Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlı Devleti'nin Son İki Yüzyılında Eğitim

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlı Devleti'nin Son İki Yüzyılında Eğitim

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 18:48

OSMANLI DEVLETİ'NİN SON İKİ YÜZYILINDA (BATILILAŞMA SÜRECİNDE) EĞİTİMDEKİ GELİŞMELER

Eğitim, bilim, sanat ve genel anlamıyla kültür bir milletin bilincidir.
Eğitim ayrıca bu bilinci oluşturan ve nesillerden nesillere ulaştıran çalışmaların adıdır. Bir milletin varlığı, başarısı, dirlik ve düzeni kültürel değerlerinin gücü ve eğitimdeki başarısıyla ölçülür.

Tarih boyunca her toplumda eğitim, bireysel, toplumsal ve siyasal hedeflerin odak noktasını teşkil etmiştir. İnsanlar yaratılış özellikleri, yetenekleri ve eğilimleriyle birbirinden farklıdırlar. Bu farklılıklara ilave olarak dil, din, etnik menşe, değer hükümleri, bilgi birikimi, teknolojik seviye, üretim tarzı ve tüketim alışkanlıkları,.iletişim ihtiyaç ve imkanları ve hayata bakış tarzları, dünya görüşleriyle (paradigmalarıyla) farklılıklar göstermesi, insanlık aleminin temel özelliklerinden biridir. Eğitim doğrudan doğruya bu farklılıkları besleyen, geliştiren yatay ve dikey olarak yaygınlaştırıp derinleştiren, kimi zaman ise azaltıp, zayıflatan, etki gücüne sahip bir süreç olarak görülmüştür.

İnsanın doğuştan getirdiği özelliklerini değiştirmede eğitimin gücü tartışılabilirse de, yeteneklerin geliştirilmesinde, eğilimlerin yönlendirilmesinde bilgi birikiminin aktarılmasında, eğitimin gücü ve etkisi tartışmasız bir gerçektir. Eğitimin böyle bir güce sahip olması, onu devlet siyasetinin tarih boyunca temel unsurlarından biri yapmıştır. Toplumları yönetenler, tarih boyunca yönetim tarzının adı her ne olursa olsun, kendi tasavvurlarına uygun bir toplum hayatı şekillendirmeyi siyasetlerinin en temel amacı olarak görmüşler, bunun gerçekleşmesi için de, eğitim ve öğretim imkanlarını öncelikle kullanmışlardır.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİ'NİN SON İKİ YÜZYILINDA (BATILILAŞMA SÜRE

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 18:49

Osmanlı Devleti ilk dönemlerden itibaren bu amaçla eğitime büyük önem vermiş, örgün ve yaygın eğitim alanlarında çok önemli ve kalıcı çalışmaları başarıyla uygulamıştır. Osmanlı Devleti'nin eğitim alanında yaptığı başarılı çalışmalar, 17. yüzyıldan itibaren çok değişik iç ve dış sebepler sonucu duraklamış ve gittikçe başarısızlığa düşmüştür. Eğitimdeki başarısızlığın sebeplerini Katip Çelebi (1609-1659) şöyle ifade ediyor: "Müslümanlar eşyanın hakikatlerini bilmek önemlidir" diyerek Emeviler (661-750) devrinden itibaren "ulum-u evail"i Arapça'ya tercüme ettiler... Aklı müstakim ve fıtratı selim olan sağduyu sahipleri her asırda bu kitapları okuyup tahsil etmekten geri kalmadılar.

Tahkik ve kitap yazmak alanında her zaman hikmet ile şeriatın arasını cem' eden ve bağdaştıran muhakkik alimlerin eserleri meşhur olmuştur.

Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan Sultan Süleyman Han (1556) zamanına kadar hikmet ile şeriat ilimlerini cem eyleyen muhakkik alimler şöhret bulurdu. Daha sonra gelenler hikmet derslerini "Bu dersler felsefiyattır" diyerek kaldırıp (onların yerine) yalnız dini konuları ihtiva eden dersleri koydular. Yalnız bunlarla yetinmek makul olmadığı için, o tarihten itibaren ne şeriat kaldı ne de hikmet." Bu gerileyişin farkına varan devlet adamları ve seçkinler her alanda öncelikle Islahat ve Tanzimat çalışmalarıyla, dünyadaki gelişmelere ve yeniliklere uyum sağlamak için arayışlara girmişlerdir.
Osmanlı Devleti'nde yenileşme arayışları, Şark meselesinin başladığı yıllarda, öncelikle askeri alanlarda başlamış, idari, sosyal, ekonomik, kültürel ve eğitim alanlarında yapılan birbirini takip eden reformlarla devam etmiştir. Batılılar Osmanlı'daki değişme ve gelişmeleri genel bir anlatımla şark meselesi olarak ifade ederken, Osmanlılardaki bu değişmeler ve gelişmeler ise Batılılaşma olarak adlandırılmıştır.

Günümüzde Batılılaşma (Garplılaşma) tabiri, genel olarak Batı ülkeleri dışında kalan toplumlarda, özel olarak da Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Batı'nın ulaştığı sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel hareketlere ulaşmak için yapılan çalışmaları ifade etmek için kullanılmaktadır.
Bazı araştırmacılar Batılılaşma kavramı yerine çağdaşlaşma, asrileşme ya da muasırlaşma veya modernleşme kavramını kullanmayı uygun görüyorlarsa da, çağdaşlaşma Doğu-Batı farkı olmaksızın bütün toplumlar için geçerli bir harekettir ve farklı toplumların birbirlerinden bazı sosyal ve kültürel müesseseleri alması şeklinde bir hareketi anlatmaktadır. Ayrıca modernleşme ve çağdaşlaşma kavramları Batılılaşma kavramında olduğu gibi kültürel ve sosyal değer ifadelerinden daha çok teknik, teknolojik, prodoktif, rantabl, rasyonel gibi ilk bakışta herhangi bir manevi değer ifade etmeyen, nispeten nötr ve daha çok maddi değişme ve gelişmelere yönelik bir anlam taşımaktadır. Bu anlamda çağdaşlaşma veya modernleşme kavramları yenileşme ve değişme hareketlerinin vazgeçilmez olanıdır; bütün milletler için söz konusu olup tarihin bütün devirlerinde görülen bir olgudur. Bu bakımdan Türk tarihinde özellikle Tanzimat'tan günümüze kadar yapılagelen değişiklik ve yenilikler için çağdaşlaşmadan çok Batılılaşma deyimi uygun düşmektedir.

Batılılaşma hareketinin en yoğun bir şekilde tartışıldığı II. Meşrutiyet döneminde kendilerinde Garpçılar adını veren bir grup ortaya çıkmıştır ki bunlar konu üzerinde her alanda yoğun bir tartışmayı başlattıkları gibi daha sonra kurulan Cumhuriyet'in resmi ideolojisine önemli ölçüde katkıda bulunmuşlardır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik, askeri ve idari bakımdan sıkıntılarla karşılaştığı ilk yıllarda yapılan çalışmalar Batılılaşma hareketi olmayıp, ıslahat hareketi olarak başlamıştır. Genç Osman (1618-1622) IV. Murat (1623-1640) dönemlerinde yapılan çalışmalar, Batı'nın taklidi gibi bir düşüncenin tamamen dışında, karşılaşılan meselelerin çözümünde bütünüyle kendi iç dinamiği içinde çözümler bulma arayışındadır. Koçi Bey Risalesi'nde, Katip Çelebi'nin Mizanü'l-Hak adlı kitabında ileri sürülen çözüm önerileri, kendi değerlerini ihya ve yenileşme arayışını göstermektedir. Bu süreç daha sonraki dönemlerde de bir süre devam etmiştir. "Geçmişe dönük reform geleneği, on dokuzuncu yüzyılda Batılılaşma yanlısı diğer reformcuların çabalarını dengeleyici bir güç olarak etkisini koruyordu; nitekim bunun izleri 1839'daki Gülhane fermanının ifade tarzında ve çeşitli devlet adamlarının düşüncelerinde açıkça görülebilir."

Bu dönemde her alanda yapılmak istenilen ıslahat çalışmalarında, diğer devletlerin olumsuz tutumları gecikmelere, tereddütlere ve duraksamalara yol açmış ve bu çalışmaların başarıya ulaşmasını sınırlandırmıştır.
Küçük Kaynarca Antlaşması'nın yapılışından hemen sonra, I. Abdul-hamit (1774-1789) ve arkasından halefi III. Selim (1789-1807) Osmanlı Devleti'ni yenileştirmeye çalıştılar.

Bu yenileşme sürecinde, Osmanlı dünyasında özellikle Türk ve Mısırlı aydınlar, daha I. Abdulhamit yaşarken yapılmakta olan bu yeniliklerin İslam düşüncesine de uygun olabileceğini ifade etmeye çalıştılar. Ancak bu aydınların sayısı yeterli değildi ve düşüncelerine yeterince kulak veren olmadı.

Bundan sonraki safhadaki gelişmeler ise Osmanlı devlet adamlarının ve aydınlarının Batı ile yakından ilgilenmesi biçiminde ortaya çıkmıştır. Damat İbrahim Paşa tarafından Paris'e elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi'ye verilen talimatta, "Fransa'nın vesait-i ümran ve maarifine dahi layıkıyla kesb-i ıttıla ederek kabil-i tatbik olanların takriri" ifadesi dikkat çekicidir. Daha sonra nitelik ve nicelik bakımından gelişerek devam eden bu ilişkiler sonunda, Batı'da karşılaştıkları değişik sosyal ve kültürel yapıdan etkilenen Osmanlı seçkinleri zihniyet ve davranış değişikliğine uğramışlardır. Zaman içinde bu seçkinler, kendilerini toplumun diğer unsurlarının önünde görmüşler ve öteki kesimleri eğitme, yönlendirme ve değiştirme vazifesini kendilerinde görmüşlerdir. Zihniyet alanında meydana çıkan bu değişme ile birlikte sanattan edebiyata, giyimden mimariye kadar Batılılaşma yanlısı bir değişme meydana gelmiştir. Ahmet Mithat Efendi Osmanlı toplumunda en çok kullanılan kelimenin "alafranga" olduğunu belirtirken buna işaret etmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta Batı yanlısı bu değişime olumlu değer atfedilme-sidir. Batılılaşmayı reddeden ve onun sosyal yapı içerisinde çok önemli sorunlar meydana getireceğini ileri süren seçkinlerin genel seçkin kitlesi içerisinde ve devlet yönetiminde oranlarının çok düşük bir seviyeye inmiş oldukları görülmektedir.

Bu konuda vereceğimiz şu iki örnek konuyu açıklaması bakımından dikkate değer niteliktedir:

Osmanlı Devleti'nde elçilik ve maarif nazırlığı gibi görevler yapan, Cemiyet-i İlmiyeyi Osmaniyye'nin kurucularından, Mecmua-i Fünun'u yayınlayan Münif Mehmet Paşa ve arkadaşları bir kütüphane kurmak için bağış kampanyası düzenlerler. Bu kütüphane için beş üst düzey Osmanlı yöneticisi kitaplarını bağışlamışlardır. 126 cilt eser içinde Bacon, Shakespeare, Montesquieu, Adam Smith ve La Fontaine'in kitaplarına kadar Batılı yazarlarca kaleme alınmış kitaplar bulunmasına karşılık İbn Haldun'un Mukaddimesi ile Kavaid-i Osmaniyye dışında hiçbir yerli ve Doğu eserine rastlanma-maktadır. Halbuki o dönemdeki devlet adamları ve her alandaki seçkinler Arapça, Farsça ve Osmanlıca yazılmış kitapları okuyup anlayacak bir eğitimden geçmişlerdi. Daha sonraki dönemlerde yetişecek olan aydınlar ise isteseler de Arapça ve Osmanlıca yazılmış kitapları anlayacak durumda değillerdir.

Batılılaşma cereyanından en çok etkilenen kurumlardan biri de Tıbbiye olmuştur. 1847'de Tıbbiye'yi ve Üsküdar'da bir hastahaneyi ziyaret eden ve müşahedelerini hayretle anlatan Mac Farlane Tıbbiye'nin kütüphanesini görünce "Çoktan beri bu kadar düpedüz materyalizm kitaplarını toplayan bir koleksiyon görmemiştim. Genç bir Türk doktoru oturmuş, dinsizliğin el kitabı olan Systeme de la nature'ü (Baron d'Holbach'in eseri) okuyordu. Raflar Fransız devrimcilerinin özellikle materyalistlerin kitaplarıyla doluydu" demektedir.

Osmanlı devlet adamları ve seçkinlerinde zaman içinde meydana çıkan bu zihniyet değişimi, sanat, edebiyat ve eğitim alanında oldukça etkili sonuçlar doğurmuştur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİ'NİN SON İKİ YÜZYILINDA (BATILILAŞMA SÜRE

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 18:49

EĞİTİMDEKİ GELİŞMELER

Osmanlı Devleti'nin çağdaş gelişmelere uymak ihtiyacını duyarak giriştiği ıslahat çalışmaları arasında eğitim ve öğretim kurumları alanındaki çalışmaların büyük bir yeri ve önemi vardır. Bilindiği gibi, 1839'dan önce eğitim ve öğretim yerleri, dini derslerin ağırlık taşıdığı, geleneksel öğretim metotlarını uygulayan kurumlardı. Ülke genelindeki yaygınlığı ve her kesimden insanların gidebileceği sıbyan mektepleri, bugünkü anlamda ana sınıfı ve ilköğretim, medreseler ise, orta ve yüksek öğretim kurumlarının işlevini yapıyorlardı.

Katip Çelebi'nin 16.-17. yüzyılın öğretim kurumları için tespit ettiği felsefi ilimleri program dışına çıkarılması sonucu ortaya çıkan anlayış neticesinde değişen ve gelişen şartlara göre, medreselerde okutulan derslerin müfredatının geliştirilemeyişi, genel ve özel öğretim metotlarındaki hataların giderilemeyişi, öğretim elemanlarının tayininde ilk yıllarda tespit edilmiş kurallara uyulmayışı gibi sebepleri de öğretim kurumlarındaki gerileyişin sebepleri arasında sayabiliriz. Öğretim kurumlarını içine düştüğü başarısız ortamdan kurtarmak için ıslahat çalışmaları her dönemde düşünülmüş, özellikle müfredat ve öğretim metotlarının ıslahı arayışları, 1839-1908 yılları arasında daha belirgin bir şekilde sürmüştür. Ancak bu arayışlar, eski öğretim kurumlarının ıslahı yerine, bu kurumlara dokunulmadan, onların yanı sıra yeni tip mektepler ve Azınlıkların okullarından ayrı ve yeniden açılan yabancı mekteplerin ülkenin her yerinde hızla nicelik ve nitelik bakımından gelişmesiyle sonuçlanmıştır. Medreselerin ıslahı ise, 1908'den sonraya kalmıştır.

Son yüzyılların (Rönesans'tan sonra) bütün dünyada getirdiği problemler arasında formel eğitimle ilgili olanları her toplumu oldukça derinden etkilemiştir. Osmanlı Devleti'nin son yüzyılında çözüm getirilmesi gereken eğitim problemlerimizden çoğunun, Batılılaşma problemiyle eşzamanlı olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Batılılaşma konusunda ne kadar mesafe alındığı, hangi kalitenin yakalandığı bir yana, eğitimin niteliği, fert ve toplum ihtiyaçlarımıza ne kadar cevap verdiği, kültürel mirasımızı koruyarak geliştirip yeni nesillere ulaştırılması gibi, eğitimin genel amaçlarının gerçekleşmesi konularındaki tartışmalar günümüzde de devam etmektedir.

Tanzimat'ı birçok alanda yeniliklerin başlangıç noktası olarak gören tarihi anlayışın devamı olarak, modern eğitim faaliyetlerinin de başlangıcını bu dönem oluşturuyor gibi görülmektedir. Aslında, bilindiği gibi, hiçbir sosyal hadiseye bu kadar net bir başlangıç noktası vermek doğru değilse de, rüştiyelerin açıldığı tarih olan 1838 (1839) Tanzimat dönemi eğitiminin daha önceki dönemlere göre farklılıklarını başlatmıştır, denilebilir.
Tanzimat sonrası eğitimdeki gelişmelere girmeden, önceki eğitim kurumlarını kısaca tespit etmek yerinde olacaktır.

Tanzimat'tan kısa bir süre öncesinde Osmanlılar'daki öğretim kurumlan şunlardır:

1- Din ilimleri öğretimi yapan okullar: Sıbyan Mektepleri (Anaokulları, İlkokullar), Medreseler (Orta ve Yüksek Öğretim Okulları).

2- Askeri ve teknik okullar: Mühendishane-i Bahri-i Hümayun (1773), Mühendis-hane-i Berri-i Hümayun (1793), Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-ı Ma'ınure (1826), Mekteb-i Ulum-i Harbiyye (1834), Muzika-i Hümayun (1834).

3- Genel öğretim kurumlan: Rüştiyeler (1838-9), Mekteb-i Ulum-i Ede-biyye (1839), Mekteb-i Maarif-i Adliyye (1838). Bunların dışında saray ve ordu eğitim kurumlan olarak, Osmanlıların ilk asırlardan beri devam eden Enderun Mektebi ve Acemi Oğlanları Mektebi vardı.

Bu okullardan sıbyan mektepleri, medrese geleneğinin büyük bir ölçüde devam ettirildiği okullardı. Bir çok açıdan, eğitim tarihçilerimiz tarafından olumsuz eleştiriye maruz kalmışlarsa da bunun sebeplerini yalnızca bu kurum içinde aramanın yanlış olduğunu düşünmekteyiz. Zira, dönemi değişik bakış açılanyla ele alan araştırmacılardan bazılanna göre de sıbyan mektepleri devirlerinin ihtiyacını karşılayan, mimari yapısı bakımından mahalle dokusuna uygun hatta çağın geneli göz önüne alındığında nitelikli okullardı.

Fakat, daha sonraları medrese geleneğindeki aksamaların doğrudan bu kurumu da etkilediği ve Tanzimat sonrası ilk öğretimiyle uzlaşamadığı görülür.
Sıbyan mekteplerini ve medreseleri ıslah etmek için yapılan teşebbüslerde, 1914 yılına kadar belirgin bir başarı elde edilememiştir. Özellikle ders ve müfredat programlarının geliştirilen ilmi ve pedagojik esaslara uygun olarak yeniden düzenlenmesi, çağdaş düşünce ve ilim zihniyetiyle yetişmiş, mesleki ehliyete sahip öğretmen ve yönetici kadroların oluşturulması, çağdaş usul, imkan ve şartlarda eğitim ve öğretim yapan okulların ülke çapında yaygınlaştırılması gibi maarifin en temel meselelerinde ihtiyaçlar ölçüsünde ilerleme kaydedilememiş; ayrıca eğitimde genel ve özel öğretim metotları geliştirilememiştir.

Batılılaşma hareketi bakımından Osmanlı tarihinin dönüm noktası olan Tanzimat Fermanı'nda maarif konularına dair herhangi bir ifade yer almazken 1856'da çıkarılan Islahat Fermam maarif meselelerine büyük ölçüde önem verilmesini öngörmekteydi. Bunun en önemli sonucu, Meclis-i Vükela'ya dahil bir nazırın yönetiminde Batı maarif sistemine uygun bir kuruluş olan Maarif-i Umumiyye Nezaretinin teşekkülü olmuştur (17 Mart 1857).

1869'da eğitim ve öğretim meselelerinin çözümü için Maarif Nazın Saffet Paşa'nın gayretiyle Maarif-i Umumiyye Nizamnamesi hazırlandı (1 Eylül 1869) ve bu alanda nelerin yapılması gerektiği tespit edildi. Büyük ölçüde Fransız maarif sistemi esas alınarak düzenlenmiş olan nizamname; ilköğretimde mecburiyeti öngörmesi, genel öğretimi Batı ölçülerine göre kademe ve derecelere ayırması, çağdaş esaslara uygun öğretim ilke ve yöntemleri koyması, öğretmenlerin mesleklerinde yenilenmelerini sağlayıcı mali ve idari tedbirlere işaret etmesi, halkın maarifin harcamalarına katkıda bulunmasını gündeme getirmesi, kızların eğitimine önem vermesi gibi yönleriyle eğitim ve öğretim meselelerini modern bir yaklaşımla ele almış ve çözümler ileri sürmüştür.

Maarif-i Umumiyye Nizamnamesi Darülfünun meselesini ciddi bir şekilde ele alarak bu kuruluşun açılması, işleyişi, süresi, bölümleri, dersleri, idari ve akademik yapısı, öğretim dili, kütüphanesi, bütçe işleri gibi konularda ayrıntılı hükümler koydu. Ayrıca bir özel yönetmelik hazırlanmasını öngören nizamnamede bu üniversiteye Darülfünun-ı Osmani adı verildi. Batı'daki örneklere uygun olarak tam bir üniversite hüviyeti taşıması için gerekli olan hemen bütün esasları tespit edilen Darülfünun-ı Osmani, 20 Şubat 1870'te Maarif Nazın Saffet Paşa'nın yaptığı bir konuşma ile öğretime başladı. Açılış derslerini Darülfünun müdürlüğüne tayin edilen Hoca Tahsin Efendi Türkçe, Cemaleddin-i Efgani Arapça ve Aristokli Efendi Fransızca olarak verdiler.

Osmanlılarda Batılılaşma gayretlerinin en önemli alanlarından olan modern yüksek öğretim kurumlarının açılması kadar yaşatılmasında da büyük güçlüklerle karşılaşılmıştır. Bunların en başta geleni, orta öğretimden mezun olan öğrencilerin azlığı ve iyi yetişmemiş olarak yüksek öğretim kurumlarına gelmesiydi. Bu eksikliği kapatmak üzere Darülfünun'da hazırlık sınıfları açıldı. Ancak ders kitapları ve öğretim dili gibi birçok konuda zorluklarla karşılaşan Darülfünun-ı Osmani kısa bir süre sonra kapatılmıştır. (1872) Darülfünun, Maarif-i Umumiyye Nizamnamesinde öngörüldüğü şekilde Batılı anlamda gerçek bir üniversite olamamıştır. Bu yüksek öğretim kurumunun, Efgani'nin açılışta yaptığı ve dine aykırı ifadeler taşıdığı iddia edilen konuşması yüzünden, ajanca Hoca Tahsin Efendi ve Münif Mehmed Paşa gibi hocaların dersleri, deney ve uygulamalarıyla talebelere zararlı oldukları gibi gerekçelerle kapatılmasından sonra 1900'de ikinci defa açılışına kadar bugünkü anlamda bir üniversite kurulamamıştır.
Hangi sebeple olursa olsun, büyük ümitlerle ve Batı modeli esas alınarak kurulmuş bulunan bu yüksek öğretim kurumunun kapatılması büyük bir talihsizlik olmuştur. Buna karşılık aynı yıllarda açılan Galatasaray Sultanisi ve Robert Kolej Batı'daki gelişmeleri de takip ederek aralıksız öğretime devam etmişlerdir. Medrese mezunlarının gidebileceği modern anlamda bir yüksek öğretim kurumu ıslahat imkanları bulunmasına rağmen kapatılırken, yabancı ülkelerin doğrudan açtıkları veya destekledikleri okulların devamlı bir gelişme göstermesi medrese öğrencilerinin yavaş yavaş bu okullara ilgi göstermelerine yol açmış, zamanla Osmanlı idare, ilim ve kültür hayatına bu okullardan mezun olanlar hakim olmuştur.

Maarifte birlik ve bütünlüğü sağlamak amacını da taşıyan ve 1851'de kurulan Encümen-i Daniş'in, Cevdet Paşa'nın çizdiği programa göre Batı'daki gelişmeler doğrultusunda ilmi araştırmaları' teşvik etmek, dil, tarih ve edebiyat alanlarında yeni eserlerin yazılmasını sağlamak gibi müspet gayeleri vardı. Zamanın tanınmış ilim adamlarının üyesi olduğu bu encümende ayrıca Avusturyalı tarihçi Joseph Von Hammer, İngiliz dil alimi James Redhouse gibi yabancı kişiler de bulunuyordu. Bu encümenin en büyük eseri Cevdet Paşa'nın yazdığı tarih olmuştur. Cevdet Paşa bu eserinde geçmişteki bütün başarısızlıkları başlıca iki sebebe bağlamaktadır. Bunların ilki devlet adamlarıyla ulemanın cehalet ve zaafları, ikincisi de şuursuz ve ölçüsüz bir Batılılaşma siyasetidir. Cevdet Paşa'ya göre Osmanlı Devleti'nin yaşaması ve gelişmesi ne yeniliklere karşı direnme, ne de Batı'nın körü körüne taklidiyle gerçekleşebilir. Önemli olan, Batı'dan alınacak yeni ilmi ve teknolojik imkanlarla Osmanlı kültürel ve tarihi şahsiyetini koruyup güçlendirmeyi başarmaktır. Bu görüşü Namık Kemal'den Ziya Gökalp'e kadar birçok fikir adamı da savunmuştur.

Cevdet Paşa'nın önemli görevler üstlendiği Encümendi Daniş bazı faydalı çalışmalara öncülük etmekle beraber uzun süre yaşamamış, buna mukabil, Batılılaşma'da ölçülü olma, milli, tarihi benliği ve değerleri yaşatarak Batılılaşma düşüncesinden yana olan Cevdet Paşa'ya karşı Batılılaşma'da radikal anlayışı temsil eden Münif Mehmed Paşa'nın gayretleriyle Cem'iyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye kurulmuştur. Avrupa tabiat felsefesine ve Fransız materyalizmine ilgi gösteren kişilerin temsil ettiği bu kurum, yabancı bir ilim adamını bile şaşırtan materyalist kitapların ve görüşlerin Tıbbiye'nin öncülüğünde Osmanlı aydınları arasında yayılmasını sağlamıştır. Cem'iyyet-i İlmiyye-yi Osmaniyye 1862'de Münif Mehmed Paşa'nın yönetiminde Mecmua-i Fünun'u çıkarmaya başlamıştır. Halka açık dersler verilmesi ve bir darülfünun kurulması fikri bu cemiyetten çıkmıştır. 1864'te maarif nazırının başkanlığında kurulan, ilmi ve idari iki daireden oluşan Meclis-i Kebir-i Maarifte Rum, Ermeni, Katolik, Protestan, Musevi cemaatlerinden seçilmiş üyeler de bulunuyordu. Ayrıca Münif Mehmed Paşa başkanlığında Tercüme Odası kurulmuştur. Laik eğitim yoluyla Osmanlı milletler topluluğunun korunabileceğini ileri süren Fransız Eğitim Bakanı Victor Duruy Osmanlı eğitimi hakkında 1867'de bir rapor hazırladı. Bu raporda orta ve yüksek öğretim seviyesinde milletlerarası kurumlar açmak, genel kitaplıklar kurmak, fen, tarih, hukuk ve idarecilik alanlarında dersler okutacak bir yüksek okul açmak gibi teklifler bulunuyordu. Galatasaray Sultanisi de bu fikirlerin ürünüdür. İlk açılan Darülfünun'un kapatılmasından sonra 1873'te Sava Paşa'nın müdür olduğu dönemde Galatasaray Sultanisi'nin bünyesinde edebiyat, fen ve hukuk bölümlerinin tesis edildiği görülüyor. Açılan bu yüksek kısımda özellikle hukuk alanında öğretim dili olarak kullanılan Fransızca yetersiz kalmış, büyük tartışmalara sebep olmuş, zamanla Galatasaray bünyesinde açılan yüksek öğretim kısmı da kapatılmıştır.

M. Ali Ayni'nin "Darülfünun Tarihi"nde belirttiğine göre, "Bizde ef-kar-ı atika ashabıyla teceddüt ve ıslahat isteyenler ve Avrupa medeniyetini iltizam edenler arasında temadi eden muhalefetten bu darülfünun meselesi de hissesini almıştır."

Abdulaziz döneminde (1861-1876) Tanzimat sonrası başlayan gelişmeler doğrultusunda yabancı okulların açılmasına ve medreselerden ayrı mekteplerin açılmasına devam edilirken medreselerin ıslahı yönünde bir çalışmayı göremiyoruz.

Batı'daki gelişmeleri yakından takip eden, eğitim ve öğretimin bu gelişmelerdeki rolünü çok iyi anlayan II. Abdulhamid'in saltanat (18761909) döneminde maarifte Batılılaşma yönünde önemli ilerlemeler kaydedilmiş; genel hizmetler, askerlik, tıp, dişçilik, hukuk, ziraat, ticaret, maliye, kadastro, evkaf, mühendislik, el sanatları, gümrük, öğretmenlik, polislik, çıraklık ve zamanın ihtiyaçlarına göre daha başka alanlarda İstanbul ve taşrada pek çok okul açılmıştır. O döneme kadar açılan yüksek okulların başarısızlığının ve kapanmalarının başta gelen sebebi olan orta dereceli okullardan yetişen öğrencilerin azlığı ve kalitelerinin düşüklüğü meselesine ilk defa Abdulhamid devrinde çözüm aranmış, kızların öğretimine ağırlık verilerek ilk ve orta dereceli kız okullarının sayısı arttırılmıştır. Bu dönem maarif politikasının önemli özelliği, Tanzimat dönemindeki itidaldan uzak Batılılaşma gayretlerinin giderek durulması, daha soğukkanlı, ölçülü ve milli bir tavır takınılması, bilim ve teknik alanlarında Batı'dan mümkün olduğunca çok faydalanılması yanında siyasi, fikri ve sosyal alanlardaki Batılılaşma'da ihtiyatlı davranılması, öğretim kurumlarında milli kültür, gelenek ve değerlerle birlikte çağdaşlaşma yoluna gidilmeye çalışılmasıdır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİ'NİN SON İKİ YÜZYILINDA (BATILILAŞMA SÜRE

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 18:49

II. Meşrutiyet ve Eğitim (1908-1920)

Bu dönemi bir önceki dönemden farklı kılan, eğitimin bu dönemde, siyasetten zaman zaman bağımsız olarak, eğitim üzerine teoriler üretecek olan maarif ve fikir adamları tarafından ele alınmaya başlanmış olmasıdır. Bu bize, artık bu zaman dilimi içerisinde eğitimin içtimai olayların kıyısında köşesinde diğer sorunlara eklenmiş bir sorun olarak değil de başlı başına bir sorun olarak görülmeye başlandığı ipucunu vermektedir. I. Meşrutiyet ve daha öncesinde eğitim daima bir yan sorun olarak ele alınmakta idi. Bu tarz bir eğitim anlayışı II. Meşrutiyet'te yerini, eğitimi bir sistemin tümü olarak gören ilim ve fikir adamlarının teorileriyle yer değiştirmiştir. Bu zaman dilimi içerisinde yalnızca okul binaları yapmanın, beklenilen insan tipini oluşturmaya yetmediği anlaşılmış, ders programları ve okutulan derslerin içeriği de tartışma mevzuları arasına girmiştir.

Programların ilmi bir disiplin içinde tartışılması zemininin oluşturulmasında bir ekol olarak nitelendireceğimiz Satı Bey, içerisinde yapılanları da yetersiz bulduğu bir makalesinde bu döneminin eğitim özelliklerini şöyle sıralar:

"Fransa rical-i maarifinden birisi 'yarınki Fransa bugünkü mekteplere de hazırlanıyor" demiş idi. Biz de buna kıyasen 'yarınki Osmanlılık bugünkü mekteplerde hazırlanacak' diyebiliriz ve bundan şöyle bir netice dahi çıkarabiliriz. Osmanlılığın saadet-i istikbali mekteplerin ıslahında gösterilecek himmet ve muvaffakiyet ile mütenasip olacaktır.
Böyle olduğu halde kemal-i teessür ve teessüffle görüyoruz ki ilan-ı Meşrutiyet'ten şimdiye kadar bu hususta ne muvaffakiyet ve ne de himmet gösterildi. Maarif Nezareti mekatibin ıslahı yolunda olan bir hatve-i terakki bile atamadı. Hatta ümidbahş bir hatt-ı hareket bile tayin edemedi. Plansız programsız daha açık bir tabirle körü körüne her tarafa dönerek hedefinden uzaklaştıracak istikametlere bile saparak ileriye attığı her adıma mümasil, geriye ve sağa sola dahi birkaç adım atarak boşu boşuna vakit geçirdi.

Devr-i Meşrutiyette birinci sene-i tedriyesini heba olup gitmeye mahkum, belki ikinci sene-i tedrisiyesini de aynı tehlikeye maruz etti. Hükümet şimdiye kadar her şeyden ziyade maarif meselesini ihmal etti. Sadrazam o mufassal izahnamesinde bile maarif ıslahatını hatırlayamadı. Bundan bahse lüzum görmedi.

Devr-i sabıkta mektep açmaktan maksat yalnız göz boyamaktan ibaret olduğu için mekteplerin yalnız miktarını tezyide çalıştılar ve terbiye-i umumiyeye vurulan darbelerin, açılan rahnelerin inzar-ı umumiden bu sayede setrine sarf-ı mesai edilirdi. Şimdi artık bu hatt-ı hareket külliyen ve katiyen terk edilmeli, mekteplerin teksirinden ziyade ıslah ve ikmaline çalışılmalı, levazım-ı ihzar ikmal edilmedikçe hiçbir yeni mektep açıl-mamalıdır. Mekteplerimizin en büyük noksanı, "usul-i talim ve terbiyeye vakıf veya müstait" muallimlerin fıkdanıdır. Bunun için Darü'l-Mualli-minler'in bu suret-i cedide ıslahına her şeyden ziyade itina edilmeli idi. Maa't-teessüf şimdiye kadar daru'l-mualliminlere idadiler derecesinde bile ehemmiyet verilmedi.
Muallim hususunda mevcut olan noksanı mümkün mertebe telafi edebilecek vesait-i seria programların ve kitapların ıslahından ve muallimlere rehber olabilecek derecede mükemmel ve muvazzah talimatlar tertibinden ibarettir.
Mekatip-i iptidaiye ve rüştiye ve idadiye için eski programları ıslahen birer program yapıldı. Fakat bunlar pek çok nekais ve hatiat ile mali.7 Mektepler hakkında ileri sürülen bu bilimsel tenkit ve tespitlerin yanında mektepler ülkenin her tarafında- açılmaya devam etmiştir.

MEDRESELERİN ISLAHI

Mektepler birçok eksikleri olduğu halde hızla açılmaya devam ederken geleneksel öğretim kurumları olan sıbyan mektepleri ve medreselerin ıslahı için, I. Ahmed (1603-1617) ve I. Mahmut (1730-1754) dönemlerinde bazı teşebbüsler olmuşsa da istenilen sonuçlara ulaşılamamış ciddi ve kalıcı ıslahat çalışmaları yapılamamıştır. 1908'de II. Meşrutiyet'ten sonra medresenin ıslahı konusunda ciddi bir adım atılmış, 26 Şubat 1909 tarihli Medaris-i İlmiyye Nizamnamesi ile medrese tahsili 12 yıl olarak kabul edilmiştir. Ayrıca dini ilimler yanında Hesap, Hendese, Coğrafya, Umumi Tarih gibi dersler de müfredata alınmıştır.
Medreselerdeki esaslı ıslahat, Şeyhülislam Mustafa Hayri Efendi zamanında dört yıl süren ve medrese öğretim elemanları müderrislerin öncülüğünde her seviyeden konuyla ilgili olan kesimlerin görüşleri dikkate alınarak, ciddi bir şekilde ele alınmış, 2 Eylül 1914 tarihinde öncelikle İstanbul medreseleri Darü'l-Hilafeti'l-aliyye adıyla müfredat bakımından modern birer öğretim kurumu haline getirilmişlerdir. Kuruluş nizamnamesine göre bu medreseler her biri dörder yıl sürecek üç dönemden ibaret olacaktır. Bunlar tali kısm-ı evvel, tal-i kısm-ı sani ve ali adlarım taşımaktaydı.
ali kısmı bitirenlerden dini ilimlerde ihtisas yapmak isteyenler için Medesetü'l Mütehassisin adıyla lisans üstü öğrenim yapmak ortamı da hazırlanmıştır.

Darü'l-Hilafeti'l-aliyye Medresesi, medrese ıslahında çok olumlu bir adım olmuştur. Ancak bu medreselerin öğretime başladığı ilk yılda Osmanlı Devleti'nin I. Cihan Harbine girmesiyle beklenilen başarı ve kalıcı sonuçlara ulaşamamıştır.

23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM çalışmalarına başladığında, İstiklal Savaşı'nın yoğun bir şekilde devam ettiği sıralarda, pek çok iç ve dış, sosyal, siyasal ve ekonomik konularla mücadele ederken, Anadolu'daki medreselerin ıslahını da öncelikle gündeme almış, Mayıs 1920 tarihinde Rıza Nur tarafından Meclis'te okunan programda eğitim konusuna çok geniş yer verilmiş ve "Maarif işlerindeki gayemiz çocuklarımıza verilecek terbiyeyi her manasıyla dini ve milli bir hale koymak" denilmektedir. Bu anlayışın devamı olarak 13.5.1336 (1920) tarihinde Yozgat Milletvekili Ahmet Hulusi Efendi'nin içinde bulunduğu bir grup milletvekili Meclis'e şu mahiyette bir önerge vermişlerdir: "İçtimai dertlerimizden acilen çare ve ilaç aranması lazım gelenlerden biri de tarik-i ilminin inkıraza maruz kalmasıdır... Bu dert yalnız dini değil aynı zamanda hem de siyasidir. Anadolu'nun rabıtai içtimaiye ve siyasiyesinin İslamiyet'ten başka bir şey olmadığı pek bariz bir hakikattir. Bu takrirden yaklaşık bir yıl sonra, 8 Mayıs 1337 (1921)'de İcra Vekilleri Heyeti Reisi sıfatıyla Fevzi (Mareşal Çakmak) ve TBMM Reisi sıfatıyla M. Kemal (Atatürk) imzalarını da taşıyan Medaris-i İlmiyye Kararnamesi yayınlanmıştır. Bu kararnamede medrese öğretimine ne kadar önem verildiği açıkça görülmektedir. 25 maddeden oluşan bu kararname, medreselerin ilmi, idari, mali ve müfredatı gibi konularda oldukça ileri ve modern esasları ihtiva ediyordu... Kararnamenin birinci maddesinde, Darülhilafe Medreseleri aynen korunurken, eski medreselerin ıslahıyla ve yeni kurulacak medreselerin hangi esaslara göre kurulacağı belirtiliyordu. Öğrenim süresini 12 yıl olarak belirleyen kararnamede, ilk altı yıla kısm-ı evvel, ikinci altı yıla kısm-ı sani deniliyordu. Her müftünün bulunduğu mahalde bir medrese-i ilmiye encümeni kurulmasını ve beş kişilik yönetim kurulu tarafından medresenin açılıp yönetilmesini, yönetim kurulu üyelerinin nasıl seçilip ne kadar süre görev yapacaklarını belirleyen kararname oldukça demokratik yapılı ve katılımcı bir yönetim şeklini kabul etmiştir.

Medaris-i İlmiye Kararnamesi'nden iki ay sonra 8 Temmuz 1337 (1921) tarihinde Yozgat'ta kurulan Islah-ı Medaris Komisyonu bir beyanname hazırlayarak kamuoyuna duyurmuştur. Lisan-ı şükranla yadedebiliriz ki Büyük Millet Meclisi bir zamanlar irfan ocakları olan medreselerimizin ihyasıyla vicdan-ı umumiyi İslamiyeyi tedhiş ve izafe eden şu hale bir nihayet vermeğe azmetmiştir... Bu sene içtima eden liva encümeni de beldemizin bu mübrim ihtiyacını nazar-ı itibare alarak sair yerlerde olduğu gibi bir medrese-i ilmiye küşadma karar vermiş ve bu maksat için muvazeneyi hususiye bütçesinde ufak bir tahsisatı kabul etmiş ve er-bab-ı hamiyet tarafından muavenet edileceği vadedilmiştir...

Medresenin kayıt, kabul ve ilim heyetini belirlemek üzere "gayur ve dindar mutasarrıfımız İbrahim Beyefendi"nin tensibiyle Müftü Efendi'nin riyasetleri tahtında bir (Islah-ı Medaris Komisyonu) teşekkül etmiş ve eylül iptidasından itibaren tedrisata mübaşeret olunması ayrıca takarrür etmiştir."

Komisyonun bu kararlarını yayınlayan dergilerden Sebilürreşad'ın notu şöyledir: "Yozgat'ta son zamanlarda büyük bir faaliyet-i terakkiperverine görülmektedir. Geçende Yozgat'ın hayırlı bir takım teşebbüslerini gazeteler yazmıştı. Bugün de Anadolu'da yeni medreseleri tesis hususunda birincilik şerefini ihraz ediyor." Derginin verdiği bilgiden de anlaşıldığı gibi Yozgat, Medaris-i İlmiyye Kararnamesi yürürlüğe girdikten iki ay sonra, çalışmaları başlatarak Türkiye'de ilk defa yeni sisteme göre medrese öğretimini başlatmıştır.

SONUÇ

Osmanlı Devletinin son iki yüzyılında başlayan ve Tanzimat'tan sonra gittikçe belirgin bir halde ortaya çıkan yenileşme arayışlarında, Batı öğretim kurumlan örnek alınmış ve özellikle Fransız sistemine uygun resmi, özel ve yabancı okullar hızla açılmıştır. Tanzimatçılar ve İttihatçıların fikirleri ve siyasi kararlarının hakim olduğu bu dönemde, Abdulhamit idaresiyle sürekli mücadele içinde bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları Paris'te bulundukları sıralarda zaman zaman Ahmet Rıza'nın başkanlığında biraraya gelerek, bir gün Abdulhamit'in herhangi bir şekilde idareyi kendilerine teslimi halinde ne yapacaklarını tartışırlar. Bunun üzerine cemiyetin ciddi bir programının olmadığının farkına varılır ve komisyonlar halinde çalışma grupları belirlenir. Maarif işlerini İbrahim Temo üzerine alır.

Bir hafta yalnız ibtidai mekteplerden söz eden Temo, özetle, bir milletin eğitiminin temelinin ilk tahsil olduğundan, her millet halkının okur yazar sayısıyla, medeniyetteki durumunu gösterdiğinden ve en büyük ıslahatın eğitimde yapılması gerektiğinden bahsederek, maarifle ilgili olarak hazırladığı tasarıyı arkadaşlarının müzakeresine sunar:

İbrahim Temo'nun hazırladığı sekiz maddelik tasan cemiyet üyeleri tarafından dinlenmiş ve Ahmet Rıza'nın şu mülahazasına muhatap olmuştur:

"Doktor, bu senin yazdıkların şimdiden zaten Abdülhamid idaresinde fazlasıyla tatbik olunuyor. Hatta vilayetlerde açılan idadiler dahi resmen korunmuştur." İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurucusu İbrahim Temo'nun kendi tespitine ve başkanları Ahmet Rıza'ya göre de en çok mücadele ettikleri Abdulhamit yönetiminin ortaya koyduğu eğitim politikasından ayrı bir eğitim sistemi ortaya koyamamışlardır.

Osmanlı'nın son dönemlerine yön veren Tanzimatçılar ve İttihatçılar arasında uygulama ve zihniyet farklarını H. Edip Adıvar şöyle açıklıyor: "Tanzimatçılar ile İttihatçılar arasında yetişme bakımından da epeyce fark vardı. İster muharrir, ister devlet adamı olsun, Tanzimatçı umumiyetle yüksek bir kültüre sahip ve müreffeh bir sınıfın evladı idi. Bundan başka da ideallerine kavuşmak için seri neticeler almaktan ziyade istikrarlı bir vaziyet içinde değişmek istiyorlardı. Radikal metotlara pek taraftar değildiler, yavaş dahi olsa, maarif sahasında telkin vasıtasıyla esaslı neticelere varmayı tercih ediyorlardı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLI DEVLETİ'NİN SON İKİ YÜZYILINDA (BATILILAŞMA SÜRE

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 18:49

İttihatçılar ise umumiyetle orta sınıftan, asker veya memur çocuklarıydı. Aralarında eski ile yeniyi mukayese ederek, en muvafık unsurlardan bir terkip yapabilecek geniş görüşlü ve kafalılar pek azdı. Buna mukabil, ekseriyeti halka daha yakın, yani daha fazla halktan idiler, hulasa tamamen yerli mahsulü idiler. Bundan başka da ekseriyeti ya Makedonyalı veya Makedonya'da yetişmişlerdi. Yani emellerine vasıl olabilmek için herhangi ölçüyü aşan vasıtaları, kullanmaktan çekinmeyecek mizaçta idiler."

Adıvar'ın yaptığı bu analiz, Tanzimat'tan sonra eğitim alanındaki gelişmelerin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Halk ile aydınlar arasında düşünce, yaşayış ve dünya görüşleri arasında ortaya çıkan farklar, toplumun bütün alanlarında görülmüştür. Tanzimat ve İttihatçıların geliştirdikleri eğitimden geçen aydınlarla halk arasında kopmalar, kırılmalar, güvensizlikler ortaya çıkmıştır. Bu dönemde medrese ıslah edilmediği için, ülkenin ihtiyacı olan yetişkin insan gücünü veremiyordu.

Tanzimat sonrasında mektep ve medreseden yetişen aydınların kültürel kimliklerini Gökalp şöyle açıklıyor:

"Türkiye'yi diğer ülkelerden ayıran hususi bir hal var: Başka milletlerde en karakterli ve ahlaklı kimseler, tahsilde en ziyade ilerlemiş fertler arasından çıktığı halde, bizde ekseriyetle bunun aksi gerçekleşiyor. Türkiye'de vatan için en zararlı adamlar medrese yahut okuldan pay alanlardır. Meşrutiyet'in ilanından beri gördüğümüz birçok vakıalar, bu paradoksal hakikati doğrulamaktadır. Bu vakıalardan çıkan netice şudur: Türkiye'de medrese ve okul, terbiye ettiği fertlerin ahlak ve karakterini bozuyor...

Bunun sebebi, bizim maarifimiz kozmopolittir. Bunu anlamak için derin incelemelere lüzum yoktur. İstanbul'daki kitapçı dükkanları ile öğretim yerlerine, sınıflayıcı bir bakışla bakmak kafidir.

İstanbul'da üç türlü kitapçı vardır:

Birincisi; Sahaflar, ikincisi; Beyoğlu kitapçıları, üçüncüsü; Babıali Caddesi'ndeki kitapçılar. Sahaflardaki maarif, Arap ve Acemce; Beyoğlu kitapçılarında maarif, Avrupa'ya aittir. Babıali Caddesi'ndeki Tanzimat maarifi ise, evvelkilerin perişan tercümelerinden, acemicesine kendisinin gibi gösterilmiş eserler ile taklitlerinden meydana gelmiştir. Milli maarifimizin ne kitapları, ne de kitapçıları henüz vücuda gelmemiştir. Öğretim yerleri de kitapçı dükkanlarına simetrik olarak üçtür. Medreseler, yabancı okullar, Tanzimat okulları.

Bu üç öğretim yerinin birbirinden farkları o kadar barizdir ki, herhangi bir Türk'le on dakika görüşmeniz, onun hangi öğretim yerinden yetişmiş olduğunu anlamanıza kafidir... Memleketimizin en büyük hastalığı, birbiriyle anlaşamayan bu üç türlü zihniyetle idare olunması ve ne yazık ki, bu zümrelerden üçünün de karakterden mahrum bulunmasıdır..."

Osmanlı aydınlarının karşılaştığı felsefi, sosyal ve ekonomik problemlerin çözümünde eğitim ve öğretime düşen işleri, müfredat ve metot bakımından zamanında bularak uygulamaya koyamadıkları bir gerçektir. Bu tespit yerli ve yabancı bütün araştırmacılar tarafından ileri sürülmektedir.

Batılılaşma sürecinin yaşandığı dönemde öğretim kurumlarının tecrübe birikimi sağlayacak şekilde geliştirilmesine çalışmak, yanlışları ve eksikleri gidermek yerine kolay fakat yanlış olan kapatma yolu seçilerek zaman içinde büyük zararlara yol açılmıştır. Batılılaşma hareketleri boyunca eğitim kurumlarında görülen bu açma-kapatma anlayışı, Türk toplumunun yaşadığı fikir kargaşasını açıklayan önemli bir ipucudur. Özellikle 1870'li yıllardan günümüze kadar eğitim kurumlarında sürekli bir arayış ve yenilenme arzusu görülmektedir. Gelişen ve değişen şartlara uyum sağlamak bakımından büyük değer taşıyan bu arzu, uygulamadaki yanlışlıklar yüzünden her zaman ilerleme ve gelişmeye uygun sonuçlar vermemiştir. İlk Darülfünun'un kapatılmasında olduğu gibi fakülte ve okul kapatmak suretiyle yapılan müdahaleler cehalete ve aydınlar arasında zıtlaşmalara yol açmıştır. Deneme-yanılmalarla geçirilen uzun yıllara rağmen geçmişte ve hatta bugün bile Türk maarifinde milli, köklü ve gelenekleşmiş bir yapı, sistem ve zihniyet birliği gerçekleştirilememiş; iki asırdır sözü edilen "ilim ve fenler"de Türk milletinin tarihi ve kültürel kişiliğine layık, ihtiyaçlarına cevap veren, çağdaş medeniyet dünyasında özlediği mevkiye oturmasını sağlayan bir seviyeye ulaşılamamıştır.

Çağdaşlaşma ve ilerlemenin en temel şartı olan bilgilenme ve aydınlanma şuurunu halka benimsetmekle yükümlü olan aydınların Batı bilimiyle Batı kişiliğini ve değerlerini birbirine karıştırması, bu suretle kişilik ve değer buhranına uğraması gerçeğinin özleneni gelişmenin en temel engeli olduğu günümüz aydınları tarafından daha iyi kavranmış gözükmektedir. Özellikle Türkiye'de Batılılaşma'nın tepeden ve tek elden yönlendirildiği dönemin sona erdiği, benimsenen demokratik sistemin zorlamasıyla da olsa aydın-halk diyaloğunun kurulmaya başladığı 1950 yılından bugüne kadar Türk milli eğitiminde gözlenen olumlu gelişmeler, Türk aydınının Batılılaşma'yı yeni bir perspektiften ele almaya başlamasını sağlamıştır. Ancak yarım yüzyıla yaklaşan demokrasi tecrübesine rağmen, bugünün bazı aydınları hala Batılılaşma'yı tahlilde ürkeklikten yahut peşin hükümlerden kurtulamamaktadır. Demokratik gelenekler ve ilim zihniyeti geliştikçe Türk tarihinde Batılılaşma hareketleri, politikaları, yönlendiricileri veya karşı gelenleri daha soğukkanlı ve objektif olarak değerlendirilecektir. Ancak bu sayededir ki, iki yüzyıldır sürdürülen çabalara rağmen bu konuda hala karşılaşılan problemlerin üstesinden gelinebilir ve belki de yeni oluşumlara gidilebilir.

Osmanlı'nın son yüzyılı içinde din adına akli ilimleri dışlayan, Tanzimat sonrası Batı tipi öğretim kurumlarını açıp geliştirirken medreselerin ıslahını bir yana bırakan anlayışın yanlışı ve hataları, ilim ve fen adına din eğitimi ve öğretimini genel öğretimin dışına itmek suretiyle tekrar edilegelmiştir. Günümüzde her iki anlayışın da yanlış olduğu görülerek, yetişmekte olan nesillere ilim, fen, sanat ve felsefe yanında -gelişim psikolojisine uygun olarak- din eğitimi ve öğretimi de yapmak zorunda olduğumuz anlaşılmıştır.

Osmanlı Devleti'nin son dönemi ile Cumhuriyet döneminin eğitim gelişmelerini yakından bilen ve uygulamaların içinde bulunan İsmail Hakkı Baltacıoğlu, eğitimde dinin, sanatın ve fen ilimlerinin yerini şöyle açıklamaktadır:

"Dincil deneme, denemelerin en son, en tüm, en mutlak, en içten olanıdır. Dincil deneme bütün öbür denemeler arasında türü kendisine özgü sui generis bir denemedir. Din gerçekleri pozitif gerçeklerin ne içinde ne de dışındadır. Belki onların yanında ve onlarla birliktedir... "Din kişiliği olmadan milliyet kişiliği olabilir mi? Bu sorunun doğru karşılığını verebilmek için, okuyucularımın dikkatini bir nokta üzerine daha çekeceğim. Sosyal kurumlar arasında bir kısmı yalnız kendileridir. Mesela, ahlak ahlaktır, hukuk hukuktur, teknik tekniktir. Ancak din, dil, sanat hiç böyle değildir. Bunlar kendileriyle birlikte başka kurumları da taşırlar. Hele din, o gerçek alemin tanıdığı en zengin kurumdur...

Sosyologların, pedagogların, öğretmenlerin, anaların, babaların, hükümet adamlarının gözünden kaçırmamaları gereken şudur:

Din dediğimiz sırlı yaşayış, bütün öteki toplum kurumlarını var etmekle kalmamış, onları var ettikten sonra onların kaynağı, yaratıcı özü olarak da onların içinde kalmıştır. Toplumun dini, ahlakından, hukukundan, dilinden, bilgisinden, sanatından, varlık felsefesinden apayrı bir varlık değildir.

Bütün bu görgülerin sonu şuna varıyor:

Din kişiliği olmadan milli kişilik olamıyor.

Dinin ana kurum, bütün öteki değerleri kendinde toplayan kaynaşık bir kurum olduğunu savunan bu tezim gerçeklere uygun ise, şu sonuçta doğru olmak gerekecektir:

Din, dil, sanat kalkınması olmadıkça toplum kalkınması da olamaz. Tarih, elde ettiğimiz bu sonucun doğruluğunu göstermektedir...

Eğitim psikolojisi ve sosyolojisi araştırmaları gösteriyor ki, bireyin sosyal ve manevi gelişimi için, milli birlik ve bütünlüğün korunup gelişmesi için, kültürün gelişerek nesillerden nesillere intikali için genel eğitim içinde nitelik ve nicelik bakımından yeterli ölçüde din eğitimi ve öğretimi yapmak gerekir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir