Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Mütercim Asım Efendi (1755 - 1820)

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Mütercim Asım Efendi (1755 - 1820)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:43

MÜTERCİM ASIM EFENDİ
(Seyid Ahmed asim Efendi (1755 - 1820)


Ayıntap seriye mahkemesi başkatipliğinde bulunan Seyid Mehmed Cenani Efendi'nin oğlu olup, Ayıntap ta doğdu. Ayıntap'ın tanınmış alim ve şairlerinden olan babası ile büyük babası Husüli Efendi, şehrin eski bir ailesine mensuptular. Maraş nahiyelerinden Pazarcık ovasında medfun Şeyh Osman Semerkandi evladından olan bu aileden Nazmü'l-le'al sahibi Şeyh Ahmed Efendi de maruftur (bk. Cemaleddin, ayine-i zürefa, İstanbul, 1314, s. 65). asım'ın ne zaman doğduğunu, kati olarak, bilemiyoruz. Ebuzziya Tevfik 1169'da doğduğunu ve 1204'te İstanbul'a geldiği zaman, yaşının 30'u geçmiş bulunduğunu söylerse de, hiçbir mehaz göstermediğine göre, bunun bir tahminden ibaret olduğuna hükmolunabilir. Bu aile muhitinde yetişen asim, daha pek küçük iken, tahsile başladı. Ömer-zade Hafız ve Hacı Hasan-zade Efendi'lerden başlangıç derslerini gördükten sonra, Ayıntap'ın en tanınmış bir alimi olup, muhtelif eserleri bulunan Hoca Necib Abdullah Efendi'nin derslerinden istifade etti (bk. göst. yer.; Osmanlı müellifleri, III, 47); Arap filolojisinde ve İslam ilimlerinde bilgisini genişletti. Edebi ilimleri ve Farisi edebiyatını babasından ve bir aralık Ayıntap'a gelmiş olan Kilisli şair Ruhi Mustafa Efendi'den öğrenmiş (Osm. müellif., II, 194) ve böylece, yalnız Türkçe değil, Arapça ve Farsça şiirler yazacak derecede kudret kazanmıştı. O asırda mühim bir ilim merkezi mahiyetini muhafaza eden Ayıntap alimleri arasında hadis ilminde şöhret kazanan Hacı Mehmed ve kardeşi Ahmed Efendi'lerden hadis okudu.

Bir müddet mahkeme katipliğinde bulunduktan sonra, daha genç yaşında, alim, şair ve münşi sıfatı ile, muhitinde kazandığı şöhret yüzünden, memleket ayanının en nüfuzlusu olup, Ayıntap mukataasına mutasarrıf olan Battal Paşa-zade Seyid Mehmed Nuri Paşa'nın divan katibi oldu. 1203 (1788/1789) harbinde, merkezce istenilen 300 kişilik süvari kuvvetinin, onlara başbuğ nasbettiği silahdarı Ahmed Ağa'nın ihaneti ve firarı yüzünden, dağılması üzerine, Babıali'nin itimadını kaybeden Nuri Paşa, bir taraftan Ayıntap yeniçeri amirlerinin, diğer taraftan Halep valisi Divrikli Köse Mustafa Paşa ile Maraş ve Kilis mutasarrıfları Ömer ve Mahmüd Paşa'ların

çevirdikleri entrikalar neticesinde, idama mahküm oldu. 1204 (1789/1790) yılında, bunlar tarafından sevk edilen 30.000 kişilik bir kuvvetin aylarca süren muhasarasından sonra, şehir halkı firara mecbur oldu. Bu muhasara esnasında sıkıntılı zamanlar geçiren, hatta bir defa birkaç saat mağara gibi bir yerde saklanmaya mecbur olan asim, önce ailesini şehirden kaçırdıktan sonra, kendisi de Ayıntap alimlerinden 30-40 kişi ile birlikte, Kilis'e iltica etti. Dedelerinden kalan zengin kütüphanesi ve bütün eşyası mahvolduğu gibi, tarlalarının o seneki mahsülü ve Halep tacirlerinden ağır faiz ile borç alarak, girişmiş olduğu 23.000 kuruşluk iltizamlar da üste gitti. asim, Nuri Paşa'nın, memleket zenginlerinden borç namı ile büyük paralar alan zalim bir adam olmakla beraber, alim ve şair olduğunu, hatta bir-takım telifleri bulunduğunu, Selim III.'e karşı büyük bir hürmet beslediğini iddia etmekte ve bu Ayıntap vakası hakkında vak'anüvis Edib'in verdiği malümatı tenkit eylemektedir (asim, Tarih, II, 227-234). Edib'in vakayı, Babıali'nin görüşüne göre tasvir ettiği düşünülürse, işin iç yüzünü yakından bilen asım'ın meseleyi daha doğru ve daha hakikate yakın bir surette izah ve hikaye ettiğine hükmolunabilir.

asim, Kilis'e geldikten sonra, evvelce Malatya'ya kaçmış olan kardeşi ile ailesini oraya getirtti ve 8 ay kadar orada kaldı. Lakin aile servetini kaybettikten başka, iltizam işlerinden dolayı, ağır bir borç yükü altına girmiş bulunuyordu. Alacaklıları kendisini mütemadiyen sıkıştırmakta idiler. Nihayet vaziyet biraz sakinleştikten sonra, ailesini tekrar Ayıntap'a yollamağa mecbur olarak, kendisi de 1204 (1789/1790)'te İstanbul'a geldi. Hükümdara arzuhal takdim ederek, bu suretle yoksulluğuna bir çare bulmak istedi ise de, bir türlü bu arzusuna nail olamadı. Bu sırada yavaş yavaş İstanbul'un ileri gelen alim ve şairleri ile tanıştı; kazasker Tatarcık Abdullah Efendi gibi, nüfuzluca devlet adamlarının teveccühünü kazandı, İstanbul'da oldukça sıkıntılı geçen bekleme yıllarından sonra, asım'ın 1211 (1796)'de, Tatarcık Abdullah Efendi'nin delaleti ile, müderrislik ru'usu aldığını, muasırı ve memleketlisi şair Ayni'nin 15 beyitlik bir tarih manzumesinden anlıyoruz (Ayni, Divan, s. 266). Bu taltifin, epeyce zamandan beri uğraştığı Burhan-i Katı tercümesinden bir kısmın hükümdara takdimi neticesinde olduğu anlaşılıyor; kendi ifadesine göre, bu tercümeyi Selim III'e bir vasıta ile takdime muvaffak olunca, ilmi ve sanatı himayeden büyük bir zevk duyan hükümdar "sefaret, vekayi tahriri, name-nüvislik" gibi, münasip bir vazifede kullanılmasını, ayrıca bir ev tedariki ile 300 kuruşluk bir maaş tahsisini irade etmiş ve hareket-i dahilden bir medrese ru'su tevcih ettirdiği gibi, ailesini İstanbul'a getirtip, burada iyice yerleşmesi için, mühimce bir atiye de vermiştir (asim, Tarih, II, 216 ). asım'ın böyle bir iltifata mazhar olmasını, Tatarcık Abdullah Efendi'nin himayesine isnat edebiliriz. Ancak bütün kaynaklarda ve tetkiklerde tekrar edilen bir yanlışlığı, daha doğrusu vuzuhsuzluğu, düzeltmek için, şunu söyleyelim ki, asım'ın 1211 Muharreminde (Temmuz 1796) padişaha takdim ettirdiği Bur-han-i katı tercümesi (bk. ayine-i zürefa s. 66), eserin tamamı değil, sadece bir kısmıdır (asim, Tarih, I, 334 ve II, 216'da, müphem olarak, sadece Bur-han-i katı tercümesi denilmekle iktifa edilmiştir). Çünkü asim bu eserinin mukaddimesinde, tercümeyi 1212 Cemaziyelevveli gurresinde (22 Teşrin I. 1797) bitirdiğini kaydettiği gibi, bu iş ile meşgul iken, evinin yanması dolayısı ile, büyük bir teessür içinde bulunduğunu da söylemektedir. 1211 (1796/1797 )'de, hükümdarın teveccühü sayesinde, maddi sıkıntısını az çok gideren, ev sahibi olan asim, kaç yıldır uzakta bulunan ailesini İstanbul'a getirtmeye teşebbüs etti; lakin o sırada Mısır vak'asının zuhuru ve umumi vaziyetin karışıklığı, Halep'e kadar gelen ailesinin tekrar Ayıntap'a dönmesine sebep oldu. asım'ın padişah tarafından böyle bir iltifata mazhar olmasını çekemeyen birtakım ilmiye ricali ve şeyhülislam Şerifzade Ataullah Efendi, başka bir münhal bulunmadığı bahanesi ile, İstanbul'da ancak 50-60 kuruşluk küçük bir tahsisat bağladılar ve ayrıca da Rusçuk semtinde Pravadi kazasını -epey zamandan beri arpalık olarak tevcih edilmediği halde- adeta asim ile eğlenmek ister gibi, ona arpalık olarak verdiler. Halbuki Pravadi, o devrin meşhur ayanından Trisniklioğlu'nun nüfuz dairesinde olduğundan, asım'ın kaza işlerini görmek için tayin ettiği naip oraya gidemedi ve zavallının bu arpalıktan hiçbir istifadesi olmadı. asim şeyhülislamın bu düşmanca vaziyetini padişaha arzuhal ile bildirmekten çekindiğini söylüyor. Bir taraftan garip ve kimsesiz olması, diğer taraftan o kadar lütfunu gördüğü hükümdarı rahatsız etmemek endişesi, asım'ın bu işte neden bu derece çekingen davrandığını anlatabilir. Mamafih padişah, herhalde bu vaziyetten haber almış olacak ki, mütemadi ihsan ve atıyeler ile, onun maddi sıkıntıya düşmesine meydan vermiyordu. Hatta mahallesinde çıkan yangında, 2 saat içinde evi yandığı zaman, yalnız canını kurtarabilen asım'a mühimce bir para göndermişti (ayn. esr., II, 217). Selin III.'in hayatı müddetince, aldığı atıyeler sayesinde, çoluk çocuğu ile beraber hiçbir sıkıntı çekmediğini ve ilmiye ricaline hiçbir suretle minnet etmediğini söyleyen asim, şeyhülislam Ataullah Efendi ile o devrin ilmiye ricaline karşı beslediği beşeri düşmanlık hislerini, tarihinde, her vesile ile, izhardan çekinmemiş, onların bu hareketini cehaletin ilme karşı beslediği kin ve husümete isnad etmiş, ulema sınıfı denilen bu resmi alimler güruhunun cehalet ve rezaletini, her vesile ile, teşhir ederek, bu sınıfın imparatorluğun inhitatındaki meş'um rolünü aydınlatmaya çalışmıştır. asım'ın düşmanları arasında, Ataullah Efendi'nin hocası, devrin meşhur alimlerinden Siyer-i kebir mütercimi Ayıntaplı Hoca Münib Efendi de bulunuyor (ayn. esr., I, 122 v.d., 287-297, 334-337; II, 72).

Asim, her şeye rağmen, çalışmasına devam ediyordu. 1212; (1797)'de Burhan-ı katı tercümesini bitirdikten sonra, 1213; (1298)'te, gençlere Arapça öğretmek maksadı ile, Sünbülzade Vehbi'nin tuhfesi tarzında, Tuhfe-i asim adlı manzum bir eser yazarak, mukaddimesini Selim III. namına tanzim etti. Ayrıca Ragıb Paşa Hocası diye tanılan meşhur alim Halepli İbrahim Efendi'nin, siyere ait, 63 beyitlik Arapça manzumesini, imparatorluğun o esnada harp halinde bulunması sebebi ile süratle tercüme ve şerh ederek dibacesini yine hükümdarın ismi ile tezyin ve bir arzuhal ile takdim etti. O sırada Fransızlar Mısır'dan çıkarılmış ve yollar açılmış olduğundan, padişahtan, hem hacca gitmek, hem de dönüşte ailesini beraber getirmek için, müsaade alarak, Mısır'da bir müddet kaldıktan sonra Hicaz'a gitti (1217/1802) ve Medine'de eski hocası Necib Efendi ile görüşerek, onun teşviki ile Firüzabadi'nin Kamüs'unu tercümeye niyet etti.181 Dönüşte, Şam ve Halep'i ziyaret ederek, Ayıntap'ta bir müddet kaldıktan sonra, ailesi ile İstanbul'a geldi (ayn. esr., I, 254 ve Kamüs tercümesinin mukaddimesi; Cezzar Ahmed Paşa hakkında naklettiği şeyler ve Maraş'ta Küçük Ali-oğlu Halil Paşa ile mülakatı da bu seyahate ait olmalıdır; bk. II, 225 v.dd.).

Ailesi ile beraber İstanbul'a yerleşen asim, Selim III.'in mütemadi ihsan ve atıyeleri sayesinde, oldukça rahat bir hayat geçirmekte idi. Daha Medine'de iken, karar verdiği Kamüs tercümesine 1220 ramazanı gurresinde başladı. 1222'de pek kısa bir zaman bulunduğu vak'anüvislikten istifa eden 'Amiri'nin yerine, bu mühim vazifeye tayin olundu (Hoca Neşet şakirtlerinden olup, şair ve münşi olarak tanınan bu zat hakkında bk. Fatin, Tezkire, s. 279; ayine-i zürefa s. 64). Vak'anüvislik tahsisatının, meşhur Vasıf Efendi [b. bk.] zamanında, yılda 20.000 kuruşa çıkarıldığını biliyorsak da (asim, Tarih, I, 257), o zaman tahsisatlar şahsa göre değiştiğinden, asım'ın bu vazifeden ne aldığını bilemiyoruz; ancak ölümüne kadar muhafaza ettiği bu vazife sayesinde, Enveri, Edib, Nuri, Vasıf, Pertev ve amir gibi, kendinden evvelki vak'anüvislerin yazdıkları vekayinameleri ve bir çok vesikaları görüp tetkik etmeye muvaffak olmuş ve tarihini bu sayede vücuda getirmiştir.

Selim III'in hal'inden sonra, asim çok sıkıntılı günler geçirdi:

Pravadi arpalığından hiçbir maddi istifadesi olmadığından, hükümdarın atıyeleri sayesinde geçinebiliyordu; şimdi o da kesilmişti. O sırada dostlarından biri, haline acıyarak, Pravadi'ye mukabil, o aralık münhal bulunan 150 kuruşluk bir kadılığın asım'a verilmesi için, şeyhülislam Ataullah Efendi ye ricada bulundu ise de, usüle uygun olmayan böyle bir işin yapılamayacağı cevabını aldı. asim, sonradan bu işi haber alınca, böyle faydasız bir tavassutta bulunan dostuna serzeniş ettiğini söylüyor (ayn. esr., I, 337; II, 72 ). Mustafa IV.'nin saltanatına tesadüf eden bu yıl zarfında bir defa ramazanda huzur dersinde bulunarak, ramazan harçlığına nail olduğunu kendisinden öğreniyoruz (ayn. esr., II, 114). Yine bu sene, İran'dan dönen Osmanlı elçisi Seyid Refi' Efendi ile beraber, İstanbul'a gelen İran elçisi Hoy müftüsü Ak İbrahim ile görüştü. asım'ın, Seyid Refi' Efendi'den naklen, rivayetine göre, Osmanlı diyarında alim bulunmadığı iddiasında bulunan bu Şii ahundu, asım'ın Firüzabadi'nin Kamüs'unu tercüme ettiğini duyunca, buna bir türlü inanmamış ve İstanbul'a gelince, şeyhülislam ile mülakatı esnasında, İstanbul alimleri ile tanışmak istemişti; Ataullah Efendi, bazı tanınmış alimlere elçiyi ziyaret etmelerini teklif ettiği halde, hiç kimse buna yanaşmayınca, asım'ı çağırtarak, onu bu işe memur etti. asim da, tercümesinin hazırlanmış olan 30 cüz kadar bir parçasını yanına alarak, Refi' Efendi ile beraber, elçinin ziyaretine gitti. Yanında bir şair ve bir de müneccim getirmiş olan elçi, Kamüs tercümesini okuyarak, büyük bir takdir ve hayret gösterdi; müneccim ve şair de, asım'ın nücüm ve edebiyattaki geniş malümatına hayran kaldılar. asim, bu muvaffakiyetinden çok memnun olan Seyid Refi' Efendi'nin, dışarı çıkınca şükranını ifade için, birkaç defa elini öptüğünü ve bu hadiseyi bir çok meclislerde naklettiğini söylüyor. Birkaç gün sonra, şeyhülislam tarafından verilen ziyafette, İran elçisi, asım'ın ilim ve fazlını methederek, kitap tabedilince bir nüshasının, Bağdad valisi vasıtası ile gönderilmesini rica eylemişti. asim, bir müddet sonra, Ataullah Efendi'yi ziyaret ettiği sırada elçinin bu takdirini ve ricasını onun ağzından duyduğunu kaydetmekte ve bütün bunlara rağmen, ne ondan ve ne de şair meşihat ricalinden hiçbir yardım görmediğini hayret ve hiddet ile anlatmaktadır. Hakikaten asim bu sırada yalnız parasız değil, hamisiz de kalmış, Selim III. mensuplarından sayıldığı için, fena görülmüş; o da bir taraftan kitaplarını yok pahasına satarak, bir taraftan da Halep ve Ayıntap tacirlerinden, ağır faizler ile borç alarak, korkunç bir ıstırap ve sefalet içinde yaşamıştır. Bütün bu maddi ve manevi sıkıntılara katlanarak, Kamüs tercümesine devam etmesi, iradesinin kuvvetini göstermeye kafidir (ayn. esr., II, 125128,218).

Mahmüd Il.'un cülüsu, asim için yeni bir ümit kaynağı oldu. Ataullah ve Münib Efendi'ler gibi, başlıca düşmanları sürülmüş. Selim devrinin adamları yeniden mevki kazanmıştı. Bu devirde hükümdar tarafından bilhassa takdir ve himaye edildiğini, tarihinde, muhtelif vesileler ile tekrar etmektedir. Padişahtan muhtelif fırsatlarla atıyeler almış, müderrislikteki derecesi terfi edilerek, Süleymaniye müderrisliğine kadar yükselmiş, kendisine Selim devrinde yanan evinden "üç kat büyük" bir ev verilmiş ve böylece çektiği mihnetler unutturulmuştur (göst. ger.). asim, 5 seneye yakın bir zaman mütemadi çalıştığı Kamüs tercümesini 15 Zilkade 1225 (13 kanun I. 1810)'te tamamlayarak, padişaha takdim etti. Şani-zade, bu tercümenin 1229 Cemaziyelevvel başlarında, şeyhülislam vasıtası ile, padişaha takdim edilerek, tabı ricasında bulunduğunu yazıyorsa da (Şani-zade, Tarih, II, 217), matbü Kamüs tercümesinin mukaddimesindeki sarahat, bunun yanlışlığını gösteriyor. Şanizade'nin bahsettiği hadise, eserin tabı hususunda yapılmış bir müracaat olacaktır. Bu ricanın derhal is'af olunarak, Seyid Abdurrahim Muhib Efendi'nin bu işe memur edildiğini, matbaada icap eden tamir ve levazım tedarik olunarak, 1230-1233'te basılıp, meydana çıkarıldığını biliyoruz. Hükümdarın iradesi mucibince, her kütüphaneye birer matbu nüsha verilmiş ve mütercim hattı ile olan yazma nüsha da Hamidiye kütüphanesine konulmuştur. Kamüs'un tab'ına başlanmadan bir az evvel, yani 15 Rebiülevvel 1229'da asım'a Selanik kadılığı gibi, mühim bir memuriyet verilmiş (Şani-zade, Tarih, II, 215; Cevdet, Tarih, X, 145; ayine-i zürefa'da ve ona istinad eden Osmanlı müellifleri v.s. eserlerde gösterilen 1230 tarihi yanlıştır) ve oradan mazülen İstanbul'a dönüşünde, 1235 Saferinin 9. günü Üsküdar'daki evinde ölmüştür. Medfeni Üsküdar da Karaca Ahmed'de Harmanlık'taki kabristandadır; mezar taşının kitabesi iptida, vefat günü eksik olarak, Osmanlı Müellifle-ri'nde sonra tam olarak, Son Asır Türk Şairleri'nde neşredilmiştir [Sicill-i Osmani'de de vefatı günü 9 Safer olarak kaydedilmiştir. Son Asır Türk Şairleri'ndeki kitabe suretinde mevcut 5 Saferin matbaa yanlışı olduğu anlaşılıyor. Bu hazirede oğulları İsmail Nevres (ölm. 10 Muharrem 1235) ve Hamid (ölm. 2 Zilhicce 1258) bu oğlu şair idi, Fatin, Tezkire, s. 58) Efendi'ler ile zevcesi Kerime Hanım (ölm. 25 Muharrem 1259)'ın mezar kitabeleri de mevcuttur. asım'ın oğullarını zikreden Sicill-i Osmani müellifi, İsmail Nevres'in 18 yaşında, müderris iken, vefat ettiğini söylüyor ki, kitabesine nazaran, babasından daha evvel ölmüştür (Ayni, Divan'daki bir doğum tarihi, onun 1217'de doğduğunu göstererek, bunu te'yit ediyor; bk. s. 348).

Çocuğuna, şiddetle tenkit ettiği ilmiye ricalinin kötü adetlerine uyarak, bu kadar çabuk müderris payesi tevcih ettirebilmesi, son zamanlarında kazandığı nüfuz ve ehemmiyetin bir delilidir. Ebuzziya Tevfik'in "Kamüs tercümesini takdimden sonra da, ümit ettiği iltifatı göremediğinden ve maişetince çektiği güçlüklerden" bahsetmesi ve düştüğü derin yese rağmen, Siyer-i Halebi tercümesi ve Amali şerhi gibi, mühim eserlerin telifinden geri durmadığını söylemesi (Nümüne-i Edebiyat-ı Osmaniye, son tabı, s. 98), yukarıdan beri verilen izahattan da anlaşılacağı vecihle, tamamiyle yanlış ve hakikate mugayirdir; asim, Mahmud IL'un cülüsundan birkaç yıl sonra, bilhassa hayatının son senelerinde, o kadar özlediği refaha ve itibara kavuşmuştu. Necib asim 19 Ramazan 1341 tarihli İkdam gazetesinde çıkan bir makalesinde, asım'ın evinin Toptaşı civarında bulunduğunu yazmıştı. Yine Ebuzziya'nın, asım'a ait olduğunu iddia ederek, neşrettiği resmin mevsuk olması da çok şüphelidir. Onun kışa boylu ve uzun sakallı bir adam olduğu hakkındaki rivayetini kaydeden Son Asır Türk Şairleri müellifi, Ebuzziya'nın bu resim hakkında verdiği izahatı, pek haklı olarak, tenkit etmektedir. Biz de bu resmin uydurma olduğu ve hatta şair İzzet Molla'nın resmini takliden, sonradan yapıldığı kanaatindeyiz.

Hayatı hakkında, kendi eserlerinde çıkarabildiğimiz malümat bir tarafa bırakılırsa, hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz asım'ın, tabiat ve mizacını, ilmi ve edebi şahsiyetinin türlü cephelerini aydınlatmak, nisbeten, daha kolaydır. Muhtelif eserlerinin ve bilhassa tarihinin çok dikkat ile tetkiki sayesinde, gerek karakterini, gerek fikir tarihindeki mevkiini, oldukça müsbet bir surette tayin edebiliriz. Eski İslam kültürünün canlı bulunduğu bir merkezde, Türk-Arap-Fars dil ve edebiyatlarının adeta yan yana yaşadığı bir hudut mıntıkasında yetişen asim, aile muhitinin de tesiri ile, daha pek genç yaşında Arap ve Acem dil ve lügatinde geniş ve sağlam malümat sahibi oldu. Zeki, çalışkan, iradeli, öğrenmeye ve öğretmeye muhteris olduğu için, hadis, kelam ve fıkıh gibi, İslam ilimlerini de esaslı bir surette öğrendi. İstanbul'a gelerek, bu yabancı mücadele muhitinde, biri bir müşkül şartlar içinde, yaşamaya mecbur olması, iradesini ve sa'yini büsbütün kuvvetlendirdi; Burhan-ı Katı ve Kamüs tercümeleri gibi, uzun ve yorucu işleri muvaffakiyetle başarmasını, yalnız ilmi kudretinin değil, iradesinin büyüklüğü ile izah edebiliriz. Cevdet Paşa, ilmi kudret bakımından, hemşehrisi Münib Efendi'nin asım'a faik olduğunu, fakat asım'ın, Burhan ve Kamüs tercümeleri ile memlekete daha büyük hizmet ettiğini söyler (Son Asır Türk şairleri, s. 71; Münib Efendi'nin bilhassa fıkıhta a-sım'a faik olduğu kabul olunabilir; fakat Arap ve Fars filolojilerine vukuf bakımından, bütün Osmanlı edebiyatında asim eşsiz bir lügatçidir; Amali tercüme ve şerhi, kelamdaki vukufuna bir delil olduğu gibi, Siyer-i Halebi tercüme ve şerhi de İslam ilimlerine vukufunu gösterirse de, bu bilgi şubelerinde büyük bir ihatası olduğu asla iddia olunamaz; seleflerinden değil, muasırlarından bile bu hususta ona faik olanlar yok değildi.
asim, haysiyetli, hatta mağrur bir adamdı; kendisini çekemeyen ilmiye ricaline müdahaneye asla yanaşmamış, kendisini ilmen onlardan daima üstün görmüştür. Mütevekkil ve dindardı; rüyalara inanıyor (asim, Tarih, II, 68 ) ve eserlerini yazmaya başlamadan evvel, mutlaka istihare ediyordu (bk. Siyer-i Halebi ve Kamüs trc, mukaddime). Belki de mutasavvıf bir aileye mensup olduğundan, tarikat erbabına karşı samimi bir itikat besliyor, kerametlere inanıyor (asim, Tarih, II, 341-343), kendi tabirince "mazanne-i kiram" ile daima münasebette bulunuyordu (asim, Tarih, II, 84); bundan dolayı hoca Münib ile şeyhülislam Ataullah'ı "münkir, mutaassıp, zaika-i rühaniyeden mahrum" sanmaktadır (ayn. esr., s. 122 ). Mamafih bu süfiyane temayülü, Selim III. mukarriblerinden bazılarım, sahte bir tasavvuf perdesi altında saklanmış dinsizler gibi itham etmesine ve Şeyh Emin gibi, bazı sahtekar şeyhlerin şiddetle aleyhinde bulunmasına (ayn. esr., II, 81 v.dd.) mani olmaz. Ekser muasırları gibi, nücüm ahkamına ve sihire inanmaktadır (Eyyüb'deki bir hadise ile Ayıntap muhasarası esnasındaki bir hadiseyi tamamiyle sihre atfediyor; ayn. esr., I, 240-243, 347). O devir için tabii ve umumi olan bu telakkiden dolayı, asım'a safdillik isnadı doğru olmaz.

Burhan ve Kamüs tercümeleri bir tarafa bırakacak olursa, asım'ın en mühim eseri, şüphesiz, tarihidir ve onu bir tarihçi sıfatı ile tetkik etmek, psikolojisini anlamak bakımından olduğu kadar, onun en orijinal -şimdiye kadar neden ise tamamiyle ihmal olunmuş- bir cephesini ve asıl şahsiyetini anlamak bakımından da, birinci derecede mühimdir. Gerçi asım'ın tarihçiliği, vak'anüvisliğe tayini dolayısı ile, vazifesi iktizası olarak, devletin muayyen yerlere ait resmi vakayinamesini yazmak mecburiyetinden doğmuştur. Fransızların Mısır istilasına ait şeyh Abdurrahman Cabarti'nin yazmış olduğu Arapça risaleyi Türkçeye çevirmiş ise de, böyle basit bir tercümeden dolayı, asım'a müverrih sıfatını vermeğe imkan yoktur. Lakin bıraktığı tarih, şekil ve muhteva bakımından, şair vak'anüvis tarihlerini andırmakla ve msl. Resmi tayinleri, dahili ve harici vak'aları, birtakım yeni nizam ve kanunları, sefir ve murahhaslara verilen talimatnameleri, onların sefaret veya mükaleme mazbatalarını hulasa tarzında ihtiva etmekle beraber, tıpkı hususi bir tarih gibi, şahsi düşüncelerini, tenkitlerini, görüp işittiklerini de ihtiva etmektedir ve işte asim tarihinin asıl orijinal ve kıymetli kısımları da bunlardır. Selefleri ve muasırları gibi, tarihi, siyasi ve içtimai terbiye için, en büyük vasıta, en sağlam ibret ve tecrübe aleti gibi telakki eden asim, yer yer eski vakalar ile yeni hadiseleri mukayese etmekte, imparatorluğun iç ve dış siyasetleri hakkında umumi mülahazalar yürütmekte, zaman zaman zehirli bir hiciv yahut acı bir istihza derecesine çıkan kuvvetli tenkitlerde bulunmaktadır; üslübu fazla külfetli ve tatsız olmakla beraber, bilhassa tenkidi parçalarda, zengin bir tasvir kudreti göze çarpmaktadır. Onu bu cihetten bir az ali'ye ve bir az da Naima'ya benzetmek kabildir.

Asım'da tenkit fikri çok galiptir. Fenalıklarını gördüğü düşmanlarına karşı, her vesile ile, husümetini gösterdiği gibi (msl. Ataullah Efendi, Dürri-zade, bilhassa Hoca Münib'den bahsederken; II, 52, 112), iyiliğini gördüğü adamlardan da şükranla bahseder (msl. Tatarcık Abdullah Efendi hakkında; bk. I, 256, 272); lakin bu şahsi hisler, bitaraf tenkitlerde bulunmasını menetmez (msl. meşhur İsmet Bey'i sevmediği halde, meziyetlerini ve irfanını teslim eder; I, 293-299); Selim IIL'e karşı çok samimi bir sevgi ve saygı beslediği halde, zamanındaki yolsuzlukları ve takip edilen iç ve dış siyaseti şiddetle tenkitten çekinmez. Biraz aşağıda, tarihinin nasıl tertip edildiğini anlatırken, göstereceğimiz vecihle, asim, müsveddeler üzerinde çok değişiklikler yapmış, onları toplarken, hatta toplayıp bir cilt haline getirdikten sonra da yeni yeni ilaveler ile tamamlamıştır. Vak'anüvis olunca, seleflerinden kalma birçok vesikalar, müsveddeler eline geçmiş olmakla beraber (ayine-i zürafa, s. 64), asim bunları serbestçe kullanmış, müşahedeler ile tamamlamış veya tashih etmiştir. asım'ın şahıslar hakkındaki tenkitlerinde çok defa sokak dedikodularını nakletmesini tenkit eden Cevdet Paşa, msl. Tatarcık Abdullah Efendi'nin nefyi meselesi hakkındaki rivayetinin (asim, Tarih, I, 257) bu kabilden olduğunu, bu işte Abdullah Efendi ile beraber olan ve nefyedilen Vasıf'ın ifadesine dayanarak, anlatmaktadır (Cevdet, Tarih, VI, 135 ). Devlet adamları ve saray erkanı ile sıkı münasebetlerde bulunan asim, bu rivayetleri çok defa muayyen bazı şahıslardan naklen yazmakta, bazen da, hiçbir isim zikretmeksizin, dillerde dolaştığını tespit ile iktifa etmekte olduğundan, bu hususta onu daha fazla tenkit haksızlık olur. Bu gibi rivayetler, tarihi hakikate uygun olmasa bile, halk psikolojisini göstermek bakımından, tarihçi için çok dikkate layıktır. asim, Selim III. devrinin dahili ve harici siyasetini, devlet ve saray adamlarını, ilmiye ricalini şiddetle tenkit eder. Bunlar, pek az istisna ile kısa görüşlü, kendini beğenmiş, zevk ve sefahate, gösterişe bayılan, para toplamak için her vasıtayı meşru gören, yabancı devletlerden para almaktan bile çekinmeyen kimselerdir; yapma bir tasavvuf perdesi altında gizlenen kafir, zındık farmason makulesi adamlardır; Fransız modasına, sathi yeniliklere ve bu modanın komisyoncusu olan Rum beylerine tabidirler. Ni-zam-ı cedide irad bulmak için, halk üzerine yeniden yeniye ağır vergiler yükletilmesi, umumi bir hoşnutsuzluğu mucip olmuştur (msl. Ayıntap mukataasının, 1206 yılına kadar 15.000 kuruş iken, tedricen 170.000 kuruşa çıktığını kaydediyor. II, 10). Yeni ricalin Avrupakari konaklar, yalılar, saraylar yaptırmaları, Boğaziçi alemleri ve sefahat hikayeleri kulakları doldurmuştur. Rusların, Fransızların propagandaları, fikirleri teşviş etmektedir. Rum beylerine ve tercümanlarına karşı saray ve Babıalinin büyük bir emniyet göstermesi, devlet adamlarının budalalığı ve şımarıklığı, devlet sırlarının derhal yabancı sefaretlere bildirilmesini intaç etmektedir. Mamafih asim yalnız bunları tenkit ile iktifa etmiyor; devletin ayan ve derebeyi makulesi türedilere ve zalimlere ehemmiyet ve kıymet vermesinin aleyhinde olduğu gibi, yeniçeri zorbalarının, nizamını kaybetmiş olan şair askeri sınıfların da aleyhindedir. Tresniklioğlu, Çapanoğlu, Kara Osmanoğlu gibi ayanın, hatta Serezli İsmail Bey gibi, saltanata çok bağlı görünenlerin bile, iki yüzlü münafıklar olduğunu iddia eder. Ona göre, padişah, haydutluktan yetişme ayak takımı serserilerden ayan yapacak yerde, Cezzar Ahmed Paşa gibi, hakikaten saltanata bağlı, fakat vükela ve saray adamlarından müteneffir ve sadık bendelerine istinat etmelidir (a-sım, Tarih, 1, 377; II, 225 v.d.). asim, Rum unsurunun Osmanlı İmparatorluğu için meş'um ve tehlikeli bir unsur olduğunu, bir kısmının Moskof ve bir kısmının da Fransız taraftarı bulunduğunu ve Rum beylerinin Selim III.'in devrindeki nüfuzlarını bilhassa tebarüz ettirmektedir (I, 114 v.d., 325; II, 4 v.dd.). Harici siyaset meselesinde, Rusların emperyalist tasavvurlarına tamamiyle vakıftır ve bunu ehemmiyetle belirtmeye muvaffak ol-muştur. Fakat Fransızların iki yüzlü siyasetleri ve Napoleon'un entrikaları onu çok sinirlendirdiğinden, Fransız taraftarlarının şiddetli aleyhinde bulunur; onları ahmaklık ile itham eder (I, 76, 175, 375 v.d.). Fransız ihtilalini, beşeri ahlaka mugayir bir hareket gibi telakki etmesi de, bu hususta müessir olmuştur.

O devirlerde Avrupa'nın, medeniyet bakımından şarka, faik olduğunu anlayarak, bu medeniyeti taklit ve iktibasa çalışmak zaruretini duyan münevverler, başta, Selim III. olmak üzere, epey çoğalmıştı; fakat bunların hakiki bir teceddüt ve Avrupalılaşma yolunu, doğru ve sağlam olarak, görmediklerine şüphe yoktur. asim, esasında çok doğru olan bu fikrin yanlış tatbik edilmesini vesile ittihaz ederek, umumiyetle her türlü yeniliğin aleyhinde bulunuyor; İslam medeniyetinin garp medeniyetinden üstün olduğuna, Frenklere hiçbir suretle benzememek lüzumuna, dini bir kanaat ile sadık olduğu için, "din gayretinden mahrum ve akideleri çürük bazı kısa akıllıların Fransızca öğrenip konuşmalarını ve Fransızları beğenmelerini" şiddetle tenkit ediyor; hatta Fransız kültürünün İstanbul'daki bu inkişafından kuşkulanan "başka devletler elçilerinin de bunu hoş görmediklerini", iddiasına delil olarak, zikrediyor (I, 375). Nizam-ı cedidin aklen ve şer'an lüzumuna kani olan (I, 354 ) ve aleyhtarlarına şiddetle hücum eden (I, 33), intizamı bozuk yeniçerilerin, talimden kaçınarak, başı boş hayvan gibi, kendi işleri ile uğraştıklarını söyleyen (I, 354), Rusya'nın garp medeniyeti çevresine girmekle nasıl kuvvetlendiğini pek iyi bilen (I, 265 ) asım'ın, garp medeniyeti meftunlarına karşı beslediği bu hissi taassup, şüphesiz, dini düşüncelerden ileri gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun inhitat sebepleri hakkında, kitabının iki yerinde tekrarladığı, mütalaalardan (I, 32, 264), İbn Haldun'dan mülhem olduğu açıkça anlaşılan Na'ima'ya iştirak etmekte, Avrupa devletlerinin muntazam ve muvazzaf ordu ihdası fikrini Osmanlılardan aldığını, Avusturya mareşali meşhur Montecucolli'nin eserine istinad ederek, söylüyor. Avrupa devletlerine karşı beslediği mutaassıbane nefret o kadar şiddetlidir ki, Fransa, İngiltere ve Rusya'dan bahsederken, bunların "Müslümanların düşman-ı vahidi olup, ayrılıklarının ekanim-i selaseye benzediğini" iddia etmekte, bir hadise dayanarak, "Hristiyanlardan yardım beklemenin şer'an caiz olmadığını" söylemekte (I, 91) ve bir ayete istinaden de, kafirler ile siyasi ve askeri ittifaklar akdinin ancak felaket getireceğini samimiyetle anlatmaktadır (I, 238). Sağlam bir zekaya, doğru görüşlere ve kuvvetli bir tenkit kabiliyetine malik olan asım'ın, Fransızca öğrenmeyi bile hoş görmeyecek kadar, koyu bir taassuba saplanıp kalması, fikri ve hissi terbiyesinin bir neticesi gibi telakki olunabilir ve muhitine göre, hiç de aykırı sayılamaz.

Bu münasebetle, asım'ın Fransızca bildiği hakkında, iptida Ebüzziya Tevfik tarafından ileri sürülerek, sonraki müellifler tarafından tenkitsizce tekrarlanan hükmün ne kadar esassız olduğunu da ilave edelim; sarayda toplanan çok hususi bir meclisin müzakerelerinin, Paris'ten gelen bir gazete vasıtasıyla öğrenildiği hakkında, asim tarihinde mevcut bir fıkra (II, 6) Ebüzziya'yı böyle bir iddiaya sevketmiş olmalıdır; onun "muasırları içinde Fransızca bilen yok iken, Avrupa medeniyetine ve bilhassa vak'anüvislik dolayısiyle, politika meselelerine vukuf için, Fransızca öğrendiği" (Nümüne-i Edebiyat-ı Osmaniye, s. 98; ayrıca bk. s. 102, not) iddiası, yanlış bir istidlale dayanmaktadır. asim, eğer Fransızca bilse idi, mutlaka bundan bahseder ve bilhassa Fransızca öğrenenler aleyhinde bulunmazdı; bundan başka, bizzat asım'ın o zaman Fransızca öğrenmenin moda olduğunu söylemesi ve muasırları arasında Fransızca bilenlerin bulunması, Ebüzziya'yı tekzip etmektedir. Vak'anüvislerin değil, diplomatik münasebetleri idare eden reisülküttabların, Avrupa'ya gönderilen sefirlerin, sulh akdine gönderilen murahhasların bile Fransızca bilmedikleri ve bu lüzumun henüz hissedilmediği bir devirde, asım'ın Fransızca öğrenmesinde hiç bir zaruret yoktu. Esasen mütecessis ve tenkitçi bir mizaca malik olan asim, daha vak'anüvis olmadan evvel de sonra da, bu gibi Avrupa haberlerini almağa pek meraklı idi ve bu gibi haberler, sefaretlerin ve Babıali'nin Fransızca bilen Rum tercümanları vasıtasiyle, yayılıyordu. Ebüzziya'nın istidlaline esas olan hadisenin, daha asım'ın vak'anüvisliğinden evveline ait olması da, Ebüzziya'ının yanlışlığını ispata kafidir. Nitekim Montecucolli'den naklettiği parça, yabancı dil bildiğini değil, Türkçeye tercüme edilmiş bir eser veya rapordan istifade ettiğini gösterdiği gibi, Rus tarihi veya muasır Avrupa vaziyeti hakkındaki hulasa ve mütalaaları da, vak'anüvis olmak dolayısiyle gördüğü, divan-ı hümayun tercümanları raporlarına istinat etmektedir.

Tarih görüşlerini İbn Haldun ve Na'ima'dan alan asim, İslami esaslara uygun bir devlet telakkisi taşır:

Bütün kudret ve salahiyet hükümdarda ve ona dayanan teşkilatta toplanacak, fakat hükümdar, şeriat esaslarına tamamen uygun, şiddetli bir adalet tatbik edecektir; şımarık saray adamlarına, türedilere, zorbalara, dalkavuklara ve rüşvetçilere asla yer verilmemeli, ilim ve irfana -resmi ve yalancı alimlere değil- hürmet edilmeli, padişaha sadık eski aileler korunmalıdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun felaketleri, vükela ve ulema sınıflarının ahlaki düşkünlüğünden ve değersizliğinden ileri gelmiştir, İslam olmayan unsurlara ve Avrupalılara asla güvenilmez. Onlara benzemeye çalışmak, memleket için, meşum neticeler verir. Sulh ve sükün içinde geçen zengin bir hayat, İslam cemiyetinin esası olan cihat ve cengaverlik hislerini körleterek, israf ve sefahate yol açar. Osmanlı İmparatorluğu'nun XVI. asırdan sonraki gerileyişi, bundan dolayıdır. İşte asım'ın tarih felsefesi, Na'ima'dan Cevdet Paşa'ya kadar gelen vak'anüvislerin, hatta umumiyetle tarihçilerin en kıymetlisi ve en sanatkarı olan asim, tenkitçi görüşleri, devrinin içtimai psikolojisini anlatan umumi tahlilleri, ferdiyetleri yahut vak'aları tasvir ederken, çizgi ve renklerinde bir az mübalağalı olmakla beraber, çok canlı duran tabloları ile Osmanlı tarihçiliğinin nadir simalarından biridir.

Asım'ın lisanı ve üslübu, ona ait meseleler arasında, edebiyatçılarımızı alakalandırmış olan tek meseledir. Tanzimat devrinde, nesir dilinin sadeleşmesi için, mücadele eden Namık Kemal ve Ziya Paşa, asım'ın Burhan ve Kamüs tercümelerindeki üslübunu yeni nesrin bir nümünesi gibi telakki etmişler ve onu, Akif Paşa ile beraber Tanzimat nesrinin ilk müjdecisi gibi göstermişlerdir. Ziya Paşa, meşhur şiir ve inşa makalesinde "bizim tabii inşamız mütercim-i Kamüs'un ittihaz ettiği şive-i kitabettir" dediği gibi, Namık Kemal de asim ile Akif Paşa'nın, belagat hususunda, eslafı unutturduklarını ve lisanımıza yeni bir çığır açılmak kabil olduğunu gösterdiklerini söylüyor (Bahar-ı darıiş, mukaddime, İstanbul, 1303, s. 15). Namık Kemal, başka bir yazısında, en meşhur Osmanlı nesircileri olarak, Veysi, Nergisi ve asım'ı göstermekle beraber (Gayret gazetesi, 13 Haziran 1302, nr. 24), gerek onun, gerek Akif Paşa'nın, "bilhassa en çok özendikleri yazılarında, İran eserlerine peyrevlik ettiklerini" de kabul etmektedir. Ebüzziya Tevfik bu fikirlere iştirak ederek, Kamüs ve Burhan tercümele-rindeki üslübun "başlı başına bir lisan-ı beyan" olduğunu, tarihindeki ifadesinin rekiklikten ve ıstılahperdazlıktan kurtulamamakla beraber, lezzetle okunduğunu tekrar ediyor (Nümüne-i edebiyat-ı osmaniye, s. 95 v.d.). Said Paşa da, asim tarihinin üslübu hakkında, aşağı yukarı aynı şeyleri söylemekle beraber, Ziya ve Kemal derecesinde ifrata gitmiyor (Gazeteci lisanı, İstanbul, 1327, s. 86). Sonraki muharrirler tarafından tenkitsizce tekrarlanarak, mektep kitaplarına kadar giren ve adeta edebi bir akide halini alan bu görüşün yanlışlığı meydandadır. Osmanlı nesrinin asırlardan beri vücuda getirdiği binlerce mahsülden haberi olmayan ve bu nesri sadece, Veysi, Nergisi, Okçu-zade gibi, birkaç kişinin eserlerinden ibaret sanan Tanzimat devri edebiyatçıları, bu hususta, tamamiyle aldanmalardır; kısa cümleler ile, sade dil ile yazılmış resmi ve hususi yüzlerce eser ve tercüme meydanda dururken, asım'a böyle büyük bir rol isnadına asla imkan yoktur. Lügat tercümelerinde oldukça sade bir dil kullanılması zaruri idi ve daha evvelki Osmanlı lügatçileri de böyle yapmışlardır. Lakin diğer eserlerinde, asım'ın lisanı fazla muğlak ve oyuncaklı, üslübu da tatsız ve ağırdır. Siyer-i Halebi tercümesi mukaddimesinde, bu eseri "herkesin anlayıp istifade edebileceği bir tarzda, Veysi ve Nabi tarzlarından farklı olarak" yazmak istediğini kaybettiği halde, buna muktedir olamamıştır.

Herhalde nesir üslübunun umumi tekamülü üzerinde asım'ın bir tesiri olduğu asla iddia edilemez ve Tanzimatçıların bu husustaki iddiaları, Akif Paşa hakkındaki fikirleri gibi, edebi vakıalara tamamiyle aykırıdır. Mamafih asım'ın, bilhassa Tarih'inde, ifadesinin ekseriyetle ağır ve tatsız olmasına rağmen, ara sıra çok canlı ve kuvvetli tasvirleri ve tabii üslübu ile edebi nesrimize çok güzel sahifeler bıraktığı muhakkaktır. Şiirlerine gelince, o devirde şiir yazmak, umumi kültüre sahip herkes için, adeta bir an'a-ne hükmünde olduğundan, onun da bu umümi adete uyduğu ve ara sıra bazı gazeller yazdığı ve tarihler söylediği görülüyor. Fakat bunlar, kemiyet bakımından, az olduğu gibi, san'at bakımından da hiçbir hususiyet göstermediğinden, edebi muhitlerde rağbet bulamamıştır. Ziya Paşa'nın Harabat'a, bir beyit ile, Ayıntap'tan İstanbul'a gelirken söylediği "olalım" redifli meşhur gazelini almakla iktifa (II, 82, 123) ve Kemal'in de onu "zaf-ı kariha" ile itham etmesi (Gayret; yk. bk.), bunu gösterebilir. Gerek manzum Tuhfe-i asım'ı yazması, gerek Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler söylemesi, onun bir şair değil, fakat kuvvetli bir lisancı olduğunu te'yit etmektedir.

Eserleri:

1. Tıbyan-ı Nafi der Tercüme-i Burhan-ı Katı. Hüseyn b. Halef Tebrizi'nin meşhur lügatinden tercümedir. Selim III.'in emri ile yapılan ilk tabı, 23 Rebiülevvel 1214'te, ikinci tabı, 1287'de İstanbul'dadır (bu tercüme hakkında bk. Allgemeine Literaturzeiturıg, 1821, s. 308 v.d.). 2. el-Okyanüsü'l-basit fi Tercümeti'l-kamüsi'l-muhit. Firazabadi'nin meşhur Kamüs'unun tercümesi, ilk defa Mahmüd Il.'un emri ile üç cilt olarak, 1230, 1231 ve 1233 yıllarında, İstanbul'da basılmıştır. Ayrıca bir İstanbul (1304) ve bir Mısır (1250) basması daha vardır. 3. Tuhfe-i asim (tab. Bulak, 1254). Çocuklara Arapça öğretmek için, Tuhfe-i Vehbi tarzında yazılmış olan manzum didaktik eser; yarısına kadar Manisalı şair Ahmed Esad tarafından şerh edilmiştir (bk. Fatin, Tezkire, s. 14). 4. Tercüme-i Siyerü'l-Halebi (tab. Mısır, 1248 ). 5. Merhü'l-meali fı şerh-i kasideti'l-emali. Seraceddin Ali b. Osman Uşi'nin, akaide ait meşhur kasidesinin tercüme ve şerhidir. 6. Muzhirü't-takdis bi-hurüc-i taifeti'l-fransis, Abdurrahman b. Hasan el-Cabarti'nin, Mısır'ın Fransızlar tarafından işgali esnasında, yazmış olduğu, ruzname tarzında, eserin Türkçeye tercümesidir. Eserin Arapçası da asım'ın tercümesi de yazma halindedir; lakin hekimbaşı Behçet Efendi'nin diğer bir Türkçe tercümesi ile Cardin'in, 1838'de Paris'te basılan muhtasar bir Fransızca tercümesi vardır. 7. Şiirler. asım'ın şiirleri, ne kendisi ne de başkaları tarafından, bir divan şeklinde toplanmış değildir. Son Asır Türk Şairleri'ndeki bazı gazellerin Bayezid Umumi Kütüphanesi'ndeki 834 numaralı mecmuadan alındığını, müellif söylüyor. O devre ait başka mecmualarda da asım'ın manzumelerine ara sıra rastlanmaktadır. 8. İhya tercümesi. Gazali'nin bu meşhur eserinin asim tarafından tercüme edildiğini, Hilmi Ziya Ülken (Tanzimat adlı makaleler mecmuası, İstanbul, 1940, s. 773) hiçbir mehaz göstermeden, söylemektedir. asım'a ait kaynak ve tetkiklerden hiçbirinde böyle bir tercümeden bahsedildiğine rastlamadık. 9 a. Tarihine ait müsveddeler. Necib asim tarafından "Müverrih asim Efendi'nin metrükat-ı tarihiyesinden birkaç parça" ismi altında (TOEM, VI, 553-592), bazı müsveddeler neşredilmiştir ki, bunu müstakil bir eser saymak doğru değildir. İngilizlerin Çanakkale'den geçişlerinden Mustafa IV.'nın cülusuna kadar vukua gelen bazı hadiseler hakkındaki notlardan ibaret olan bu müsveddede, bazı meseleler hakkında mükerrer olarak ve bazen de birbirini tamamlayacak şekilde yazılmış, birtakım şahıslar hakkında kullanılan şiddetli hatta galiz tabirler biraz hafifletilmiştir. asım'ın, tarihini vücuda getirmek için, nasıl çalıştığını göstermek bakımından, kendi el yazısı ile yazılmış olan bu müsveddelerin büyük ehemmiyeti vardır, b. asim, Tarih (İstanbul, iki cild), I, 334 s. II, 260 s. Basılış yılı yazılı olmayan bu eserin, Said Paşa'ya ait bir yazmaya istinaden, Mısırlı Mustafa Fazıl Paşa tarafından yaptırıldığı, Son Asır Türk Şairleri'nde beyan olunmaktadır. İstanbul, Kahire ve Avrupa kütüphanelerindeki muhtelif yazmalarından bazıları, F. Babinger'in adı aşağıda geçen eserinde, kütüphane kataloglarından naklen, zikredilmiştir. Mukaddimesiz, fena ve hatalı olan bu nesir ile diğer yazmalar arasında, hatta bütün yazmalar arasında, mühim farklar vardır. Cevdet Paşa'nın bu hususta verdiği izahat çok mühimdir. Cevdet Paşa, bu tarihin 1220 sonunda Muhip Efendi'nin Paris sefirliğine tayininden Mahmud Il.'un cülusuna kadar olan vak'aları havi olduğunu zikrettikten sonra, nüshaların pek farklı olduğunu söyleyerek, bunun sebebini de anlatır: "asim Efendi, tarihini tebyiz ve takdim ettikten sonra, o aralık ölmüş bulunan büyüklerden, muğber olduğu bazılarının kadh-ü zemmini iltizam ile, nezdindeki nüshaya birçok fıkralar ilave eylemiştir. Muahharen bazı zevat dahi bu fıkraların çoğunu tayy ile başkaca bir nüsha meydana getirmişlerdir ve bir de kethüda Said Efendi tarihçesi (Selim III.'e ait olup, evveline Rusya çarı Petro zamanından başlayarak, mufassal bir mukaddime yazılmıştır) buna dercolunmakla, iki cilt olmak üzere, bir nüsha meydana çıkmıştır ki, Said Efendi tarihçesinin mukaddimesi, tamamiyle ve pek az şey ilavesi ile, buna mukaddime olmak üzere dere ile, cild-i evveli Sultan Selim'in intiha-i saltanatına kadar olup, cild-i sanisi dahi vak'a-i hal-i Selim'den bed' ile devı-i Mahmüd Hani evailine kadar gelir. Ondan sonra 12 sene zapt-ı vekayi eylemiş ise de, tertip ve tebyiz edemediğinden, zabıtnameleri halefi Şanizade'ye devrolunmuştur" Cevdet, Tarih, I, 10). Yukarıda bahsettiğimiz müsveddeler, Cevdet Paşa'nın bu mütalaalarını teyit etmekte olduğu gibi, yine yukarıda zikrettiğimiz bazı tekerrürler (Osmanlı Devleti'nin inhitat sebepleri hakkında, iki yerde birbirinden pek az farkla tekrar edilen mütalaalar) de, basma nüshanın itimada layık olmadığını göstermektedir.

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir