Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlılar'da Din Ve Vicdan Hürriyeti

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlılar'da Din Ve Vicdan Hürriyeti

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:37

OSMANLILAR'DA DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ

Günümüzde bütün demokratik devletlerin anayasalarında "Din ve Vicdan Hürriyeti", kişi temel hak ve hürriyetleri arasında sayılmaktadır. Buna bağlı olarak bu hak ve hürriyet, anayasal teminat altında bulunmaktadır. Vatandaşların kişilik sahibi olmalarında ve vicdanen hür ve sağlıklı bulunmalarında söz konusu bu hak ve hürriyet çok önemli olduğu için kutsal bir hürriyet olarak da nitelenmektedir. Böyle önemli bir hürriyetin, atalarımızın kurup geliştirdiği ve üç kıtaya hakim olan büyüklüğüyle haklı olarak iftihar ettiğimiz Osmanlı Devleti'ndeki yeri, statüsü, uygulama biçimi ve alam hakkında bilgi sahibi olmak ve bunları değerlendirebilmek hepimizin hakkıdır.

Vicdan ve kanaat hürriyeti, "kişinin herhangi dini, siyasi, iktisadi, felsefi bir görüşü ve kanaati hür iradesiyle benimseyebilmesi" demekdir. Bu bakımdan bu hürriyet, ruhi ve içsel bir özgürlük durumundadır. Dolayısıyla, insanın içinde saklı bulunan bu akideye ulaşabilmenin ve görebilmenin imkanı yoktur. Bu konuda, genel çerçevede herkes serbesttir.

Çünkü, hariçteki hiçbir varlık, vicdana bekçilik yapamaz. O halde demokratik ülkelerle otoriter ve totoliter rejimlerde bu hürriyet bu anlamda mevcuttur. Dolayısıyla Osmanlı Devleti'nde de durum benzer idi.

Diğer yandan, Osmanlı Devleti, bilindiği gibi, İslam dini esaslarına ve prensiplerine uymayı devletin anayasal ilkesi olarak kabul etmiştir. Biz bu esası, gerek Osman Gazi'nin oğlu Orhan Gazi'ye vasiyetinde, gerekse Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman'ın kanunnamelerinde görmekteyiz.

İslam dini ise, vicdan ve kanaat hürriyeti konusunda gerçekten çok engin bir tolerans göstermektedir. Hatta, bu konuda diğer dinlerin ve çeşitli devlet sistemlerinin içinde en müsamahalısının İslam dini olduğunu söylemek mübalağalı bir ifade olarak karşılanmamalıdır. Buna örnek olarak, yani gerek Müslümanm, İslam dinini yaymaktaki davranışına ve dini gayretine gerekse devlet düzenine yön vermesi bakımından temel bir prensip vaz'eden bir ayetin anlamını burada vermek uygun olacaktır. Bakara Suresi'ndaki söz konusu ayet-i kerime şu hükmü koymaktadır: "Dinde (yani inançta) zorlama yoktur, doğru yanlıştan ayrılmıştır.." Yani, bu ayet bugünkü ifadesi ile, İslam dinine göre hareket etmek isteyen devlete vicdan hürriyetini tanımasını temel prensip olarak vaz'etmiştir.

Bu hürriyet Osmanlı Devlet düzeninde Müslüman olmayan topluluk ve cemaatlara tanındığı gibi Müslüman halka da tanınmıştır. Yani, Müslüman teb'a da Osmanlı Devlet düzeni içerisinde vicdan hürriyetine sahipti. Nitekim Sünni ve Şia mezhepleri bütünüyle inanç mezhepleridir. Yani, bu iki mezhep İslam dinine ait bir kısım bilgi ve olguların belli tarzda kabul edilmesini öngören mezheplerdir. Her iki mezhep, Osmanlı sınırları içinde ve hatta başkenti İstanbul'da iç içe ve kendi akidelerini savunabildikleri hoşgörü ortamında asırlarca yaşamışlardır. Nitekim, İstanbul'daki Fatih Camii, Süleymaniye Camilerinin yanısıra Mercan yokuşundaki İranlılar Camii, Eminönü ve Üsküdar'daki Şia mezhebine mensup kişilerin inşa ettikleri camiler bunun açık örneklerini oluşturur.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLILAR'DA DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:38

Ve yine her iki mezhep mensupları kendi akidelerini anlatmak ve savunmak için çeşitli kitaplar yazmışlar ve bunlar, yine İstanbul'daki kütüphanelerin raflarının en nâdide süsleri olmuşlardır.

Osmanlı Devlet düzeni içinde Müslüman ve ehli kitap sayılmayan ve varlıklarını günümüze kadar taşımış bulunan küçük dini cemaatların varlığı da, sanırım, Osmanlı Devleti'nde vicdan hürriyetinin boyutlarını açıklamakta yeterli delil kabul edilmelidir. Bence, Osmanlı Devlet düzeni içerisinde vicdan hürriyetinin en açık göstergesi söz konusu bu cemaatlerin varlıklarım günümüze kadar taşıyabilmiş olmaları gerçeğidir. Nitekim, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yer alan bugünkü Güneydoğu bölgemiz, Irak, Suriye, Lübnan ve İran'da, şeytanı "Melek-i tavus" adıyla kutsal sayan Yezidilik inancının ve Yezidilerin, ve yine çok eski bir hıristiyan mezhebi olan ve yakın zamana kadar, katolik hıristiyan dünyasınca hıristiyan kabul edilmeyen Süryâni Hıristiyanlığının ve Süryânilerin, varlıklarını, Osmanlı düzeni içerisinde sürdürmeleri ve dillerini ay-nıyla korumaları vicdan hürriyetinin en açık ürünleridir. Aynı şekilde çoğunluğu Lübnan ve Suriye'de bulunan Dürzilerin (Derezilerin) ve yine bugünkü Suriye'de Devlet yönetimine egemen olan Nusayrilerin varlıkları da bu hürriyetin bütünüyle tanınmışlığının sonuçlarıdır. 1850'li yıllarda İran'da kurulup daha sonraki yıllarda Bağdat şehrini merkez edinen Bahâilerin varlığı da bu hürriyetin sonuçlarıdır. Yine günümüzde Mardin, Urfa, Diyarbakır ve Siirt şehirleri ile Irak ve Suriye'de sayılan çok az olan Zerdüştlüğe inananlar da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Bütün bu örnekler, vicdan hürriyetinin Osmanlı Devleti'nde anayasal nizam olarak benimsendiğinin kanıtlan olarak yaşanan hayattan alman gerçek örneklerdir.
Şimdi, bütün bunların karşısında, Simavna kadısı oğlu Mahmut Bedrettin'in (1415)'de mahkeme karan ile idamı ve müridleri Torlak Kemal ile Börklüce Mustafa'nın öldürülmeleri olayı Osmanlı Devleti'nde vicdan hürriyeti aleyhine olumsuz örnek oluşturmaz. Aynı şekilde, Yavuz Sultan Selim'in ve Kanuni Sultan Süleyman'ın İran Safevilerinin Şii tehdidinden dolayı Şah İsmail Safevi ve Şah Abbas ve Şah Tahmas üzerine seferler düzenlemeleri de "bu hürriyetin varlığını zedelemiştir" tarzından yorumlanmamalıdır. 1608-1611 yılları arasında, Hurufi liderlerinin ve onlara uyan bir kısım insanların Murat Paşa'nın aldığı sert tedbirler neticesi öldürülmeleri veya idam edilmeleri de sözkonusu bu hürriyetten sapma olarak değerlendirilmemelidir. Yine bunun gibi, Osmanlı sınırları içerisinde yer alan Hicaz bölgesinde 18. yüzyılın sonlarında başgösteren ve 19. yüzyılın ilk çeyreğinde önemli bir sorun haline gelen Vehhabi-lik hareketine karşı Osmanlı Devlet yöneticilerinin ve Mısır Hidivi Kava-lalı Mehmet Ali Paşa'ınn şiddet yoluna başvurmaları da akide ve inançlara bir müdâhale olarak görülmemelidir. Özellikle hıristiyan dünyasında bu hürriyet zâviyesinden Osmanlı Devleti'ni suçlamak ve kötülemek için istismar konusu yapılan 1915'teki Ermeni Tehcir Olayı da bu hürriyete tahammülsüzlüğün bir sonucu olarak meydana gelmemiştir. Osmanlı toplumunu ve devletini ciddi tarzda etkileyen bu olayların her birisinin geniş değerlendirmelerini yapmak, bu tebliğimizin hem boyutlarını aşar, hem de ilâve zamana ihtiyaç gösterir. Gerçekte, bu olaylar, vicdan hürriyetinin tezâhürleri olan düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin birtakım sınırlamaları olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Gerçekten de bu hürriyeti, anayasal teminat altına almış olan bütün ülkeler, bunu, bütünüyle başıboş bırakmamışlardır. Birtakım sınırlamalar koymuşlardır. İster ideal, isterse realite olarak bakılsın bu hürriyete de diğer hürriyetlerde olduğu gibi doğru sınırlamalar koymak, kamu düzeninin sağlanması ve diğer insanların haklarına saygılı olmak bakımından bir zorunluluktur. Nitekim, bizim anayasamızda da bu yönde sınırlama bulunmaktadır.

Az önce belirttiğimiz olaylarda, bu hakkın diğer insanlar aleyhine ve kamu düzenini bozacak tarzda kullanılmış olduğunu görmekteyiz. Nitekim Simavna kadısı oğlu Bedrettin ve yandaşları devletin, Fetret Dev-ri'nden sonra ve çok zor şartlar altında sağladığı nizamım ve kamu düzenini açıkça yıkıcı hareketlere girişmişlerdir.

Diğer olaylar da hep aynı kalkışma, kamu düzenine karşı ciddi bir biçimde ayaklanma ve terör vardır. Devletin bu tür eylemleri önlemesi, en azından diğer insanların haklarım korumak bakımından görevidir. Osmanlı Devleti de sözkonusu olay ve ayaklanmaları bu çerçevede değerlendirmiş ve etkin tedbirlerle önleme yoluna gitmeye mecbur kalmıştır. İslâm dini de kamu düzenini bozmaya ve devlet nizamım yıkmaya yönelik terör, anarşi ve isyanı yasaklamıştır. Nitekim, Hz. Peygamberin İslâm dinini 13 yıl boyunca ve çok zor şartlar altında tebliğ ettiği Mekke döneminde Müslümanlar, İslâm dinini kabul etmeyenlerin ağır ve tahammülsüz baskılarına maruz kalmışlardır. Hatta Hz. Peygambere türlü işkenceler yapılmıştır. Bütün bunlara rağmen baskıcı rejime ve uşaklarına karşı ayaklanmaya ve silahlı çatışmaya girmeye yani teröre izin verilmemiştir. Buna mukâbil, Hz. Peygamberin 10 yıl boyunca İslâm dinini tebliğ ettiği Medine Dönemi'nde ise durum değişmiş ve savaşa izin verilmiştir. Çünkü, artık ortada Hz. Peygamberin başkanlığında kurulmuş bir devlet bulunmaktadır. Ve bunun nizamının korunması ve kamu düzeninin sağlanması gerekmektedir. Bu da, yani savaş izni de kendiliğinden anlaşıldığı üzere, düzene karşı bir hareket, kalkışma ve hücum varsa bahis konusudur. Ayrıca, teyakkuz halinin barışta da sürdürülmesi gerekir. "Hazır ol cenge ister isen sulh u salâh" deyişi bu stratejiyi özlü bir biçimde dile getirmektedir. Nitekim, Kurân-ı Kerim'de "inanmayanlara ve münafıklara karşı cihâdı ve sertlik göstermeyi" emreden ayet-i kerimeler hep Medine dönemi ayetleridir ve kurulu düzeni korumayı ve kamu düzenini sağlamayı istihdaf etmektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLILAR'DA DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:38

Her devletin benzer durumda yaptığı gibi Osmanlı Devleti de vicdan ve kanaat hürriyetini temel ilke olarak benimsemiştir. Bunun yanısıra, bu hürriyetin tezahürleri olan düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kurulu düzeni yıkmaya ve kamu düzenini bozmaya yönelik illegal faaliyetler lehine kullanılmasına da müsaade etmeyerek müdahale etmiştir.
Din hürriyetine gelince; bu "kişinin, sahip olduğu imanın, kendisine yüklediği ve geniş ölçüde harice yani dış aleme yansıyan dini görevlerini, resmi ve sivil hiçbir zorlama, tesir, tehdit ve tedhişe uğramaksızın serbestçe yerine getirebilmesi" demektir. Din, bilindiği üzere, sadece iman ile sınırlı bir olgu değildir. Böyle olması durumunda felsefi bir düşünce olmaktan başka bir anlam ifade etmez. Diğer bir deyişle, dini, felsefi düşünceden ayıran en önemli unsur Amel yönüdür. İşte bu nokta, din hürriyetini, vicdan ve kanaat hürriyetinden ayırır. O halde bu hürriyet, hem ruhi ve kalbi hem de harici ve içtimai bir özgürlük durumundadır.

Yine bilindiği gibi dinler, genel olarak, saliklerine, gerek şahsi gerekse içtimai birtakım görevler yüklemektedir. Şahsi görevler, kişinin, tanrısına karşı vicdanen yerine getirmek zorunda olduğu kulluk görevleridir. Mesela, İslam dini, müminlere birtakım kullak görevleri yüklemektedir. Namaz, oruç ve benzerleri kişisel görevler meyanındadır. Bu tarzdaki kişisel dini görevler diğer dinlerde de bulunmaktadır. Mesela, yahudilikte, cumartesinin kutsal gün olarak dinlenme günü kabul edilmesi, ticarethanelerinin açılmaması, evde ateş yakılmaması gibi görevler İsrail oğullarının şahsi dini görevleri durumundadır. Hıristiyanlıkta Pazar ayinleri de aynı şekilde bu cümledendir.

Dinler, saliklerine, kişisel dini görevlerinin yanısıra topluma karşı yerine getirmek zorunda olduğu birtakım görevler de yüklemektedir. Yüce dinimiz İslam, müminlere, dini başkalarına tebliğ etmeyi ve iyi şeyleri tavsiye ve emretmeyi, kötü şeyleri de yasaklamayı görev olarak vermektedir. Bu, geniş ölçüde Dini Yayma görevidir. Her din, kendi mensuplarına bu tarzda görevler vermektedir. Zaten bir dinin doğruluğuna inanan kişi, aynı zamanda kendisinin doğru yolu bulduğuna inanmaktadır. Sözkonusu bu inancın, kişiyi diğer insanları da kendi dinine inanmayı ve emirlerine göre yaşamayı tavsiye etmeye zorlaması kadar tabii birşey olamaz. Nitekim, Hz. İsa'nın havarileri ve bunların şakirdleri, Hz. İsa'nın tebliğ ettiği dini başka insanlara ulaştırmak ve onları da dine davet etmek için, yerlerinden yurtlarından çıkmışlar ve bu uğurda gayet çileli bir hayat sürmüşlerdir. Dolayısıyla her din mensubu, inancına bağlılığı ve samimiyeti ölçüsünde dini yaymaya, neşr ve tebliğ etmeye çalışacaktır.
O halde, din hürriyetinin varlığından ve devletçe tanınmışlığından bahsedebilmek için sözünü ettiğimiz bu görevlerin dinin bütünlüğü içerisinde ve yine o dinin hükümlerine ve kurallarına uygun bir biçimde serbestçe yerine getirilebilmesi gerekir. Ayrıca dinin kurallarını öğrenebilmek ve bunları başkalarına okutup öğretebilmek serbest ve mümkün olmalıdır. İşte din hürriyeti bu demektir.

Din hürriyetinin içerdiği iman ve inanç hürriyetinin Osmanlı Devleti'ndeki görünümünü, vicdan ve kanaat hürriyeti içinde mütalaa ettik. Burada, din hürriyetinin diğer öğelerinin Osmanlı Devleti'ndeki görünümünü tesbit edeceğiz.
Osmanlı Devleti, dini hürriyeti bakımından tarihin kaydettiği Devletlerin en hoşgörülüsüdür. Gerçekten de farklı din ve mezhep mensuplarını bünyesinde bulunduran ve bunları yüzyıllar boyunca çatışmadan yaşatabilen tarihte başka bir devlet hemen hemen yok gibidir. Bu yüksek başarıyı, Osmanlı dehası göstermiştir.
Osmanlı'nın, küçük Söğüt kasabasını ve yaylaklarında koyun sürülerinin güvenliğini sağlamak şeklindeki aşiret yapısı ile üç kıtada uzanan geniş bir Dünya parçası üzerinde Cihan Devleti vasfi kazanması arasında geçen uzun zaman dilimindeki Dünyayı dini yapısı bakımından kalın çizgileri ile gözümüzün önüne getirelim:
Osmanlı Devleti'nin kuruluşu ve büyümesi aşamasında Anadolu'da ve Araplar arasında İslam dini bakımından siyasi bir birlik mevcut değildir. Haçlı Seferleri ile Osmanlı Devleti'ne karşı Avrupanın birleşik askeri gücünün teşekkülünde hıristiyanların teması önemli bir faktör olmuştur. Özellikle XVI. yy. sonlarına kadarki Avrupa kendi içinde din ve mezhep ayrılığı sebebiyle katliamlara, toplu sürgünlere ve devletlerarası harplere sahne olmaktaydı.

İşte bu durumda, yani din bakımından böyle bir özellik gösteren o günün dünyasında, tedrici bir şekilde büyüyerek Cihan Devleti haline gelebilen Osmanlı Devleti'nde din hürriyetinin anayasal bir sistem olarak korunduğunu kabul etmek durumundayız. Sanırım şu tarihi bilgi bu hususu çok daha iyi açıklamaktadır:
Fatih Sultan Mehmet Han, Rumeli'deki fetihlerine devam ederek Sırbistan hudutlarına doğru ilerlerken ortodoks olan Rum Prensi Brankoviç, Katolik Macarlaria, Müslüman Türkler arasında zor bir durumda kalmıştı. Biri Fatih'e diğeri de Macar naibi Hünyad'a olmak üzere iki heyet göndererek; "Sırbistan idarenize bırakılırsa Sırp milletinin mezhepleri hakkında ne gibi müsaadede bulunacaksınız?" diye sordurmuş. Hünyad; "Sırbistan'daki ortodoks kilisesini yıkıp yerine katolik kiliseleri inşaa ettireceğim" demişti. Fatih ise;" Her caminin yanı başında bir ortodoks kilisesi yapılmasına, buralarda herkesin kendi dinine göre ibadet etmesine müsaade ederim." cevabını vermiştir. İşte bu siyaset, Osmanlı Devleti'nin bir Cihan Devleti haline gelmesinin önemli unsurlarındandır.

16. asrın sonlarında sırf İsrail asıllı ve Yahudi oldukları için İspanya'dan kovulan Yahudilerin Osmanlı ülkesine kabulleri, bu devletin din hürriyetine verdiği yüksek değeri gösterir.
İşte; Yahudiler, Osmanlı ülkesine, burada gerçek din hürriyetini buldukları için gelmeyi kabul etmişlerdir.
Osmanlı Devleti'nin vatandaşlarına tanıdığı engin din hürriyetinden yüksek düzeyde yararlanan Ermenilerin, tüm Osmanlı topraklarında, 1900'lü yıllarda sahip oldukları yaklaşık toplam nüfusu bir milyon iken kendi kaynaklarına göre, sahip oldukları kiliseler toplamı 1811,39 okullar toplamı ise 803 idi.
Bu kadar yüksek sayıda Ermeni kilisesi ve okulunun-mübalağalı olmakla birlikte- Osmanlı Devleti'nde icrayı faaliyet etmiş olması gerçek din hürriyetinin açık bir örneğini oluşturur.

Yine Osmanlı Devleti'nin başşehrinde hıristiyanlara ve yahudilere, geniş münbit araziler üzerinde mezarlıklar kurulması da din hürriyetinin en belirgin bir örneğini teşkil eder. Çünkü, belli bir dine mensup insanlar, cenazelerini, kendi dindaşlarının bulunduğu mezarlığa koymakta çok hassas davranmaktadırlar. Osmanlı Devleti, sözkonusu bu hassasiyeti din hürriyetinin bir parçası olarak tanımış ve özenle sürdürmüştür.
Osmanlı Devleti'nde, din hürriyeti, Müslüman olmayan unsunların yam sıra Müslümanlar bakımından da geçerli olmuştur. Nitekim, hala bugün bile ülkemiz sınırlan içerisinde 30 bucak, 5 kasaba ve 3886 köyümüzde hiç cami bulunmamaktadır. Ve buna bağlı olarak buralarda yaşayan 1.453.512 vatandaşımız, İslam dini hizmetlerinden kendi köy ve kasabalarında hala yararlanmamaktadırlar.

Bu yerleşim birimlerinin en azından 2/3'sinin Osmanlı Devleti döneminde de meskun olduğu düşünüldüğünde Devletin, sözkonusu köy ve kasaba halkım cami yapmaya mecbur tutmadığı anlaşılmaktadır.
Buraya kadar sunduğumuz bilgiler ve yaptığımız değerlendirmeler, Osmanlı Devleti'nde her din ve mezhep mensubuna din hürriyetinin gerçek anlamda tanındığını ve bunun anayasal bir ilke olarak bütün Osmanlı tarihi boyunca korunduğunu göstermektedir.
Kendi vatandaşlarının maddi ve manevi "kişi temel hak ve hürriyetleri"ni tanımayan ve korumayan bir sistemin "uzun süreli" ve gerçek anlamda "hakim bir yönetim" olması zaten mümkün de değildir.

Kişi temel hak ve hürriyetlerini yaygın ve uygulamalı bir şekilde tanıyıp koruyarak gerçek anlamda "hakim bir yönetim" kuran ve bunu "uzun süre" muhafaza edebilen atalarımızı, Osmanlı Devlet yöneticilerini minnet ve şükranla anıyorum.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLILAR'DA DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:39

OSMANLI DEVLETİNDE ÇOĞULCULUĞUN DİNAMİKLERİ

Çoğulculuk, kavram olarak eski olmakla birlikte kullanımı yeni olan bir terimdir. Bu, dilde, inançta, dinde, fikri ve felsefi yönelimlerde birbirlerinden farklılık gösteren çeşitli sosyal kategorilerin siyasi bir birlik içerisinde kendi özelliklerini yaşayabilmeleri anlamına gelmektedir.

Çoğulculuktan söz edebilmek için, öncelikle sözkonusu yönelimlerde birbirlerinden farklılık gösteren toplulukların varlığı ve bu özelliklerinin siyasi otorite tarafından garanti edilmişliği gereklidir. Ancak bu sayılan kültür değerlerinin tümünü kucaklayan siyasi bir yapıda çoğulcuğun var olduğu düşünülebilir.

Sözünü ettiğimiz bu değerlerden herhangi birisini kabul etmeyen diğer insan ve topluluklara zorla benimsetmeye çalışan siyasi bir sistem çoğulcu değil "tekçi" bir sistemdir.
Çoğulculuğun gerek oluşumu gerekse sürdürülmesi bakımından hukukun yapısı ve uygulama biçiminin etkinliği açıktır. Yani, Devletin hukuk düzeni, çoğulculuğu ya oluşturup geliştirir ya da baskıcı bir unsur olarak daraltıp tekçi anlayışı hakim kılar. Diğer bir deyişle, hukuk düzeninin nitelik ve uygulamasının çoğulculukla çok yakın bir ilişkisi vardır.

Bu bağlamda, Osmanı Devleti'nin nüfus yapısını ve hukuk düzenini iyi tahlil etmek gerekir.
Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, milletler ve inançlar mozayiğinden oluşan siyasi bir birlik idi. Kültür farklılıklarının şekillendirdiği çeşitli insan toplulukları ve milletler Osmanlı toplumunu meydana getirmekte idi.

Osmanlı Devleti'nde, en üst yönetim makamında bulunan Sultan-Halife ve Devletin kuruluş yıllarında halk Türk olduğu halde, büyüme ve yükselme döneminde bu görünüm değişiklik göstermeğe başlamıştır. Sınırları genişledikçe Türk nüfusun genel nüfusa oranı tabii olarak azalmıştır. Böylece Türklerle aynı dini paylaşan Müslüman Berberi, Kıpti ve Arapların yanısıra, Hıristiyan olan Bulgar, Helen, Romen, Çek, Sırp, Hırvatlara Slav ırkının çeşitli boylarının Osmanlı yönetiminde bir birlik meydana getirdiğini görmekteyiz.

İsimlerini hafızamızda tutmakta bile zorlanabileceğimiz bu sayıdaki farklı milletlerin şüphesiz herbirisinin öz dilleri bulunmakta idi. Osmanlı Devleti'nin nüfusunu oluşturan milletler kendi öz benliklerini, öncelikle ana dillerini konuşabilmekle sürdürmüşlerdir. Gerçekten de Osmanlı Devleti'nin her yanında, Türkçe'nin yanısıra, Arapça, Yunanca ve Slav dilinin birçok lehçesi konuşulmakta idi. Ayrıca, Türkler, Araplar ve gayr-i müslimler eğitim ve öğretim faaliyetlerini kendi dilleri ile yapmışlardır. Diğer yandan, Devlete hakim olan siyasi otorite Türk kavmine mensup olmasına rağmen, resmi devlet okullarındaki üst düzey eğitimi Türkçenin yanısıra Arapça olmuştur. Merkezde ve merkez ile eyaletler arasında resmi yazışma dili Türkçe olmasına karşılık farklı dillerin konuşulduğu eyaletlerdeki iç yazışmalar ise o eyaletin dili ile yapılmıştır. Devletin üst yöneticileri çok defa Arapça ve Farsça'yı en az Türkçe kadar bilmekte idiler.

Osmanlı Devleti'nde, dil bakımından tanınan çoğulcu ilke din ve mezhep bakımından da, aynı şekilde herhangi bir ayrım yapılmaksızın bütün Osmanlı insanına tanınmıştır.
Konuyu, Müslümanlar yönünden incelemek için Osmanlı Devleti öncesindeki dini oluşumla Osmanlı Devleti'ndeki dini yapıyı birlikte ele almak gerekir. Şöyleki, Türkler, 8. yy. da Müslümanlarla temas kurduklarında Arap ve Fars Müslümanları arasında inanç ve amel bakımından daha önceden oluşmuş bulunan çoğulculuk mevcut idi. Gerçekten de İslam toplumunda, dinin iman esaslarını açıklamak ve yorumlamak konusunda daha önceden oluşmuş olan birçok görüş ve mezhep bulunmakta idi ve bunlar, Müslümanlar tabamnda az veya çok bir taraftar kitlesine sahipti. Bunlar, belli başlıları olmak üzere "Sünni", "Şii" "mutezili", "cebriyeci" vs. gibi mezheplerdi.

"Sünni" akide, Müslümanlar arasında en yaygın ve en fazla benimsenen inanç sistemi olmasına rağmen diğer inanç ve mezheplerin belli başlıcalarından olan "Şia" mezhebi, Yemen, Mısır ve Irak halkının bir kısmınca benimsenmekteydi. Özellikle "mutezile" mezhebi zamanında devlet yöneticileri arasında en fazla rağbet gören mezhep durumundaydı.

Diğer yandan aynı dönemde, Müslümanların, "amel" ve "hukuk" konularında da çoğulcu anlayışı sergilediklerini görmekteyiz. Nitekim, günümüzde Ortadoğu diye isimlendirilen bölge Müslümanları arasında o dönemde "şafıi" mezhebi, Hicaz bölgesinde "hanbeli" mezhebi, Kuzey Afrika'da ise "maliki" mezhebi yaygın olarak kalabalık bir taraftar kitlesince benimsenmiş bulunuyordu.

Kısaca, 9. yy. da Türklerin bütünüyle İslam'ı kabul etmesinden önce inanç ve amel konusunda Müslümanlar arasında oluşmuş bulunan çoğulculuk mevcuttu. Böylece Türkler arasında da, Müslümanlarla temas ve ilişkileri geliştikçe büyük bir çoğunluğuyla inançta Sünni görüşün "maturidi" kolu, amel ve hukuk ta da "hanefi" mezhebi yaygınlaşmış ve hakim görüş halini almıştır. Daha sonraki yıllarda, Türkler, siyasi bir oluşumla devlet kurmuşlar; dolayısıyla sözkonusu inanç ve görüş sahipleri üst yönetim kadrolarında görev almışlardır.
Türkler, devletleşmelerinden itibaren bir tercihle karşılaştılar. Yukarıda kısaca değindiğimiz farklı akide ve hukuk anlayışlarını sınırları içerisine alan Osmanlı yönetimi vatandaşlarının bütününe, ya kendi anlayışlarını benimsetecek düzeni oluşturacaktı ya da sözkonusu grupların hayatiyetlerine imkan sağlayacaktı. Bu nokta gerçekten önemlidir.

İşte bu noktada Osmanlı yönetiminin "çoğulda birlik oluşturma" tezini benimsediğini görmekteyiz. Tekçi değil, baskıcı değil, müdahaleci değil; çoğulcu. Gerçekten de Osmanlı Devleti, kendinden öncekilerden bir kültür mirası olarak devraldığı bütün görüş ve mezhepleri tanımış ve bunların müntesipleri ile siyasi birliğini sürdürmüştür. Maamafih Osmanlı Devleti, kurucularının ve yöneticilerinin benimsediği görüş olan "sünni inancı", devletin genel siyasetine hakim bir unsur kılmış ve bütün resmi öğretim kurumlarında öğretmiş ve terviç etmiştir.

Bununla beraber, bu mezhep dışında kalan diğer görüş ve mezhepler ve bunların müntesipleri Osmanlı topraklarında hep varolagelmişler ve serbestçe kendi mezheplerinin propagandasını yapabilmişlerdir. Diğer yandan, Osmanlı yönetiminin, sınırlar içine aldığı gayr-i Türk Müslümanlara, aralarında-ki sorunları, ileriden beri takip ettikleri mezheplerin yaklaşımları ile çözümleyecek müftü atadığını tespit etmekteyiz. Bu uygulama, Cezayir'de, Mısır'da, Hicaz bölgesinde yüzyıllar boyu yürütülmüştür. Bu uygulama, kabul etmek gerekir ki, çoğulcu anlayışın yönetim tarafından tanınmışlığını ve anayasal bir nizam olarak korunduğunu göstermek bakımından yeterli bir kanıttır.

Çoğulculuğu, Müslüman olmayanlar yönünden ele aldığımızda; Osmanlı Devleti'nde, bunun, onlar bakımından da geçerli olduğunu görüyoruz.
Gerçekten, ülke nüfusunun önemli bir bölümünü teşkil eden Hıristiyanların mezheplerinin bile yönetim tarafından tanınmışlığını ve cemaatlerin iç düzenlemelerinin kendilerine bırakılmış olduğunu tesbit ediyoruz. Rum Ortodoks Patrikhanesinin faaliyeti İstanbul'un fethine rağmen durdurulmamış ve Fatih Sultan Mehmet tarafından Devletin Ortodoks nüfusunu oluşturan cemaatin Ekümenik Patrikliğini yürütmesi için serbest bırakılmıştır. Hatta bunun yanısıra, Devletin başşehri İstanbul'da, Ermeni, Süryani, Maruni gibi tüm monofizit inancın sahibi hıristiyanların dini ve cemaat işlerini yürütmek üzere bir Ekümenik Ermeni Patrikliği yine bizzat Fatih tarafından 1461 yılında kurdurulmuştur.

Osmanlı Devleti'nin, günümüzün, devlet yönetimi anlayışı bakımından getirdiği standartlara uygun olarak, Müslüman olmayan vatandaşlarına tanıdığı hak ve imtiyazları, Padişah İradeleri dışında 1839 tarihli Gülhane Hattı Hümayunu, 1856 tarihli Tanzimat Fermam ile 1876 ve 1908 tarihli Kanuni Esasilerde de bulmaktayız.

Sözkonusu ferman ve anayasalardan Devletin, Müslüman olmayan vatandaşlarına tanıdığı hak ve imtiyazları düzenleyen bazı maddeleri sunmak istiyorum:

"Kilise, hastahane, yetimhane, mezarlık ve buna benzer dini ve hayri kurumların inşa, bakım ve idaresi cemaate aittir."
"Cemaatlar, okullar açmak ve dillerinde eğitim öğretim yapmak hakkına sahiptir."
"Evlenme, boşanma, cehiz, nafaka ve mirasla ilgili işlemler patriklik tarafından ifa edilir."
"Hiç kimse din değiştirmeye mecbur edilemeyeceği gibi herkes ibadetini serbestçe eda edebilir."
"Cemaatlara ait mektep, hastahane, mezarlık vesaire gibi umumi yerlerin heyet-i asliyeleri üzere tamirlerine mümanaat edilmeyecek."
"Her cemaat, genel ve profesyonel amaçlı okullar açmak ve kendi dilinde eğitim vermekte serbest olup bu okullar Devletin kontrolü altındadır."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLILAR'DA DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:39

"Eğitim-öğretim serbesttir. Her Osmanlı, kanuni çerçevede genel ve özel dersler verebilir."
"İslamiyet, Devletin resmi dinidir. Bu hüküm gözönünde bulundurulmak suretiyle, Devlet, hudutları içinde bilinen bütün dinlerin serbestçe uygulanmasını ve kamu hukukuna ve geleneklere aykırı olmamak kaydıyla bütün cemaatlere tanımış olan dini imtiyazların muhafazısını taahhüt eder."
Çoğulculuk bakımından, bunun, hukuk düzeni içindeki yerini, uygulama alanı ve şeklini ana çizgileri ile incelediğimiz Osmanlı Devleti karşısında Müslüman Arap askerlerince 8 yy. da baştan sona fethedilen ve ismi ile birlikte değişen Endülüs'ü, bir Avrupa yarımadası İspanya'yı gözönüne getirelim. Buradaki sekiz yüzyıllık Müslüman varlığının bütünüyle ortadan kaldırıldığını günümüz aydınlarının değerlendirmelerinden takip edelim.

"İstanbul'un fethiyle gelişen Türk yayılışı karşısında Granada'nın (İber yarımadasında kurulu İslam ülkesi Beni Ahmer'in başşehri) kendileri için tehlikeli bir durum oluşturabileciğini hisseden katolik kralları, bölgenin Müslümanlardan arıtılmasına büyük önem verdiler ve bu işi 1481-1492 yılları arasındaki onbir sene gibi kısa bir zamanda başardılar. Buyruk altına alman Müslümanlara can ve mal emniyeti, din hürriyeti gibi haklar tanındıysa da bu vaatler ancak sözle kaldı. Neticede, Granadalı Müslümanlardan çoğu sürülerek İspanya'nın başka ülkelerine yerleştirildi. Fakat bu teşebbüsün de köklü bir tedbir olmadığı anlaşıldığından 1609'da bütün Müslümanlarm sınır dışı edilmelerine karar verildi.
1614'te İber Yarımadası hemen tamamıyla Müslümanlardan temizlenmişoldu..."

Buraya kadar sunduğumuz bilgi ve yaptığımız değerlendirmelerle, Osmanlı Devleti'nin üzerine kurulu bulunduğu hukuk düzeninin koruyup geliştirdiği çoğulculuğun uygulamadaki nitelik ve kapsamının boyutlarını Devletin yıkılışı ile çok daha açık bir biçimde görüyoruz. Gerçekten de Devletin yıkılışı ile birikte onun engin coğrafyası üzerinde, tarihi kökenleri, dilleri, dinleri, mezhepleri ve kültürleri farklı yaklaşık otuz kadar milli devlet kurulmuş bulunmaktadır. Bir milli devlet olarak ülkemizin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin de aralarında yer aldığı bu otuz kadar devlet, Birleşmiş Milletler Teşkilatı'ınn üyesi olarak tarihteki, bu devletleri kuran milletler de, dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip, şerefli birer üyesi olarak Dünya Milletler ailesi arasındaki yerlerini almışlardır.

Sonuç olarak, Osmanlı Devleti'nde dil, din, mezhep ve felsefi yönelimler konusunda tekçi anlayışın, bırakın kendisini, işaretini dahi bulmak kesinlikle sözkonusu değildir. Aksine, Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren çoğulcu anlayışı anayasal bir ilke olarak benimsemiş ve yıkılışına değin bunu büyük bir özenle korumuştur.
Bu gerçek karşısında Osmanlı siyasetinin büyüklüğünü, yüceliğini daha iyi anlıyorum ve bu yüceliği karşısında Osmanlıyı ancak saygıyla selamlıyorum.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir