Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlının Doğuşu (Bir Değerlendirme)

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlının Doğuşu (Bir Değerlendirme)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:04

OSMANLININ DOĞUŞU (Bir Değerlendirme)

İlhanlıların Müslüman olmayan hükümdarı Hülagu Han'ın, Haleb'in Müslüman Melikine yazdığı mektupta şu satırlar vardır:


"Melikünnasr bilsin ki, Bağdat üzerine inip, Tanrı'nın kılıcı ile burasını aldık ve oranın sahibini (Halifeyi) yammıza çağırdık, kendisine iki sorgu sorduk; sorgularımıza karşılık vermedi. Bundan dolayı, Kur'an'ınızda, "Allah hiçbir kavimin elindeki nimeti, bu kavim kendisini bozmayınca almaz" (Rad-11) denildiği gibi, kendisinin yapmış olduğu işler yüzünden bizim gazabımıza müstehak oldu. Bundan sonra Tanrı'nın buyurduğu gibi, "her ne yaptılar-sa orada hazır buldular" (Kehf-49) gibi oldu."

Akıllarının dağlar gibi sağlam ve sayılarının kumlar gibi çok olduğunu, kendilerinden aman dileyenlerin ancak rahat edeceğini söyleyen mektup şöyle devam ediyor:

"Siz bize kafir diyorsunuz; biz de size 'fasık' ve 'facir' diyoruz. Sizler haram yediniz imanınıza sadık kalmadınız. Bir çok bid'atler çıkardınız. Bugün, yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz. "Zulmedenler nereye gideceklerini ve hangi deliğe tıkılacaklarını yakında görür ve bilirler" (Şuara-27) biz bütün işleri tedvir ve takdir eden Tanrı tarafından size musibet edildik. Yeryüzünün batı ve doğusu bizim elimizdedir, hiçbir yere kaçıp kurtulamazsınız."

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLININ DOĞUŞU (Bir Değerlendirme)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:05

Kur'an mantığına dayanan ve olağanüstü bir idraki sergileyen bu mektupta Hülagu'nun katibi Müslüman emire, "imanınıza sadık kalınız" derken, bütün İslam toplumlarının ve tarihin hayat damarına işaret ettiğinin, acaba farkında mıydı?
İslamın ilk açılış dönemi, büyük bir enerji patlaması niteliğinde idi. Hz. Peygamberin vefatının üstünden henüz iki sene geçmişken, Hz. Ömer zamanında Müslümanlar üç dört milyonluk nüfusları ile, yüz elli milyonluk iki imparatorluğa meydan okuyorlardı. İnanmış ve coşkun ordular, sanki de ışık hızıyla zaferden zafere koşuyordu. Filistin, Suriye, Irak, Mısır, Ermenistan ve İran tamamen fethedilmişti.
Bu hızlı fetihler, Müslümanlar için aynı zamanda inanılmaz bir zenginliğin ortasına düşmektir.

Bu zenginliğin yarattığı kültürel şoka temas etmeden önce Müslüman tarihçilerden Mesudi'yi dinleyelim:

"Sahabe Hz. Osman zamanında çiftlikler ve emval sahibi oldular. Hz. Osman şehit edildiği sırada hazinedarının nezdinde yüzelli bin dinarı ve bir milyon dirhemi vardı. Vadi'l Kura, Huneyn, vesairede bulunan köyü ise yüz bin dinar kıymetinde idi. Pek çok deve ve at dahi bırakmıştı. Kibar ashabdan Zübeyr'in vefatını müteakip, bıraktığı servetin sekizde biri ellibin dinara baliğ olmuştu. Bundan maada müşarünileyh bin kısrak ile bin cariye bırakmıştı. Talha'ınn Irak tarafında günlük geliri bin dinara yükselmişti. Surat cihetinden gelen varidatı ise ötekinden daha fazla idi. Sahabe=i Kiramdan Abdurrahman bin Avfın ahırlarında bin at mevcuttu. Bundan maada bin devesi ve on bin koyunu vardı. Abdurrahman bin Avf vefat ettiği zaman serveti seksen dört bin dinara baliğ olmuştu. Kibar ashabdan ve Ensardan Zeyd bin Sabit o kadar çok altın ve gümüş bırakmıştı ki, onları keserle kırmak mecburiyeti hasıl olmuştu. Bundan başka müşarünileh'in bıraktığı çiftlikler ve malların kıymeti yüz bin dinar raddesindeydi. Zübeyr, biri Basra'da, diğeri Mısır'da, üçüncüsü Kufe'de dördüncüsü İskenderiye'de olmak üzere kendisi için dört konak inşaa ettirdi. Talha dahi kendi nefsi için Küfe'de bir konak yaptırdığı gibi, Medine'de bulunan hanesini kireç, kiremit ve sac ağacı kerestesinden inşaa ettirdi.

Tarihçi diyor ki, "Evvelce onbeş yirmi dirhemlik bir servete sahip olan bir arap, meşhur zenginlerden sayılırken İran ve Suriye'nin fethinden sonra bu kadar servete sahip olmayan muharip adeta kalmamıştı. Son derece basit bir maişetle geçinen Araplar, en sefih, en fazla ziynet ve alayişe düşkün olan iki kokmuş milletle temas ederek,eski hale yeni maişeti tercih etmişlerdi. Şayan-ı dikkattir ki, İran'la muharebeye başlayincaya kadar un elemesini, kepeksiz ekmek yemesini bilmeyen Araplar, artık İran ve Roma mutfaklarına rağbet ediyorlardı.

Bu arada deniz ticareti yolu da açılmış, ganimet ve ticaret yoluyla ulaşılan zenginlik Arapları sarmıştı. "Halk zengin oldu, refah buldu, medeniyetten lezzet aldı. İnsanlığın tabiatı gereği gönülleri gezip dolaşıp ferahlamak, eğlenmek hevesi geldi. Hatta Medine ahalisi, bu esnada güvercin uçurmak merakına düştü.

Halife Ömer zamanında, sahabe Hz. Peygamberce yakınlıklarına göre sıralanmış ve miktarları Müslüman oluş tarihlerine göre belirlenerek hepsine maaş bağlanmıştır.
Görüldüğü gibi, Arap toplumu İbni Haldun'un ifadesi ile bir halden bir hale geçiyordu. Ama bu geçiş çok hızlı ve sert oluyordu. Biz bu hızlı değişimin kültürel tezahürleri üzerinde durmayacak, temeldeki tesirlerine dikkat çekeceğiz. Bu da tek kelimeyle iman sarsılması ve bunun doğurduğu zihniyet ve davranış bozulmalarıdır. Bütün toplumlar için, yaşanan bu dönemin belirgin özelliği, iman kaynaklı değerlerin, eylemden zihni plana çekilmeleridir. Yani söz planında çok yüksek olan değer ve ölçü duyarlıklarının, eyleme o ölçüde yansımamasıdır. Hayat, sözlere bakıldığında çok yüksek İslami hassasiyetlerle yaşanıyor görünse de, fiilen hayata egemen olan değerler, ferdi ve zümrevi nefsani değerlerdir.
İslam'ın yayılışını gerçekleştiren müthiş gerilimin kaynağı ve zihniyeti yavaş yavaş değişiyordu. Cevdet Paşa'nın ifadesi ile Peygamber dönemindeki iman hamlesinde, "İttihad-ı asabiyet" yerini "Uhuvvet-i İslamiyeye" bırakmıştı.

Şimdi yeniden zihniyetler değişiyordu. Peygamberlik güneşinin batması ile birlikte, ortalığı alaca karanlık kaplamaya başlamıştı. Ancak yine de, Peygamber devri yakın olduğundan, ilk halifeler dönemi aydınlık sayılabilirdi; giderek karanlık artar. "Şöyle ki, zamanı saadet uzadıkça, uhuvvet-i İslamiye'ye zaaf gelerek zaman-ı cahiliyetteki gayret-i kavmi-ye emareleri zuhur etmişti. Ve ağraz-ı dünyeviye (dünya hırsları) çoğalıp mizac-ı zamane (zamanın hali) fesada yüz tutmuştu. Kureyş'in bir büyük kısmı olan Emeviler ise ziyade kuvvet bulup, bir devlet-i Emeviye teşkili emeline düşmüşlerdi."

Bilinen gelişmeler yaşanıp, yine İbni Haldun'un ifadeleri ile hadari asabiyet nihai hedefi olan devletini kurduktan sonra, Emeviler Arap ırkçılığına teslim oldular. Bundan sonraki gelişmeler, ilay-ı kelimetullah bayrakları dalgalansa da, gerilimini daha çok Arap asabiyetinden alıyordu. Arap-mevali ayrımı ve Arap ırkının üstünlüğü fikri, akıl almaz bir tarzda hayatın hemen her alanında egemen kılınmaya çalışıldı. Bu tutumun, Müslüman topluluklar arasında yaratmış olduğu gerilimi ve zıtlaşmaları anlamak zor değildir. Bu gerilimler, sonuçta Emevi iktidarınınn yıkılması ve Abbasi hilafetinin kuruluşuna yol açtı.
Abbasiler ilk dönemlerde İranlılara dayanarak Emevi ve Arapları ezmişlerdi. Daha sonraları Bermeki ailesinin kazandığı büyük nüfuz karşısında, Araplara dayanarak bu aileyi yok ettiler ve İranlıları ezdiler.

Bu dönemlerde, İslam dünyasında, Şii, Sünni yahut harici, sayılmayacak kadar çok mezhep ortaya çıktı. Bunların çok büyük bir çoğunluğu, güya içtihat ayrılığını bayraklaştırmış, siyasi bölünme ve ihtirasların mücadelesini veriyordu. Fikir görüntüsü altındaki bu bölünmelerin yarattığı huzursuzluk, korku ve yıpranmalar İslam dünyasında hiç eksilmedi. Ahmet Hilmi Beyin ifadesi ile, bu mezheplerden bir kısmının İslam ile ilgileri "mezhepte Peygamber'in isminin bulunmasından ibaret bulunuyordu."

Bildiğimiz gibi, iktidar değişmeleri de çok sert ve hiçbir ölçü tanımadan yapılıyordu. Kerbela olayını yaşayan İslam dünyası, Emevilere neler yapıldığını, Bermeki ailesinin yok ediliş biçimini de gördü. Bu devirde Medine'ye savaşla girildi; ele geçirilenler kılıçtan geçirildi ve şehir üç gün yağmalandı. Kabe mancınıklarla dövüldü, örtüsü ve ahşap kısım yıkıldı; Kabe'ye sığınanlar öldürüldü. Halbuki Hicretten henüz altmış sene geçmemişti...
İslam tarihçileri, Emevilerin ırkçılığı kadar, Abbasi döneminin de ahlaki düşkünlüğü konusunda müttefiktirler. "Abbasilerin en şaşaalı devri olan Harun ve Me'mun zamanı, ahlak itibariyle İslam'ın en ziyade bozulduğu zamandır."

Arap kavmiyetçiliğinin ardından yaşanan bütün bu bölünmeler imandan doğan büyük gerilimin arta kalanını da yok edip, lokalize, kişisel ve zümrevi menfaatlerin heyecanı mesabesine düşürmüştü. Bu yüzden Müslüman toplumlarda İslami duyarlıklar gittikçe azalmış, kişisel çerçevede ahlaki sapmalar, devlet ve toplum planında zulümler artmıştı. Toplum gerilimini kaybettikçe, büyük hamleler yahut yenileme gücünü de yitirmiş, ferdi ve zümrevi gerilimler ise anarşi ve çöküşü hızlandırmaktan başka bir işe yaramamıştı. İlhanlı Hakanının işaret ettiği gibi, İslam dünyasının ruh yapısı değiştikçe, Allah da onların halini değiştiriyordu.
Sonra Türkler İslam dünyasına girdiler.

Türklerin, İslam dünyasına girişlerinden itibaren kısa bir süre içinde parlamalarını sağlayan faktörler, aynı zamanda Osmanlının çıkış ve hızla yayılışını açıklamakta yardımcı olacak niteliktedir. Dikkat çekilmesi gereken noktalardan birisi, İslam fütühatının gelişmesiyle ilgilidir. Bilindiği gibi, Müslüman orduların ilk fetih dalgası çok ani ve ezici bir üstünlük içinde gerçekleşmiştir. 634 Kadisiye Savaşı ile Sasaniler hemen hemen çökertilmiş ve 642 Nihavent Savaşı somasında Türkistan çerçevesi ile ilk temaslar kurulmuştur. Bundan sonraki yarım yüz yıl içinde Türklerle kesik kesik temaslar ve çarpışmalar olmuş, ilk dalgamn hızı çok büyük ölçüde kırılmıştır. Müslüman ordular Kafkaslarda Hazar Türkleri, Türkistan'da özellikle Türgişler tarafından durdurulmuş yayılma, yöresel çatışma ve yağmalara dönüşmüştür. Bu savaşlarda sert vuruşmalar olmuş, bazı şehirler yıkılmışsa da, bütün Türk boylarım etkileyecek ve derin izler bırakabilecek yaygın acılar yaşanmamıştır.

Bu çok kısa dokunuşlar, Türklerin, Müslüman Arap fütuhatı karşısında, mesela Farslar gibi sert darbelere maruz kalmamış, ezilip, onurlarının kırılmamış olduğunu ifade içindir. Daha sonra dokunacağımız, Türklerin Müslüman oluşlarını kolaylaştıran kültürel yakınlıkların yanısıra, bu nokta da çok önemlidir; toplumların İslami algılayış biçimlerinde ve toplumlar arası ilişkilerde son derece etkili olmuştur. İrandaki yaygın Karmati hareketlerinin, şiiliğin gelişmesinin ve nihayet Fatimi egemenliğinin kuruluşunun kaynağında bu gelişmeler aranmıştır. İslam ordularının İran kültür çerçevesindeki bü ani ve kısmi yayılması, köklü ve farklı İran kültürünün, sapma olarak nitelendirilen üsluplardaki tepkilere ve değişik oluşumlarla yol açmıştır. Türklerin Müslümanlaşmasındaki rahat geçiş, ilk ve en büyük kültürel etkileşimleri İranla olmasına rağmen, Müslümanlığı onlardan daha farklı ve kitabi anlamalarında ve Büyük Selçuklu Hükümdarının ağzından "Biz temiz Müslümanlarız, bid'at nedir bilmeyiz." tavrında etkili olmuştur. Türkler, İslam dünyasına girerken, hiçbir kompleks duymadan sünni Müslümanlığın savunucusu olmuşlardır. Göçebe Türkmenler arasında da yayılan Alevi üslupta da aynı rahatlık vardır.
746 yılında Horasan çevresinde başlayan ve Emevilerin yıkılışıyla Abbasiler dönemini açan Ebu Müslim'in öncülük ettiği hareketlerde, Türklerin de rolü vardır. Ancak, temelde Arap ırkçılığına dayanan Arap - Mevali ayrımında asıl ezilen ve isyan edenler Türkler değildir. Abbasiler dönemindeki Talaş savaşında Türklerin Çinlilere karşı Müslümanlarin yanında yer alması da bir duygusal yakınlık ve dostluk vesilesi olmuştur.

Afşin, İhşid ve Bayçüraoğullan gibi Türkler, Müslüman olunca, Abbasi hizmetinde önemli yerler almışlardır. Abbasilerin, bir zamandan sonra askeri güçlerini hep Türklere dayandırmaları, Türklerden ordu kurma yoluna gitmeleri de, Türklerin kompleksiz bir biçimde İslamlaşmasına yardımcı olmuştur.
Türklerin büyük kitleler halinde ve sıkıntısızca İslam'ı kabul edişle-rindeki ikinci temel faktör, İslam'ın açık ve sade iman esaslarının, Türk'ün mizaç ve ruhuna o zamana kadarki kültürel birikimine uygun düşmüş idi. Prof. Brockelman'ın ifadesi ile, "Bu Türkler İslam arazisine girdikten sonra, vazıh ve sade iman esaslarını haşin zekalarına uygun buldukları ve işte bundan dolayı henüz tertemiz ve şevk-ü heyecana müsait bir ruhun bütün kuvvet ve kudretiyle benimsemiş oldukları sünni akidesini kabul ettiler."

Kültür tarihçileri, İslam'ı kabullenişteki kavrayış ve rahatlıkta eski Türk dininin ihtiva ettiği tek Tanrı ve mutlak Tanrı fikrinin etkisine ve ortak kavramlara dikkat çekmişlerdir. Eski Türk kültüründe "Oğan Tengri", mutlak kudret sahibi tanrı anlamına gelmekte, Göktürk anıtlarindaki açık ifadeler, bunu belgelemektedir. Bu ifadelerde, yer yüzünü ve insanı Tanrı yaratmıştır ve herşey Tanrı irade ettiği için olmaktadır. Türklerdeki bu vahdaniyet ve mutlak Tanrı fikri, İslamiyet öncesi Araplardaki "Hanif' zümresine benzetilmiştir. Bizanslı bir tarihçi de, çok kereler diplomatik ilişki halinde oldukları Göktürklerin dini inancını şöyle anlatır. "Türkler ateşe, havaya, suya çılgınca hürmet gösterirler ve toprağın şerefine de ilahiler terennüm ederler. Bununla beraber, gökleri yeri yaratan tek bir Allah'tan başka bir şeye tapmazlar ve ona atlar,sığırlar ve koyunlar kurban ederler."

Diğer çok önemli bir nokta, Türklerin de bazı ayrıntı farklarıyla öte dünya fikrine ve ruhun ebediliğine inanmalarıdır. Tamu (Cehennem), uçmak (Cennet), göklerin"kat kat oluşu biraz farklı olsa da kader ve melek kavramlarında da ortaklıklar vardır. Buna evlilik ve aile hayatı ile ilgili bir kısım anlayış yakınlıklarını da katabiliriz. Uluğ Gün (Kıyamet), Yek (Şeytan), Yazuk (Günah), Yükünç (Secde ve namaz) gibi kavramlar da ortaktır.
Süryani tarihçisi Mihael "Türkler daima tek bir tanrıya ve göklerin ona ait olduğuna inanıyor ve Arapların da aynı Allah'a inanmaları onların dinini kabule sebep oluyordu." der.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLININ DOĞUŞU (Bir Değerlendirme)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:05

Sonuç olarak Türkler, ülkeleri büyük ve yıkıcı işgaller görmeden, halk olarak ezilip horlanmadan, ruh ve fikir yakınlıkları duyarak İslamiyete girmeye başladılar. Esas itibariyle onuncu yüzyılda başlayan Müslümanlaşma döneminde, artık İslam orduları Türk boylarının bulunduğu ülkelere girmiyor, Müslümanlaşan Türk boylan İslam ülkelerine doğru açılıyorlardı.
Esasen yüksek bir gerilim taşıyan bu insanlar, İslam'ı bir milli din halinde benimserken gerilimlerini iyice artırıyorlardı. İslam dairesine son giren bu toplulukların o zamana kadarki kültürel birikimleri ve kavmi özellikleri de, diri, saf ve güçlü bir kavmin işaretlerini vermekteydi. Ünlü-Arap bilgini Cahiz'in, bu dönem Türkler hakkındaki tesbit ve tasvirleri ilgi çekicidir. "Türkler yaltaklanma, yaldızlı sözler, münafıklık, kovuculuk, yapmacık, yerme, riya, dostlarına karşı kibir, arkadaşlarına karşı fenalık, bidat nedir bilmezler. Çeşitli fikirler onları bozmamıştır. Hile-i şeriye ile başkalarının malını helal saymazlar."
Sadece bu cümleler bile, İslam'a henüz girmiş olan bu kavmin ne ölçüde üstün bir seciye sahibi olduğunu göstermeye yeterlidir.

Türklerin kimlikleri konusunda çok duyarlı olduklarını, hareketsizliğe tahammülleri olmadığını söyleyen Cahiz şöyle devam eder:

Zira onlann bünyeleri hareket üzerine kurulmuştur. Durmaktan nasipleri yoktur. Ruhi kuvvetleri bedeni kuvvetlerinden daha fazladır. Onlar ateşli, hareketli, anlayışlı kimselerdir. Hatıraları çok, bakışları keskindir. Kıt geçimi acizlik, uzun zaman bir yerde kalmayı ahmaklık, rahatlığı ayak bağı, kanaatkarlığı azimsizlik, muharebeyi terk etmenin zillet getireceğini kabul ederler. (Cahiz 79)

Türklerin yüksek gerilimi ve kültürel yaratıcılığını yine Cahiz'in naklettiği, zamanın Ermenistan Valisi'nin sözleri çok güzel aksettirmektedir:

"Allah'a yemin ederim ki, Türk, eli kolu bağlı olarak bir kuyuya atılsa, mutlak bir çaresini bulur kurtulur... Türkler ancak korkulması gerekenden korkar, ümit edilmeyecek şeye ümit beslemez... içi de dışı gibidir."

Türkler İslam dünyasına girdikten sonra, on dördüncü yüzyıla kadar, irili ufaklı kırk kadar bağımsız beğlik yahut devlet kurmuşlardır. Kuzeyde Bulgar Hanlığı'ndan, Hindistan'da, Delhi Sultanları ve Gaznelilere, Mısır'da Tulunoğullarından, Azerbaycanda İldenizliler'e, Karahanlılar, Harzemşahlar, Selçuklular ve çeşitli kollarına ve Anadolu beğliklerine kadar çeşitlenen bu devletler Türk boylarının yüksek gerilim ve hareketliliğini göstermektedir. Öyle ki, bunlardan bir kısım, köle olarak gidip, askeri ve siyasi kabiliyeti ile yükselerek hanedan ve devlet kuran insanlardır; tarihte başka örnekleri de yoktur.

On dördüncü yüzyılın başlarında İslam dünyası siyasi bir parçalanma ve çöküntü halindedir. Arabistan, Emeviler döneminden itibaren sürekli karışıklıklar, isyanlar içindedir. Özellikle Harici hareketler yaygınlaşmış ve Umman taraflarında kökleşmiştir. Muhtelif şehir ve bölgelerde valiler kendi başlarına buyruk olmuştur. Bu parçalanma içinde mezhep çatışmaları artmış, Zeydiler Yemen'de, Karmetiler Bahreyn'de egemen olmuşlardı. Bu tarihlerde, bir Arabistan tarihinden çok, kabile reislerinin, aşiretlerin ve mezheplerin çekişmesi söz konusudur. 1258'de Halife'nin fiilen düşüşünden sonra Memluk sultanları bir dereceye kadar bölge üzerinde etkili olmaya başlamışlardır.
Abbasi hilafetinde büyük güç elde eden Bermeki ailesinin yok edilmesi, Arap asabiyetinin bir sonucu idi; ancak bu hareket, Arapları hakim duruma getirmedi. Özellikle dokuzuncu yüz yıldan itibaren, Türk unsurlar hilafet ordusunda ana güç olmaya başladı. Türk unsurlar İslam dünyasının çeşitli bölgelerine yayılmış, Suriye ve Mısır'da iktidar olmuşlardı. Halife El Mütevekkil zamanında ise, hilafet iktidarı tanıma hassa ordusuna hakim olan Türklerin eline geçmişti. Daha sonra, Babilonya ve Medya'da hakim olan Büveyhioğullarının Türk komutanı da, Fatimiler adına Irak çevresine hükmediyordu.

Suriye bölgesi ise, Abbasiler döneminde sürekli ezilmiş ve sık sık ayaklanmalara sahne olmuştur. Türk Tolunoğulları ve İhşidoğulları kısa kısa sürelerle Suriye'ye egemen olurlar. Bölge, 977'den sonra Fatimilerin egemenliğine girer. Türkler on birinci yüz yıldan itibaren, Atsız, Harun Han, Afşin ve Sunduk gibi komutanlarla bölgede görülür. 1078'de Melik Tutuş bütün Suriye'yi Selçuklu egemenliğine alır. 1095'de Suriye Selçukluları Dımaşk ve Halep merkezli olmak üzere ikiye ayrılır. On ikinci yüz yılın ortalarına doğru Nureddin Zengi, Halep ve Dımaşk'a girer. Komutanlarından Selahattin Eyyubi'yi Mısır'a gönderir. 1171'de Fatimi hilafetinin çökmesi ile Eyyubiler kurulur. Suriye uzun yıllar Haçlılar ve Eyyubiler, daha sonra Memlukler arasında çekişmelere konu olur. Memlukler döneminde de Suriye Naiblerinin isyanları eksik olmaz.
Memluk Sultanı Baybars'ın Ayn-ı Calut'da Moğol Hanı Gazan Hanı mağlup etmesi üzerine Gazan Han, Osmanlının kuruluş yılı olarak kabul edilen 1299'da intikam için yeniden yürür; Ermenilerden, Gürcülerden ve Kıbrıs'daki Franklardan da destek almıştır. Dımaşk'a Gazze'ye girer. 1303'de yeniden yürür fakat Dımaşk yakınlarında Memluk kuvvetlerine yenilir. Suriye'de karışıklıklar bitmez; Timur istilasına kadar devam eder.

Büyük Selçuklular ve ardından gelen Selçuklu kollan İslam dünyasına belirli bir rahatlık getirir. Özellikle Selçukluların hakim olduğu bölgelerde güvenlik sağlanır ve gelişmenin imkanları hazırlanır, İslam dünyası, Türklerin omuzlarında yeni bir medeniyet hamlesine sahne olur. Ünlü hukukçu Serahsi, Hayyam, Cürcani, büyük tefsirci Zemahşeri, büyük mütefekkir Gazali, Sadrettin Konevi ve Mevlana gibi büyükler Selçuklu sahasında yetişirler. Başta Nizamiye olmak üzere, Türk dünyasının her yanında medreseler kurulur. Mimaride, özgün bir Türk üslubunun eserleri Horasan'dan Anadolu'ya kadar her köşede yükselmeye başlar. Ancak İslam dünyasındaki yaygın manevi çöküntü durdurulabilmiş değildir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLININ DOĞUŞU (Bir Değerlendirme)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:05

Bu zemin içinde, Cengiz ordularının bir tufan gibi Orta Doğu'ya girmeleri, bir medeniyet açılışının bütün meyvelerini verilebilmesi için gerekli şartlan alt üst etmiş, insan unsurunu da ezmişti. Onları Suriye'de de yine bir Türk hükümdarı Sultan Baybars durdurmuştu. Yani asıl darbeyi Türk toplulukları yemişlerdi. Fakat bir yandan da Türk boylarının, Moğolları da aralarına alarak Müslümanlaşmaları devam ediyor ve Anadolu'ya akış hızlanıyordu.

Bu gelişmeler içinde, Anadolu'da, İslam dünyasının en büyük ve başarılı medeniyet hamlesi gerçekleşti ve Devlet-i Aliyye-i Osmaniye ortaya çıkarak altı yüz yıl İslam dünyasının tek temsilci ve hakimi olarak kaldı.

Büyük Osmanlı Tarihçisi Cevdet Paşa, İslam dünyasındaki zulüm ve parçalanmalan anlattıktan sonra, Osmanlının çıkışını şöyle tasvir eder:

"Bu mukaddemat-ı mazlumenin netice-i hayriyesi ve bunca korkulu rüyaların tabir-i dilarası olan afitab-ı saltanat-ı seniye-i Osmani'ye meşrik-i şan ve şevketden zuhur ile aktar-ı İslamiyeyi pür nur eyledi."

Büyük tarihçi, bu yükselişe kabiliyetli olan Türk milletinin niteliklerini de şöyle anlatır:

"Devlet-i aliye bidayet-i halinde egerçi bir küçük hükümet şeklinde idi. Lakin, Türklere mahsus olan sıfat-ı sabete-i memduha ile şecaat ve diyanet-i harbiyeyi cem etmiş bir cemiyet-i cemil olduğundan, kendisinde millet-i İslamiyeye nokta-i ittihad ve cihet-i vahdet-i istinad olmak kabiliyet ve istidadı vardı."

Gerçekten de Osmanlı, Moğol istilası ile doruğuna ulaşan o karanlık günlerin, görülen bu korkulu rüyanın, gönül çelen bir yorumu gibi idi ve önlenemez bir rahmet dalgası halinde Balkanlara doğru yürümeye başladı. Osmanlıların doğduğu ve yayıldığı alanlarda, insanlar neye susamışlardıysa, ne istiyorlardı ise genç fatihler onu veriyorlardı.

Müslim ve gayrimüslim, bu insanların beklentilerni en kısa şekli ile istikrar ve adalet olarak ifade edebiliriz. Esasen adalet, yeryüzündeki tüm insanlık macerasının mihverini oluşturan kavramdır; bütün toplumlar, anlayışları, Ölçüleri farklı da olsa, adalet içinde yaşamak istemiş, adalete ulaşmak için döğüşmüşlerdir. Osmanlının genel bir değerlendirmesini yaptığımızda ilk söylenecek şey, onun temsil ettiği ve hakim olduğu yerlere götürdüğü adalet anlayışıdır. Osmanlı, doğuşundan itibaren adil ve rahim devlet anlayışının bayraktarı olmuştur. Onun, Balkanlardaki fırtına misali yayılışı, ancak, onlarda derebeylerin, kralların yahut din aristokrasisinin zulüm ve istismarları altında ezilen halklara götürdüğü rahatlama ve adaletle açıklanabilmektedir. Gerçekten de 1347'de Çanakkale Bo-ğazı'nı geçen Osmanlı birliklerinin yüz yıl geçmeden Tuna'yı geçmesi, Macaristan'a dayanması sadece askeri güçle açıklanabilecek gibi değildir.

Zamanın Osmanlı tarihçisi 1337'de İzmit'in fethini anlatırken şöyle der:

"Süleyman Paşa ol vilayetde ol mertebe adl-ü dad etti kim, nice köyler Türk'ün ayin ve erkanım görüp, gelüp Müslüman oldular... vilayetün halkı eydürlerdi ki, nolaydı, bunlar bize kadim zamanlardan beğ olaydılar... "

Adalet kavramı, bütün toplumlar için sosyal mücadelelerin hedefi olmakla birlikte, İslam kültüründe belirgin olarak işlenmiş ve bütün hayatı kucaklayan bir ilke olarak kabullenilmiştir. Bütün siyasetnameler, hüküm sahiplerine adil olmalarını öğütlemiş, Kurban ayetler nakletmiş, bütün ulu kişiler devletlilere adalet yolunu göstermişlerdir. Böyle olmakla birlikte bunu fiilen gerçekleştiren, yönetim biçimiyle kurumları ile, dav-ranışlarıyle en uygun biçimde hayata hakim kılan Osmanlı olmuştur. Kur'an-ı Kerim'in adalet emirlerini şüphesiz ki bütün Müslüman yöneticiler biliyordu. Osmanlıya kadarki bütün siyasetnameler de, tek kelimeyle adaleti öğütlemişlerdi; ama, adil olabildikleri çok şüpheliydi. Osmanlı metinleri de, sürekli adaleti vurgulamışlardır.

Saltukname'de Derviş Şerif Osman Gazi'ye şunları söyler:

"Zinhar gazayı elden komanız. Adl-ü dad idüp, fakirün bedduasından hazer idün. Raiyyeti incitmen, fisk-u fi-curdan kaçın. Bid'at itmen, şeriati gözedün. İhsan eylen ve hem garibi hoş tutun. Zulüm ve çevri terk eylen, gaafil olmayasun.."

Sultan Murat Hüdavendigar Han Gazi'nin Evrenuz Beğ'e buyruğu bu konudaki sayısız metinlerin en güzellerindendir:

"Hak Teala Hazretlerinin ve Resulünün buyruğundan taşra olmağı hatıra götürme ve bunu bil ki, bir adem bir memlekete beğ olmak, iki kefelü bir teraziye benzer ki bir kefesi cennet bir kefesi cehennemdir. Heman neylersen eyle, şunlardan olagör ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem anun bir gününü altmış yıl ibadet-den saymışdur.... Ve her birine ısmarla ki, eli altında olan Müslümanları karındaştan gibi bilüp, şair raiyyet fukarasını dahi nfk ile dutsunlar, zulm ve teaddi üzre olmasunlar. Kıyamet güninde kar gibi kütüb-i a'ınal yağdığı güni ansunlar ve halkın fukarasını muhkem gözlesünler... " Osmanlı, bütün varlığa karşı adil, ölçülü olmak gerektiğini bilir.

Bu yüzden Osmanlı Kanunnamesi, yük hayvanları hakkında şöyle buyurur:

"Ve ayağı yaramaz bargiri işletmeyeler ve at ve katır ve eşek ayağım gözedeler ve semerin göreler ve ağır yük vurmayalar, zira dilsiz canavardır, her kangısında eksük bulunur ise sahibine tamam itdüren esselemeyam tamam gereği gibi hakkından geline ve hamallara ağır yük urmayalar, müte'aref üzerine ola..." Şüphe yok ki Osmanlının adalet güneşi parlaklığını yitirmeye başladığı zaman Osmanlı medeniyeti de soğumaya yüz tutmuş; yani, zulüm ve istismarlar toplum hayatının her kademesinde kendini göstermeye başlamıştı. On yedinci asırdan sonra sık sık Adaletnamelerin yayımlanmaya başladığını görürüz. Bunlar taşradaki yöneticilerin yani devlet erkini kullananların, halka karşı adil ve rahim olmalarını, halkın şikayetlerine kulak vermelerini isteyen hakan buyruklardır. Fakat, adalet emirle kurulmadığı gibi, zulüm de emirle yok edilemez. Biri kuvvetli bir imanın, öbürü inanç zayıflamasının ve nefislerin öne çıkmasının ürünüdür.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLININ DOĞUŞU (Bir Değerlendirme)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 20:06

Osmanlı adil ve rahim bir devletti. Bu demektir ki, sömürgeci değildi. Sömürgeciliği, hem batılı devletlerin yaşadıkları bir yayımcılık safhası, hem de, bir devletin kendi sınırlan içine kattığı topraklar üzerindeki istismarı olarak düşünelim, Devlet-i Aliye sömürgeci olmamıştır. Osmanlı iktisadi güvenlik yahut kültürel sebeplerle gittiği ülkeleri sömürmemiş, insanlarına zulm etmemiştir. Gayrimüslim tebanın da hukuki statüsü bellidir; haklan ve devlete karşı mükellef olduğu vergiler önceden belirlenmiştir. Gayrimüslimler, bu hak ve sorumluluklar çerçevesinde kendi cemaatlerinin içinde ve kendi gelenekleriyle yaşarlar. Bu, Osmanlı heyecanının sönmeye başladığı zamanlarda, bu çerçevenin aşıldığı kanunlarda yeri olmayan vergi ve mükellefiyetlerin salındığı görülmüştür. Soğuma dönemleri, esasen Müslim gayrimüslim ayrımı yapılmadan zulmün yayıldığı ve çöküşün hazırlandığı zamanlardır. Osmanlı tarihleri, yağışların uygun gitmediği zamanlarda güney Macaristan'a merkezden tahıl yardımı yapıldığını yazmaktadır. Kutsal yerler olarak anılan Hicaz Mekke Medine çevresi vakıfları vasıtasiyle beslemiştir. O kadar ki gelirleri buralara gönderilmek üzere kurulan vakıflar Haremeyn vakıfları adı altında ayrı bir kategori oluşturmuşlardır.

O günün dünyasında insanların diğer bir önemli beklentisi siyasi istikrardır. Parçalanmaların, sürekli çekişme ve güvensizlik yarattığı, kan döküldüğü ortamlarda, siyasi istikrar, adaletin de ilk ve olmazsa olmaz şart haline gelmektedir. Ticaret ve hac yollarının güvenliği, İslam dünyasının iktisadi ve manevi hayatının bel kemiği niteliğindedir. Yavuz Sultan Selim Han' ın Mısır üzerine yürümesinde, bu iki güvenlik endişesinin etkisini düşünmek tabiidir. Hoca Sadettin Efendinin naklettiği ünlü rüyada, Sultan Selim Han, Peygamber Efendimiz tarafından Haremeyn üzerine görevlendirilmiştir. İşin diğer yönü de, Ümit Burnu'ndan açılan Hindistan deniz yoludur. Osmanlı dünyadaki gelişmeleri son derece yakından izliyordu ve bilinmesi gereken her şeyi pek ala biliyordu. On altıncı yüz yılda dünya ticaret yolları ve denizlerin önemi hakkında Osmanlı aydınlarının yazdığı kitaplar da bunu ortaya koymaktadır. Osmanlının gelişmeleri takip edemediği, oluşumları kavrayamadığı şeklindeki yorumlar sadece aptalcadır. Kızıl Deniz'e çıkmadan, Hindistan yolunun tutulmayacağını elbette biliyorlardı ve Kızıl Deniz'e çıkmış, Osmanlı donanmasını burada karşılamışlardı.

Daha sonra Süveyş Kanalı'nın açılması çalışmalarına başlanmıştı:

ama, başarılı olunamadı, başarısızlığının sebebi ise ayrıdır ve bu yazının dışına çıkar.

Osmanlı Macaristan içlerinden Kırım ve Kafkas ötelerine, Habeşistandan Kuzey Afrika sahillerine ve bütün Orta Doğu'ya kadar yayılan muazzam coğrafyasında, Müslim veya gayrimüslim, insanlara siyasi istikrar ve güvenliği yaşatmıştı. Bu, her türlü medeni oluşumun asgari şartıdır.Osmanlı bu şartları, altı yüz yıl boyunca; gücündeki değişmelere paralel olarak temin etmiştir. Avusturalyalı ünlü tarihçi Hammer, ondokuzuncu yüz yılın ortalarına doğru yazdığı bir eserinde, Osmanlı İmparatorluğunun da bütün diğerleri gibi parçalanmasının mukadder olduğunu, ancak asıl problemin, Balkanlarda ve Orta Doğu'da bundan sonra ortaya çıkacağını ve dünyanın başını ağrıtacağını yazar. İşte, Osmanlı güvenlik çemberinin yıkılmasından sonra, yüz yıldır ve halen daha, dünyamız bu ağrıları yaşamakla meşguldür.

Yukarıdan beri söylediklerimizi de kapsamak üzere, Devlet-i Aliye'de-ki "nizam-ı alem" fikrini iyi kavramak gerekir. Devlet, nizam-ı alemi kurmak ve korumakla görevlidir; bunun bir yönü, yukarıda işaret ettiğimiz iktisadi ve manevi güvenlik ve siyasi istikrar çemberidir. Bu çemberin kilit kavramı ise fitnedir.Fitne, en geniş anlamında, iç savaşa istidatlı kargaşa, çekişme ve düzensizliktir. Fitne kavranmadan, Osmanlının nizam-ı alem hassasiyeti ve bunun için göze alıp yaptıkları anlaşılmaz. İslam tarihinin, dört halifeden sonraki gelişmeleri, harici-Şii kalkışmaları bilinmeden de fitne kavranamaz. Bu bakımdan, muteber hadis kitaplarında da yer alan ve Hz. Ömer'in şehadetinden sonra büyük fitne kapısının açılacağı şeklinde yorumlanan hadisin önemi büyüktür. Bu kapının bir daha hiç kapanmayacağına inanılmıştır.

Buna ilave olarak, Türk geleneğinde egemenliğin bir aileye ait olduğu ve bu aileden Tanrı kime kut verirse onda tecelli edeceği inancını göz önünde bulundurmak gerekir. Bu anlayış uzun yüzyıllar devam etmiş ve devletlerin parçalanmalarının temel sebeplerinden olmuştur. Çünkü, bu anlayışta, saltanatın kime geçeceği belli olmadığından, fiilen güçlü olan kazanmakta; bu da, uzun iç çekişmelerin sonunda belli olmaktadır. Yani bir hakanın ölümünden sonra, yerine aileden kimin geçeceğini belirleyebilmek için, topyekün toplum bedel ödemekte, kan dökülmekte ve uzun kargaşa yıllan yaşanmaktadır.

İşte ünlü Fatih Kanunnamesi, bu bedeli, toplumdan alıp, Osmanlı ailesine yüklemektedir; yani, saltanat çekişmesine fırsat vermemek için karındaşın katline imkan tanımaktadır. Bugün, bu konuyu olur olmaz seviyelerden tartışanlar, buradaki fedakarlığı, iktidar hırsına bağlı basit bir gaddarlık gibi görebilmekte ve göstermektedirler. Kanun, yukarıda kısaca temas ettiğimiz nizam-ı alemin korunması için fitneye kapı açmamak için, halka değil, egemenliğe sahip olan aileye bedeli ödetmektedir; yani oğlunu, kardeşini, halasını, teyzesini vs. çocuğunu kurban vermektedir. Bu kanuna zamanın bütün bilginleri fetva vermişlerdir. Ve bu fedakarlığı yapabilmek için gerçekten de Osmanlı olmak ve Türk İslam tarihinin bütün inceliklerini bilmek gerekmektedir.

Bu yazı çerçevesinde temas etmek istediğim son nokta, Devlet-i Aliye'nin egemenlik süresidir. Osmanlı, dünyanın en uzun yaşayan devletlerinden biridir. Türk tarihinde Hun İmparatorluğu dört yüz yıl civarında yaşadıysa da, bu devlet, gevşek bir askeri konfederasyon niteliğinde idi. Merkezi otoriteye dayalı hiçbir devlet bu kadar uzun süreli egemenliğini sürdürememiştir. Aynca, Osmanlı Hanedanı, dünyanın en uzun süren hanedanıdır. İki yüz yıldan beri, devletimiz sürekli zayıflamakta ve ayakta durma mücadelesi vermekte olduğundan, aydınlanınız bu gerilemeyi önlemek için, sürekli çöküşümüzün sebepleri üzerinde düşünmüş ve bunu durdurmanın yollarını aramışlardır. Bu yaklaşım tabii görülebilir. Ancak, hiç değilse, 700. Kuruluş yıldönümünü kutladığımız günlerde, artık çöküşün değil, 600 yıl yaşayabilmesinin sebeplerini araştırmamız, böyle bir yaklaşım benimsememiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, bu çok uzun bir süredir. Ve gerileme yahut çöküş dediğimiz iki yüz elli yıllık zaman bile, bir kıtanın tarihini aşacak boyuttadır... Bu yüzden, gerileme yahut çöküş gibi sık ve rahat kullanılan kavramları da, kullandığımız zaman ve yere göre iyice aydınlatmak gerekir. Belki de hayatın her alanı için bu kavramların ayrıca belirlenerek kullanılması gerekecek yahut yeni kavramlara ihtiyaç duyulacaktır. Çünkü mesela Osmanlı, yıkılış anma kadar, hasta adam denilse de, büyük devletler arasında idi ve Birinci Dünya Savaşı'nda fiilen yedi cephede döğüşebilmiş, Çanankkale destanını yaşayabilmişti. Musikimiz on sekizinci yüzyıldan itibaren en büyük eserlerini vermeye başlamıştı ve onyedinci yüz yıl hem sivil mimarimizin, hem yaşama biçimimizin en olgun görüntülerinin sergilendiği çağ olmuştu... Sonuç olarak, çöküşümüze değil yükselişimize yoğunlaşmalıyız; eğitim açısından da bu yaklaşımın üstünlükleri olduğu kesindir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir