Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Devletinde Yenileşme Hareketleri

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlı Devletinde Yenileşme Hareketleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:05

OSMANLI DEVLETİNDE YENİLEŞME HAREKETLERİ

Osmanlı devletinde yenileşme hareketlerinin başlayışı ile ilgili çeşitli düşünceler ortaya atılmıştır. Kimi tarihçiye göre; değişimin başlangıcı olarak Tanzimat gösterilirken, bazılarına göre ise başlangıç dönemi Lale Devri'dir. Lale Devri, (1718-1930) ile bu dönemin başladığı kanaati daha çok taraftar toplamıştır. Osmanlı Devleti'nde çöküşü durdurmak, devleti yeniden eski gücüne kavuşturmak için yapılan çalışmaları iki ana grupta incelemek mümkündür.

• Gelenekçi zihniyetle yapılan yenilikler,
• Batıyı örnek alarak yapılan yenilikler.

Gelenekçi Zihniyetle Yapılan Yenilikler

Bunlara göre, Osmanlı Devleti yükseliş döneminde devletin güçlülüğünü, halkın refahını temin edecek kanunlara ve devlet adamlarına sahipti. Kanunların ve ordunun bozulması sonucunda devlet bütün müesseseleriyle gerilemeye doğru gitmiş ve bunun sonucu olarak da diğer Avrupa devletleriyle boy ölçüşemez duruma gelmişti. Bunlara göre Osmanlı devletini tekrar eski durumuna getirmek için kanunlar, yükseliş dönemindeki asli hüviyetine büründürülürse devlet eski gücüne eriştirilecek ve halk da müreffeh bir şekilde yaşayışını sürdürecekti. Bu düşünce sahiplerinin her reformdaki çıkış noktalan askeri sistemi düzeltmekle ilgilidir. Bu bakımdan Batı tarzında reform yapmak isteyenlerle aynı düşünceyi paylaşırlar. II. Osman (1618-1622), IV. Murat (1623-1640) ve Köprülüler devri reformlan bu tip reformların bariz örnekleridir.

Batıyı Örnek Alarak Yapılan Yenilikler

Lale Devri


Tarihçi Ahmet Refik Altınay tarafından 1718-1730 yılları arasındaki dönem "Lale Devri" olarak isimlendirilmiştir. Bu devir araştırmacılar arasında farklı değerlendirmelere tabi tutulmuştur. Genel olarak zevk ve eğlencenin ön planda tutulduğu bir dönem olarak düşünülmesine rağmen edebiyat ve sanatta ilerlemeler görüldüğü gibi bazı yeniliklerin oluşturulması bakımından da Lale Devri önemli bir geçiş devri olarak görülmelidir. Lale Devri'nde yapılan yenilikleri şu şekilde sıralamak mümkündür.
Zamanın ilim adamları arasında seçilen üyelerle bir tercüme heyeti kurulmuş, İstanbul'da beş kütüphane inşaa edilmiştir. Avrupa'yı daha iyi tanımak maksadıyla Paris, Viyana'ya elçiler gönderilmiş, 1720 tarihinde Fransa'ya gönderilen elçi Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin dönüşünde padişaha sunduğu Sefaretname'sinde Fransa'nın sosyal, siyasi hayatından bahsetmesi ve bunu ilgi çekici bir şekilde ifade etmesi, padişah ve diğer devlet adamlarının ilgisini bu konuya yöneltmiştir.

Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin oğlu ise bu seyahatte onun yanında bulunuyordu ki, Fransa'daki gelişmelerden de faydalanarak, Said Efendi, Osmanlı Devleti'nde ilk matbaanın kurulmasına yardımcı oldu. Avrupa'da kullanılmaya başlanmasından 277 yıl sonra 5 Temmuz 1727 tarihli fermanla matbaanın açılması sağlanabildi. Bu matbaa için bir kağıt fabrikası da daha sonra meydana getirildi.

Ordunun ıslahı içinde bazı gayretler görülmüş ve De Rochfart isminde bir Fransız subayı ordunun durumu ve düzeltilmesi için bir rapor hazırlamışsa da bu raporun uygulanması imkanı bulunamamıştır.

Tersanenin düzeltilmesi işine önem verildiği gibi, İstanbul'da sıkça rastlanan yangınları önlemek için itfaiye teşkilatının düzenlenmesi görevi de, bir Fransız olan David'e verilmiş ve böylece bu konuda ileri bir adım atılmaya çalışılmıştır. Bu yenilik dönemi 1730 tarihinde Patrona Halil ayaklanması ile sona erdirilmiştir.

I. Mahmut, III. Mustafa, I. Abdülhamit Devirlerinde Askerlik Alanında Yapılan Yenilikler

Bu devirde askerlik alanında yapılan yenilikler bir plana göre olmayıp, büyük ölçüde rastlantıların eseri olarak ortaya çıkmıştır. Askeri, Avrupa tarzında yetiştirmek isteyen I. Mahmud, Osmanlı Devleti'ne iltica etmek isteyen ve din değiştiren De Bonneval'in bu isteğini kabul etmiş ve onu humbaracı ocağını İslah etmekle görevlendirmiştir ve Bonneval, Türk askerinin savaşçılık yeteneğini övmekle birlikte, Osmanlı Devleti'nin Avrupa devletleri karşısında başarılı olabilmesinin şartı olarak Batının teknik ve silahlarına sahip olunması gerektiği hususunu belirtmiştir. Ayrıca De Bennoval bazı raporlar ve yazılı tekliflerini de Osmanlı Devlet adamlarına iletmiştir.

III. Mustafa ise, Batının ilerleyişini gözlemleyebilen ve bu ilerleyişe Osmanlı Devleti'nin ayak uydurması gerektiği düşüncesini benimseyen bir padişah olmuştur.
III. Mustafa da diğer reformist padişahlar gibi askeri alandaki düzenlemelere özel bir önem vermiştir. Bu alanda onun yardımcısı aslen Macar olan ve Fransa emrinde çalışan Baron De Todd'tur. Osmanlı Devleti hizmetine giren ve topçu sınıfını teşkilatlandırmaya çalışan Baron De Todd tophaneyi düzenlemiş ve yeni toplar yaptırarak, eğitim işine de gerekli önemi vermiştir. III. Mustafa zamanında Kağıthane'de mühendislik eğitimi ile ordunun teknik yönden geliştirilmesine çalışılmış, donanmaya da yeni bir yön verilmek istenmiş, gemi inşaatı hızlandırılmıştır. I. Abdülhamit zamanında Halil Hamit Paşa reformların nasıl olması gerektiği konusunda Padişaha bir takım raporlar sunmuştur.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİNDE YENİLEŞME HAREKETLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:05

III. Selim Devri (1789-1807)

III. Selim döneminde yapılan reform çalışmaları "Nizam-ı Cedid" olarak adlandırılır. III. Selim üç konuda tedbir alınarak Ordunun düzenlenmesine çalışılmasını, çevresindeki kişilerin de düşüncelerini alarak kararlaştırdı. Birincisi yeni bir ordu oluşturulana kadar o günkü askeri kuruluşlarda bir takım yenilikler yapılmalıydı, ikincisi, Askeri alanda gerçek reformları yapabilmek için batı tarzında bir ordu oluşturulmalıydı. Üçüncüsü ise, teknik olarak Osmanlı ordusu çağdaş usullere uydurulmalıydı. Bu üçüncü hususun gerçekleştirilmesi için de İsveç, İngiltere ve özellikle Fransa'dan teknik eleman getirilmiş 1794 yılında da Mühendis-hane-i Berr-i Hümayun (Kara Mühendis Mektebi) topçu eğitimi vermek üzere kurulmuştur.

Avrupa sisteminde bir ordunun kurulması işi içinde Nizam-ı Cedid ordusu oluşturuldu. Başlangıçta 12000 kişi olarak düşünülen bu orduyu eğitmek üzere Batılı subaylar da getirildi. Bu kuvvetlerin yetiştirilmesi için ek mali kaynaklar sağlandı. Bununla beraber bu işi yürütecek reformist bir kadronun oluşturulmaması, bu çalışmanın başarılı olmasını önledi. Ayrıca, Nizam-ı Cedid masrafları için yeni vergi konulması istismar edilmiş ve halkın bir bölümü bu yolla kışkırtılmaya da çalışılmıştı. Aslında kısa bir geçmişe sahip olmasına rağmen, bu orduya bağlı birlikler Napolyon'un Akka'yı kuşatması sırasında düşmana karşı savaşmış ve başarılı olmuşlardır. III. Selim'in tahttan indirilmesini sağladılar. 29 Mayıs 1807 günü III. Selim tahttan çekildi. Yerine IV. Mustafa (1807-1808) padişah oldu. İstanbul'da patlak veren Kabaçı Mustafa isyanı sonucunda III. Selim tahttan indirillmişti. III. Selim'in yaptığı reformlara karşı olanlar Nizam-ı Cedid'in kaldırılması ve bir süre sonra da III. Selim'in reform çalışmalarının devamını sağlamaya çalışan Alemdar Mustafa Paşa II. Mahmud'un tahta çıkarılmasını sağladı. Bu dönemde hükümet ile ayanlar ara-sında yedi maddeden oluşan "Sened-i İttifak" yapıldı (1808). Ayrıca Orduda yeni bir düzenleme yapmak için de "Sekban-ı Cedid" kuruldu. Alemdar Mustafa Paşa'nın ölümünden sonra II. Mahmut yenilikleri sürdürdü.

II. Mahmut Devri (1808-1839)

II. Mahmut, bir Osmanlı şehzadesi için normal olan bir eğitim görmüştü. Türkçe ve klasik İslam dilleri, din, şiir ve tarihle ilgilenmiş, hiçbir batı dili bilmediğinden ve Türkçe çeviriler de pek az olduğundan, batı hakkında doğrudan doğruya fazla bilgisi olmamış veya bazı aracılar dışında, batıyla temas etme imkanını elde edememiştir.
Bayraktar Mustafa Paşa'nın öldürülmesinden sonra, Sultanın askeri reform projelerine tekrar dönebilmesi için onsekiz yıl geçti. Bununla beraber, bu yıllar boşa geçmedi. Sultanın ilk görevi Rusya'ya karşı olan savaştı. 1812'de bu savaşın sona ermesinden sonra, çoğu büyük ölçüde özerk olan eyaletlerde merkezi hükümetin otoritesini yerleştirmek veya yeniden kurmak işine koyuldu.

II. Mahmut bütün bu yenilikleri ve imtiyazı kaldırmaya kararlıydı. Sonradan birçok gözlemcilerin de katıldığı onun görüşüne göre, kaynağı kendisi olan yetkilerin dışında diğer bütün yetkiler ortadan kaldırılmadıkça ve Sultanın iradesi başkentte olduğu kadar eyaletlerde de tek otorite kaynağı kılınmadıkça reform yolunda hiçbir gerçek ilerleme mümkün olamazdı, iki yerde başarısızlığa uğradı:

Ülkeye hakim olan maceracı bir Osmanlı askerine özerk bir statü tanımak zorunda kaldığı Mısır'da ve diğer devletlerin müdahalesiyle Yunanlılara hürriyet tanımak zorunda kaldığı Mora'da başarılı olamadı. Bununla beraber, imparatorluğun diğer yerlerinde, özellikle Rumeli ve Anadolu'da asi paşaların, mahalli sülalelerin ve eşrafın hakkından gelmeyi ve eyaletleri İstanbul'daki hükümetin etkili kontrolü altına koymayı geniş ölçüde başardı.

Daha önceden Mustafa Paşa, başta Yeniçeri Ocağını düzene koymak üzere bir dizi önlem almaya başlamıştı. Bu amaçla ayanın desteğini arayarak, Anadolu ve Rumeli'deki ayanın hepsini İstanbul'da toplantıya çağırdı. Bu toplantıda Alemdar Mustafa Paşa ayana Yeniçeri Ocağına karşı birlikte mücadele çağrısı yaptı. Buna karşılık merkezi yönetim de ayanın meşruluğunu ve sahip oldukları ayrıcalıkları tanıyacaktı. Toplantı sonunda anlaşma sağlandı. Buna bağlı olarak Sened-i İttifak adı altında bir protokol imzalandı (1808).
Protokol sadrazamın padişah adına yasalara aykırı bir emir vermesi halinde, ayanlar oybirliği ile buna direnebilecekti. II. Mahmut onaylamak zorunda kaldığı bir oldu bitti olarak değerlendirdiği Sened-i İttifak'tan memnun değildi. Bu sebeble 1810-1820 yılları arasında uyguladığı merkeziyetçi politikasıyla Sened-i İttifak'ı geçersiz kıldı. Sened-i İttifakın Merkezi otoritenin ve padişahın taraf olduğu, taşra güçlerinin varlığını tanıdığı ve bir ölçüde hak ve ayrıcalıklarını tescil ettiği için bazıları tarafından Osmanlı Magna Carta'sı şeklinde nitelendirilmiştir.

1826'da Sultan, Reform yolunda kendinden öncekilerin en değer verdiği projeyi yeniden ele almak ve Avrupa eğitim ve teçhizatıyla yeni bir ordu teşkilini emretmek cesaretini buldu. 28 Mayıs 1826 günü Bir Hatt-ı Şerif ile yeni askeri birlikler kurdu. Yeniçeri birlikleri muhafaza edilecekti, fakat başkentte bulunan her tabur yeni kuvvet için 150 adam verecekti. Bu yeni kuvvet gerçekte III. Selim'in Nizam-ı Cedidi'nin bir canlandırmışı idiyse de, Sultan, ordunun kurulmasıyla ilgili emirde, reformlara ve reformculara hiçbir atıfta bulunmamağa itina göstermişti.

Fakat yeniçeriler, şüphesiz Sultan Mahmud'un da önceden bildiği gibi, ikna edilemedi. Yeni birliklerin resmi törenle kurulmasından on gün sonra, yeniçeriler 15 Haziranda son defa ayaklandılar. Beş yeniçeri taburu geleneksel isyan hareketi olarak çorba kazanlarını devirerek, At Meydanında toplandı; kısa bir süre içinde de 1807 katliamını tekrarlamak niyetinde olan çılgın bir kalabalık bunlara katıldı. Fakat bu defa halkın çoğu onlara karşıydı. Sultan II. Mahmut da onların hakkından gelmeye hazırdı. Kendisine bağlı yüksek rütbeli bir subay, Ağa Hüseyin Paşa asker ve toplarıyla saraya ulaştı; yeniçeriler ağır toplar karşısında çaresiz kaldılar. Haziranda yayınlanan bir hatt-ı hümayun yeniçeri ocağını kaldırdı.

1826'da yeniçeriliğin kaldırılması ile 1839 tarihinde ölümü arasında II. Mahmut büyük bir reform programına girişti; bu reformlarda, ondokuzuncu ve bir dereceye kadar yirminci yüzyıldaki Türk reformcularının izleyeceği ana hatları kurdu. Her reform alanında, bir yeni düzenin kuruluşundan önce bir eski düzen yıkıldı ve bütün bu hazırlayıcı yıkmalar, geleneksel düzenin askeri gücünün merkezi kaynağı olan yeniçeri birliklerinin yakılmasıyla mümkün oldu.

1826 sonlarında yeni ordu için bir yönetmelik hazırlandı. Bu yönetmelik İstanbul'da bulunacak sekiz bölüğe ayrılmış 12.000 kişilik bir kuvvet öngörüyordu. Vilayetlerde yeni stilde birliklere asker toplanması için emirler de çıkarılacaktı. Askerler oniki yıl hizmet göreceklerdi.
Yeni ordunun en ciddi eksikliklerinden biri subay yokluğu idi. Asker kolayca bulunabiliyor ve hizmete çağrılabiliyordu; yeni talim ve silahın öğretilmesi de büyük ölçüde güçlükler göstermiyordu. Ancak, ehliyetli bir subay kadrosunun yetişmesi başka bir şeydi. Topçu ve istihkamda teknik bakımdan eğitilmiş bir subaylar nüvesini sağlayan birkaç batılı subay ve maceracı vardı. Bunlar dışında yeni ordunun bütün sınıfları yetenekli subay sıkıntısı içindeydi.

Kısmen bu ihtiyacı doldurmak, kısmen de buna paralel ehliyetli sivil memur ihtiyacını karşılamak için II. Mahmud eğitime gittikçe artan bir önem veriyordu. Önce öğrenmeye sonra da öğretmeye yetenekli ve istekli yeterli bir insan kadrosu olmadıkça, bütün reform çalışmaları çökmeye mahkumdu.

İki okul sırayla 1773 ve 1793'de kurulan kara ve deniz mühendis okul-lan zaten mevcuttu. Bunlar zor günler yaşamış, fakat şimdi tekrar canlandırılarak çalışmaya koyulmuşlardı. 1827'de, kuvvetli muhalefete rağmen, Sultan Paris'e dört öğrenci göndermek için inkılapçı bir adım attı; daha sonra bunları diğerleri izledi. Bu adım, II. Mahmud'un diğer reformlarının çoğu gibi, 1826'da ve daha önce Paris'e bir öğrenci göndermiş olan Mehmet Ali Paşa'nın örneğini takip etmişti. Sultan Mahmut, kendileri için çeşitli Avrupa başkentlerinde bulunan bir yığın kara ve deniz Harb okulu öğrencileriyle işe başladı. Avrupa'ya giden büyük bir öğrenci kitlesinin ilk öncüleri oldular. Bunlar, dönüşlerinde, ülkenin değişmesinde çok büyük bir rol oynadılar. Aynı yıl, 1827'de, İstanbul'da bir tıp okulu açıldı.

1831-1834'te ikisi de askeri amaçlı iki okul daha açıldı. II. Mahmut'un eğitim tedbirleri daha çok orduyla ilgili olmuştu. Fakat Sultan 1838'de ilk ve orta sivil eğitim meselesini ele aldı, ve Rüştiye diye adlandırdığı okulların açılmasını planladı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİNDE YENİLEŞME HAREKETLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:05

Devletin çöküş sebeplerinden en önemlisi de, içine düştüğü ekonomik ve mali durumdur. Ekonomide, ilkel metodların kullanılması, ilim ve teknolojiden faydalanılmaması ve yabancılara tanınan ticari imtiyazlar ile uğranılan yenilgiler devleti büyük ekonomik ve mali bunalımlara sürüklemiştir. Kapitülasyonlar yolu ile yabancı ithal mallarının yurda serbestçe girmesi, sanayinin gelişmesini önlemiş ve devleti dışa bağımlı bir hale getirmiştir.
Fransız İnkılabını takip eden devreden itibaren, Avrupa devletleri, yeni buluşlardan faydalanarak sanayii ve ticaretlerini geliştirmişler, hem ekonomi ve hem de askeri yönden güçlendirmişlerdir. Buna karşılık Osmanlı Devleti ıslahat çabalarına rağmen bu konuda başarılı olamamıştır.
II. Mahmud hayatta iken çok az ilerleme oldu; fakat Sultan Ahmet ve Süleymaniye camilerinde Mekteb-i Maarif-i Adliye ve Mekteb-i Ulum-u Edebiye adında iki orta dereceli okul açıldı. Ders programlan büyük ölçüde gelenekseldi, fakat Fransızca ve modern konuların öğretimini de öngörüyordu.

II. Mahmud dışişleri hizmetine ve yabancı dilleri kullanmakta mahir olan genç diplomatların ve memurların yetiştirilmesine özel bir itina gösterdi. Ancak bunun, daha geniş, daha güç ve daha karışık bir iş olan imparatorluğun iç idaresinin yeniden düzenlenmesi ve modernleştirilmesi hedefinde kendisine fazla bir yardımı olmadı. II. Mahmud'un görüşüne göre bu hedefin ilk esası, bütün iktidarın kendi elinde merkezileştirilmesi ve hem başkentte hem de taşrada bütün aracı otoritelerin ortadan kaldırılmasıydı. Veraset, gelenek veya halk desteğinden gelen bütün iktidarlar kaldırılacak ve hükümdarın iktidan devlette tek otorite kaynağı olarak kalacaktı.
Daha ileri iki merkeziyetçi tedbir 1831'de alındı. Birincisi modern çağda ilk Osmanlı nüfus sayımı ve mülk yazımıydı. Göz önünde tutulan amaçlar doğrudan doğruya askerlik, vergi ve yeni ordu için asker ve onu besleyecek para idi.
Nüfus sayımıyla aynı zamanda, mülkiyeti tescil etmek ve böylece daha verimli ve sıhhatli bir vergi, tarh ve tahakkuk sistemini gerçekleştirmek üzere mülk yazımı da yapıldı.

Haberleşme ve ulaştırma alanında ise; Sultanın merkeziyetçi politikasına yardımcı olan diğer bir reform grubu da haberleşmenin geliştirilmesiyle ilgiliydi. 1831'de Osmanlı resmi gazetesi Takvim-i Vekayi'nin ilk sayısı yayınlandı.
Takvim-i Vekayi'nin memurlar tarafından okunması istenmişti. Sultanın politikasının ve amaçlarının yönetilenlerce daha iyi anlaşılmasını sağlama aracı olarak etkisi, 1834'te posta sisteminin kurulmasıyla büyük ölçüde arttı. Üsküdar'dan İzmit'e ilk posta yolu Sultan tarafından resmen açıldı. İkinci posta yolu İstanbul Edirne hattı idi, daha sonra bunu izleyen diğerleri, devletin büyük merkezlerini birbirine bağladı.
Postadan başka ulaştırma alanında başka gelişmeler de vardı. Yeni yolların yapımı ve karantina sisteminin kabulü, daha önce sinir bozucu gecikmelere maruz kalan Türkiye ile Avrupa arasındaki gidiş gelişler kolaylaştırıldı. 1855'de telgrafın, 1886'da ilk demiryolunun gelişiyle II. Mahmud'un başlattığı idari merkeziyet çok kuvvetlendi.
Ayyıldızlı albayrağın kabulü de II. Mahmut döneminde gerçekleştirilmiştir.

Tanzimat Dönemi (1839-1876)

Tanzimat 'Tanzim" kelimesinin çoğuludur. Tanzimat dönemi ise, 1839 yılından itibaren I. meşrutiyetin ilanına kadar devam eden yenilik dönemidir. Bazı tarihçiler bu dönemi 1856 yılında sona erdirdikleri gibi, 1908 yılma kadar uzatanlar da bulunmaktadır.

Tanzimat Fermanı ve Fermanın Kapsamı

Tanzimat kelime anlamı olarak düzenleme manasına gelen tanzim kelimesinin çoğuludur. Osmanlı Devleti'nde ise bu bir terim biçiminde 3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen fermanı tanımlamak için kullanılmış. Tanzimat-ı Hayriyye Fermanı olarak kullanılmıştır. Bu ferman Gülhane bahçesinde okunduğu için Gülhane Hatt-ı Hümayunu adı da verilir. Tanzimat hukuk bakımından bazı tarihçilere göre 1876'da bazılarına göre ise, 1908 yılında son bulmuştur. Tanzimat bir hukuki belge olarak, Batıda benzerlerine çok rastlanan chart tipi bir belgedir. Bu tür belgeler yöneten ile yönetilenler arasındaki bir nevi sosyal sözleşmelerdir. Tanzimat fermanı, kaleme almış bakımından görülen sistemsizliğe rağmen, hükümdarların yetkilerini sınırlandırması, yönetilen ile devlet arasındaki

ilişkilere ait kayıtların konulmuş olması gözönünde tutulacak olursa, bu belgenin de bir charta olduğu sonucuna varmak mümkün olabilir. Ancak bu türlü belgelerden fermanın en önemli farkı chartlarda yöneten ve yönetilenlerin karşılıklı iradeleriyle böyle bir farkın hazırlanması düşünüldüğü halde, Tanzimat Fermanı padişahın tek taraflı kararına dayanır. Padişah bu hakları halka kendi iradesiyle vermeye karar vermiştir ki, bu da onun tek yönlü iradesini gösterir.

Fermanın kapsamı içinde şu noktalar dikkati çekmektedir. Öncelikle fermana neden gerek duyulduğu anlatılmaktadır. Yani fermanın bir gerekçesi ile başlanan bölümde, Osmanlı devletinin son yüzelli yılda nasıl diğer devletlerden geri kaldığı hususuna yer verilmektedir. Burada Gelenekçi Reformcuların açık tesirlerinden söz edilebilir. Başka bir anlayışı ön plana çıkarırsak, muhafazakarların tepkilerinde eski kanunlara uymamanın fakirlik ve yıkıntıya sebep olduğu ifade edilmektedir. Çözüm konusunda ortaya konulan teklif, gelenekçi reform taraftarlarının tekliflerinden farklıdır. Yönetilenlere ırk, din ayırımı yapılmadan can ve mal emniyeti sağlanacak, herkesin gelirine uygun bir vergi sistemi getirilecek, askere alma usulü oluşturulacak, açık duruşma yapmadan, kimsenin hürriyeti sınırlandırılmayacaktı. Ayrıca geçim güçlüğü çeken memurların durumlarının düzeltileceği ve zararı açık bir biçimde görülen rüşvetin önleneceği de vaad edilmekteydi. Padişah çıkarılan kanunlara uyacağına da yemin edecekti.

Fermanın uygulanmasının oldukça zor olduğu görülmektedir. Devlet böyle bir fermanı uygulama konusunda yeterli hazırlığa sahip değildi. Bu fermanın hükümlerinin halka anlatılmasında büyük güçlükler ortaya çıktı. Yeterli bir iletişim kurulamadı. Ancak devlet dairelerine gönderilen resmi yazılarla fermanın anlaşılamayan ve uygulaması ile ilgili bölümlerinin açıklanmasına çalışıldı.

Fermanın öngördüğü değişikliklerin yapılabilmesi için bazı kanunlar çıkarıldı. Tanzimat kanun ve yönetmeliklerinin hazırlanması ile görevli bulunan Meclis-i Ahkam-ı Adliye yeni bir baştan düzenlendi. Tanzimat devrinde yayınlanan ilk kanunlardan biri de Ceza Kanunu idi. Bu kanunla cana ve mala karşı meydana gelecek saldırıları önlemek, kamu görevlilerinin keyfi davranışlarına karşı tedbirler almak bakımından önemli adımlar atılmıştır. Devletin karşılaştığı önemli zorluklardan biri olan mali ve idari alanda güçlüklerin giderilmesi için gayret gösterildi. Vergilerin toplanması işinin şahıslar eliyle yapılması sistemine fermanla son verilmiş olmasına rağmen, vergi yükümlülüklerinin sağlıklı bir şekilde belirlenmemesi yüzünden, halktan vergi toplanamamış ve iltizam usulü tekrar yürürlüğe konulmuştur. Ticaret hayatında ise anlaşılmazlıkların çözülmesi için 1840 yılında ticaret mahkemesi kurulmuştu. Dış politika alanında bazı gelişmelere rastlanmasına rağmen, İç politikada fermanın hükümlerini ve yenilikleri yapabilmek kolay görünmüyordu. Aksamalar ve engellenmeler devam ediyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİNDE YENİLEŞME HAREKETLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:05

Devletin çöküş sebeplerinden en önemlisi de, içine düştüğü ekonomik ve mali durumdur. Ekonomide, ilkel metodların kullanılması, ilim ve teknolojiden faydalanılmaması ve yabancılara tanınan ticari imtiyazlar ile uğranılan yenilgiler devleti büyük ekonomik ve mali bunalımlara sürüklemiştir. Kapitülasyonlar yolu ile yabancı ithal mallarının yurda serbestçe girmesi, sanayinin gelişmesini önlemiş ve devleti dışa bağımlı bir hale getirmiştir.

Fransız İnkılabını takip eden devreden itibaren, Avrupa devletleri, yeni buluşlardan faydalanarak sanayii ve ticaretlerini geliştirmişler, hem ekonomi ve hem de askeri yönden güçlendirmişlerdir. Buna karşılık Osmanlı Devleti ıslahat çabalarına rağmen bu konuda başarılı olamamıştır.
II. Mahmud hayatta iken çok az ilerleme oldu; fakat Sultan Ahmet ve Süleymaniye camilerinde Mekteb-i Maarif-i Adliye ve Mekteb-i Ulum-u Edebiye adında iki orta dereceli okul açıldı. Ders programlan büyük ölçüde gelenekseldi, fakat Fransızca ve modern konuların öğretimini de öngörüyordu.

II. Mahmud dışişleri hizmetine ve yabancı dilleri kullanmakta mahir olan genç diplomatların ve memurların yetiştirilmesine özel bir itina gösterdi. Ancak bunun, daha geniş, daha güç ve daha karışık bir iş olan imparatorluğun iç idaresinin yeniden düzenlenmesi ve modernleştirilmesi hedefinde kendisine fazla bir yardımı olmadı. II. Mahmud'un görüşüne göre bu hedefin ilk esası, bütün iktidarın kendi elinde merkezileştirilme-si ve hem başkentte hem de taşrada bütün aracı otoritelerin ortadan kaldırılmasıydı. Veraset, gelenek veya halk desteğinden gelen bütün iktidarlar kaldırılacak ve hükümdarın iktidarı devlette tek otorite kaynağı olarak kalacaktı.

Daha ileri iki merkeziyetçi tedbir 1831'de alındı. Birincisi modern çağda ilk Osmanlı nüfus sayımı ve mülk yazımıydı. Göz önünde tutulan amaçlar doğrudan doğruya askerlik, vergi ve yeni ordu için asker ve onu besleyecek para idi.
Nüfus sayımıyla aynı zamanda, mülkiyeti tescil etmek ve böylece daha verimli ve sıhhatli bir vergi, tarh ve tahakkuk sistemini gerçekleştirmek üzere mülk yazımı da yapıldı.

Haberleşme ve ulaştırma alanında ise; Sultanın merkeziyetçi politikasına yardımcı olan diğer bir reform grubu da haberleşmenin geliştirilmesiyle ilgiliydi. 1831'de Osmanlı resmi gazetesi Takvim-i Vekayi'nin ilk sayısı yayınlandı.
Takvim-i Vekayi'nin memurlar tarafından okunması istenmişti. Sultanın politikasının ve amaçlarının yönetilenlerce daha iyi anlaşılmasını sağlama aracı olarak etkisi, 1834'te posta sisteminin kurulmasıyla büyük ölçüde arttı. Üsküdar'dan İzmit'e ilk posta yolu Sultan tarafından resmen açıldı. İkinci posta yolu İstanbul Edirne hattı idi, daha sonra bunu izleyen diğerleri, devletin büyük merkezlerini birbirine bağladı.

Postadan başka ulaştırma alanında başka gelişmeler de vardı. Yeni yolların yapımı ve karantina sisteminin kabulü, daha önce sinir bozucu gecikmelere maruz kalan Türkiye ile Avrupa arasındaki gidiş gelişler kolaylaştırıldı. 1855'de telgrafın, 1886'da ilk demiryolunun gelişiyle II. Mahmud'un başlattığı idari merkeziyet çok kuvvetlendi.
Ayyıldızlı albayrağın kabulü de II. Mahmut döneminde gerçekleştirilmiştir.

Tanzimat Dönemi (1839-1876)

Tanzimat 'Tanzim" kelimesinin çoğuludur. Tanzimat dönemi ise, 1839 yılından itibaren I. meşrutiyetin ilanına kadar devam eden yenilik dönemidir. Bazı tarihçiler bu dönemi 1856 yılında sona erdirdikleri gibi, 1908 yılma kadar uzatanlar da bulunmaktadır.

Tanzimat Fermanı ve Fermanın Kapsamı

Tanzimat kelime anlamı olarak düzenleme manasına gelen tanzim kelimesinin çoğuludur. Osmanlı Devleti'nde ise bu bir terim biçiminde 3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen fermanı tanımlamak için kullanılmış. Tanzimat-ı Hayriyye Fermanı olarak kullanılmıştır. Bu ferman Gülhane bahçesinde okunduğu için Gülhane Hatt-ı Hümayunu adı da verilir. Tanzimat hukuk bakımından bazı tarihçilere göre 1876'da bazılarına göre ise, 1908 yılında son bulmuştur. Tanzimat bir hukuki belge olarak, Batıda benzerlerine çok rastlanan chart tipi bir belgedir. Bu tür belgeler yöneten ile yönetilenler arasındaki bir nevi sosyal sözleşmelerdir. Tanzimat fermanı, kaleme almış bakımından görülen sistemsizliğe rağmen, hükümdarların yetkilerini sınırlandırması, yönetilen ile devlet arasındaki ilişkilere ait kayıtların konulmuş olması gözönünde tutulacak olursa, bu belgenin de bir charta olduğu sonucuna varmak mümkün olabilir. Ancak bu türlü belgelerden fermanın en önemli farkı chartlarda yöneten ve yönetilenlerin karşılıklı iradeleriyle böyle bir farkın hazırlanması düşünüldüğü halde, Tanzimat Fermanı padişahın tek taraflı kararına dayanır. Padişah bu hakları halka kendi iradesiyle vermeye karar vermiştir ki, bu da onun tek yönlü iradesini gösterir.

Fermanın kapsamı içinde şu noktalar dikkati çekmektedir. Öncelikle fermana neden gerek duyulduğu anlatılmaktadır. Yani fermanın bir gerekçesi ile başlanan bölümde, Osmanlı devletinin son yüzelli yılda nasıl diğer devletlerden geri kaldığı hususuna yer verilmektedir. Burada Gelenekçi Reformcuların açık tesirlerinden söz edilebilir. Başka bir anlayışı ön plana çıkarırsak, muhafazakarların tepkilerinde eski kanunlara uymamanın fakirlik ve yıkıntıya sebep olduğu ifade edilmektedir. Çözüm konusunda ortaya konulan teklif, gelenekçi reform taraftarlarının tekliflerinden farklıdır. Yönetilenlere ırk, din ayırımı yapılmadan can ve mal emniyeti sağlanacak, herkesin gelirine uygun bir vergi sistemi getirilecek, askere alma usulü oluşturulacak, açık duruşma yapmadan, kimsenin hürriyeti sınırlandırılmayacaktı. Ayrıca geçim güçlüğü çeken memurların durumlarının düzeltileceği ve zararı açık bir biçimde görülen rüşvetin önleneceği de vaad edilmekteydi. Padişah çıkarılan kanunlara uyacağına da yemin edecekti.

Fermanın uygulanmasının oldukça zor olduğu görülmektedir. Devlet böyle bir fermanı uygulama konusunda yeterli hazırlığa sahip değildi. Bu fermanın hükümlerinin halka anlatılmasında büyük güçlükler ortaya çıktı. Yeterli bir iletişim kurulamadı. Ancak devlet dairelerine gönderilen resmi yazılarla fermanın anlaşılamayan ve uygulaması ile ilgili bölümlerinin açıklanmasına çalışıldı.

Fermanın öngördüğü değişikliklerin yapılabilmesi için bazı kanunlar çıkarıldı. Tanzimat kanun ve yönetmeliklerinin hazırlanması ile görevli bulunan Meclis-i Ahkam-ı Adliye yeni bir baştan düzenlendi. Tanzimat devrinde yayınlanan ilk kanunlardan biri de Ceza Kanunu idi. Bu kanunla cana ve mala karşı meydana gelecek saldırıları önlemek, kamu görevlilerinin keyfi davranışlarına karşı tedbirler almak bakımından önemli adımlar atılmıştır. Devletin karşılaştığı önemli zorluklardan biri olan mali ve idari alanda güçlüklerin giderilmesi için gayret gösterildi. Vergilerin toplanması işinin şahıslar eliyle yapılması sistemine fermanla son verilmiş olmasına rağmen, vergi yükümlülüklerinin sağlıklı bir şekilde belirlenmemesi yüzünden, halktan vergi toplanamamış ve iltizam usulü tekrar yürürlüğe konulmuştur. Ticaret hayatında ise anlaşılmazlıkların çözülmesi için 1840 yılında ticaret mahkemesi kurulmuştu. Dış politika alanında bazı gelişmelere rastlanmasına rağmen, İç politikada fermanın hükümlerini ve yenilikleri yapabilmek kolay görünmüyordu. Aksamalar ve engellenmeler devam ediyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİNDE YENİLEŞME HAREKETLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:06

Sultan Abdülmecid, Tanzimat'ın devamı ve yeniliklerin sürdürülmesi için büyük gayret gösterdi. 1845 tarihinde ilim ve fennin gelişmesi konusunda yeterli tedbirlerin alınmasını, imar faaliyetlerinin genişletilerek sürdürülmesini, İstanbul'da fakirler için bir hastane yapılmasını emretti.
Orduda düzenlemelere de gidildi. Askerlik müddeti beş sene olarak tesbit edildi. Eski askerlerin önemli bir kısmı terhis edildi. Osmanlı askeri kuvvetleri beş orduya ayrıldı. Harbiye mektebine öğrenci yetiştirmek üzere İdadi okulları kurulması için karar çıkartıldı.
Tanzimat, eğitim ve kültür hayatına da önemli yenilikler getirdi. Okulların düzeltilmesi için çalışmalara başlandı. Rüşdiye mekteplerinin kurulması işi de bu dönemde gerçekleştirildi. Ayrıca bir Meclis-i Maarif 1845 tarihinde kuruldu. Yapılan incelemelerin ışığında ilkokulların ıslah edilmesine, ilköğretimin mecburi ve parasız yapılmasına ve İstanbul'da bir Darülfünun kurulmasına karar verildi.

Böylece meydana gelen gelişmelere rağmen Tanzimat büyük devletlerin iç çekişmeleri, kışkırtmaları ve yeterli reformcu kadroya sahip olunamaması gibi sebeplerden dolayı arzulanılan başarıya ulaşamadı.

Islahat Fermam (18 Şubat 1856)

Osmanlı Devleti'nde 1854 tarihinde yeni bir dönem başlamıştı. Yeni düzenlenen ordunun Ruslar karşısındaki zayıflığı, ıslahatların uygulanmasındaki tereddüt ve engeller Osmanlı hükümetini bir kere daha yeni bir ferman hazırlamaya yöneltti. Böylece Islahat Fermanı adıyla yeni bir fermanın ilanı yoluna gidildi. Ancak bu ferman, gerek hazırlanış şekli, gerekse bünyesi ve etkileri bakımından Tanzimat Fermanından birçok yönlerden ayrılmaktadır. İngiliz, Fransız ve Avusturya elçilerinin ağır baskısı altında hazırlanmış olan Islahat Fermanı, gerek hazırlanışı gerekse kapsamı yönünden ağır tenkitlere uğradı.
Bu fermanda azınlıklara daha geniş hak ve imtiyazlar sağlandı. Azınlıklar kendi okullarında okuyabilecek, kendi dillerinde öğretim yapan okullar açacak ve devlet memuriyetlerine girebileceklerdi. Vilayet meclislerinde bundan böyle nüfusları oranında temsil edileceklerdi. Azınlıklar cizye vermeyecek, ancak Müslümanlar gibi asker olacak veya bedel ödeyeceklerdi. Bu ferman gayri müslim halk lehine koyduğu hükümler sebebiyle Müslümanları memnun etmemişti. Vatan Şairi Namık Kemal Islahat Fermanını "imtiyaz fermanı" şeklinde nitelendirmiştir.
Islahat Fermanı Osmanlı Devlet adamları ve İngiliz Fransız elçileri arasında kararlaştırılmış ve batılı devletlerin görüşlerine uygun olarak hazırlanmıştır. Tanzimat Fermanı ise Mustafa Reşit Paşa tarafından açık bir yabancı tesir görülmeden hazırlanmıştır.

İki vesikanın hükümleri arasında da farklar vardır. Gülhane hattı, bütün tebaanın can, mal, ırz ve namus gibi tabii haklarının sağlanması, vergi ve askerlik hizmetlerinin adalet esaslarına göre yapılması ile ilgili prensipleri ihtiva etmektedir. Bu fermanda tebaanın bütününe, ya da bir kısmına verilen siyasi haklar bahis konusu değildir. Islahat Fermanında ise, bu tabii hakların korunmasından başka, Müslümanlarla gayri müslimler arasında mevcut eşitsizlik ortadan kaldırılmış; gayri müslimlere bütün devlet memurluklarına tayin edilmek, eyalet meclislerinde ve Meclis-i Vala'da temsil edilmek gibi siyasi haklar verilmiştir. Ayrıca gayri müslimler dini teşkilatlarını muhafazaya devam etmişlerdir.

OSMANLI REFORMLARI

XIX. yüzyılda imparatorlukta başlatılan reformların Türk ve Müslümanlardan ziyade gayr-i müslimlerin yararına olduğu; teferruatta Türk toplumuna da bazı yenilikler getirmekle beraber, netice itibariyle bir Türk devleti olan Osmanlı İmparatorluğunu yıktığı, tarihi bir hakikat olarak hemen hemen herkes tarafından kabul edilebilecek bir görüştür. 1838-1914 döneminde yapılan reformlarla Avrupa'nın iç işlerimize müdahalesi ve emperyalizmin imparatorluğa nüfuzu arasında sıkı bir münasebet ve "synchronism" (zamandaşlık) görmemek mümkün değildir. Her müdahale bir reform projesi, her reform uygulaması bir başka müdahale, her ikisi ise Batı emperyalizminin imparatorluğa girmesi neticesini doğurmuştur. Böylece, devlet ve toplum "fasit bir daire" içine sokularak günden güne zayıflamış, parçalanmış ve nihayet yıkılmıştır.

Avrupa kapitülasyonlarla hareket sahasını tamamen daralttığı ve 1856 Paris Kongresi ile "denetim ve gözetim" altına aldığı Osmanlı İmparatorluğunun ilelebed yaşayabileceğine inanmıyor ve mirasına göz dikiyordu. Ancak, mirasın paylaşılmasında aralarında ciddi bir anlaşmazlık çıkacağına inandıkları için "şimdilik" kaydıyla "toprak bütünlüğüne" dokunmadan daha az tehlikeli olan metodlarla hedeflerine ayrı ayrı yollardan varmayı tercih ettiler. Bu metodun esası reformlardır. Ancak, reformun Avrupa ve Osmanlı devleti için ne manaya geldiğini bilmekte fayda vardır. Avrupa için Osmanlı reformları ile varılacak hedef dini ve etnik gruplara biraz daha fazla imtiyaz, imparatorluk sınırlan dahilindeki mevcut Türk hakimiyeti yerine dini ve etnik azınlıkların hakimiyetini tesis etmekti. Gerçekten, Avrupalının gözünde, Osmanlı ülkesinde uygulanacak olan en ileri, en modern ve çağdaş reform Türk hakimiyetinin asgariye indirilmesi idi. Osmanlı idarecileri (Tanzimat aydınlarının bazıları) bu gerçeği göremedi. Onlar Avrupa'nın esasen reforma ihtiyacı olan Türklerin veya Müslümanların durumunu düzeltmek için de, hıristiyanların imparatorluktan kopmasını sağlamak için hareket ettiklerini ve telkinde bulunduklarını anlayamadılar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİNDE YENİLEŞME HAREKETLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:06

Osmanlı yöneticilerinin reformlardan ne anladıklarına gelince, onlar için reformlar, imparatorluktaki mevcut müesseseleri ve nizamı yenileştirmek ve çağa uydurmak anlamına değil ve fakat onların yerine Avrupai müesseseleri ve usulleri imparatorluğa getirmek ve yerleştirmek anlamına geliyordu. Bu metodla, Osmanlı aydınlan hem gayr-i müslimleri devlete ve ülkeye bağlayacaklarına, hem imparatorluğu ayakta tutacaklarına, hem de Avrupalı büyük devletleri memnun edeceklerine inanıyorlardı. Bu maksatla ve Avrupa'nın telkini ile önce 1838'de liberal ekonomik sistemi, 1839'da Tanzimat Fermanı ile liberal hukuk sistemini, nihayet 1856 Islahat Fermanı ile liberal kültür anlayışıyla birlikte liberal politik sistemi hedef alan reformları imparatorlukta tatbik alanına soktular. Bunların sonucu, bütün gayr-i müslimlere tabii haklar, siyasi haklar, kültürel haklar tam anlamıyla veriliyordu. Buna karşılık, Türklere veya Müslümanlara yeni herhangi bir hak veya imtiyaz verilmediği gibi, hristiyanlara göre sahip oldukları kendi haklarını kaybettiler veya bu haklan onlarla paylaşmak durumunda kaldılar. Osmanlı yöneticileri, Müslümanlara has İslami müesseseleri kaldırıp, yerine gayr-i müslimleri de içine alacak "karma" müesseseler ihdas ederken, gayr-i müslimlerin kendilerine has dini, milli, idari müesseselerine dokunmuyorlardı. Üstelik re-formlarla gayr-i müslimlerin teşkilatlanmaları ve yeni müesseseler tesis etmeleri sağlanıyordu.

Bu duruma ııiçin ve neden gelinmiştir? Bilindiği üzere XIX. yüzyıl Avrupa için "milletler" ve "milliyetçilik" çağı olmuştu. Ayrıca, XIX. yüzyıl "liberalizm", "demokrasi" ve "sosyalizm" gibi birbirini takip eden, birbirini tamamlayan ve çoğu defa birbirine zıt olan fikir akımlarının geliştiği ve dünyaya yayıldığı bir çağıdır. Milliyetçilik liberal olsun, otoriter olsun milli hüviyete sahip her devlet ve toplumun esas politikası durumunda idi. Buna paralel olarak, imparatorluklar içinde yaşayan her milli azınlığın mihver fikrini milliyetçilik oluşturmakta idi. Bu bakımdan milli devletler ve milli azınlıklar her şeyden önce "milliyetçilik" ideolojisini politikalarının merkezi haline getirmişler, ancak bundan sonra zaman ve mekana bağlı olarak milli devlet fikrini destekleyecek ve yardımcı olabilecek liberalizm gibi diğer fikir akımlarına iltifat etmişlerdir. Bu sebepten dolayıdır ki, XIX. yüzyılda milliyetçilik ideolojisini fiiliyatta liberalizmle, bazan demokrasi ile bazan da sosyalizmle ve hatta XX. yüzyılda komünizmle ittifak halinde görmek mümkün olabilmektedir.

Bu fikir cereyanları karşısında Osmanlı İmparatorluğunun durumuna gelince, Osmanlı İmparatorluğu, hem etnik yani ırki yapısından hem de sahip olduğu, İslami devlet yapısından ötürü, Avrupa'dan gelen fikir akımlarına kapalı idi. Fakat, Büyük Fransız İhtilalinden sonra çeşitli sebepler ve değişik yollarla adı geçen dört fikir akımının tesiri altında kalmaya başlamıştır. Bunun sonucu, imparotorluktaki gayr-i müslim cemaatler evvela "milliyetçi" oldular ve "milliyetçilik" ideolojisini benimsediler; sonra Bab-ı Aliden "liberal" ve "demokratik" veya "milli istiklal" ve "milli devlet" idi. Bu hedefe, onları götürecek her türlü fikir akımı ancak onların milliyetçilik fikrinin yardımcısı veya vasıtası olabilirdi. Nitekim gayr-ı müslim aydınların, aralarındaki siyasi fikir ayrılıklarına rağmen, daima birleştikleri nokta ve fikir, milliyetçilik konusunda olmuştur. Ayrıca, milli gayelerine hizmet edecek, her türlü liberal fikri benimseyen Osmanlı aydınlarıyla ittifak içinde olmalarının ve onlarla birlikte merkezi hükümetin otoritesini zayıflatacak reformları istemelerinin sebebi yine "milliyetçilik"leridir.
Osmanlı aydınları ve yöneticileri, gayr-i müslimlerin tam tersine, milliyetçi olmadan veya o şuura varmadan "liberal" olma yolunu benimsediler ve liberalizmi ülkeye yerleştirmeye kalkıştılar. Liberalizmin Türk toplumu için faydalan neler olacaktı? Bu düşünülmüş müydü? Bunlar bilinmiyordu. Görünürde, liberal fikirler veya müesseseler Osmanlı İmparatorluğunu parçalanmaktan kurtaracak ve yeni bir "Osmanlı milleti" yaratacaktı. Liberal fikirler Avrupa'da imparatorlukları sarsarken, hükümetleri tehdit ederken, milliyetçilik akımları imparatorlukları yıkıp yeni milli devletler kurarken, Osmanlı devletini liberal reformlarla ayakta tutmak mümkün görülüyordu. İşte, Avrupadaki olaylarla Osmanlı aydınının veya idarecisinin kafasındaki düşünce arasındaki çelişki budur. Ayrıca, imparatorluktaki milliyetçi gayr-i müslim aydınlarla, milliyetçi olmayan fakat liberal Osmanlı Tanzimat aydınlan arasında da çelişki vardı ve bu görülemiyordu. Bu yüzden liberalizm Osmanlı aydınının gayesine değil, fakat Avrupa emperyalizminin ve gayri müslimlerin gayesine hizmet etmiştir. Nitekim, liberal reformlar sayesinde Avrupa bütün vasıtalarıyla imparatorluğa girmiş, gayr-i müslimler de birer birer imparatorluktan kopmuşlar ve kopma hazırlıklarına girişmişlerdir.

Yukarıda izah etmeye çalıştığımız konuların da ötesinde Osmanlı reformları Avrupalı devletlerin iç işlerimize müdahale edebilmeleri için en güzel vasıta ve ciddi bir bahane teşkil ediyorlardı. Zira, en iyi şartlar içinde ve en güzel duygularla hazırlanmış dahi olsa, her reform projesi ve tatbikatı hakkında itiraz mahiyetinde söz söyleyebilecek kişiler ve devletler daima bulunur ve bulunmuştur da. Özellikle Avrupa'daki iktidarda bulunan partilerin siyasi eğilimlerinin çeşitliliği göz önünde bulundurulur ise, Osmanlı reformları hakkında Muhafazakar, Liberal Cumhuriyetçi, Demokrat ve İşçi ve Sosyalist hükümetlerin veya parti ve çevrelerin görüşlerinin ayn olması daima mümkün olabilmiştir. Bu durumda Avrupa devletlerini, reform yaparak memnun ve tatmin etmek oldukça güç bir işti. Nitekim, Avrupa hükümetlerinin her biri kendi meşrebine ve görüşüne göre müdahaleye sebep olabilecek bir şikayet ve memnuniyetsizlik konusunu kolayca bulmuştur. Avrupa'daki hükümetlerin ve entellektüel çevrelerin bu hususiyetini gayet iyi bilen Ermeniler, kendilerini istiklale götürecek reformları bazan liberaller, bazan muhafazakarlar, bazan da cumhuriyetçi ve demokratlar vasıtasıyla Bab-ı Ali'ye telkin ve empoze ettirebildikleri gibi tatbikatını da denetletebilmişlerdir. Avrupa'nın bu özelliğini ve Ermenilerin bu taktiklerini bilmeyen veya iyi değerlendiremeyen Osmanlı aydınları veya idarecileri dış müdahaleleri yeni tavizlerle ve imtiyazlarla engelleme yoluna gitmişlerdir. Ancak, yukarıda belirtmeye gayret ettiğimiz sebepler yüzünden bu müdahalelerin sonu gelmemiş ve Osmanlı yöneticileri de işin şuuruna bir türlü varamamıştır. Bununla birlikte, II. Abdülhamid'in 1878 tarihinden itibaren işin farkına vardığım ve gayr-i müslimler lehine imparatorluğun aleyhine olan dış müdahale ve liberal reform istemlerini durdurmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Ermeni meselesinin II. Abdülhamid devrinde birden ortaya çıkması ve alevlenmesinin sebeplerini onun bu "direnme" ve "oyalama" politikasında aramak lazımdır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİNDE YENİLEŞME HAREKETLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 21:06

Zira, Tanzimat devrinin tavizci, yumuşak ve Avrupa'ya inanan hükümetlerinden sonra II. Abdülhamid'in tavizsiz, sert ve İslamcı politikasının gelmesi Ermenileri telaşlandırmıştır. İşte, Ermeni Meselesi diye dünya kamuoyuna kasıtlı olarak yansıtılan mesele; II. Abdülhamid'in Doğu Anadolu'da Ermeniler lehine reform yapmaması ve bölgenin Osmanlı İmparatorluğu hatta Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalmasını sağlayan politikasının karşısında ümitsizliğe kapılan Ermenilerin telaşından ve şuursuzca hareketlerinden başka bir şey değildir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir