Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Alaeddin Ata Melik B. Muhammed Cüveyni (1226-1282)

Burada İlhanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Alaeddin Ata Melik B. Muhammed Cüveyni (1226-1282)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:32

ALAEDDİN ATA MELİK B. MUHAMMED CÜVEYNİ
(1226-1282)


İlhanlıların büyük idare adamlarından ve devrinin en değerli münşi ve tarihçilerindendir. Horasan'ın Cuveyn şehri mülhakatından azadvar kasabasından yetişmiş eski ve meşhur bir aileye mensup olup, kendi rivayetine göre, silsilesi 13. batında Abbasilerin meşhur hacibi Fazl b. el-Rabi'a çıkıyordu. Bunu iptida, onun adamlarından İbn al-Fuvati'den nakleden Zehabi'nin büyük tarihinde gördüğümüz gibi, onun düşmanlarından olan İbn el-Tiktaka'nin da al-Fahri adlı meşhur eserinde bunu bir tariz vesilesi yaptığını biliyoruz. Bu silsile biraz şüpheli olsa bile, bu aile efradının büyük Selçuklular ve bilhassa Harizmşahlar ile Moğollar devirlerinde mühim vazifelerde bulundukları muhakkaktır. Bundan dolayı, Moğol devrinde, bunlardan birçoğu, hatta başka vazifelerde bulunmuş olsalar bile ekseriyetle sahib-i divan unvanı ile şöhret kazanmışlardır.

Alaeddin'in dedelerinden Bahaeddin Muhammed b. Ali'nin kuvvetli bir edebi kültür ve mühim bir idari mevki sahibi olduğunu bildiğimiz gibi, büyük babası Şemseddin Muhammed'in de Muhammed Harizmşah ve Celaleddin zamanlarında müstevfi-i divan (şimdiki maliye nazırlığı) vazifesinde bulunduğu malumdur. Alaeddin'in babası Bahaeddin Muhammed, ilk Moğol istilası ile Hulagu'nun İran'a gelişine kadar geçen hemen-hemen 35 yıllık zaman içinde, buradaki büyük Moğol emirlerinin hizmetinde bulunarak, iptida Horasan ve Mazenderan sahib-i divanlığı vazifesini gördü; 633 (1235)'te Ügedey Kağan nezdine giderek, bütün İran'ın sahib-i divan-lığına tayin edildi. Birkaç defa İran'daki Moğol umumi valilerine vekalet vazifesini gören Bahaeddin, 651 (1253)'de Irak ve Yezd valiliğine tayin edildi ise de, İsfahan'a muvasalatından biraz sonra öldü. Arapça ve Farsça birtakım şiirleri olan Bahaeddin, devrinin mümtaz fazılları arasında sayılıyordu.

Oğlu Alaeddin, 623 (1226)'te doğdu. Daha 17/18 yaşlarında iken, babasının yüksek mevkii sayesinde, emir Argun'un divanında, onun hususi katipleri arasında mühim bir yer almıştı 641-654 (1243-1256) yılları arasında, Ceyhan garbındaki bütün memleketlerde Moğol kağanları namına hükümet süren emir Argun, Moğol başşehri olan Karakorum'a beş altı defa muhtelif vesileler ile gidişlerinde Alaeddin'i de beraber götürdü. 654 (1256)'te Hulagu İran'a gelince, Alaeddin onun hizmetine girdi ve daha ilk günden itimat ve teveccühünü kazandı. Onun İran'daki İsmailileri temizlemek için yaptığı hareketlerde Hulagu'nun maiyetinde bütün seferlere iştirak etti; daha ilk Moğol istilasında harap olmuş olan Habuşan (sonraki adı ile Kuçan) şehrinin yeniden kurulması hususunda, Hulagu üzerinde müessir olduğu gibi, İsmaililerin merkezi olan Alamut [b. bk.J'un zaptında da bulunarak, buranın meşhur kütüphanesini ve rasad aletlerini mahvolmaktan kurtardı; ancak dini taassuptan kurtulamayarak, batıni akidelerine ait bütün eserleri yakmış ve yalnız Hasan Sabbah [b. bk.]'ın hayatına ait bir eseri muhafaza ederek, bunun bir hulasasını tarihine nakl ile iktifa etmiştir ki, bunun daha geniş bir hulasası Reşidüddin'in Camiü't-Tevarih'inin 2. cildinde mevcuttur.

Hulagu 655 (1257)'te Bağdad üzerine yürüdüğü zaman Alaeddin de maiyetinde bulunuyordu; kendi ifadesine göre, 657 (1258)'de bütün Irak-ı Arap ve Huzistan sahalarının idaresi ona verildi ki, Reşidüddin'in bu hadiseyi 661 (1262/1263)'de göstermesi şüphesiz yanlıştır. Kardeşi Şemseddin Muhammed Cuveyni [b. bk.]'nin Hulagu'nun vezirliğine tayin edilmesi, nüfuzunu bir kat daha çoğalttı. Hulagu'nun ölümüne kadar bu vazifede kalan Alaeddin, onun oğlu Abaka zamanında da (663-680/1264-1281), bazen büyük Moğol emirlerinden birinin naibi sıfatı ile, fakat hakikatte tamamiyle müstakil olarak, bütün Irak-ı Arap'ı idare etti. Alaeddin'in bu vazifede büyük bir muvaffakiyet gösterdiği, bütün muasır kaynakların şahadetinden anlaşılıyor; köylülerin ve toprak sahiplerinin sırtından ağır vergileri kaldırmış, sulama işlerini tanzim ederek, Anbar'dan Küfe ve Necef'e kadar uzanan bir kanal vücuda getirmek için, 100.000 altın dinardan fazla bir para sarf etmiş ve bunun kenarında 150 yeni köy kurmaya muvaffak olmuştu. Vücuda getirdiği birçok hayır müesseseleri arasında, Necef'te Ali b. Ebi Talib meşhedinde yaptırmış olduğu bir ribat pek meşhurdur. Hulagu istilasının Bağdad ve Irak'ta mucip olduğu tahriplerin, onun idaresi sayesinde, süratle telafi edilerek, nüfusun arttığı, umumi refah seviyesinin yükseldiği, devlet varidatının çoğaldığı, hatta Bağdad'ın halifeler devrinden daha mamur olduğu, İbn el-Fuvati ve Zehabi gibi, tarihçiler tarafından itiraf edilmektedir.

681 (1282/1283)'den ölümüne kadar, hemen-hemen 24 yıl devam eden bu memuriyeti zamanında, birkaç defa düşmanlarının iftira ve tezvirleri ile, müşkil zamanlar geçirdi; msl. Abaka devrinde Bağdad şahnesi (askeri kumandanı) Kara Buka onun Mısır Memlukleri ile münasebette bulunduğunu iddia etmişse de, yapılan tahkikat neticesinde, bunun bir iftiradan ibaret olduğu anlaşılarak, müfteriler cezalandırılmıştı. Bir defa da Irak'ın meşhur zenginlerinden olup, nakibii'l-nukaba'lık vazifesinde bulunan Taceddin Ali (Kitab el-fahri müellifinin babası), Abaka nezdindeki nüfuzuna güvenerek, Alaeddin'in Bağdad hükümetinden azli için, hükümdara hususi müracaatta bulunmuşsa da, Alaeddin'in kardeşi ve Abaka'nın veziri bulunan Şemseddin Muhammed bu mektubu hemen kardeşine göndermiş, Alaeddin de onu bir hile ile öldürterek, katillerini yakalayıp, cezalandırmış ve fakat bütün servetini müsadereden de geri durmamıştı. Kitab el-fahri müellifinin ona düşmanlığının sebebi işte budur.

Alaeddin'in, daha doğrusu bütün Cüveyni ailesinin, uğradığı en büyük felaket, Mecidülmülk Yezdi'nin Abaka nezdinde kardeşi Şemseddin Muhammed Cuvayni aleyhindeki tezvirlerinden ileri gelmiştir (tafsilat için bk. CUVAYNİ, ŞEMSEDDİN). Alaeddin 680 (1281) Rebiülevvelinde Bağdad'dan Abaka'nın yanma Tebriz'e geldiği zaman, o sırada çok büyük nüfuz kazanmış olan Mecidülmülk'ün teşviki ile onun aleyhinde birçok isnatlarda bulunuldu ve devlete ait büyük servetleri kendi hesabına gasbetmiş olmakla itham edildi. Kendisinin en yakın adamlarından olan naibi Mecidüddin İbn el-Esir başta olduğu halde, eski taraftarlarından birçoğu aleyhinde şahadette bulundular. Bunu neticesi, bütün serveti elinden alınarak, hapsolundu ise de, bazı hatunların ve şehzadelerin şefaati ile 4 Ramazan 680 (1281)'de serbest bırakıldı. Alaeddin bu hadiseyi Tesliyet el-ihvan adlı risalesinde, uzun uzun anlatacaktadır.

Bundan sonra başına gelenleri ise, ismi malum olmayan diğer bir risalesinde izah ediyor:

mali suistimaller isnadı ile ona bir şey yapamayacaklarını gören düşmanları, bu defa da siyasi bir kiyaset ile onu lekelemek istediler ve Mısır Memlukleri ile gizli münasebetlerde bulunduğunu iddia ettiler. Irak'ta adeta bir hükümdar salahiyeti ile idare başında bulunan ve melik (yani küçük hükümdar, hidiv) unvanını taşıyan Alaeddin, vazifesi icabı olarak, siyasi faaliyetlerde bulanmaya ve bilhassa Memluk Devletinin bütün hareket ve faaliyetlerini dikkatle takibe mecburdu. Bu maksatla Arap emirleri ve şeyhleri ile daimi münasebetlerde bulunuyor, onlara haberciler yolluyordu. Bağdad'daki Moğol askeri ricalinin ve bilhassa Bağdad şahnesinin muvafakatleri ve iştirakleri ile yapılan bu faaliyetlerden en sonu, 680 (1281) yılı başlarında, bazı Memluk emirleri ile Şam Araplarının emiri İsa b. Muhanna'yı İlhanlılar tarafına çevirmek maksadı ile olmuştu, Abaka, Alaeddin'i daima himaye eden bazı Moğol büyüklerinin de ikazı ile, bu ağır isnadın tahkikini emretti. Bağdad'da yapılan tahkikat müspet bir netice vermeyince, Alaeddin, tahkik heyeti ile beraber, hükümdarın yanına gitmek üzere hareket etti. Asadabad'ı geçtiği sırada, Abaka'nın kendisi aleyhindeki isnatların tamamiyle bir iftiradan ibaret olduğunu anlamış bulunduğu haberini aldı. Lakin Hemedan'a gelirgelmez, hakanın ölüm haberini alarak, müteessir oldu. Düşmanlarının tezviri ile orduya gitmekten menedilerek, Hemedan'da bırakılan Alaeddin, biraz sonra, yeni hükümdar Sultan Ahmed'in fermanı ile haps ve tazyıktan kurtularak, Aladağ'da toplanacak büyük kurultayda bulunmak üzere, 5 Safer 681 (1283)'de hareket etti. Cülus şenlikleri bittikten sonra, Sultan Ahmed, Şemseddin Cuveyni'ye ve oğlu Harun'a büyük iltifatlarda ve yeni yeni tevcihlerde bulunduğu gibi, Alaeddin'i de yeniden eski vazifesine iade etti ve bütün servetini tekrar kendisine bağışladı. Bu suretle Cuveyni ailesinin son zamanlarda sarsılmış olan nüfuzu, eskisinden daha kuvvetli ve daha parlak bir şekilde, teessüs etmiş oluyordu. Bu ailenin himayesi sayesinde yükseldiği halde, sonradan şehzade Argun ile birleşerek, onların mahvına çalışan Mecidülmülk Yezdi, bu sırada mali suiistimaller ile itham edilerek, tevkif edildi; yapılan araştırmalar esnasında kemer kesesinden sihirbazlıkla uğraştığını gösteren bazı şeyler çıkması üzerine, yasa hükmüne göre idam edilmesi için, Alaeddin'e teslim edildi. Alaeddin bir an için, 20 yıldan fazla Cuveyni ailesinden gördüğü iyiliklere mukabil, türlü melanetlerde bulunan bu adamı kurtarmak düşüncesine kapıldığını, lakin Müslüman ve Moğol herkesin, hatta onun kardeş ve akrabalarının bile bundan müteessir olacaklarını düşünerek, vazgeçtiğini, adı geçen risalesinde anlatıyor. Vü-cudu parça parça edilmek suretiyle, memleketin her tarafına gönderilen Mecidülmülk'ün bu korkunç akıbetinden sonra, onun -aralarında birçok Hristiyan bulunan- adamlarının Bağdad'a gönderilerek, halk tarafından taşa tutulup, sonra katledildiklerini ve cesetlerinin de yakıldığını yine aynı risaleden öğreniyoruz. Irak hükümetini ve eski servet ve nüfuzunu tekrar elde eden Alaeddin, şehzade Argun'un Horasan'dan Bağdad'a hareketi haberini alınca, hükümdarın yanında kalmakla beraber, Bağdad'a iki oğlu ile birlike, kendi naiplerini gönderdi. Mecidülmülk'ün kesilmiş başını da beraber getiren bu naipler, idareyi tekrar ellerine aldılar; Halifeler Camii'nde Alaeddin'in Bağdad halkına göndermiş olduğu bir beyanname okundu. Yıllardan beri Alaeddin'in idaresinden hoşnut olan Bağdadlıların, bu hadiselerden çok memnun olduklarını tarihi kaynaklar anlatıyor. Mamafih bu sevinç uzun sürmedi, şehzade Argun, Horasan'dan Bağdad'a gelerek, Alaeddin'in Abaka zamanına ait borçlarından kendi hissesine düşeni tahsil etmek bahanesi ile Alaeddin'in adamlarını yakalattı. Argun'un kendisine ve kardeşine karşı çok fena niyetler beslediğini bilen ve umumi vaziyetin de pek emniyet verici olmadığını görerek, endişe içinde bulunan Alaeddin, bu haberden çok müteessir olup, hastalandı ve 4 Zilhicce 681 (1283)'de Mugan'da öldü. Naaşı Tebriz'e getirilerek, Çarandab mezarlığına defnedildi.

Alaeddin'in aile hayatı hakkında pek az malumatımız vardır. Son halife Mut'sa'sım'ın oğlu Ebu'l-Abbas Ahmed'in dul zevcesini aldığını ve bu kadının 678 (1279)'de Bağdad'da ölerek, Meşhed-Ubeydullah'ta kendi tarafından yaptırılmış olan İsmetiye Medresesi civarındaki türbesine gömüldüğünü biliyoruz ki, bu kadının ilk kocasından olan kızı Rabi'a 670 (1271)'te Sahib Şemseddin'in oğlu Harun ile evlenmiş ve 685 (1286)'te Bağdad'da ölerek, annesinin türbesine gömülmüştür. Alaeddin'in Mansur ve Muzaffereddin Ali adlı iki oğlu ile bir kızı kalmıştır; bunlardan Mansur Recep 688 (1289)'de Bağdad'da katledilmiş ve naaşı Tebriz'e götürülerek, babasının yanına gömülmüştür. Muzaffareddin Ali, Tebriz'den Bağdad'a gelerek, babasının bazı emlakine tasarruf etmekte iken, 690 (1291)'da, Gazan Han'ın emri ile önce hapis ve sonra katledilerek, annesinin türbesine defnedilmiştir. Kızı 671 (1272)'de meşhur sufilerden Şeyh Sadreddin Hammuya ile evlenmiştir ki, 694 (1294)'te Gazan Han'ın İslamiyeti kabulünde bu şeyhin oynadığı rol ve Gazan devrinde kazanmış olduğu nüfuz çok büyüktür.

İlhanlılar devrinin büyük şahsiyetleri arasında mümtaz bir mevki sahibi olan Alaeddin, siyaset ve idare bakımlarından olduğu kadar, fikir ve sanat tarihi bakımından da tetkike layıktır. İlhanlılar devrinin korkunç saray entrikaları, nüfuzlu Moğol emirlerinin, şehzadelerin ve saray kadınlarının birbirleri ile çarpışan menfaatleri ve ihtirasları arasında, kardeşi Şemseddin ile beraber, mevkiini ve nüfuzunu muhafaza edebilmesi, çok keskin ve uyanık bir zekaya malik olduğunu açıkça göstermektedir. Zaman zaman aleyhine çevrilen entrikalara karşı daima muvaffakiyetle mukabele edebilmesi, hükümdarların ve onların etrafındaki nüfuzlu şahsiyetlerin teveccüh ve himayelerini devam ettirmek için, maddi ve manevi her vasıtayı kullandığını anlatıyor.

Merkezi Bağdad olmak üzere, bütün Irak havalisinde, adeta bir hükümdar gibi hükümet süren, melik (yani küçük hükümdar, prens) unvanım taşıyan Alaeddin'in debdebe ve azametini anlamak için, muasırları tarafından kendisine takdim olunan eserlerde ne gibi unvanlar ile tebcil olunduğunu göz önünde bulundurmak lazımdır:

İbn Bibi Selçuknamesi diye maruf olan el-Evamirii'l-Ala'iye fı'l-umuri'l-Ala'iye adlı eserin müellifi Hüseyn b. Muhammed el-Münşi el-Ca'feri, onun hakkında Hidiv-i azam, Dara-i alem ve Zillullah gibi unvanlardan başka, daha İslamiyetten evvelki Türk devletlerinden başlayarak, Anadolu Selçuklularına kadar bütün Müslüman Türk devletlerinde devam eden, ulug, kutlug ve inanç gibi, unvanlar da kullanmaktadır. İlhan Ahmed zamanında Alaeddin'e, hükümdarlar gibi, başında çetr taşımak imtiyazının verildiğini de biliyoruz.

Alaeddin'in Irak'taki idaresinin yerli halk için çok faydalı olduğunu ve kuvvetli bir imar faaliyeti gösterdiğini yukarıda söylemiştik. Birtakım tarihi kayıtlar, verimsiz yıllarda halka kolaylıklar gösterildiğini ve zaman zaman şikayetlere sebep olan bazı vergilerin hafifletildiğini de anlatıyor. Gazan'ın İslamiyeti kabulünden evvel Moğol hükümdarlarının takip ettikleri dini siyasete uygun olarak, Alaeddin'in Hristiyanlara ve sair dinler mensuplarına karşı iyi muamele etmekle beraber, bilhassa İslami bir siyaset takip ettiği göze çarpmaktadır. İbn el-Fuvati'nin verdiği oldukça geniş malumat sayesinde, Bağdad'ın o devirdeki iç hayatını ve Alaeddin'in idari faaliyetini yakından tetkik edebildiğimiz için, bunu katiyetle söyleyebilmek kabil oluyor. Esasen kendisi, adı geçen risalelerinde bunu itiraf ettiği gibi, ona takdim edilen eserlerden, kasidelerden v.s. her türlü tarihi kaynaklardan da bu hakikat anlaşılıyor. Alaeddin Irak'ta yaşayan muhtelif dinlere ve mezheplere mensup cemaatler arasında bir ahenk teminine gayret etmekle beraber, kendi şahsi akidelerine ve ekseriyeti teşkil eden Sünni Müslümanların temayüllerine uygun bir siyaset takip ediyordu, 668 (1289)'de bir İsmaili fedaisinin kendisine yaptığı suikast teşebbüsü ve aleyhinde çevrilen entrikalara bilhassa Hristiyanların iştirak etmeleri, bunu açıkça anlatmaktadır. Mamafih Alaeddin'in idaresi, Moğol an'anelerine uygun olarak, sert ve şiddetli olmuş, içtimai ve iktisadi nizamı bozmak isteyenlere ve düşmanlarına karşı merhametsizce hareket etmiştir. Buna mukabil, alimlere, sanatkarlara, sufilere ve umumiyetle halka karşı lütufkar davranmış ve tesis ettiği vakıflar ile Müslüman halkın sevgisini kazanmıştır.

Büyük bir idare ve siyaset adamı olan Alaeddin, devrinin büyük bir münşi ve edibi olarak da, ehemmiyetle tetkike layıktır. Tesliyet el-ihvan adlı risalesi ile onu tamamlayan diğer bir risalesi, hayatının son yıllarında uğradığı felaketleri tasvir eden iki edebi eserdir ki, onların birer nüshası Paris Milli Kütüphanesi'nde (I. Suppl. pers., 1550, v. 220b-231a; 2. Suppl. pers., 206, v. lb-41b) mevcuttur. Bu son risale, müellifin ölümünden 6 ay evvel yazılması dolayısiyle, son eseri olarak kabul edilebilir. Bunlardan başka Alaeddin'in kaleminden çıkmış bazı mektuplar, fermanlar ve risaleler de mevcuttur (v. Rosen, Les Manuscrits persens de l'Institut des langues orientales, Petersburg, 1885, s. 158).

Kuvvetli bir edebi kültüre sahip olduğu bütün eserlerinden anlaşılan müellif, yalnız hayatında değil, ölümünden sonra da, devrinin büyük münşilerinden biri olarak tanınmışsa da, onun gerek münşi ve gerek tarihçi olarak, şöhretini devam ettiren başlıca eseri, Tarih-i Cihangüşa adlı büyük tarihidir. Yalnız üslup bakımından değil, bilhassa ihtiva etliği zengin malumat itibariyle Moğol tarihinin birinci derecede mühim kaynaklarından olmak bakımından, bu eser, XIII. asırdan zamanımıza kadar, kıymet ve ehemmiyetini muhafaza etmiş, onu takip eden birçok Arap ve Acem müellifleri tarafından, kaynak olarak kullanılmış, XIX. asırdan beri de Garp müsteşrik ve tarihçilerinin dikkatini çekerek, nihayet 1912-1937 yılları arasında Mirza Muhammed Kazvini tarafından, mükemmel bir mukaddime, alimane haşiyeler, fihristler ilavesi ile, tenkitli bir tab'ı neşrolunmuştur (GMS, XVI, 1, 2, 3). Bu türlü nesirler için her bakımdan emsalsiz bir örnek sayılabilecek olan bu tabı sayesinde, kitabın mahiyet ve ehemmiyeti hakkında tam bir fikir edinmek ve ondan istifade etmek artık kolaylıkla kabildir. Şimdi eserin muhteviyatı ve muhtelif kısımlarının tarihi kıymet dereceleri hakkında kısaca malumat vererek, Cihangüşd'nın mahiyetini anlatalım.

Üç cilde ayrılmış olan eserin ilk cildinde, uzun bir mukaddimeden sonra, Moğolların eski adet ve an'aneleri ve Cengiz yasası hakkında iki fasıl vardır. Bundan sonra Cengiz'in zuhuru ve Uygur memleketlerindeki fütuhatı anlatılmakta ve bu münasebetle Uygurların dinleri, adetleri ve efsaneleri hakkında, çok mühim malumat verilmektedir. Yasa hakkında en mühim kaynak olan bu parça, son zamanlarda, V. Minorsky tarafından tercüme edilerek, G. Vernadsky'nin yasaya dair, 1938'de Hardvard Journal of Asiatic Studies (III, nr. 3/4)'de neşredilen makalesinde (Türk. trc Türk hukuk tarihi dergisi, 1944, I, 107-132) bundan istifade olunduğu gibi, Uygurlar hakkındaki kısım da, en son Marquart tarafından olmak üzere (öuwaini's Bericht ü. d. Bekehrung der Uiguren, SBBA, 1912,1, Halbjahr, s. 486-502) birçok tetkiklere mevzu teşkil etmiştir. Bundan sonra, Cengiz'in ölümüne kadar, Moğolların Maveraünnehr ve İran'daki fütuhatı (615624/1218-1226) ve Güyük Han'ın ölümüne kadar (644/1246) vukua gelen hadiseler, geniş ve etraflı bir surette, anlatılmakta ve Cuci ile Çağatay'dan kısaca bahsedilmektedir. Barthold'un işaret ettiği gibi, Cengiz'in ilk fütuhatı hakkında bu kadar geniş ve toplu malumata yalnız burada tesadüf ediliyor. Seyhan civarındaki harplere ve Hocend muhasarasına ait bilgiler yalnız bu esere dayanmaktadır; mamafih, yine onun işaret ettiği gibi, bu malumatın bir kısmı pek de itimada layık görülmemekte ve bilhassa asker sayısı hakkında verilen rakamların çok mübalağalı olduğu anlaşılmaktadır; msl. Buhara iç kalesinin müdafileri burada 30.000 olarak gösterildiği halde, bu vak'anın şahidi olan birine dayanan İbn el-Esir bu miktarı ancak 400 olarak göstermektedir.

İkinci cildde Harizmşahlar tarihinden bahsedilmekte ve bilhassa son hükümdarlar devrindeki hadiseler hakkında uzun tafsilat verilmektedir. İbn Funduk el-Beyhaki [b. bk.]'nin Meşarib el-tecarib'i başta gelmek üzere, muhtelif kaynaklardan istifade edilerek yazılan bu cildde, Kara-Hıtaylar hakkında da malumat verilmektedir ki, bu kısım, tarihi bakımdan çok ehemmiyetlidir. Bu cildin sonunda, Ügedey zamanından başlayarak, Hulagu'nun İran'a gelişine kadar, İran ve civarında hüküm süren Moğol hakimlerinden de bahsolunmaktadır. Yine Barthold'un dikkat etmiş olduğu vecihle, Maveraünnehr'de Moğol fütuhatından evvel cereyan etmiş olan birtakım hadiseler ve msl. Harizmşah Muhammed ile Kara-Hıtaylar arasındaki mücadeleler, eserin muhtelif yerlerinde, birbirinden oldukça farklı bir surette, hikaye edilmiştir ki, bu ayrılığı, müellifimizin bu hususta yazılı yahut şifahi, ayn ayrı kaynaklardan istifade etmiş olmasına isnat etmek lazımdır. Mirhond gibi, sonraki iltikatçıların bu farklı rivayetleri, tabii bugünkü tarihi tenkit esaslarına tamamiyle aykırı bir şekilde telif etmeleri, asıl metinden istifade edemeyen garp tarihçilerini de yanlışlıklara sevketmiştir.

Mamafih bu cildin muhteviyatı, muhtelif bakımlardan, çok mühim olduğu gibi, Moğol hakimlerinden bahseden son fasılların ehemmiyeti de müellifin bu hususlarda, msl. bu hakimlerden, Emir Argun'un maiyetinde hizmetlerde bulunan babasından ve doğrudan doğruya kendi müşahedelerinden istifade etmiş olduğu düşünülünce kolayca anlaşılır.
Üçüncü cild, Mönke Han'ın cülusu merasimini (649/1251) tasvir ile başlayarak, onun ilk zamanlarındaki hadiseler hakkında bir az malumat verildikten sonra, Hulagu'nun İran'a hareketi ve İsmaili kalelerinin zapt ve tahribi hakkında izahat verilmekte ve bunu takiben de Alamut İsmailileri ve bunların mezhepleri hakkında uzun tafsilata girişilmektedir. Burada bu uzun tafsilatı bittabi bir tarafa bırakmak mecburiyetindeyiz. Müellifimizin bütün bu hareketlere iştirak ettiği ve ayrıca Alamut Kütüphanesi'nden de geniş istifadelerde bulunduğu göz önüne alınırsa, bu cildin ehemmiyeti tebarüz eder. İşte böylece 655 (1257) yılına kadar Moğollar tarihini ve ayrıca Harizmşahlar, Kara Hıtaylar ve Alamut İsmailileri tarihlerini ihtiva eden bu eserin bazı yazmalarının sonunda, Bağdad'ın Hulagu tarafından zaptını anlatan mühim bir ilave daha mevcuttur ki, bu meşhur Nasırüddin Tusi tarafından yazılmış olup, asıl eserle alakalı değildir. Mamafih Cihan-güşa naşiri, ehemmiyetini ve adeta bu esere bir zeyil teşkil ettiğini göz önünde tutarak, neşrine bunu da ilave etmiştir.
Daha pek genç yaşında Moğollann divan hizmetine girerek, hayatının sonuna kadar idare hayatından ayrılmayan Alaeddin, eserini 650 (1252) veyahut 651 (1253) senesinde yazmaya başlamış ve 658 (1259)'de tamamlamıştır. Kendisinin de itiraf ettiği gibi, bir taraftan idari işler, diğer taraftan, yine vazife icabı olarak, yaptığı mütemadi seyahatler, muntazam ve devamlı surette çalışmasına mani olmuştur. Müellifimizin tarihine 655 (1257) yılında nihayet vermesi ve 681 (1282) yılında vefatına kadar, uzun müddet İlhanlılar Devletinin en yüksek makamlarından birini işgal etmiş olmasına rağmen, eserini daha sonraki zamanlara kadar uzatmaması hayretle karşılanacak bir hadisedir. Bağdad'daki uzun hakimiyet yılları esnasında bunu yapabilecek bir zaman bulamamasına imkan yoktu.

Onun daha gençliğinde tarihe karşı gösterdiği derin alakanın sonradan da devam ettiğini gösteren sarih bir delilini, İbn Bibi Selçuknamesi'nin mukaddimesinde açıkça görüyoruz.

Müellif, Alaeddin'in Irak, Horasan, Fars ve Kirman sahalarındaki hayırlı işlerini saydıktan sonra:

"Hakanlardan, halifelerden, sultanlardan, meliklerden ve vezirlerden şimdiye kadar gelip geçmiş olanların hatıralarını yaşatmak maksadı ile tarih kitapları telifine başladığını ve bunların, üslup bakımından, Sahib b. Abbad ve Hilal el Sabi [bk. Mdd] gibi, münşi ve müverrihleri hayrette bırakacak kıymette olduğunu ve bu eserlerin bütün dünyada şöhret kazandığını anlattıktan sonra, onun sonuna Anadolu Selçuklularının tarihini ilave etmek istediğini ve bu işi de kendisine emir ve havale eylediğini" söylüyor. Bu mukaddimede Şemseddin Cuveyni'nin ve oğlu Harun'un isimlerini büyük bir hürmetle zikreden ve eserini 680 (1281)'de tamamlayan Hüseyn b. Muhammed el-Münşi el-Ca'feri (İbn Bibi lakabı ile maruf-tur)'nin bu ifadesi, çok dikkate layıktır. Burada Alaeddin'in yazdığından bahsolunan tarih, herhalde Cihan-güşa olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki, Alaeddin eserini tamamlamak niyetine düşmüş ve İlhanlılar tarihinin Anadolu Selçukluları tarihi ile olan sıkı alakasını ve o zamana kadar bu hanedana mahsus hususi bir tarih yazılmadığını göz önüne alarak, tamamlayacağı eserine bir hazırlık olmak üzere, önce böyle bir Anadolu Selçuklulan vekayinamesi yazdırmak istemiştir. Bu Selçukname'nin tamamlanmasından pek az sonra öldüğü için bu niyetini icraya vakit bulamadığı muhakkak olmakla beraber, böyle bir niyet beslemiş olduğu ve bu maksatla her halde birtakım hazırlıklarda bulunduğu kat'iyetle söylenebilir.

Cihan-güşa, gerek edebi kıymeti ve gerek ihtiva ettiği malumatın ehemmiyeti itibariyle, sonraki müellifler tarafından en mühim kaynaklardan biri olarak kullanıldı. Tarih-i Vassaf müellifi, onu baştan başa ihtisar ederek, eserine aldı ve 655-728 (1257-1327) yılları arasındaki vak'aları da, zeyl olarak, buna ilave etti. Reşidüddin, Camiü't-tevarih'ini yazarken, Alaeddin'den geniş mikyasta istifade etti, bazı kısımları (Horasan ve İran'daki Moğol hakimleri ve Harizmşahlar) hulasa ederek, bazılarını (Cengiz'in zuhuru ve garp memleketlerindeki fütuhatı, İsmaililerin tarihi, Cengiz'in çocukları ve torunları) genişleterek, bazı kısımları da (Cengiz'in İran'da ve Harizmşahlar memleketindeki fütuhatı ve Ügedev'in yaptığı işler) olduğu gibi aldı. Ebu'l-Ferec, gerek Chronicon Syriacum adlı umumi tarihinde, gerek onun küçük hulasası olan Tarih muhtasar el-düvel'inde, Harizmşahlara, İsmaililere ve 653 yılına kadar Moğollara ait bütün malumatı ondan aldığını itiraf etmektedir. Şehabeddin Ahmed Dimaşki, Mesalikü'l-ahsar fi memalikü'l-emsar adlı, büyük eserinde Moğollara ait üç faslı, Alaeddin'den, hulasa suretiyle, tercüme ve iktibas etmiştir (Cengiz'in zuhuru, Cengiz yasası ve Cengiz'in çocukları). XIII.-XVI. asırlarda iltikat suretiyle vücuda getirilen, Tarih-i güzide, Tarih-i Banakati, Tarih-i Nikbi, Ravzatü's-safa' ve Habibü's-siyer gibi, umumi İran ve İslam tarihlerinin de bu eserden geniş nispette istifade edilerek, vücuda getirilmiş olduğu muhakkaktır.

Tarih-i Cihan-güşa, XIX. asırdan başlayarak, garp müsteşriklerinin dikkatini üzerine çekmiş ve iptida Çuatremere'in bu husustaki tetkiklerinden sonra, d'Ohsson (Hisioire des Mongols, I, 249, 441 v.dd.), Elliot-Dowson (History of India, II, 386 v.d.) ve Elias ve Ross (Tarih-i Raşi 1i, s. 288 v.d.) ondan bazı parçaları tercüme ederek, eserlerine dercetmişlerdir. Eserin metninden bazı parçalar da Defremy (JA, 4. seri, XX, 372 v.d.), Schefer (Chrestomathie persane, II, 106 v.d.), Houtsma (Recueil de textes relatifs a l'hist. d. Selcoucides, I, XXII, v.d.), Salemann (W. Rodloff, Kudatku Bilik, giriş, XLI v.d.) ve Barthold (Turkestan, Rusça. I, metinler, s. 103 v.d.) taraflarından neşredilmiştir. E. G. Browne neşrettiği bir makalede (JRAS, Kanun II., Avrupa kütüphanelerinde mevcut Cihangüşa nüshalarının oldukça etraflı bir tavsifini ortaya koydu ve nihayet eserin tamamı, Mirza Muhammed Kazvini tarafından neşredildi. Bunlara ilave olarak, 3. cildin, 690 (1291)'da istinsah edilmiş bir nüshasının 1931'de Denison Ross'un küçük bir mukaddimesini ihtiva eden bir faksimilesinin neşredil-diğini (James G. Forlong Fund, X) ve şu son yıllarda Tahran'da Haver kütüphanesi tarafından, Mirza Muhammed tabı esas tutulmak üzere, basit bir metnin çıkarılmış olduğunu da ilave edelim.

Kendi devirlerinde alimlerin ve sanatkarların hamisi olan Cuveyni ailesi namına yazılmış eserler arasında, Kemaleddin Meysam b. Ali'nin 679 (1280)'da yazdığı Şerh-i Nechü'l-belaga ve yukarıda adı geçen İbn Bibi Selçuknamesi Alaeddin namına ithaf olunmuştur. Humam Tebrizi, Sa'di Şirazi [bk. mad.] ve daha bu gibi birçok Acem ve Arap şairlerinin ona takdim ettikleri birçok kasideler ve manzumeler de mevcuttur. Vassaf tarihinde (I, 101) bu hususta verilen izahat, Alaeddin'in büyük ve cömert bir ilim ve sanat hamisi olduğunu açıkça göstermekte ve Moğollar devrinin medeni tarihi hakkında umumiyetle ileri sürülen menfi fikirlerin pek de hakikate uygu olmadığını ispat etmektedir.

Kaynakça
Kitap: TURK DEVLETLERİ TARİHİNDE ŞAHIS ADLARI I
Yazar: Faruk SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön İlhanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir