Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı'da Bilim Faaliyetleri

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlı'da Bilim Faaliyetleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:43

OSMANLI'DA BİLİM FAALİYETLERİ

Osmanlı tarihi araştırmaları içinde Osmanlı dönemi kültür ve bilim tarihi, ülkemizde ve bütün dünyadaki akademik çevrelerde son yıllarda gittikçe daha fazla ilgi gören bir çalışma sahasını meydana getirmektedir. Ancak "Osmanlı'da bilim" denildiğinde belki birçokları için hala öncelikle, Osmanlılarda "bilim"in var olup olmadığı, yani bugün "fen bilimleri" olarak bilinen ve bazılarımızın yanlışlıkla modern Yunanca hariç hiçbir dilde bulunmayan "müspet ilim" terimiyle adlandırdıkları tıp, matematik, astronomi, botanik, vb. ilimlerin var olup olmadığı, sorusunun cevaplandırılması gerekmektedir. Osmanlı bilim tarihi araştırmaları arttıkça ve derinleştikçe, bu soruya hem Osmanlı medeniyetinin bütünü hakkındaki araştırmalardan, hem de her bir bilim dalının kendi tarihi ve gelişmesi hakkındaki araştırmalardan birçok cevaplar gelmektedir.

Gelişmiş bir medeniyette bilimin ve onunla ilgili faaliyetlerin gelişmesi bilimi tarihinin gerçeklerindendir. Bu, beşeri tarihin kayda geçmiş ilk devirlerinden günümüze kadar uzanan bir dizisidir. Nil, Mezopotamya ve İndüs gibi nehirlerin vadilerinde başlayan ilk medeniyetlerde, Çin İslam ve Avrupa medeniyetlerinde bilimin değişik dalları gelişmiştir. Osmanlılar ise medeniyetlerinin gelişmesi içinde İslam biliminin hem mirasçısı olmuşlar, hem de onu daha da ileriye götüren bir çizgi sağlamışlardır. Arap, Fars ve Orta Asya'dan aldıkları bilim kaynaklarından yararlanan Osmanlılar 16. yüzyılda İslam biliminin en ileri mertebesine ulaştırmışlardır. Modernleşme döneminde ise Osmanlılar, Batı Biliminin İslam dünyasına girişinin öncüsü olmuş ve bu bilimin 18. yüzyıldan itibaren tekrar Asya ve Orta Doğu'daki eski İslam bilim ve kültür merkezlerine yayılmasını sağlamışlardır.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI'DA BİLİM FAALİYETLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:43

Biz burada, Osmanlı biliminin Anadolu'daki teşekkül ve ilk gelişme safhalarıyla, daha sonra imparatorluğun merkezi olan İstanbul'un etrafında yayılarak devam eden bilim faaliyetlerinin ana hatları üzerinde duracağız.

"Osmanlı Bilimi" terimi, Osmanlı dönemi boyunca imparatorluğun yayıldığı coğrafya üzerinde gelişen ilmi faaliyetleri kapsar. Küçük bir beylik olarak 13. yüzyıl sonunda kurulan Osmanlı İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu'nun Anadolu ve Balkanlardaki toprakları üzerinde yayıldıktan sonra 1517'den itibaren Arap dünyasını da idaresi altına almış, Orta Avrupa'dan Hint Okyanusu'na kadar uzanan büyük bir sahaya hakim olmuş ve kısa zamanda İslam dünyasının en güçlü devleti haline gelmiş, Avrupa ile güç dengelerini koruyarak varlığını sürdürüp Birinci Cihan Savaşındaki mağlubiyetinden sonra 1923 yılında son bulmuştur.

Osmanlı biliminin teşekkülü ve gelişmesi, Osmanlı öncesi Selçuklu döneminde Anadolu şehirlerindeki eski ilim müesseselerinin yerleşik gelenekleri ile dönemin en mühim ilim ve kültür merkezleri sayılan Mısır, Suriye, İran ve Türkistan'dan gelen alimleri sayesinde gerçekleşmiştir. Osmanlılar İslam dünyasının kültürel ve ilmi hayatına yeni bir dinamizm ve zenginlik katmışlardır. Böylece İslam bilim geleneği 16. yüzyılda zirveye ulaşmıştır. İslam medeniyetinin eski merkezlerinin yanında Bursa, Edirne, İstanbul, Üsküp, Saraybosna gibi yeni kültür ve bilim merkezleri kurulmuştur. Bu dönemde oluşan kültürel ve ilmi miras bugün Türkiye'nin yanında birçok Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Balkan ülkesinin kültürel kimliğini ve ilmi mirasını oluşturmaktadır.

Osmanlılar, karşılaştıkları entellektüel ve pratik problemlerin çözümünü genellikle hep İslam kültür ve biliminde aramışlardır. Ancak Avrupa'da meydana gelen bilim devrimi ve sanayi devrimi neticesinde Osmanlılar ile Batı dünyası arasında bir mesafe ortaya çıkmış, bunun üzerine Osmanlılar, selektif (seçici) bir yaklaşımla Batı biliminden bazı aktarmalar yapmaya başlamışlardır. Böylece zamanla bilimde, İslam geleneğinden Batı geleneğine doğru bir geçiş yaşanmıştır. Bu sebeple Osmanlı bilimi, birincisi İslam bilim geleneği (klasik dönem), ikincisi Batı bilim geleneği (modernleşme dönemi) olmak üzere iki başlık altında incelenmelidir. Geçiş döneminde iki geleneği birbirinden kesin çizgiler ile ayırmak kolay olmamakla beraber, Batı bilimi ile temaslar ve Avrupa dillerinden aktarmalar arttıkça iki dönemin ayrılması daha belirgin hale gelmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun klasik döneminde bilim ve eğitimin başlıca kaynağı ve en önemli müessesesi medreselerdir. Osmanlı medreseleri devletin kuruluşundan 20. yüzyılın başlarına kadar faaliyetlerini sürdürmüştür. Medreseler İslam geleneği çerçevesinde aynı esaslara bağlı kalmakla birlikte, özellikle teşkilat bakımından Osmanlılarda birçok değişikliklere uğramıştır. Orhan Bey'in (1326-1362) (ikinci Osmanlı Sultanı) 1331'de İznik'te kurduğu ilk medreseden başlayarak bütün medreselerin, çalışmalarını destekleyen, vakıfları vardı. Fatih ile Kanuni'nin kurdukları medreselerin vakfiyelerinde daha öncekilerden farklı olarak dini (nakli) ilimlerin yanında akli ilimlerin okutulması şart koşulmuştur. Medreselerde din, ilim eğitim hizmetlerini yürütenlerin yanında bürokraside ve yargıda ihtiyaç duyulan idari ve adli personel yetiştirilmiştir. Müslümanların ilmi, dini ve kültürel müessesesine, yani İlmiye'ye mensup olan, ve sosyal ve iktisadi hayatın her yönünde önemli rol oynayan ulema, medreselerden yetişiyordu.

Ulemanın iki yönlü vazifeleri vardı:

İslam hukukunun (şeriatın) yorumlanması ve uygulanması. Müftüler bu görevlerden birincisini, kadılar ise ikincisini yerine getiriyorlardı. İlmiye mensupları, İslam hukukunu ve Sultani kanunları devlet işlerinde uyguluyorlardı. II. Mehmed (1451-1481) (Fatih) devrinden itibaren medreselerin sayılarının artması üzerine, bunların birbirlerinden ayrılmalarını kolaylaştırmak amacıyla derecelendirilmeleri yoluna gidilmiştir.

İstanbul'un fethinden (1453) kısa bir müddet sonra II. Mehmed, Fatih Külliyesi'ni inşa ettirmiştir. Külliyenin ortasında cami ve bu cami etrafında medreseler, darüşşifa, mektep, imaret ve diğer binalar vardı. Fatih Külliyesi, daha sonraki dönemlerde İstanbul'da sultanlar ve devlet erkanı tarafından yaptırılan benzer eserlere örnek teşkil etmiştir. Fatih Külliyesi'nin sekiz medrese ile bunlara bağlı on altı medreseden oluşan Sahn-ı Seman medreseleri, bir üniversite kampüsü niteliğinde olan ilk Osmanlı medreseleridir. Fatih dönemindeki siyasi istikrar ve iktisadi refah sebebiyle İslam dünyasındaki seçkin ilim adamları ve sanatkarlar imparatorluğun başkentinde toplanmıştır. Osmanlılar, özellikle 1492'de Granada'nın düşmesinden sonra kendilerine uygulanan zulümden kaçan Müslüman ve Yahudi bilim adamlarını himaye etmiş ve Osmanlı toprakları üzerinde barındırmışlardır. Bunların yanında, medreselerin mali kaynağını oluşturan vakıfların zenginleşmesinin de ilim ve eğitim hayatının canlanmasında büyük tesiri olmuştur.

Bu medreselerde yetişen alimler, müderris, kadı, kazasker ve şeyhülislamlık vazifelerinde bulunuyorlardı. Bu külliyenin 19. yüzyıl ortasına kadar faaliyette bulunan darüşşifasında birçok hekimler yetişmiş ve hastalar tedavi edilmiştir. Fatih Külliyesi, topluma, din, eğitim ve bilim, sağlık ve iaşe gibi sahalarda hizmet vermiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren külliyenin hastahane, tabhane, muvakkithane, kervansaray ve mektep gibi birimleri yavaş yavaş hizmet dışı kalmış, Cumhuriyet Dönemi'nde bütün medreselerin kapatılmasıyla birlikte bu külliyenin 1924'te medreseleri de kapatılmıştır. Fakat külliyenin camii, kurulduğu günden bugüne kadar fonksiyonunu muhafaza etmiştir.

16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman'ın (1520-1566) Süleymaniye medreselerini kurmasıyla, medreselerin gelişmesinde son safhaya ulaşılmıştır. Bu dönemde Süleymaniye Külliyesi bünyesinde Darültıb adıyla bir ihtisas medresesi kurulmuştur. Böylece Osmanlı tarihinde ilk defa, şifahanelerin dışında tıp eğitimi veren bağımsız bir müessese kurulmuş oluyordu. Osmanlıların kurduğu diğer ihtisas medreseleri Darülhadis ve Darülkurra idi. Darülhadis, bütün medrese hiyerarşisinde en yüksek mertebeye sahipti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI'DA BİLİM FAALİYETLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:43

Temel eğitimin verildiği medreseler dışında, tıp ve astronomi bilim ve mesleklerinin icra edilip usta-çırak usulü ile eğitimin yapıldığı, sırasıyla, şifahaneler, müneccimbaşılık ve muvakkithane kurumlan vardı.

Osmanlı döneminde sağlık hizmeti ve tıp eğitimi veren müesseselere darüşşifa, şifahane veya bimaristan denilmiştir. Osmanlılar da, Selçukluların Konya, Sivas ve Kayseri şehirlerinde yaptırdıkları darüşşifalar gibi, özellikle Bursa, Edirne ve İstanbul gibi şehirlerde olmak üzere çok sayıda darüşşifa inşa ettirmişlerdir. Bazı Batı kaynaklarına göre, İstanbul'da 16. ve 17. yüzyıllarda çok sayıda darüşşifa bulunuyordu; bu, Osmanlıların bu kurumların yapımına ne derece önem verdiklerini göstermektedir. Osmanlıların yaptırdıkları darüşşifalar, müstakil bir yapı halinde değil, bir külliyenin parçası olarak inşa edilmişlerdir. Osmanlı darüşşifaları içinde özellikle Fatih'in 1470'te yaptırdığı Fatih Darüşşifası, II. Bayezid'in 1481'de Edirne'de yaptırdığı II. Bayezid Darüşşifası, Kanuni Sultan Süleyman'ın 1550'de yaptırdığı Süleymaniye Darüşşifası, 1550'de yapılan Haseki Darüşşifası, Yavuz Sultan Selim'in hanımı Hafsa Sultan'ın 1522-23'te Manisa'da yaptırdığı Hafsa Sultan Darüşşifası en mühimleridir. Bu darüşşifanın birer tıp medresesi de bulunmaktaydı.

Osmanlı Devleti'nde özellikle sarayda bulunan müneccimleri yöneten kişiye müneccimbaşı denilmekteydi. Müneccimbaşılık, 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyıl başlarında ortaya çıkmış bir kurumdur. Medrese mezunu olan ilmiye sınıfı mensupları arasından seçilen müneccimbaşılar, 16. yüzyıldan itibaren sarayın ve ileri gelen devlet adamlarının kullanımı için takvim, imsakiye ve zayiçe hazırlamaya başlamışlardır. Takvimler 1800 senesine kadar Uluğ Bey Zici'ne göre, bu tarihten sonra da Jacques Cassini Zici'ne göre hesap edilmiştir. Başta cülüs olmak üzere, savaş, doğum, düğün, denize gemi indirilmesi gibi birçok konuda müneccimbaşılar ve bazen de müneccim-i saniler uğurlu saatler tesbit ederlerdi. Müneccim-başılar ayrıca, kuyruklu yıldızların geçişi, zelzele, yangın, güneş ve ay tutulmaları gibi fevkalade olayları ve astronomi ile ilgili olayları da takip ederek yorumları ile beraber saraya bildirirlerdi. Muvakkıthanelerin idaresi müneccimbaşılara aitti. İstanbul'da kurulan rasathanenin idaresi Müneccimbaşı Takiyüddin Rasıd'a (öl. 1585) verilmişti.
Osmanlı Devleti'nde toplam otuz yedi kişi müneccimbaşılık görevinde bulunmuştur. Bu müessese Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar deyam etmiş ve 1924 yılında lağvedilerek yerine 1927'de başmuvakkıtlık makamı kurulmuştur.

Özellikle İstanbul'un fethinden sonra yaygın olarak inşa edilen kamu binalarından olan muvakkıthaneler, hemen her şehir ve kasabada cami veya mescitlerin bahçesinde kurulmuşlardır. Muvakkıthaneler, bulundukları külliyenin vakfı tarafından idare edilmekte olup, buralarda vazife yapan kişilere namaz vakitlerini tesbit ettikleri için muvakkit denilirdi. Muvakkıthanelerde vakit tayini için kullanılan başlıca aletler rubu tahtası (quadrant), usturlab (astrolabe), sekstant, oktant, kum saati, güneş saati, mekanik saat, takvim ve kronometre idi. Muvakkıthaneler, hem astronomi eğitimi veren, hem de basit bir gözlemevi vazifesini gören kurumlardı. Bazı muvakkıtlar, muvakkıthanelerdeki başarılı çalışmalarından dolayı müneccimbaşılığa kadar yükselmişlerdir. Muvakkitlerin tayinleri müneccimbaşı tarafından yapılırdı. Vefat eden muvakkıtm yerine oğlu tayin edilir, eğer evladı yoksa isteklilerden biri imtihanla tayin edilirdi. Cumhuriyetin ilanı ile başmuvakkıtlık adı altında kurulan yeni bir kuruma devredilen muvakkıthaneler, 1952'de kapatılmıştır.

Klasik dönemde Osmanlı bilim literatürü medrese çevrelerinde oluşturulmuştur. Osmanlı bilim adamları, hazırladıkları ders kitaplarının yanında İslami ilimlerde, matematik, astronomi ve tıp konularında birçok orijinal telifler ve tercümeler meydana getirmişlerdir. Bu eserler, Osmanlı bilim adamlarının bildikleri üç dilde, yani elsine-i selase adını verdikleri Arapça, Türkçe ve Farsça dillerinde yazılmıştır. Başlangıçta bu eserlerin büyük bir kısmı Arapça olarak yazılmış, ancak Türkçe'nin kullanımı 15. yüzyıldan itibaren artarak 18. yüzyıldan sonra ilmi eserlerin çoğu bu dilde yazılmaya başlanmıştır. 1727 yılında İstanbul'da ilk matbaanın kurulmasıyla Osmanlı Türkçesi, modern bilimlerin aktarılmasında en çok kullanılan dil haline gelmiştir.

Anadolu'da yetişen ve ilk eserini telif ettikten sonra Semerkand'a yerleşen Bursalı Kadızade-i Rumi (Öl. 844/1440), Osmanlı bilim geleneği ve literatürüne ilk önemli katkıyı yapmıştır. Astronomi ve matematik sahasında, Şerh al-Mulahhas fi'l-Hey'e ve Şerh Eşkal al-Te'sis gibi Arapça eserleri bulunan Kadızade, Semerkand Medresesi'nin başhocası olmuş, Semerkand'da Uluğ Bey'in (öl. 853/1449) kurduğu rasathanenin müdürlüğünde bulunmuş ve Farsça bir eser olan Zic-i Gurgani'nin (Zic-Uluğ Bey) telifine katılmıştır. Ayrıca Risale fi İstihraç Ceybi Derece Vahide isimli telif eserinde bir derecelik yay sinüsünün hesaplanmasını basitleştirmiştir. Kadızade-i Rumi'nin eserleri yanında, Türkistan'dan Osmanlı ülkesine gelerek matematik ve astronomi ilmini yaygınlaştıran iki öğrencisi Ali Kuşçu (öl. 879/1474) ile Fethullah el-Şirvani (öl. 891/1486) de Osmanlı bilimin tesir etmiştir. Kadızade-i Rumi, Şerh Eşkal al-Te'sis isimli eserinin önsözünde, kainatın yaratılışını ve sırlarını düşünen filozofların, dini meselelerde fetva veren fakihlerin, devlet işini yürüten memurların ve yargı işini gören kadıların geometri bilmelerinin gerekliliğine işaret ederken bilimin felsefi, dini ve dünyevi sahalardaki lüzumunu göstermiştir. Bu anlayış klasik dönem Osmanlı biliminin genel bir vasfıdır. Ancak modernleşme döneminde ise Batı kaynaklı insanın bilim ve teknoloji vasıtasıyla tabiata hakim olma fikri, Osmanlı alimlerinin İslamiyete dayalı inançlarından dolayı yabancısı oldukları bir fikirdi.

Dönemin astronomi eserleri arasında Abdulvahhab b. Cemaleddin b. Yusuf el-Mardani'nin Urcuze fi Menazil al-Kamer ve Tulu'iha ile Manzume fi Silk al-Nucum isimli Arapça eserlerini görüyoruz. Meraga ekolünün kurucusu Nasireddin Tusi'nin Risale fi'l-Takvim isimli eseri ve yine ona ait olan ve Ahmed Da'i (öl. 825/1421 civarı) tarafından tercüme edilen Si Fasl fi'l-Takvim adlı esere bu dönemde Farsça'dan Türkçe'ye tercüme edilmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI'DA BİLİM FAALİYETLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:44

Bu dönemde Osmanlı biliminin Semerkand yanında ikinci bir kaynağı olan Mısır'da tahsil yapan zamanının tanınmış hekimi Hacı Paşa (Ce-laleddin Hıdır) (öl. 1413 veya 1417), Osmanlı tıbbının gelişmesinde önemli bir yeri olan Şifa' al-Eskam ve Deva' al-Alam ve Kitab al-Ta'alim fi'l-Tıbb isimli iki Arapça eseri yanında, birçok Türkçe ve Arapça eser yazmıştır.
Osmanlı tıp literatürünün gelişmesinde, özellikle Şerefeddin Sabuncu-oğlu'nun (öl. 1468 civarında) Safevi tıbbına da tesir eden eserleri önemlidir. Sabuncuoğlu'nun Türkçe yazdığı ilk cerrahi kitabı olan Cerrahiye-tü'l-Haniyye, Abu'l-Kasım Zahravi'nin al-Tasrif adlı eserinin tercümesi ile kendi yazdığı üç kısmı ihtiva eder. Bu eser cerrahi müdahaleleri ilk defa minyatürlerle gösterdiği için İslam tıp tarihinde çok meşhur olmuştur. Kitap, klasik İslam tıbbına dair bilgileri ve yazarın kendi tecrübelerini ihtiva etmekte, ayrıca Türk-Moğol ve Uzak Doğu tesirlerini taşımaktadır.

Fatih Sultan Mehmed'in gösterdiği şahsi ilgi ve İstanbul'u fethinden sonra kurduğu bilim müesseselerinin tesiriyle Osmanlı bilimi yeni gelişmeler kaydetmeye başlamıştır. Bunun neticesinde 16. yüzyılda bazı bilim sahalarında parlak isimler ortaya çıkmış, bilime önemli ve orijinal katkılar yapılarak İslam bilim tarihinde çok canlı bir dönem yaşanmıştır. Fatih Sultan Mehmed bir yandan İslam alimlerini himaye ederken, bir yandan da Trabzon'da yetişen Yunanlı bilim adamı Georgios Amirutzes ve oğluna, Batlamyus'un Coğrafya kitabını Arapça'ya tercüme etmelerini bir dünya haritası çizmelerini emretmiştir. Fatih'in Batı kültürüne olan ilgisi, daha şehzade iken Manisa Sarayı'nda başlamıştır. 1445'te İtalyan hümanisti Ciriaco d'Ancona, ve Manisa sarayı'nda bulunan başka İtalyanlar ona Roma ve Batı tarihini okutuyorlardı. Patrik Gennadious, Hıristiyan inancını anlatan I'tikadnamesi'ni Fatih için telif ederken, Frances-co Berlinghieri Geographia, Roberto Valtorio ise De re Militari adlı eserlerini Fatih'e takdim etmek istemişlerdir. Diğer taraftan II. Mehmed devrinin alimlerini ihtisas sahalarında eser vermeleri için teşvik etmiş, Gazzali'nin meşşai filozofların metafiziğe ait fikirlerine getirdiği Tehafüt al-Felasife adlı eserindeki tenkitleriyle ve İbn Rüşd'ün bu tenkitlere Tehafüt al-Tehafüt adlı eserinde verdiği cevapların mukayesesi için Hoca-zade ile Alaaddin al-Tusi'yi görevlendirmiş ve her ikisine de bu konuda birer eser yazdırmıştır.

Şüphesiz, Fatih döneminin en önemli siması Semerkand okulunun temsilcisi olan Ali Kuşçu'dur. Matematik ve astronomiye dair yaklaşık on iki eseri bulunan Ali Kuşçu, Zic-i Uluğ Bey'i Farsça olarak şerhetmiş, daha önce Farsça yazmış olduğu ve Osmanlı medreselerinde okutulan Ri-sale fi'l-Hey'e ve Risale fi'l-Hisab adlı iki eserini al-Fethiyye ve al-Muhammediyye adlan altında genişleterek Arapça kaleme almıştır. II. Bayezid dönemindeki (1481-1512) bilim adamlan arasında özellikle Molla Lütfi zikredilmelidir. Molla Lütfi ilimler tasnifi ile ilgili Mevzu'at al-Ulum adlı Arapça bir risale ve Yunanca'dan kısmen tercüme yoluyla Taz'if al-Mezbah adlı geometri ile ilgili bir de kitap telif etmiştir. Bu dönemin önde gelen astronomi ve matematikçilerinden biri de Ali Kuşçu ve Kadızade-i Rumi'nin torunu olan Mirim Çelebi (öl. 1525)'dir. Matematik ve astronomi bilim geleneklerinin yerleşmesinde katkısı olmuş ve Uluğ Bey Zici'ne yazdığı şerh ile şöhret bulmuştur.

Endülüs'ten gelen bazı alimler de Osmanlı bilim literatürüne katkıda bulundular. II. Bayezid devrinde İstanbul'a yerleşen ve Müslüman olduktan sonra İbranice İlya b. Abram al-Yahudi adını bırakıp Abdussalam al-Muhtadi al-Muhammedi (1512'de sağ) adı ile tamnan Endülüslü bilim adamının tıp ve astronomi konusunda Arapça yazdığı eserler buna örnek gösterilebilir. Önce İbranice yazdığı ve 1503'te Arapça'ya tercüme ettiği, Batlamyus'un Zat al-halak adlı aletinden daha üstün olarak tarif ettiği kendi icadı olan Al-Dabid aletini tanıtan risalesi, Osmanlı bilim literatürünün fazla bilinmeyen yönlerinden birini oluşturmaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI'DA BİLİM FAALİYETLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:44

Kanuni Sultan Süleyman döneminde bilim literatürü büyük bir gelişme kaydetmiştir. Matematik sahasındaki önemli eserler arasında, Nasuh al-Silah-i al-Matraki'nin (öl. 971/1564) Cemal al-Küttab ve Kemal al-Hussab ile 'Umdet al-Hisab isimli Türkçe eserlerini görüyoruz. Al-Matraki'nin bu eserleri yanında Beyan-ı Menazil-i Sefer'i Irakeyn isimli Türkçe coğrafya eseri de zikredilmelidir. Kanuni Sultan Süleyman tarafından saray hekimi tayin edilen Endülüslü meşhur Yahudi hekimlerden Musa b. Hamun (öl. 1554), tamamı diş hekimliği üzerine yazılmış ilk Türkçe ve en erken eserlerden biri olan kitabını, Yunan, İslam, Uygur kaynaklarına ve özellikle Şere-feddin Sabuncuoğlu'nun eserlerine dayanarak yazmıştır.9 16. yüzyıl, astronomi sahasında da birçok telifin yapıldığı bir dönemdir. Bu dönemde Mısır-Şam astronomi-matematik okulunun temsilcileri önemli astronomi eserleri telif etmişlerdir. Osmanlı bilim tarihinin en büyük astronomu olan ve Mısır-Şam ve Semerkand astronomi-matematik okullarım şahsında birleştiren Takiyüddin al-Rasid (öl. 1585) bu dönemde yetişip, matematik, astronomi mekanik ve tıp konularında Arapça olarak otuzu aşkın eser telif etmiştir.

1570 yılında Mısır'dan istanbul'a gelen Takiyüddin 1571'de II. Selim (1566-1574) tarafından müneccimbaşı tayin edilmiştir. III. Murad'ın (1574-1595) tahta geçişinden kısa bir zaman sonra İstanbul rasathanesini inşa etmeye başlamıştır. Bu rasathanede Takiyüddin dışında on beş kişi çalışıyordu. Sidrat Muntaha'l-Afkar adlı zicinden, Takiyüddin'in 1573 yılında rasat yaptığı anlaşılmaktadır. Diğer yandan, rasathanenin 22 Ocak 1580'e tekabül eden 4 Zilhicce 987'de yıkıldığı üzerinde görüş birliği bulunduğuna göre,10 kendisinin 1573 yılından 1580'e kadar rasat yapmış olduğu ortaya çıkar.

Takiyüddin, zamanına kadar kullanılan rasat aletlerinin yanında Müşebbehetü bi'l-Manatik (sekstant) ve ekinoksları tayin etmek için Zat ül-evtar gibi yeni rasat aletleri icat etmiş ve ayrıca yapmış olduğu rasatlar esnasında mekanik saatlerden istifade etmiştir. Dönemin ünlü astronomlarından Tycho Brahe (1546-160l)'nin kullandığı aletler ile Takiyüddin'in kullandığı bu aletler arasında mukayese yapıldığında büyük bir benzerlik olduğu tesbit edilmiştir.

Takiyüddin yıldızların enlem ve boylamlarının belirlenmesinde Venüs'ü ve ekliptiğe yakın yıldızlardan Aldeberan ve Spica Virginis'i kullanarak farklı bir hesaplama usulü geliştirmiştir. Güneşin apojesinin yıllık hareket mikdarını Takiyüddin 6311 olarak tesbit etmişti. Bugün bilinen değerini 6111 olduğu göz önünde bulundurulacak olursa onun kullandığı yöntemin Kopernik (24n) ve Tycho Brahe (4511) tarafından kullanılan yöntemlerden daha dakik olduğu anlaşılmaktadır.

Batı dünyası MS. 2. yüzyılda Batlamyus'tan, 16. yüzyılda Kopernik'e kadar, açıların ölçülmesinde kirişleri kullanmıştır. Bu sebeple 1° lik kirişin hesaplanması astronomların önemli meselelerinden biri olmuştur. Kopernik bunun için 2° lik kirişin hesabına dayalı olan ve yaklaşık bir değer veren yöntemi kullanırken Takiyüddin açıların ölçülmesinde, kirişleri değil, İslam astronomi geleneğine uyarak sinüs, kosinüs, tanjant ve ko-tanjant gibi trigonometrik fonksiyonları kullanmıştır. Uluğ Bejden esinlenerek sinüs 1° yi hesab etmek için farklı bir yöntem geliştirmiştir. Diğer taraftan Takiyüddin, daha önce el-Öklidisi ve el-Kaşi gibi İslam matematikçileri tarafından geliştirilen ondalık kesirleri trigonometriye ve astronomiye uygulamış, buna uygun sinüs ve tanjant tabloları hazırlamış ve bunları Cerridetü'd-Dürer ve Haridetü'l-Fiker adlı eserinde kullanmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI'DA BİLİM FAALİYETLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:44

İslam dünyasında Kopernik astronomisiyle ilk temas 17. yüzyıl ortalarında Zigetvarlı Tezkereci Köse İbrahim Efendi'nin Fransız astronomi Noel Durret'nin (öl. 1650 civan) bir eserini tercüme etmesiyle olmuştur. Kopernik'in yeni heliosantrik (güneş merkezli) kainat kavramının Osmanlı dünyasına girişi ve yayılışı, Avrupa'dakinden farklı olarak, din-bilim çatışmasına yol açmamış, önceleri teknik detay olarak görülmüş, daha sonra-lan Batlamyus'un jeosantrik (yer merkezli) sistemine tercih edilerek dini bakımdan daha da uygun görülmüştür. Ancak din-bilim çatışması Osman-lı-Türk entellektüel hayatına 19. yüzyıl sonlarında pozitivizm ve biyolojik materyalizm gibi Batılı fikir akımları ile beraber girmiştir.

Osmanlılar, devamlı genişleyen ülke topraklarının sınırlarını tesbit etmek, hakim oldukları Akdeniz, Karadeniz ve Kızıl Deniz ile uzandıkları Hind Okyanusu'ndaki askeri ve ticari faaliyetleri kontrol etmek için ihtiyaç duydukları coğrafya bilgilerini klasik İslam ve Batı kaynaklı eserlerden faydalanarak elde etmişlerdir. Kendi müşahedelerini de ilave eden Osmanlı coğrafyacıları orijinal çalışmalar yapmışlardır. Osmanlıların coğrafya ile ilgili ilk kaynağı Semerkand astronomi ve coğrafya ekolüdür.

Osmanlı coğrafyacılığı 16. yüzyıldan itibaren Piri Reis'in çalışmalarıyla en büyük eserlerini vermeye başlamıştır. Piri Reis, ilk dünya haritasını 1511'de hazırlamıştır. Bu harita, daha büyük ölçekteki dünya haritasının bir parçası olup, kendi geniş muhtevalı müsveddeleri ile, Colombus'un Amerika haritası da dahil olmak üzere Avrupalılar tarafından yapılan haritalara dayanılarak çizilmiştir. Yeni Dünya hakkında bilgiler veren bu ilk Osmanlı haritası, Güneybatı Avrupa, Kuzeybatı Afrika, Güney-doğu ve Orta Amerika bölgelerini göstermektedir. Bu harita enlem ve boylam çizgileri olmayan, kıyıları ve adaları gösteren ve bölgelerin tanınmasını sağlayan portülan tipi bir haritadır. Piri Reis'in 1528'de Kanuni Sultan Süleyman'a sunduğu ikinci dünya haritasının, elimizde sadece Atlas Okyanusu'nun kuzeyi ile Kuzey ve Orta Amerika'nın son keşfedilmiş yerlerini gösteren parçası mevcuttur. Piri Reis, Kitab-ı Bahriye (1521) adlı bir de kitap hazırlamıştır. Bu eserinde Akdeniz ve Ege kıyılarındaki şehirlerin resim ve haritalarını çizmiş, denizcilik ve deniz astronomisi hakkındaki bilgilere yer vermiştir. Deniz coğrafyacılığı sahasında dönemin ileri gelen isimlerinden birisi de Muhit adlı eserin yazarı olan amiral Şeydi Ali Reis'tir (öl. 1562). Bu Türkçe eser, uzun deniz seferlerinde gerekli olan astoronomi ve coğrafya bilgileri ile yazarın Hind Okyanusu'na ait şahsi müşahadelerini ihtiva etmektedir.

16. yüzyılda coğrafi keşifler ve Yeni Dünya hakkında malumat veren çalışmalardan biri de Tarih-i Hind-i Garbi adlı eserdir. Müellifin kim olduğu bilinmeyen bu eser, 1583'te Sultan III. Murad'a sunulmuştur. İspanyol ve İtalyan coğrafya kaynaklarına dayanan bu eser, Osmanlıların Batı dünyasındaki coğrafi keşifleri takip ettiklerini göstermektedir. Üç kısımdan oluşan eserin esas ağırlığını ve üçte ikisini teşkil eden üçüncü kısım, 1492'de Amerika'nın keşfinden 1552 tarihine kadar Colombus Bal-boa, Macellan, Cretes ve Pizarro'nun altmış yıllık maceralarını anlat-maktadır. Haritacılığın, Osmanlılarda bir meslek halinde teşkilatlanmış olduğu anlaşılmaktadır. Mesela 17. yüzıylda İstanbul ve civarında sekiz işyerinde on beş kişi haritacılık sanatıyla uğraşmaktaydı.

16. yüzyılda Paracelsus ve takipçilerinin ortaya koydukları yeni tıp doktrinleri, 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı tıp literatüründe Tıbb-ı Cedid ve Tıbb-ı kimyai adları altında Salih b. Nasrullah (öl. 1669) Ömer b. Sinan al-İzniki (18. yüzyıl) ve Ömer Şifai'nin (Öl. 1742) eserlerinde görülmeye başlandı. Şemseddin İtaki'nin anatomi kitabı (1632) Avrupalı anatomistlerin ilk izlerini taşır. 19. yüzyıl başına kadar Osmanlı tıp literatürü klasik İslam ve Batı kaynaklarındaki bilgileri kapsamaktaydı. Bu dönemde Şanizade Ataullah (öl. 1826) beş kısımdan oluşan fizyoloji, pataloji, cerrahi ve farmakoloji hakkındaki Hamse-i Şanizade adlı eserini klasik tıbba hiç atıfta bulunmadan, tamamen Avrupa kaynaklarına dayanarak yazmıştır.

Sosyal ve iktisadi çözülme, siyasi istikrarın bozulması, fetihlerin azalması, devamlı surette toprak kaybı, Avrupa'ya Amerikan gümüşünün bol miktarda akması ve İmparatorluğun gelirlerinin azalması neticesinde şartlar tedricen bilimin gelişmesine imkan vermemeye başladı. Bütün bu unsurların kültürel ve ilmi faaliyet üzerinde olumsuz bir tesiri olmuştur. Zamanla bilim adamlarının ilmi faaliyette bulunmalarını teşvik eden unsurlar ortadan kalkarak yerini geçim endişesine bırakmıştır. Bu dönemde Osmanlı aydınları arasında çıkan Selefi İslam ile Tasavvufi İslam anlayışlarının çatışması, Kadızadeli hareketi olarak bilinen bu Selefiyecilerin felsefeye ve bilime karşı tavırları Osmanlı biliminin gerilemesine yol açan amillerdendir.

Katip Çelebi (öl. 1658) veya Hacı Halife adı ile bilinen ünlü Osmanlı bilim adamı ve bibliyografyacısı, Avrupa ile Osmanlı dünyası arasında bilimde meydana gelen bariz açığı ilk farkeden müslüman entelektüellerdendir. Klasik İslam ve modern Batı kültürüne analitik bir tavırla yaklaşabilen Katip Çelebi, birçok konuda Arapça ve Türkçe eserler yazmış, Latinceden, tarih konusunda Johann Carion'un Chronik adlı eserini Tarih-i Firengi Tercümesi adıyla tercüme etmiş, Johannes Zouaras, Ni-cestas Acominate, Nicephorus Gregoras ve Atinalı Laonikas Chalcondyle gibi müelliflerin eserlerinden faydalanarak Ravnak al-Saltana (Tarih-i Konstantiniyye ve Kayasire) adlı eseri telif etmiş; çoğrafya konusunda ise Mercator ile Hondius'un Atlas Minor'unu Lavami al-Nur fi Zulmat Atlas Minur adıyla çevirmiştir. Ayrıca Mizan al-Hakk fi İhtiyar al-Ahakk adlı eserinde, döneminin entellektüel hayatını tenkit etmiştir.

Osmanlılarda Avrupa ülkeleri arasındaki karşılıklı tesirler ve coğrafi yakınlık sebebiyle Osmanlı dünyası, Batı biliminin kendi çevresi dışında temasta bulunduğu ilk muhit olmuştur. Bu durum Osmanlıların yenilikler ve keşiflerden haberdar olmalarını sağlamıştır. Osmanlılar, Batı teknikleriyle temaslarının erken dönemlerinde özellikle ateşli silahlar, haritacılık ve mandencilik konularındaki teknikleri transfer etmişler, aynı dönemlerde göçmen Yahudi bilim adamları vasıtasıya Rönesans bilimi ile de, bilhassa astronomi ve tıp sahalarında bazı erken temaslarda bulunmuşlardı. Özellikle ilk yüzyıllarda Osmanlıların mutlak hakimiyete dayanan sistemi ve sahip oldukları üstünlük duygusu, bu ilginin selektif bir şekilde gelişmesine sebep olmuştur. Askeri, siyasi ve iktisadi dengeler aleyhlerine döndüğünde ise Osmanlılar, Avrupa bilimini ihtiyaçlarına göre ve fonksiyonel bir şekilde aktarmaya başlamışlardır. Bu dönemlerde Osmanlıların askeri güçlerini arttırmak için bilim ve teknolojiyi derhal elde etmeleri gerekiyordu. Böylece Mühendishane (18. yüzyıl sonu) ve Mekteb-i Tıbbiye'yi (19. yüzyıl başı) kurdular. Tanzimat (1839) olarak bilinen reform hareketi, bu selektif transfer sürecinde bir değişikliğe yol açarak kamu hedefleri ve sivil ihtiyaçları da karşılamaya yöneltmiştir. Devletin eğitim ve bilim konularından aldığı tedbirlerin yanında 19. yüzyılın ikinci yarısında özel şahıslar da Batı'daki örneklere benzer mesleki ve ilmi cemiyetler kurmaya başlamışlardır. Hukuki statüsü ve çalışma şekli ile klasik dönemde mevcut olmayan bu yeni tüzel kişilikler Osmanlı kültür ve bilim hayatına yeni bir boyut kazandırmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI'DA BİLİM FAALİYETLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:44

Modern bilimin aktarılmasında öncü rol oynayan bilim adamlarının başında Mühendishane-i Berr-i Hümayun Başhocası ishak Efendi (öl. 1836) gelmektedir. Batı kaynaklarından ve özellikle Fransızca'dan istifade ederek hazırladığı on üç ciltlik eserleri arasında dört ciltlik ve toplam 2221 sayfalık Mecmua-i Ulum-i Riyaziye'nin özel bir önemi vardır. Zira bu eser, Müslüman milletlerin dillerinden birinde yazılmış matematik, fizik, kimya, astronomi, biyoloji, botanik ve mineraloji gibi çeşitli bilimlere ait bilgileri toplayan şümullü bir ders kitabı hazırlama yolunda yapılmış ilk teşebbüstür. İshak Efendi'nin yeni ilmi terminolojinin karşılıklarının bulunmasındaki gayretleri ve modern bilimin aktarılmasındaki tesiri, Osmanlı Türkiyesi'nin ötesinde diğer İslam ülkelerine de yayılmıştır.

Osmanlıların bilime olan ilgisi başlıca pratik gayeler ve ilmi keşiflerin tatbikatına yönelmişti. Bilimin üç ana unsuru olan teori, tecrübe ve araştırma bir bütün olarak dikkate alınmıyordu. Bu anlayış, Tanzimat öncesinde ve bu dönem sırasında Osmanlı Devleti'nin eğitim ve "bilim" politikasına yansıyordu. Medrese dışı Avrupa üniversite modeline uygun olarak "Darül-Fünun" adıyla kurulmasına çeşitli defalar teşebbüs edilen yüksek öğretim kurumunun ve daha önce kurulan eğitim kurumlarının programlarında ilmi araştırmaya gereken önem verilmemiştir. Bu sebeple bu müesseseler Rusya ve Japonya'dakiler kadar başarılı olamamışlardır. Osmanlı bilim faaliyetinde araştırma boyutu, İstanbul Üniversitesi'ne bağlı olarak faaliyete başlayan Fen Fakültesi'nin kurulmasıyla (1900) ortaya çıkmaya başlamıştır.

Özetle, Osmanlıların Batı bilim ve teknolojisiyle temasları, ihtiyaçları ölçüsünde ve selektif bir şekilde başlayarak uzun bir süre bu şekilde devam etmiş, daha sonra kendi bilim geleneklerim terk ederek kalkınma ve ilerlemenin ancak Batı bilim ve teknolojisiyle mümkün olacağı şeklindeki yaklaşımlarına dönüşmüştür.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir