Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

XIX. Yüzyılda Mudurnu'nun Sosyal Ve İktisadi Durumu

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

XIX. Yüzyılda Mudurnu'nun Sosyal Ve İktisadi Durumu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2010, 20:21

XIX. YÜZYILDA MUDURNU'NUN SOSYAL VE İKTİSADİ DURUMU

Bolu tarihi ile ilgili olarak şeriye sicillerini incelerken Bolu Sancağı'nın 18 kazasından biri olan Mudurnu'nun şeriyye sicillerini de incelemek olanağını bulmuştum. Sunmuş olduğum bu bildiri, hazırlamakta bulunduğum Bolu tarihinin kısa bir bölümünü içermektedir. 19. yüzyılda Mudurnu'ya ait özel bir çalışma ve vekayinamelerde tayinler dışında bir bilgi yoktur. Mudurnu ufak bir kaza olduğu için seyyahlar 19. yüzyılda Mudurnu'ya uğramamış ve seyahatleri sırasında Düzce-Bolu-Gerede yolunu izlemişlerdir. Bu yüzden seyahatnamelerde Mudurnu'nun ismi geçmemektedir. Bolu'da Hüseyin Sarı adlı bir araştırma görevlisi Mudurnu şeriyye sicilleri üzerinde bir çalışma yapmakta olup, zaman zaman kendisi ile bu konuda yardımlaşmalarımız olmuştur.
Sunduğum tebliğ 1468, 1469, 1470 nolu Mudurnu şeriyye sicillerinden yararlanılarak yazılmıştır.

XIX. yüzyıldaki Mudurnu'yu incelerken, Mudurnu'nun o tarihteki pek çok özelliğini zamanımızda da koruduğunu görüyoruz. Hazine-i Amire defterlerine göre Mudurnu Kazası Tavukçubaşı ocaklığına bağlanmış olup, 1817'de 256.5 ve bir sülüs ve bir hums avarız hanesine sahipti. Mudurnu XIX. yüzyılda tavuk yetiştirmesi ve bunları "Matbah-ı Amire'ye" göndermesi bakımından önem taşımaktaydı. Bu yükümlülüğü karşısında bazı vergi kolaylıklarına da sahipti. Bugün gene Mudurnu'da tavukçuluğun önemli bir yer tuttuğunu, yalnızca İstanbul'a değil, bütün Türkiye'ye tavuk dağıtımı yapağını bilmekteyiz.

XIX. yüzyılda Mudurnu orman bakımından çok zengin olduğu için İstanbul' un yakacak gereksinimini sağladığı gibi, Tersane-i Amire'nin kereste gereksinimini de temin etmekteydi. Bu zamanımızda da sürmekte, Mudurnu orman bakımından Türkiye'nin önemli yörelerinden biri olarak tanınmaktadır.

1232 senesi muharremine ait (186 Aralık) Mudurnu şeriyye sicil defterinden de tespit ettiğimiz üzere Mudurnu Kazası'nda 12 mahalle mevcuttur. Bu mahallelerin isimleri şunlardır:

Musalla, Hızır Fakih, Çetin, Çavlı, Akkadı, Cami'-i Cedid, Cami'-i Kebir, İmaret, Şirincek, Kazgan, Kaygana.

Mudurnu'ya bağlı köy sayısı aynı belgeden edindiğimiz bilgiye göre yüzden fazladır: İsimleri şunlardır:

Kayabaşı, Fincan, Karataş, Dibek, Pelidözü, Vakf-ı Cüneyd, Karsin, Mescid, Bulanık, Firuz, Kalvaşi, Hamzalar, Ovabey, Uzuncaköprü, Göynü-cek, Güllüviran, Karaağaç, Dereköy, Çetinviran, Timar Şırçalı, Vakıf Şırçalı, Bege Deresi Kebir, Bege Deresi Sağir, Kovan Abdullah, Ekincik, Sannçık, Hacı Nebiler, Kösem, Kebsem, Yağlıca, Kozyakası, Koru, Hacıoğlan, Depe, Yağma, Gediközü, Nimedi, Bekir Fakihler, Denizler, Güneşler, İnal Karaağaç, Güvence, Dodurga, Uzunöz, Başalar, Danişmend, Metece, Kaçık, Uğurlu Alan, Kızılöz, Bozyaka, Dere Sapağı, Erdiller, Ayacak, Poladar, Ferahlar, Tasarruf Bostancı, Timar-ı Aktaş, Vakıfı Aktaş, Ömürtuz Sorkun, Ömürce Sorkun, Alaaddin, Tasarruf, Çınar-ı Kurt, Ayli-küm Vafı, Tasarruf-u Padlı, Gölcük, Elmacık, Elma Bükü, Arpa Sekisi, Ekin Viran, Hacı Şabanlar, Mahalaz, Hacı Eyüpler, Yoğurdar, Laçin, Sünnetçiler, Karapınar, Mendeçil, Koçanlar, Tasarruf, Kayl-i Özü, Sürmeli, Bayramlı, Delice, Alpağut, Çepni, Kocapapas, Tasarruf, Özpapas, Tasarruf, İbrahim Fakihler, Akbaşlar Tasarruf, Dolayöz, Akçesaz, Fenerler, Sarıbeyler, Karacakaya, Tutraz, Gökgöz, Arpacı Gönü, Gelenözü, Yaylacılar, Hisarlık, Yeniceler, Tasarruf-u Kaçman, Şeyhler, Vakıf-ı Gökviran, Timar-ı Gökviran, Kozviran, Geçmen, Aliye Pınar, Eyyüb Beyler, Kuyucak, Vakıf Yazıcı, Tosunlar, Kara Karalar Çağşak, Akkuş, Ömür Tuz Dokuzcin, Doğancı, Dokuçin, Sebetçiler, Sarılar, Akça Alan, Yarbaşı, Kara Murad, Ilıca Ümüd Bey, Tasarruf, Kurdar, Tasarruf, Sarı Kurt, Kara Çomak, Tasarruf, Hamiden'. Dikkat edilirse Tasarruf adlı köyler sayısı bir hayli fazladır. Mudurnu'daki pek çok köy ismi ilk yerleşim zamanında mevcut oymak isimleridir. Çepni, Gediközü, Dereköy, Bozyaka v.b. gibi. Bu da Mudurnu'nun kuruluşundan bu yana büyük bir değişim olmadığını göstermektedir. Bazı köyler aynı adları almışlardır.

Mudurnu'da iğne ve iğne oyacılığı çok gelişmişti. Bu sanat XIX. yüzyılda hemen hemen her evde sürdürülmekteydi. Mudurnu bu sanat kolunda ülke çapında ün kazanmıştı. Bu sanat dalının bugün için de Mudurnu'da önemli olduğunu bilmekteyiz.
Mudurnu halkı ahşap evlerde oturur ve yaylacılığı severdi. XIX. yüzyılda yazın yaylamak, kışın da kışlamak en büyük özellik olarak görülmektedir. Bu husus da bugün az çok sürmektedir. Mudurnu'nun ahşap evlere sahip olması çevredeki geniş orman dokusundan kaynaklanmaktadır.

Asker isteği konusunda da o tarih itibarıyla nüfus yönünden en büyük kazalardan biri olması nedeniyle en fazla asker istenen yerdir. Savaşlar sırasında Bolu'dan 150 asker istenirken, Mudurnu'dan XIX. yüzyılda 120 asker istenir ve genellikle bu biraz azaltılarak 105 asker şeklinde sağlanırdı.

Mudurnu'da sakin bir hayat hakimdi. Mudurnu halkının çok dürüst olduğu eldeki verilerden de anlaşılmaktadır. 1819 Şubatının ilk günlerinde Mudurnu naibinin yazdığı bir yazıdan anlaşıldığı üzere Sivas yöresi tüccarlarından Seyyid Mehmed Ağa Mudurnu'da misafir kaldığı sırada, halen de serdar ve nakibül'l-eşraf olan Seyyid Mehmed Emin Ağa'nın kahvesinde gecelemiş, sabahleyin de Bolu tarafına hareket etmiş, ancak, altınlarını kahvede unutmuştur. Kahvede olan Akkaş oğlu Abdullah bunları bulmuş, kahvede bulabildiği kişilere bunların sayısını tespit ettirip, Meclis'-i Şer'e teslim etmiştir. Altınların sayısı da az değildir. Örneğin 32 İstanbul Mahbubi altını, 7 Mısır altını, 1 Mahmudiye, 148.5 rub'iye vardır. Eğer Mudurnu'da bir kişi ölür ise ve varisi yoksa bu kişinin malları sayılır ve beytü'lmale gönderilirdi.
XIX. yüzyıldaki camilerin bir kısmı (Yıldırım Paşa, Sinan Paşa) halen varlığını sürdürmektedir; ama bir kısmı artık yıkılmış olup, harabe halindedir.

Mudurnu'da XIX. yüzyılda silah yapıldığı da görülmektedir. Ancak, bunu bir kişi ve o da çok az sayıda yapmaktadır. Tanzimat döneminde emniyetin sağlanması için 2 Mayıs 1847'de Mudurnu, Pavli, Kıbrısçık kazalarına yollanan fermanda "sınuf-u ahali ve teba'dan esliha istimali lazım gelen kesanın küfelaya rabtıyla amil olduğu eslihanın cinsi ve adedini mübin yedine tezkere" verilmesi duyurulmuştu. Tezkerelerini gösteremeyenler olursa bunlar "serseri makülesinden demek olduğundan" cezalandırılmaları yoluna gidilecekti. Silah kullanan şahıs bulunduğu kaza, köy, mahalle muhtarının, imamının kefaletini kapsayan mühürlü ilmihaberi gösterecek, memurlar bunu inceleyeceklerdi9. Aynı şekilde barut da herkese satılmayacaktı. Uygun yerlerde güvenilir ve kefalete bağlanmış kişilere satılıp, kesinlikle yabancılara satılmayacaktı.

Nikah, sünnet gibi hususlara hiç kimsenin müdahale etmemesi gerekirken, 8 Ağustos 1817'de Mudurnu'ya yollanan bir fermanda, nikah hususlarında görevlilerin görevlerini kötüye kullandıkları, iki tarafın rızasına karşın "hükkam-ı kaza söyletme da'iyesi ile ve ayan ve zabıtan taraflarından dahi bunun man'i-i şer'iyesi var diyerek sahte talib peydasıyla hilaf-ı şer' ve mugayir-i rıza" rüşvetle akçe aldıkları ve basit işlemlerde dahi kanun dışı hareketlerde bulundukları dile getiriliyor. Kadıların kendileri "Kız söyletme da'iyesine" düşüb akçe aldıkları gibi köy kethüdalarına da aldırtmakta, hatta sen kızını filana ver diye babalarını rahatsız etmekte, ayan ve kethüdalar da ayrıca "çizme baha ve oğlan ve uşak akçesi ve sair bahane" ile akçe toplamaktaydı. II. Mahmud, bunun üzerine bahsettiğimiz bu fermanı yayınlamış ve anlaşan taraflara karışılmamasını, yasada belirtilen bikr için 12 para ve sulbe için 6 para izin-name akçesinden başka kadıların para almamasını emretmişti.

Mudurnu'ya tayin olunan hakimler varışlarının ilk cuma günü "Cami'-i Kebir" hatibi tarafından bir elbise almakta olup, ayrıca kendilerine onbeş kuruş "tahsis-i resim ve unvan-ı hakim" ödenmekteydi. Tanzimat döneminde camilere ve mescitlere hatip tayini Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye'ye havale olunmuştu. Eğer hatip ölmüş ise, o kişinin evladı varsa "ehliyet ve liyakati bi'l intisab irade ile bade'l-İslam kesb-i liyakat ve istihkak eyler ise" görev ona verilecekti. Ancak, bunların sınavları sancak meclislerinde evkaf memurları önünde "marifet- şer' icra olunarak liyakati nümayan" olduktan sonra tayinleri gerçekleşecekti.
Bu ara taşrada sahte paralar dolaşmaya ve taşra halkının bunları fark edememesinden dolayı karışıklıklar çıkmaya başlamıştı. Özellikle altın ve gümüş hakkında bunlar sık sık ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunun üzerine İstanbul'da bazı tedbirler alınmış, ama bunlar bir işe yaramamıştı. 24 Aralık 1850'de bu konuda Anadolu ve Rumeli'deki şehirler uyarılırken, Mudurnu'ya da bilgi verilmiş, altın ve gümüşle ilgili (evrak-ı nakdiyenin) değerlerin kullanılmaması, eğer bunlar bir kazada kullanılırsa oradaki memurun sorumlu tutulacağının Meclis-i Vala gereği olduğu duyurulmuştu.

Osmanlı ülkesinde ölçü değişiklikleri Mudurnu'ya da iletilmekteydi. 13 Temmuz 1847'de yazılan bir fermanda çuka kumaş arşunlarının bir ölçüde olmadığı, bu yüzden esnafın kullandığı endazelerin ellerinden alınıp, arşının Darp-hane-i Amire Nezareti'nde damgalanması ve böylece tek bir ölçü sisteminin uygulanması yoluna gidileceği duyurulmuştu. Ölçülerin aynı ayarda olması için her taşra meclisinde memurlar, kapı kethüdası, müdürler tarafından ikişer, üçer aded damga kullanılacak ve bunlar İstanbul'a gönderilip, Ticaret Nezareti'nin onayı ile Meclis-i Vala'da kabul edildikten sonra kullanılmaya başlanacaktı.

Ticari konudaki yolsuzluklar, alınan tedbirlere karşın sürüp, gitmekteydi. Bazı yabancı tüccarlar oturdukları yerlerden fazla miktarda zahire alıp, dış ülkelere yollamaktaydılar. Bu, Mudurnu için de geçerliydi. Zahirenin yurt dışına çıkması nedeniyle fıyatlar sürekli yükselmekteydi. Halk, bu yüksek fiyatın cazibesine kapılıp, elindeki son zahireleri de (gelecek yıl için ayırdıklarını) satmaktaydı. 3 Mart 1847'de yollanan fermanda o tarihe kadar olan satışlara karışılmayacağı, ancak bundan sonra satışa izin verilmeyeceği, Meclis-i Vala'nın belirteceği rayiç üzere aç gözlülük yapmadan zahirenin devlete satılması istenmekteydi.

1826'da yeniçerilik kaldırıldıktan sonra yeniçeriler hakkında alınan yeni kararlar Bolu ve Kastamonu Mutasarrıfı Mehmed Emin Paşa ve Mudurnu'ya da duyurulmuştu. Buna göre yeniçeriliğin kaldırıldığı, bunlardan mürur tezkeresi olanlarının memleketlerine bölükler halinde gittikleri, ancak doğruca memleketlerine gitmeyenlerin yakalanması emredilmekteydi.
Mudurnu Kazası'nın 1817'deki avarız hanesi 256.5 ve bir sülüs ve bir hums olduğuna göre bunu 217 kabul ederek yaptığımız bir hesaplamada Mudurnu nüfusunun o tarihlerde yaklaşık 16.000 civarında olduğunu tespit etmek mümkündür.

Mudurnu'nun kereste ve yakacak bakımından önemli bir konuma sahip olduğunu belirtmiştik. Bolu ve civarı orman bakımından çok münbit olduğundan Donanma-yı Hümayün için Tersane-i Amire'ye gönderilecek kerestelerin temini konusunda Mudurnu'ya da sık sık başvurulmaktaydı. Bu konuda elimizde çok sayıda belge vardır. Bunlardan birisi de 1847 Haziranında Mudurnu, Düzce, Üskübü, Gümüşabad kazalarının naipleri, müdürleri, meclis üyeleri ile iş erlerine gönderilen hükümdür. Buna göre, Tersane-i Amire'de yapılacak iki büyük vapur inşası için omurga, omurga astarı, yara bacası için Mudurnu dağlarından çok sayıda kereste elde edilebileceği Başmimar Süleyman Bey tarafından İstanbul'a haber verilmiş ve bunun üzerine kerestelerin dağlardan temin ile acele gönderilmesi emrolunmuştur.

Ormanların kesilip, ziyan edilmemesi için de sık sık tedbirlerin alındığı görülmektedir. Örneğin, 1847 Şubatında (ortalarında) Bolu ve Kastamonu Valisi Vezir Mustafa Paşa ve dağların bulunduğu kazaların görevlilerine yazılan hükümde Bolu Sancağı içindeki Tersane-i Amire'ye bağlı dağların civarında bulunan köy, kasaba halkından bazılarının adı geçen dağlardan kereste kesmeye kaçak olarak teşebbüs ettikleri, bu gibi işlemlere cesaret edenlerin cezalandırılacağı açıklanmaktaydı. Çünkü, kaçak kereste kesiminden dolayı Tersane-i Amire'nin işine yarar kereste kalmamaktaydı. Ayrıca, Bolu Sancağı'nın kereste tertibine de büyük ölçüde zarar gelmekteydi. Bu yüzden Tanzimatla başlayan düzenlemeler gereği orman meselesi üzerinde de ağırlıklı bir şekilde durulmuştur. Buna göre, Tersane-i Amire' ye bağlı ormanların, balkanların (küçük orman) birer aded defterleri düzenlenecek ve İstanbul'a gönderilecektir. Bu defterde kayıtlı orman ve balkanlardan kimsenin kereste kesmesine izin verilmemesi lazım geleceğinden durum Bahriye Mec-lisi'nde görüşüldükten sonra Bolu'ya gerekli duyuru yapılacaktı. Bolu Sancağı, Düzce Kazası'ndaki Bataklı Ormanı ve Mekran Dağı, Melen Dağı, Efteni Dağı, Mudurnu Kazası'nda Kazan Kazu Dağı, Elmacık Dağı, Aband'da Kozmako oğlu Dağı, Bolu Kazası sınırında Ova Dağı, Danik Dağı ve Gümüşova Dağı diye anılan yerler de eskiden olduğu gibi Tersane-i Amire'ye bağlı olup, bu dağlardan kereste kesilip düzenlenmeyecek, ancak, bu dağlar dışında "kendulerine karib ormanları olub öteden beru kendülerine lüzümu olan keresteyi oralardan kat'eylemekte oldukları aşikar iken ana kanaat etmeyerek Tersane-i Amire'ye" bağlı ormanlardan ağaç kesenler de cezalandırılacaklardı.

Buradan açık olarak anlaşılmaktadır ki, devletin ormanları dışında kişilerin özel ormanları da vardır. Ancak, özel ormana sahip olan kişiler kendi ormanlarından ağaç kesimi ile yetinmemekte ve devlet ormanına da tecavüz etmektedirler. Devletin aldığı tedbir işte bunu önlemek içindir.

İmparatorluk içinde alınan tedbirlerin hepsi Mudurnu için de uygulanmaktadır. Örneğin İstanbul'a olan göçleri önlemek için alınan tedbirler, Mudurnu için de uygulanmıştır. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda İstanbul'a olan göçleri önlemek amacıyla alınan tedbirlerin bir benzeri II. Mahmut döneminde de alınmıştır. Muhtarlar ve imamlar ellerindeki defterlere göre sözde kaza, kasaba ve köylerde oturanların yer değiştirmelerine engel olacaklardı. Bu konu ile ilgili olarak 12 Temmuz 1834'te bir irade-i seniyye çıkarılmış, bu kararın Osmanlı ülkesinde yaşayan halkın emniyet ve istirahatları için alındığı her yere duyurulmuştu. Bunu sağlamak düşüncesiyle her eyalet ve sancağa bağlı kaza, kasaba, mahalle ve köylere güvenilir kişilerden "evvel ve sani itibarıyla" iki muhtar atanacak ve bu muhtarlar mahallelerindeki, imamlar da köylerindeki halka kefil olacaklardı. Bu hususlar Bolu'daki mütesellime de yazılmış, Bolu'ya bağlı yerlerdeki kazaların mahalleleri ve köylerine atanan muhtarların defterlerdeki halkı denetlemesi, halkın muhtar ve imamlara kefil göstermelerinin temini istenmişti. Mudurnu'ya da yollanan bu fermanda Defter Nazın tarafından mürür tezkeresi ita olunmaması, halkın vardığı yerde mahalle ve köye iskan ettirilmesi, bir başka yere gidecek olan olursa deftere muhtar tarafından kayıt olunması hususları yer almaktaydı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun her yöresinde görülen aksamalar ve bozuklukların zaman zaman Mudurnu'da da olduğu göze çarpmaktadır. Örneğin tevzi' defterlerine fazla para ekleyip toplama konusundaki şikayetler her yerde görüldüğü gibi Mudurnu'da da göze çarpmaktadır. Devlet bunu önlemek için tevzi' defterlerinin İstanbul'a gönderilmesi ve burada tetkiki yolunu tercih etmişti. Her yerden istendiği gibi Mudurnu'dan da tevzi' defteri istenmiştir. Ancak, Mudurnu'dan bu defterlerin gönderilmediği ya da birkaç kez yinelendikten sonra gönderildiği göze çarpmaktadır. Bu cümleden olarak 5 Nisan 1821'de Mudurnu, Dodurga, Pavli, Kıbrıs (Kıbrısçık) naiplerine, ayanlarına yazılan buyrulduda da "Ruz-ı hızır"ın yaklaştığı "kaide-i hasene" üzere kazaların defterlerinin gönderilmesi gerektiği hatırlatılmaktadır. Bolu Sancağı Mütesellimi Mehmet Ali tarafından adı geçen görevlilere bir buyruldu ile geçen senenin "ruz-ı hızır tevzi' defteri"nin gönderilmesi ve önceden dağıtımı yapılmış olan "ruz-ı kasım" defterinin sicil defteriyle mal-ı maktu'u ve salyane defterlerinin ruz-ı kasımdan itibaren gerçek masraflarıyla, imzalı sure deriyle bir an önce gönderilmesi duyurulmuştu. 6 Mart 1834'te ise Anadolu'nun sol kolundaki görevlilere yazılan fermanda, ülkedeki bütün kazalarda halkın zulümden korunması için vergi defterlerinin ruz-ı hızır ve ruz-ı kasım itibarıyla altı ayda bir defa İstanbul'a yollanması istenmiş, ancak bir müddetten beri "Bazı gavail layikiyle dikkat ve takib olunmayarak el-haletü-hazihi takdim olunan defterlere hadd-i i'ti-dalden efzün hidmet-i mübaşiriye ve tatar harcırahları" ile gereksiz masrafların voyvodaların, mütesellimlerin daire masrafları, kethüdaiye, huddamiye gibi masraflarla halka eziyet edildiğine de işaret edilmişti. Mudurnu'da ayanların tevzi' defterlerine fazla para ekleyip, bu zimmetlerine geçirdikleri de sık sık göze çarpmaktadır. Eski Mudurnu Ayanı Paşa Bey-zade Numan Bey de bu yola başvurmuş ve halkın şikayeti üzerine hesaplar 1840 Ağustosunda "Marifet-i Şer'-i Şerif ve meclis" vasıtasıyla görülmüş, ancak meclis üyeleri arasında hesaplar konusunda anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştı. Mevcut hesaplar konusunda meclis tarafından birkaç kez iki tarafa "sual ve cevab olunmuş" ise de sağlıklı bir sonuç alınamamıştı.

Mudurnu'da da her kazada görüldüğü gibi halk bazen ayanlardan memnun, bazen de değildi. Görevi bitmiş olan ayanın, yeniden aynı yerde görev alması, ancak "Vedi'a-i rabbü'l-alemin olan fukara ve zuafanın himayet ve emn ve selamet ve terfih" halleri için geçerli olabilmekteydi. Nitekim, Bolu mütesellimi, 1 Ocak 1821'de Mudurnu'da Göynüklü İbrahim Ağa'nın yeniden ayanlığı ile ilgili buyruldusunu yinelerken, onun usullere dikkat etmesine, kaza halkının kendisinden hoşnut olmasına, Mudurnu naibinin bu konudaki ilamına dikkat etmişti. Ayanlık ve nazırlık görevleri farklıdır. Ancak, Mudurnu'da hanedandan Numan Bey mevcut durumun tersine hem nazırlık, hem de ayanlık görevini yapmaktaydı. 16 Haziran 1821'de Bolu, Kastamonu, Viranşehir mutasarrıfının Mudurnu'ya gönderdiği buyrulduda iki görevin farklı olduğu, Numan Bey'in bundan böyle "nezaret" namını kullanamayacağı, herkesin kendisini herkes tarafından seçilmiş ayan bilmesi gerektiği açıklanıyordu. Bolu mütesellimi, Mudurnu naibine gönderdiği buyrulduda bu hususları, yani Paşa Bey-zade Numan Bey'in ayan oluşunu "Cümle ahali-i kaza istid'a etmiş ve nazır-ı kaza Hacı Emin Ağa dahi iltimas" etmiş olduğundan, nazır ve ayanın uyum içinde çalışması gerektiği şeklinde açıklamaktaydı.

Rize ayanı Tuzcu oğlu Memiş'in cezalandırılması konusunda Bolu Mutasarrıfı, Canik Muhassılı Hazinedar Süleyman'a yardımcı olacaktı. Bu konuda Mudurnu' dan da yardım istenmiş, Mudurnu'da istenilen yardımları yerine getirmişti. Gene asker, zahire, vergi isteklerinde Bolu mutasarrıfı Mudurnu'ya ne kadar hisse düştüğünü bildirmekte, bu istekler Mudurnu halkı tarafından naip ve ayan vasıtasıyla yerine getirilmekteydi.

Osmanlı ülkesinin her yerinde olduğu gibi Bolu ve Mudurnu'da Tanzimat'ın önemine, uygulanmasına özen gösterilmiş ve Tanzimat ile ilgili bilgiler ve uyanlar naip vasıtasıyla Mudurnu halkına duyurulmuştu.

Tanzimat-ı Hayriye gereğince şer'i işlere bakmakla "Reis-i kaza" itibar olunan Bolu kadısı görevlendirilmiş olup, kendisine bağlı kaza naiplerini görevden almak, bu işe yatkın olanları tayin etmek görevi kendisine verilmişti.

Bu konuda Bolu Kadısı Hacı Mehmet Tahir Efendi'ye 1840 Temmuzunda Şeyhülislam Mekki-zade Mustafa Asım tarafından bir de mektup yazılmıştı:

"Tanzimat-ı Hayriye iktizasınca memur-u umür-u şer'iyesi olduğun kaza-i mezbür reis-i kaza i'tibar olduğundan sen bi'l-intihab kaza-i mezbür niyabetinde ve gurre-i muharrem (1840 Marü başları) den ibka olunmağla lazım gelen mürasele ve ber-muceb nizam-ı mustahsene kaza-i mezbüre ilhak olunan kazalann müraseleleri ile bir kıt'a ta'lim-name ve sana ta'yin olunan mahiye ma'aşın sureti leffen tarafınıza irsal olunmuş olmağla mülhak olan kazalarda bulunan nüvvab efendilerden ehliyetleri nümayan olub niyabete şayan olanları ber-mantuk talim-name ibkaya taleb olurlar ise ibka oldukları halde taralınızdan bir ehliyedü münasib naib ta'yin eyleyerek gerek ta'lim-name-i mezküre ve gerek muhassıl-ı kaza yedinde olan mufassal talim-namede bend bend tasrih ve beyan olunduğu üzere amel ve hareket ve hilafından be-gayet tehaşi ve mücanebet eylemeği havi işbu mektub tahrir olunmuştur". Aynı mektupta Bolu kadısının bu konuda gerekeni yapmazsa cezalandırılacağı da yer almıştır.

Bunun üzerine Bolu Kadısı Mehmet Tahir harekete geçmiş ve Mudurnu Naibi Mehmet Bey'e yazdığı yazıda Tanzimat-ı Hayriye gereği kendisine 1840 Martı başlarında Bolu Kadılığı görevinin verildiği, kendisine bağlı kazalardan müraselelerin gelmiş olduğunu, incelemeler sonucunda kendisinin Mudurnu'da naip olarak kalmasının uygun görüldüğü açıklanmıştı:

"Kaza meselesi üzere ilhak buyrulan kazaların müraseleleri dahi gelmiş olduğuna ve Mudurnu Kazası niyabetine taleb ve ehliyetiniz meczu-mumuz bulunduğuna mebni tarafımızdan kaza-i mezbürun umür-u niyabet ah-kam-ı şer'iyesi mah-ı mezkür gurresinden itibaren nizam-ı mustahsene şurütuyla uhdenize ihale ve tefviz olunmuşdur".

Her yerde olduğu gibi Tanzimat gereği Bolu ve ona bağlı kazalarda atamalar yapılmaktaydı. Bu nedenle 1840 Martında Mudurnu'ya yollanan fermanda, Osmanlı ülkesinde Tanzimat-ı Hayriye'nin uygulanması için atanan muhassıllar vasıtasıyla işlerin görülmesi gibi zaptiye ve koruma konularında kazaların hal ve büyüklüğüne göre "müşiran ve ferikan"dan nizamiye askerleri zabiderinden uygun görülenlerinin seçimi ve tayini olmuş ve Bolu Sancağı'na bağlı Bolu, Düzce, Kıbrıs (Kıbrısçık), Pavlu, Üskübü, Mudurnu Akçaşehir, Alabil, Dodurga kazalarının zaptiye işlerini yürütmek için redif askeri binbaşılarından Hüseyin Efendi'nin ehliyeti ve yeteneğinden dolayı Bolu'daki Meclis tarafından tayin edilmiştir. Hüseyin Bey, muvazzaf askere mensup olarak redif subaylarının kullanılması düzenine uygun görüldüğünden hakkında bu görevi yapması için emr-i şerif de çıkarılmış ve bu husus ser-asker Vezir Mustafa Paşa tarafından da ifade edilmişti. Hüseyin Bey, Mudurnu ve diğer kazaların zaptiye subaylarının ve erlerinin düzenlenmesi hususlarını mevcut talim-nameye göre yerine getirecekti.

1840 Temmuzu sonlarında Mudurnu'ya yollanan yazıda Bolu ve Viranşehir sancaklarındaki zaptiye işleriyle görevli Davud Paşa "Asakir-i Muntazama-i Şahane" den redif askeri alayını yerinden hareket ettirip, İstanbul'a getirmekle görevli Binbaşı İsmail'e yollanan fermanda yapılacak bu işler etraflıca anlatılmaktaydı. Buna göre, Anadolu ve Rumeli'deki yerlerden redif askerinin değişim şeklinde İstanbul'a ve diğer yerler ile gerekli mevkilere gönderilmeleri ve bunların memleketlerinde bulundukları zamanda içlerinden birisi noksan olursa derhal yerine diğerinin yazılması, böylece redif askeri alay ve taburlarının devamlı tamam olması gerektiği hatırlatılmaktadır. Bu sıralarda redif askerlerinden bir kısmı İstanbul'da bulunacaktır. Bunların İstanbul'da bulunmaları süreleri içerisinde kendilerine muvazzaf askeri gibi "mahiye ve beher neferine yevmiye birer guruş katık baha ve üçyüz dirhem nan-ı aziz ile birer kat elbise-i nizamiye i'ta" olunacaktı. Bu konuda çıkarılan "emr-i hümayün" gereğince, Bolu Sancağı'ndan tertip olunacak üç taburdan kurulu bir alay redif askeri "hassa-i şahane"nin topçularıyla birlikte İstanbul'a gönderilmesi istenmişti. Hiç şüphesiz Tanzimat döneminde yapılan önemli işlerden biri de redif teşkilaumn kuvvetlendirilmesi ve geliştirilmesi idi.

Tanzimat gereği, bundan böyle halktan angarya olarak fazladan para alınmayacaktı. 3 Eylül 1840'ta Abdülmecid'in oğlu Mehmet Murat doğduğunda Mudurnu' da da şenlikler yapılmış, ancak bunun ve bu gibi hususlar için para alınmaması gönderilen fermanda özel olarak vurgulanmıştı:

"İşbu emr-i celilü'ş-şanım ısdar ve matlüb mevdebet-i sulb-u padişahanem muktezası ve tesisi ve icra olunan Tanzi-mat-ı Hayriye'nin iktizası üzere bu hususlardan dolayı dahi ahali ve teba'-i devlet-i aliyyemden bir akçe ve bir habbe alınmayarak"... Oysa, daha önceleri top atışları, fışenk şenlikleri, kandil yakımı gibi konularda masraflar halktan alınıyordu.

Tanzimat ile ilgili hususlar Meclis-i Şer'e halk davet edilerek duyurulmaktaydı. Ancak, bütün halkın buna katıldığını, özellikle köylülerin katılımının mümkün olduğunu söylememize olanak yoktur. Buna olsa olsa ileri gelenler katılabilmektedir. Dolayısıyla Tanzimat'ın kidelere iletildiğini söylemek de mümkün değildir. Ama gene de Tanzimat ile ilgili hususlar kazalara gönderilmekte ve halka duyurulmaktaydı.

Göynük, Mudurnu, Kıbrısçık kazalarının naipleri, müdürleri Bekir oğlu'na ve halka hitap eden 12 Aralık 1850 tarihli fermanda Tanzimat ile ilgili hususlar halka duyurulmakta ve bunların uygulanması için görevlendirilenler hatırlatılmaktaydı:

"Tanzimat-ı Hayriye'nin her bir mahalde tamamen icrasıyla sınuf-u teba'-i şahanelerinin devam-ı asayiş ve istirahat ve her yüzden mülk ve milletin tezayüdü refah ve memurin olduğundan işte bu enzar-ı aliye-i mülkdarilerinin asar-ı cedidesinden olmak üzere bu maddelere dair esbab-ı lazımenin tahkik ve ikmal-i irade-i aliyesiyle" görevli olarak Anadolu tarafına İsmet Paşa ve Rumeli Eyaleti'ne Sami Paşa tayin edilmişti.

Görüldüğü üzere, Tanzimat ile ilgili bu tip fermanlar eskiden yayınlanan, halkın adalet içerisinde yaşamasını ön gören bir çeşit adalet-namelere benzer yazılardır. Halkın yaşamsal düzeyini iyileştirecek esaslı tedbirler alınamadığına ve halkın büyük bir kısmına Tanzimat esasları bile ulaştırılamadığına göre, ne Mudurnu'da ne de ülkenin diğer yerlerinde önemli çapta iyileşmeler görülmeyecektir. Mudurnu'da Tanzimat'a karşı vergi yüzünden ayaklanma olmamışsa da ülkenin bazı yerlerinde ayaklanmaların olduğu da görülmüştür. Şunu da belirtmek yerinde olur ki, gerek XIX. yüzyılda gerekse daha önceki tarihlerde Mudurnu'da zaten bir ayaklanma olmamış olup, ayrıca Mudurnu'da sicillerin tedkikinde fazla bir mahkeme olayının olmadığı da gözümüze çarpmaktadır.

Kaynakça
Kitap: XII. TÜRK TARİH KONGRESİ
Yazar: TÜRK TARİH KURUMU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir