Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Allah ile Aldatmanın Küresel-Emperyalist Tezgahları

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Allah ile Aldatmanın Küresel-Emperyalist Tezgahları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 11 Ara 2010, 00:38

ALLAH İLE ALDATMANIN KÜRESEL-EMPERYALİST TEZGAHLARI

Allah ile aldatmanın küresel-emperyalist siyasetleri oyunlarını iki stratejiye oturtmuşlardır:

Bunların biri, kendilerine uygun siyaset izleyenleri 'dindar' veya 'daha dindar' göstermek, kendilerine karşı siyaset izleyenleri 'din dışı' veya 'zayıf dindar' olarak göstermek. Enver Paşa'dan Recep Tayip Erdoğan'a kadar bir seri Allah ile aldatma öncüsü birinci tipe, Atatürk'ten Ahmet Necdet Sezer'e kadar birçok Cumhuriyetçi siyaset ve devlet adamı ikinci tipe örnektir.

Müslümanı Allah ile aldatmayı esas almış emperyalist oyunun üç tarihsel tezgahına tanık olmaktayız:

1. Alman tezgahı (1. Dünya Harbi'ne sokma oyunu),
2. AB tezgahı (Avrupa Birliği'ne üyelik oyunu),
3. ABD tezgahı (Ilımlı İslam ve Yeni Osmanlıcılık modeli diyerek çökertme oyunu).

Alman tezgahı, 19. yüzyılın sonlarında devreye girmiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nda ilkin bir 'Alman eğilimi', daha sonra da bir tür 'Alman sevdası' yaratmıştır. Birinci dünya harbine girip darmadağın olmamızın esas sebebi bu sevdaya tutulan devlet ve siyaset adamlarımızdır. Başta Enver Paşa, bu hayalci insanlar bu kara sevda yüzünden hem kendilerini mahvetmiş hem de Türk milletine tarihinin en ağır darbesini vurmuşlardır Büyük Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasına ve Kurtuluş Savaşı şartları içine itilmemize sebep olan talihsizliğin, Almanların aldatma ve afsununa yenik düşerek Birinci Dünya Harbi'ne girmemiz olduğunda hiç kimsenin kuşkusu yoktur.

Bu harbe girişimizin tek sebebi olarak o zamanki maceraperest, hayalci, geleceği görmekten aciz İttihat Terakki liderlerinin, özellikle Enver ve Cemal paşaların çapsızlıkları, vizyonsuzlukları gösterilir. Tek sebebin bu olduğu doğrudur veya yanlıştır; tartışılır. Ancak bu tartışmanın yeri burası değildir. Bizi burada ilgilendiren, koca Cihan İmparatorluğu'nun dağılmasına ve Çanakkale Harbi, Kurtuluş Savaşı gibi ölüm kalım mücadelelerine mecbur oluşumuza yol açan bu yanlışa teslim oluşumuzun nasıl sağlandığı sorusunun cevabıdır Sebep ister 'İttihat Terakki Maceraperestleri' olsun, ister başka kişiler veya olaylar, anılan harbe girişimizi sağlamak için oynanan Allah ile aldatma oyununu görmezlikten gelemeyiz. Bu oyunun arka planını irdeleyip gereken dersi çıkarmadan, yeni aldatma oyunlarına direnmemiz mümkün olamaz. Nitekim olamamaktadır. Oyunun aktörleri, kostümleri, mekanları değişse de özü, amacı, temel felsefesi asla değişmiyor.

O değişmeyen, şudur:

Müslüman Türk milleti, sadece kendi dininin çıkarcı gafil ve hainlerince değil. İslam'ın asırlık düşmanları tarafından da kendi diniyle aldatılıyor, vuruluyor. Tarih bize. Müslümandan başka bir camianın böyle bir oyuna yenik düştüğünü belgeleyen ikinci bir örnek gösterebilmiş değildir.
Şunu da hemen kayda geçirelim ki, bu tezgahların tümünde Müslümanları Allah ile aldatmanın baş piyonu olarak Haçlı güçler tarafından hep Halife veya halifelik kullanılmıştır. Almanlar II. Abdülhamid'i, daha sonra, İngilizler bir yandan resmi halife Vahdettin'i, bir yandan da, müstakbel halife olacağı söylenen hain Mekke Emiri Şerif Hüseyin'i kullandılar. Bugün de ABD, BOP'u hedefine vardırmak için 'Yeni Osmanlıcılık' denen oyunu oynamaktadır ki esası halifeliğin ihyasıdır.

Müslümanı Allah ile aldatmanın Alman tezgahı, Almanya'nın, kendisini, çöküş sürecinin en ağır sancılarını yaşayan Osmanlı İmparatorluğu ve ona bağlı milyonlarca Müslüman kitlenin kurtarıcısı olarak propaganda etmesiyle başladı. Almanlar bir yandan Abdülhamit'in pan-İslamcı siyasetlerini, öte yandan Türkçülerin pan-Türkizm heveslerini okşayarak Türkiye'yi duygusal zeminde yakaladı ve kendisine teslim olacak duruma getirdi.

Esasında Almanların bu siyasetlerle ulaşmak istedikleri iki ana hedef vardı:

1. İngilizlerin kumandası altındaki Müslüman sömürgeleri, 'Müslümanların esas koruyucusu' Almanya'nın yanına çekmek için İngiltere'ye karşı kışkırtıp İngiliz egemenliğini Almanlar lehine sarsmak,
2- Artmakta olan ve artması için sürekli teşvik edilen Alman nüfusu, bereketli Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yeni yerler açmak. Başka bir deyişle, yüzyıla yakın bir zamandır, Batılılar arasında tartışılıp duran ve esası, Osmanlı İmparatorluğunun dağıtılması olan 'Şark Meselesi'ni Almanya lehine sonuçlandırmak.
Bu sırada "Osmanlı devleti, kendisinden sürekli toprak koparan Rusya, İngiltere ve Fransa karşısında Almanya'yı ehveni şer bir yeni denge gücü olarak görmekteydi. Osmanlı ordusunun, Prusyalı subaylarca eğitilmesiyle işe başlanır. Bunu, silah ticareti, demiryolu imtiyazları (Bağdat Demiryolu gibi) izler. Alman malları, Osmanlı pazarında diğer emperyalist ülke mallarını piyasadan sürer."

"Almanların Yakın Doğu'daki en büyük başarılarından biri de Osmanlı ordusunu, Alman emperyalizminin vurucu güçlerinden biri haline getirmeleridir. 1883'te Osmanlı ordusunun yenilmesiyle görevlendirilen Prusyalı General Goltz-Paşa, 1895'e kadar Türkiye'de kaldı; Osmanlı Genelkurmay İkinci Başkanlığına getirildi."

"Von der Goltz, II. Abdülhamit'in sırlarını kurnazca öğreniyor ve çoğunlukla en önemli siyasal konular üzerinde bu gizli bilgileri ve askeri sırları Dışişleri Bakanlığı'na ve Genelkurmaya aktarıyordu."

Almanya'nın Osmanlı ordusundaki operasyonu sonucunu vermiştir. İttihat Terakki, bütün alanlarda İngiliz yanlısı olmasına rağmen, subayların Alman eğilimleri yüzünden 1908'den itibaren Osmanlı yönetiminde Alman güdümü tartışılmaz hale gelmiştir.
"Gerçek Almanlar gibi düşünen bu subaylardan biri de, Berlin'de bir süre askeri ataşelik yapan ve II. Wilhelm'in taktirini kazanan Enver Paşa idi. Kendisi o denli Almancıları düşünüyor ve davranıyordu, Almanların güvenini o denli kazanmıştı ki, savaş sırasında Almanlar Türkiye'yi 'Enverland' (Enver'in toprağı) diye anacaklardı. İttihat Terakki'nin asker kanadı, 2 Ağustos 1914'te Almanlarla bir ittifak antlaşması yaptı ve bir oldubitti ile Osmanlı devletini 1. Dünya Harbine sürükledi... Enver Paşa, kendi isteğiyle, Osmanlı Genelkurmay Başkanlığını Bronsar von Scheliendorf'a bıraktı. Genelkurmay Harekat dairesi başkanlığına Alman Bronfeld getirildi. Eski Alman Genelkurmay Başkanı General Falkenhein ise Suriye Yıldırım Orduları Komutanı yapıldı. Kısacası 1913'te İstanbul'a gelen askeri ıslahat heyeti, 1. Dünya Savaşı sırasında bir komuta heyetine dönüşmüş ve Osmanlı ordusuna el koymuştu."

Bu tezgahın baş aktörü Alman İmparatoru II. Wilhelm,
1898'de kendisini 'İslam'a sarsılmaz dostluk bağlarıyla bağlı' bir büyük Müslüman dostu ilan ederek zaten sarsılmış bulunan Müslüman kitlelerin yüreğinin yağını eritmiştir. II. Wilhelm'in, mazlum Müslüman ülkeleri okşayan demeçleri art arda sıralandı. 1905'te ziyaret ettiği Kuzey Afrika ülkelerinde Müslümanların Halifesi unvanı taşıyan Osmanlı Padişahı'ndan daha çok itibar gördüğü söyleniyordu. Osmanlı'nın İttihatçı paşaları ise teslimiyet havasına tam girmişlerdi. Enver paşa, bıyıklarını Wil-helm'inkinin aynısı yapmış, 1913'te kurduğu 'Teşkilat-i Mahsûsa' (diğer adı, Umûr-i Şarkiye Dairesi) adlı gizli servisi, Alman istihbarat örgütünün Doğu İşleri Şubesi olarak hizmet ettirmişti.

Cengiz Özakıncı çok güzel özetliyor:

"Şam'da Emeviyye Camii'ni ve Selahaddin Eyyubi'nin mezarını ziyaret eden, mezarın bakımı ve düzenlenmesi için ödenek sağlayan, anısına plaket çaktıran II. Wilhelm, kendisini karşılayanlara şunları söylüyordu: "Burada, gelmiş geçmiş en yürekli asker Sultan Sela-haddin'in mezarı önündeyim. Majesteleri Sultan Abdülhamid'e konukseverliği için teşekkür ederim. Majeste Sultan ve halifesi olduğu dünyanın her yerindeki üç yüz milyon Müslüman, bilsinler ki, Alman İmparatoru onların en iyi dostudur."
"Alman Kayzeri II. YVilhelm'in bu konuşması Arapça ve Türkçe olarak basılıp dağıtılmış ve onun gizli bir Müslüman olduğu yalanı bütün Müslümanlara yayılmıştı."

Alman Kayzeri, bu söylevinin ardından Müslümanlar arasında 'Hacı Wilhelm' olarak adlandırıldı. Öyle ya gizlice Müslüman olmuş, gizlice de hacca gitmişti. O artık, 'İslam'ın Dostu ve Koruyucusu Hacı Wilhelm' idi.

Benzeri bir şeytani aldatma oyunu, günümüzde İngiltere Kraliyet Ailesi lehine oynandı. Bu son oyunun Allah ile aldatma ustası ise Kıbrıslı Şeyh diye tanınan Nakşı Şeyhi Nazım Efendi'dir.

Türk basınında, bir İngiliz ajanı olduğu, İngiliz gizli servisinden maaş aldığı birçok kez yazılan bu şeyhin, Türkiye ile ilgili temel söylemi şudur:

"Osmanlı'ya dön, laikliği kaldır, Federe Kürt-İslam Devletini kur!" (bk. Özakıncı, a.g.e., 470-479)

Yakın Tarihimizde Molla-Papaz İşbirliği' kitabımızda ayrıntılarıyla yer alan bu konuda şimdilik şu kadarını söyleyelim:

Allah ile aldatmanın en utanç verici örneklerinden bazılarını sergileyen bu Kıbrıslı Şeyh Nazım (ve ABD'deki damadı Lübnanlı Şeyh Hişam Kabbani ) İngiliz Kraliyet Ailesi'ni Müslümanların bir numaralı koruyucusu ilan etmekte, bunu inandırıcı kılmak içinse Kraliyet Ailesi'nin Müslüman olduğunu, Prens Charles'ın sünnet olup Hüseyin adını aldığını yaymakta, Charles'ın takkeli ve sarıklı resimlerini dağıtmaktadır.
Allah ile aldatmanın küresel kotarıcıları, Müslümanların böyle bir oyuna inandıklarını kesin kabul etmiş olacaklar ki, bu kabule uygun tavırlar, eylemler sergilemektedirler. Türkiye Başbakanı unvanı taşıyan RT Erdoğan, ABD'ye Başkan Bush'u ziyarete gittiğinde Bush kendisinden şeyh Hişam Kabbani'yi ziyaret edip onunla görüşmesini istemişti ve RT Erdoğan bu talebi yerine getirmişti.

Müslümanlar bu havalara öylesine kolay teslim olmaktadırlar ki, İslam'ın vicdan adamlarından biri olan Mehmet Akif gibi bir aydın bile, Birinci Dünya Harbi sıralarında 'Alman dostlar' için şiirler yazıyor, Alman Mandası altında medenileşecek Müslüman birliğinden söz ediyordu.

1914 yılına gelindiğinde, bizzat Almanların bile, başlattıkları Birinci Dünya Harbi'ni kaybetmek üzere oldukları ortaya çıktığı bir sırada, yine Allah ile aldatma tezgahı çalıştırılarak Osmanlı Padişahı ve Halife olan, V. Mehmet Reşat'a, Almanlar lehine Cihadı Mukaddes' veya Cihadı Ekber' ilan ettirildi ve şeyhülislam tarafından askerlere okundu. Fetvayı dinleyen Osmanlı askerleri, 'Hacı Wilhelm'in yaptırdığı Alman Çeşmesi'nden su içip 'Hacı İmparator'a dua ettikten sonra, Alman emperyalizmi uğruna Ruslarla savaşıp ölmek üzere, Sarıkamış cephesine doğru yol aldılar. Ve 90 bini aşkını Allahu Ekber Dağlan'nda hayatlarını feda ettiler. Bu satırların yazarının baba tarafından dedesi Mahmut ile onun kardeşi Mecit de o dağlarda şehit olanlar arasındaydı.

Yüz bin civarında Türk askeri orada ne için öldü biliyor musunuz? Bir zafer kazanmak için değil. Böyle bir zaferin söz konusu olmayacağını asker olan herkes anlardı. Gerekçe, Polonya Cephesi'nde Almanları sıkıştıran Rusların kuvvetlerini bölüp Sarıkamış'ın yaratacağı tedirginlikle Rus askerinin bir kısmını Kafkas Cephesi'ne sevk ettirerek Almanları rahatlatmaktı. Ölecek olan Türk askeriyse bu gerekçe bile yeterdi. Tarih boyunca, Yemen'den Kore'ye kadar hep böyle olmadı mı?
Bu bir yorum değidir. 2 Ağustos 1914 Osmanlı-Alman gizli ittifak antlaşmasına göre, Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı Alman general Bronsart von SchellendorfTa verilmişti. Sarıkamış cinayet hareketinin planlarını bu Haçlı general yapmıştır.

Bu Haçlı general, 1936'da yayınladığı Sarıkamış anılarında şöyle diyordu:

"Türkiye'nin savaşa ne zaman gireceğine Alman Genelkurmayı karar verdi. Kafkasya'ya saldırılması fikri de bizimdir. Amaç, düşmanlarımızın ordu birliklerini buralara kaydırarak birinci derecede önemli olan esas cephelerdeki Alman ordularına karşı düşman baskısını azaltabilmekti. Süveyş Kanalına yapılan harekat da aynı nedenle yapılmıştır. Yoksa Türklerin Mısır'ı fethetmeleri için değil. (Kanal harekatını da İttihatçılardan biri, Cemal Paşa kotardı ve Osmanlı askerini hezimete uğrattı. YNÖ) Asıl amaç, İngilizlerin bu harekat nedeniyle Süveyş KanalTnı kapatmalarını sağlayarak onları zayıflatmak ve askerlerinin bir kısmını Kanal bölgesine yığmalarını temin etmekti. Hakikaten bunda başarılı olundu."

Bu olup bitenlerden rahatsız olan ve Alman generallerin komutasında çalışmaya isyan ederek istifa kararı alan tek Osmanlı subayı vardı:

Suriye-Filistin Cephesi'ndeki 7. Ordu kumandanı Mustafa Kemal. Alman General, Falkenhayn kumandasında çalışmayacağını, ısrar edilirse istifa edeceğini İstanbul'a Enver Paşa'ya bildirmiştir.

İsteğinin özeti şuydu:

"Ne askeri ne de siyasi olarak Falkenhayn'e kesinlikle güvenim yoktur. Onun kararları ve komutası altında görev yapmak vatanım için kesinlikle bir hizmet vaat etmez. Vatanımın çıkarıyla birlikte şahsımın şeref ve kabiliyetinin aşağılanacağı ve beni artık ülkeme hizmet edemeyecek bir konuma düşüreceği kesindir.

Hükümetin şu iki karardan birini ivedilikle vermesini rica ederim:

1. Sina'nın savunulması 7. Ordu Kumandanına ait olacak, Falkenhayn Sina cephesinde görev almayacak,
2. Veya benim ordu kumandanlığından affım kabul edilecek. İvedi cevap verilmesini, aksi halde, kendisinin komutası altında görev yapmayacağımı General Falken-hayn'a bildireceğimi arz ederim."

Falkenhayn'ın, 'farklı adam' Mustafa Kemal'i ikna etmek için, diğer birçok kişi için kullandığı 'bir sandık altın' yolunu denediğini Mustafa Kemal'in hayatını yazan herkes bilir. Mustafa Kemal'in bu 'bir sandık altın' oyununa teslim olmayacak ruhta bir kumandan olduğunu çok etkili bir üslupla Alman General'e göstermesi Gazi'nin hayatında onu kutsallaştıran olaylardan biri olarak yer alır.

İlginçtir, Almanlar için açılan Cihad-ı Ekber'i kaleme alan ve imzalayan yüksek seviyede ulemadan 34 kişilik heyetin içinde, daha sonraları Said lNursi (ölm. 1961) diye anılacak olan Said-i Kürdi de vardı. Said Nursi o sıralarda, aynı zamanda Teşkilat-ı Mahsüsa'nın da mensuplarından biriydi. Nihayet, Müslüman Türkler Almanlar lehine savaşa girdi. Tabii bütün aldatma oyunlarında olduğu gibi yan destek de devredeydi. Bu yan destek, Hacı Wil-helm'in devletinden Osmanlı Devleti'ne verilen 5 milyon Osmanlı lirası borç idi. Osmanlı adına, İttihatçı Sadrazam Talat Paşa tarafından 10 Kasım 1914'te imzalanan borç anlaşmasıyla Osmanlı askeri Almanların adeta paralı askeri durumuna getirilmişti. Eğer Birinci Dünya Harbi'ni Almanlar kazansaydı, bu 5 milyon lira, Osmanlı yurdunu Almanların sömürgesi yapmanın bahanesi olarak kullanılacaktı.

Bu eserin doğrudan konusu olmamakla birlikte, şunu da bir cümle ile ifade etmek isteriz:

Almanlar, İkinci Dünya Savaşı'nda da Allah ile aldatmayı kullandılar. Bu kez, Naziler eliyle ve 'Allahsız komünizme karşı savaş' edebiyatı yaparak. Oysaki esas Allahsızlık kendilerinin yaptığıydı. Milyonlarca insanı katlettiler, yüzbinlerce insanı diri diri yaktılar. Çocuk, kadın, yaşlı demeden. Birçok Allah ile aldatma olayında olduğu gibi. Ve Allah ile aldatmanın İstavrozlu öncüleri papazlar, başta devrin en büyük papazı Papa XII. Pius olmak üzere, Nazilere yardakçılık ettiler. Vatikan'ın Nazi Almanyası ile yaptığı antlaşmayı, 20 Temmuz 1933'te bu Papa XII. Pius (o zaman Vatikan Devlet sekreteri idi) imzalamıştır.

Bugünün Allah ile aldatan süper gücü ABD ise, başta Henry Ford olmak üzere, büyük para patronları aracılığıyla Hitler'in 'Allahsız komünizme açtığı onurlu savaş'ı destekliyordu. Bugünün demokrasi ve özgürlük öncüsü ABD'nin ikinci dünya savaşındaki politikasının esası, bir yandan Hitler'i kullanarak Rusya'yı çökertmek, öte yandan Rusya'yı kullanarak Hitler'i yok etmek olmuştur. Parasının üstündeki Allah'a güveniriz biz' ifadesinin ABD'cesi işte budur. Yani "Allah'ı kullanarak kitleleri aldatırız biz."

Nazizme destek veren Papa XII. Pius'un Müslüman dünyadaki Allah ile aldatmadaki benzeri, Kudüs Müftüsü unvanını taşıyan Muhammed Emin el-Hüseyni (ölm. 1974) olmuştur. Emin el-Hüseyni, İstanbul'da okudu, Osmanlı ordusunda bir aralık topçu subayı olarak görev yaptı. Daha sonra, Osmanlı'ya isyan ve ihanet eden Mekke Emiri Şerif Hüseyin'e katılarak Osmanlı aleyhine çalışmak üzere İngilizlere teslim oldu. 1921'de Kudüs'te yapılan müftülük seçimlerinde en az oyu almasına rağmen o sırada bölgeyi işgallerinde tutan İngilizlerce müftü ilan edildi ve 'Kudüs Müftüsü' unvanını hayatı boyunca kullandı. Bir ara bu unvanına 'Kutsal Topraklar Müftüsü' unvanını da ekledi.

Bir şahsiyetsizlik ve zillet timsali olan Emin el-Hüseyni, İkinci Cihan Savaşı günlerinde, eski efendisi İngilizlere isyan ederek Naziler yanında yer aldı ve Hitler lehine 'Cihad' fetvaları çıkarmaya başladı. Bu arada İtalya'ya da gitmiş, Mussolini'ye de hizmet arz etmiştir. Özellikle Balkan Müslümanlarını Hitler yanında savaşa çağıran radyo konuşmaları yapıyordu. Hitler ordusuna kattığı Müslüman askerlerin Osmanlı fesine benzeyen başlıklarına bir Nazi kartalı, bir Nazi haçı ve bir de kuru kafa koyduran bu Emin el-Hüseyni Hitler'le bizzat görüşebiliyordu.
Kudüs Müftüsü kadar etkili olmamakla birlikte, Müslümanları Allah ile aldatarak Hitler'in saflarına iten sözde din adamlarından biri de Iraklı bir şeyh oğlu şeyh olan Seyyid Raşid el-Geylani'dir. 1933-1941 yılları arasında Irak'ta başbakanlık koltuğuna üç kez oturmuştur.

El-Hüseyni ve el-Geylani'nin Hitler ve Mussolini ile ilgili Allah ile aldatma oyunlarının en hayasızlarından biri şuydu:

Bu adamlar, Hitler'in 'Haydar' adıyla gizlice Müslüman olduğunu, Mussolini'nin ise yine gizlice Müslüman olup Musa Nili adını aldığını yayıyorlardı. Filistin'den Kafkaslara kadar.

Propaganda o kerteye gelmişti ki bazı Müslüman gruplar şöyle nakarat tutturuyorlardı:

"Ne monşer ne mister. Gökte Allah, yerde Hitler."

Bu tıpkı bugünün Allah ile aldatan AKP'lilerinin "Biz, Ankara'nın şerrinden Brüksel'in şefaatine sığınmak için Avrupa Birliği'ne böylesine teslim oluyoruz" demelerine benzemektedir.
Allah ile aldatmaya dayalı propagandalar Müslümanlar üzerinde, özellikle Kafkas bölgesinde çok etkili oldu. Alman ordusundaki özel Müslüman birliklerin yüz bin askere ulaştığı kayıtlara geçirilmiştir.

Kaynakça
Kitap: Allah ile Aldatmak
Yazar: Yaşar Nuri Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13980
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir