Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı İmparatorluğu ve İslam

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlı İmparatorluğu ve İslam

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:06

OSMANLI İMPARATORLUĞU VE İSLAM

Osmanlı İmparatorluğu bugün, gerek Türkiye Cumhuriyeti'nin yaşamakta olduğu iç ve dış problemler, gerekse vaktiyle sınırları dahilinde bulunan komşu devletlerde cereyan eden olaylar ve bunların Türkiye'ye yansımaları dolayısıyla, aktüalitesini bütün canlılığıyla korumakta ve dolayısıyla tartışılmakta bulunan bir büyük imparatorluktur. Dünya Osmanlı tarihi araştırıcılığı, altıyüz yıl gibi çok uzun bir ömür sürmüş bu imparatorluğun siyasi ve idari yapışım, kurumlarım, onu meydana getiren, çeşitli etnik ve dini kökenlere, kültürlere mensup insanların oluşturduğu karmaşık, dev bir toplumsal yapıyı, bütün yönleriyle, bütün görüntüleriyle izlemek, anlayabilmek açıklayabilmek için, yaklaşık bir yüzyıldır büyük bir emek ve gayret sarfetmekte ve yıllardan beri de önemli sonuçlar ortaya koymuş bulunmaktadır. Buna rağmen, daha araştırılacak pek çok problem olduğuna, bunların araştırıcıları ve bilim adamlarını daha yıllarca meşgul edeceğine hiç şüphe yoktur.

İşte bizim burada ele almayı deneyeceğimiz problem de, üstelik en çetrefil ve en mühim olanlarından biri, Osmanlı İmparatorluğu'nda "İslam problemi"dir. Bunu seçmemizin sebebi, artık Osmanlı tarihi araştırıcılığının, biraz fazla ihmal edilmiş bu konuya yönelmesi gerektiğini vurgulamaktır. Aksi halde böyle devasa bir konuyu bir yazı çerçevesine sığdırmanın mümkün olamıyacağı her türlü izahtan varestedir.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI İMPARATORLUĞU VE İSLaM

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:07

Bu itibarla biz burada yalnızca, bu büyük imparatorluğun ideolojisinin, siyasal ve idari kurumlaşmasının, kültürünün temelini oluşturan bu konuya dikkat çekmek, meseleye nasıl yaklaşılması gerektiğine dair kendi perspektifimizi ortaya koymaya çalışmak ve bu konu çerçevesinde halen mevcut problemlere işaret etmekle yetineceğiz.
Her şeyden önce bu alam ilgilendiren kaynakların yeterince tanınıp işlenmediğini, bu yüzden de bugüne kadar çoktan ortaya konması gereken detaylı monografik çalışmaların bile, kalitece ve sayıca yeterli düzeye gelemediğini de söylememiz gerekiyor. Bunun sebepleri ayrı bir tartışma konusudur.

Osmanlı İmparatorluğu, muhakkak ki bir İslam devletidir; hem de en az Emevi ve Abbasi İmparatorlukları, diğer Müslüman İran, Türk ve Arap devletleri kadar bir İslam devletidir. Bu sebepledir ki o, altıyüz yıllık uzun tarihinin hemen hemen her alan ve safhasının sergilediği üzere, aynı zamanda bir "inanç devleti"dir. Onun için kanaatimizce bu imparatorluk üzerinde yapılacak analizlere önce buradan başlamak gerekir. Çünkü Osmanlı imparatorluk ideolojisinin esasını "inanç", yani İslam oluşturur. Bu itibarla, bu İslam'ın nasıl bir İslam olduğu, Osmanlı İmpa-ratorluğu'nda İslam'ın rolünü, yorumlanış biçimini ve devlet siyasetinden sıradan halkın inanç dünyasına varıncaya kadar çeşitli alanlardaki yansımalarını anlayabilmek için, bu yansımaları doğuran yorumların hangi kesimlerce ve nasıl üretildiğine bakmak kanaatimizce kaçınılmazdır. Bunu anlamanın yolu, bizce evvela, bu imparatorluğun ideolojisinin tahlilinden geçer. Bu tahlilin çok dikkatli ve ince bir şekilde yapılması, kanaatimizce Osmanlı İmparatorluğu'yla ilgili pek çok meselenin de daha kolay ve daha bir açıklıkla anlaşılmasını ve çözüme kavuşmasını sağlayacaktır.

Bize göre Osmanlı dünyasında İslami yorumları üreten dört temel sektör vardır:

1- Merkezi iktidar mekanizması yahut siyasal mekanizma, yani devlet,
2- Buna eklemlenmiş olan ulema kesimi,
3- Genellikle ve çoğunlukla bu ikisinden de bağımsız olan süfi çevreler,
4- Daha çok bu üçüncü sektör etkisinde kalmakla beraber, kendi geleneksel anlayışını sürdüren halk kesimi.

Bunları sırayla devlet İslamı (veya siyasal İslam), medrese İslamı (yahut kitabi İslam), tekke İslamı ve nihayet halk İslamı (popüler İslam) olarak da adlandırabiliriz. Böyle bir tasnif izafi veya itibari bir tasnif olmayıp, Osmanlı İmparatorluğu tarihi içerisinde İslam'ın tek boyutlu değil, bu saydığımız boyutlarıyla görüntülendiği vakıasının bir yansımasıdır. Üstelik böyle bir yaklaşım, yapılacak tahlilleri önemli ölçüde kolaylaştıracak, Osmanlı İmparatorluğu'nda İslam olgusunu olabildiğince geniş bir perspektiften görebilme imkanım sağlayacaktır. Dolayısıyla bu sektörlerin ayrı ayrı monografik çalışmalar konu olması gerekir.

1) "Devlet İslamı"ndan ne anlamalıyız? Bundan maksat imparatorluğun siyasal yapısı içinde İslam'ın bir siyasal araç olarak yorumlanış şekli, gösterdiği değişim, aldığı biçim ve nihayet devletin iç ve dış siyasetine yansıyış biçimleridir. Her şeyden evvel, devletin, temel siyaset aracı olarak İslam'ı nasıl anlayıp yorumladığını, bunu yaparken ona ne gibi bir görünüm kazandırdığım, hangi kurumlan, yöntemleri kullandığını çok iyi belirlememiz gerekiyor. İşte devlet mekanizmasının bu yorumu, Osmanlı devletinde, daha önceki Müslüman devletlerde pek rastlanmayacak derecede, İslam yorumuna kendine mahsus güçlü bir siyasal mahiyet kazanmıştır.

Bunun böyle oluşu kanaatimizce, Osmanlı İmparatorluğu'nda -Abbasiler de dahil olmak üzere, tarihte hiç bir İslam devletinde olmadığı kadar- devletle dinin birbiri içine geçmesinden, yani "devletle dinin özdeşlemesi"nden ileri gelmektedir. Başka bir ifadeyle, Osmanlı İmparatorluğu'nda İslam siyasal boyutu itibariyle, devletin ayrışmaz bir parçası olmuştur. Bununla beraber, bu içiçelikte devlet daha baskındır ve Osmanlı devletinde "her şey devlet içindir; din de devlet içindir".

Osmanlı'daki bu yapı, köklü bir İslami geleneğin mirası olarak görünür. Buradaki İslami gelenek teriminden, daha çok İslam tarihinin klasik devresini içine alan Emevi ve Abbasi dönemlerinde, bu devletlerin hakimiyet alanlarında eskiden beri mevcut siyasi geleneklerin özümsenmesi süretiyle oluşan İslam siyaset teorisini ve ona paralel gelişen siyasal geleneği anlamak icap eder. Bu İslami siyaset geleneğinin içinde ise, eski Doğu Roma, Sasani ve hatta eski Hind siyasi telakkilerinin etkileri mevcuttur. Tabii ki bu sentezin harcı İslam olmakla birlikte bu, Peygamber zamanında teşekkül eden, İslami siyaset algılayışından hayli farklılaşmış bir anlayış idi. Oysa klasik İslami gelenekte saltanat İslam'ın siyasal örgütleniş biçimi olarak Emevi döneminden beri meşrülaşmış ve hatta ünlü "Sultan, Allah'ın yeryüzündeki bütün mahlükatın kendine sığındığı gölgesidir" uydurma hadisiyle bu meşrüiyyet dini bir temele de oturtulmuştu.

İşte bu klasik İslami siyasal geleneğin, İslam hakimiyetindeki geniş coğrafyada meydana çıkmış olup, farklı zaman ve mekanlarda yazılmış Kelile ve Dimne (eski Hind Pançatantra'sının İslami versiyonu), Kabüsname, Siyasetname, Kutadgu Bilg gibi, Hind, İran Türk ve el-Ahkamu's-Sultaniyye gibi Arap kökenli zengin bir klasik literatürü vardır. Bu literatür, eski Türk siyasi geleneğinin karakteristiği olan cömertlik ve töre kavramlarının yerine, daha çok Hind-İran siyasi geleneğinin karakteristiği olan akıl, hikmet ve bilgi unsurlarına dayanmakla dikkati çeker. Osmanlı merkezi yönetimi, İslam'ı siyasallaştırırken, bu geleneği daha da geliştirerek din ve devleti ikizlik statüsünden çıkarıp, birbiriyle özdeş yapmıştır.

2) İşte Osmanlı İmparatorluğu'nda İslam'ın bu siyasal boyutunun oluşmasına en büyük katkıyı, "kitabi İslam"ı, yahut "medrese İslamı"nı üreten ulema kesimi sağladı. Osmanlı ulemasının ürettiği bu "kitabi İslam" yorumu, çok tabii olarak bürokrasinin eğitim kurumları durumundaki medreseler aracılığıyla klasik Sünniliğin ve bunun içinde de Hanefiliğin hemen bütün teorik ve pratik mirasını da aynen devraldı. Ulema örfi hukukun belirli alanlarının dışında, Osmanlı toplumunun siyasi, idari, sosyal ve hukuki teşkilatlanmasını gerçekleştirdi. Özellikle Fatih Sultan Mehmed'in merkeziyetçi devlet anlayışının güdümüne girdikten sonra Osmanlı uleması, yalnız Osmanlı tarihinin değil, genelde İslam ve Türk tarihinin de en önemli toplumsal sınıflarından biri haline geldi. O artık, bilhassa Fatih'le birlikte tam bir dini bürokrat konumuna gelmiş organizasyonunu yapmanın, hukuki ihtiyaçlarını karşılamanın yanında, belki daha fazla, iktidarın bütün hareket ve faaliyetlerini, kısaca iç ve dış siyasetini meşrulaştırmaya odaklanmıştır. Osmanlı ulemasının bu konumu ve özelliği, onu Emevi ve Abbasi devirlerindeki, devletten bağımsız klasik ulemadan ayıran en bariz özelliklerden ve İslam dünyası genelinde ulema sınıfının tarihindeki en büyük değişimlerden biridir. Ulema İslam'ın tam bir siyasal araç haline dönüşmesinin tipik örneğini XVI. yüzyılda verdi.

XVI. yüzyılın ilik çeyreğine, yani Yavuz Sultan Selim (1512-1520) devrine kadar yalnızca ehl-i küfr'e yani Hıristiyan dünyaya karşı mücadele misyonunu üstlenen Osmanlı devleti, bu yüzyılın başlarında, İran'da Sa-fevi devletinin kurulmasıyla başlayan Şii propgandaya karşı yeni bir misyon yüklendi: Ehl-i Rafz'a karşı mücadele. Bu, Büyük Selçuklu İmpara-torluğu'ndan sonra Sünni İslam'ın bu misyonu ikinci kez yüklenişiydi. Bu süreç, Osmanlı İmparatorluğu genelinde Sünni İslam'ı tam bir devlet ideolojisine dönüştürdü. Bu Sünni ideolojinin teorik temeli, Osmanlı medreselerinde çok eskiden beri okutulmakta olup, Osmanlı Sünniliği'ne ana istikametini veren, XIV. yüzyılın ünlü alimlerinden Sadeddin-i Taftazani (öl. 1395)'nin eserine Ömer Nesefi'nin yazdığı Şerhu'l-Akaid idi. Yazıldığı dönemdeki şiddetli dini cereyanların etkisiyle genellikle Sünnilik dışı İslam mezheplerine karşı çok katı ve hoşgörüsüz bir tavır takınan ve Osmanlı Sünniliğinin tam bir dogmatizme dönüşmesinde belki en büyük rolü oynayan bu kitabın, bu açıdan ciddi ve derin bir analize tabi tutulmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. Bu analiz işleminin bu meyanda meydana getirilen diğer literatüre de uygulanması herhalde çok yararlı sonuçlar verecektir.

İşte bu noktada, merkezi yönetimin elinde tam bir siyasal araca dönüşen devlet İslamıyla, gelmiş ve temel görevi imparatorluğun Müslüman tebasının dini eğitim ve organizasyonunu yapmanın bunun üretilmesi görevini üstlenen ulemanın temsil ettiği medrese İslamının tam anlamıyla örtüştüğünü görürüz. Bu örtüşme, kanaatimizce İslam dünyası tarihinde başka bir benzerinin bulunmadığım sandığımız çok önemli bir hadisedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI İMPARATORLUĞU VE İSLaM

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:07

Bu örtüşmenin, hem ulema kesimi içinde, hem de şimdi sözünü edeceğimiz sufiyye kesiminde çok ciddi bir entelektüel muhalefete yol açtığını gözlemliyoruz. Bu muhalefeti temsil eden bir takım hareketlerin, özellikle Kanuni Sultan Süleyman zamanına rastlaması, hiç de tesadüf değildir. Bu muhalefetin ulema kanadı, bir örneğini Şeyh Bedreddin'in başlattığı materyalist bir İslam yorumuna saparken, sufiyye kanadı, aynı materyalizme mistik yoldan Vahdet-i Vücud, daha doğrusu Vahdet-i Mevcud, yani Panteizm vasıtasıyla ulaşır. Bu ise bütün bir Osmanlı sufilik tarihinin en can alıcı meselesidir. Çünkü bu panteizm Osmanlı sufiyye tabakası içinde merkezi yönetime karşı çıkan bir protestocu kesim yaratmıştır. Osmanlı protestocu sufiliği bu panteizmi bir yandan "mehdici" bir zihniyet, diğer yandan, hem bu dünyaya, hem öbür dünyaya hükmeden, yani hem bu dünyanın, hem öbür dünyanın sultam olan "kutup" teorisiyle sentezleyerek geliştirmiştir.

Burada dikkatimizi en fazla celbetmesi gereken bir mesele, yüksek sufiyye kesimindeki, merkezi yönetime karşı bu panteist protestonun, kırsal kesimin nabzını elinde tutan popüler sufilik içinde daha değişik bir yankı bularak bir takım toplumsal protesto hareketlerini mehdici bir espriyle birleştiren militan hareketlere dönüştürebilmesidir. Bütün bir XVI. yüzyıl bu hareketlerle doludur. Bu hareketleri sevk ve idare eden liderler, aynen bu belirttiğimiz ideolojiyle büyük kitleleri peşlerine takmışlardır. İşte bu panteist kutb-mehdiliğe dayanan muhalefet ideolojisi, Osmanlı İmparatorluğu'nda popüler İslam'ın temel karakteristiğinin anlaşılmasına hizmet edecek başlı başına büyük bir araştırma konusudur.

İşte klasik dönem Osmanlı tarihinde bu kadar renkli bir görünüm ar-zeden İslam, yenileşme döneminde bu defa kendisi bir problem teşkil edecek, imparatorluğun Batılılaşmacı aydın eliti, onu geriliğin sebebi ve ilerlemenin önündeki engel olarak değerlendirecektir. Bu bakışın yansımaları Cumhuriyet'in kuruluş döneminden günümüze bütün canlılığıyla sürüp gelmiştir. Bu, çok önemli bir dönüşümün habercisidir.

Kabaca II. Meşrutiyet'e kadar Osmanlı devletinin resmi ideolojisi durumunda olan İslam, artık Tanzimat'la birlikte başlayan batılılaşmacı yenileşme hareketlerine karşı doğacak muhalefetin ideolojisi olarak yeni bir siyasi ve fikri hareket doğuracaktır:

Bu hareket, bugün de yine muhalefet ideolojisi konumunda bulunmakta olan İslamcılık'tır.

Bu ideolojinin kökleri, Tanzimat'la birlikte yüksek bürokrasi ve aydın kesiminin, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerilemesinin sebepleri konusunda koyduğu teşhise gösterilen tepkilerden beslenir. Bu teşhis, merkezi yönetim tarafından daha Lale Devri'nden itibaren askeri alanda başlatılan yenileşme hareketlerinin yetersizliğinin farkedilmesiyle birlikte, esas problemin başka alanlarda yatıyor olmasının düşünülmesiyle su yüzüne çıkmış ve özellikle Batı'yı tanıma imkanını bulan aydın bürokrat kesiminin kafalarında İslam'ın giderek bir probleme dönüşmesine yol açmıştır. Böylece yavaş yavaş belirtilen çevrelerin bir kesiminde İslam, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerilemesinden sorumlu tek suçlu olarak görüldü.

Tanzimat sonrası Osmanlı bürokrasi ve aydın çevrelerinde belirginleşen, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerilemesinden İslam'ı sorumlu tutan bu eğilimlerin karşı çıktıkları İslam aslında, yukarıda sözü edilen, Osmanlı merkezi iktidarı ile özdeşleşmiş ve bu sebeple tabii olarak siyasallaşmış ve muhafazakarlaşmış bu geleneksel İslam, yani klasik Osmanlı İslamı idi. Burada bir parantez açarak, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Cumhuriyet'in kurucu kadrosunun İslam'a bakışını da bu açıdan değerlendirmek gerektiğini düşündüğümüzü söyleyelim.
Burada dikkatle tesbit etmemiz gereken ve çoğu zaman farkına varılmayan mühim bir vakıa vardır, ki şudur: Batılılaşmacı yenileşmeciliğe karşı oluşan bu yeni ideoloji, yani İslamcılık, kendisine referans olarak, demin sözünü ettiğimiz klasik dönem Osmanlı İslamını değil, Afgani ve Abduh türü selefiyeci bir İslam anlayışını aldı. Dolayısıyla bu ideoloji, yalnız Batılılaşmacılığa değil, gerek siyasal, gerekse popüler boyutuyla klasik Osmanlı İslamı'na da karşı idi.

Bunun üç mühim göstergesi vardır:

1) İslamcılar, Osmanlı İslam'ının geleneksel siyasi kurumu olan saltanat rejimine karşı çıkıyor, İslami bir kurum olarak algıladıkları meşveret'e dayalı Meşruti bir rejim istiyorlardı.

2) Geleneksel İslam'ın kültürel muhteva ve kurumlarının çoğunu reddedip, İslam'ı ilk devirlerin saflığına yeniden kavuşturarak orijinal haline döndürmeyi amaçlıyorlardı. Yani Selefiyeci idiler.

3) Geleneksel İslam'ın, dolayısıyla Osmanlı İslam'ının karakteristik niteliği olan "taklid"i terkedip, yaklaşık X. yüzyıldan beri kapalı olduğu varsayılan İçtihad Kapısı'ın yeniden açarak İslam'ın bilim ve düşünce hayatına işlerlik, canlılık, üreticilik ve yaratıcılık kazandırmak amacım güdüyorlardı.

Dolayısıyla II. Abdülhamid dönemi ve Meşrutiyet İslamcılığı, belki temelde klasik Osmanlı İslamı'na karşı bir tepki hareketidir. Bu yüzden de esas itibariyle modernist (yenileşmeci) bir akımdır. Görünürdeki bütün Batı karşıtı tavrına rağmen, yenileşme yanlısı olduğu için, Türkiye tarihinde modernist fikir hareketleri çerçevesinde mütalaa edilmelidir.

II. Abdülhamid döneminin Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi İslamcı edip ve aydınları ile, Şehbenderzade Ahmed Hilmi, Şeyhülislam Musa Kazım ve Said Halim Paşa, Babanzade Ahmed Naim, Mehmet Akif (Er-soy), İsmail Hakkı (İzmirli), İsmail Fenni (Ertuğrul) ve Şemseddin (Günaltay) gibi belirli bir Osmanlı İslamcı eliti, İslam'ın "mani-i terakki" olmadığını, aksine, bilimi, düşünceyi telkin ettiği halde, zamanla Müslümanların bu yolu bırakıp skolastik düşünceye kapılarak geri kaldıklarını anlatmaya özellikle ihtimam göstermişlerdir. Onlar, genelde İslam aleminin, özelde Osmanlı İmparatorluğu'nun gerilemesinden mutlakiyet rejimlerinin ve geleneksel İslam'ın sorumlu tutulması gerektiğini düşünmüşler, gerçekte İslam'ın insan hürriyetini baskı altına alan hiçbir rejime açık olmadığını izaha çalışmışlardır.

Sonuç olarak, İslam'ın Osmanlı devletinin kuruluşundan Cumhuriyet'e kadar, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki yeri, değişik kesimlerdeki algılanış ve görüntülenişi, bugünün Türkiye'sini de çok derinden etkilemesi itibariyle, yalnız Osmanlı tarihi açısından değil, Türkiye'nin geçmişi, bugünü ve geleceği açısından da çok ciddi bir biçimde tartışılması gereken, yalnız bilimsel bakımdan değil, pratik olarak da büyük fayda sağlayacak bir meseledir. Osmanlı tarihi araştırıcılığı artık bu mesele üzerine de dikkatle eğilmelidir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir