Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

700. Kuruluş Yılında Osmanlı Gerçeği Ve Günümüze Yansımalar

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

700. Kuruluş Yılında Osmanlı Gerçeği Ve Günümüze Yansımalar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:40

700. KURULUŞ YILINDA OSMANLI GERÇEĞİ VE GÜNÜMÜZE YANSIMALAR

Yıl 1299..Tarihe yeni bir kayıt düştük. Aşiretten beyliğe, beylikten devlete eriştik. Ve bir cihan imparatorluğu kurduk, 400 çadırlık bir aşiretten... Üç kıt'aya Söğüt'ten bir ışık yayıldı... Gönüllerde taht kurup, metafizik güzelliklerle hemhal olan bir anlayışın ihtişamıyla... Bir ulu çınar oldu, İlahi adaletin nuru ile şekillenen; asanın, duanın, kalemin ve kılıcın gölgesindeki ışıktan medeniyet.. Her anı, her devri ayrı bir destanla tebarüz etmiş olan bir "Kuflu hanedan. "Oğuz Kara Han Nesli'nin" elinde şekillenen bir tarih. İnsana insan olduğu için değer veren bir inancın ruhlara kazandırdığı ivmeyle mana cereyanını Osmanlı'nın cevelanına vesile kılan, huzura yıllar yılı ev sahipliği yapan bir izan, bir irfan, bir iman... 300 yıl boyunca dünyaya nizam veren ve 623 yıl ayakta kalmayı başaran bir devlet. Devlet-i Ebed Müddet...

"Kıt'aları ipek bir kumaş gibi keserdik.." Ehliyet, meşruiyet, hizmet, adalet ve hoşgörüşü bizim gölgemizde iskan ederdi.. "Bir biz vardık cihanda, bir de küffar..." diyorduk bir zamanlar... Şimdi cihanda küffarın olduğu gün gibi aşikar. Söyleyin!; 21. Asra bir kala, biz var mıyız cihanda..? Söze ne hacet, dökülen mazlum kanından, sel olan gözyaşından, Kıble'deki yangından ve mağdurların feryadından belli olmuyor mu cihanda olmadığımız...

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 700. KURULUŞ YILINDA OSMANLI GERÇEĞİ VE GÜNÜMÜZE YANSIMA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:41

Osmanlı Cihan Devleti'ne "devletlu taifesi" "Adam gibi" bakmasa da, biz biliyoruz ki, Osmanlı "Adam gibi" bir devletti. Kimi zaman "Hasta Adam" oldu, fakat "Adamlığını" hiç bir zaman kaybetmedi. Bazı "bilimsel (!) toplantılarda" "Köhnemiş Osmanlı" tabirini kullananların ecdadımıza saldırması mücevherin değerini düşürmeyecek, "Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler" dizesinin hatırlanmasına vesile olacaktır.

Bizans kalıntısı tarihçilerin, Türk tarihine ve onun kurduğu cihan devletlerine olan düşmanlıklarının sebebi, Türk'ün "Cündullah" olması gerçeğidir. Ehl-i Salip, Türk Milletine baktığı zaman; Malazgirt Savaşı'nda Sultan Alparslan'ın karşısında hezimete uğrayan ve diz çökmek mecburiyetinde kalan Romen Diyojen'i görür. Bozguna uğrattığımız sayısız Haçlı ordularını hatırlar. Anadolu'nun milletimize ebedi vatan yapılmasını, İstanbul'un Fethi'ni, Mohaç Zaferi'ınizi, Tuna boylarına Türk-İslam mührünün vurulmuş olmasını aklından çıkaramaz; Çanakkale'yi ve Dumlupınar'ı unutamaz.. "Nasraniler", İslam'ın Kılıcı olan ve, Hilal'i Haç'a çiğnetmeyen, imanın küfre galebe çalmasına memur edilen Türk'ü, en büyük düşman olarak bilirler. Bu yüzden, Haçlı zihniyetinin milletimize olan kin, öfke ve nefreti hiç eksilmemiş, artarak devam etmiştir. Dönme ve devşirmelerin yazdığı tarihten; ecdadımızı objektif değerlendirip, doğru bilgiler vermesi elbette beklenemez...Bu sebeple milli şuur sahibi olan, ilim erbabı gerçek tarihçiler yetiştirmeliyiz ki, muharref bir tarih yazılmasın. Tarih yapan, tarihle yaşıt olan, tarihe yön vermiş bir millet olarak; yalan söylemeyen bir tarih yazamadık, ne yazık ki!..Köklerimiz maziye bağlanır, gövdemiz hali kucaklar, dallarımız istikbale uzanırsa ve ecdadımız gibi madde ile mananın ilim ile imanın terkibini yapabilirsek yeniden tarih de yaparız tarih de yazarız.

Osmanlı Devleti, "yükselme kültürünün hakim olduğu devirlerde" hiç bir zaman milliyetler tezadına düşmemiş, din ve mezhep mücadelesine fırsat vermemiştir. Osmanlı'daki siyasi istikrar; terazisi doğru tartan bir adalet, devlet görevlilerindeki ehliyet, idaredeki meşruiyet, insani kıymet hükümlerine bağlılık , insana insan olduğu için hürmet, merhamet ve hizmet zihniyetinden beslenmiş, inançlara müsamaha ve haddi aşmama anlayışıyla kaim olmuştur. Bu sebeple Osmanlı'yı iyi araştırmamız, iyi incelememiz ve iyi irdelememiz gerekir. Genetik kodlarımızı yeniden idrak etmek mecburiyetin-deyiz. Unutmamak gerekir ki, Osmanlı'yı anlamak kendimizin farkına varmaktır.

Osmanlı Devleti'nin sosyal, kültürel, siyasi ve hukuki yapısında Türklük ve Sünnilik ana omurgayı teşkil eder. Tezahür planındaki farklılıklar da bile bu omurga, esas unsuru oluşturur. Aşiretten devlete geçişte hakanların Osmanoğulları'ndan, sadrazamların da Çandaroğulları'ndan seçilmesi tesadüfi değildir. Osmanlı, Türklüğü ve Sünniliği öne çıkarmamış ama, temel unsur olarak onlara dayanmıştır. Osmanlı, Beylikten Cihan Devletine geçince, Türklüğü ırki çerçeveden çıkarıp manevi muhteva kazanmasını sağlayarak; "Milliliği", imparatorluk için doğru algılayıp, yorumlamıştır. Osmanlı; milli düşünceyi, bir arada yaşama şuuruyla perçinleyen bir devlet yönetimi ihdas etmiş, aşiretten cihan devletine, kültürden medeniyete geçmesini bilmiştir. Milli boyuttan, evrenselliği yakalayıp; güzel sanatlardan edebiyata, mimariden musikiye, lonca teşkilatından toprak yönetimine kadar kendine özgü bir tarz geliştirmiş olan muhteşem Türk-İslam Medeniyeti'ni zirvelere taşımıştır. Bu sebeple Osmanlı imparatorluğu denince; muhteşem bir medeniyet, muntazam bir toplum yapısı, mükemmel bir toprak yönetimi ve abideleşen bir devlet anlayışı akla gelmektedir. Onun için tarihçi Wiliam Dalryumple "Osmanlı İmparatorluğu, bugün; dünya tarihinde son keşfedilen kıt'adır" diyerek Prof. Dr. Halil İnalcık'ın "Osmanlı Tarihi anlaşılmadan, dünya tarihi yazılamaz" tezini desteklemiştir.

Osmanlı'nın kuruluşu tesadüflerin değil, ilahi kaderin tecellisidir. Böyle olunca, beylik Kayı boyundan "Oğuz Kara Han Nesli" olan Osman Bey'e verilmiş, kuruluşun mayası da Şeyh Edebali'nin mübarek eliyle çalınmıştır. Allah'ın izni ve inayetiyle; hakanlık tahtına "kut" almış olan Osman Gazi oturmuştur. Bir taraftan Oğuz Han nesli olması, diğer taraftan da ehl-i duanın iltifatı ve "rivayet edilen bir rüyanın" görülmesi, Allah'ın, iktidarı Osmanoğulları'na bahşettiğine inanılmasına vesile teşkil etmiştir. Böylece, Osman Gazi'nin beyliği hem Allah'ın emrine, hem de töre'nin icabına göre gerçekleşmiştir. Aslında Osmanlı'nın doğuşu, gelişmesi ve yayılması; sosyal ve siyasi, içtimai ve tarihi tahlillerle açıklanamayacak kadar muhteşem bir hadise olup, bir mevhibe-i İlahiyedir.

Tarihen sabittir ki, egemenlik hakkının belli bir soya verilmiş olduğuna inanılması, Türk hükümdarlarına teokratik bir statü kazandırmamıştır..Soylarının "Kut" almış olması hiçbir zaman hakanlara; "Masum ve masun" olma ayrıcalığını vermemiş; hata yapmaz, yanlışlıktan münezzeh, günahtan korunmuş ve sorumsuz olmak gibi bir uluhiyyet kazandırmamıştır. Kuruluş ve Yükselme dönemlerinde yani "yükselme kültürünün hakim olduğu devirlerde" hukuka bağlılık şuuru ve adalet her zaman devletin ve hükümdarın önünde olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü padişahlarının bile, "iradeleri kayıtsız şartsız bir kanun değildi". Kanunnameler, Şeyhülislam tarafından "Şer'i Şerife Uygun" olduğuna dair onay verildikten sonra geçerli olurdu..Osmanlının gerileme dönemlerinde yani "kültürün soğuma devirlerinde", hamle gücü zayıfladığından hukuk ve adalet devletin ve hükümdarın gerisinde kaldığı için hukuka bağlılık şuuru zayıflamış, adaletin gücü azalmış ve "kitabına uydurma" gayretleri her geçen gün artmıştır.

Söğüt'te yeşermeye başlayan fidan, Anadolu'nun bağrında ulu bir çınar oldu. Yıllar yılı nice alimleri sanatkarları, velileri, Alp-Erenleri ve yiğit komutanları gölgesinde barındırdı. Türk-İslam tarihinde her zaman kılıç, kalem, asa ve dua mutlaka yan yana bulunurdu. Osmanlı'da da bu durum hiç değişmemişti. Osman Bey, Şeyh Edebali'nin rahle-i tedrisinde irşat edilmiş ve duanın gücüyle manevi dünyasına şekil verilmişti. Şeyh Edebali, Osman Bey'e nasihat ederken: "Oğul! insanlar vardır ki, şafak vaktinde doğup gün batarken ölürler. İki parlak güneşe aldanıp sonra da karda, ayazda kavrulup giderler... Aklını, gücünü, sözünü nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarında savrulup gidersin... Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil... Her işin gereğini vaktinde yap... Açık sözlü ol... Sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme... Düşmanını çoğaltma, düşmanlığın başını da sonunu da sen belirle... Ululanma, düşmanı hor görme... Haklı olduğun kavgadan korkma... Ey oğul! Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz... Şunu da unutma! İNSANI YAŞAT Kİ DEVLET YAŞASIN... " diye hikmetli öğütler vermiştir. İşte Osmanlı'nın hamuru bu mübarek eller tarafından yoğrulmuş, hakkı söyleyen gönül adamları tarafından şekillendirilmiştir. Bu millet, zaferleri duaların meşruiyetten ayrılmadığı ve ilim ile imanın terkibini yapabildiği ölçüde yükselmiş, cihan hakimiyetini elinde bulunduran bir devlet olarak ayakta kalmayı başarabilmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 700. KURULUŞ YILINDA OSMANLI GERÇEĞİ VE GÜNÜMÜZE YANSIMA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:41

Kuruluş ve Yükselme dönemlerinde Osmanlı Devleti, hadiseleri akıl süzgecinden geçirirken risk almasını bilen, yönettiği insanlarla bütünleşen, külfet ve nimeti hep birlikte paylaşan, yetenekli, gayretli ve müthiş bir siyasi deha sahibi olan hükümdarlar tarafından yönetilmiştir.

Beyliği kuran Osman Gazi ömrünce hazineden tek kuruş almamış, sahip olduğu koyun sürüsüyle geçinmiştir... "Adalete meclup, gazilere hürmetkar" olan "Okundan kaza, kılıcından ölüm ders alan" oğlu Orhan Bey'e "Adil ol... Devleti adaletle durdur... Ulemaya hürmet et... Asker ve mal ile gururlanma... Zamanını ve zeminini kendin belirlemediğin hiç bir savaşa girme... Dinimizin şanını yücelt... BİZİM KAVGAMIZ, KURU BİR CİHANGİRLİK SEVDASI DEĞİLDİR... BİZİM DAVAMIZ İ'LAYI KELİMETULLAH DAVASIDIR..." diye vasiyette bulunmuştur. Devleti tesis eden Orhan Bey de; "Bir gün fukaralık milletimize musallat olacaksa, önce benim evimde misafir olmalıdır" diyerek devlet adamlığı kalitesini ortaya koymuştur.

Sultan Murat Hüdavendigar Kosova Savaşı öncesi:

"Mülk ve mal benim maksudum değildir... Yalnız ve ancak Senin rızanı isterim... Ya Rab! Beni bu Müslümanlara kurban eyle... Müminleri küffar elinde mağlup edip helak eyleme... Evvel beni gazi kıldın, ahir şahadet ruzi kıl... " diye dua etmiş ve Hakk Teala da niyazını kabul buyurmuştur. Osmanlı öyle adaletli bir devlet sistemi kurmuştu ki; irade gücü, korkusuzluk ve şecaati ile ünlü olan Yıldırım Beyazıt Han'ın iki vatandaş arasındaki bir ihtilafa şahitlik etmesi, Kadı Şemseddin Fenari tarafından "cemaata devam etmediği" gerekçesiyle kabul edilmemiştir. Osmanlı fethettiği ülke insanına eza ve cefa vermemiş, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde muamelede bulunmuştur. Bu devlet anlayış; Hıristiyanlara, papalardan daha adil davranmış, "Osmanlı sarığını, kardinal külahına" tercih ettirmiştir. Bu anlayış olmasaydı, İslam dinine yeni milletler kazandırılamayacak ve altı asır süren bir hakimiyet tesis edilemeyecekti.

Türk'ün İslam Ülküsü, bir kutsi sevda büyütmüştü yüreğimizde..Bu sebeple olsa gerek, "Ya ben İstanbul'u alırım ya İstanbul beni" diyen yiğitler gördü cihan...Gün oldu, dağlardan gemiler yürütürken, Efendiler Efendisi'nin (s.a.v) iltifatına nail olduk asırlar öncesinden..Gün geldi, Rabbimizin Son Elçi'sinin kutsal emanetlerini Yavuz Sultan Selim Han'ın eliyle devraldık..Ve Halife-i Ruy-i Zemin olduk yıllar yılı..Hare-meyn'in hadimi olmayı en büyük şeref saydık, "İki hükümdara dar gelen dünyada". ...Mehteranın sesi denizleri aşıp, okyanuslara ulaşırken Akdeniz bir Türk gölü oldu... Ve deryalar bile dalgalanmadı bizden habersiz... Akıncılarımızın sesi nazlı Tuna'nın serinliğiyle buluştu, aşıkın maşukuyla vuslata ermesi gibi... Bu sebepten olsa gerek, Tuna bizi, biz Tuna'yı unutmadık asırlarca... İşte o zamanlar Allah'tan korkan, hükümdarlardan korkmayan şeyhülislamlar vardı Memalik-i Osmaniye'de... Bir alimin ayağından, hakanın kaftanına sıçrayan çamur şeref addedilirdi... Bu yüzden olsa gerek, bizim gölgemizde akardı zaman...Ve Hakk'ın emirlerine harfiyyen uyardık, O'nun yeryüzündeki halifesi olduğumuzdan... O zamanlar yıkık mabetlere dönmemişti gönlümüz...

Osmanlı hükümdarları, Kuruluş ve Yükselme dönemlerinde yani "Yükselme kültürünün hakim olduğu devirlerde" Şanlı Peygamberimizin sünnetine uyarak tamamı ile "halktan biri" gibi yaşamışlar ve Duraklama Dönemi'ne kadar bu özelliklerini korumuşlardı. İlk Osmanlı payitahtları olan Bursa ve Edirne'de bir "Osmanlı Sarayı" yoktu. Osman Gaziler, Orhan Beyler, Sultan Muratlar, Yıldırımlar, Mehmet Çelebiler... hep taş ve topraktan yapılmış mütevazı evlerde otururlardı. Hatta İstanbul'un fethinden sonra da bu durum uzun müddet böyle devam etti. O zamanlar, Topkapı Sarayı bile tam manasıyla gerçek bir saray değildi. Burası devlet işlerinin yürütüldüğü bir merkez bina özelliğinde olup, hem "ikametgah" hem de "vüzeranın toplantı mahalli" idi. Bizde saray kurma özentisi Batı'dan bulaşmış bir sari hastalık olup Tanzimat'la iyice kronikleşmiştir. İncelendiğinde görülecektir ki, "saraylarımız" ve "kasırlarımız" hep "kültürün soğuma devirlerinin" yani Gerileme Dönemi'nin eserleridir. Bir bakıma halktan kopuşun ve millete yabancılaşmanın işaretleri olup, süslü zarflar içindeki acıklı mesajlardır...
"Azizi vakt idik, a'da zelil kıldı bizi Esir-i bend-i bela vü sefil kıldı bizi" demeden önceki sosyal yardımlaşma sistemimiz; şimdi küllenmeye terk ettiğimiz, o muhteşem medeniyetimizin tabii hayatıydı. Bu sebeple, Tımar sistemi, Ahi ve Esnaf kurumları, Lonce Teşkilatlan, Orta Sandıkları, Vakıflar, vs. gibi insana hizmeti esas alan bir anlayış ve yapılanma, Osmanlının iman ve irfanının ihdas ettiği mükemmel müesseselerdi. Eytam Sandıkları, yetimlerin sosyal güvenlik şemsiyesiydi... Onlara, karşılıksız geçinme, barınma, evlenme parası veriyordu. Orta Sandıkları, işi iyi gitmeyen esnafın ihtiyacını karşılayan tabii sigorta düzeniydi. Vakıflar, eğitim, sağlık, bayındırlık, sulama, sosyal yardımlaşma vs. gibi konularda faaliyet gösterip devletin masraflarını azaltırdı.

Bu kuruluşlar:

"Allah yolunda mal harcamak", "sadaka-i cariye bırakmak" isteyen, muminlerin gayretleriyle kurulan ve "Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma" görevini ifa eden müesseselerdi. Avarız Vakıfları ise, mahalle ve köylerde tabii afetlere düçar olanlara yardım eder, hastalanan fakirlerin tedavi masraflarını üstlenir, hastalık ve kaza sebebiyle iş ve güçten aciz kalmaları halinde ailelerin ihtiyaçlarını karşılardı. Ayrıca kimsesiz çocukların bakılıp gözetilmesi ve fukara cenazelerinin kaldırılması da Avarız Vakıfları'nın görevleri arasındaydı. İmaret Vakıfları işsiz ve aş-sız insanlara yemek yedirirdi. Netice olarak Vakıflar, milli dehanın ürünü olan ve bugün bile ayakta kalmayı başarabilen en önemli milli müesseselerimizden birisi olup, sosyal yardımlaşmayı temin ederlerdi.

Osmanlı'da devlet; İslam'ın bir idari nizam olarak adalet-meşruiyet-ehliyet-hizmet-hakka riayet ve hoşgörü ölçüleri içinde asırlar boyu yaşatılıp, mükemmelen uygulandığı -Asr-ı Saadet dışındaki -tek siyasi sistemdir. Üç kıt'aya hükümran olmuş, 400 yıl dünyayı kendi mihverinde çevirmiş, Müslümanların tümünü ya gölgesinde barındırmış ya da gücüyle kollamış olan bir siyasi otoritedir. Osmanlı, dünya ve barışını adalet içinde temin eden muhteşem bir güçtü. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'da beş asır müddetle sükuneti hep Devlet-i Aliyye sağlamıştı. Osmanlı'dan sonra, kan ve gözyaşı dinmek bilmedi o topraklarda, yıllar yılı. Bugün, dünya dengesindeki eksikliği en fazla hissedilen siyasi gücün Osmanlı olduğu, dost düşman herkes tarafından kabul edilmektedir. Osmanlı Cihan Devleti'nin bakiyesi olan Balkanlar, Orta-Doğu ve Kafkaslar da yaşanan istikrarsızlıklar dünyadaki "Osmanlı Dengesinin" önemini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 700. KURULUŞ YILINDA OSMANLI GERÇEĞİ VE GÜNÜMÜZE YANSIMA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:41

Osmanlı, aşiretten devlete giden yolu Osman Gazi-Şeyh Edebali çizgisinde katedip Fatih ve Akşemseddin elinde ivme kazanarak imparatorluk haline gelmiştir. "Oğuz Kara Han Nesli", Cihan hakimiyeti mefku-resini cihad ruhuyla taçlandırıp "İ'la-yı Kelimetullah için Nizam-ı Alem Davası"nı gaye edinmiştir. Bu anlayış fetihten medeniyete giden yolu başlatarak öz kültürden evrensel değerlere kapılar açıp, köprüler kurmuştur. Devlet; cemiyet ve beşeriyet ekseninde yeni bir mana kazanıp, Devlet-i Ebed Müddet olurken, insan da "Eşref-i Mahlukat" olduğu için "akl-ı selim", "kalb-i selim" ve "zevk-i selim" ölçüleri içinde ele alınmıştır. Yiğitlik akılla meczedilirken; serdengeçtilerin, akıncı beylerinin yanında, alimler, sanatkarlar, mimarbaşılar, musıkişinaslar, hat-tatlar, hünervanlar tarih sahnesine çıkmaya başlamış ve madde ile ma-nanın, ilim ve imanın terkibi yapılmıştır. Bunun neticesi olarak Osmanlı Devleti, Türk-İslam Medeniyetini zirveye çıkarmıştır. Osmanlı'nın ze-vali ve kültürün soğumaya yüz tutmasının temel sebepleri arasında; ulema ve ümeranın Maturidi anlayış yerine Eş'ari zihniyetine teslim olması neticesi, fen ilimlerinden uzaklaşarak, "asrın idrakine" uygun yönetim anlayışının kesintiye uğrayıp, devlet nizamının zayıflamasıyla "çağdan koptuğu" pek çok araştırmacı tarafından vurgulanmaktadır...

Osmanlı'ya aşk ve şevk veren geniş ufuklu "Dışa açık" ümeranın yerine; dar görüşlü, zevk ve eğlenceye mütemayil, "İçe kapanık" yöneticilerin ortaya çıkması Duraklama Devri'ni başlatmıştır.

İlim sahibi ulemanın azalması, "İşi ehline veriniz'" emrine uyulmaması, yeni keşiflerin yapılamaması, "iki günü birbirine müsavi olan" ve hatta zararda olan insanların çoğalması, yeniliklere karşı çıkan "kaba softa-ham yobaz'ların her geçen gün artması, alimlerin (!) "Beşik Uleması" olması, Yeniçeri Ocağı ve Tımar Sistemi'nin bozulması, gelişen teknolojilere ayak uydurulamaması Gerileme Devri'ni intaç ettirmiştir. Alp Eren yetiştiren tarikatların "Miskinler Tekkesi" haline gelmesi, ilmi gelişmenin yerini "salt kadercilik" telakkisinin alması, yeni ekonomik kaynakların ihdas edilememesi, Devlet-i aliye'deki "Asli unsur olan Türk"ün yönetimde etkili olamaması, "Kösem Sultan" zihniyetindeki dönme ve devşirmelerin yetkili yerlerde bulunması ekonomik, askeri ve siyasi bozgunlar yaşamamızı mukadder kılmıştır.

Bu durum devletin düzenini bozduğu gibi halkın ahlakını da zedelemiş, Osmanlı'nın kınlan gururu, cemiyetin dumura uğrayan değer yargılarıyla paralellik göstermiştir. Batı'dan ilmi zihniyet alması gereken, "Tanzimatçı Osmanlı Münevveri"; moda ithaliyle uğraşmış, aşağılık kompleksi içinde olduğu için temel dinamiklerimizin farkına varamamış, siyasi, tarihi, askeri, ekonomik ve sosyal hadiseleri doğru değerlendiremediği için geri kalmamızın ve çöküşümüzün asli sebeplerini görememiştir. Kalbine milli mefkurenin gölgesi düşmemiş, gönlü ilahi ışığın aydınlığından nasibdar olmamış bu çeyrek münevverler, Batı'dan bize; fikir yerine zehir, çiçek yerine zakkum ve ışık yerine karanlık taşıyarak sonun başlangıcını hızlandırmışlardır. "Haçlı Seferlerinin Şark Meselesi'ne ulaşan süreci Sevr'de kemale ermiş" ve Osmanlı yıkılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu topraklar; Osmanlı İmparatorluğu'nun "kumanda merkezi" olan, "Ulu Çınar"ın köklerinin bulunduğu ve ana gövdenin beslendiği vatan coğrafyasıydı. Yani Anadolu'ydu. Bu sebeple cumhuriyetle beraber devlet; diliyle, diniyle, toprağıyla insanıyla, kültürüyle, ayakta kalabilen müesseseleriyle devam ediyordu. Saltanat ve hilafetin kaldırılmış olmasıyla devletin iktidar yapısında değişiklik olmuş, ancak idari kurumların kahir ekseriyeti varlığım sürdürmüştür. Yani sarık çıkarılıp yerine şapka giyilse de, kaftan ve şalvarın yerini takım elbise alsa da, "tebaa" , "vatandaş" olsa da insan yine aynı insan, toplum yine aynı toplumdu. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı'nın halefidir. Bizim, Osmanlı'yı reddetmek gibi bir lüksümüz, mirasını kabul etmemek gibi bir tercih hakkımız yoktur. Tarihin balistik incelenmesi; te-baa ile vatandaşın parmak izlerinin aynı olduğunu görmekte, "Redd-i miras" talebi reddedilmektedir. "Tarihen, fikren, zihnen ve neseben varisi bulunduğumuz" Osmanlı'ya mensubiyeti bir iftihar vesilesi sayıyoruz... Çünkü Osmanlı, reddedilecek değil, adaleti ve asaleti ve azameti gururla benimsenecek bir cihan devletidir. Ecdadın pasaportsuz gidip geldiği yerlere şimdi "niteliksiz işçi" kategorisinde çalışmak için ya da "şahsiyet sahibi olmadığından", "birey" diye nitelenip bilgi ve görgüsünü artırmak(!) için vizeyle ve aşağılanarak gitmenin ezikliğini yaşayan insanlar olarak, Osmanlı'nın büyüklüğünü yeniden fehmedip, muhteşem gücünü bir kere daha düşünmeliyiz. Dün Viyana önlerine kadar muzaffer olarak gidenlerin torunları; bugün Avrupa'daki en pespaye işleri yapmak ve Viyana sokaklarında çöpçü olma mertebesine (!) erişmek için dünyanın zahmetine katlanıp "oturum alabilmeyi" büyük bir zafer (!?!) olarak kabul edebiliyorlarsa, Osmanlı'nın azametini bir kere daha takdir etmemiz gerekir.

Cumhuriyetin ilanından sonra tarihi miladın sıfırlanması yanlışlığı bugün artık en tepedeki yetkililerce bile kabul edilmektedir. Yeni bir sistemi kabul ettirme sürecinde karşımıza çıkan "yeni bir kimlik, yeni bir tarih" oluşturma çabalarında yapılan bazı yanlışlıklar artık devam etmemelidir. Osmanlı'nın 75 yıllık Cumhuriyete "rakip" ya da "düşman" olmadığı artık anlaşılmalıdır. Aslında Osmanlı'ya menfi bakış "Jön Türklerden" Cumhuriyete miras kalan patalojik bir algılama tarzıdır. Osmanlı hataları ve sevaplarıyla bizim ecdadımız, tarihimiz yani "dün"ünümüzdür. "Yarın" nasıl "'bugün" üzerine inşa edilecekse; bugün de, "dün" üzerine bina edilmiştir. Unutulmamalıdır ki, tarih; bugünü "ibra" etmek için değil; dünü "izah", yarını "inşa" etmek için gereklidir. Artık Osmanlı hakkındaki bühtanları, "Yalan Söyleyen Tarih"in yıllar süren saltanatını ilmi araştırmalarla sona erdirmenin vakti gelmiştir. Beyinlerde yer etmiş olan yalanı sökmeden gönüllerde hakikatin filizlenmesi mümkün değildir. Osmanlı'ya karşı yüreklerdeki pası sildikten sonra, şaşı olmayan gözlerle tarihi gerçekleri yeniden değerlendirmeliyiz. Geçmişe hakaret etmeden, hali karalamadan Osmanlının; idaresi, kültürü, medeniyeti, sanatı, kendine has bir keyfiyet arz eden hayat tarzı incelenmeli ve bugüne ait dersler çıkartılmalıdır.

Kurtuluş, kendi medeniyetimizi ve irfanımızı yeniden ihya etmekle başlar; Osmanlı'nın tefekkür hazinesini bugünkü nesillerin idrakine açmaktan yani bugünü düne bağlamaktan geçer. İhtişamlı mazimize layık bir istikbal inşa etmenin yolu, "dün-bugün-yarın" bütünlüğünün sağlanmasıdır. Aksi takdirde bir Azeri mütefekkirin ifade ettiği gibi "Geçmişine kurşun sıkan insanların üstüne, istikbal top gülleleri yağdıracaktır... "

75. yılını kutladığımız genç Cumhuriyetimiz ile 700. Kuruluş yıl dönümünü idrak ettiğimiz dev mazimiz birleştiğinde; "dünümüz" ve "bugünümüzün" bütünleşmesi sağlanacak ve "yarınların" muhasebesi daha sağlıklı olarak yapılabilecektir. Böylece, geleceğe emin adımlarla yürüme, geçmişteki tecrübelerimizle istikbalin yolunu aydınlatma, büyük bir mirası taşıdığımızı anlama ve hadiselere imparatorluk zaviyesinden bakma imkanı bulacağız.

Osmanlı; Türk'ün siyasi kimliğinin belli bir dönemdeki ismi olup insaf sahibi tarihçiler tarafından "Sömürmeyen süper güç" olarak adlandırılmıştır. Türk milletinin tarihteki en büyük eseri olan Osmanlı İmparatorluğu, çeşitli kavim, din ve mezhepler arasındaki barışı, siyasi istikrarı, içtimai ahengi ve hukuka bağlılık şuurunu en iyi temsil eden bir devlet nizamı kurmuştur. Paul Kennedy, "Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşleri" adlı eserinde, Osmanlı'nın askeri bir güç olma özelliğinin çok ötesine geçtiğini; matematik, haritacılık, tıp ile ilim ve sanayinin çeşitli dallarında Avrupa'nın çok ilerisinde bulunduğunu yazıyor. Çöküşü ise, devletin aşırı genişlemesine, imparatorluğun bu büyüklüğü besleyecek kaynaklardan mahrum kalmasına ve Osmanlının "sömürgeci olmamasına" bağlıyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 700. KURULUŞ YILINDA OSMANLI GERÇEĞİ VE GÜNÜMÜZE YANSIMA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:41

Dünya tarihinin gelmiş geçmiş en güçlü devlet organizasyonu olan Osmanlı Cihan İmparatorluğu'nun arkasında bıraktığı siyasi, iktisadi, kültürel ve medeni mirası, bütünüyle idrak edip; devleti 623 yıl yaşatan temel dinamiklerdeki "mana" ve "sırrı" çok iyi anlamalıyız. Şurası bir gerçektir ki, Osmanlı Devleti; din, dil, ırk ve mezhep ayırımı esasına göre değil; tersine, evrensel insani değerler etrafında oluşturulan adalet, müsamaha, hakka riayet, hizmet ve meşruiyet ölçüleri içinde şekillenen bir yönetim anlayışıyla idare edilmiştir. Yüz yıllardan beri, camiyi, kiliseyi ve havrayı yan yana, barış ve huzur içinde yaşatmış olan Osmanlılardan alacağımız çok önemli dersler vardır. Biz, Osmanlı'nın çeşitli toplumları bir arada barış içinde yaşatabilme anlayışının "dahili izdüşümlerini" Genç Cumhuriyetimize yansıtabildiğimiz ölçüde milli birlik ve beraberliğimizi sağlayabiliriz. Cumhuriyetimiz de, aynı topraklar üzerinde yaşayan ve bir çok müştereği olan insanımızı ortak paydalar etrafında birleştirmeli, milli bütünlüğü sağlayacak olan ve tüm ülke insanını sevgiyle kucaklayan bir anlayışı, Osmanlılar gibi hayata geçirmelidir.

Osmanlı Devleti'nin, "72 ayrı milleti" aynı topraklarda bir arada tutmasını, hiçbir kültürü yok etmeden yaşatmasını, hoşgörü ikliminde farklılıkları zenginlik olarak görmesini, insanların devlete sadık kalmasını sağlayan ortak değerler manzumesindeki hikmeti, devlet olmanın gereği olan adalet, meşruiyet, müsamaha ve hizmeti; Genç Cumhuriyetimiz hayata geçirdiği zaman, şu anki yaşadığımız birçok problemi çözümleriz.

Bugün bırakın ayrı ırktan, farklı dinden, değişik ülke insanından olmayı, kendi soyundan, kendi boyundan, kendi dilinden ve kendi dininden olan insanları; Jakoben bir anlayışla şekillendiren, milletin inançlarım dikkate almayan, temel insan haklarına aykırı bir tutum sergileyen "tek tip düşünce ve düşüncesiz insan" (!?!) hayal edenlerin Osmanlı'dan öğreneceği çok şeyler vardır. Kendi insanıyla barışık olmayan, kendi tarihine düşmanca bir tutum sergileyen, ecdadını reddeden bir anlayış, milletiyle yıllar yılı kavga etmiş, kendi içinde bile "devr-i sabık" yaratmıştır. Ne hazindir ki yöneticilerimiz; uzun bir süreden beri, kendi içine kapanan, tahammülsüz, korkularının esiri olan, kendi ayak sesinden ürken, kendi milletinden korkan bir düşünce yapısı oluşturmuştur. Ve bizler, Osmanlı'nın engin müsamahasından, gönül zenginliğinden, muhteşem medeniyetinden uzaklaştığımız; Üstat Necip Fazıl'ın ifadesiyle "Cebimizde unuttuğumuz evimizin anahtarını yad ellerde aradığımız için" perişan olduk. Osmanlı'nın, hükümran olduğu yerlerde inşa ettiği eserlerin ihtişamını, uyguladığı adaletle kalplerde bıraktığı izlerin kalıcılığını, hayata geçirdiği hukuka bağlılık şuurunu, tahammül ve hoşgörü zenginliğini, vatan topraklarının büyüklüğüne ulvilik katan gönül yüceliğini ve kutsi ideallerini yeni baştan idrak ettiğimiz gün, yeni bir diriliş muştusunu cihana ilan edebiliriz.

Ufku dar, gözleri miyop, manevi cephesi dumura uğramış Jakoben zihniyetin temsilcisi insanların "imal ettirdiği" pozitivist tarih anlayışı etkisiyle, Osmanlı sürekli karalanmış, dışlanmış, hatta kökten inkara kalkışılmıştır. Osmanlı, potansiyel bir tehlike olarak görülüp, mazi haksız yere itham edilince Cumhuriyetin halk tarafından ibra edileceği yanlışlığında yıllar yılı ısrar edilmiştir. Şom ağızlar ne söylerse söylesin, ne yaparsa yapsın; inkar etmeye zorlandığımız miras bizim mirasımız, gizlenmeye çalışılan tarih bizim tarihimizdir. Bir gün mutlaka bizim insanımız, tevarüs ettiği mirasla ve hakikatin anlatıldığı gerçek tarihle yüzleşecektir. Birilerinin işine gelse de, gelmese de... Dileriz ki, gecikmiş olan bu randevu daha fazla gecikmeden, Osmanlı'nın 700. Kuruluş Yıldönümünde gerçekleşir. Milletimiz 700 sene evvel kurulmuş olan Osmanlı Devleti'nin 623 yıllık tarihinden dersler çıkararak bugüne ait değerlendirmeler yapmalı, Cumhuriyet köklü mazisiyle buluşmalı ve tarihiyle barışmalıdır. Çağlar ötesine ışık yayan Osmanlı ile, Genç Cumhuriyetimiz arasındaki buzların erimeye başladığını ve "inkar fırtınasının" yavaş yavaş dinmeye yüz tuttuğunu resmi ağızlardan işitiyor ve gelişmeleri memnuniyetle gözlüyoruz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 700. KURULUŞ YILINDA OSMANLI GERÇEĞİ VE GÜNÜMÜZE YANSIMA

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:42

Osmanlı, uzun süre kendi kültürünü medeniyet haline getiren temel dinamiklerinin farkına varan bir anlayışın temsilcisiyken; Cumhuriyet, yıllar yılı kendi meziyetlerini idrak edemeyen ve kendi büyüklüğünden korkan bir tavır ve davranış sergilemiştir. Bugün, Türkiye, günlük siyasetin günübirlik girdabında sadece vakit kaybetmiyor; kimliğini, ideallerini, erdemini, dünyaya karşı duruşunu ve büyük rüyalarını kaybediyor. Bu sebeple, bizim ülkümüz; milletimizin kalbinde küllenmiş olsa da, sönmeyen bir köz olarak saklı duran Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi ve İ'la-yı Kelimetullah davasını, ruhumuzu aydınlatan bir Kızıl Elma olarak görmek ve dünyayı özlediği huzura kavuşturacak olan bir Türk-İslam Medeniyetini yeniden inşa etmektir... Bunu temin etmenin yolu; temel dinamikleri sağlam olan Osmanlı'yı yeniden keşfedip; ecdada ufuk kazandıran değer yargılarını inşa ve ihya ederek inhitat devrini yeni bir dirilişe çevirmekten geçer... Her türlü olumsuzluğa rağmen Anadolu yaylasında, "asım'ın Nesli" çığ gibi büyümüş ve gelişmiştir. İhtiyacımız olan bu Alp-Eren tabiatlı asımlar'ın içinden milleti derleyip toplayarak, ruhumuza milli bir ivme kazandıracak, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" anlayışında olan ve "Bizim kavgamız kuru bir cihangirlik sevdası değildir... Bizim davamız İ'la-yı Kelimetullah davasıdır..." diyebilecek "Osman'ların çıkmasıdır.

Osmanlı'nın kuruluşunun 700. yılında; 15. ve 16. Yüzyılları "TÜRK ASRI" yapan Milli, İslami ve insani değerlerimizi baştacı yaptığımız zaman; yeni "Osman"lar çıkacak ve 21. Yüzyıl, yeniden "TÜRK-İSLAM ASRI" olacaktır...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir