Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bektaşilik

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Bektaşilik

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 21:05

BEKTAŞİLİK

Hacı Bektaş Veli, Osmanlı iimparatorluğu'nda, XIV. asırdan başlayarak, bilhassa XV.-XIX. asır esnasında dini ve siyasi büyük bir nüfuz icra eden ve bir aralık Mahmüd II. tarafından, Yeniçeri Ocağı ile birlikte, ilga olunduktan sonra, Abdülaziz zamanında tekrar meydana çıkan ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından tarikatlerin kaldırılmasına kadar devam eden Bektaşiye tarikatinin piridir. XIII. asırda Anadolu Türkmenleri ve bilhassa göçebe kabileler arasında büyük taraftarlar bulan heterodoxe derviş zümrelerinden Babailerin [b. bk.] meşhur şeyhi Baba İshak'ın halifelerinden olan ve bazı süfiyane eserleri son zamanlarda meydana çıkarılan Hacı Bektaş'ın tarihi şahsiyeti ve Bektaşilik tarikatinin teessüs ve inkişaf safhaları ile iç hüviyeti, bu husustaki tetkiklerden sonra (bk. F. Köprülü, bibliyografya), layıkı ile anlaşılmış ve bu meseleler hakkında J. Jacob'un araştırmalarından beri bütün garp alimleri tarafından kabul edilen nazariyelerin yanlışlığı kati surette ispat edilmiştir.

XIV. asırda Anadolu'da, Hayderiler, Kalenderiler ve Abdallar gibi [bk. madd.], muhtelif heterodoxe tarikatler ile birlikte, mevcudiyetini gördüğümüz Bektaşilik, XV.-XVI. asırlarda, bilhassa Yeniçeri Ocağı'nda, adeta resmi bir kült mahiyeti aldıktan sonra, büyük bir nüfuz kazanarak, devletin resmi himayesine mazhar olmuş ve böylece başka başka isimler taşımakla beraber, esas akideleri kendisininkinden farklı olmayan muhtelif Batıni derviş zümrelerini de içine almıştır. XIV. asırda Garbi Anadolu'da Rum-gazileri denilen mücahid zümreleri ve askeri taifeler arasında yayılmış bulunan Bektaşilik. Osmanlı fütuhatı' ile, Balkanlar'a da geçmiş ve Tuna kıyılarından Arnavutluk'a kadar çok geniş sahalarda kurduğu tekkelerde, Balkanların İslamlaşmasında, sonradan Bektaşiler ile karışmış şair bir takım derviş zümreleri ile bitlikte, mühim bir rol oynamıştır. Sarı Saltuk, Seyyid Ali Sultan, Otman Baba gibi, bir kısmı mahalli, bir kısmı da daha umumi kültlerin dogmasına sebebiyet veren birçok heterodoxe şeyhlerin bu hususta büyük bir faaliyet gösterdikleri, birçok tarihi ve edebi kaynaklardan ve XVII. asırda bile daha pek canlı olan yerli an'anelerden anlaşılıyor ki, Evliya Çelebi bu an'aneleri, kısmen ağızdan ve kısmen de eski menakıb kitaplarından toplamak suretiyle, tespit etmiştir. Bazılarının Hacı Bektaş ve Bektaşilik ile alakaları bulunmadığı malüm olan bu misyoner dervişlerin, XVII. asırda artık Bektaşi panteonuna alınmış olduğu Evliya Çelebi'nin ifadesinden anlaşılıyor. XVII. asırda imparatorluk memleketlerinin birçok sahalarında ve bilhassa Anadolu ve Rumeli'de büyük inkişaf gösteren Bektaşiliğin, XVIII. ve XIX. asırlarda Arnavutluk ve Epir kıtalarında inkişafını ve İslamlaştırma faaliyetini devam ettirdiği görülüyor. Mamafih şimdiye kadar umumiyetle zannedildiği gibi "bu tarikatin Arnavutluk'ta Tepedelenli Ali Paşa zamanında ve onun himayesi sayesinde yayıldığı" iddiası tamamiyle yanlıştır. Evliya Çelebi'nin bu sahalara ait ciltlerinin intişarından sonra, bu hata kati olarak meydana çıkmıştır. Balkanlar ve Anadolu dışında bu tarikatin pek az yayılabilmiş olmasının sebepleri kolayca anlaşılabilir: doğrudan doğruya bir Türk tarikati olan Bektaşilik, Irak'ta ve Mısır'da ancak oradaki Türkler arasında taraftarlar bulmuş ve yerli halk arasında, şair yerli tarikatlerin rekabeti ve mahalli örfler ile itikatlara uymaması sebebiyle, intişar edememiştir.

Harici telkinlerini ihtiva eden Arapça eserine göre, Şia-i isna' aşeriye [b. bk.] esaslarına sadık görünen Hacı Bektaş'ın, Baba İshak halifesi olduğu göz önüne alınırsa, tamamiyle Batıni akideler talimi ile meşgul olduğuna hükmolunabilir. Nitekim onun zamanına en yakın kaynaklar bunu gösterdiği gibi, o devir dini tarihinin umumi şartları ve Bektaşiliğin sonraki inkişafı da bunu teyit etmektedir. Hacı Bektaş'ın ilk Osmanlı hükümdarları ile münasebetleri ve Yeniçeri Ccağı'nın kuruluşunda manevi bir pir, bir hami rolünü oynadığı hakkındaki menkıbeler, sonradan XV. asırda teşekkül etmiş olup, tarihi bir hakikat sayılamaz. Onun, Osman-oğullarının gelecekteki saltanatını tepşir ettiği ve Osman Gazi'ye kılıç kuşattığı veya tac giydirdiği hakkındaki rivayetlerin de, XV. asrın galiba ilk yarısında, Bektaşiliğin imparatorluk içinde kuvvetli bir mevki kazanmasından sonra, meydana çıktığı anlaşılıyor.

Bektaşiliğin XV. asırda -yani tarikatin ikinci kurucusu sayılan Balım Sultan'dan evvel- bütün ayin ve erkanı ile teşekkül etmiş olduğu, bugün tarihi bir vakıa olarak kabul olunabilir. Bektaşilerin içine daha XV. asrın ilk yarısında Hurüfilerin ve Hurüfi akidelerinin karıştığı [bk. HURüFİYE] ve bu suretle tarikatin eski hüviyetinin bozularak, Batıni bir mahiyet aldığı hakkındaki iddia, kısmen doğru ve kısmen yanlıştır:

XV. asırda Anadolu'ya yayılarak, Murad II devrinde ve Fatih devrinin ilk zamanlarında saraya kadar nüfuz eden Hurüfiler, Vezir Mahmud Paşa ve Fahreddin Acemi'nin tesiri ile, şiddetli ve korkunç takibata uğratıldıktan sonra, Bektaşiler içine karışmak sureti ile mevcudiyetlerimi muhafaza edebilmişler ve propagandalarını devam ettirmeye muvaffak olmuşlar idi. Nitekim Bayezid II.'e karşı yapılan bir suikastta sonra, ışık veya torlak denilen kalenderlere karşı da şiddetli takibata girişilmiş ve bu vaziyet bunların da Bektaşiler içine karışmalarını mucip olmuştu. Lakin daha bu hadiselerden evvel de, bu gibi zümrelere mensup birçok dervişlerin Bektaşiler ile karışmış oldukları kolayca tahmin olunabilir. Daha ilk kuruluşundan beri heterodoxe bir mahiyet arz eden ve akide itibariyle sair mümasil zümrelerden farklı olmayan Bektaşiliğin, hurüfi dalaletinin karışması ile böyle bir mahiyet aldığı iddiası, tarihi bakımdan asla kabul olunamaz.

Bektaşilik tarihinin ikinci devri Balım Sultan (ölm. 932 = 1516) ile başlar. Bektaşi an'anesinin, haklı olarak, tarikatın ikinci kurucusu addettiği bu mühim şahsiyet, ayin ve erkan itibariyle bazı yenilikler yapmış, tekkelerin iç teşkilatını daha sıkı ve muntazam bir hale sokmuş, bir tekke meratebesi te'sis etmiş ve o zamana kadar daha ziyade köy ve kasabalar civarındaki tekkelerin etrafında, dini bir taife mahiyetinde inkişaf gösteren bir tarikat teşkilatının bel kemiği mahiyetinde olmak üzere, bir mücerred dervişler teşkilatı vücuda getirmiş idi. Hiç evlenmeyerek, tekkelerde yaşayan bu dervişler, terk ve tecrid alameti olmak özere, kulaklarına demir halkalar takıyorlar idi (Bunun mahiyeti hakkında bk. Fuad Köprülü, Altın Küpeli Oğuz Beyleri, Azerbaycan Yurt Bilgisi, sayı I, s. 17-21). İlk bakışta Hristiyanlardaki keşişlik teşkilatı ile alakalı gibi görünen bu mücerred dervişler teşkilatı, daha evvel Bektaşilik ile sıkı alakaları olan Kalenderiye tarikatinde mevcud olduğu gibi, bunun ilk örneklerini ve buna hakim olan süfiyane düşüncelerin menşe'ini de İslamın ilk asırlarındaki zahidlerde bulmak mümkündür. Balım Sultan'ın yaptığı bu ıslahattan sonra, kendilerinin Hacı Bektaş neslinden (Bektaşi tabirine göre, bel evladı) olduklarını iddia eden şeyhler (son zamanlarda bunlara çelebiler denirdi) ile bunu kabul etmeyerek, kendilerinin yol evladı, yani Bektaşiliğin hakiki mensupları oldukları iddiasında bulunan babalar arasında şiddetli bir rekabet bas göstermiştir. Şiiliğin ister orthodoxe ve ister heterodoxe, her şubesinde umumi bir esas olan meşrüiyetçi (legitimiste) telakkilere sadık kalan Ana-dolu ve Rumeli'deki Kızılbaş taifeleri (secte), çelebilere bağlılıklarını kat'i surette muhafaza ettikleri halde, büyük şehir ve kasabalarda muntazam bir tarikat (ordre) merkezi mahiyetinde olan tekkelerde babaların nüfuzu hakim olmuştu. Mamafih son asırda bu mücerredlik teşkilatının, eski sıkılığını muhafaza edemeyerek, bozulduğunu ve evlada vakfedilmek suretiyle kurulmuş bazı tekkelerde, oğulların babalarından sonra şeyhlik postuna oturduklarını görüyoruz.

Daha ilk zamanlardan beri, Sünniliğin ve Sünni tarikatlerinin hakim olduğu büyük merkezlerde değil, daha ziyade göçebe aşiretler, köylüler ve hudutlarda yasayan askeri taifeler gibi, Sünnilik tesirlerinden oldukça uzak kalmış geniş halk tabakaları arasında yayılan Bektaşilik, bütün bu cins Batıni zümreler gibi, çok kuvvetli bir propagandaya malik idi; bunu muvaffakiyetle yayabilmek ve muhtelif muhitlerde taraftar kazanabilmek için, insicamlı, sıkı ve vazıh bir credo ortaya koymuyor, bilakis çok elastiki, umumi ve müphem bir akideler halitası şeklinde görünüyordu. XIII.-XV. asırlarda Anadolu ve Rumeli'nin dini vaziyeti, muhtelif din ve milletlere mensup unsurların mevcudiyeti, Müslümanlar arasında Şii-Batıni cereyanlarının ve Hristiyanlar arasında, mesela Bogomilisme gibi, birtakım heretique mesleklerin mevcudiyeti düşünülecek olursa, her ne suretle olursa olsun, kendisine taraftar bulmak isteyen bir tarikatin, bütün bu karışık akidelere büsbütün yabancı gelmeyecek her türlü tevillere müsait elastiki prensiplere, geniş ve müsamahakar bir ruha malik olması lazımdı. İşte Bektaşiliğin Müslüman ve Hristiyan cahil halk kütleleri arasında, daha ilk zamanlardan başlayarak, daima taraftarlar bulması bundan dolayıdır ve işte yine bundan dolayı Bektaşilik, dini akide itibariyle, gittikçe daha syncretiste bir mahiyet almıştır. İslam kelamcılarının gulat (veya galiye) adını verdikleri ifratçı Şii-Batıni akidelerinin muhtelif şekilleri, menşe'ini Horasan melametiyesinden alan kalenderiye zümrelerine mahsus tasavvu-fi telakkiler, XIII. asır Anadolu'sunda, Muhyiddin Arabi tesiri ile, sağlam bir surette yerleşen pantheismin çok kaba ve basit bir anlayışı, eski Türk Şamanlığının göçebe Türk kabileleri arasında yaşayan birtakım bakiyeleri ve XV. asırdan başlayarak da Hurüfi akideleri, Bektaşilikte açıktan açığa göze çarpar. Bektaşi credo'sunu teşkil eden bu muhtelif unsurlar, hiçbir zaman birbiri ile ahenkli bir kül şeklinde imtizaç edip kaynaşmamış ve daima "insicamsız bir halita" mahiyetini muhafaza etmiştir. Bütün Batıni teşkilatları gibi, muhtelif derecelere ayrılan ve saliklerinin seviyesine göre, derece derece ayrı telkinlerde ve talimlerde bulunan Bektaşiliğin muvaffakiyet sırrı, işte credo'sunun -hemen her salikin idrak ve kabiliyetine ve hususi temayyülerine serbest bir yer bırakan- bu karışıklığında, müphemliğinde ve seyyalliğindedir. Allah-Muhammed-Ali teslisinde Ali'nin, Muhammed'in çok üstünde bir yer verilerek tanrılaştırılması, bunları Ali-ilahiler [b. bk.] ile birleştirdiği gibi, bazı Bektaşi-Hurüfilerin Hurüfiliğin kuru cusu Fazl-ı Hurüfi'yi [b. bk.] de ilahileştirdiklerini görüyoruz; her halde Ali, Hacı Bektaş ve Fazl-ı Hurüfi kültlerinin Bektaşilikte birinci mevki işgal ettiği söylenebilir.

Bektaşi ve Kızılbaşlar arasında birtakım eski mahalli kültlerin, yani Anadolu'nun Hristiyanlıktan evvelki devirlerine ait dini itikatların, mevcut olduğunu iddia eden bazı antropolojist ve etnografların bu hükümleri ne kadar yanlış ise, bir takım Hristiyan Bektaşilerin mevcudiyetine ve Bektaşilikteki birtakım ayin ve erkanların Hristiyanlıktaki mümasilleri ile benzeyişine bakarak, bu tarikati Hristiyanlığın kuvvetli tesirlerine uğramış telakki edenler de, aynı suretle, yanılmışlardır. Birtakım mahalli itikat ve ibadetlerin, oralarda yaşayan halkın, uzun asırlar esnasında, muhtelif dinlere girmelerine rağmen, dış şekillerini değiştirmek suretiyle, devam ettiği, dini tekamülün mümasil safhalarında bulunan birçok kavimlerde birbirine benzer itikatların ve ayinlerin mevcudiyeti, bazı mukaddes yerlerin ve onlara bağlı an'anelerin o civarda yaşayan muhtelif dinlere mensup insanlar arasında müşterek olması, dini etnoloji ve din tarihinin mütearifelerindendir. İşte bu sebeple, birtakım dış benzeyişlere aldanarak, birbirinden büsbütün ayn menşelerden gelen ve çok defa mahiyetleri de birbirinden tamamiyle ayn olan şeylerin ayniyetine hükmederek, bundan yanlış ve umumi neticeler çıkarmamak icap eder. Dini sosyolojinin bu umumi esasları göz önünde bulundurularak, İslam ve Türk dünyasındaki dini-tasavvufi cereyanların umumi tarihi içinde tetkik edilince, Bektaşiliğin hakiki hüviyeti, yukarıda hulasa edilen şekilde, tecelli etmektedir.

Bu tarikatın kuruluşundaki dini-içtimai amiller, geçirdiği muhtelif tekamül safhaları, Bektaşilik akidelerini vücuda getiren muhtelif unsurların tarikatın muhtelif tekamül sahalarındaki tesir dereceleri, mahiyet ve menşe'leri, "Babailer, Kalenderiler, Hayderiler, Abdallar ve Hurüfiler" gibi tarikatlerin sonradan Bektaşilik içinde nasıl temessül ettiği, tarikatın adab ve erkanı, ayinleri, muhtelif devrelerdeki coğrafi yayılışı ve tarihi tekamülü, Bektaşilik edebiyatı, tarikatın büyük şahsiyetleri, Kızılbaş'lar ve tahtacılar gibi, dini taifelerin Bektaşilik ile münasebetleri, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki siyasi rolü, Bektaşi-Yeniçeri münasebetleri, Anadolu ve Rumeli'deki bazı dini-siyasi ihtilal hareketlerinde Bektaşiliğin iştirak derecesi, Osmanlı-Safevi münasebetlerindeki alakası, tarikatın bugünkü durumu v.s. gibi, bugüne kadar kısmen meçhül kalmış ve kısmen çok yanlış anlaşılmış meseleler hakkında, Bektaşilik maddesinde umumi izahat verilecektir. Aynca, yukarıda gösterilen muhtelif maddelere de müracaat olunmalıdır.

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir