Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Osmanlılarda Din, Devlet, Hukuk İlişkileri

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Osmanlılarda Din, Devlet, Hukuk İlişkileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 18:47

OSMANLILARDA DİN, DEVLET, HUKUK İLİŞKİLERİ

Sünni ve Şii siyaset doktrinlerini ve bunların Türkiye ile İran tarihlerine etkisini anlamak için anahtar kavram "ülûl-emre itaaftır. Kelime tercümesiyle, emr (yetki) sahiplerine itaat demektir.

Bu kavram Kur'an'da Nisa suresinin 59. ayetinde şu şekilde geçmektedir:

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulûl-emre itaat edin... "

İranlı akademisyen Momen'in de belirttiği gibi, Sünni siyaset doktri-nininde "ulûl-emr" kavramı halife, hükümdar, hükümet ve idareciler olarak anlaşılmış ve böylece siyasi otorite meşrulaştırılmıştır. Şii siyaset doktrininde ise "ulûl-emr" siyasi otorite değil, İmam'lardır.
"Ulûl-emr" konusunda Sünnilikle Şiilik arasındaki bu çok büyük yorum farkı toplumların siyasi kültürlerini ve din-devlet ilişkilerini de derin bir şekilde etkilemiş, tarihin akışına farklı yönler vermiştir. Dolayısıyla, mesele teolojik bir konudan öteye, siyasi kültürle ilgili, tarihi ve sosyolojik bir konudur.

İranlı Momen, "ulûl-emr" konusundaki Sünni anlayışı şöyle anlatıyor:

"Sünni İslam kendi ana-siyasi (constitutional) teorisini Sünni devletin varolduğu ortamda geliştirmiştir. Bu sebeple, politik anlayışla dini anlayış birbirine eklenmiş ve din, devletin temel desteklerinden biri olmuştur.

Yöneticiye itaat dini bir görev haline gelmiştir. Öyle ki, anarşiye tercih edilir olduğu için, yönetici adaletsiz olsa bile itaat gerekir.
Hatta, kadı (yargıç) olarak atanmış bir ulema; bilgisi, yeteneği ve adalet duygusu yetersiz de olsa, sırf hükümet tarafından atandığı için, yetkili sayılacaktır."
Sünnilikteki bu anlayış sayesinde, Osmanlı'da 19. yüzyılda şer'iye mahkemelerinden ayrı, 'laik' karakterli nizamiye mahkemeleri kurulacaktır.

Momen, Şiiliğin "ulûl-emr" anlayışını anlatırken, şartların farklılığına dikkat çekiyor:

"Şii İslamın gelişmesi ise, çok defa Sünni devletlerde baskı altında tutulan Şii azınlıklar arasında olmuştur. Böylece, (Şii devletlerinin oluşmadığı) bu ilk aşamada Şiilik, Sünni Maverdi gibi (siyasi otoriteyi destekleyen) teorisyenlere ihtiyaç duymamıştır."

Sünni siyaset teorisinin ilk sistematik yazarı olan Maverdi 9. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır. "Kitab-ül Ahkam-ül Sultaniye" (Sultan/devlet hükümlerinin kitabı) adlı ünlü ve etkili eseriyle bir bakıma Sünni kamu hukuku teorisi yapmıştır. Eserin adının "Ahkam-ül Şer'iyye" olmaması, ilerde göreceğimiz "örfi hukuk" ve "şer'i hukuk" ayırımı bakımından önemlidir. Kitapta Sultan'ın yani devletin otoritesi yüceltilmektedir.

Norman Calder'in belirttiği gibi, Maverdi'nin kitabı iki bakımdan çok önemlidir:

• Devlet idaresinin uygulamalarını dini kurallara uyarlamak, bu şekilde gerçek hayatta yer alan hadiselerin meşru olduğunu göstermek,
• Böylece şeriatı, uygulama faktörlerini (hayatın gerekçelerini) hesaba katmaya zorlayarak daha geniş hale getirmek.

Osmanlı'da bu iki işlevin ileri derecede gerçekleştirildiğini, siyasi otorite tarafından şeriattan ayrı geniş bir hukuk oluşturulduğunu göreceğiz.
Maverdi de kitabındaki tezleri, çeşitli isyan girişimlerine karşı Abbasi devletini güçlendirmek için kullanmıştı.

Kaynakça
Kitap: Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı
Yazar: Ali Şakir Ergin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLILARDA DİN, DEVLET, HUKUK İLİŞKİLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 18:47

Şiilik ve Siyasi Otorite

Halbuki Ehl-i Beyt ve Hz. Ali yanlıları (Şia) Emeviler ve Abbasiler zamanında baskılara, zulümlere maruz kalmıştır. Bu durumda Şiilikten "ulûl-emre itaat" kavramını devlete itaat olarak anlamasını beklemek gerçekçi olmazdı.
Zaten Şiilik Peygamber Efendimizden sonra sadece Hz. Ali ve onun soyundan gelen on bir (toplam 'Oniki') İmam'dan başka meşru otorite tanımamış, ayetlere ve hadislere de buna göre anlam vermişti.

Momen'in belirttiği gibi, "Şiiler için bütün politik otorite teorik olarak İmam'a aittir." Böylece Sünniliğin aksine, Şii düşüncesinde, siyasi şartlara göre değişiklikler olmakla birlikte, genel eğilim olarak siyasi otorite gayrimeşru sayılmıştır.

Bütün ruhani ve siyasi otoritenin toplandığı "Oniki İmam"dan sonuncusu olan İmam Mehdi'nin 'saklanmasından' sonra, Şüler, siyasi otoritenin "sakıt olduğunu" (düştüğünü) kabul ederler. Bu, Şiilikte uzun süre bir "depolitizasyon"a ve siyasi otoriteye karşı "ilgisizliğe" yol açmıştır. Hatta Arjomand'a göre, Şiilikte İmam'ın üstün otorite sayılması "hukuki değil teolojik" bir anlayışa dönüşmüştür. Fakat Aıjomand da Şiiliğin daima siyasi otoriteyi küçümsediğini, ulemanın desteğine sahip Safeviler zamanında bile siyasi otoriteyi meşrulaştıran bir Şii siyaset teorisi ortaya konulmadığını vurgular.

Bernard Lewis'e göre, Şiilikte "Hz. Ali'nin ve haleflerinin görevlendirmediği bütün Sünni iktidarlar gaspçı" olarak görülmüştür. Buna mukabil "Sünnilerde hakim olan görüş, hükümdar günahkar bile olsa ona itaatin zorunlu olduğu" şeklindedir. Tabii, siyasi otoritenin de itaatin da sınırları vardır, bunu göreceğiz.

"Ulûl-emre itaat" kavramının Sünnilikte devlete itaat, Şiilikte İmam'a itaat olarak anlaşılması tarihte iki büyük sürece yol açmıştır:

• Ulema sınıfı Sünni İslam'da genelde devletin organı, kamu görevlisi ya da bilgin olarak algılanmıştır. Şiilikte ise, ulema İmam'ın genel anlamda vekilidir, ulemamn 'ayetullah, müçtehit' gibi karizmatik ruhani sıfatları vardır ve devletten ayn bir güç haline gelmiştir.
• Sünni ve Şii anlayışlar arasındaki fark, hukuk alanında da kendini göstermiştir: Sünnilikte "itaat" edilmesi gerekli üstün otorite olarak görülen devlet şeriattan ayn geniş bir yasama (örfi hukuk, kanunname) yetkisine sahiptir. Şii hukuk teorisinde ise, devletin bu işlevi küçümsenmiştir.

Hukuk ve Eki Mezhep

Devlet-hukuk ilişkilerini incelerken anahtar kavram "örf'tür. Bunun fikhi anlamı; devletin şeriattan ayrı, örf ve adetleri, dünyevi ihtiyaçları, akim gereklerini dikkate alarak kurallar koymasıdır. Bu şekilde Osmanlı devleti, şeriattan ayrı, "kanun" veya "kanunname" adıyla geniş bir örfi hukuk alanı oluşturmuştur.
İtaat edilmesi gereken "ulûl-emr" devlet ise, devletin ürettiği "örfi hukuk" önemli olacaktır. "Ulûl-emr" İmam ve onun genel vekilleri (naib) olan ayetullahlar ise, o zaman "örfi hukuk" önemsiz kalacaktır.

Roger Savory yazıyor:

"Sünni görüşe göre örfi hukuk, Kur'an tarafından açıkça iptal edilmedikçe, geçerlidir. Şii hukukçular (fakihler) ise, aksine, Kur'an tarafından özel olarak onaylanmamış olan örfi hukukun geçersiz olduğunu savun-muşlardır."

Tabii, ister Sünni, ister Şii yorumuyla olsun, şeriat, bütün hayatı kapsamaz. Toplumsal şartlar ve hayat tarzları değiştikçe, şer'i kuralların dışında geniş bir hukuk ihtiyacı belirmiştir.

Bu sebeple de daha Abbasilerden başlayarak İslam ülkelerinde hukuk ve yargı ikili yapı göstermiştir:

Biri az sayıdaki şeriat kurallarına dayalı şer'i hukuk... Öteki ise, toplumsal ihtiyaçlara göre devlet tarafından yapılan düzenlemeler, yani "örfi hukuk"
Osmanlı devleti kendisinden önceki bütün İslam devletlerinden ve Safevilerden daha geniş, daha kurumlaşmış ve daha geniş bir coğrafyada daha uzun bir zamanın değişik sosyal şartlarıyla karşılaşmış olduğu için, şeriatten ayrı örfi hukuk son derece de gelişmiştir.
Devletin kurumsal olarak güçlü olup olmaması da son derece önemli bir etkendir. Osmanlı'nın üçte biri kadar ömre sahip Safevilerde devlet kurumları kökleşememiş, zayıf ve istikrarsız olmuştur. Ulemayı denetleyecek devlet organı Sadr, Kadi-ül Kudat, Şeyhülislam, Mollabaşi, Divan-beği gibi adlarla istikrarsız dönemler yaşamış, bu da ulema üzerinde 'seküler' devlet otoritesinin etkin olmasını engellemiştir.

İran'da güçsüz devlet karşısında güçlü Şii ulema sınıfı örfi hukukun uygulandığı "yargı" adlı devlet mahkemelerini geçerli saymamış, hükümlerini gayri meşru ilan etmiştir.
Safevi devletinin en güçlü zamanında bile, şeriat mahkemelerinden ayrı olarak "örfi hukuk"a göre faaliyet gösteren örfi mahkemeler Şii ulema tarafından "zora dayalı müstebit devletin daireleri" olarak görülmüştür! Çünkü ancak İmam'ın otoritesi ve onun 'saklandığı' yüzyıllarda Şii ulemanın otoritesi meşru ve adil olabilirdi. Şii itikadını benimsemiş de olsa 'devlet' kurumu müstebit (tiran) olarak görülmüştür.

Halbuki Osmanlı'da, şeriatın düzenlediği sınırlı bir alan dışında ve özellikle de kamu hukuku, idare, maliye ve siyaset konularında devlet 'kanunnameler çıkartarak çok geniş bir hukuk yaratmıştır. Carter Findley, Osmanlı'nın kanunnameler yayınlayarak şer'i hukukun dışında geniş bir (örfi) hukuk üretme geleneğine sahip olduğuna dikkat çeker ve bunun "eşi görülmedik bir düzeyde gelişmiş" olduğunu vurgular.

Osmanlı için reformlar asrı olan 19. yüzyıla gelindiğinde bile İran'da Şii ulema örfi hukukun yazılı hale gelmesini engelliyordu!
Çünkü Şii ulemaya göre, sadece şeriat yazılı hukuk olabilirdi, şeriattan başka hiçbir hukuk, bu arada örfi hukuk, yazılı hale getirilemezdi! Ceza hukuku alanında Şah'ın "tazir" adıyla yeni cezalar getirme yetkisi vardı ama bu alanda bile son söz 'müçtehit' denilen Şii ulemaya aitti. Ulemanın Şii siyaset doktrininden kaynaklanan bu gücü yüzünden, şeriat alanının dışında yazılı bir hukuk meydana getirilememiştir. Bu da ülkede hem devlet kurumunun hem hukukilik kültürünün gelişmesini frenlemiştir.
İran'da hukuki modernleşme hareketlerinin Osmanlı'daki kadar başarılı olamayışının en önemli sebeplerinden biri budur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLILARDA DİN, DEVLET, HUKUK İLİŞKİLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 18:47

Osmanlı'da Din ve Hukuk

Osmanlı'da din-devlet-hukuk ilişkilerini incelerken anahtar kavram "kanunname"dir. Padişahın siyasi otoritesine dayanarak çıkardığı 'kanunların toplandığı derlemelere 'kanunname' denilir. Bunlarla oluşan hukuka da "örfi hukuk", "kanun-ı Osmani", "örf-i sultani", "emr-i hakanı" gibi adlar verilmektedir.
İran'da ulema örfi hukukun yazılı hale gelmesini engellerken, Osmanlı'da örfi hukuk "kanun" ya da "kanunname" adıyla yazılı hale getirilmiştir ve şeyhülislam da bunlara uymak zorundadır. Çünkü Osmanlı'da siyasi otorite dini otoriteden üstündür.
İktisat tarihçiliğimizin büyük ismi rahmetli Prof. Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı'daki şer'i hukuk ve örfi hukuk ayrımım anlatırken, şeyhülislamların da bunu kabul ettiğine dikkat çekiyor.

Nitekim şeyhülislam fetvalarında şu tarzda beyanlar vardır:

"Şer'i maslahat değildir, ulûl-emr (devlet) nasıl emretmişse öyle hareket lazımdır."
Şeriatın hayatın her bir yanını kuşattığı şeklindeki 'İslamcı' ve 'laik-çi' iddialara, şeyhülislam cevabıdır bu!

Barkan şu yorumu getiriyor:

"Türkiye'deki şeyhülislamlık makamı, kanun'lar ile halledilen meseleleri yüksek bir devlet işi ve bir siyasi mesele addederek, bunları herhangi bir şekilde cerh ve münakaşa etmekten kaçınmaktadır."

Çünkü "ulûl-emr" devlettir; özellikle de teşkilatlı, kurumlaşmış, merkezileşmiş, otoriter Osmanlı devletidir!
Kanunların yorumlanması konusunda idarecilerin şeyhülislamdan değil, aksine şeyhülislamın 'Nişancı'dan mütalaa sorması da dikkat çekicidir. 'Nişancı' devletin en yüksek hukuk bürosunun başındaki mülki memurdur; diyelim, bugünkü başbakanlık müsteşarı...

Bu noktada, Savory'nin yukarda belirttiğimiz tesbiti önemlidir:

Şii hukuk doktrininde (fıkıh), örfi hukuk ancak şeriatın açıkça izin verdiği (sınırlı) bir alanda geçerli olabilir. Sünni doktrinde ise, şeriata açıkça aykırı olmadıkça devlet örfi hukuk kuralları getirebilir ve ulema da devletin hukukuna uymakla yükümlüdür.
Hatta örfi hukuk alanına giren bir konuda henüz devlet yasama yapmamışsa, mesela Şeyhülislam Ebussuud Efendi, 'yasal boşluk' bulunan bu 'mesail'in (sorunların) bir dosyasını yaparak Sultan'a "maruzaf'ta bulunarak kuralı devletin koymasını istemektedir.

Ebussuud Efendi gibi "müteşerri" ("şeriatçı") ve dirayetli bir şeyhül-İslam bile bu konularda kendi şeriat ybrumuyla bir hükme varmaktan kaçınmakta, devletin koyduğu kuralın ne olduğunu sormaktadır; çünkü ona göre hüküm verecektir:

"Emr-i sultani ve hükm-i hakani zikr olunan mesailde ne minval üzere idüğüne iştibah (şüphe) olunmağın ahval müşkil olup keşf ü beyan ve emr-i padişahi ayan buyurulmak ricasına vaki olan mevaddın bazıları arz olundu..."

Yani:

Devletin yetkisine giren alanlarda devletin kuralları belli değilse bir hüküm vermek zordur, devletin kurallarının açıkça belirtilmesi lazımdır!
Ebussuud, devletin kural koymasını istemektedir.

Bu, Osmanlı'da devletin yasama yetkisinin ne kadar geliştiğini göstermektedir.
Hatta, Balkanlarda fetihlerden önce, eskiden beri uygulanagelmiş olan ve dolayısıyla 'İslami' olması mümkün bulunmayan bir takım yararlı adetler ve Kral buyrukları da Osmanlılar tarafından "kanunname" haline getirilerek devam ettirilmiştir. Bu da göstermektedir ki, Osmanlı'da-ki 'kanun' tatbikatı şer'i değil, dünyevi-siyasi niteliktedir. Pakistanlı İslam alimi Prof. Fazlurrahman da "Osmanlı kanunnameleri dünyevi hukuk külliyatıdır" diyor.

Stanford Shaw, İra Lapidus ve dünya çapında bir numaralı Osmanlı uzmanı olan Prof. Halil İnalcık gibi uzman tarihçiler de Osmanlı'daki "örfi hukuk"un ya da "kanunnamelerin "şer'i değil, dünyevi", yani "seküler" bir hukuk oluşturduğunu belirtirler.

Prof. Ahmet Akgündüz aksi görüştedir. Prof. Akgündüz'e göre, şeriatın kendisi örfi hukuka ve "ulûl-emr" olan devletin kural koymasına izin verdiği için ve bu kuralların şeriata uygun olması da gerektiği için "örfi hukuk", aslında şer'i hukukun bir parçasıdır.

Fakat şeriata uygun olan her şey şer'i nitelik kazanmış olmaz. İki kere ikinin dört etmesi şeriata uygundur ama şert nitelikli değildir.
Örfi hukukun (kanunnamelerin) temelindeki prensip Osmanlı metinlerinde "maslahat-ı amme" (kamu yararı), "intizam-ı ahval-i reaya ve be-raya" (halkın ve ülkenin düzenlilik içinde olması", "defi mezalim" (zulmün önlenmesi), "nizam-ı alem" (kamu düzeni) gibi kavramlarla ifade edilmiştir.
Bir Hıristiyan ya da putperest hükümdarın önceden koyduğu bir "örf'de Sultan'ın fermanıyla "kanunname" olarak Osmanlı hukuku içinde yer alabilir.
Örfi hukuk (kanunnameler) şer'i değil, dünyevi seküler (bu anlamda laik) kodifikasyonlardır.
Fatih devrinin idare adamı ve tarih-yazarı Tursun Beğ de örfi hukukun şeriattan ayrı nitelikte bir hukuk olduğunu belirtir. Tursun Beğ, "Fatihin Tarihi" adıyla bugünkü Türkçeye çevrilen "Tarih-i Ebul-Feth" adlı eserinde diyor ki:

"Siyaset-i ilahi ki ona Şeriat derler... Halis akıl üzere nizam-ı alemin görünüşü için, Cengiz Han'ın yaptığı gibi olursa, olayları sebebine bağlarlar ve buna siyaset-i sultani ve yasağ-ı padişahi derler ki geleneğimize göre ona örf denir."

Demek ki, örfi hukuk "Cengiz Han'ın da yaptığı gibi" ve "olayları sebebine bağlayarak" akıl yoluyla üretilen bir hukuktur. (Cengiz Müslüman değildi.)

Hükümlerin Değişmesi

Şer'i hukuk genelde (aile, miras gibi) özel hukuk alanını düzenlemiş, ceza alanında da pek az sayıda hüküm koymuştur. Kamu hukuku genelde şeriatın düzenlemediği bir hukuk alanıdır. Osmanlı'da kanunnameler kamu hukukunu düzenlemekle kalmamış, şer'i hukukun hüküm getirdiği bazı konularda farklı düzenlemeler de yapmıştır.
Fıkıh (İslam hukuku) uzmanı Prof. Joseph Schacht'a göre, İslam'a sonradan giren Türkler, böylece, daha önce Müslüman olmuş milletler için tarihin oluşturduğu ayakbağlarından. arınmış olarak İslam'ı daha ciddiyetle benimsemişlerdir. Bu sebeple Türkler İslami kurumlaşmayı da ciddiye almışlardır.
Türklerin İslami yoldan ciddi kurumlar oluşturabilmesinin ilerde mo-dernleşmeye nasıl büyük katkılarda bulunduğunu göreceğiz.

Schacht devamla, şunları yazıyor:

"Osmanlı sultanları sadece kutsal hukuk (şer'-i şerif) konusunda gösterdikleri gayret ile değil, aynı zamanda yasama (örfi hukuk) faaliyetleri ile de temayüz etmişlerdir. I. Süleyman 'Kanuni' ünvanını taşımaktadır ve yaptığı yasama faaliyeti ile olduğu gibi, genelde etkin bir idare için gösterdiği özenle de bunu haketmiştir."

Bu hukuk üretme, yani yasama faaliyeti şeriatın bazı kurallarının uygulanmasını değiştirmeye kadar uzanmıştır:

"Tam bir iyi niyetle 'kanun' ve 'kanunnameler çıkarmışlardır ki, bunlar gerçek yasalardır ve şer'i hukuku iptal etmedikleri gibi onanla çatışmamışlardır, ama dini nitelikte olmayan bu düzenlemeleri şeriata eklemlemişlerdir."

Schacht, Fatih Kanunnamesi'ni örnek verir:

Fatih tekrar tekrar şeriata atıfta bulunmuş ama aynı zamanda onu serbestçe yorumlamıştır. Hatta "hadd" denilen şer'i cezaların uygulanmasını değiştirip, onun yerine "ulûl-emr" yetkisiyle farklı ve yumuşatılmış cezalar (tazir) getirmiştir.

İslam hukukunda devletin ceza koyma yetkisine "tazir" denilir. Fatih, bu yasama yetkisini şer'i cezaların (hadd'lerin) uygulanmasında değişiklik yapacak kadar ileri ölçüde kullanmıştır. 'Hadd'lerin uygulanmasında diyorum, çünkü bunlar kutsal metinde mevcut olmaya devam etmektedir ve itikat da edilmektedir.
Prof. Barkan, özel hukuk alanında bile kanunnameler yoluyla şeriattan farklı bazı kurallar getirildiğini anlatır. Barkan'a göre, Osmanlı'da "İslam medeni hukukunun aile ve miras hükümleri uygulanmakla beraber", kamu düzeni açısından büyük önem taşıyan toprak meselelerinde mirasın paylaşılması şer'i hükümlerden farklı bir şekilde düzenlenmiştir. Amaç miras bölüşülmesiyle toprağın aşırı parçalanmasını önlemektir. Kısaca, "nizam-ı umura ve mesalih-i cumhura halel gelmegin", siyasi (seküler) otorite sosyal ihtiyaçlara göre 'kanunnameler çıkararak yasama faaliyetinde bulunmuş, hatta zaman zaman bazı şer'i hükümleri uygulama-mış veya farklı uygulamıştır.

Mesela, Fatih Kanunnamesi'nde hırsızlık yapanın eli kesilmemektedir. Evvela modern ceza hukuklarında olduğu gibi, hırsızlık, suçun ağırlığına göre türlere ayrılmaktadır. Kanunname, saydığı 8 hırsızlık türünden sadece en ağır bir tanesine el kesme cezası tertip etmekte, diğerlerine "el kesmeyeler" diye emir vererek falaka cezası getirmekte ve bunun paraya çevrilme imkanını da tanımaktadır.

Hukukilik Kültürü

İki soru ile karşı karşıyayız. Osmanlı padişahı, şeriatın uygulanmasında bile değişiklikler yapma gücüne sahip olduğuna göre, hiçbir hukuki ve sosyal güçle sınırlandırılmamış bir "despot" muydu?

Osmanlı hukuku padişahların keyfi fermanlarının bir yığını mıydı, yoksa bir "hukuk düzeni" mi idi?
Bernard Lewis Osmanlı padişahının despot olmadığını, çünkü herhangi bir 'kul' (kapıkulu) gibi İslam yasalarına tabi olduğunu belirtir. Bundan başka, devlet kurumlaştıkça padişahın iktidarını sınırlandıran unsurlar oluşmuştur: Ulema, yeniçerilik, esnaf, bürokrasi gibi..

Hatta 18. yüzyılda, Avrupa'daki mutlak monarşilere alışkın olan Fransız Büyükelçisi Choiseul-Gouffier, telkin ettiği askeri reformların neden geciktiğini anlatırken, bırakın Osmanlı padişahının despot olmasını, yetkilerindeki sınırlılığa hayret etmektedir:

"Burada işler Fransa'daki gibi değil, Fransa'da kral mutlak egemendir. Osmanlı'da ise padişahın ulemayı, hukukçuları, üst düzey devlet görevlilerini ikna etmesi şarttır."

Demek ki, Osmanlı padişahı yürütme, yasama ve yargı iktidarlarını elinde topladığı için bir otokrattır ama bu gücü hukukla ve kurumlarla sınırlandığı için kesinlikle bir despot değildir.
Prof. İnalcık, Osmanlı egemenlik prensibinin sosyolog Weber"in belirttiği gibi "patrimonyal" olduğunu yazar. Yani padişah baba, tebaası ise çocukları... Ülke ise "mülk"tür.
Fakat Weber'in "sultanizm" teorisinde öngördüğünün aksine, Osmanlı padişahının egemenliği objektif kurallarla sınırlandırılmıştır.

Karar alma konusunda padişahın otoritesini sınırlandıran iki önemli faktör, "ulema" (hukuk) ve "küttap" (bürokrasi)dir. Bu ikisi "şeriat, kanun veya adet denilen ve padişahın keyfi karar almasını sınırlandıran" kuralların savunucusudurlar. Osmanlı padişahlarının yayınladığı "adaletna-me" denilen hukuki ve siyasi metinler genel anlamda reform kararlarıdır ve padişah tarafından memurları "kanun"a saygılı davranmaya zorlamak için yayınlanmışlardır. Osmanlı'da "adalet" kavramı; yönetilen "reaya"yı, yani vergi ödeyen tebaayı yöneticilerin baskı ve zor kullanmalarına karşı koruyan "kanun"a saygı anlamına gelmektedir.

Bu hukukilik anlayışı Osmanlı siyasi ve hukuki belgelerinde "şer'i şerif, kanun-ı kadim" gibi kavramlara saygı ve uygunluk olarak ifade edilir.
Fleischer bunu yorumlarken "bütün bunlar, 16. yüzyıl sonlarının sancılı yıllarında 'anayasallık' kaygısının görece yaygın olduğunu düşündürmektedir" diyor.
Hukukun padişah otoritesini sınırladığını ve devlette bir hukukilik kültürünün oluştuğunu gösteren pek çok örnek olay vardır.

Fleischer'in tırnak içinde 'anayasallık' dediği bu "kanun-ı kadim" ya da "şer'-i şerif'e uygunluk, mesela 1546 tarihli bir fermanda şöyle ifade edilmiştir:

"Şer'-i kavime ve kanun-ı kadime mugayir (aykırı) kimesneye (kimseye) iş etdirmeyesin... "
Bunun pratikte nasıl işlediğinin bir örneği, siyaseten idamları istenen firariler hakkında padişahın "ferman fetavaya mutabık olmak müna-sibdir, mugayeret (aykırılık) olmasın, Reis Efendi gidip istilam eylesin" diyerek yargı karan alınmasını istemesidir.

Böylece, Osmanlı'da "şeriat" ve "kanun" (örfi hukuk) kavramlarına gösterilen derin saygı, çağına göre çok ileri bir hukuk düzeni yaratmıştır.
"Müslümanlar için şeriat, bütün Osmanlı tebaası için kanun... Herkes adalet aramak için sultanın mahkemelerine başvurabilir" şeklinde ifade edilen prensip geçerli olduğu için, o çağın şartlarına göre ileri bir hukuk bütünlüğü sağlanabilmiştir. Temeldeki bu anlayışın ilerde hukuki modernleşmeyi ve Avrupa'dan bazı kanunların alınmasını nasıl kolaylaştırdığını, İran'da bunun mümkün olmadığını göreceğiz.

Kemalist Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, ceza hukukuna ilişkin Kanuni Süleyman Kanunnamesi'nin her sınıftan insanlara uygulandığım belirterek diyor ki:

"Kanunnamedeki cezai kaidelerin çoğu dini hükümlerden mülhemdir ve çok şiddetlidir. Bununla beraber bu cezaların tatbiki bakımından kurulan umumi prensip güzeldir... İnsanlar arasında hiçbir ayırım yapılmayarak, İslamiyet'in eşitlik prensibi teyid edilmiş olmaktadır. İşte bu itibarladır ki, devrine göre ileri bir kanundur. Zira o asırda Batı devletlerinin ekserisinde hukuk karşısında henüz böyle bir eşitlik prensibi temin edilememiş, zadegan avam (yüksek sınıflar ve halk) ayırımı ve.bu ayırıma dayanan imtiyazlar hakim olmakta bulunmuştu."

Prof. Schacht da Osmanlı hukuku hakkında şunları yazar:

"Hukukun bütünlüğü (uniformity) açısından baktığımızda, Osmanlı imparatorluğundaki hukuki düzen, o çağda Avrupa'da geçerli bulunan hukuk düzenlerinden çok üstündü."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: OSMANLILARDA DİN, DEVLET, HUKUK İLİŞKİLERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 16 Ara 2010, 18:48

Hanefi Fıkhının Rolü

Osmanlı'nın çağına göre, "eşi görülmedik düzeyde" yasama faaliyeti yapabilmesi ve çağına göre bir "anayasallık" kültürü oluşturabilmesinin bir sebebi şer'i hukukun kutsallığına ve uymak gerektiğine olan samimi inançtır. Fakat Arap dünyasında ve İran'da Osmanlı'daki düzeyde bir hukuki kurumlaşma ve yasama (kanunname) faaliyeti görülmediğine göre, ilave sebeplerin de olması lazımdır.

Osmanlı'nın bu hukuki başarısında Selçuklu geleneğine dayanmasının ve Roma gibi geniş, teşkilatlı, kurumlaşmış bir devlet olmasının rolü büyüktür. Osmanlı kanunnameleriyle ortaya çıkan "eşi görülmedik düzeyde" yasama faaliyetinin bir kaynağı da Findley'in belirttiği gibi, "Osmanlıların dört Sünni mezhepten birisi ve en esneği olan Hanefi mezhebini" kabul etmiş olmalarıydı."

Köken olarak da 'kentli' olan Hanefi fikhı, 'içtihat' denilen yaratıcı düşünceye büyük yer vererek, teşkilatlı bir devletin hukuk üretmesini kolaylaştırmıştır.
Fıkıh uzmanı Prof. Udovitch, incelediği Sünni hukuk mezhepleri içinde Hanefiliğin "en esnek ve yumuşak" olduğunu, çünkü ('istihsan' gibi) akli metodlara büyük önem verdiğini anlatır.

Halil İnalcık da öteki mezheplere göre "liberal" olarak nitelediği Hanefi fıkhının Osmanlı'daki bu yasama faaliyetini büyük ölçüde kolaylaştırdığını anlatır:

"Hanefi okulu, yeni ortaya çıkan problemlerle başa çıkması için devletin (hukuki) tedbirler almasına izin veren geniş prensiplere sahip olmasıyla belirginleşmiştir."

İnalcık, Hanefi fıkhının Tanzimat sürecinde hukukumuzun modernleşmesini kolaylaştırdığını da belirtir ki, bunu kitabımızın modernleşme bahsinde göreceğiz.
Osmanlı'nın başardığı bu gerçekten ileri hukuki düzen ve bunu oluşturan siyasi otoritenin dini otoriteye üstünlüğü madalyonun bir yüzüdür. Öteki yüzünde ise, gerileme devrinin işaretlerini vermektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir