Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Hat Sanatı

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlı Hat Sanatı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:08

OSMANLI HAT SANATI

Arap harflerinden doğarak İslam medeniyetinde müstakil ve olağan üstü bir mevki kazanan güzel yazı sanatı.
Tarihçe. "Yazmak, çizmek; kazmak; alamet koymak" anlamlarındaki Arapça hatt masdarından türeyen ve "yazı, çizgi; çığır, yol" gibi manalara gelen hat kelimesi (çoğulu hutut ve ahtat). Terim olarak "Arap yazısını estetik ölçülere bağlı kalıp güzel bir şekilde yazma sanatı (hüsnü'l-hat, hüsn-i hat)" anlamında kullanılmıştır. Kaynaklarda genellikle "cismani aletlerle meydana getirilen ruhani bir hendesedir" şeklinde tarif edilen hat sanatı, bu tarife uygun bir estetik anlayış çerçevesinde yüzyıllar boyunca gelişerek süregelmiştir.

İslam dinini kabul eden hemen hemen bütün kavimlerin dini bir gayretle benimsediği Arap yazısı, hicretten birkaç asır sonra İslam ümmetinin ortak değeri haline gelmiş, aslı ve başlangıcı için doğru olan "Arap hattı" sözü zamanla "İslam hattı" vasfını kazanmıştır. Arap yazı sisteminde harflerin çoğu kelimenin başına, ortasına ve sonuna gelişine göre yapı değişikliğine uğrar. Harflerin birbirleriyle bitiştiklerinde kazandıkları görünüş zenginliği, aynı kelime veya cümlenin çeşitli kompozisyonlarla yazılabilme imkanı, sanatta aranılan sonsuzluk ve yenilik kapısını açık tutmuştur.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI HAT SANATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:13

İslam'dan önceki dönemde en fazla işlendiği bölgeye nisbetle Enbari, Hiri, İslam'ın doğuşunda Mekki, hicretten sonra Medeni isimlerini alan geometrik, dik ve köşeli cezm tarzı Arap hattıyla kitap haline getirilmiş ilk metin olan Kur'an, deri (parşömen) üstüne siyah mürekkeple noktasız ve harekesiz biçimde yazılmıştır. Süratli yazılabilen meşk tarzı ise günlük yazılarda kullanılmış, yuvarlak ve yumuşak karakterinden dolayı sanat icrasına uygun bir hal almıştır. Emeviler devrinde Şam'da gelişmesi ve yazılması hızlanan meşk tarzı yazıdan zamanla yeni hat çeşitleri doğmaya başlamış, bu arada kalem ağızlarının hangi ölçüde olması gerektiği de tesbit edilmiştir. Yeni hat çeşitleri arasında büyük boy yazılara mahsus olan celil (celi) ve resmi devlet yazılarında kullanılan standart büyük boy tomar (tumar) ilk bilinenlerdir. Tomar kaleminin üçte ikisi "sülüseyn" ve üçte biri "sülüs" ismiyle ve ayrı iki kalem, dolayısıyla iki ayrı yazı cinsi olarak geliştirilmiştir. Daha sonra "riyasi" kalemü'n-nısf, hafifü'n-nısf, hafifü's-sülüs" gibi yeni hat nevileri de ortaya çıkmıştır. Bu yazı cinslerinin bazıları, nisbet ifade eden isimlerinden de anlaşılacağı gibi tomar hattı esas alınarak onun belli oranda (yarım, üçte bir, üçte iki) küçültülmüş kalemiyle yazılıyor, bu küçülmede yazılar yeni özellikler kazanırken yazma aletinin adı olan kalem bu nisbete dayanılarak hat manasına da kullanılıyordu. Kalemin çeşitli nisbetlerde küçülmesine bağlı olmadan belirli kullanım alanları için ihdas edilen "kısas, muamerat" gibi yazılar hakkında ise kalem yerine hat tabiri kullanılmıştır.
Abbasiler devrinde gittikçe artan ilim ve sanat hareketleri sayesinde büyük merkezlerde ve bilhassa Bağdat'ta kitaba karşı bir ilgi uyanmıştı. Bunları yazarak çoğaltan verrakların kullandıkları yazıya "verraki, muhakkak" veya "ıraki" adı verilmiştir.

Ölümünden sonra onun aklam-ı sitte anlayışı, yetiştirdiği üstatlar vasıtasıyla Bağdad'tan Anadolu, Mısır, Suriye, İran ve Maverünnehir'e kadar yayıldı. Aklam-ı sitte sülüs-nesih, muhakkak-reyhani, tevki'rika' şeklinde birbirine tabi ikili gruplar halinde sıralanabilir. Bu üç gruptan sülüs, muhakkak, tevki ağız genişliği 2 mm.; nesih, reyhani, rika'ise 1 mm. civarında olan kamış kalemle yazılır. Yazı karakteri itibariyle muhakkak ile reyhani, tevki' ile rika' birbirine çok benzeyen yaşlan farklı iki kardeşi hatırlatır. Sülüsle nesih arasında ölçüleri dışında da belirgin şekil farklılıkları vardır. Nesih hattının çok ince yazılan şekline toz kadar küçük görüldüğünden "gubari" hattı denilir.

Eski kaynaklarda "ümmü'l-hat" olarak adlandırılan sülüs aklam-ı sitte içinde sanat göstermeye en uygun olanıdır. Yuvarlak ve gergin karakteri, sülüse şekil zenginliği ve yeni istiflere açık olma imkanı vermiştir. Bu durum, abidelerde kullanılan ve uzaktan okunabilmesi için ağzı çok geniş kalemle yazılan veya satranç usulüyle büyütülen celi (iri) sülüs hattında daha da çarpıcıdır. Sülüsün veya celi sülüsün, kelime yahut harf grupları birbirinden koparılmadan yazılan şekline "müselsel", aynı iki ibarenin karşılıklı yazılarak ortada keşişen şekline de "müsenna" denir.

Nesih hattının harflerinde yuvarlaklık belirgin olmakla beraber daima satır nizamına tabi olduğundan istife uygun değildir. Bu sebeple nesih uzun metinlerin ve özellikle de mushafin yazımında kullanılmıştır. Eski matbaa hurufatı da nesihle hazırlanmıştır. Birbirinin kardeşi sayılan muhakkak ve reyhani hatlarında düz harf unsurları hakim olduğundan satır nizamına uygun gelmiş, XVI. yüzyıla kadar genellikle büyük boy mushaflar muhakkak, küçük boy mushaflar da reyhani hattıyla yazılmıştır. Yine bu devirde muhakkak -"reyhani veya muhakkak"- nesih hatlarının ikili, bazan sülüs de eklenerek üçlü kullanıldığı mushaflar mevcuttur. Tevki' ve rika'da Osmanlı'nın ilk üç asrında resmi yazışmalar, nadiren de kitap çoğaltmak için kullanılmıştır. Bu altı cins yazı, hareke ve diğer yardımcı okuma işaretlerinin kullanıldığı yazılardır. Türkçe metinlerde nesih, tevki' ve rika' yazılarının harekesiz yazıldığı da görülmektedir.

Resim
Yakut el-Musta'sımi'nin reyhani hattıyla yazdığı mushaftan bir sayfa (TİEM, nr. 507. vr. 247 b)

İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı Devleti kültür ve sanat açısından ileri bir seviyeye ulaşmıştı. Hat sanatında Şeyh Hamdullah (ö. 926/1520), önceleri Yakut üslubunu en güzel ve mükemmel biçimiyle yürütürken hamisi ve talebesi Sultan II. Bayezid'in teşvik ve tavsiyesi üzerine Yakut'un eserlerini bir estetik değerlendirmeye tabi tuttu ve kendi sanat zevkini de katarak bunlardan yeni bir tarz ortaya koymayı başardı. "Şeyh üslubu" denilen bu tarz ile Osmanlı-Türk hat sana-tında Yakut devri kapanıyordu. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman döneminde Yakut tavrını yeniden canlandıran Ahmed Şemseddin Karahisari'nin (ö. 963/1556) hat anlayışı kendinden bir nesil sonra unutulmuştur. Ancak Karahisari mektebinin celi sülüste zamanına göre Şeyh Hamdullah vadisinden daha başarılı olduğu muhakkaktır.
Şeyh Hamdullah devrinde aklam-ı sitteden sülüs ve nesih Türk zevkine çok uygun geldiği için süratle yayılmış ve mushaf yazımında sadece nesih hattı kullanılmaya başlanmıştır. Bu devirde muhakkak ve reyhaninin yuvarlak harflerinin azlığı ve geniş oluşu yüzünden benimsenmediği, yavaş yavaş unutulduğu, ancak elin melekesini arttırmak için eski üstatlarını takliden yazılan murakkalar'da rastlandığı görülmektedir. Bir isim olarak muhakkak hattı ile besmele yazılması geleneği zamanımıza kadar devam edegelmiş, rika' daha cazip bir üsluba bürünerek "hatt-ı icaze" adıyla bilhassa hattat imzalarında ve icazetnamelerinde yer almış, tevki' ise pek ender kullanılmıştır. Şeyh Hamdullah'tan sonra yetişenler onun gibi yazma gayretiyle hareket ettiklerinden hattatların başarısı Hamdullah Efendi'nin "Şeyh yazdı" veya "Şeyh-i sani" sözleriylesülüs-nesih kıtası (İÜ. Ktp., anılır olmuş, bu durum 150 yılı aşkın bir süre devam etmiştir. AY, nr. 6497)
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI HAT SANATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:14

XVII. yüzyılın ikinci yansında Hafiz Osman (ö. 1110/1698), Şeyh Hamdullah üslubunu bir elemeye tabi tutarak kendine has bir hat şivesi ortaya koymuş böylece Şeyh üslubu yerini Hafiz Osman üslubuna terketmiştir. Hafiz Osman'ın hat sanatında açtığı çığır bütün haşmetiyle sürüp giderken bir asır sonra İsmail Züh-dü (ö. 1221/1806) ve kardeşi Mustafa Rakım (ö. 1241/1826), onun yazılarından il-ham alarak kendi şivelerini oluşturdular. Bu döneme kadar sülüs hattı ile mükemmel eserler verildiği halde onun daha kalın şekli olan celi sülüs yazısında bedii ölçüler bir türlü sağlanamadığından ortaya kötü örnekler çıkıyordu. Nitekim Hafiz Osman'ın bile yazdığı celi yazılar onun şanına layık değildir. Mustafa Rakım, sülüs ve nesih yazılarında olduğu gibi celi sülüste de gerek harf gerekse istif mükemmeliyetiyle bütün hat üsluplarının zirvesine çıktı ve Hafiz Osman üslubunu sülüsten celiye aktarmayı başardı. Padişah tuğralarını da ıslah ederek onları güzelliğin son noktasına ulaştırdı. Bu sebeple celi sülüs hattını ve tuğrayı Rakım öncesi- Rakım sonrası şeklinde sınıflandırmak yerinde olur. Rakım'dan sonra gelen celi üstadı Sami Efendi de (ö. 1912) İsmail Zühdü'nün sülüs harflerini celiye tatbik ederek Rakım yoluna yeni bir şive vermiş, celi sülüs istifini doldurmakta kullanılan hareke ve yardımcı işaretleri, aynca rakamları en cazip biçimde yazmayı başarmıştır. Onun çağdaşı olan veya ondan sonra yetişen Çarşambalı Arif Bey, Mehmed Nazif Bey, Ömer Vasfı ve kardeşi Mehmed Emin Yazıcı, İsmail Hakkı Altunbezer, Macit Ayral, Mustafa Halim Özyazıcı ve Hamit Aytaç gibi üstatlar celide hep bu üsluba sadık kalmaya çalışmışlardır.

Rakım ile aynı devirde yaşayan Mahmud Celaleddin Efendi de (ö. 1245/1829) sülüs ve nesih yazılarında Hafiz Osman'dan aldığı şiveyi geliştirmiş, fakat üslubu celiye dönünce katılaşıp sert ve donuk bir hal aldığından Celi yazısıyla Rakım'ın karşısında tutunamamıştır.

Kazasker Mustafa İzzet Efendi (ö. 1876) ve ondan yetişen Mehmed Şefik Bey, Abdullah Zühdü Efendi, Çırçırlı Ali Efendi ve Muhsinzade Abdullah Hamdi Bey, Hafız Osman-Celaleddin-Rakım karışımı bir üslupta karar kılmışlardır. Onlarla çağdaş olan Mehmed Şevki Efendi (ö. 1887), sülüs ve nesih yazılarını Hafız Osman ve Rakım'dan aldığı ilhamla o devre kadar görülen en mükemmel seviyeye çıkarmış ve bu yazılarda zirve olarak kalmıştır. Mehmed Şevki Efendi'nin talebesi Bakkal arif ve Fehmi efendilerle Sami Efendi'nin yetiştirdiği Kamil Akdik bu yolun seçkin temsilcileridir. arif Efendi'den hat meşkeden Şeyh Aziz er-Rifai'nin davet edildiği Mısır'da, dolayısıyla İslam aleminde Şevki Efendi tavrını yaymada büyük hizmeti geçmiştir. Kazasker mektebine mensup olan Kayışzade Hafız Osman (ö. 1894) ve Hasan Rıza efendiler, nesih hattı ile Kur'an-ı Kerim yazmada zirveye ulaşan isimlerdir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI HAT SANATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:17

Aklam-ı sitteden, ayrı üslupta gelişen ta'lik, nesta'lik, divani, celi divani, rik'a ve siyakat da önemli yazı türleridir. Ta'lik, tevki' hattının XIV. asırda İran'da kazandığı değişiklikle ortaya çıkmış olup daha çok resmi yazışmalarda kullanılmıştır. Sonradan bu yazıya benzemeyen ve onun hükmünü ortadan kaldırdığı için "nesh-i ta'lik" diye adlandırılan, bir görüşe göre de ta'like nesih karakteri kazandırıldığı cihetle "neshta'lik" denilen bir yazı türü doğmuş, buna da daha kolay söylenişle "nesta'lik" denilmiştir. XV. asrın ikinci yarısında İstanbul'a ta'lik adıyla gelen nesta'li-kin asıl ta'lik ile bir münasebeti yoktur. Haşmetli sülüsün yanında ince, kavisli, narin yapısı ve harekesiz yazılışıyla hoş ve şiir gibi bir görünüşe sahip olan bu Osmanlı ta'lik hattının "hürde" (küçük veya "hafi" (ince) denilen şekli edebi eserlerde ve divanlarda kullanılmış fetvahanenin de resmi yazısı olmuştur. Celi şekliyle de celi sülüsten sonra Osmanlı abidele-rinde en ziyade celi ta'lik görülür. Ağzı 2 mm. kadar kalemi olan tabii boydaki ta'likle daha çok kıtalar yazılmıştır.

İran'da resmi yazışmalarda kullanılan kadim ta'lik hattı Osmanlılar'a Akkoyunlular yoluyla XV. yüzyılda gelmiş ve kısa zamanda büyük bir şekil değişikliği geçirerek Divan-ı Hümayun'daki resmi yazışmalar için kullanılmaya başlanmış, bu sebeple "divani" adını almıştır. Harekesiz yazılan divaninin XVI. asırda İstanbul'da doğan harekeli, süslü ve haşmetli şekline "celi divani" adı verilmiş, bu da devletin üst seviyedeki yazışmalarında kullanılmıştır. Yazılması ve okunması maharet isteyen, aralarına harf ve kelime eklenmesi kolay olmayan divani ve celi divaninin resmi yazışmalara tahsisiyle devlete ait konuların herkesçe öğrenilmesi ve yazıların tahrifi de önlenmiştir. Bu iki yazının bir başka özelliği de satır sonlarının yukarıya doğru yükselmesidir. Aynı hal bunların il-ham kaynağı olan kadim ta'likte de mevcuttur.

Osmanlılarda günlük yazışmalar için ağzı 1 milimetreyi geçmeyen kamış kalemle yazılan rik'a hattı kullanılmıştır. Yazanın kendi anlayışına göre farklı şekillerde yazılan bu hat türü, XIX. yüzyılda Babıali rik'ası denilen ve resmi işlerde kullanılan bir tür ile yazılmaya başlanmıştır. Mümtaz Efendi'nin (ö. 1872) öncülüğünü yaptığı ve elden süratle çıkabilmesi için bazı harf kısımlarının atıldığı Babıali rik'asına karşılık, Mehmed İzzet Efendi (ö. 1903) tarafından geliştirilen ve sıkı kaidelere bağlı kalan bir çeşit rik'a daha doğmuştur. İzzet Efendi rik'ası denilen bu yazı daha sonra Arap aleminde celi şekliyle de revaç bulmuştur.

Bir cins yazının karakteri veya sıfatı mahiyetindeki gubari, celi, müselsel, müsenna gibi hat ıstılahları bir yazı çeşidini ifade etmez. Bazı eserlerde hiçbir sanat değeri olmayan hatt-ı şecer-i , alev yazısı, hatt-ı sünbüli gibi uydurma yazı cinslerine tesadüf edilir. Ayrıca bazı hattatlar veya halk tarafından folklor ağırlıklı yazı ile çiçek, hayvan, insan ve eşya şeklinde kompozisyonlar yapılmıştır. "Resim-yazı" denilen bu tarza usta hattatlar ancak farklı bir istif sahası aradıkları zaman rağbet göstermişlerdir.

Resim
Şah Mahmudi Nisaburi'nin nesta'lik mail kıtası (İÜ Ktp., FY. nr. 1426)

Emevi, Abbasi, Fatımi, Eyyubi, Memluk, Selçuklu, İlhanlı, Timuri, Safevi, Akkoyunlu gibi devletler ve hanedanlar devrinde daima ilgi çekici bir sanat olarak görülen hüsn-i hat, hükümdar veya devlet büyüklerinin himaye ve ilgisiyle yükselişini sürdürmüştür. Mesela Yakut el-Müsta'sımi'nin hamisi olan son Abbasi halifesi Müsta'sım-Billah, kitap sanatlarının kendi devrindeki kırk üstadını "kitabhane" adıyla anılan saray atölyesinde toplayan Timur'un torunlarından sanatkar Gıyaseddin Baysungur, Herat Sultanı Hüseyin Baykara ile veziri Ali Şir Nevai bu hususta ilk akla gelen isimlerdir. İstanbul'un fethinden sonra hat sanatının liderliğini alarak bunu beş asra yakın devam ettiren Osmanlı Devleti'nin hükümdarları arasında II. Bayezid, IV. Murad, II. Mustafa, III. Ahmed, II. Mahmud, Sultan Abdülmecid ve Sultan Reşad fiilen hat sanatı ile meşgul olmuşlardır. İstanbul'un hat sanatındaki müstesna yeri İslam aleminde, "Kur'an-ı Kerim Hicaz'da nazil oldu, Mısır'da okundu, İstanbul'da yazıldı" ifade-siyle tescil edilmiştir.

Teknik. Hat, sanatkarın elindeki kamış kalem ve ona can veren is mürekkebinin iş birliğiyle kağıt, deri vb. yazı malzemesi üzerinde ortaya konur. Harflerin bünyesi, hat nevine göre yazıldığı kalemden çıkan eşkenar dörtgen veya kare şeklindeki noktalarla ölçülendirilir. Nokta iki köşesi dikey, diğer ikisi yatay olacak şekilde ve kalem ağzının bütünüyle kağıda teması sağlanarak konulur. Nokta boyu hesabı da bir köşeden bir köşeye ölçülerek gerçekleştirilir. Harflerin boylarının, kavislerinin, meyillerinin, aralarındaki mesafenin tabi olduğu ölçü birimi bu nokta boyudur. Hüsn-i hat, noktalardan oluşan basit bir çizgi sisteminin ortaya koyduğu büyülü hendesesiyle hayranlık uyandırmıştır. Satırlar ve satır aralan da nokta hesabıyla tesbit edilir. Bunun için "mıstar" denilen bir alet kullanılır. Harf ölçüleri, uzun bir zaman süreci içinde oluşan güzeli arayış gayretlerinin neticesinde kesinleşmiştir. Bununla beraber hattatların mecbur kaldığında bedii kaideleri zorlamadan bu ölçülerin dışına taştıkları görülür.
Ekseriya rengin rol almadığı uçuk bir zeminde estetik kavramının sadece siyah çizgiler halinde böylesine olağan üstü ifadelendirilişi diğer yazı sistemlerinde görülmediği için hat sanatı Batılı ressamlarca da tetkik ve ilham konusu olarak alınmıştır. Bu açıdan bakıldığında hattın resmin ötesinde ve resim kavramlarıyla anlatılamayacak bir ahengi ifade eden yüksek bir sanat olduğu söylenebilir. Herbir harfi mutlak güzelliği yakalamış bulunan ve kelimedeki yerine yani başta, ortada ve sonda yer alışına göre farklı bir görünüm ve ifade kazanan, ayrıca bazı harfleri uzatılıp çekilmeye (keşide) uygun olan İslam yazısı, istif (terkip, kompozisyon imkanlarıyla da olağan üstü bir çekiciliğe bürünmüştür. Bu haliyle, değişebilmeye kapalı belirli şekillerden ibaret olan latin harflerine ve Uzakdoğu'nun çizgi estetiği güçlü, fakat birbirinden ayrık harf gruplarından oluşan yazılarına karşı bariz bir ahenk üstünlüğü gösterir. Hattın okuma yazma vasıtası olarak gündelik hayatta yer alması, ondaki estetik kudretin ayrıntılarını hisseden insanlarda veya insan top-luluklarında güzellik kavramının yerleşmesini sağlamış, taşıdığı ölçü sistemi de intizam hissini geliştirmiştir.

Resim
Mir İmad el_Haseni'nin bir kıtası ile M. Esad Yesari'nin bu kıtayı takliden yazdığı ta'lik kıta_ sı (TİEM, nr. 2497/5-6

Hat sanatı taklidi olarak doğup geliştiğinden önceleri bu sanata emek verenler aynen hocaları gibi yazmayı, üsluplarının da bu yoldan ayrılmaması ilkesini benimsemişlerdir. Fakat daha sonraki yüzyıllarda taklit keyfiyetine farklı bir yorum getirilmiş, her yetişkin hattat yeni ve bu hususta ehil olduğunu ispatladıktan sonra kendi sanat yorumunu koymayı tercih etmiştir. Hattatlık dilinde buna, o hattatın çığırına girmek manasına "falancaya taklit veya eserine taklit" denir. Bu seviyeye gelmiş bir hattat, arzu ettiği zaman hocasının veya eski bir üstadın "eserine taklit etmeyi", bunu da ketebesinde belirtmeyi vazife saymıştır. Hattat, karşısına aldığı bir yazıyı o anda hafızasına geçirip nakşeder ve elleri de kağıt üzerine fotoğrafla geçirilmişcesine aynısını yazar. Tahmin edilemeyecek kadar zor olan bu taklit hüneri, ancak seçilen hattatın şivesi iyice tetkik edildikten sonra gerçekleştirilebilir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI HAT SANATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:22

Hattın sanat şekline dönüşmesinde en önemli görev hattata ve kamış kaleme düşmektedir. Kalemin tutuluşu, döndürülüşü, buna bağlı olarak hattın tam kalem ağzıyla veya daha ince (dikine) tutulup kağıda yaslanışı, kalem ağzının kağıda kısmen intibakı, ortaya çıkan harf veya harf gruplarının mükemmeliyetini temin eder (geniş bilgi için bk. Yazır, 11, 217-224-242; 111, 320-324). Her yazı nevi için uygun olan ve asırlar önce belirlenmiş bulunan kalem ağzı genişliği (mesela takribi ölçüyle nesih 1 mm. sülüs ve ta'lik 2-2,5 mm.) bundan daha da küçüldüğünde yazı "ince, hafi, hürde" gibi vasıflarla tanıtılır, büyüdüğünde ise "celi" olarak anılır (bunun istisnası celi divanidir.).

Resim
Hamit Aytaç'ın celi sülüs istifi (Derman Çetin, İv. 188)

Diğer hat türlerinin genellikle satır halinde yazılmasına karşılık celi sülüste istif (harf ve kelimelerin bir kaide dairesinde üst üste terkip edilmesi) lüzumu baş gösterir, istif yapılırken çoğunlukla aşağıdan yukarıya doğru iki üç katlı bir sıralama takip edilir. Nadir olarak yukarıdan aşağıya tertiplere de rastlanır. İstif yapılırken okunuş sırasına göre önce gelmesi gereken harf sonra gelmesi gereken harfle yer değiştirmiş olursa bu yazının "teşrifatı bozuk" demektir. Kelime ve harfler yerli yerinde ise yazının "teşrifatı yerinde"dir; bir başka deyişle takdim ve tehire riayet olunmuştur. Ancak, Arapça konuşulan ülkelerdeki hattatların, okunmasında fazla güçlük çekilmediği için istifli yazılarda harf teşrifatına fazla riayet etmedikleri görülmektedir. Anadolu hattatları ise özellikle ayet ve hadislerin hatalı okunmasına yol açmamak amacıyla teşrifata çok önem vermişlerdir. Resim eğitimi de alan Mustafa Rakım, Abdullah Zühdi ve Fehmi efendilerle Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer gibi hattatların istif hu-susunda daha başarılı oldukları bir gerçektir.

İnce yapılı yazılar kadar kalem hakimiyetiyle yazılamadığı için celi ve özellikle istifli celi -yazımında farklı uygulamalar takip edilmiştir. İşin güçlüğü dolayısıyla aynı ibareyi taşıyan celi yazılar, tekrar tekrar ve ayrı ayrı yazılmadan kalıp olarak tamamlanmış bir esas nüshadan çoğaltılır. Cami, mektep, çeşme, sebil gibi abidelerin üstüne kitabe olarak yazılan ve mermere hakkedilip çoğaltılmasına lüzum bulunmayan celiler de aynı usulle hazırlanır.

Elin yazma hususunda aciz kalacağı derecede iri olan celiler önce küçük nisbette yazılır, sonra satranç usulü ile (kareleme) büyütülür. Bunun usulü şöyledir:

Hattatı zorlamayacak boyutta önceden yazılan hat numunesinin her tarafı karelere bölünür. Yazı ne büyüklükte olacaksa o kadar misli büyük karelere ayrılmış bir başka kağıda karelerin mukabili bulunarak gereken yerlerinden dikkatle çizilmek suretiyle aktarılır. Celinin tekamül etmediği devirlerde bu gibi yazılar beyaz renkli sağlam kağıtlar üzerine siyah is mürekkebiyle yazılır, düzeltmeler tashih kalemtıraşı ile yapılırdı. Ancak XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren önceden siyaha boyanmış kağıtlar üzerine zırnıktan yapılmış sarı mürekkeple yazma usulü yerleşmeye başlamıştır. Koyu (bilhassa siyah) renkli kağıda yazmakta kullanılan zırnığın yegane kusuru güneşte hatta gün ışığında solabilmesidir. Zırnık, siyah kağıda yazıldığında bir kalınlık teşkil etmeyişi, ayrıca tashih için kapatılması gereken kısımların is mürekkebiyle kolayca örtülebilmesi sebebiyle tercih edilmiştir.

Resim
Çırçırlı Ali Efendi'nin celi sülüs yazı kalıbı (M. Uğur Derman koleksiyonu)

Kapatılan kısımlara zırnıkla yeniden yazılabilir. Kağıt örselenmeden bunu birkaç kere tekrarlamak da mümkündür.
Celi yazının birden fazla nüshasımn hazırlanabilmesi için kalıp haline getirilmesi gerekir. Bu maksatla harfler kıyılarından iğnelenir. Bu işlemden önce yazılı kağıdın altına aynı ebatta birkaç tabaka beyaz renkli sağlam kağıt yer-leştirilir ve kaymaması için köşelerinden birbirlerine hafifçe yapıştırılır. Sonra saatçi mengenesine sıkıştırılmış ince bir dikiş iğnesi yardımıyla harflerin hemen kıyılarından dik ve muntazam olarak eşit sıklıkta iğne vurulmaya başlanır. Eğer iğnelenme işi dik yapılmayıp eğri yürütülürse alta konulmuş kağıtlarda iğne deliklerinin yeri sapabilir. İğnenin rahat kayması için arada bir kuru sabuna batırılması gerekir. Bu işlem, tercihan şimşir ağacından düzgün satıhlı bir açkı tahtası üzerinde sürdürülür. Kağıtla tahta arasına bir kumaş parçası konulup iğnelenirse iğnenin ucu her geçişte kağıt kırpıntısından temizlenmiş olur. İğneleme, iğne delikleri harf ve işaretlerin kıyısına içten değecek şekilde, harf ve işaretlerin kıyısına dıştan değecek şekilde, harf ve işaretlerin içine veya dışına taşmadan sımr çizgisi üstünde olmak üzere üç şekilde yapılır. İğneleme işi bitince alttaki beyaz kağıtlar çıkarılıp birbirinden ayrılır. Bunlara "alt kalıp" denilir ki dikkatle bakıldığında hattın iğne delikleri halinde ortaya çıktığı görülür. En üstteki yazılı ve iğneli siyah kağıda da "üst kalıp" ismi verilir. Hat örneğinin bir başka yere geçirilmesi için alt kalıptan faydalanılır. Yazı, beyaz zemine is mürekkebiyle hazırlanacaksa ince dövülmüş söğüt kömürü tozu ile dolu küçük bir bez çıkın alt kalıptaki iğne delikleri üstünde dolaştırılır ve kömür tozu deliklerden geçerek alttaki kağıtta siyah noktalar oluşturur. Koyu renkli zemine hazırlanacak celi yazılar için tebeşirli çuha delikler üzerinde dolaştırılır; tebeşir tozu alta geçerek beyaz noktalar halinde iz bırakır. Bu işleme "yazı silkme" (silkeleme)" tabir edilir. Üst kalıp, kirlenmemesi istendiğinden mecbur kalınmadıkça silkme işinde kullanılmaz. Ancak hattın sıhhatli bir biçimde aktarılabilmesi için üst kalıbın dikkatle incelenerek iğne deliklerinin nereden geçtiğinin bilinmesi lazımdır. Aksi takdirde yazı şişip kalınlaşabilir veya cılız olabilir. Yazı kalıbından bizzat hattatı eliyle silkilip mürekkeple hazırlanan yazılar çok makbuldür. Hattat, ince uçla ve is mürekkebiyle yazının sınırlarını önce çok düzgün çekilmiş çizgi halinde tesbit edip içini mürekkeple doldurabildiği gibi esas kalıbın yazıldığı kamış kalemle de doğrudan yazabilir. Harflerin kıyısında bulunması muhtemel pürüzler nemlendirilmiş ince fırça ile silinerek veya tashih kalemtıraşı ile kazınarak giderilir. Celi yazı kalıplarının bu işten anlamayanların eline düşmesiyle ortaya hüsn-i hatla ilgisi kalmamış kötü örnekler çıkmaya başladığından eski hattatlar, kendi yazı kalıplarının ehil sayılmayan ellere düşmesinden çok çekinmişlerdir.

Resim
Sami Efendi'nin celi sülüs bir levhası (İslam Kültür Mirasında Hat San'atı. İv. 141

Celi yazı kalıplarının bu işten anlamayanların eline düşmesiyle ortaya hüsn-i hatla ilgisi kalmamış kötü örnekler çıkmaya başladığından eski hattatlar, kendi yazı kalıplarının ehil sayılmayan ellere düşmesinden çok çekinmişlerdir. Celi yazıların çoğaltılmasında is mürekkebinin yanı sıra altın ezme suretiyle hazırlanan altın mürekkebi de kullanılır. Altın mürekkebiyle hazırlanan celi yazılar, hattatlardan ziyade hattan anlayan müzehhipler eliyle vücuda getirilir. Yazının zerendud (sürme altın) tarzında hazırlanması için kullanılacak mukavvanın zemini hangi renkte olacaksa o renkteki suda erimeyen boya ile jelatin mahlulü karşıtırılıp sıcak olarak mukavvaya sürülmek suretiyle boyanır. Eğer jelatin fazla gelirse zemin sonradan çatlar, az gelirse boyası ele çıkar. Zerendud hazırlamak için bu renkli mukavvanın üstüne yazının tebeşirle silkilmesi gerekir. Altın mürekkebi fırçayla önce yazının hududunu tesbit maksadıyla tahrir (kontur) şeklinde çekildikten sonra çizgilerin içi kalın fırça kullanılarak yine kesif altın mürekkebiyle doldurulur. Kuruduktan sonra harflerin kıyısında oluşabilecek pürüzler, zeminden nemli fırçayla aktarılan boya veya tashih kalemtıraşı yardımıya giderilir. Bu işlem bitince, yalnız altın parlat-makta kullanılan ve "zer-mühre" denilen kalem şeklinde bir sapa geçirilmiş parlak bir taşla (Süleymaniye taşı, akik vb.) mat olarak parlatılır. Usta müzehhipler tarafından hazırlanan zerendud levhalar da asılları kadar kıymetli sayılır. Celi yazıların iriliği arttıkça altın sarfiyatı da çoğalacağından böyle durumlarda israfı önlemek için varak altın yapıştırma usulüyle kullanılır. Yazı yine koyu zemine (büyük işlerde muşamba veya üstü boyanmış tahta, yahut çinko levha tercih edilir) tebeşir tozuyla silkildikten sonra bunların içi lika (miksiyon) denilen ve bezir yağından elde edilen yapıştırıcı bir madde ile doldurulur. Sürüldükten birkaç saat sonra (buna likanın tavlanması tabir edilir) varak altın sakal denilen bir çeşit yayvan fırça ile bunun üstüne bırakılır ve düzgün bir şekilde oraya yapışır. Varak altının zemininde kalabilecek açıklığını örtmek için likaya önceden sarı boya da katılır. Camilerdeki büyük levhalar (mesela Ayasof-ya Camii'nde Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin satranç usulüyle büyütülmüş celileri) ve mermere kabartma olarak kazılan bütün kitabeler, yapıştırma altının hava şartlarına mukavemeti daha fazla olduğundan hep bu yolla altınlanmıştır. Sülüs ve ta'lik yazılarının celi tarzları hat sanatının en güzel örneklerini teşkil eder. Bilhassa Rakım'dan itibaren yazılan celi sülüsün telkin ettiği haşmet duygusu hiçbir yazıda bulunmaz. Esasen ister kalemden çıksın ister satranç usulüyle büyütülsün uzaktan görülüp okunmak için yazılan celi tarzı, asli boyundaki sülüs veya ta'lik ile tamamen aynı karakterde değildir. Bu sebeple sülüs ve ta'lik yazılar bir çocuğa, onların celi şekilleri de büyüyüp gelişmiş bir insana benzetilmiştir. Celi üstatlarının perspektif ilmine de vakıf oldukları, yazmayı tasarladıkları celi hattının konacağı yere ve yüksekliğe bağlı olarak bazı değişik harf ölçüleri kullandıkları bilinmektedir. Böylece hat, kamış kalem ele alınmadan bazan itibari olarak da yazılabilmektedir.

Resim
Necmeddin Okyay'ı geleneğe bağlı oturuşla dizi üstünde yazarken gösteren bir fotoğraf (M. Uğur Derman arşivi)

Hat sanatı ile verilen eser çeşitleri söyle sıralanabilir:

1. Kitaplar. Hat sanatının böylesine itibar bulmasının asıl kaynağı ve sebebi Kur'an-ı Kerim'dir Kur'an'ın önceleri parşömen, daha sonra kağıt üstüne muhtelif hat nevileriyle yazılmış sayısız örneği dünyanın çeşitli müze, kütüphane ve koleksiyonlarında bulunmaktadır. Kur'an-ı Kerim ve cüzleri en'am-ı şerifler, evrad-ı şerifler, delailü'l-hayratlar, hat sanatının kitap şeklinde rastlanılan dini mahiyetteki numunelerindendir. Hadis mecmularının da hüsn-i hatla yazılmış seçkin örnekleri vardır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI HAT SANATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:23

Edebi eserler arasında divanlar ve şiir mecmuları dini olmayan yazma kitapların en geniş kesimini oluşturur. Bunun dışında edebi ve tarihi eserler de hayli yekun tutar. Bunların metinde nakledilen hadiseleri tasvir eden minyatürlerle süslenmiş müstesna örnekleri mevcuttur. Her yazma kitabın hat değeri taşıdığı söylenemez. İlmi bakımdan büyük kıymeti olan birçok eser alelade hatla yazılmıştır. Buna çoğu müellif nüshaları da dahildir. Kütüphanelerdeki yazma eserler henüz hat değeri itibariyle esaslı bir incelemeye tabi tutulmamıştır.

Hat değeri taşıyan yazma kitaplar, çok okunmasının ve sayfalarının elle çevrilmesinin tabii sonucu olarak özellikle dış alt köşelerinden fersu-deleşir. Bu kitapların yenilenmesi maksadıyla "vassalecilik" denilen bir kitapçılık zanaatı geliştirilmiştir. Uygulayana "vassal" adının verildiği bu zahmetli işlem kısaca şöyle tanıtılabilir: Kitabın her yaprağının iki yüzündeki yazılı kısım dikkatlice kesilip çıkarıldıktan sonra dört kenarının pahı alınarak yaprak inceltilir. Diğer taraftan kitabın asli ebadına uygun çift yapraklık kağıtlar ciltlenirken sırtı oluşturacak hizasından ikiye katlanır. Sonra her iki yaprağın da yazılı kısmın oturtulacağı sahası belirlenip burada aynı ebatta pencere açılır ve bu kısım kesilerek çıkartılır. Kağıdın üstünde açılan pencerenin kıyıları hususi çekiciyle dövülerek her tarafından kıl inceliğinde genişlemesi sağlanır. Yazılı kısmın dört kıyısı da inceltildikten sonra hafifçe tutkallanarak açılan bu pencerenin üstüne oturtulduğunda her tarafından yapışıp iyice kaynar. Kuruyunca yine çekiçle dövülerek bunların üst üste bindiği yerdeki kalınlaşma önlenir. İki kağıdın birbirine vasledildiği sınırın üstüne altın cetveller de çekilince kitabın vassale tamiri geçirdiği ancak dikkatli bir incelemeden sonra anlaşılabilir. Bu işlemler bittikten sonra katlanan ikili yapraklar iç içe getirilerek cüz (forma) teşkili sağlanır ve bunlar sırtından dikilerek ciltlenir.
Yazma kitaplarda, sağ sayfanın sol alt köşesinde meyilli olarak yazılmış kelime bir sonraki sayfanın ilk kelimesidir ve okumada kopma olmadan geçişi hazırlar. Hatim sürülürken mushafın karşı sayfasına geçişte bu kelime okuyana zaman kazandırarak manayı karıştırabilecek duraklamayı da önler. "Müş'ir, rakib, çoban" gibi isimlerle anılan bu tek kelime sayesinde sayfa numarası konma adetinin olmadığı eski devir yaz-malarmdaki varak karışıklığına da bir ölçüde çare bulunabilir.

Resim

Bilhassa XVIII. yüzyıldan itibaren birçok güzel murakka' örneğine rastlanmaktadır. 4. Tomar (tümar). Dikdörtgen biçimindeki mukavvaya yapıştırılmamış kıtaların üstten ve alttan birbirine yapıştırılıp tutturulması ile oluşan ve tomar (rulo) halinde sarıldıktan sonra buna bağlı bir deri mahfazayla korunan hat eserleridir. Tomar XVI. yüzyıldan sonra yerini murakkaa bırakmıştır. 5. Levha. XIX. ve XX. yüzyıllarda bilhassa Osmanlılarda celi yazılarla revaç bulan levhacılık, hüsn-i hattın çerçevelenerek çeşitli mekanlardaki duvarlarda yer almasını sağlamış, böylece bir güzelliği hem okuma hem de seyretme imkanı vermiştir. 6. Hilye. İlk örnekleri Hafiz Osman tarafından tertip edilen hilyeler. Hz. Peygamberin fiziki ve ahlaki vasıflarını anlatan levhalardır. 7. Cami yazıları. Camilerde bünyesinde hareke işaretleri de bulunan celi sülüs hattı tercih edilmiştir. Mihrabın üzerinde yer alan ayet (el-Bakara 2/144; Al-i İmran 3/37 veya 39) çoğunlukla mermere işlenmiştir. XVI. yüzyılda ise çiniye nakşedilenler daha yaygındır. Gami duvarını veya kubbe kasnağını çepeçevre saran kuşak yazısıyla kubbeyi ve yarım kubbeleri doldurup süsleyen kubbe yazısı da hep celi sülüsle yazılır. Kubbe yazıları, yazının iğnelenmiş kalıbından nakkaşlar eliyle koyu renge boyanmış sıva üstüne işlenir. Son altmış yıldaki tamirleri esnasında tarihi camilere yeniden yazdırılan şu mutena örnekler akla ilk gelenlerdir: Edirnekapı Mihrimah, Üsküdar Selimiye ve Şemsi Paşa (İsmail Hakkı Altunbezer); Azapkapı Sokullu Mehmed Paşa ve Sultan Ahmet'teki So-kullu Mehmet Paşa camileriyle Sultan Selim Camii (Halim Özyazıcı); Eyüp Sultan ve Fındıklı Molla Çelebi camileri (Hamit Aytaç).

Gebze Çoban Mustafa Paşa, Yıldız Hamidiye ve Kızıltoprak Zühdü Paşa camilerinde olduğu gibi kuşakta nadir de olsa kufi hattının kullanıldığı görülmüştür. Fakat bunlar celi sülüsün yanında pek yavan kalır. İstanbul Fatih'teki Nakşidil Sultan Türbesi'nde ve Tophane'deki Nusretiye Camii'nde Mustafa Rakım'ın, Ankara Maltepe Camii'nde Halim Özyacı'nın celi sülüs kuşakları mermere oyulmuş dikkate değer seçkin eserlerdir. İstanbul'daki Şehzade Mehmed Türbesi'nin çini üstündeki celi muhakkak yazısı da ender rastlanan bir kuşak nevidir. Kuşak hattının cami gibi büyük mekanlarda köşelere gelen harflerinin bile kesintisiz devamına mukabil türbe gibi çok köşesi bulunan yerlerde paftalı olarak yazıldığı da görülür (Sultan Abdülmecid Türbesi'nde Şefik Bey'in, Sultan Reşad Türbesi'nde Ömer Vasfı Efendi'nin celi sülüs kuşakları.)
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI HAT SANATI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 19:25

Kuşak yazıları, sıvanıp perdahlanmış koyu renkli zemine nakkaşlar tarafından varak altın yapıştırma yoluyla nakşedilir. Bu yazılar mermere oyularak hazırlandığı takdirde zamanla dökülüp bozulması da önlenmiş olur. İstenirse kabartma yazılar varak altınla, yazı dışındaki indirilmiş zemin de koyu bir renkle kaplanarak cazip bir görüntü elde edilir. XVII. yüzyıla kadar çini üzerine nakşedilen kuşaklar (İstanbul'da Piyale Paşa, Atik Valide camileri, Kanuni Türbesi vb.) revaçta idi. Kubbe ve pencere üstü yazılarının hazırlanmasında da boya veya varak altın kullanılır. Camilere asılması mutat olan ism-i celal, ism-i nebi, çeharyar ve Haseneyn levhaları da celi sülüsle ve ekseriye koyu renkli muşamba yahut madeni levha üzerine yapıştırma altınla hazırlanır, bazan çiniye de nakşedilir. "Cami takımı" adıyla da bilinen cami yazılarının belki de en gelişmiş örneği, Edirnekapı Mihrimah Camii'ne Sami Efendi tarafından yazılmış olanıdır. 8. Kitabeler. Cami, tekke, mektep, medrese, han, çeşme, hamam, sebil, kütüphane gibi herhangi bir abidenin ekseriya dış, ba-zan da iç cephesinde yer alan veya nişan taşı, mezar taşı gibi bir dikilitaş üzerindeki yazılar hakkında bu tabir kullanılmaktadır. Çoğunlukla, bulunduğu bina veya adına dikildiği şahısla ilgili bilgiler ihtiva eden kita-belerin metinleri devrin şairlerince kaleme alınır, sonra da bir hat üstadına yazdırılır. Manzumenin son bir veya iki mısraında o yılın tarihi düşürülür.

Resim
Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin sülüs-nesih hilye-i saadet levhası (İÜ Ktp., ibnüle-min, nr. 3-761)

Her biri sayı olarak ayrı değer taşıyan Arap asıllı harflerin (bk. EBCED) tarih mısraında toplandığı zaman kitabenin hicri tarihini göstermesi, bunun eksik veya fazlasının bir üstteki mısra-da giderilmesi manzumenin şairinin yeteneğini ortaya koyar. Kitabeler ekseriya mermere kabartma şeklinde oyularak hazırlanır. Kuşak yazılarında olduğu gibi kitabeler de koyu renkli zeminde varak altınla kaplanabilirse de dış tesirlere çok uzun zaman dayanmaz. Bir saçak altında yer aldığı için iklim tesirlerinden korunan bazı kitabelerin de çiniye nakşedildiği görülür. Celi sülüs ve bilhassa Türkçe kitabelerde harekesiz olması dolayısıyla celi ta'lik en çok kullanılan yazı türüdür. İstanbul'un en muhteşem eski kitabesi, Fatih Sultan Mehmed devri hattatlarından Ali b. Yahya es-Sufi'nin Bab-ı Hümayun'a yazdığı üst tarafı müsenna olarak tanzim edilmiş 883 (1478) tarihli celi sülüs şaheseridir.

Son iki asrın olgunluğa ermiş hat anlayışına göre celi sülüste Mustafa Rakım'dan (Fatih Camii hazire kapıları ve çeşme üstü), celi ta'likte Ye-sari Mehmed Esad Efendi'den (Üsküdar Hacı Selim Ağa Kütüphanesi ve Fatih Türbesi içi) itibaren kitabelerin en güzel örneklerine yine İstanbul'da rastlanır. Bilhassa Yesarizade Mustafa İzzet Efendi celi ta'likle latif kitabeler bırakmıştır. Sami Efendi'nin de Bahçekapı'daki Yenicami Se-bili'ne yazdığı celi sülüs kitabe, kendisinden sonra gelen hattatlara bu hususta rehber olmuştur.

9. Resmi yazılar:

Hazırlandığı sırada hangi padişah tahtta bulunuyorsa onun tuğrasını taşıyan ferman, berat ve menşur, mülknane, name-i hümayun gibi örnekler eskiden tomar halinde yahut katlanmış olarak saklanırken yakın zamanlardan itibaren bir resim gibi duvarları süslemeye başlamıştır.

Bu yazılar, hat ve bezeme sanatı bakımından kısaca değerlendirildiğinde şunlar söylenebilir:

Gelişmesini ağır ağır sürdürerek Fatih Sultan Mehmed döneminde ilk tekamülünü tamamlayan tuğra, devletin haşmetine uygun olarak Kanuni Sultan Süleyman devrinde klasik görünüşünün en mükemmel şeklini bulmuştur. Görülebildiği kadarıyla, altın mürekkebi kullanılarak tuğra çekilip bunun kıyılarının is mürekkebiyle tahrirlenmesi, hatta tuğranın arasındaki boşlukların tezhiplenmesi de Fatih'le başlamaktadır. Bu eserlerin tezyininde XVII. asrın başlarına kadar tezhip sanatının bütün hünerlerinin gösterildiği, hatta zaman zaman tuğranın gelin duvağı misali bezemelerle örtüldüğü muhteşem bir dönem süregelmiştir. XVII. yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak tezhip ağırlığı tuğrada zaman zaman görülmüş, XVIII. yüzyılda tezyinatta Batı tesiri başladıktan sonra tuğranın şekli de tezhibi de süratle bozulmuştur. Mustafa Rakım'ın getirdiği ölçülerle XIX. yüzyılın başından itibaren bir orantı şaheseri haline dönüşen tuğranın artık tezhiplenmesine de gerek duyulmamış, yerine göre Batı tesiri altında güneş ışınlarının yayılmasını tasvir eder gibi bol altınlı bezemeye yer verilmiştir. Rakım'ın başlattığı yeni tuğra şekli, abide kitabeleri üstüne konulan tuğralarda sıkça görülür. Divan-ı Hümayun'dan sadır olan evrakta ise nadiren rastlanır. Tuğranın en güzel, tezhipsiz sade örnekleri II. Abdülhamid devrinden Osmanlılar'ın sonuna kadar çekilmiştir.

Osmanlı Devleti'nin ilk asırlarında resmi belgelerde kullanılan hat cinsi tevki' yahut rika' ile sınırlıdır ve bu sebeple rahat okunur. İran'ın kadim ta'lik hattının ilhamıyla Osmanlı divanisi XV. yüzyıl sonralarında, bunun celi divani adıyla anılan harekeli ve ihtişamlı şekli de XVI. yüzyıl da İstanbul'da teşekkül etmiş, bu sanatlı ve zor okunan yazılarla devlet yazışmalarının herkesçe okunabilmesi önlenmiş, ayrıca bir kanal şeklinde ilerleyen ve sonunda yükselen satırlardaki girift yazının arasına herhangi bir harf veya kelime ilave edilerek sahtekarlıkta bulunma ihtimali de bertaraf edilmiştir. Her iki yazının en mükemmel ve kaideli devri XIX. yüzyılda başlamıştır. Hattatların yazdıkları eserlere imza koymaları en tabii hakları olmakla beraber Divan-ı Hümayun'dan sadır olan bu gibi gözde evrakın tuğrasında da yazı kısmında da katip imzası hiçbir vakit görülmez. Hatta bunları yazan hattatlara, divani ve celi divaniyi Divan-ı Hümayun dışında kallanamayacakları hususunda yemin ettirildiği rivayet olunur.

Ferman, berat ve menşurlarda tuğra, divani ve celi divani yazıları için siyah, la'l (kırmızı), yeşil ve mavi mürekkeplerin, ayrıca altın mürekkebinin satırlara göre kullanılması, bu iki yazı nevinden hangisiyle yazılacağı, zeminin zerefşan bırakılması gibi hususlar Osmanlı teşrifatına göre özel manalar ifade etmektedir. Ancak devletin itibarını en muhteşem şekliyle gösteren bu vesikalar hakkında hat ve tezyinatı bakımından şimdiye kadar ciddi bir araştırma yapılmamıştır.
Yukarıda sıralananlar dışında hat sanatı İslam tarihi boyunca ağaç, deri, mühür, yüzük, meskukat, seramik, kandil, miğfer üstü, kılıç üstü gibi çok değişik sahalarda uygulanmaya çalışılmış, ancak bunların büyük bir kısmında hattın kalemden çıkmasındaki güzellik kaybolmuştur.

Osmanlıların son devrinde mimari, musiki ve tezyini sanatlar Batı tesiriyle soysuzlaşırken hat sanatında bir gerileme olmamıştır. Bu durum, bünyesine tesir edebilecek benzeri bir sanatın Avrupa'da bulunmayışı, üslup sahibi hattatlar elinde usta-çırak esasına göre sağlam kaidelerle nesilden nesile intikali ve zamanla kendi bünyesi içinde yenilenme kabiliyetine sahip oluşu şeklinde özetlenebilecek üç sebebe bağlanabilir. Harf devriminden sonra hızlı bir unutulma dönemine giren hat sanatının bugün az sayıda meraklısı bulunmaktadır. Yeni nesillerin bu sanata uzak oluşuna mukabil Batı'nın gittikçe artan ilgisi garip bir çelişkiyi gözler önüne sermektedir. Hat sanatı, günümüzde İslam dünyasında sanat, kültür ve siyaset sahalarında yaşanan buhran ve huzursuzluklara paralel olarak geçmişteki ihtişamını kaybetmiş görünmesine rağmen tarihi bir zaruret ve ihtiyaçtan dolayı Türk sanatındaki yerini koruyabilmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir