Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Devlet ve Medeniyetinin Temellerine Genel Bakış

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlı Devlet ve Medeniyetinin Temellerine Genel Bakış

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:09

OSMANLI DEVLET VE MEDENİYETİNİN TEMELLERİNE GENEL BAKIŞ

Değişik tarih kitaplarına, tarihi romanlara göz atınca, Osmanlı Devleti'nin bir aşiretten doğduğunu, kurucusu Osman Gazi ve arkadaşlarının da okur yazar olmadıklarını okuyoruz. Bu cahil insanlar kanun, nizam, amme hizmetinde bulunan kurumlan bilmediklerine göre, onları komşularından, yani Bizans, Sırp ve Hırvatlar'dan aldıkları görüşü ileri sürülmektedir. Tabii, tarih nosyonu teşekkül etmiş insanların Osmanlı'yı, ihtişamını inkar etmeleri mümkün değildir. Onun temellerini bir yerlere yamama gayretleri uğruna Batılıların nasıl ter döktüklerinin, sosyal bilimlerle uğraşanlar elbette farkındadırlar.

Namık Kemal'in "Cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten" Sözü hakikati yansıtıyormuş zannedildi ve Osmanlı Devleti'nin göçebe bir aşiretten doğduğu kabul edildi; ne yazık ki bu, bilim adına yazılan tarih kitaplarına da geçti. Halbuki şairler doğruyu söylemekten daha çok insanların duygularını, heyecanlarını alevlendirmek isterler. Osmanlıların mensup olduğu Kayı Boya'nun çok eskilere dayandığı ve bu ailenin reisinin Anadolu Selçuklularının ümerasından olduğu hiç düşünülmedi. Osmanlı ailesi Selçuklu sarayıyla yakın temasta bulunur, hediyelerini takdim eder, beratlarını yeniletirlerdi. Uç Beyi'nin oğlu da Uç Beyi olacağı için merkezi sarayda büyür, orada eğitilirdi; bu aynı zamanda Uç Beyi'nin isyanına karşı oğlunu rehin almak idi. Selçuklu'nun sarayında büyüyen, aynı zamanda ümerasından, yani paşasından olan Osman Gazi nasıl okuma yazma bilmezdi! Osman Gazi, Orhan Gazi dönemlerinde düzenlenen vakfiye ve mülknameler de Osman Bey ve arkadaşlarının cahil, göçebe kabile reisleri olmadıklarını göstermektedir." Vakfiyelerdeki şahidlerin arasında paşa, hoca ünvanlı kimselere, Arapçayı mükemmel kullanan hakim ve katiplere rastlanmakta, son derece gelişmiş usulle sicillerin tutulması dikkatleri çekmektedir. Osmanlı Devleti'nde yürürlüğe konan kanunlara, devletin müesseselerinin aynılarına veya benzerlerine, daha eski Türk-İslam devletlerinde rastlamaktayız. Bunlar Osmanlı Devleti'nin kanun ve müesseselerinin nerelerden geldiklerini gösterdikleri gibi, göçebe aşiretin ve onun okuyup yazmaktan mahrum reisinin yapacağı işler olmadığını bizlere anlatmaktadır.

Osmanlı Devleti'ni kuranlar, üç esasa dikkat etmişlerdir:

meşrüiyet, ilim ve cihad.

İlhanlılar son Selçuklu sultanlarını maaşlı memurları haline getirince, diğer Anadolu beylikleri gibi, Osmanlı'nın da önü açılmıştı. Bizans topraklarında yaptığı fetihleri, o sırada azledilmiş gibi bulunan, Amasya'daki II. Mesud'un yani Selçukluların adına yapıyordu. Çünkü Selçuklu Hanedanı'nda Oğuz Han'ın soyundan geldiğinin kabul edilmesi, uzun saltanat dönemlerinin halkın vicdanında yer etmiş olması, Osman Gazi ve arkadaşlarının dikkatinden kaçmıyordu. II. Mesud ölünce (1308) Büyük Selçuklularda uzanan Anadolu Selçukluları'nın saltanatı fiilen çökmüş oluyordu. Anadolu Selçuklularının saltanatının fiilen sona ermesi, İlhanlıların da Osmanlı topraklarını hiç ele geçirmemeleri, Osman Gazi'ye II. Mesud'un tahtından dolayı Anadolu'nun sultanlığında hak iddia etmek imkanı veriyordu. Osman Gazi ve arkadaşları bir şey hak olsa da, zamansız iddianın içaçıcı sonuçlar vermeyeceğini bildiklerini, sonraki olaylardan da rahatça tesbit edebiliyoruz.
Osman Gazi'nin toprağı, hakimiyeti, halkı vardı. Bayrağa sahipti; para da bastırmıştı. Bağımsızlık ne gerektiriyorsa, devleti ona sahipti; ama "Han" ünvanını kullanmadı.

Oğlu Orhan'ın zamanında toprakları çok genişledi, devletin her türlü imkanı arttı:

o da babası gibi "Gazi" olarak yad edildi. Onun oğlu Murad zamanında topraklar bugünkü Sırbistan'ın içlerine kadar uzandı; o da "Hüdavendigar'lıkla yetindi. Niğbolu Zaferi üzerine, o zamanın geleneğine uyarak Mısır'daki halife, Selçuklu Sultanlarına tevcih edilen ünvanla, ona da "Sultan-ı İklim-i Rum" diye hitap etti. Buna rağmen Yıldırım, bastırdığı sikkelerde "Bayezıd ibn-i Murad" demekle yetindi. Osmanlılarda ilk defa sultan ünvanını Çelebi Mehmed, herhalde fetret devrinin sona erdiğini, birliğin sağlandığını zihinlere çakmak için kullandı. II. Murad zamanında, devlet başkanına bazen sultan dendi; bazen denmedi; ama onun döneminde devleti meşrüiyet temellerine oturtmak için Türk devlet geleneğinin üzerinde hassasiyetle duruldu. Oğuz Han'ın torunu, yani Gün Han'ın oğlu Kayı Han'dan geldikleri Yazıcızade Ali de kesin ifadesini buldu. "Kayı'da Ertuğrul oğlu Osman Beği uçdaki Türk beyleri derilüp kurultay edüp Oğuz töresin soruşuk Han diktiler... Gün Han'ın vasiyeti Oğuz töresi mucibince hanlık ve padişahlık Kayı soyu var iken Özge boy hanlarının soyuna hanlık ve padişahlık değ-mez(Tarih-i Al-i Selçuk; Topkapı Sarayı Kütüphanesi Revan, el. Nr; 1390-1391) II. Murad paraların üzerine Kayı Boyu'nun damgasını aynı gaye ile bastırmıştı. II. Mehmed, İstanbul'u fethettikten sonra "Han" ünvanını devamlı kullandı. Fetihle sultanlığını bütün dünyaya tescil ettirmiş oluyordu. Uzun süre "Han" ünvanını kullanmamaları, Selçuklu sultanlarının hatıralarına sadakat göstermeleri, Fatih dönemine kadar Selçuklu nevbetini vurdurmaları, hakimiyetleri için Selçuklu Sultanı'nın verdiği fermandan bahsetmeleri, Osmanlı'nın meşrüiyete verdiği önemi göstermektedir.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLET VE MEDENİYETİNİN TEMELLERİNE GENEL BAKIŞ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:10

I. Murad oğlu Bayezid'e kızını alırken çeyiz olarak toprağının bir bölümünü (Kütahya, Simav, Tavşanlı vs.) vermeye Germiyanoğlu'nu razı etmesi, Türk beyliklerinde gasıp görünmemek içindi. O güne kadar böyle bir şey cereyan etmemişti. Aynı dönemde, İsparta, Karaağaç, Akşehir, Seydişehir, Yalvaç gibi yerler de Hamidoğulları'ndan "Satu-abaz" usülünde satın alındı ve satış muamelesi mahkemede tescil edildi. Alttan alta zorlama olabileceği ihtimaline rağmen Osmanlı'nın hiç değilse meşruiyetin şekil şartına riayet etmesi, aynı hassasiyetten ileri gelmektedir.

Osmanlı Devleti; kuruluş aşamasındayken, "Geçmiş Türk Devletlerini Tetkik Komisyonları" kurduklarını biliyoruz. Bu komisyonların dördüncüsüne Yıldırım Bayezid zamamnda rastlıyoruz. Yapılan araştırmalarda geçmiş Türk devletlerinin zaafları tesbit ediliyor, aynı zaafa düçar olmamak için azami dikkat sarfediliyordu. Mesela eski Türk devletlerinde olduğu gibi, yeni fethedilen yerlere, oraları fethedenleri tayin veya eski sahiplerine bırakıp, yanlarına şad göndererek onları kontrol ettirmiyorlardı. Çünkü merkezin küçük bir zaafında, eyaletler baş kaldırıyor, devlet parçalanıyordu. Bu hususu hiçbir zaman gözden kaçırmadılar, adem-i merkeziyete meydan vermediler. Koyu bir merkeziyetçilik güdüp, bürokrasiyi güçlendirmediler. Kendilerine has, kamu hukukunda "Tevs-i mezüniyet" denilen bir sistem geliştirdiler.Bunun için Osmanlı sultanı bizzat sefere çıkıyor, hastalık veya ihtiyarlık halinde oğullarını gönderiyordu. Fethedilen toprağın, devlete ait olduğunu da her vesile ile zihinlere çakmaya gayret ediyorlardı. Buna I. Murad'ın Evrenos Beğ'e gönderdiği ünlü fermanda şahit oluyoruz.

Hatta devlet çok genişlediği zamanda bile aynı hassasiyeti koruduklarını, Kanuni'nin Gazi Bali Bey'e gönderdiği Hatt-ı Hümayunda okumaktayız:

"Kendi kılıcım ile bu kadar memleket feth eyledüm demeyesün. Memleket Allah'ındur. Saniyen Hazreti Peygam-beründür. Salisen emr-i Hakk ile Halifenündür."

Anadolu Selçuklularının çökmesiyle ortaya çıkan beyliklerin belki de en küçüğü Osmanlı idi. Üstelik Bizansla sınırdaştı. Onlara göre çok güçlü olan Hıristiyan Bizansla sınırdaşlığını avantaja çevirmesini bildiler. Diğer beyliklere sırt dönerek Hrıstiyanlara karşı cihad yapmayı ön planda tuttular. Bu tavırları kardeş kavgasını arzu etmeyen, cihad iştiyakı taşıyan diğer beğliklerdeki insanların sempatilerini celbediyor, Osmanlı Beğliğine gelmelerine sebep oluyordu. Gelenler sıradan insanlar değildi; din ve devlet adamıydılar. Bu siyasetle Osmanlılar hem Bizans topraklarında genişliyor, hem de devlet kadrosunu seviyeli bir hale getiriyordu.

Devlet bizatihi medeniyetin ürünüdür. Medeniyetin seviyesini o medeniyetin ortaya çıkardığı devlette görmek mümkündür. Osmanlı devleti o zamana kadar kurulmuş Türk devletlerinden oluşan tecrübeden istifade ederek kurulmuştur. Bu devletin gücü, kuvveti, iskeleti Orta-Asya'nın bozkırlarında yoğrulup, günışığına çıkmış, ruhu ise Mekke'den gelmişti. Gücü, kuvvetiyle tebaasının güvenliğini sağlıyor, rühuyla da insani bir ortam oluşturuyordu.

İstanbul'u fetheden Fatih, ertesi gün Hızır Bey'i belediye reisi tayin etti. Hızır Bey de ilk tebliğ ile Haliç'in sırtlarında koyun, kuzu, sığır otlatmayı yasakladı. Çünkü oralarda otlayacak hayvanların tırnaklarıyla döktüğü topraklar uzun vadede Haliç'in dolmasına sebep olabilirdi ve ilk olarak Boğaz'daki balık çeşitlerinin sayımı yapıldı; avlanma, av yasağı günler belirlenip, ilan edildi. Osmanlı'nın ilk icraatlarına bakınca, ancak yirminci yüzyılın ortalarında insanlığın gündemine gelen çevre problemini gördüklerini, tedbirlerini ona göre aldıklarını müşahede ediyoruz.

Çevre elbette insan içindi. Osmanlı human bir devletti. Din, ırk ayırımı yapmadan insanların hizmetinde bulunan vakıflar kurdu. Fakirliğini gizleyecek kadar onurlu insanları tesbit edip, akşam karanlığı bastıktan sonra, evlerine servis yapacak vakıflar, hizmetçilerin kırdıkları tabak ve sürahi gibi eşyaları tazmin edecek vakıflar, bugün çok ayrıntı kabul edilen hususlara dair insanlara hizmet eden vakıflar ister istemez konu ile ilgilenenlerin dikkatini çekiyor. Bu vakıflar sadece insanlara hizmet için değildi; kanadı kırık leylekler, diğer bakıma muhtaç hayvanlar da bu vakıfların hizmetlerinden yararlanıyorlardı.

Osmanlı'da bütün tebaa, kanun önünde eşitti. Müslümanlar ile gayrı müslimler arasında yıllık vergide sadece iki akçe fark vardı. Müslümanlar yılda 22 akçe, gayrı müslimler 24 akçe vergi ödüyorlardı. Aradaki bu iki akçe farka mukabil, Müslümanların ayrıca zekat; fitre gibi İslami vecibeleri vardı.

Bir de en önemlisi şuydu:

Osmanlı İslami anlayışla dizayn edilmiş bir devletti. Gayri müslimler ise bu devleti dizayn eden inancı benimsemiyorlardı. "Tebaamdır, gücüm yeter" diye Osmanlı onları zorla askere götürmek yetkisini kendisinde görmüyordu. 1960'lı yıllarda Muhammed Ali, "Elhamdülillah Müslümanım, Amerika Birleşik Devletleri Hıristiyandır, ben bu devlette askere gitmem." dedi. Ne çare ki Muhammed Ali'nin inancına saygı duyulmadı. Dünya şampiyonluğu elinden alındı; hapse atıldı, zorla askere götürüldü. Bugünkü Amerika Birleşik Devletleri mi, yoksa yediyüzyıl önce kurulmuş Osmanlı Devleti mi insan hakları-na daha saygılı olduğunun takdirini vicdanlarınıza bırakıyorum.

Alınan vergi bir yıl zarfında vatandaşın güvenliğini sağlamak, amme hizmetlerini görmek içindi... Güvenliğini sağlayamaz, amme hizmetlerini göremezse, alınan vergi Hıristiyan tebaaya aynen iade edilirdi. Buna dair ilk tatbikatı Hz. Ömer, Şam'da yaptı. İslam ordusu Şam'a girmişti. Hıristiyan tebaadan da vergi toplanmıştı. Sonra ordunun Şam'ı terk etmesi icap edince, Hz. Ömer'in emriyle tahsildarlar Hıristiyan tebaaya vergilerini geri ödediler. Aynı tatbikatı Selçukluların elinden çıkan Diyarbakır'da görüyoruz. 1402 Ankara Savaşı'ndan sonra, Selanik Osmanlı'nın elinde çıkınca, bu kere Osmanlı vergileri geri ödedi. Osmanlı'da teşkilatlanmayan hiçbir kavim hiçbir din veya mezhep mensubu, zanaat veya esnaf grubu yoktu. Hepsi de arkalarında devletin şefkatli elini duyarlardı.

Osmanlı sadece insanlar için bir devlet değildi. Nalsız bir beygire yük vurmak suçtu. Buzağısı olan bir ineği sonuna kadar sağmak da suçtu. Sağan uyarılır, buzağıya süt bırakmamaya devam ederse, ebediyen inek bakmak hakkı elinden alınırdı. Arı kovanlarındaki balın da sonuna kadar boşaltılması yasaktı.
Osmanlı medeniyeti sadece insanlar, hayvanlar için değildi; O medeniyette çiçeklerin de dili vardı.

Bir camda, saksının içinde kırmızı bir çiçek görünüyorsa, bunun anlamı şu idi:

Ey yolcu, bu evde genç bir kız var; lütfen konuşmalarına dikkat ediver; argo kelime kullanma. Eğer camdaki çiçek sarı ise, bu da evde hasta bulunduğunu, yüksek sesle konuşulmamasını haber veriyordu.

Osmanlı medeniyeti 16. ve 17. yüzyıllarda bütün dünya başkentlerini etkilemişti. Bu yıllarda, Paris sosyetesinin arasında en önemli cereyan "Türk perestlik"ti... Paris sosyetesinde evinde bir Türk köşesi bulundurmayan aileye, gerici gözüyle bakılırdı. Fransız aydınım ne derecede etkilediğini Molier'in piyeslerinden biliyoruz. O yüzyıllarda Fransa'da Türkçe kelime kullanmanın hatta Türkçe cümle kurmanın moda olduğunu hiciv ustasından öğreniyoruz. Askerimizin yemeği "Kul-aşı" bütün Batı sosyetesinin "Gulaş"ı oldu. Viyana kuşatması sırasında, dinlenme zamanları Türkler bir şeyler içiyordu. "Bu milletin içtiği ne?" diye Avusturya aristokrasisinin merakını mücib oluyordu. Nihayet kahve olduğunu öğrendiler; adını dahi değiştirmeden "kahve" içmeye başladılar. Kahve satan dükkan açmak Viyana'da, sonra Avrupa'nın diğer şehirlerinde moda oldu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLET VE MEDENİYETİNİN TEMELLERİNE GENEL BAKIŞ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:10

Bazı sığ bilgililer, İngilizlerin, Avrupalıların bizi adlandırmak için, hayvanların aptallarından kabul edilen Hindi'ye de, bize de "Turkey" dedikleri için yakmıyorlar. Bizim hindi'ye, niçin "Hindi" dediğimizi bunlar niçin düşünmüyorlar? Çünkü bize Hindistan'dan geldi. Bizden de Avrupa'ya gittiği için, onların dilinde de adı bulunmayan bu hayvanı, tıpkı bizim gibi menşeiyle ifade ediyorlar. Batılıların niçin Noelde, yılbaşında, hindi yediklerini anlayabilmek, ancak o yüzyıllarda Osmanlı'nın Avrupa'ya etkisini bilmekle mümkündür. Türkler bu hayvanı yediğine göre, eti çok lezzetli ve faydalı olmalıdır, şeklinde bir kanaat yaygınlaşmıştı. Onlar da kafi miktarda bulunmadığı için ancak Noel ve yılbaşılarında yiyebiliyorlardı. Uzaktan dinlediği mehterin, Mozart'ın daha sonra yazdığı eserlerinde etkisi bulunduğunu müzikle ilgilenen herkes biliyor. Mozart' ın yazdığı "Türk marşı" çok ünlüdür. Yalnız Mozart değil, Batı'da kompozitör sayılmak için "Türk marşı" bestelemenin bir gelenek halini aldığını da biliyoruz.

Bugün Batı'da kuvvetler ayrılığına dayanan bir devlet şekli varsa, bunda da Osmanlı'nın payını görmemek mümkün değildir. Gerek Rousseau'nun, gerek Montesquieu'nun öncüsü Jean Bodin'dir. Osmanlı Devleti'nin ihtişamı, bütün çarklarının bir saat gibi işlemesi, Bodin'in dikkatini çekmiş, onun devlet görüşünü derinden etkilemiştir. Bodin'in devlet görüşlerini geliştirip, kuvvetler ayrılığını net bir halde Montesquieu işlemiş, ona sosyal boyutu da Rousseau ilave etmiştir. Tarihden, Peygamber Efendimizin Muaz'ı Yemen'e kadı tayin ettiğini hatırlamalıyız. Sonra İslam devletinde özel hukukla kaide koymak ulemaya bırakılmıştır. Kadılar özlük işlerini, tayinlerini kendileri yaparlardı. Devlet ancak amme intizamını düzenleyebilir, onun için gerekli tedbirleri alırdı. Bugün Amerika Birleşik Devletleri'nde gördüğümüz jüri usülüne Selçuklularda rastlamakla, devlet sistemimizin ne kadar ileri ve dünyada etkili olduğunu tahayyül edebiliriz.

Hukuk, yüksek bir nosyon, ileri bir adalet duygusu ister. Hakkı tevzi eden özel hukuku yapanların bunlara sahib olması gerektiği önümüzdeki yüzyılda Batılıların da dikkatini çekecektir. Batıda özel hukuk, parlamentonun görevlerinin arasından çıkarılıp geliştirilmesi,uzmanlarına, yani hukuk fakültelerine bırakılacaktır. Yalnız kanunun kodifikasyonunda değil, anayasaya aykırı olup olmadığında da bizim sistemimiz gündeme gelecektir.Günümüzde Anayasa mahkemelerine kanunlar yapıldıktan sonra başvurulmaktadır. Başvurmak için de aynı prosedür şartlan sözkonusudur. Kanunlar yürürlüğe girdikten sonra açılan davalar kazanılsa bile, telafi edilemiyecek zararlar husüle gelebilir. Bunun örneklerine çok sık rastlıyoruz. Osmanlı'da ise kanun daha yeterli merciye intikal etmeden, böyle bir kanun ferdin haklarına, ammenin menfaatlerine aykırı mı, değil mi araştırması yapılırdı.

Son olarak bir hususu belirtmek isterim. Sırpça'da "Devlet zamanı" diye bir tabir vardır. Sırplar "Devlet zamanı" dediklerinde Osmanlı'yı kastetmektedirler. Osmanlı çekildikten sonra krallıkları kuruldu. Komünist bir sistem devletlerine hakim oldu. Demek ki onların şuur altlarında, bunlar devlet olarak yer almamış ki; Osmanlı için "Devlet zamanı" tabirini kullanmaktadırlar. Araplar da Osmanlı'yı aynı kavramla, yani "Devlet zamanı" kavramıyla anmaktadırlar. Onların da şuur altlarında Osmanlı Devleti yattığı anlaşılıyor. Biri Sırp, biri Arap; biri Hıristiyan Ortodoks, diğeri Müslüman. Birbirinden farklı iki ırkın, kültürün ve medeniyetin çocukları, ceddimizin kurdukları devleti "Devlet zamanı" diye yad etmektedirler. Böyle bir ceddin ahfadı olmakla , dünyada emsali görülmemiş böyle bir devletin mirasçısı olmakla, ne kadar öğünsek azdır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir