) tekrar vatanı olan Horasan'a dönmek için müsaade istemektedir. Yüksek edebi zevki belirten şiirleri düzgün garb Oğuzcasiyle yazılmış olmakla beraber, arada doğu ve Azeri Türkçesine mahsus kelime ve tabirler de bulunuyor.

Şair:

Çin putu diye hitap "ettiği bir Türk güzeli için yazdığı şiirinde, senin cemalin bütün cihanı istila ettiyse, benim şiirim de Rum ülkesinin (yani Anadolu Türklerinin) kalbini kazandı demiştir.

Oğuzların Anadolu'da ve Horasan'daki iki kolu arasına büyük bir kama olarak giren Azerbaycan Türklüğü ekseriyeti, yukarıda anlattığım gibi,.Kafkasların kuzeyinden gelin Uruğlardan, Hunlar, Agaçeriler ve Kıpçaklar'dan ibaret olduğundan, edebi dil olarak ne aralarında ancak öte beride dağınık bir hakim zümre halinde yaşıyan Uygurların ve ne de Oğuzların dilini alabilirdi. Moğollarla gelen doğu Türk unsuru konuşma dili itibariyle mütecanis değildi. Bunların yazı dili Uygur-Hakani dili olmakla beraber, konuşma şivelerinde hangi şivenin hakim olduğunu tayin için elegeçen materiyal azdır. CELALEDDİN RUMİ sufiyane fikirlerini alegorik ibarelerle anlatan şiirlerinde, «mir yargu» (yani hakim) olan İlhanlı Beyi ile konuşma tarzında cümleler nakletmiştir.

Şeyh bu beye, onun kendi şivesile hitap ettiğini anlatarak:

«Begüm ayttım: Tengri üçün bu bendeni azad kıl», yani dedim: «beğim bu bendeyi Tamı için serbest bırak»; ikinci mısrada beyin şeyhe kabaca hitap ettiğini anlatarak da «ayttı: yürü, köp söyleme», yani «dedi: yoluna devam et çok konuşma». Bu muhavere bugünkü Kazak, Nogay, Başkurt ve Kazan Türk şivelerini arzeder. Celaleddin Rumi'nin bu cümlelerle İlhanlılara gelen Doğu Türklerinin, yahut Anadolu'daki Moğol ve Doğu-Türk kabilelerinin, kısaca Tatarların, o zamanki umumi konuşma dilini belirttiğinde şüphe yoktur. Demek bu diller Kıpçakçadır. Fakat Azerbaycan'daki yerli Türk dili, Tebriz gibi Kıpçak Türklerinin ekseriyeti teşkil ettiği yerde Kıpçak ise de, diğer mıntakalarda yine Oğuz ve Türkmen kabilelerde karışmış bir Kıpçak zümresinin şivesini arzetmiştir. İBN MU-HANNA'nin Lugat'inde «Türkistan şivesi» ile «Türkmence» den başka bir de «bizim ülkemizin Türkçesi» diye tesbit olunan bir Türkçe vardır ki, somadan gördüğümüz Azeri şivesi'nin ilk nümunelerini arzeder. 14 üncü asrın başlangıcında eserini yazan müverrih VASSAF dahi tarihine, kendisine Tann'nın Arapların dilini Mütenebbi kadar güzel söylemek kudretini bahşettiği gibi, Türkçede de İıirk Hakanı kadar hüner göstermeyi nasip ettiğini söyliyerek iftihar ettiği halde, pek düzgün olmıyan bir Türkçe ile, baskaklara (tahsildarlara) ait olmak üzere inşad ettiği "men can çıka ram altını üçün işim men vurayım men alayım", yani:
«altun koparmak için insanın canını alının, benim işim dövmek ve almaktır» beyitini dercetmiştir. VASSAF'ın bu beyitleri Azeri şivesindendir. Onun doğu imlasile karışık olarak yazdığı diğer bazı Türkçe ibareler de Azeri Türkçesiydiler. NASİREDDİN TUSi'nin eserlerinde geçen Türkçe kelime ve ibareler doğu Türkçesile olduğu halde, HAMDULLAH KAZVİNi'nin eserlerindeki kelimeler daha ziyade Azeri şivesiledır. 14. üncü asrın ilk yarısında Azerbaycan'da doğu ve Azeri şiveleri halitasından ibaret bir Türkçe'de yazdan dualar, hutbeler ve bazı dini manzumeler de bize vasıl olmuştur. Fakat Azeri lehçesinin muhtelif şive hususiyetlerini aksettiren bu gibi eserler, henüz hiçbir kimse tarafından tetkik edilmemiştir.

14. üncü asrın son yansında Azerbaycan'da bir taraftan Horezmli ve Maveraünnehr'li Türk şairlerinin, o cümleden Hücendinin eseri okunmuş, ayni zamanda Azeri Türk şivesiyle ayni mevzular üzerinde eserler yazılmıştır. Bunların başında Nesimi ile Kadı Burhaneddin ve Salur Türkmenlerinden Erzurumlu Mustafa bn Yusuf (Kadı Darir) gelmektedir. Khıta, Moğolçin, Tatar, Kıpçak, yahut sadece Khıta tipindeki Türk güzelleri, Türkmen güzelleri için gazeller ve Tanrı'ya hitap ederek münacaatlar yazan Kadı Burhaneddin (öl. 1398), Uygur hurufatiyle yazılan eserler tipinde saitleri çok defa harflerle yazmış, Uygurcada tek işaretle belirtilen a ve e sadalarını arabi «elif» ile yazarak, imla hususunda Uygurca ile Anadolu'nun harekeli Türkçesi arasında mutavassıt bir yol tutmuştur. O, şiirlerinde, Doğu Türk şairlerinden zikri şimdi geçen Hücendinin ve pek çok olarak kendi muasırı olan Nesimi'yi zikreder. Nesimi onun bazı şiirlerinin vücude gelmesinde mülhem olmuştur. Büyük divanının kendisi hayatta iken yazılan ve şimdi faksimile olarak neşredilen 608 sahifelik Ayasofya nüshası, baştan sona kadar harekeli olarak yazılmış olduğundan, 14. üncü asır Azeri şivesini öğrenmek için mükemmel bir lisaniyat abidesi teşkil eder. Bu hususta Kadı Burhaneddin divanı'nın bu Ayasofya nüshasına, ondan yarım asır önce Horezm'de yazılan Nehc üf-feradis'in İstanbul'da Yenicamide bulunan ve saitleri harflerle birlikte harekelerle de tesbit eden nüshası denk gelir. Alişir Nevayı zamanında (15. inci asrın son yarısı) «Rum dili» ve «Türkmen dili» diye anılan Anadolu Oğuzcası ile Azerbaycan Türkçesinin eserleri, daha son İlhanlı Ebu-Sa'id zamanında muvazi olarak inkişaf ettiği; bununla beraber «Türkmence» nin, yani Azerbaycan lehçesinin o zaman Uygurca ile birlikte daha önde bir mevki işgal ettiği, tarihi eserlerdeki kayıtlardan anlaşılmakta ve acem şairlerinin bu iki şiveden de kelimeler alarak şiirlerine katmalarından ve hükümdara yaranmağa çalışarak kendilerini bu yolda (mesela VASSAF gibi) zorladıklarından malum olmaktadır.

İlhanlılar zamanında kültür namına büyük bir inkişaf ta SANAT, RESİM ve MİMARİ sahasında baş göstermiştir. Bu resimler, İlhanlılar zamanında halis Çin ve Uy&ur tipinde yapılmıştır. Bunlardan bazı nümuneler Topkapı sarayındaki albümlerde bulunuyor. Bu resim san'atı Gazan Han zamanmdan başlayıp tarih kitaplarına ve Firdevsi Şehnamesi gibi edebi eserlere girmiştir. Bu tip minyatürlerin en güzelleri Cami'üt-tevarih'in ikinci cildinin Newyork ve Paris'te bazı hususi ellerde, Edinburg Üniversite ve Londra Asya Cemiyeti kütüphanelerinde dağınık halde bulunan yazmalardan ve bunun Topkapı Sarayında, N. 2475 numaradaki nüshası ile bu kitabın HAFIZ ABRU'nun telifi olan Zübdet üt-Tavarih'ine eklenen nüshalarında, bu eserin Paris Milli Kütüphanesindeki birinci cildinde bulunmaktadır. İlhanlılar zamanında tersim edilen şehnamelerin en marufu Ebu-Sa'id Han zamanında, 1330 yılında yazdan ve ekser kısmı New-York'ta bulunan nüshadır.

Sultan Üveys Calayır, zamanının en faziletli ve hünerli bir şahsiyeti olmuştur. Namına yazılan bir Tarihi Sultan Üveys Leiden Akademisi kütüphanesinde, Türkçe olarak yazılan Enis ül-'aşıkin ismindeki bir eser de Ali Emiri kütüphanesinde bulunuyor. Sultan Üveys, musikide bazı besteler yapmış, ressam olmuş ve «kara kalem» dedikleri resim sahasında çağının en büyük üstadlarını hayrette bırakacak maharetler göstermiştir.

Resimde İlhanlılarla Temür devri arasında geçtiği görülen bir tekamül devresi Calayırlıların sarayında geçmiştir. Temür devrinin minyatürcülerinin baş üstadları olan Güng ve Abdulhay Musavvir nam iki büyük Türk sanatkarından sonuncusu, Sultan Üveys Calayır'ın sarayında yetişmiş olup, onun talebesidir. Üveys Calayır'ın oğlu Sultan Ahmed Calayır da şair ve ressam idi. Farsça divanından başka, bazı Türkçe şiirleri de bize kadar gelmiştir.

Bu şiirlerin bize vasıl olanları Doğu Türkçesinde olmayıp, batı (Azeri) Türk şivesinde yazılmıştır. Sultan Ahmed Calayır resimde Abdulhay Musavvir'in talebesi idi. Kendi nezdinde yetişen ve Temür zamanının san'atkarları arasında mühim yer tutan Nakkaş Cüneyd-i Bağdadi de, Sultan Ahmed Calayır'ın Bağdad'da saltanat sürdüğü zaman onun yanında yetişmiştir. Sultan Ahmed Calayır'ın zamanından birçok resimli eserler kalmıştır.

Atlı göçebe bir kavimden neş'et eden İlhanlıların şehir hayatına ve mimariye-karşı gösterdikleri bu itina, tıpkı Uzakdoğuda Kaanların bu yoldaki faaliyeti gibi, hayreti mucib olan bir keyfiyettir. Moğolistan'da Çungarya'da, Coçı ve Çağatay Uluslarında Türk usulünde şehirler inşa ettirmiş olan Çengizoğulları doğudan kendi mimarilerini getirdiler. Bu çağda gayrimüslim hanların koruları, türbeleri yapıldı; Buddist olanları Budda ibadethaneleri yaptırdılar. Doğudan gelen bu san'atın yerli İran ve İslam san'atı ile birleşmesinden Önasya İslam mimarisinde bazı yenilikler husule geldi. İlhanlar eski şehirleri büyüttüler ve yeni şehirler bina ettiler. Tebriz ile Sultaniye, Yakın Şarkın iktisadi ve medeni merkezi şeklini aldı. Argun Han, sonra oğlu Gazan Han Tebriz şehrinin batısında, şimdiki Tebriz istasyonu civarında, veziri Reşideddin de bu şehrin doğusunda Mihran-Rud'un yukarı tarafında birer yeni şehir bina ettiler. Gazan'ın şehri Şenb-i Gazan, Reşideddin'inki ise Rab'i Reşidi ismiyle maruf olmuştur. Yeni mahalle şeklinde inşasına başlanan bu iki varuşun her ikisi de, eski Tebriz'den büyük oldu ve her ikisi de yeni duvarlarla ihata olundu.

Reşideddin kendi inşası olan Rub'i Reşidi'yi oğullarından birisine yazdığı mektubunda tavsif etmiştir. O burada: Önceleri hali olan bir sahada 30.000 güzel ev, 1500 kadar büyük dükkan, 24 büyük kervansaray (han), birçok hamamlar, bağ, bostan ve bahçeler, kağıt, boya, yün iplik boyama fabrikaları, ayrı bir darbhane, 200 hafız için bir darül-huffaz, 6000 talebe için bir «Talebe Mahallesi», yine orada müderris ve ulema için ayrıca «Üle-raa Caddesi» vücuda getirmiştir. Büyük darüşşifa(klinik)lar vücuda getirip, buraya Hindistan'dan, Çin'den, Mısır ve Şam şehirlerinden 50 kadar meşhur tıb üstadları getirtmiş, onlara birçok asistanlar vermişti. Talebenin meccani tahsilini, Bizanstan ve Hind'den gelen «cizye» den, Şiraz, Basra ve Vasıt gibi şehirlerdeki hususi vakıflardan temin etmişti.

Olcaytu Han'ın bina ettiği Sultaniye şehrinde de inşaat, eski İran şehirlerinde görülmiyen bir planla, geniş caddelerle yapılmıştır; orada da Reşideddin'in bir ayrı mahallesi vardı. Her iki şehirde asar, zelzeleler ve siyasi hadiseler dolayısiyle harap olmuştur. Hele Gazan Han'ın İslamiyeti kabülünden önceki devirde yapılan binalar ve ibadethanelerden hiçbir eser kalmamıştır. Bugüne kadar sağlam kalan başlıca eserler, Olcaytu'nun Sulta-niye'deki türbesi, Tebriz'de vezir Alişah'ın mescidi, Veramin, Kum, Meşhed ve Merena'deki camilerdir [461 a]. Son İlhanlılar zamanında yapılan kervansaraylardan Ebu Said Han'ın inşa ettirdiği Serçem Kervansarayı mühimdir. Meraga yanında olan bu kervansaray, İlhanlı devri san'at eserlerinin en güzellerinden saydmaktadır.

Olcaytu'nun Kürdistan'da Bisütun dağı altında, Sultanabad-Camça-mal, keza Mugan'da Kür ırmağı sahilinde Olcaytu Sultan isminde şehirler bina ettiği, kaynaklarımızda kaydedilmiştir; fakat bu nevi inşaatın yerinde henüz hiçbir tetkikat yapılmamıştır.

Çinicilik'te Uygur ve Karahanlı san'atı tesiri, 'daha Selçuklular devrinde Kaşan'daki çinilerde görüldüğü yukarıda (s. 129) anlatmıştım. İlhanlılar devrinde bu Kaşan çini fabrikaları, bilhassa 14. üncü asırda büyük inkişaflar husule getirdi. Burada 13-14. üncü asırlarda yapılan tabaklar ve duvar çinileri, çok güzeldir. 1930 da Londra'da teşhir edilen bu Moğol devri Kaşan çini nümunelerinin fotoğrafları neşredilmiştir [463}. Moğollar devrinde göçebe hayat esasında inkişaf eden san'at da, İlhanlılarda kendisini göstermiştir. CUVEYNi, Hülegü'nün «bin oklu çadırın» dan, AKSARA-Yi de Gazan Han'ın müzeyyen çadırlarından bahseder. Bu nevi çadırlar İlhanlılar devrine ait minyatürlerle de çok güzel aksettirilmiştir. Bu da, san'at tarihimizin, mehazlardaki kayıtlarla minyatürlerdeki resimler karşılaştırılarak, tetkik edilmesi icap eden mühim bir mevzuudur.

İslam aleminde dini ve felsefi fikir cereyanlarının inhitata uğradığı bir zamanda gelen İlhanlıların devrinde, İLİM HAREKETLERİ namına tarih, coğrafya, tabiiyat ve tıp sahalarında da bazı terakkiler elde edilmiştir. Bunlardan bilhassa Uzakdoğu medeniyeti tesirinde ve İlhanlı hanlarının şahsi alakaları neticesinde vücuda gelenleri hakikaten orijinaldir. İlhanlılar Marağa rasadhanesinde Önasya alimlerinden başka Ortaasya ve Uzakdoğu alimlerde yapılan temasların neticeleri Nasıreddin Tusi'nin Hülegü Han namına tasnif ettiği Zic-i İlkhani kitabında Uzakdoğu'nun coğrafyasına Çin ve Türk takvimlerine ait kısımlarda keza ayni müellifin bu mevzua, madeniyata, Türk ve Moğolların maliye işlerine ait ayrı risalelerinde görülmektedir. Bundan başka bu müellifin kelam riyaziyat ve felsefeye ait olmak üzere İlhanlar geldikten sonra yazdığı eserleri de bu bakımdan yeni baştan tetkike muhtaçtır. Nasireddin Tusi Uzakdoğu'yu, El-Biruni'ye nisbetle, daha iyi bilmiştir. VASSAF bu rasathanedeki mesai sayesinde umumiyetle cihan coğrafi mevkilerinin bilhassa Kutbu Şimali irtifaının tayininde eski İslam riyazilerinin bilmedikleri çok yenilikler elde edildiğini anlatmıştır, fakat bu tetkikatın neticeleri bize kadar gelmemiştir.
İlhanlıların saraylarında Uzakdoğu, Ortaasya ve Hind medeniyeti mümessilleriyle temas neticesinde husule getirilen eserlerin başlıcası, Gazan ve Olcaytu Hanların ve vezirleri olan Tabib Reşideddin'in idaresinde yazılmıştır. ABDULLAH KAŞANİ İlhanlıların ilme olan alakalarından bahsederken Hülegü'nün felsefe, nücum ve hendese ilimlerde çok meşgul (meşghuf) olduğunu, etrafına «maşrik ve magrip alimleri» ni toplayıp çalıştığını ve zamanındaki münevver insanlar da, ona uyarak felsefe, hendese ve riyaziyatın muhtelif sahalarına karşı meftuniyet gösterdiklerini anlatmış; Abaka Han'ın bilhassa ziraat ve inşaat işlerile meşgul olduğunu ve zamanının münevverleri de onu bu sahada imam ve mukteda bilerek bu sahada gayret gösterdiklerini; Argun Han'ın da, kimya ilmi ile meşgul olduğunu kaydetmiştir. San'at mütehassısı SAKİSYAN, İlhani resim san'atında boya hususundaki inkişafın Argun Han zamanında yapılan resimlerde görüldüğünü söylüyor. Bu husus, Argun Han'ın pratik kimya ilmi ile meşgul olduğuna delalet eder.

•Fakat bu Han'ın, coğrafya ilmine ve haritacılığa karşı olan rağbeti daha çok göze çarpıyor. Ceneviz kaynakları, Argun Han'ın Tebriz'de yaşıyan ve kendi hizmetinde bulunan Cenevizlilerden Buscarello di Chezalfi'yi'1922 de Papa'ya, Fransa ve İngiltere kiralarına elçi olarak gönderdiği vakit, bu elçinin seyahat yolunu yanında bulunan bir harita üzerine eğilerek tetkik ettiğini ve Roma şehrini gösterdiğini anlatır. Ceneviz kaynaklarının bu sözleri, Argun Han'ın emriyle Akdeniz ve Karadeniz haritası yapıldığına, ve bunun 1292 de Argun Han'a takdim edilip Han'ın takdirine mazhar olduğuna dair Reşideddin tarihinde bulunan bir kayıtla te'yid edilmektedir. Bu haritanın küçük bir şekli, musannifi olan büyük alim Kutbeddin Şirazinin Kastamonu Beyi Emir Muzafferüddin'e ithaf ederek yazdığı İhtiyarat-i Muzafferiye adlı kitabında münderec bulunmaktadır, ki bunun İslam haritalarından farklı ve Çin haritaları ile müşterek hususiyetine, yani murabbalardan ibaret olduğuna yukarıda işaret etiştim.

İlhani Gazan Han'ın ilmi alakalarını, Abdullah Kaşani ve Reşideddin güzelce anlatmışlardır. O bilhassa tabiiyat, nebatat, ziraat, tarih ve coğrafya ilimlerine ehemmiyet vermiştir: Hanlığının ilk senelerinde meçhul bir müellif tarafından hayvanat ilmine ait tertip olunan Menafi'i Hayvan ismindeki bir eser bize kadar gelmiştir. Mükemmel resimleri yüzünden fevkalade ehemmiyeti haiz olan bu eserin yazma nüshası Parisli tüccar Charles Vignier'in eline geçmiş, sonra bunu New-York'lu zenginlerden Pierpont Morgan satın almıştır. Şimdi onun elinde mahfuzdur. Eser hayvanat ilmi itibariyle de o güne kadar hakim olan «acayib» den hakiki hayvanat ilmi yoluna girilmiş olduğuna şehadet etmektedir. Bunlardan biri Gazan Han'ın alakalarını tatmin etmek üzere REŞİDEDDİN tarafından yazılmış olan athar ü ihya adlı eser olmuştur. Bu eser metroloji, mimari, ziraat ilmi, ziraatte İska sistemleri, hayvan besleme, şehirlerin imarı, yollar ve köprülerin inşası, gemicilik, yeraltı madenlerinin istihsali ve mücevherat ilmini ihtiva etmiştir. Kendisine en çok yer verilen ziraat sahasında bu eser, ağaç dikme, fidanlıklar, ormancılık, meyve ağaçları terbiyesi, bahçecilik, meyve ağaçlarından Azerbaycan mıntakasında bulunanlarının envai, ağaç aşılama usulü, ziraatte gübre («zibil») istimali, şeker, pamuk, keten, kanep ve küncüt gibi sınai hububatın terbiyesi ve yağların istihsali, tarlalar ve ekinler için muzır olan hayvanlarla mücadele, kuş terbiyesi, arıcılık, bal istihsali, baldan yapılacak tatlılar, umumiyetle tatlıcılık ve şarapçdık meselelerini ihtiva etmiştir. Bu eserin nüshası henüz daha bulunmamışsa da, mufassal fihristleri Reşideddin'in eserlerinde vardır.

Bu zamanda Ortaasya kaynaklarından alınan ve Çince'den tercüme edilen tıp ve devlet idaresi meselelerine ait büyük eser, mühim olmuştur. Dört cildden ibaret olan bu büyük eserin Moğol ve Türk nazari ve ameli tıbbına ait olan üçüncü cildi ile, Moğol ve Türk ilaçlarına ait dördüncü cildi bize vasd olmuştur. Eserin Tansukname-i İlhani ismini taşıyan. birinci cildinin Ayasofya kütüphanesinde bulunduğunu yukarıda zikretmiştim. Bu eser, nazari ve ameli tıbba, o cümleden nabız ve baş teşrihine ait Çince «Van-Şu-Hu» ismindeki eserin tercümesidir. Eserin mukaddimesinden anlaşıldığına göre, İlhanlılar Çin.ilimlerini ve dilini öğrenmek için kendi memleketlerinden Çin'e hususi adamlar göndermişlerdir. Bir de bu eserin «Hatay (şimali Çin) memleketinde siyaset ve mülk tedbiri işlerine ait» isminde ayrı bir cildi olmuştur, o da maalesef bize kadar gelmemiştir, belki bir gün meydana çıkar.

Dini ve felsefi ilimlerde bu çağda İslam alemi bir inhitat devri geçirmekte olduğundan, İranlılar ve diğer Önasya milletleri bu sahada ehemmiyetli eserler vücuda getirmemişlerdir. Fakat Tabib REŞİDEDDİN'in Olcaytu ham alakadar eden dini ve felsefi meselelere ait muhtelif alimler ve kendisi tarafından ortaya konulan mütalaaları bir araya getirerek yazdığı eserde birçok orijinal fikirler vardır. Bu meselelere ait tahriri müzakerelere İlhanlı memleketi haricindeki alimler de iştirak etmişlerdir.

Bu mütalaaları ihtiva eden eserlerden biri el-Es'ile ve'I-Ecvibe isminde olup, bir nüshası Ayasofya'da (No. 2180) bulunmaktadır. Bu eserde bir Fi-reng hekimini, (herhalde bir Bizans alimini) meşgul eden felsefi meseleleri havi bir mektup ve sonunda Reşideddin tarafından yazılan mufassal cevabın sureti de vardır. Bu mükatebe İlhanlıların başşehri olan Tebriz ve Maraga ile İstanbul arasındaki ilmi ve fikri sahalardaki temasların bir misalini teşkil eder. Bizanslıların Tebriz'e karşı alakaları dikkati çekecek kadar mühim olmuştur. Böylelikle İlhanlılar devrinde telif olunan bazı eserler, o zaman İstanbul'da ve Trabzon'da Yunancaya tercüme edilmiştir, ki nüshası bugün dahi mevcuttur. Bir de Trabzonlu GE-ORGİOS CHİONİADES ismindeki bir hekim, İlhanlılar ülkesinden getirdiği birçok eserleri Yunancaya tercüme etmiştir. Bunlara 1346 da GEORGİAS KHRYSOKOKKOS tarafından şerhler yazılmıştır. İSAK ARGYROS isminde bir papaz tarafından da astronomiye ait iki eser bu zamanda Fars-çadan Yunancaya tercüme edilmiştir.

Bunlar da, İlhanlılar zamanında Maraga rasadhanesinde yapılan tetkikatın neticelerini aksettiren eserler olsa gerektir.
Gazan ve Olcaytu zamanında coğrafyaya ait bir külliyat ta Reşideddin tarafından vücuda getirilmişse de, nüshası henüz görülmemiştir. Reşideddin'-in teliflerinde bu eserin tekmil münderecatı yazılı bulunmaktadır, Buna nazaran bu eserde bütün şehirlerin tul ve arz dereceleri (ihtimal Maragarasad tetkikatına göre), İlhanlılar memleketinde ve Ortaasya'da Hanların «yarlığı mucibi» nce açılan yolların ve «yam» ların merhalenameleri ve haritalar ilave edilmiş imiş. Bu eser bulunursa ilim için büyük bir kazanç olacaktır. Bu eserin ancak bir tasavvur halinde kaldığı hakkmda BARTHOLD'un mütaleasının yanlış olduğu, ayni eseri okuyanların yazdığı notlarla sabittir.

İlhanlılar devrinde Tebriz'de Rubi Reşidi civarmda, vezir REŞİDEDDİN'in hususi teşebbüsile, bir «Firenk?Rum köyü» vücude getirilmişti. Firenk alimleri, İlhanlıların emriyle emir Pulad-Cingsang'ın ve Reşideddin'-in idaresinde vücude getirilen tarih tasnif heyetinde (ki buna «tarih akademisi» de diyebiliriz) cihan tarihi tasnifine iştirak etmişlerdir. Bu yolla İlhanlılar zamanında Avrupa'nın siyasi tarihine dair, önceleri İslam kaynaklarında tesadüf edümesi kabil olmayan bazı teferrüat girmiştir. Mesela Mukaddes Roma ve Germen imparatorlarının Frederik II.(1212-1243)nin Hollanda generali Guillaum tarafından kaçırıldığı ve Fransız kiralı Louis IX. un Mısır seferi, Batu Han'ın 1241-43 senelerinde Macaristan'ı işgal ettiği zamanın ahvali ve açlıkları, papa Boniface VIII. ve saire hakkında verilen tafsilat mühimdir. Bununla beraber Doğu Roma, Germen imparatorlarının ve papaların portreleri de verilmiştir. Bizans ahvali ise İlhanlılara çok iyi malum olmuştur. Bu cihan tarihindeki Çin ve Hind tarihine ait kısımlar da İslam alemi için yepyeni orijinal eserlerdir. Hind kısmında El-Biruni'nin eserrinden de istifade edilmiştir. Fakat eserin bu kısımları Avrupa, Çin ve Hind tarihi mütehassısları tarafından tetkik edilip ve nüshalar karşdaştırarak neşredilmiş değildir.

İlhanlılar devrindeki fikri hayatta belirtilmesi gereken bir cihette yukarıda (s. 134-135) anlattığım milli duygu ve gururun her hususta kendisini hissettirmiş olmasıdır. Rus müsteşriki GORDLEVSKİ de, Rum Selçukluları tarihine ait neşrettiği eserinde, İlhanlılar zamanında milli hislerin arttığını, eskiden Selçuklular çağında olduğu gibi, memleketini ve milletini terkederek Bizansa kaçmak adetinin ortadan kalkmış olduğunu kaydetmiştir. Vaktiyle tarihçiler hükümdarların iltifatlarına mazhar olmak için Gaznelileri, Selçukluları ve Horezmşahları eski Sasani'lere çıkaran sahte şecereler tertip ediyorlardı. İlhanlılar zamanında hükümdarlar kendilerinin Çengiz ve Alangua neslinden geldikleri ile iftihar ettiler. Gazan Han bu hususu Şam seferinde Memluklara karşı gururla gösterdi.

Horezmşah Atsız için medhiye yazan büyük Türk alimi MAHMUD ZEMAHŞERi, Arapça yazdığı şiirlerinde bu hükümdar hakkında:

«Onun Yafeth oğullarından olduğunu belirten bir sönük nesebi varsa da, kendisini Fürs evladından gösteren daha şerefli bir meşhur nesebi vardır» dediği gibi, Horezmşah Muhammedi, Karahıtaylara galebesi dolayısile, medheden saray şairi İMAM Zİ-YAÜDDİN de: «Acem padişahı, ikinci İskender olan hükümdarın kiyaseti Türk padişahının-ülkesini feth için bir misal olmuştur» demişti.

İlhanlılar zamanında ise, hükümdarlara değil, sade bir Noyana dahi bir Türk yahut İranlı böyle bir hitapta bulunamaz, bulunursa onu muhakkak tahkir etmiş olurdu. Bu milli duygunun en büyük timsali Cami üt-Tevarih'dir ki, Türk ve Moğol tarihini cihan tarihinin esası ve merkezi olarak almış, diğer milletlerin tarihini de teferruat kabilinden bunun etrafına sıralamıştır. Bu sırada Arap ve İslam tarihine, Sasani, Beni-İsrail, Firenk, Hind ve Çin tarihleri ile müsavi bir yer ayrılmıştır. Gazan Han, Türk ve Moğolları İranilere karşı insaflı harekette bulunmağı davet ederken: «Tanrı dünyanın idaresini bize vermiş amma, bize tebaa olan Tacikler de insandır. Onlara iyi muamelede bulunmazsak Allah bizi muaheze eder» demiş ve kendi milletine o zamanki bütün Asya'yı idare dolayısiyle terettüp eden mes'uliyeti müdrik olmak lüzumunu aydınlatmıştır.
Türk ve Moğolların hakimiyetinin esas dayancı saydan Yasa'ya karşı merbutiyet bu milli gururun eseri olarak tebarüz ettirilmiştir.

Olcaytu Han kendi emirlerini toplayıp bunlara nasihat mealinde söylediği sözlerde, Türk ve Moğol yasasının faikiyetini müdrik olmaları icab ettiğini anlatmış ve:

«Şeriat, akıl ve yasak devlet idaresi işinde üç esas rükündür, Karaçu (yani hükümdarın dayandığı büyük memurlar) devlet idaresinde bunlardan istifade etmesini bilmelidirler. Bunlara riayette ihmal edenlere karşı göz yumacağımızı zannedenler yanılıyorlar» demiştir.

Coçı Ulusun Beyleri, 1312 yılında Özbek'i han ilan ettiklerinde bu hana hitab ederek «Sen bizden Müslümanlık değil, ancak itaat ve inkıyat talep et. Bize Çengiz Han'ın yasa ve yusun'undan vazgeçmeye ve Arapların köhne şeriatlerini iltizam etmeye ne lüzum var?» demişlerdir. Olcaytu Han, İslamiyeti resmi din olarak ilan ettikten soma, İslam mezheplerini tetkik ettiği zaman, maiyetindeki büyük emir Kutlugsa Noyanın bu mealdeki sözlerini ve Olcaytunun cevabını yukarıda nakletmiştim.

Fakat Özbek gibi Olcaytu da devletin esas kanunu olan Yi|sa'yı kat'iyen değiştirmedi. Onlardan soma gelen ve artık hakiki Müslüman halefleri de şeriat ile yasaya müvazi riayet etmek hususunda Gazan, Olcaytu zamanının vazı'larını esas ittihaz ettiler. Azerbaycan ve doğu Anadolu Türkleri, Ka-rakoyunlu ve Akkoyunlular zamanında, bu yasa kanunlarını kendi milli kanunları sayarak ona sadık kaldılar.

Umumiyetle milli an'anelere sadakat, Moğollarla Uygurlara ve doğudan gelen ve İslam-İran kültürü tesiri altında bulunmıyan diğer Türk boylarına has bir vasıf olmayıp, bu zamanın Önasya Türklerinde umumi bir haldi. ULUG BEK, dört Ulus tarihinde Çengiz Han'ı ismiyle zikrettiği gibi,' sadece «Sayım» yani «ezgü» ve «aziz» lakabiyle yadetmekle iktifa etmiştir. Anadolu'lu müverrih KERiMEDDİN AKSARAYİ'nin de, Hülegü Han'ın ismini «içen han» diye onun ruhuna karşı ihtiram ifade eden ibare ile yadettiğini zikrettik. «Aga» tabiri, hanlara yakın olan büyüklere nisbetle kullanılan tabirdi. SULTAN VELED Samagar Noyana «Samagar Aga beğimiz» dediği gibi, ENVERİ'nin de Suguncak Noyana «Aga» diye yadettiğini yukarda zikrettik. An'aneperest Oğuzlar kendilerinden naklolunan destanlarda «Tatar» ismini Oğuzlara da şamil bir isim olarak kullanmışlardır.

Horasan ve Horezm Türk ve Türkmenleri Türk «müçel» (yani 12 yıllık hayvan) takvimini yıl adları olarak bilmişseler de, doğu Türklerinde kullanılan ay isimlerini bilmemişlerdir. Daha 11. inci asrın başında EL-BİRuNİ bile bu aylara, onların baş ve sonları ve gün miktarları meselelerine ait doğru malumatını ancak Gazne'ye gelen Uygur ve Hıta Türklerinden öğrenebildiğini yazmıştır. Çünkü Maveraünnehir ve Horezm taraflarındaki Türkler, ay hesaplarında Horezmlilere ve Sogdlara uymuşlardır. Selçuklular zamanında İran'da Türk sene ve ay hesaplarının kullanıldığına dair hiçbir kayde rastlamadık. İlhanlılar devrinde ise, tekmil Azerbaycan ve Doğu Anadolu Türkmen Oğuz boyları Türk sene ve ay isimlerini kullanmışlardır. Doğu vilayetlerinde mali işlerde ve ziraat işlerinde Türk takvimine göre iş görüldüğüne dair kayıtlar vardır, ki bugün bile bu an'ane yaşamaktadır.

Anadolu'da yerleşen Moğol beyleri gibi, burasının yerli Türkleri dahi, İlhanlı memleketim tek bir vatan olarak tanımış, Mısırlılara karşı olduğu gibi, Çağatay ve Coçı Uluslarına karşı olan seferlere de iştirak etmişlerdir. Abuşka Noyan, Olcaytu tarafından Uzakdoğuda Han-balıkdaki kaana elçi olarak gönderilmiş, o da bu seferinden dönüşünde Çağatay ulusunda İsen-buga Hanın misafiri olmuştu. Anadolu ülkesinin Kadı-yül-kudatı Necmeddin Tabesi, Olcaytu Hanm sulh muahede ve misakı vesikalarını hamil olduğu halde Çağatay ulusuna giderek kendisinin ilim ve fazılda üstünlüğünü, «Yunan felsefesini cami ve iman nakliyatını hafız» olduğunu, Buhara ve Semerkand'in meşhur alimleri ve oranın hanları huzurunda isbat etmişti. Tebriz'deki ulema münakaşalarına, Rum (Anadolu) ulemasının iştirak ettiğini REŞİDEDDİN'in eserlerinden öğreniyoruz. İlhanlı devleti dağıldıktan sonra da, Anadolu Türkleri kendilerini İlhanlı ülkesi vatandaşı sayarak onun kanunlarına tabi kaldıklarını, Temür zamanındaki Anadolu beylerinin ve Akkoyunlu Kara Osman'ın sözlerinden öğrendiğimiz gibi, Kadı Burhaneddin'in şiirlerinden de anlıyoruz. Şiirlerinde Anadolu ve Fırat yaylalarını, Kızıl Irmağı ve sair nehirleri terennüm eden bu şaire göre, büyük heyecanlar doğman aşk maceralarının milli kahramanları Ebu-Said hanın devrini sona erdiren Bağdad ve Dilşad Hatunlardır, şairin gönlü bir Tebriz'dir, onun gözyaşları Tebriz'in Surhabı gibi akar, onu bir işe mahbubu kadar icbar edebilen kuvvet ancak «yasak»tır, «han yarlığı» dır; onun bildiği vesika «han tamgası» dır; onun bildiği devlet sistemi «hakan, ulu han, sultan, bek, tutkavul»; onun sevdiği İran şairi Ebu-Saidin ve Bağdad Hatunun madihi olan Selman Saveci'dir; onun sevdiği yukarıda da anlattığım gibi, Türk, Tatar, Çin ve Moğol güzelleri ve taptığı da Türk güzellerinin dar gözleridir.

İlhanlılar devrinde Türk an'anelerine karşı olan alaka geniş münevverler tabakası arasında yerleştiğinde şüphe yoktur. CELALEDDİN RUMİ, kendisini belki ancak bir Müslüman bilen ve peygamber neslinden geldiğine _ inanan bir Müslüman mütefekkiri olduğundan, Türklere olduğu kadar Arap ve Tariklere de ayni hissi beslemiştir. Fakat İlhanlılar devrinde canlanan Türk milli duygusunu en iyi benimseyen ve onu eserlerinde ve şiirlerinde tebarüz ettiren de, bu zat ile oğlu SULTAN VELED olmuştur.

Celaleddin Rumi Mesnevisinde diyor ki:

«Eğer Türk bir seslenirse, Allah korusun, köpeği bir tarafa bırakın, erkek arslan bile kan kusar».

Başka bir yerinde de:

«Eğer Türkü ziyafete davet ederlerse önce bir Türk usulünde derme-ev (khargah) kurarlar yahut satın alırlar, Türkü ancak bundan sonra ziyafete davet ederler» diye hakim ve efendi millet olan Türke karşı ihtiram muamelesinin nasıl yapıldığını Türklerin kendi adetlerinden alarak göstermiştir.

Divan-i Kebir'inde de, köleliğe satdan Türklerin, hemen padişahlığa kadar yükselmesi sonunda, Türkleri köle olarak satın alan ve satan Arapların dar ağaçlarında sallandırılarak tecziye edildiğini şu cümlelerle anlatmıştır: «Öteki Türkü o bir sene esir götürmüşlerdi; bak şimdi bu sene (bunu yapan) Arap dar ağacında sallanıyor».

Yine diyor ki:

«Türkün başında taç vardır, bunu sana iman diye tesmiye edeyim; Hindu'nun yüzünde ise küfür damgası basılmış bulunuyor.». «Türk odur, ki onun himayesi sayesinde köy ehli yabancıya haraç vermekten kurtulur; Türk o değildir, ki tamahkarlığı yüzünden her uğursuzdan tokat yer», Celaleddin Rumi ve oğlu Sultan Veled eserlerinde, Türklerin hayatından hikayeler nakletmiş ve İlhanlılar zamanındaki hayatın teferruatından misaller getirmiş yahut araya kelime ve tabirler sokarak, kendi zamanlarındaki hakim Türk zevkini benimsemiş ve onu sevmiş olduklarını göstermişlerdir.

CELALEDDİN diyor ki:

«Aşk geldi ve gönlün etrafını yağma etti. Dedim: Kimsin? Dedi: Senin bu yerlerini koruk yapacağım, burası hükümdarın yaylakı'dır. Dedim: ey aşk sen korukçu (yani hükümdar korusunun muhafızı) olmuşsun amma, fakat gönlün yurt'u ancak çoban'm kışlağıdır. Nasıl olur da hükümdarın yaylak'ı olur. Dedi: ben yargu beği'yim ve benim türe'mde şefkat ve merhamet yoktur, Müslümanların kanını içerim ve işte Müslümanlık budur derim. Bu (yani bir Moğol beyi gibi göstermiş olan aşk) ne kaba bir adammış. Dedi ki: Sus! senin gönlünün yurt'unda hükümdarın orda'sını kuracağım, burası artık bana aittir ve emlak-i Divandan'dır», «Aşk» ile «sahib-i dil» arasındaki münakaşa İlhanlılar devrinde ancak bu şekilde güzel ifade edilebilir.

SULTAN VELED de bir şiirinde diyor, ki:

«Bu devir Moğolların devridir: göç ve kılan'ını bana tahmil etme; bir gün bu ruhun kan'ı (yani hükümdarı) seninle beni yargu edeceğinden korkarım». Kalan vergilerini tediye eden ve devletçe göç veren(yani lüzumunda orduya ailesile malı mülkiyle göçile iştirak eden)'lere askeri ikta' verilmiştir. Bu teklif ancak «yasaklı» denilen Türklere iltizam edilmiştir ve askeri ikta' (çeriğ yurtu) ancak onlara verilmiştir. Bu göç ve kılan'ı başkasına tahmil etmek katil cezasiyle yasaktır. İşte Sultan Veled şiirinde bunu tebarüz ettirmiştir.

Sultan Veled'in Oğuz şivesinde ve Selçuklu usulünde hareke ile yazılan şiirleri vardır; fakat bu zatın ve babasının farsi eserleri, zamanındaki Türk hayatını öğrenmek için kaçınılmaz kaynaklardır Bu hususu ben, 1934 te Viyana müsteşrikler mecmuasında intişar eden bir yazımda izah etmiştim.

İlhanlılar devrinde kültür hayatına ait bahsi sona erdirirken bu devirde TÜRKLERİN TEMSİL KUVVETİ'ne de işaret etmek isterim. Büyük Türk ve Moğol cihangir kavimleri hakkında, bunların komşu medeni ülkeleri işgal ettikten bir iki batın geçtikten sonra kendileri tebaaları olan medeni kavimler arasında eriyip kaybolmaları hususu kaçınılmaz bir netice olarak anlatılır. Bunu Çin'deki Moğollara teşmil etmek doğru olmadığını yukarıda gördük. Çağatay ve Coçı Ulusu hanları gibi İlhanlılar için de bu hal İslamiyeti kabulden üç batın sonra görülmüştür. Fakat ileride Türklerde «ülüş usulü» nu anlatırken izah edeceğimiz gibi, bu üç hanlığın İslamiyeti kabulden üç batın geçtikten sonra inhilale uğramasını yalnız İslam medeniyetinin Türk devlet sistemi üzerine olan menfi tesiriyle izah etmek kafi gelmez. Yalnız ülüş sisteminde üç-dört batından soma gelen «beyler tegallübü» nü bir daha «hanlar devri» nin takip etmesine İslam medeniyeti artık imkan vermiyordu. Beyler Türk olmıyan Müslüman kavimlerle birleşiyor, nihayet Türk hanlık an'anelerini bir daha kalkınmıyacak şekilde temelinden yıkabiliyordu. Fakat hanlık devrinde Türkler ve Moğollar, diğer üç Ulusta olduğu gibi, İlhanlılar memleketinde de, kendilerini yalnız siyasi sahada değil, medeni sahada dahi, Müslüman tebaasına faikiyet hissini taşımışlardır. Bu iç güven, İlhanlıların hizmetine intisap eden İranlı ve sair memurları bir iki batın soma Moğol ve Türk camiası içinde eritmek, ona tam olarak temessül etmek şeklinde tecelli etmiştir. Aslen Arap olan Muhenna - oğulları bu cümledendir.

Diğer mühim zat da, aslen bir Yahudi tabibi Keşhieddin ve ailesidir. Yalnız idaresi altında vücude getirilen büyük Türk ve Moğol tarihi değil, onun Olcaytu Han için yazmış olduğundan şimdi bahsettiğimiz dini ve felsefi eserleri dahi, bu zatın İlhanlı sarayı etrafında Moğol devletçiliğini ve İslam dini esasında teessüs eden bir kültürün ruhunu tam olarak benimsemiş ve onun felsefesini yaratmağa azmetmiş olduğunu göstermektedir. Eğer Reşideddin'in tasnif etmiş olduğunu Vassafdan öğrendiğimiz Düstur al-memleket adlı eseri, keza Türk ve Çin devlet teşkilatına yazmış olduğunu kendisinden öğrendiğimiz diğer eserleri bize vasd olsaydı, bu mesele daha iyi aydınlanabilirdi. Herhalde biz Reşideddin'i bu camiaya can ve gönülden girmiş birisi olarak görüyoruz. Kendisinin ve oğullarının konuşma dilinin Türkçe olduğu anlaşılıyor. Moğolcayı da mükemmel bilmiştir. Eserleri bize Farsi ve Arabi olarak vasıl olmakla beraber, Reşideddin Türkçe ve Moğolca yazmasını da bilmiş ve Türk adat ve an'anelerini tam olarak benimsemiştir. Reşideddin'in İlhanlıların büyük veziri olan oğlu Hoca Giyaseddin ile Anadolu'da emir İrencin'in yanında vezir olan diğer oğlu Hoca Celaleddin artık birer Türktüler. Her ikisi de Türkler tarafından fazilet ve ahlakları, İlhanlı kanun ve nizamlarının bilgini olmak itibarile medhedilip sevilmişlerdir. Reşideddin'in ve Giyaseddin'in kızları Türkçe «hatun» lakabı taşıdıkları gibi, Reşideddin'in torunlarından birinin adı da «Artük»tur, Hülegü'nün muasırı olan Nasireddin Tusi de, Türk ve Moğol dili ve yazısına, Moğol ve doğu Türklerinin adat, kültür ve an'anelerine tamamiyle vukuf hasd etmiş. Nasireddin önce Yunan ve Arap kültürüne ait olan bilgilerini İlhanlılar sayesinde doğu' kültüriyle tevsi edebilmiş bir zattı. Bunun riyaziyatçı olan oğlu Asileddin ise, tamamiyle Türkleşmiş, Moğol eka-bir ve eşraf muhitinin merkezinde bulunmuştur. Çin'den Kaan'dan gelen büyük elçiler onun evinde misafir kalmıştır. Bir de Şirazlı alim Kutbeddin Şirazi de Abaka ve Argun Hanlar zamanında bu hanlar tarafından büyük ilmi ve siyasi vazifelerle tavzif edilmişti. Nasireddin ve Asileddin gibi bu da Türkçe konuşmuş ve kendisini Türk Hanlarının memuru bilmiştir. İlhan Ahmed tarafından Türk şeyhi Abdurrahman Baba ile Mısır Memluklerine elçi olarak gönderilmişti. Altm-Orda'da Saray'da da bulundu; bir aralık Sivas'ta kadılık etmişti. Bunun Kastamonu civarında coğrafi tetkikatta bulunmuş olduğunu yukarıda zikrettik. Bu gibilerden biri de Saveli Sahib Alaeddin'dir, ki ilerde de bahsi geçecektir.' Bu zat Olcaytu zamanında Anadolu valii umumisi Abuşka'nın veziri olmuş ve divan işlerini Türkçe idare eden en büyük «mansabdar» olmak üzere kendisine «ulug bitikçi» unvanı verilmiştir.

14. üncü asır İslam ülemasının mühim bir kısmı Türk noyanlarına intisap ederek zamanın siyasi ve içtimai hadiselerine karıştılar. Noyanlar arasındaki ihtilaflarda o veya bu emirin tarafım tutarak mühim roller de oynadılar. Şöyle ki, Mevlana Celaleddin Rumi'nin halefleri Anadolu'da hakim olan Kirayit beyleri Emir İrencin tarafını iltizam ettiler; halbuki zamanının büyük alım ve fakihi olan ve yukarıda zikri geçen kadı-yül-kudat Mevlana Necmeddin Tabesi ve sair ise, bu emirin rakibi ve düşmanı olan Sulduz Beyleri, Emir Çoban ve oğlu Temürtaş tarafını iltizam ettiler.

Fars (Tacik) unsuru İlhanlılar zamanında Azerbaycan'da ve Irak-ı Acemde, arazi ve toprakları alınıp bu ülkelerden çıkarıldığı vakit, bunların mühim bir kısmının Anadolu'ya gelmiş olması pek muhtemeldir. Herhalde İlhanlılar Anadolu'ya eskiden çok İranlı memurlar gönderdiler. Bunların tesiriyle divanda Arap dili yerine Fars dili kullanıldı. Argun Han zamanında Anadolu'ya başvezir olarak tayin olunan Kazvinli Fahrüddin Mustevfi'nin maiyet ve memurları sıfatiyle Arran'lı, Merend'li ve Tebrizlilerden başka, Iraklı, İsfahanlı ve Horasanlı'lar «pek çok ve sayısız taifeler» şeklinde gelmişti. Gazan Han zamanında sivil valii umumi olarak tayin olunan Horasanlı Melik Bahadır, ve ondan sonra gelen Horasanlı Nizamül-mülk Yahya ile beraber Azerbaycanlılardan başka Nişabur'lti, Horasanlı memurlar Kuhistanlı muhasıllar, Savelı ve Kirmanlı pişkar'lar, isfahanlı ve Mazenderanlı ka'idlerden «sayısız çok hademe ve maiyet» gelmiş olduğu kaydedilmiştir. Daha Muineddin Pervane, İlk İlhanlılar zamanında bu Horasanlı memurların kendilerine rakip olacak derecede çoğalıp istila etmesinden şikayet etmişti. İran'dan gelen bu unsurlar memleketlerine dönmeyip Anadolu'da kaldılar. Ve tekmil bu İranlı memurlar ve tüccar unsuru Türkleştiler. Böylece Türklerin temsil kudreti 13 -14. üncü asırda, Maveraünnehirde olduğu gibi, Önasya'da da geniş mikyasta kendisini göstermiştir. Maamafih 14. asrın sonlarında bile Anadolu ahalisinin çoğu, Bezm u Rezm'e göre Farsça konuşuyor (yani konuşabiliyor) du.

Hülegü'den önce Körküz, Çıntemür ve Argun Aka zamanında devlet idaresinde en çok Türkler bulunuyordu. Hülegü zamanında başvezir ve «devletin rükn-azamı» [Sil] Horezmli Emir Seyfüddin Bahadır Bitikçi idi. Bu zat, Hülegü'nün Berke Han ile olan harbinde Müslüman Türk ve Moğolları gevşek davrandırdığından idam edildi. İlhanlı Kıpçak tümenlerinin reisi olan Celaleddin Devatdar da Kerbela'ya gitmek için Hülegü'den mahsus müsaade alıp giderek oradan Mısır'a kaçtı. Yani Hülegü'yü aldattı. Bu hal Hülegü'nün gücüne gitti. Müslüman Türklerin gayrimüslim Türk hükümdarlarına Müslüman Türk hükümdarlarını tercih ettiklerini ihsas etmekten çekinmedikleri halde, İranlı Acem vezirlerden Şemsüddin Cuveyni mevki için din ve vicdan meselesinde daha fedakar davrandığından vezir tayin edildi. Maamafih Acemlerin Moğol devlet idaresine sokulmaları hanların İslamiyeti kabul ettiklerinden sonra fazlalaşmıştır. İran unsurunun, Selçuklular zamanında olduğu gibi, Moğollar zamanında dahi Türklerin müsamahakarlığını vaktiyle Araplar tarafından tam olarak ezilmiş olan milli kültürlerini ihya yolunda istifade ettiler.. Selimin Saveci ve Hafız Şirazi bu zamanda yetişen en büyük İran şairleridir. Onların eserlerini münevver Türkler de seve seve okumuşlardır.

İlhanilerin idaresi, gayrimüslim Moğolların Müslümanlara karşı siyasetlerinin sertleşeceğine dair akideleri boşa çıkardı ve Memluklülerin bu yoldaki propagandaları tesirsiz kaldı. Selçuklu Mesud ibn Keykavus zamanında Muhammed İbn el-Xati'nin yazdığı «Oavaid el-Saltana» nam eserde «Eğer Moğol askeri Anadolu'ya gelmeseydi bu memlekette (İran'da) sür'atle yayılmakta olan ve İslami ahlak kaidelerini temelinden çürüten «Cewaliqi» dediği batıni «ibahiyye»lerinin elinde İslamiyetin büyük bir çöküntüye maruz kalmış olacağını ileri sürmüştür.

Ve umumiyetle Moğol ordusu şevketinin her türlü xavariç ve bed mezhepleri, bunları tamamiyle yok etmek üzere savaştığını övmüştür:

«Şimdi zamanımızda sayıları milyonları geçen Cevaliq'ler tamamen perişan olup dağılmışlar ve bakiyeleri Türkistan'da Almalık, Beşbalık, Horasan, Irak, Azerbaycan, Anadolu, Suriye ve Mısır'da perişan ve sefil bir halde dağınık kalmışlardır ve Müslümanlar üzerinde herhangi bir kötü tesir yapacak durumda değildirler. İşte bu. gibi bed mezheplere karşı gerek İlhaniler, gerekse Altınordu hanları sofileri, Bektaşi ve Barakiler gibi Türk sofilerini korumuşlardır. Bu batıni mezheplerin mensupları da Türk dervişlerinin ayinlerini «şeytan işi» göstererek lekelemek için azami gayret sarfetmişlerdir. Timur ve Şahruh zamanındaki «hurufi»ler bu cümledendir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön İlhanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron