Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ma'adin-i Hümayun Emanetinin Osmanlı İdari Düzenindeki Yeri

1775-1867

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Ma'adin-i Hümayun Emanetinin Osmanlı İdari Düzenindeki Yeri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 20:59

MA'ADİN-İ HÜMAYUN EMANETİNİN OSMANLI İDARİ DÜZENİNDEKİ YERİ (1775-1867)

Osmanlı ülkesindeki devlet gelirlerinden, yönetimin kendisi tarafından yapılacak harcamalar için ayrılan kaynaklara mukataa denildiği ve bunlara konu olan gelir kaynaklarının içerisinde madenlerin de bulunduğu1 bilinen bir husustur. Madenler, Osmanlı toplumunda gerek askeri ve gerekse sivil açılardan çok geniş bir kullanım alanına sahip olmaları bir yana, devlet hazinesi için de başlıca gelir kaynaklarından birisi durumunda idi. Mesela Kanuni Sultan Süleyman döneminde devlet hazinesinin % 5'lik bir kısmının sadece Gümüşhane madeninden elde edilen değerli ürünlerden karşılandığı bilinmektedir. Hazine açısından böyle bir öneme sahip olan madenler, toplumsal açıdan da aynı önemi arz ediyordu. Çünkü yine Kanuni döneminde sadece Bilecik madeninde 6000'e yakın işçi çalıştırılmakta idi. Bunlara bir de madenleri işleyen ve bu yol ile geçimini sağlayan insanları ekleyecek olursak madenciliğin Osmanlı Devleti'nde başlıbaşına bir sektör olduğu gerçeği ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla, bu sektör içerisinde verimlilik açısından diğer maden ocaklarının fark atan ve can damarı niteliğine haiz olan maden ocaklarının bulunması gayet tabii idi. Bu çerçevede devletin, üzerinde titizlikle durduğu ve her zaman için bol ürün elde edebilmek için özen gösterdiği maden ocakları da vardı ki, bunlar arasında Keban ve Ergani madenleri ilk sıralarda yer alıyordu. Onların bu önemi ise ocaklardan elde edilen ürünün cinsi ve değeri ile maden havzasının genişliği ve her zaman için bol üretim yapılabilecek durumda olmasından kaynaklanıyordu. Bu cümleden olarak Keban madeninde, 1780'li yıllara kadar değerli madenlerden altın üretiminin ve 1730'lu yıllardan itibaren önemli miktarlarda gümüş üretiminin gerçekleştirilmiş olduğunu belirtelim. Aynı şekilde Ergani madeninde de, yörenin Osmanlı hakimiyetine geçtiği andan itibaren üretime geçilerek 1770'li yıllara kadar altın ve gümüş üretiminin yapılmış olduğunu6 ve söz konusu dönemden itibaren de önemli miktarlarda ham bakır üretilmeye başlandığını belirtelim. Bundan dolayı devlet, her iki maden ocağındaki üretim faaliyetlerinin kesintisiz olarak ve en üst düzeyde verim elde edilebilecek şekilde devamını kural olarak benimsemiş ve bunun için gerekli olan tedbirleri alma yoluna gitmiştir. Hatta bununla ilgili olarak adı geçen madenlerden elde edilen ürünlerin dağıtımı, ilgili yerlere ulaştırılması ve gerek duyulduğunda da piyasaya sürülmesi konularını da devlet, tekelinde bulundurmuştur.

Bu çerçevede gerek Keban ve gerekse Ergani madenleri Osmanlı Devleti'nin eline geçtikten sonra, XVIII. yüzyılın son çeyreğine kadar emanet usulü ile Diyarbakır Eyaleti sınırlarında olmak üzere bazen Gümüşhane voyvodalığı mukatasına bağlı olarak8 bazen de doğrudan darphane tarafından bağımsız birer mukataa olarak yönetilmişlerdir. Ancak, 1775'lere gelindiğinde bu iki madenin ayn ayn değil de ortaklaşa olarak bir idareye konu olduklarını ve bunların bileşiminden oluşan mali bir birimin ortaya çıkmış olduğunu görüyoruz. Yeni oluşan bu birimin ismi Ma'adin-i Hümayün Emanetidir.

1. Ma'adin-i Hümayün emanetinin ortaya çıkışı

Bu noktada böyle bir birime niçin ihtiyaç duyulduğu veya böyle bir birimin oluşumunda ne gibi hususların etkili olmuş olduğu şeklinde bir soru akla gelmektedir. Bu soruya cevap verebilmek için söz konusu madenlerin devlet nazarında sahip olduğu önemi biraz daha aydınlatmakta fayda vardır. Çünkü biz biliyoruz ki, Keban ve Ergani madenleri devletin "...mücessem ve mu'azzam...."ve "...ser-canib-i beytü'l-mal-ı mııslimine medar..." mukataalarından idi. Aynı şekilde yine bu madenler, "...haza'in-i gaybiye-i 'aleyhiyeden... devlet-i 'aliyyenin atyeb varidat-ı mıı-karreresi..." ve "...matbah-ı kimya-yı eseri..." oldukları için onlarla ilgilenmek "umur-ı mühimmeden " idi. Böyle olunca, bu kadar büyük bir öneme sahip olan madenlerden oluşan bir mukataa ihmal edilmeye gelemezdi. Bundan dolayıdır ki, adı geçen madenlerin imal ve idaresini en iyi şekilde sağlamak, devlet için önemli işlerden birisi olarak görülmüştür. Bu çerçevede yapılacak olan şey ise, söz konusu madenlerin bulunduğu bölgede düzenin tam olarak sağlanması ve üretimin devamlılığım sağlayacak olan tedbirlerin alınması olabilirdi. Çünkü o dönemde madenler bölgesindeki üretim faaliyederini doğrudan veya dolaylı şekilde sekteye uğratacak türden eşkıyalık olayları mevcuttu. Yine çevre vilayederde bulunan ehl-i örf taifesi de zaman zaman madenciler ile maden üretim faaliyederi için gerekli olan malzeme ve nakit bedelinin bir kısmını temin eden ahaliden kural dışı vergiler almakta idi. Bütün bunlar ise, değerli ve stratejik öneme sahip madenlerin üretilmekte olduğu Keban, Ergani ve bağlı madenlerindeki üretimi engelleyici durumların doğmasına sebep oluyordu. İşte bu nedenlerden dolayı Osmanlı merkezi yönetimi, yukarıda belirtilen tarihlerde az önce zikredilen mahzurları giderici ve madenlerden en üst düzeyde, ürün elde edilmesini sağlayıcı birtakım tedbirler alma yoluna gitmiştir ki, biz, bu tedbirlerin ilk defa, 19 Mart 1775 tarihinde yayınlanmış olan bir ferman13 ile gündeme gelmiş olduğu düşüncesindeyiz.

Söz konusu fermanda bu konuda yer alan hükümleri şöylece sıralayabiliriz:

a) Her şeyden önce madenlerde öteden beri uygulana gelmekte olan "şerait-i kadime" ye riayet edilmesi sağlanacaktır.
b) Madenlerde istihdam edilen madencilerin ve madenlere bağlı kazalarda yaşayan ahalinin her türlü işlerinin "bervech-i istiklal" maden eminleri tarafından görülmesi ve onlara bu işlerinde civarlarında bulunan kadı, naib, mütesellim, vali vb. üst düzey devlet görevlilerinin karışmaması sağlanacaktır. Yani madenler bölgesinde, madenlerin idarecisi konumunda olan eminlere tam olarak serbestiyet kuralları çerçevesinde hareket etme yetkisi verilecektir. Böyle olunca da, Keban ve Ergani madenlerinin bulunduğu yere civar olan Sivas ve Diyarbakır eyaletlerindeki valilerin her ne sebeple olursa olsun madenler ve bunlara bağlı kazalarda yaşayan gerek madenci ve gerekse maden üretim faaliyetlerine dolaylı olarak katılan veya yardım eden halktan hiçbir kimseyi yanlarına çağıramayacaklardır.
c) Maden üretim faaliyetleri için çeşitli yükümlülükleri yerine getiren kişilere, görevleri esnasında hiçbir kimse engel olmayacaktır.

Bu hükümlerden anlaşılan o ki, devlet, madenlerde öteden beri uygulana gelmekte olan kurallara tam olarak riayet edilmesini sağlamak istemiştir.

Ancak, burada bizim açımızdan önemli olan bir başka temel husus daha vardır ki, o da, şu ana kadar tespit edebildiğimiz kadarı ile Keban ve Ergani madenlerinin zikredilen fermanda ortak bir isim altında Ma'adin-i Hümayün Emaneti'ni oluşturan madenler olarak ilk defa zikredilmeleridir. Yani bir başka deyişle, söz konusu tarihte Ma'adin-i Hümayün Emaneti adıyla bir emanetin ortaya çıkmış olmasıdır. Böylece merkezi yönetim, belirli bir coğrafi bölgede yer alan Keban ve Ergani madenlerine en iyi ve devamlı şekilde ürün elde edebilmek maksadına yönelik olarak ayrı ayrı değil de, bir mukataa haline getirerek tek elden idare etme yoluna gitmiştir. Bunun için de, yukarıda zikredilen hususlara uyulmasını sağlamaya çalışmıştır.

Böyle olunca, biz, şimdilik 19 Mart 1775 tarihini Ma'adin-i Hümayün Emaneti'nin teşkil edildiği tarih olarak kabul ediyoruz. Nitekim hemen aynı yıl, adı geçen emanetin Hasan isminde birisine tevcih edilmiş olduğunu görüyoruz14. Bu tarihten önceki yıllarda ise, söz konusu madenler teker teker başkaca kişilere tevcih edilmekte idi. Zikrettiğimiz tarihten itibaren ele aldığımız bütün bir dönem boyunca Ma'adin-i Hümayün ismini gerek yalın hali ile gerekse Ma'adin-i Hümayün Emaneti şeklinde görmekteyiz. Bu arada, emanetin teşkil edilme amacına da, üretimde önemli miktarlarda sağlanan arüşlar ile ulaşılmış olduğunu da belirtelim15.
Ancak, burada üzerinde durulması gereken bir başka husus daha vardır. Şöyle ki, Osmanlı yönetimi, önemli miktarlarda ürün elde ettiği büyük maden ocaklarını da Gümüşhane, Bozkır, Bereketli ve Gümüşhacıköy örneklerinde olduğu gibi, Ma'adin-i Hümayün ismi ile anmıştır16 ve bunlarda da yukarıda belirtilen "serbestiyet" şartlarını geçerli kılmışur. Ve yine, Osmanlı Devleti'nde, "... madenler ve madenciler güvenlik ve düzen içerisinde her türlü saldın ve rahatsız edilmeden uzak olarak, ayrı bir eyalet, muhtar ve imtiyazlı bir bölge gibi çalışmakta idi". Ama, bu hususları biz Ma'adin-i Hümayün Emaneti'nde biraz daha ileri düzeyde olmak üzere farklı boyutlar kazanmış olarak görüyoruz. Çünkü adı geçen emaneti oluşturan madenlere, ülkede yer alan diğer madenlerde de olduğu gibi çeşidi yükümlülükler ile bağlı olan yerler, çok geniş bir coğrafi alanı ihtiva ediyordu ve emanetin kendilerine tevcih edilmiş olduğu kişiler de birçok yetkiler ile donatılmıştı.

2- Ma'adin-i Hümayün eminlerinin görev ve yetkileri

Bu konuya ışık tutması açısından az önce değinmiş olduğumuz hususun biraz daha aydınlatılması gerekmektedir. Çünkü, Ma'adin-i Hümayün Emaneti'ne ileride de görüleceği üzere güney kuzey istikametinde Siverek'ten Gürcaniş'e, doğu batı istikametinde de Palu'dan Malatya Sancağı'na kadar olan yerleri ihtiva eden bir coğrafi alanın tabiliği söz konusu idi. Ve dolayısıyla da, içerisinde birçok kaza ve birkaç sancak bulunan böyle bir alan içerisinde "ber-vech-i istiklal" ve "serbestiyet" üzere hareket etme yetkisine sahip Ma'adin-i Hümayün eminlerinin varlığı söz konusu idi.

Ma'adin-i Hümayün eminlerinin atamaları, herhangi bir üst düzey ehl-i örf mensubu tarafından değil, doğrudan darphane tarafından yapılıyordu. 1830 yılına kadar genellikle vüzeradan, ondan sonraki yıllarda dergah-ı ali kapıcıbaşılarından, ümeradan ve diğer üst düzey devlet görevlilerinin arasından seçilerek darphane nazırının teklifi ile bu göreve atanan kişilere emanet, "....tevabi'i ve kaffe miilhakat ve müştemilat ve mukataaü...." ile tevcih ediliyordu. Dolayısıyla Ma'adin-i Hümayün eminlerinin ilk etapta sorumlu oldukları merci de Darphane Nazırlığı oluyordu. Ancak, hemen belirtelim ki, bu durum 1840 yılına kadar devam edecektir. Çünkü söz konusu tarihte "... kaffe ma'adin-i şahanenin varidat ve masarifatı... nın idare ve rü'yet edilmesi..." görevi yeni kurulan Maliye Hazine-i Celilesine verilmiştir. Bundan dolayıdır ki, belirtilen tarihte Ma'adin-i Hümayün'un Maliye Nezareti tarafından yönetilmesi hususu gündeme gelmiştir.

Ma'adin-i Hümayün eminleri, atamaları yapıldıktan sonra görev yerlerine geldiklerinde ilk iş olarak herhangi bir valinin yaptığı gibi, kendilerinin bu göreve atandıklarına dair emanet sınırlan dahilinde yer alan ileri gelenlere hitaben atama buyuruluşu yazmaktaydılar.

Bu şekilde atamaları gerçekleşen ve görev yerlerine gelen Ma'adin-i Hümayün eminlerinin çok geniş yetkilerle donaülmış oldukları dikkati çekmektedir. Bunu da onların emanet sınırlan dahilinde yerine getirmiş oldukları görevlerinden veya ifa ettikleri fonksiyonlarından anlıyoruz.

Bu çerçevede eminlerin yerine getirmiş oldukları bazı görevleri ve buna bağlı olarak da sahip oldukları birtakım yetkilerini örnek olaylar ile şu şekilde sıralayabiliriz:

Bu konuda ilk olarak Ma'adin-i Hümayün eminlerinin emanet sınırları dahilindeki birimlere yönetici atadıklarını görüyoruz. Yani onların, kendi bölgelerinde asıl fonksiyonları olan maden işlerinden başka idari olarak da bağımsız şekilde tasarrufda bulundukları dikkatimizi çekmektedir. Mesela emanete bağlı yerlerden biri olan Malatya Sancağı'na eminlerin kendi adlarına voyvoda atama yetkisine sahip olduklarını ve yine, emanet dahilinde yer alan Çarsancak ile Arguvan Mukataası ve Havas köylerine de voyvoda atadıklarını biliyoruz. Aynı şekilde emanete bağlı kazalardan Eğin'e de voyvoda atamasını Ma'adin-i Hümayün eminleri yapıyordu ki, bütün bunlar da, emin olan kişilere emanetin bütünü ile tevcih edilmesinden kaynaklanıyordu. Biz bu hususu 1825 yılında Harpudu Hacı Yusuf Ağa'nın adı geçen kazaya voyvoda atandığına dair kaza kadısına hitaben divan-ı ma'adin-i hümayün..." dan yazdan buyuruldu da açıkça görebilmekteyiz. Çünkü, söz konusu buyurulduda Ma'adin-i Hümayün Emaneti'nin kendisine tevcih ve ihsan edildiğini belirten emin, " ... ma'adin-i hiimayün-ı şahaneye merbut Eğin kazasının zabt ve rabtı ve idaresi ve iazımü'l-husüs olan emval-i matlübesini cemi ve tahsil ve istafası ve fukara-i ra'iyyet ve sekene-i memleketinin hıfz ve himayesi için ..." Hacı Yusuf "...tarafımızdan voyvoda nasb ve ta'yin ohınmuşdur...." diyerek, ilgililerden adı geçeni kendilerine voyvoda bilmelerini istemiştir. Bu türden voyvodaların ancak vali ve mutasarrıflar tarafından atandıkları dikkate alınacak olursa, bu durumda Ma'adin-i Hümayün emini, vali konumunda birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Buna benzer şekilde, emanete bağlı olan hükümetlere hakim atamalarında etkili olarak, kazalara subaşı atamak ve emanet sınırları dahilinde her türlü idari işlerle ilgilenmenin de eminlerin görev ve yetki alanında olduğunu biliyoruz.
Şer'i konularda da hukukun en iyi şekilde işletilmesi hususunda eminlerin etkili ve sorumlu olduklarını görüyoruz. Bu cümleden olarak onlar, gerektiğinde herhangi bir davaya bizzat giderek adaletin tam olarak tecelli etmesine nezaret edebildikleri gibi, yine bir davada ihkak-ı hakkın tecellisi için ilgili yerin ileri gelenlerine hitaben buyuruldu da yazabilmekte idiler.

Eminler, kendi bölgelerinde dini ve sosyal hayatın düzenli bir şekilde devamını sağlamakla da yükümlü görünüyorlar. Mesela, 1824 yılında Eğin kazasında bazı zimmi re'ayanın Müslüman elbisesi giyerek dolaşması olayının soruşturulması, merkezi yönetim tarafından maden emininden istenilmiştir. Aynı şekilde, emanet sınırları dahilinde yer alan vakıflarla, çeşidi zimmi kiliselerinin tamiri gibi dini ve sosyal hayatın değişik kesitlerine ait meselelerle de Ma'adin-i Hümayün eminlerinin ilgilenmiş olduklarını biliyoruz. Mesela, 1825 yılında emanet sınırları dahilindeki kasaba ve köylerden başka yerlere izinsiz gidilip gelinmemesi ve tezkeresiz gelip giden süvari ve piyadelere konak verilmemesi konularında Ma'adin-i Hümayün eminlerinin ilgililere hitaben yazmış olduğu bir buyuruldu söz konusudur. Yine, emanete bağlı kazalarda mütemekkin re'aya taifesinin ellerinde fazlaca silah bulunduğunun haber alınması üzerine sosyal huzuru tehdit edici bu durumun giderilmesi amacına yönelik olarak, bu silahların toplatılarak, defterlerinin dersaadete gönderilmesi konuları ile de eminlerin doğrudan ilgilendikleri görülmektedir.

Ma'adin-i Hümayün eminlerinin bölgelerindeki sosyal hayatın düzenli şekilde devamını sağlamak amacına yönelik olarak ilgilendikleri bir diğer mesele de, boyudan zaman zaman farklı olmakla birlikte ele aldığımız bütün bir dönem boyunca devam eden eşkıyalık olayları idi. Onlar, bu konuda da söz konusu olayları engelleyerek toplumsal huzuru ve bununla bağlantılı olarak da madencilik faaliyederinin kesintisiz devamını sağlamakla yükümlü idiler.

Eminler, iktisadi alanda da asıl fonksiyonları olan madencilik faaliyetleri dışında hususlarla da ilgilenmekte idiler. Bu alanda onların ilgi alanına giren hususların başında "...ma'adin-i hümayüna merbut olan elviye ve nevahilerde..." mevcut olan "... emval-i mukata'at feva'iz ve harciyab ...."ın tahsili geliyordu. Bunun yanında, emanet sınırları dahilinde zaman zaman tahsili lazım gelen vergilerin tahsil edilerek gerekli yerlere ulaştırılması, ülkedeki para düzeni ile ilgili olarak yapılması gereken faaliyetlerin icrası ve idareleri altındaki yerlerde çarşı pazar düzeninin sağlanması da onların ilgilendikleri hususlar arasında yer alıyordu. 1813 yılına ait bir kayıtta eminin bu işi, vülatın görevleri arasında yer aldığını bilerek yapmış olduğunu biliyoruz.

Ma'adin-i Hümayun eminleri bunlarla da kalmayarak, askeri alanda da birtakım yükümlülükleri yerine getiren kişiler olarak karşımıza çıkmaktadır. Mesela 1775 yılında36 ve 1828-29 Osmanlı Rus Savaşı esnasında37 emanet sınırları dahilinden asker tertip edilerek ilgili yerlere gönderilmiştir. Rus Savaşı nedeni ile bölgeden tertip edilen asker, herhangi bir beylerbeyinin emrine değil de doğrudan şark seraskerinin emrine verilmiştir. Bunun yanında, savaşlarda gerekli olan ihtiyaç maddelerinin mübayaası için lazım olan nakit bedelinden bölge hissesine düşen meblağın tahsili de onların ilgilendikleri veya yerine getirdikleri vazifeler arasında yer alıyordu38. Bu uygulamalardan anlaşılan o ki, Ma'adin-i Hümayün emini, emanetine merbut olan yerlerden tertip ettirmiş olduğu askerleri ilgili yerlere göndermekle, bir eyalet valisinin icra ettiği fonksiyona benzer bir vazifeyi yerine getirmiştir.

Eminlerin askeri alanda ifa ettikleri bu ve benzeri fonksiyonları yerine getirmenin yanında, maiyetlerinde serdar, bölükbaşı, ser-divangan ve delilbaşı gibi askeri taifeden kişilerin emrinde bir miktar askeri kuvvete de sahip olduklarını biliyoruz.
Eminlerin sahip olduğu yetkileri aydınlatması açısından şu uygulamalara da değinmekte fayda olacağı kanaatindeyiz. Çünkü biz, 1816 yılında "ma'adin-i hümayün toprağından" geçmesi gereken, ancak geçişi sakıncalı olan bir beylerbeyinin, bu geçişinin engellenmesi için eminin doğrudan dersaadete başvurduğunu biliyoruz. Yine bununla ilgili olarak civar eyalet valilerinin mansıplarına giderken, Ma'adin-i Hümayün sınırlarından geçmeleri gerektiği durumlarda eminleri bir mektup ile bundan haberdar ettiklerini biliyoruz. Dolayısıyla, civar eyalet valilerinin her ne surede olursa olsun Ma'adin-i Hümayün'a merbut erlere tecavüzleri kural olarak mümkün olmadığı için doğabilecek mahzurlar bu gibi tedbirler ile önceden önlenmeye çalışılmıştır.

Bütün bunlardan sonra karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır:

Ma'adin-i Hümayün Emaneti ismindeki mukataanın tefviz edildiği ve idarecisi konumunda olan eminler çok yönlü görev ve sorumlulukları olan ve bunları yerine getiren kişiler olarak görünmektedirler. Halbuki onlar, gerçekte bir mukataaya memuriyet yolu ile tasarruf eden kişilerdi. Böyle olunca, Osmanlı iktisadi düzeninde mukataaların başında bulunan ve onları idare etmekle yükümlü olan "emin" ya da "amil"ler gibi onların da, mukataalarının ihtiva ettiği alanlardaki işlerinde ihtiyaç duydukları zamanlarda bazı ehl-i örf mensuplarından yardım istemeleri gerekirdi. Çünkü bu tür kişiler, mukataalarının ihtiva ettiği alanlarda kanunname ve geleneklerin gerektirdiği emirlere herkesin boyun eğmesini çoğu zaman sağlayamaz ve bazı ehl-i örf mensuplatı onlara yardım ederek işin yerine getirilmesine yardımcı olurlardı41. Ama Ma'adin-i Hümayün eminleri, böyle değillerdi, gerçekte bir mukataaya tasarruf eden kişiler olmaktan öteye, sınırlan dahilinde sancaklar, hükümetler, beylikler ve kazalar bulunan geniş bir alanın her türlü işleri ile uğraşan ve gerektiğinde askeri yükümlülükleri de ifa eden kişiler olarak görünmektedirler. Halbuki, yine klasik Osmanlı iktisadi düzeninde mukataalara tasarruf eden kişilerin birtakım askeri yükümlülükleri yerine getirmek bir yana ellerinde askeri kuvvet bulunmadığı, aksine herhangi bir durum ile karşılaştıklannda merkezi yönetime baş-vurduklan bilinen bir husustur. Dolayısıyla Ma'adin-i Hümayün eminlerini sadece bir mali birimin başı olarak görmemiz bu durumda yanlış olacaktır. O zaman bunlara ne diyeceğiz? Birkaç sancağın da merbut olduğu birime tasarruf eden kişi, sancak beyi olamayacağına göre acaba, Ma'adin-i Hümayün eminleri eyaledere tasarruf eden ve onların idarecisi konumunda olan vali statüsünde midirler? Bu soruya cevap verebilmek için Ma'adin-i Hümayün'un ve dolayısıyla buna konu olan coğrafi alanın Osmanlı idari düzenindeki yerini de belirlemek gerekmektedir.

3. Ma'adin-i Hümayün'un Osmanlı idari düzenindeki yeri

Kaynaklardan anlaşıldığına göre Ma'adin-i Hümayün, gerek merkezi yönetim ve gerekse taşra yönetimince (burada kastımız Ma'adin-i Hümayun yönetimidir) ayrı bir idari birim ve ayrı bir coğrafi bölge olarak bilinmiş ve ele alınmıştır. Bizi bu düşünceye yönelten birçok kayıt ve uygulama mevcuttur.

Bu konudaki örnek olay ve uygulamaları kronolojik, bir çerçevede şöylece sıralayabiliriz:

Bu konuda üzerinde duracağımız ilk husus, 1775 ve takip eden yıllarda Ma'adin-i Hümayün'un kaynaklarda sıklıkla kullanılmasıdır. Bundan başka bu konuda üzerinde duracağımız ilk olay, 1781 tarihlidir ve söz konusu tarihte Van ocaklısına ait miri mal ile dersaadetten Van'a gitmekte olan iki kişinin "ma'adin-i hümayün toprağında" soyulmuş olması ile ilgidir. Bu olayı belgelleyen kayıtta olayın meydana geldiği yere değinilirken "ma'adin-i hümayün toprağı" ile ayrı bir birimin kastedildiği açıkça görülmektedir. 1791 tarihli başka bir kayıtta ise, Tokat voyvodasının bir vesile ile Keban ve Ergani madenlerinin bulunduğu bölgeye gelişi, söz konusu kişinin "ma'adin-i hümayün toprağında bulunuşu..." şeklinde ifade edilmiştir. Burada da az önce işaret edilen durum söz konusudur. Yine 1828 tarihinde emin olan Salih Paşa, dersaadete yazmış olduğu bir tahriratta, muhtemelen Osmanlı Rus Savaşı nedeniyle yapılan bir görevlendirme nedeniyle yola çıktığını belirtirken, kendisinin Ma'adin-i Hümayün'dan hareket ederek Ahıska'ya gitmek üzere Erzurum'a geldiğinden bahsetmektedir45. Bu uygulama ve kayıtlar bize Ma'adin-i Hümayün'un ayrı bir birim veya bölge olarak ele alındığını açıkça göstermektedir.

Bunların yanında Ma'adin-i Hümayün eminleri de kendilerini aynı isimle anılan bölgenin idarecisi olarak görmüş olmalılar ki -1813 yılında Ma'adin-i Hümayün emini olan kişinin çarşı pazar düzenini denederken bu işi valilerin görevlerinden olarak yapağına değinilmişti -onlar, sık sık emanet dahilindeki çeşidi yerlerin ileri gelenlerine hitaben değişik vesilelerle buyuruldular yazmışlardır. Mesela 1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın lağvı ile ilgili olarak gereğini yerine getirmeleri için emanete bağlı yerler ileri gelenlerine hitaben "... divan-ı ma'adin-i hümayündan..." sudur eden buyurulduyu bu cümleden olarak zikredebiliriz. Yine, 1828 yılında Eğin kazası re'ayalarının elinde bulunan fazla silahların toplaülması konusunda adı geçen kaza ileri gelenlerine hitaben aynı şekilde "...divan-ı ma'adin-i hümayündan..." bir başka buyuruldu söz konusudur. Bu konudaki örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. 27 Aralık 1833'te cizye tahsili ile ilgili olarak Palu ve Harput ileri gelenlerine hitaben ve 6 Ekim 1834 tarihinde de yörede yaşayan Herdi ve Perçikan aşirederinin bazı yükümlülüklerini yerine getirmelerinin sağlanması konusunda Harput naibine hitaben yine "... emanet-i ma'adin-i hümayün..." dan yayınlanmış olan buyurulduları50 bu cümleden olarak zikredebiliriz. Bu örnekler de bize gösteriyor ki, Ma'adin-i Hümayün eminleri, emanete çeşidi yükümlülükler ile bağlı olan yerlerin aynı zamanda en üst düzeyde yöneticisidirler ve bunun gereği olarak da kendi bölgelerindeki yetkililere gerektiğinde çeşidi emirler verebilmekte idiler.

Yukarıda Ma'adin-i Hümayün'un merkezi yönetim nezdinde de ayrı bir birim olarak ele alındığına değinilmişti. Bizi bu kanaate sevk eden çeşitli kayıtlar ve uygulamalar mevcuttur. Mesela 1825 yılında sadrazamın Osmanlı ülkesindeki menziller ile ilgili olarak hazırlamış olduğu bir tahriratta Ma'adin-i Hümayün'a bağlı olan yerlerdeki menzillerin ayrı bir başlık halinde verilmiş olduğu görülmektedir51. Yine, 1830 yılında ülke genelinde yapılması kararlaştırılan nüfus sayımı dolayısıyla eyalet ve sancak merkezlerinde teşkiline karar verilen Defter Nazırlıklarından birisi de Ma'adin-i Hümayün'da teşkil edilmiştir. Aynı şekilde, Osmanlı toplumunun geçirdiği değişim süreci ve bu sürecin doğurduğu birtakım zorunluluklardan dolayı ülke genelinde uygulamasına geçilen Redif Askeri Teşkilatı çerçevesinde 1836 yılında oluşturulan müşirliklerden birisi olan Redif-i Asakir-i Mansüre Eyalet-i Sivas Müşirliği dahiline alınan yerlerden biri de Ma'adin-i Hümayün kazaları idi54. Ki, bu uygulama dolayısıyla adı geçen yerin müşirliğine atanan Hafız Mehmet Paşa' dan, kendisine Harput'u merkez olarak kabul edip, gerekli icraatları buradan yönetmesinin istenilmiş olması çok ilginçtir. Çünkü Harput, ileride de görüleceği üzere Ma'adin-i Hümayün'a bağlı olan kazalardan birisidir. Burada bahsetmiş olduğumuz uygulamanın devamı olarak H. 1255 (M. 1839-1840) yılında Doğu Anadolu Bölgesi'nde yeni müşirliklerin teşkiline geçilmiştir. Bu çerçevede oluşturulan müşirliklerden biri de Diyarbakır Müşirliği'dir ki, söz konusu müşirlik dahilinde Ma'adin-i Hümayün kazaları yer alıyordu.

Ma'adin-i Hümayün'un Osmanlı idari düzenindeki yerini belirleme konusunda bizi daha net ifadeler kullanmaya itecek daha başka kayıtlar mevcuttur. Şöyle ki, mesela Diyarbakır valisi ve aynı zamanda Ma'adin-i Hümayün emini olan Zekeriya Paşa'nın H. 1256 (1840-41) yılında, kendisine geçici olarak Sayda ve Mısır eyalederiyle ordu-yı hümayün seraskerliğinin tevcih edilmesi dolayısıyla mansıbından ayrıldıktan sonra Halep'ten ilgililere hitaben yayınlamış olduğu buyurulduda yer alan ifadeler bu konuda bize önemli ipuçları vermektedir. Çünkü, Zekeriya Paşa, söz konusu buyuruldusunu Ma'adin-i Hümayün'da kendi yerine bırakmış olduğu kaimmakamı ve diğer ileri gelenlere hitaben yazmıtır. O, buyuruldusunda söz konusu kişileri"... hacegan-ı divan-ı hümayündan ma'adin-i hümayün eyaleti kaimmakamı.... ve eyalet-i mezkürun havlolduğu kazaların kuzat ve nüvabı... mütesellimin ve voyvodagan... ve ayan ve... bi'l-ciımle iş etleri..."şeklinde belirtmektedir. Zekeriya Paşa'nın burada, kaimmakam olarak bırakdığı Besim Efendi'den kendisi geri dönünceye kadar Ma'adin-i Hümayün'un umurunu görmesini isterken burası için üst üste eyalet sıfatını kullanması dikkat çekicidir. Yine bu buyurulduda, Ma'adin-i Hümayün kaimmakamından başka mütesellim ve voyvodalara da hitap edilmesi bir diğer dikkat çeken husustur. Çünkü bu sıfatlar ile anılan ehl-i örf taifesi şimdiki bilgilerimize göre belgede de zikredildiği üzere ancak bir eyalet sınırları dahilinde bulunabilir.

Ma'adin-i Hümayün'un merkezi yönetim nazarında ayrı bir idari birim olarak ele alındığı şeklindeki kanaatimizi kuvvetlendirecek bir başka kayıt da 1841 tarihinde yayınlanmış olan bir fermandır. Söz konusu fermanda da Diyarbakır ve Rakka eyaletleri ile Ma'adin-i Hümayün kazaları dahilinde yer alan gelirlerin birbirine karışmış olduğundan bahisle, bunların tefriki istenilmiştir. Dolayısıyla burada da Ma'adin-i Hümayün'u ayrı bir birim olarak görüyoruz. Bunların yanında Tanzimat uygulamasına geç olarak dahil edilen yerlerden birinin Doğu Anadolu Bölgesi olduğu bilinmektedir. Bu cümleden olarak ancak, 1845 yılında uygulamaya dahil edilebilen yerlerden biri de Ma'adin-i Hümayün kazaları idi. Buna göre, hala Osmanlı ülkesindeki madenlerin "... en ala ve en bala... " sı ve maliye hazinesinin en büyük gelirlerinden birisi olma özelliğini koruyan Ma'adin-i Hümayün'a tabi olan yerlerin Diyarbakır Eyaleti dahilinde ayrı bir sancak olarak yer almış olduğunu görüyoruz. Bu hususla bağlantılı olan başka bir uygulamaya da değinmede yarar vardır. Şöyle ki, yine Tanzimat'ın ülke genelinde yaygınlaştırılmasında karşılaşılan güçlükleri aşmak için bölgesel nitelikte geçici İmar Meclislerinin oluşturulduğu bilinmektedir ki, bu meclislerden biri de Diyarbakır Eyaleti ile Ma'adin-i Hümayün kazalarına aitti. Dolayısıyla, bu uygulama da bize Ma'adin-i Hümayün'un idari pozisyonu hakkında bir fikir vermektedir.

Ancak, Ma'adin-i Hümayün'un Diyarbakır Eyaleti dahilinde bir sancak olarak yer alması uygulamasının pek uzun ömürlü olmadığını ve çok kısa süre sonra adı geçen yerin idari statüsünde önemli bir değişikliğin meydana gelmiş olduğunu görüyoruz. Çünkü, hemen aynı yıl içerisinde bu konu ile ilgili olarak başka bir uygulama gündeme gelir ve Diyarbakır müşirliğinin coğrafi olarak çok büyük olması nedeniyle idaresinde karşılaşılan güçlüklerden dolayı Ma'adin-i Hümayün kazaları, zikredilen müşirlikten tefrik edilir ve Harput Eyaleti teşkil olunur. Böyle olunca, şimdiye kadar ayrı bir birim olarak eyalet statüsünde gördüğümüz Ma'adin-i Hümayün Emaneti'ne konu olan coğrafi alanın Harput Eyaleti'ne dönüştürülmesi olayı ile karşılaşılmaktadır. Çünkü biz biliyoruz ki, yeni oluşturulan "...Harput eyaletinin ismi mukaddema ma'adin-i hümayün unvanı ile mu'anven..." di ve mu-ahharan makarr-ı hükümetin Harputda ka'in Mezra'aya tahvilinde eyalet-i mezkü-reye Harput eyaleti tesmiye kılınmış... " tır. Bu durumda, 1845 yılında teşkil olunan Harput Eyaleti Ma'adin-i Hümayün'un devamından başka bir şey değildir. Veya başka bir deyişle Ma'adin-i Hümayün Eyaleti, Harput Eyaleti'nin 1845 yılından önceki isminden başka bir şey değildir. Bu arada yukarıda sözü edilen Mezra'a'nın Harput kazasının yakınında yer alan bir yerleşim birimi olduğunu ve 1835 yılından itibaren Ma'adin-i Hümayün Emaneti'ne merkezlik yapmaya başladığını belirtelim.

Yeni teşkil olunan Harput Eyaleti içerisinde de Ma'adin-i Hümayün'un daha önceki yıllarda sahip olduğu ayrıcalıklı durumunu korumuş olduğu görülmektedir. Çünkü idari açıdan bu birim adı geçen eyalet dahilinde birtakım kazaları ihtiva eden bir sancak statüsüne kavuşturulmuştur. Bu arada Harput Eyaleti'nin bu sancak dışında 1849 yılına kadar Siverek ve Harput sancaklarından oluştuğunu, belirtilen tarihte yeni teşkil olunan Dersim Sancağı ile bu sayının dörde çıkmış olduğunu belirtelim.
Ancak, 1849 yılına ait bir nüfus sayım defterinde Ma'adin-i Hümayün'un yeniden eyalet olarak zikredilmiş olduğu görülmektedir. Fakat biz bu durumun arızi olduğunu düşünüyoruz. Çünkü söz konusu tarihten itibaren Ma'adin-i Hümayün'u hep sancak olarak görüyoruz.

Bütün bunlardan sonra, Ma'adin-i Hümayün'un 1845 öncesi idari durumunu pekiştirmesi açısından bir çalışmada, bu konuda yer alan değerlendirmeye de değinmek gerekmektedir. Ele aldığımız dönem içerisinde büyük bir kısım Ma'adin-i Hümayün'a bağlı olan bugünkü Tunceli ilimizin geçmişine yönelik olarak yapılan bir çalışmada da, Dersim'in bir aralık Maden Eyaleti'ne bağlı olduğundan bahse-dilmektedir.

Bu arada 1850 yılına gelindiğinde, Ma'adin-i Hümayün'un idari durumu açısından önemli bir değişiklik gündeme getirilir ve Keban madeninde bir süreden beri devam eden üretim düşüşü, buna karşılık Ergani madeninde de üretim düzeyinin Keban'a göre fazlalığı nedeniyle her iki madenin birbirinden ayrı olarak idare ettirilmesi Meclis-i Vala tarafından merkezi yönetime teklif edilir. Muhtemelen bu fikir kabul görmüş olmalı ki, kaynaklarda 1852 yılından 1856 yılına kadar Ma'adin-i Hümayün Sancağı yerine Ergani Madeni Kaymakamlığı ifadesi yer almaktadır. 1856 yılından itibaren ise, muhtemelen Keban madenindeki üretim düşüşünü engellemeye ve dolayısıyla üretimi artırma yolunda yapılan çalışmaların olumlu sonuç vermiş olmasıyla, yeniden iki maden birleştirilmiş olmalı ki, tekrar Ma'adin-i HiimayCın Sancağı ve Kaymakamlığı ortaya çıkmıştır.

Ma'adin-i Hümayün Sancağı, Sultan Abdülaziz'in Harput'taki Mezra'a'da yaptırmış olduğu imar faaliyetlerinden dolayı zikredilen yerin ve Harput Eyaleti'nin isimleri Maüreti'l-Aziz'e çevrilmiş olarak 1867 yılına kadar varlığını sürdürmüştür. Bu değişiklikle birlikte Harput Sancağı'nın ismi de Mamüreti'l-Aziz'e dönüştürülmüştür.

4. Ma'adin-i Hümayün'a bağlı yerler

Daha önce de değinildiği üzere Osmanlı madencilik rejiminde herhangi bir madenin üretim faaliyetinin devamı için gerek nakdi ve gerekse birtakım ayni yükümlülükler ile bazı yerlerin -bunlar köy bazında olabileceği gibi, kaza düzeyinde de olabilir- madenlere bağlanması olayı söz konusudur. Dolayısıyla Keban ve Ergani madenlerine de bu türden bağlı yerler mevcuttu. Bu durum her iki madenin ortak olarak idare edilmeye başlandığı andan itibaren de daha genişleyerek devam etmiştir. Sözünü ettiğimiz genişleme olayı, Ma'adin-i Hümayün'un üretim düzeyinin yükseltilmesi amacıyla veya üretimin artmış olmasıyla yakından ilgilidir. Çünkü, fazla üretim için en azından fazla kömür ve kütüğe ihtiyaç duyulmuştur ki, bu da ancak, ormanı bol olan yerlerin Ma'adin-i Hümayün'a bağlanması ile mümkün olabilirdi.

Biz burada, az önce üzerinde durduğumuz çerçeve dahilinde, Ma'adin-i Hümayün Emaneti'nin kuruluşundan itibaren bu idareye bağlanan yerleri vermeye çalışacağız. Ancak hemen belirtelim ki, burada verecek olduğumuz bilgiler, yıl yıl kayıtları izleme imkanımız olmadığı ve yıllara göre verilecek listenin kabarık olması gibi nedenlerden dolayı her zaman için geçerli ve devamlılık özelliğine sahip değildir. Çünkü zamana ve şartlara göre adı geçen idareye bağlanan yerlerin değiştiği bilinen bir husustur. Bunda, Osmanlı idari taksimatında sık sık yaşanan değişikliklerin ve gelişmelerin de etkisi olmuş olduğu kanaatindeyiz. Bundan dolayı biz burada, zikredilen idareye belirli tarihlerde bağlı olan yerleri vermeyi uygun gördük.

Ancak, buna geçmeden önce Ma'adin-i Hümayün'a bazı yerlerin bağlanması olayı ile ilgili olarak bir hususa değinmekte yarar vardır. Çünkü biz biliyoruz ki, bazı yerler veya kazalar, yukarıda belirilen amaçlar doğrultusunda bu idareye bağlanırken, bağlı oldukları idari birimlerden "ifraz" edilerek emanete "merbut" hale getiriliyordu. Dolayısıyla Ma'adin-i Hümayün'u diğer madenlerden ayıran önemli hususiyetlerden biri de budur. Mesela bir müddet için bu idareye bağlı olduklarını bildiğimiz Maraş Eyaleti'nin bazı nahiyeleri 1779 yılında bu eyaletten "... ifraz ve madene... ilhak...." edilmişlerdir''. Aynı şekilde, Palu, Harput, Çarsancak, Eğin, Arapkir Sancağı, Ergani ve Çungüş kazaları da eyalet-i Diyarbakırdan ifraz ve madenlere ihlak" olunmuşlardır.

Bu çerçevede emanetin teşkilini takip eden yıllardan mesela 1780 yılında buraya bağlı olan yerleri şöylece sıralayabiliriz:

Erzincan, Gürcaniş, Kuruçay, Kemah, Eğin, Çarsancak, Arapkir Sancağı, Palu, Harput, Keban, Ebu Tahir, Ergani, Çün-güş, Çermik, Gerger, Kahta ve Hekimhan kazaları. 1832 yılında ise Kuruçay, Gür-caniş, Kemah, Eğin, Harput, Keban, Çarsancak, Arapkir Sancağı, Malatya Sancağı, Palu, Ergani, Ebu Tahir, Çermik, Çüngüş, Eğil, Siverek bu idareye bağlı idi. Dikkat edilirse 1832 yılında Ma'adin-i Hümayün'a bağlı olan yerlerin sayısında bir artış ve buna bağlı olarak da coğrafi alanda bir genişleme söz konusu olmuştur ki, Malatya ve Arapkir'in birer sancak olarak bağlılıklarına da dikkat çekmek istiyoruz. 1849 yılında ise bu listenin biraz daha değişmiş olduğunu ve belirtilen tarihte sancak statüsüne haiz olan Ma'adin-i Hümayün'a bağlı olan yerlerin -ki, bunlar genelde kazadır- biraz daha azalmış olduğu görülmektedir. Nitekim söz konusu tarihte bu sancağa, Ergani, Keban, Eğil, Çüngüş, Çermik, Ebu Tahir, Palu, Çarsancak, Ayvalıdere, Arguvan, Hekimhan, Hasan Çelebi, Kemah, Kuruçay ve Gürcaniş kazaları ile Ergani Nahiyesi ve Mezraası bağlı idi. Ancak, bu kazalardan Kemah, Kuruçay ve Gürcaniş aynı yıl teşkil olunan Dersim Sancağı'na bağlanır. 1854 yılına gelindiğinde ise, Ma'adin-i Hümayün Sancağı'ndan Çarsancak da alınarak Dersim Sancağı'na bağlanır ki, böylelikle sözü edilen tarihte Ma'adin-i Hümayün Sancağı'na bağlı yer sayısı onikiye düşmüş olur.

Sonuç

XVIII. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, Osmanlı merkezi yönetimi, birtakım zorunluluklardan dolayı o ana kadar önemli miktarlarda ürün elde ettiği ve sadece ekonomik değil, askeri ve sosyal açılardan da stratejik öneme sahip olan Keban ve Ergani madenleri üzerine daha da ciddi şekilde eğilme ihtiyacı duymuştur. Bunda, o dönemde devletin içerisinde bulunduğu ekonomik bunalımın büyük ölçüde etkili olmuş olduğunu düşünüyoruz. Bu ihtiyaçdan dolayı söz konusu madenlerden en ileri düzeyde ve kesintisiz olarak verim elde edebilmek için başvurulan yol ise, her iki maden ocağının da tek elden idare ettirilmesi ve klasik Osmanlı madencilik rejiminin dışında bir idari sistem oluşturulması olmuştur. Dolayısıyla, sadece ekonomik muhtevalı olmayan ve Ma'adin-i Hümayün Emaneti adıyla bili nen bir birim ortaya çıkarılmıştır. Bu birimin yöneticisi olan eminler, uzun süre çok geniş yetkilerle donatılmış ve Osmanlı madencilik rejiminde görmüş olduğumuz, madenler ile madencilerin imtiyazlı bir bölge gibi muhtar olarak çalışmaları hususu Ma'adin-i Hümayün ile daha net bir durum almış görünüyor. Böylece, eğer kaynaklara yanlış yazılmadı ise, bu emanete konu olan coğrafi alan üzerinde zaman zaman Ma'adin-i Hümayün Eyaleti diye isimlendirilen bir idari birim ortaya çıkmış oluyor. Bu durumda, metin içerisinde Ma'adin-i Hümayün eminleri acaba vali konumunda mıdır şeklinde sormuş olduğumuz sorumuza da bir noktada cevap almış oluyoruz.

Ortaya çıkışında muhtemelen iki maden ocağının birbirine çok yakın olmayışı, üretim havzasının genişliği ve buna bağlı olarak madenlere bağlı olan yerlerin de fazla ve geniş bir alanı ihtiva etmesinin de etkili olduğu bu durumdan çıkacak bir diğer sonuç da, Osmanlı idari düzeninin klasik kurallara bağlanamayacağıdır. Dolayısıyla da, Osmanlı'nın şartların gerektirdiği durumlara göre kendisi için en uygun hareket tarzını ortaya koyabilmesidir.

Kaynakça
Kitap: XII. TÜRK TARİH KONGRESİ
Yazar: TÜRK TARİH KURUMU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir