Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Önasyada İlhanlılar ve Yerlerine Geçen Beylerin Hakimiyeti

Burada İlhanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Önasyada İlhanlılar ve Yerlerine Geçen Beylerin Hakimiyeti

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:39

ÖNASYADA İLHANLILAR VE YERLERİNE GEÇEN BEYLERİN HAKİMİYET ÇAĞl

Geniş ve büyük İlhanlı devleti. 1256 da Hülegü'nün İran'a gelmesinden 1336 da Musa Han'ın vefatına kadar devam etli. Umumi vali Baycu Noyan daha 1229 da İran'ı işgal etmiş olduğundan İlhanlı devleti yerinde kurulan hanlıklar ve beyliklerden. Anadolu'da Ertene-oğulları, 1381 de İran'da Calayırhlar ve diğer beyliklerin hakimiyeti Temür devrine kadar devam ettiğinden. Önasya'daki Moğol hakimiyeti bir buçuk asır sürmüş oluyor. İlhanlılar sülalesinin müessisi olan Hülegü. büyük Mengü ve Kubilav Kaanların kardeşi olup. Tulı Han'ın oğlu idi.

Sonra onun neslinden gelen İlhanlı hükümdarları şunlardır:


Hülegü'nün oğlu Abaka (1265-1282), onun kardeşi Teküdar Ahmed (1282-1284), Abaka'nın oğlu Argun (1284-1291). Argunun kardeşi Keyhatu (1291-1295). sonra onun kardeşi Baydu (1295), sonra Argun Hanın oğlu Mahmud Gazan (1295-1304). sonra onun kardeşi Hudabende Olcaytu (1304-1316), sonra Olcaytu'nun oğlu Ebu-Said (13161335).

Bütün bu hükümdarlar, Türk tarihinin belli şahsiyetleridir. Kısa olmakla beraber, herbirinin devri müsbet veya menfi taraftan ayrı ve bariz vasıflar taşımış ve sonraki zamanlarda da derin iz bırakmıştır. Tulı Hanın oğulları Mengü. Kubilay ve Hülegü, Çengiz Han'ın başveziri olan Karahıtay Yeluçutsay'ın hususi itinasiyle terbiye edilmiş; Uygur yazı ve edebiyatından başka riyaziyat, coğrafya, hey'et ve tarih ilimlerini öğrenmişlerdi. Tuh oğullarının terbiyesiyle Çinli muallim Pao-şo meşgul olmuştur. Hülegü, Önasyaya, geniş bir alaka ve vukufla gelmiştir. O, daha Moğolistan'da iken İran'da ne gibi alimler bulunduğundan haberdardı. Hükümdar sıfatiyle faaliyeti de, fethettiği ülkelerde neler yapacağını güzelce bilmiş olduğunu göstermektedir. Hülegü bir taraftan, uzun zamandan beri bir dini, medeniyeti temsil ederek hükümet süren Abbasi halifeliğini, diğer taraftan da sonsuz suikastlarla birkaç asırdan beri Önasya'yı dehşet içinde bulunduran Batınileri ortadan kaldırarak, İslam hakimiyeti yerine gayrimüslim Türk ve Moğol idaresini kurmuş ve doğulu Türk ve Moğolların devlet sistemini, kanunlarını İslam devlet idaresi usulü ve şeriatı yerine ikame etmiştir.

Hülegü'nün, Uzakdoğu ve Ortaasya manasiyle yüksek terbiye görmüş bir hükümdar olduğunu, Önasya alimleri de biliyordu. EBÜLFEREC'in anlattığına göre, Hülegü, ağırbaşlı bir feylesoftu; hey'et ve tabiiyat ilimlerile alakadar oluyordu. REŞİDEDDİN'in dediğine göre, Mengü Kaan daha kardeşi Hülegü Moğolistan'da iken ismi kendilerine malum olan Önasya riyaziyecisi Nasıreddin Tusi'yi kendisine Karakurum'a göndermesini emretmiş; fakat Hülegü İran'ı fethettikten sonra bu alimi bulmuş, onu kardeşi Kaana göndermeyip kendi nezdinde, İran'da alıkoymuş ve Nasıreddin Tusi için Maraga'da bir rasathane bina ettirmiştir. EL-BİRUNİ'ye üç asır sonra olsa dahi bir hayırlı halef olmayı kendisi için gaye edinen bu Nasıreddin Tusfye Hülegü Uzakdoğudan getirdiği Çinli heyet alimlerini ve Halepte ele geçirdiği Endülüslü Arap heyetşinası Muhyiddin al-Magribi'yi yardımcı olarak vermiş ve dünyanın uzak köşelerinde yetişen alimlerin kendi himayesi altında birleşerek, Marağa gibi o güne kadar metruk kalmış olan bir Azerbaycan şehrini dünyanın ilim merkezi haline sokmalarını temin etmiştir. Büyük bir asker ve siyasi olan Hülegü, Memluk elçisi Sarım Özbek'in anlattığına göre, hoşsohbet bir zat imiş. Sarım'a göre Hülegü, hükümdarların en adilidir, şikayet sandıklarına atılan mektupları her cuma günü bizzat kendisi tetkik etmiştir.

İlk Osmanlı şairlerinden AHMEDİ(vefatı 1412)'ye göre, Hülegü:

«Kafir idi ve lakin Kardan + Bezmde ayin nedir bilürdü +, Rezmde hile nedir kılurdı».

Yine bu şair Hülegü'nün fethettiği yerlerdeki bazı şehirleri tahrip etmesine itiraz ederek, «bu şehirler artık senindir, bunları neden yıkıyorsun?» diye soran birisine:

«Ayrugun yapduğunu yakmak gerek + Bikh u bend'in koparıp yıkmak gerek + Bes dönüp yapmak ge-rekdir gerü hem + ki urmıya kimse benimdür deyü dem»; «Mülkü tutmak kahr ile olur hemin - Mihr ile yek mülkü saklamak yakin»

Yani:

Ülkesi tarafından fethedilmiş olan düşmanın kendinden evvel yapmış olduklarım yakmak, temelinden koparıp yıkmak, sonra dönerek gelip onu yeniden yapmak icab eder, ta ki o düşmanlar, bir zaman gelipte, bunlar önceleri benim mülkümdü diyemesin. Devlet kahr ve şiddetle alınır fakat şefkat ile muhafaza edilebilir, diye cevap verdiğine dair bir rivayet nakletmiştir.

Eserini Fatih zamanında (1464) yazan şair ENVERİ de, Hülegü hakkında:

«Kafir iken ol kdur İslama meyi + Lutfile kdurdu has ı'ama meyi» demiştir.

Anadolu Selçuklu tarihçisi KERİMEDDİN AKSARAYİ, Hülegü'yü dünyanın en adil cihangiri olarak tarif edip, vefatı dolayısiyle Sultan Melikşah Selçuki'ye nisbet edilen «Bu dünya yine Allah'a kalacaktır» mealinde-ki Farsi bir şiir parçasını nakletmiş; adaletine misal olarak ta, kendisine kafa tutanların mülkünü yaktığı halde, itaat edenlerin ülkelerini imar ettiğini; yolda giderken, ordusunun geçmesinden mutazarrır olacak bir tarlada yola yakın yatan ve ezilecek olan buğday başağı demetini bizzat atından inerek askerinin geçeceği yolun kenarına koyduğunu, bütün emirler ile askerleri de ona imtisal ettiğinden, ordunun geçmesinden köylülere ve mahsullerine hiçbir zarar gelmediğini ve Hülegü'nün bu işi, tebaanın hakkında riayet ve onu muhafaza yolunda bir nümune olmak için yapmış olduğunu anlatmıştır. AKSARAYİ, Hülegü hakkında «içen» tabirini kullanıyor, ki «aziz» «sahibi devlet» ve «baba» manalarını ifade eder. Bu da, bir Müslüman alimi için gayrimüslim bir hükümdara karşı gösterilmesi mu'tad olmıyan azami bir ihtiramdır. Bu müellif, Hülegü'nün 1258 de Halep meliki Melik-ün-Nasır'a yazdığı mektubunu da dercetmiştir.

Bu mektubunda Hülegü şöyle diyor:

«Melik-ün Nasır bilsin ki, Bağdad üzerine yürüyüp Tanrı'nın kılıcile burasını aldık ve oranın sahibini (yani Halifeyi) yanımıza çağırarak kendisine iki sorgu sorduk, sorgularımıza karşılık veremedi, bundan dolayı Kur'an'ımızda «Tanrı hiçbir kavmin elindeki nimeti, bu kavmin kendi kendisini bozmayınca, almaz» denildiği gibi, kendisinin yapmış olduğu işler yüzünden bizim gazabımıza müstahak oldu. Bundan sonra, Tanrı'nın buyurduğu gibi, her ne yaptılarsa cezasını buldular. Çünkü biz, Tanrı'nın kuvveti ile aldık ve onun kuvvetile muvaffak olduk ve olmaktayız. Hiç şüphe yoktur ki Biz Tanrı'nın yeryüzündeki askeriyiz; kendisi, gazabına uğratmak istediği kimselerin üzerine bizi gönderir. Hadiseler size ibret ve sözümüz size nasihat olsun. Nice kimseleri yok ettik, nice çocukları atasız bıraktık, yeryüzünün üstünü değiştirdik ve altüst ettik; size kaçmak var, bizde ise kaçanları yakalamak var, sizin için bizim kılıcımızdan kurtulmak yoktur; siz nerede bulunursanız bulunun oklarımız size yetişir, atlarımız her attan ziyade koşar ve oklarımız bütün siperleri deler, kılıcımız indiği yere yıldırım gibi iner, akıllarımız dağlar gibi sağlamdır, sayımız ise kumlar kadar çoktur; bizden aman dileyen selamete erer, bizimle savaşa yeltenenler sonunda pişman olurlar. Siz bize «kafir» diyorsunuz, biz de size «fasık» diyoruz. Biz, bütün işleri tedvin ve takdir eden Tanrı tarafından, size musallat edildik. Yeryüzünün batı ve doğusu bizim elimizdedir, hiçbir yere kaçıp kurtulamazsınız.»

İslam merkezlerini teshir eden bir cihangir tarafından bütün pervasızlıkla ve büyük şiddetle tahakkuk ettirilmesinde hiçbir şüpheye mahal bırakmıyan bir eda ile söylenen ve okuyan Müslümanlara dehşet veren bu yazılar, o zaman muhtelif alimlerin eserlerine dercedilmiştir. Hülegü, askeri tedbirlerindeki şiddet ve şehirlere konulan tazminatın tahsilinde gösterdiği huşunet yüzünden, Müslüman ahalinin nazarında bir «bela-i asümani» intihamı bırakmıştır. Fakat kendilerini daha yakından görüp öğrenenlerin intibaları ise başkadır.

Yukarıda işaret ettiğimiz Kerimeddin AKSARAYİ'den başka Malakya, Kirakos, Vardan ve Orbelyan gibi Ermeni müellifleri de Hülegü'yü:

«Eyi tabiatlı, adil, Tanrı'dan korkan bir hükümdar» olarak tavsif etmişlerdir.

Zamanının büyük İran şairi olan SA'Dİ ŞİRAZİ, Hülegü'ye hitaben söylediği bir kasidesinde ezcümle şöyle demiştir:

«Semanın yer ehlini minnettar edecek bir işi, kainatı yaratan Tanrı'nın bu cihan ehline indirdiği büyük bir rahmeti o dur, ki İlhanın yazı ve fermanına boyun eğerek yeryüzündeki boyunlar kesilmekten kurtulmuştur. Ma'murenin kara ve denizlerinin en uzak köşeleri onun adli ve kuvveti sayesinde de kılıçtan geçme belasından kurtularak aman sahasına girmiştir. Rum sultanı ve Rus padişahı ona minnetle haraç veriyor, Hind ve Sind mehracaları ona boyun eğerek kalan vergisi veriyorlar». Hülegü'nün Acemlerden baş bitikçisi (vezir, sahib-divan), Horasan'da öteden beri Mogollara hizmet ederek onlar nazarında makbuliyete geçen Bahaeddin Cuveyni'nin oğlu Hoca Şemseddin Cuveyni idi.

Mumaileyh Sadi Şirazi bu vezire hitab ederek te ezcümle şunları söylemiştir:

«Eğer sen benim zavallı kalbimi sevindirmezsen, bu dünyada bu kadar cevr ü cefa çekmenin ne manası olur?

İlhanın sahib-divanının kalbine hitab ediyorum:

Onun (yani İlhanın) yasasında zavalldara karşı cevr ü zulüm yoktur. Tamı Magrib ü Meşriki İlhana vermiştir, sen (yani Şemseddin Cuveyni) de yer yüzünün hazinesinin emini ve muhafızısın».

Abaka Han, şahsi faziletleri, ilim ve fazlı itibariyle babası seviyesinde değilse de, Türk-Moğol devletçiliğini şanla yaşatan adil bir hükümdar olmuştur. Hülegü gibi oğlu Abaka da, hiçbir dine intisap etmiyerek, Şamanı kalmış ve muhtelif dinlere mensup tebaaya müsavi bakmak hususunda nümune olmağa çalışmıştır. Abaka Han'ın Fars vilayetinde umumi valisi olan Uygur Engiyanu, mütaassıp bir Şamanist (yahut Buddist) idi; veziri olan Doğu Türkistanlı Celaleddin Khutani ise, çok dindar bir Müslüman idi. Sadi'nin gerek Engiyanu ve gerekse bu Celaleddin namına şiirleri vardır. Celaleddin Şeyh Sadi'ye hediyeler göndererek taltif ettiği gibi, Sadi de onu şiirlerinde «Sadr-i Khutan» diye tavsif etmiştir. Abaka Han, Sadi'yi kabul etmiş ve «bana bir nasihat söyleyin» demiştir. Sadi de ona, «Bu dünyadan ötekisine eyilikten başka" bir şeyi yanında götüremezsin, şimdi ihtiyar sendedir, ne istersen onu götür» demiş. Bu sözler Abaka'nın çok hoşuna gitmiştir. Arap müverrihi İBN TİQTAQA Hülegü hakkında yazdığı gibi, Iraklı Arap alimi ABDURREZZAK İBN AL-FuVATİ de Abaka Hanı Müslüman olmamakla beraber faziletli padişahlar olmak üzere zikretmiştir.

İlhanlılar zamanında yetişen Kerimeddin AKSARAYİ, Abaka Han hakkında:

«Abaka, adil padişah idi, memleketinde hiçbir fitne ve serkeşlik unsuru bırakmadı. Bu adalet eseri, o yaşadıkça güneş gibi parladı. Onun zamanında serçe kuşu atmacanın yanı başında yuva kurdu, güvercin doğan kuşunun yanında istirahat etti, koyun kurtlara komşu oldu. Böylece onun zamanında hiç kimse kanun dışında hareket etmeyi tasavvur edemedi», dedikten sonra, bazı şairlerin bu padişahın adlini tebarüz ettirerek söylediği şiirleri de nakletmiştir. AKSARAYİ kendisi de, Abaka'nın adline bir misal olarak: «Arran'da bir Moğol alaybeğinin köylüden bir koyunu gasp yoluyla aldığını öğrenir öğrenmez, hükümdarın bu kumandanı parça parça- ettiği»ni nakletmiştir. Eserini 1464'te yazan Osmanlı müellifi ENVERİ, Acem müelliflerinden farklı olarak bu hanların «vezir» i olarak Acem «sahip-divan» lan, değil, tıpkı Moğolların kendileri gibi o zamanda hana sivil idarede «na'ib» ve orduda başkumandan (ulus emiri) olan Soğuncak Ağa'yı Abaka Hanın «veziri» olarak tarif etmiştir, Bu da, Reşideddin'de «Suncak Noyan» ismi altında zikredilen Sutduz tümenleri beyidir, ki hakikaten Abaka'nın naib ve başkumandanı olmuştur. Enveri'de «Soğuncak» diye ismi Uygurca telaffuzuna göre tanınıp, Moğollar ile Uygurlarda olduğu gibi, «Aga» lakabı ile telkip olunması», ilk Osmanlı müelliflerinin İlhanlı hanları hakkında. bize erişmiyen bazı tafsilatı hatırladıklarım, Hülegü ve Abaka hanların gerçekten Anadolu Türkünce kendi milli hükümdarları telakki edildiğini gösterir.

Hülegü ile Abaka'nın takip ettikleri «milli» siyasetin bariz tarafı şunlardır: Kendileriyle beraber gelen kalın Türk ve Moğol kütleleri, fethedilen ülkelerde gelişi güzel yaylalara göre dağılmayıp; Azerbaycan'da, Irak'ın şimal bölgelerinde ve Anadolu'da derli toplu olarak muayyen mıntakalarda yerleşmişler, bununla Azerbaycan Türklüğünün sağlam milli unsur olarak teşekkülü temin edilmiş olup, yerli Müslüman Oğuz göçebelerine kendilerini göçebelerin han ve hükümdarları olarak tanıtmış idiler. Azerbaycan Türklüğü, Safeviler devrinde Fars kültür merkezlerinden olan İsfahan'a ve Kaçarlar zamanında da Tahran'a (eski Rey'e) naklolunmakla, İran unsurunun kesif bulunduğu yerlerde eriyip gitmek tehlikesine maruz kaldıkları halde, erimemiş ve asıl vatanlarında (Azerbaycan'da) ki kesafetlerini dahi kaybetmemişlerdir. Hülegü ve Abaka'ya göre mukaddes kanun, «Yasa» yahut «Yasak» idi. Türk-Mogol yasası, «yasaktır» denildiği zaman, herkesin boyun eğmesi icabeden en şiddetli kanun manasiyle bütün Önasya'da, hatta Mısır'da bile tanındı.
Ancak iki sene hükümet süren Takudar, İslamlığı kabul ederek, Ahmed ismini aldı.

REŞİDEDDİN'e göre o, ancak «Müslümanlık davasında» idi, fakat herhalde Müslümanlar için iyi işler yaptı:

Mısır'la iyi münasebet tesis etmeğe çalıştı; bunu temin etmek maksadiyle Mısır memluküne gönderdiği uzun ve fasih Arabi mektubu bir şaheserdir. Hülegü ve Abaka zamanında Halifelikteki vakıflar İlhanların «devlet emlaki» (inçü) idaresine tabi kılınmış ve hanlar tarafından bazan Hıristiyan ve Musevi tabip ve müneccimlere de bundan maaş ayırmışlardı. Ahmed ise, Müslüman olduğundan, bu vakıfları ancak Müslüman müesseselerine tahsis etmek ve Müslüman memurların idaresine vermek hususunda ferman çıkardı ve bundan sonra da böyle kaldı.

Mısır'la olan münasebetlerinde Ahmed'in memluk sultanı Kılavun'a yazdığı mektup, kültür tarihi itibariyle çok mühimdir. Bu mektubunda o, iki devlet arasında ticari münasebetlerin ilerletilmesi hususuna ehemmiyet vermek gerektiğini söylerken, «ticaret ve tüccarlar mülkü devletin esas rüknüdür» sözünü ilave etmiştir. Ayni ibareyi biz, bir asır sonra Temür'ün Fransa kıralına ve Altınordu hanı Toktamış'ın Litvanya kuralı Vitovt'a yazdığı mektuplarda da görüyoruz. Ahmed, hususi hayatını sarayında «sema'» sahneleri yaptırmak ve bizzat kendisi musiki ile iştigal ederek geçirdi. Ahmed Han, büyük bir facia olan katli hadisesinden birkaç saat önce vasiyetname ve mektup yazmak için mühlet istedi. Vassafın bahsettiği bu vasiyetname, onun faziletine delalet eder. Tebriz ulemasına yazdığı mektubu ve vasiyetnamesini bu ölüm saatinde tam bir huzur ve feragatle yazmış olması, onun bir karakter sahibi insan olduğunu göstermekle hatırlarda kalmıştır.

Argun Han, Buddizm taraftarı ve inşaatı seven bir hükümdardı. Buddist ibadethaneleri bina ettirdi. AKSARAYİ, Argun Han hakkında:

«Padişahlık için lazım olan bütün şartları haiz büyük bir hükümdardı, memleketinde emniyeti tam olarak temin etti, cihandarlık ve raiyetperverlik ayinlerini mükemmel surette icra etti» dedikten sonra, onun inşaat işlerinden bahsetmiştir.

ENVERİ de, Argun'un imaret işlerine itina ettiğinden bahisle Tebriz - yanında iki günlük mesafeye uzanan güzel bir bağ (park) vücuda getirdiğini zikreder.

Filhakika Argun, birçok saraylar inşa ettirmişti. Van Gölünün doğu ve kuzeyindeki Aladağ yaylalarında yaptırdığı yazlık sarayları, o zamanın mühim inşaatı sıfatiyle zikredilmiştir. Tebriz'in cenubunda Ucan yanında «Köşk-i Argun Han» ile Rey yanında ve Demavend eteklerinde yaptırdığı «Köşk-i Argun Han», Temür'ün zamanında bile maruf binalardı. İlhanlıların ve haleflerinin bu Aladağlarda bir buçuk asır kadar bir zaman yazlık karargahı olan sahalar, kültür tarihimiz bakımından tetkiki icap eden yerlerdir; fakat buralarda bu bakımdan henüz hiçbir tetkikat yapılmamıştır. Halbuki Van vilayetinde memuriyette bulunan bazı zevattan, eski han yaylaları yerinde eski bina enkaz vesair eserlerin görüldüğünü öğrendim.

Şair AHMEDİ de, Argun Han hakkında:

«Cud u adlile emaret eyledi + Kanda viran var 'imaret eyledi» demiştir. Ahmedi'ye göre, Argun Han, Gürcistan'da İslamiyetin zaferini sağlayan bir Müslüman hükümdardır. Yani Argun Han Müslüman Türk tebaaları nazarında bir Müslüman hükümdar intibaını bırakmıştır.

Keyhatu da, Buddizme mütemayil olduğu halde Şamanist idi. Sikkelerine Tibetçe Buddist formülü olan «irincin turçi» (rin-cen rdo-rje) kelimelerini yazdırmıştı. Hatunu Müslüman olduğu gibi, kendisi de Müslümanlara çok mütemayil idi. «Şükürçi» si (yani hükümdarın başında şemsiyesini tutan en mahrem yüksek memuru), Şemseddin Muhammed al-Türkistani isminde alim bir Türktü. Irak'ta umumi vali olan bu zat, selefleri tarafından yapılan yolsuzlukları ve ağır vergi zamlarını kaldırıp adalet gösterdi. Keyhatu mükemmel Farsça biliyordu. İranlıların erkek-sevme adetini bile benimsemiş bir sefihdi. AKSARAYİ, Keyhatu'yu çok sömert bir insan olarak ve 8 sene kadar bir zaman Anadolu'da kaldığından bu ülkeyi çok seven bir padişah diye medheder.

Fakat onun müsriflik derecesine varan cömertliğinden başka bir fazileti görülmüyor. Maamafih Keyhatu'nun ileride Osmanlılar babında zikredeceğimiz bazı tedbirleri, şimaligarbi Anadolu'daki Paflag Onya'da, Bizans entrikaları neticesinde çıkan isyanları tenkil etmek için, Kastamonu taraflarına asker göndermesi ve bu hareketleri ile eski Bitinya taraflarında Uc Türklerini, ve Kayı beylerini siyasi hadiselerin içine celbetmiş olduğu onun mühim bir başarısı olmuştur.

Pek kısa bir zaman hükümranlık eden Baydu Han ise, Budizme fazla taraftarlık- göstermekle, Önasya'da Budizmle İslamiyet arasında ciddi bir mücadele devrini yaşatmıştır.

AKSARAYİ, onun hakkında:

«Bunun hanlığı, her yerde medreselerin kapanmasını, oraya sarhoşların dolmasını, her yerde meyhanelerin açılmasını intaç etti; camileri puthane yapacak ve müezzinleri susturacaktı» diyerek, hanlığının kısa bir müddet sürmüş olması dolayısiyle sevincini izhar etmiştir.

Gazan han, yalnız Çengizliler tarihinde değil, tekmil Önasya tarihinde emsali nadir görülen hükümdarlardandır. O, Osmanlılardan Sultan Selim gibi az bir zaman hükümet sürmüş fakat, fütuhatta bulunmamakla beraber, ayni mikyasta büyük işler yapmıştır.

Osmanlı müellifi ENVERİ, Gazan Han'ı:

«Bizanstan vergi alan, Şam'ı fethederek burada (hatta Mısır'da) kendi namına hutbe okutan en büyük İlhani hükümdarı» olarak anmaktadır. Gazan'ın Bizanstan haraç almasının tarihi hakikat olduğunu ileride göreceğiz. AKSARAYİ onu ideal bir hükümdar olarak tavsif ederken, bilhassa imar işlerini, tebaasının bütün tabakalarının ahvaline ve zamanın vakayiine tam vukufunu, onun bariz vasıfları olarak zikretmiştir. Gazan Han zamanında Önasya ve Uzakdoğu kültürlerinin Tebriz'de birleştirilmesi, Türk fütuhatının medeniyet tarihindeki ehemmiyetinden bahsederken yukarıda zikretmiştik. Tebriz şehri, o zamanın en büyük ilim ve beynelmilel ticaret merkezi olarak yükselmiştir. Gazan'ın en büyük imar eseri, bu şehrin «Şenb-i Gazan» ismindeki yeni semti olmuştur. AKSARAYİ, Gazan Han'ın yaptırdığı ve tarihte misli görülmemiş acaip bir eser olarak onun çadırını tavsif etmiştir.

Türk ve Moğolların milli tarihi ile cihan tarihini de bir mütehassıslar heyeti tarafından tertip ettirmiş olan Gazan Han'ın kendisi de bir tarihçi olup, ayni zamanda tabiat ve iktisat (bilhassa ziraat) ilmi ile de meşgul olmuştur. Türk kavimlerinin umumi tarihini ilk olarak tasnif ettirmek şerefi, Gazan Han'a aittir.

Şair AHMEDi, Gazan hakkmda şöyle diyor:

«Şah-i Gazan Mekke'ye çok gene u mal + Veribdi anlara yine mahi sal + Hem Resülün şehrine ol namiver + Verib idi genc-i bihadd sim ü zer». Yani «Gazan Mekke ehline (yani oradaki sadat'a ve ulemaya) senenin her ayında dirlik maaşlar olmak üzere çok mal verdiği gibi, Medine'ye de böyle yapmıştı». Eserini 1301 de yazan Anadolu Türk şairi GÜLŞEHRİ Farsça telif ettiği Felekname'sinde Gazan Han'a medhiyeler yazmıştır.

Olcaytu, daha ziyade dini meselelere karşı fazla alaka gösteren bir hükümdardı. Onun da milli tarihe ve bazı diğer ilimlere karşı alakası vardı, fakat onu en çok meşgul eden dini ve felsefi meseleler olmuştur. Anası Kirayıt uruğundan ve Hıristiyan olduğundan, çocukluğunda Hıristiyan olduğu, hatta kendisine bir Hıristiyan adı verildiği de söylenir. Müslümanlıkla uğraşınca da bu dinin, Sünnilik, Şiilik, Şafiilik ve Hanefilik gibi mezheplerini tetkik ederek ve bu mezhepleri temsil eden en büyük alimleri çağırıp münazara ve münakaşalarını dinliyerek gah şu ve gah bu mezhebe temayül göstermiş; muhtelif mezhep fakihlerinden birinin diğerine karşı çok kötü duygular beslemekte ve en kötü isnadlardan geri kalmamakta olduğunu gördüğü sıralarda, İslamiyetten yüz çevirerek, tekrar Şamanlığa dönmek fikrine gelmiştir.

Böylece münakaşalardan birinde Olcaytu'nun maiyetinde bulunan kibar kadınlar ve büyük emirler, hana hitap ederek:

«İslamiyeti kabul edince işimiz tersine döndü, eski dinimiz ve Çengiz Han'ın yolu. daha sağlam ve sevimli idi» diye İslam kavimlerinin o çağlardaki ahlaksızlık ve samimi olmayışları hususlarına hanın dikkatini çekerek onu kat'i olarak, eski dine döndürmek istemişlerdir.

Fakat Olcaytu:

«Artık bu dini kabul ettik, geri dönmek yoktur» demiş ve mezheplerden Şafiiliğe meyil gösterip hükümdarlıkta sülale usulüne fazla dayandığı için Şiiliği, daha doğrusu Oniki-İmam kültünü tercih etmiş ve bunda sonuna kadar samimi ve muhlis kalmıştır. Bu yüzden Olcaytu, Azerbaycan Türkleri ve ilk Osmanlılar devrinde, bir mukaddes şahsiyet gibi telakki edilmiştir. Olcaytu, zamanımıza kadar Azerbaycan'da kudsiyet derecesine çıkan büyük bir sultan sıfatiyle camilerde dualarda ismi yad edilir olmuştur.

Osmanlı müellifi ENVERİ de, onun hakkında:

Sultaniye şehrini bina etti, Tebriz'i bir cennet haline getirdi, dedikten sonra onu, bir zahid padişah diye vasıflandırarak kendisini halkın hayrile yadetmekte olduğunu kaydetmiş; ve Sultaniye'nin kuruluşunu da Türk ve İslam tarihinde mühim bir hadise sıfatiyle, ebced hesabiyle 711 yılını ifade eden «imaret» kelimesini kendi tarafından düşünülen bir «tarih» olarak yazmıştır. AKSARAYİ de, Olcaytu'yu, zamanının en adil padişahı diye överek yadetmiştir.

Son büyük İlhan olan Ebu Said Han, bir güzel sanat ve aşk devresi yaşatmıştır. En büyük sanat eserleri, en güzel cami ve medreselerle minyatürlü eserler, onun zamanında vücuda getirilmiştir. O da, babası gibi, Azerbaycan ve Anadolu ahalisi nazarında en güzel hatıralar bırakmıştır. Bu yüzden ismi, Azerbaycan'da, dört adil sultan meyanında Ramazanda camilerde zikredilip kendisine dua edilir. Galiba Şiilik olduğu zaman ilk Osmanlılarda da böyle olmuştur.

ENVERİ, onun hakkında:

«Sultan Bu-Said babası(Olcaytu)'nın ilim ve faziletle temayüz eden tek oğlu idi, cömerdlikte naziri yoktu, yetmiş iki millet ona dua ediyordu», demiştir.

Şair AHMEDİ de, bu han hakkında:

«Bu-Said Şah, ki ulu sultandı + Adı dillerde Bahadır Handı» dedikten sonra, bu hanın zamanındaki aşk hadiselerine işaret ederek, İlhanlı devletinin zulüm yüzünden değil, kadın yüzünden yıkıldığını anlatmıştır. Ebu Said'in vefatını müteakip, Gazan han zamanından beri memlekette en büyük nüfuza malik Sulduz oymağı beyi Emir Çoban'ın torunu, Emir Küçük Şeyh Hasan, 1336 da Çengizlilerden Arpa isminde birisini (a); az sonra da Arlat kabilesi beyleri, Hülegü'nün Turgay-Oğlan ismindeki oğlu neslinden Musa Han'ı (b) İlhan ilan ederek memleketin vahdetini temin etmek istedilerse de muvaffak olamadılar.
Devletin diğer büyük rüknü olan Calayır beylerinden Büyük Şeyh Hasan, Hülegü'nün Mengü Temür adlı oğlu neslinden Muhammed'i (c) han ilan edip, Bağdad'ı merkez edinerek memleketin cenubi kısımlarını ele geçirdi. Horasan'daki beyler de, Çengiz'in biraderi Coçu Kısar neslinden gelen Tugay Temür Han'ı (ç) hanlanarak kendi başlarına bir hükümet kurdular. Bir aralık Büyük Şeyh Hasan da bunu han tanımıştı. -Küçük Şeyh Hasan ise, 1343 yılma kadar Azerbaycan ile Anadolu'da hükümet sürdü, ve 1338 de Büyük Şeyh Hasan ve Muhammed Han ile harp edip bu hanı esir ve katlederek Ebu-Said Hanın kız kardeşi Satıbek Hatun'u ve sonra da onun zevci olan Süleyman Han'ı (d) han ilan etti. Bu han namma Anadolu'yu, Küçük Şeyh Hasan'ın vaktiyle bu ülkeyi idare etmiş olan babası Temür-taş Beyin büyük beylerinden olan Üygur Alaeddin Ertene idare etti. Küçük Şeyh Hasan bu Ertene Beyi 1338 de «tamam Mamalik-i Rum», yani tekmil Anadolu vilayetlerinin umumi valisi tayin etti.

Küçük Şeyh Hasan'ın vefatını müteakip, «Ulus-beği» mevkiini alan ve tarihlerde ahlaksızlığı ile maruf kardeşi Melik Eşref 1344'te Süleyman Hanı iskat edip, Kıpçaklardan (yani Çoçı Han ulusu prenslerinden) Nuşirvan isminde birisini han ilan etti. Bu vaziyet, Altun Ordu hanı Cam-Bek Han'ın Calayırlarla anlaşarak Çoban-oğulları üzerine sefer icra etmesine vesile oldu. Cam-Bek han, 1356 da Melik Eşrefi, Ucan'da mağlup edip ele geçirerek öldürdü. Nuşirvan Han adında 1344-1355 yıllarında kesilen sikkeler vardır. 1356-1367 de ise Tebriz'de hatta Bağdat'ta Cam-Bek Han namına sikkeler kesilmiştir. Buna göre, buradaki Calayır beyleri de Canibek Hanın ali hakimiyetini tanımış bulunuyorlardı.

1356 da vefat eden Calayır beyi Büyük Şeyh Hasan'dan soma oğlu Sultan Üveys Calayır (1356- 1375), soma kardeşi Hüseyin Calayır (13741382), sonra da Üveys'ın oğlu Sultan Ahmed Calayır (1382- 1393, 14051410) hükümet sürdüler. Bunlar, 1358 de Tebriz'i ele geçirerek 1393'te Temür'ün gelişine kadar, Azerbaycan ve Irak'ı idare ettiler.

İlhanlılar hakkında bilhassa Mısır ve Suriye Arap müelliflerinin kayıtları, ekseriya zemm ile doludur; bu hükümdarlar hakkında muasır İran şair ve müellifleri tarafından yazılan medhiyelerin de kıymeti azdır. Sonraları bu hanlar hakkında TEVEKKÜLİ, (TÜKLİ) DEVLETŞAH SEMERKANDİ, HAFİZ ABRU, ABDURRAZZAK SAMARKANDİ, İBN BİBİ, AKSARAYİ, gibi müelliflerin, sözlerini halk hafızasından alan AHMEDİ ve ENVERİ gibi şairlerin verdikleri malumat ise, herhangi bir kimsenin hoşuna gitmek için yazılmış olmadığından, kıymetlidir. Bununla beraber CUVEYNİ, REŞİDEDDİN, VASSAF gibi İlhanlıların muasırı olan müelliflerin yazılarında da fikirler hür ifade edilmiştir. Cuveyni, Reşideddin ve Vassafın eserlerinde, muhtelif hanlar hakkında ciddi tenkidi mülahazalar da bulunmaktadır.

Kaynakça
Kitap: UMUMİ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: A. ZEKİ VELİDİ TOGAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön İlhanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir