Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Nasreddin Hoca Fıkraları

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Nasreddin Hoca Fıkraları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 23:02

Abdestin Sırası Değişti

Bir gün karısı, elindeki bakır ibriği göstererek Hocaya:

— Efendi, demiş, ele bakmaktan eve bakmaya sıra gelmiyor, bizi büsbütün ihmal ettin bak, ibriğin altı delindi, su tutmuyor, nasıl abdest alacağız?

Hoca oralı bile olmamış:

— Dert ettiğin şeye bak, demiş, kolayı var; önceden abdest bozduktan sonra abdest alırdık. Şimdi abdest aldıktan sonra abdest bozarız!

Aceleye Geldi Af Buyurun

Kambersiz düğün olur mu ya; Akşehir'de de Nasreddin Hoca'sız düğün olmaz. Gel gelelim şehrin ileri gelenlerinden biri düğününe Hoca'yı davet etmemiş. Hoca da eline birkaç sahifeyi sarıp sarmalayıp adamın kapısına dayanmış. Kapıdaki uşağa, ev sahibine mektup getirdiğini söyleyerek içeri girmiş. Hemen getirdiği mektubu düğün sahibine verip sofranın başına kurulmuş. Ev sahibi zarfa bir bakmış; isim de yok cisim de...
— Hani, demiş Hoca'ya, üstü yazılı değil bunun!

Hoca ağzında yemekle zar zor cevap yetiştirmiş:

— Af buyur, demiş, aceleye geldi, içi de yazılı değil onun!

Acemi Ava

Hikaye bu ya, kurtlar Akşehir'e, hatta Hocanın mahallesine kadar iner olmuş. Hoca da kış kıyamet demeyip komşusuyla kurt avına çıkmış.
Neyse uzatmayalım, acemi avcı şansı, bir kurdu ininde kıstırmışlar. Komşusu hayvanı görmek için kafasını inin ağzından içeri sokmuş. Sokar sokmaz da ayaklan halay tutar gibi zıplamaya oynamaya başlamış. Hoca, "Tamam," diye düşünmüş, "işte bizim adam kurdu yakaladı. Avcı dediğin böyle olur. Bari yardım edeyim" diyerek adamın ayaklanndan asılıp dışarı çıkarmış ki bir de ne görsün; komşunun kafası yok. Hoca'yı bir düşüncedir almış.

Apar topar geri dönüp adamın karısına:

— Hatırlıyor musun, demiş, ava çıkarken kocanın kafası yerinde miydi?

Acemi Bakkal

Hoca bu, her mesleği denedikten sonra bir de bakkal dükkanı açmış.

Hoca'nın "acemi bakkal" olduğunu anlayan bir kadın:

— Ben Kedigillerden Deli Ömer'in karısıyım, parasını kocam ödeyecek, diyerek tuzdan bulgura, yağdan şekere dükkanda ne varsa hepsinden istemiş.

Hoca:

— Mümkün değil, demiş, kocanın namını duydum ama bile bile sermayeyi kediye yükleyemem.

Acemi Berber

Hoca, bayramlık tıraşı için berbere gitmiş. Ancak, berberinin yerinde sanki cellatlıktan emekli biri varmış. Çaresiz sakalını yeni berbere teslim etmiş. Ama çok geçmeden berberin acemi olduğunu anlamış. Adam usturayı Hoca'nın yüzünde gezdirdikçe, Hoca içinden "Kelime-i Şehadet" getiriyormuş. O sırada korkunç bir böğürtü duyulmuş. Hoca, bu ses benden mi çıktı diye kendinden korkmuş.

Berbere:

— Hayırdır, demiş, bu ses de neyin nesi?
— Biz artık duya duya alıştık, demiş berber, yandaki nalbanttan geliyor; öküz nallıyorlar!

Hoca lahavle çekip:

— Ben de, demiş, birini tıraş ediyorlar sandım!

Acemi Bülbül Bu Kadar Öter

Hoca'nın canı mı çekmiş nedir, göz hakkıdır diyerek, yol üzerindeki bahçede zerdali ağacının başına çıkmış. O güzelim zerdalileri cennetlik mideye indirirken bahçıvan çıkıp gelmesin mi...
— Hey, hemşehrim, demiş, kimsin, ne işin var ağaçta?
— Bülbülüm!
— Bülbülsen öt bakalım!
İnsan ne kadar öter; Hoca da garip garip sesler çıkarmaya başlamış.

Bahçıvan:

— Bülbül böyle mi öter, deyince,

Hoca:

— İdare et, demiş, acemi bülbül bu kadar öter!

Açlığa Alışacaktı

Meylersiniz, yoksulluk zor zanaat. Hoca'mız kıt kanaat geçindiği bir yılın kara kışında bakmış ki arpa saman yazı getirmeyecek, eşeğin arpasını her gün biraz kısmaya başlamış. Kısa kısa hayvancağızın yemi günlük bir avuç arpa olmuş.

Bir gün ahıra girdiğinde Karakaçan'ın nalları diktiğini gören Hoca:

— Yazık oldu, demiş, tam açlığa alışacakken!

Ağzım Hiç Kapanmadı

Hoca'yı bir eve akşam sohbetine davet etmişler. Davet iyi de toplulukta bulunan bir boşboğaz havadan sudan, ileriden geriden konuştukça konuşuyor, sözü kimseye bırakmıyormuş. Bırakın Hoca'nın sohbet etmesini, söz sırası bile gelmemiş adamcağıza, üstelik uykusu gelmiş, üst üste esnemeye başlamış.

Nihayet gecenin bir yarısı herkes evine dağılmayı düşünürken, sazı elinden bırak-mayan geveze:

— Hoca'ın hiç ağzını açmadın, deyince,

Hoca:

— Sen görmedin, demiş, o kadar açtım ki az kalsın avurtlarım yırtılacaktı!

Akçeli Kötek

Hoca, pazarda dolaşırken biri ensesine okkalı bir tokat atmış. Hoca, adamdan davacı olmuş, birlikte Kadıya gitmişler. Oysa, adam Kadı'nın akrabasıymış.

Kadı:

— Bir tokadın cezası bir akçedir. Git, getir, demiş.
Adam gidiş o gidiş... Hoca da ne yapsın?

Kadının en-sesine bir tokat indirdikten sonra:

— Kadılığını akraba hatırına kullanırsan, demiş, kötekten sen de nasibini alırsın. Getireceği bir akçeyi benim attığım bu tokadın cezası olarak sen al!

Aklın Varsa Akşehir Gölü'ne

Hikaye bu ya, Hoca yoldan çalı çırpı mı toplamış, yoksa geven mi kesmiş; eşeğe yüklediği gibi evin yolunu tut-muş. Tutmuş ama, içini kemiren şüpheden de bir türlü kurtulmak mümkün değil. Bir eşek yükü zahmet çektiği bu odun bozuntusu ot, ya ocağa atınca adam gibi tutuş-mazsa? Sınamayı kurt yemez deyip sınayayım derken, yüküyle birlikte eşeği de alev almaz mı?

Hayvancağız var gücüyle kendi yangınından kaçmaya başlayınca, Hoca arkadan bağırmış:

— Aklın varsa, Akşehir Gölü'ne!

Al Abdestini Ver Pabucumu

Nasreddin Hoca, derede abdest alırken pabucunun tekini dereye düşürmesin mi? Peşi sıra seğirtmiş ama bir türlü pabucu yakalayamamış.

Yalın kaldığını anlayınca münasip bir şekilde abdestini bozmuş ve dereye çıkışmış:

— Al abdestini, ver pabucumu!

Allah'a Şükredin

Bir gün Nasreddin Hoca kürsüde:


— Ey cemaat, demiş, Allah'a ne kadar şükretseniz az. Ya deveyi kanatlı yaratsaydı...
Cemaatten birisi, "Hoca'ın, bunun şükürle ne ilgisi var?" deyince,

Hoca cevabı yapıştırmış:

— Senin dama bir konsaydı, görürdün.

Altın Ne Kadar Eksik

Adamın biri Akşehir çarşısında akşam yürüyüşüne çıkan Hocaya bir altın uzatarak:

— Hoca'ın, demiş, sende bulunur, şunu bozuver!
Hoca da ne hikmetse cebinde beş kuruş olmadığını söyleyememiş. Vaktim yok, acelem var dediyse de, adam inatçı çıkmış, illa Hoca'ya bozduracak.

Sonunda Hoca:

— Ver bakalım sarıkızı deyip altını adamın elinden almış.

Elinde evirip çevirdikten sonra:

— Kardeşlik, demiş, bu altın eksik altın!

Dedik ya adam inatçı diye, bu sefer:

— Ne kadar eksikse o kadar boz, diye sırnaşmasın mı,

Hoca çileden çıkmış:

— Bak adamım, demiş, bu altın o kadar eksik ki, bir altın daha verirsen ancak tamamlanır!

Anasına Yas Tutuyor

Hoca'nın ibiği kınalı biricik tavuğunu tilki mi kapmış, yoksa bir hırsız mı çalmış bilinmez; tavuk kaybolmuş. Za-vallı yavrulan bir o yana bir bu yana süngüsü düşük kanatlarla dökülür olmuş. Hoca, civcivlerin boynuna siyah ip bağlamış.

Komşulardan biri:

— Nedir bu, deyince,

Hoca ağlamaklı cevap vermiş:

— Anaları için yastalar!

Aşçıya Diyeceğim Yok, Pilavı Bağışlayın

Selçuklu Sultanı Alaaddin, bir Ramazan günü Nasreddin Hoca'yı Konya'ya davet etmiş. Sultan çağırır da gidilmez mi; üstelik, Hoca'ya hususi arap atlarından birini göndermiş. Hoca şehre vardığında vezirlerden birisi karşılamış. Gün boyu Konya'nın gezilecek yerlerini gezmişler, görülecek yerlerini görmüşler. Akşam ezanıyla birlikte "sultan sofrası"nda iftara oturmuşlar. adet olduğu üzere evvela çorba gelmiş.

Yine adet olduğu üzere ilk kaşığı Sultan Hazretleri çalmış ama çalmasıyla parlaması da bir olmuş:

— Kaç defa ferman büyürdüm; benim çorbama Erciyes kekiği atılacak diye. Kaldırın bu çorbayı! Kuzu tandırı getirin!
Sofrada bulunanlar çorbanın kokusuyla yutkunadursunlar, bu defa kuzu tandır gelmiş.

Sultan tadına bakar bakmaz; bu sefer de "Mendebur aşçıbaşı!" diye gürlemiş:

— Şu Selçuk ülkesinde kuzu mu kalmadı ki koç kızartırsınız. Götürün bunu çabuk!
Hasılı, o yemeğe bir bahane, bu yemeğe bir bahane, sofraya ne gelirse Sultan Hazretleri, tadına baktıktan sonra, aşçıbaşını azarlayarak geri gönderiyormuş.
Nasreddin Hoca bakmış ki aç kalacak, ayağa fırladığı gibi pilav lengerini alıp önüne koymuş; hızla kaşıklamaya başlamış.

Sultan Hazretleri:

— Hoca'ın, demiş, ne yapıyorsun?
— Sultan'ım, demiş Hoca, aşçıbaşı sizin olsun, bari pilavı bağışlayın!

Kaynakça
Kitap: Nasreddin Hoca Fıkralarından Seçmeler
Yazar: Mehmet Aya, Şükran Çağlar
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Nasreddin Hoca Fıkraları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 23:02

Ay Alıp Satmanın Zamanı Değil

Bir Ramazan günü Hocaya öğrencilerinden biri durup dururken:


— Hoca'm, demiş, bugün ay kaç?
— Herden bileyim demiş Hoca, ay alıp sattığım mı var!

Ay Boğulacaktı

Hoca'nın gece vakti dili damağı kurumuş, içi yanmış. Mutfağa seğirtmiş ama ilaç için bir dirhem su yok. Bah-çeye kuyudan su çekmeye çıkmış. Kuyunun kapağını kaldırınca ne görsün, ay kuyuda parlıyor.
— Eyvah, ay boğulacak, demesiyle, çengelli ipi alıp gelmesi bir olmuş.
Hoca saatlerce ayı çengelle yakalayıp kuyudan çıkar-mak için uğraşmış. Sonunda çengel, kuyu taşına mı ta-kılmış, sahiden aya mı takılmış, çektim gelmez bir ağırlıkla uğraşmış Hoca. Var gücüyle ipe asılınca, sırtüstü yere serilmesin mi? Bir de bakmış ki dolunay gökyüzünde pınl pırıl parlıyor.
— Çok şükür Allah'ım, demiş, yoruldum ama ayı da boğulmaktan kurtardım.

Ayak Sesinin Kokusu

Bir Akşehir yazında, Nasreddin Hoca ve dostları sohbet ederken, af buyurun, içlerinden biri seslice yellenmesin mi? Ne yapsın adamcağız, kızarmış bozarmış ama belli olmasın diyerek ayağını yere sürtmekten de geri durmamış.

Hoca bu, taşı gediğine koymazsa rahat edemeyecek:

— Rahat ol evlat, demiş, sesini biraz benzettin de kokusunu ne yapacaksın?

Bahayı Kurtaralım

Hoca'nın son günlerde canı ciğer çekmiş. Gündüz ciğerci çırağıyla eve ciğer gönderiyormuş lakin, akşam eve geldiğinde sofrada yine bulgur pilavı...

Bir böyle, iki böyle derken, bir akşam dayanamayıp sormuş:

— Yahu hatun, ben de nefis sahibiyim, kaç gündür ciğer gönderiyorum eve, akşam yine aynı yemek; ne oluyor bu ciğerlere?
Kadın ne dese beğenirsiniz?
— Bana niye soruyorsun; şu hain kediye sor. Ne zaman pişirmeye kalksam fırsatını bulup kapıyor!
Hoca birden yerinden fırladığı gibi baltayı hanımının çeyiz sandığına kilitlemiş; derin bir nefes almış.

Karısı şaşkın şaşkın:

— Hayırdır, Hoca, demiş baltayı kimden saklıyorsun?
— Kediden!
— Yapma Hoca, demiş, kansı, kedi baltayı ne yapsın?

Hoca bu; sıradan bir koca değil ki:

— Bana bak kadın, demiş, ciğer iki akçe idi, bu balta kırk akçe eder. Ya kedi kaparsa!

Bana mı Eşeğe mi İnanırsın?

Pinti komşusu, Hoca'nın eşeğini ödünç istiyormuş. Bir vermiş, iki vermiş.

Baktı ki baş edemeyecek, yine istediği bir gün:

— Tüh... Biraz önce başkasına verdim, diyerek geri çevirmiş.
O sırada, ahırdaki eşek var gücüyle anırmaya başlamış.

Komşusu:

— Bu senin eşeğin sesi değil mi, hani yoktu?demiş.

Hoca:

— Aşk olsun, demiş, Hoca, benim sözüme değil de eşeğin sözüne mi inanıyorsun?

Baş Başa Yemek

Nasreddin Hoca gün boyu gelenden gidenden, sorandan sual edenden yorgun düşmüş. Eve gelip sofraya oturduklarında karısına:

— Hatun, demiş, çıkar şu yazmayı başından!

Karısı, yazmayı çıkarmış ama sormadan da edememiş:

— Efendi, demiş, bayram değil seyran değil, baş başa yemek yiyoruz, nerden icap etti şimdi bu?

O günkü kalabalığın uğultusu hala kulaklarında olan Hoca:

— Bak hatun, demiş, sen yazmayı çıkardın melekler kaçtı, ben "Bismillah" dedim şeytanlar kaçtı; şimdi baş başa bir yemek yiyelim!

Bayram

Kıtlığın, yoksulluğun kol gezdiği bir zamanda Nasreddin Hoca bir köye varmış ki ne görsün:


Kazan kazan yahniler, sini sini pilavlar; millet gülüp eğleniyor, bir şenlik bir şenlik...
— Bre, demiş, bu kıtlık zamanında bu ne?
— Deme Hoca, demişler, bugün bayramımız var, bütün bunlar o yüzden, gördüğün, göreceğin, göreceğimiz hepsi bu. Yoksulluk bizde de var.

Hoca içini çekerek:

— Keşke, demiş, her gün böyle bayram olsa!

Belinde Su Kabağı

Hoca'ya, ikide bir, eşi dostu "Kendini kaybetme Hoca." diye takılırmış.
Hoca bir gün, ana ata memleketi Sivrihisar'a gitmeye niyetlenmiş.

Yine bir "kendini kaybetme" nasihatiyle karşılaşınca:

"Aman kaybolmayayım." diyerek beline bir su kabağı bağlamış... "Nedir bu?" diyen konu komşuya: "Bundan böyle kaybolursam, Nasreddin Hoca olduğum belli olsun istedim." demiş.
Daha Akşehir'i çıkmadan muzibin biri Hoca'nın belindeki kabağı kesip kendi beline bağlamış. Tesadüf bu ya çarşıda karşılaşmışlar.

Bakmış ki, belinde kabak yok, kendi kabağı tanımadığı birinin belinde bağlı:

— Şu işe bak demiş, karşıdan gelen adam benim. O zaman ben kim oluyorum?

Ben Ona Karışmam

Hoca hastalanmış, yatağa düşmüş. Çıkıp Akşehir'de efkar dağıtamaz hale gelmiş. Hoca'nın kansının yareni olan mahallenin kadınlan, Hoca hastayken de adetlerini sürdürmüşler.

içlerinden birisi:

— İlmine kurban olduğum, demiş, Allah hayırlısını versin, senin ardından ne söyleyelim, nasıl ağlayalım?

Hoca yattığı yerden mırıldanmış:

Armudu soyarak gitti
Dünyaya doyarak gitti
Halden bilmez kadınların,
Dırdırın duyarak gitti,
deyin de artık ağlar mısınız, güler misiniz ben ona karışmam demiş.

Ben Öbür Dünyadanım

Artık toz mu olmuş, toprak mı olmuş, yoksa ayıp bir şey mi bulaşmış, nedir, Hoca'nın mintanı kirlenmiş.

Kirlenmiş de ya yolda belde birisi görüp ayıplarsa:

"Sakalından, kavuğundan utan, derse..." diye Hoca yol üzerindeki mezarlığa sapmış. Boş bir mezarın içinde soyunup temizlenirken, rüzgar mintanını alıp kaçmasın mı... Mezarlıkta bir o yana bir bu yana, mintan önde Hoca arkada kovalamaca sürerken bir de ne olsa beğenirsiniz; yoldan geçen bir taifenin atları ürkmesin mi?

Attan güç bela inen birkaç süvari Hoca'nın etrafını çevirip hesap sormaya başlamışlar:

— Bre kendini bilmez, az kaldı bir kazaya kurban gidecektik. İn misin, cin misin mezarlıkta çırılçıplak ne koşturup duruyorsun?
Hoca bakmış, iş kolay değil, postu deldirmek var işin ucunda.
— Durun çocuklar, demiş, ne inim ne cinim ne de bildiğiniz hortlağım. Ben ölmüş bir kişiyim, öbür dünyanın ahalisindenim. Orayı kirletmeyeyim diye abdest bozmaya çıktım. Siz işinize bakın; hemen geri dönerim.

Ben Seni Kurtaramam

Kınamayın canım, hevestir bu, herkeste olur. İşte Nasreddin Hoca zamanında, baykuş sesli bir adamcağız da müezzinliğe özenmiş, üstelik ezan vakti de değil ama olsun, çıkmış minareye; ezan okumaya çalışırken, Hoca aşağıdan ikaz etmiş:

— Hey evlat, başının çaresine bak; öyle dalsız budak-sız bir ağaç ki çıktığın, seni kurtaran olmaz!

Ben Yılchza Bakarım

Nasreddin Hoca, bir gün talebelerine:

— Çocuklar, demiş, Konya ile Akşehir'in havası aynı olur.
— Hoca'm, demişler, yanlışın olmasın.
— Ne yanlışı, demiş Hoca, Akşehir'de ne kadar yıldız varsa Konya'da da o kadar var!

Benimki de Düşünür
Bizim Hoca Akşehir pazarında dolaşırken bir de ne görsün, minicik bir kuşa bir eşek yükü para isteniyor.

Merakla pazarlığı seyretmiş. Kuşun tek meziyetinin konuşması olduğunu öğrenince koştura koştura eve gelip baba hindisini kaptığı gibi tekrar pazara dönmüş. Hindinin fiyatını sormuşlar.

Hoca ne eksik ne fazla, papağana biçilen fiyatın aynısını söyleyip izahını yapınca:

— Onun özelliği var, o konuşur demişler.

Hoca düşünmeden:

— Bu da düşünür, demiş.

Beş Parmak Altı Parmak

Nasreddin Hoca kaşık bulamamış mı nedir, "Bismillah" deyip sağ eliyle zerdeye dayanmış.

Aynı yöntemi uygulayan bir hasis:

— Hoca demiş, afiyet olsun da neden beş parmağınla yiyorsun?
Hoca bu, hiç altta kalır mı?
— Altı parmağım olmadığından!

Bıldırcınım Havalandı

Nasreddin Hoca bir ahbabına bıldırcın ziyafeti çekmek istemiş. Pazardan bıldırcını almış. İşi hanımına da bırakmayarak kendi elceğiziyle kızartmış. Sofrayı hazırlamış.
Dostu da Hoca gibi latife düşkünü biriymiş ki kaşla göz arasında sofradaki bıldırcınları saklayıp cebindeki sağ bıldırcınları sofraya bırakmış. Hoca bakmış ki biraz önce kızarttığı bıldırcınlar tüye teleğe bürünmüş uçuyor.
— Allah'ım, demiş, hikmetinden sual olunmaz anladım, bıldırcınları kurtarıp sevindirdin de benim yağım, tuzum, biberim, kursağımda kalan hevesim ne olacak?

Bilmenin üç Yolu

Nasreddin Hoca bir cuma günü, kürsüye çıkınca:

— Ey Müslümanlar, demiş, bugün size ne anlatacağımı biliyor musunuz?

Cemaat şaşkın, cevap vermiş:

— Bilmiyoruz!

Hoca'nın, madem bilmiyorsunuz, o halde konuşmaya gerek yok demesiyle kürsüden inmesi bir olmuş. Kimse bu işin hikmetini çözememiş. Cemaat kendi arasında, bir dahaki sefere Hoca aynı soruyu sorarsa; "Biliyoruz." diyelim kararına varmış.

Hoca, ertesi cuma günü kürsüde tekrar aynı soruyu sorunca verilen karar üzerine cemaat:

— Biliyoruz! cevabını vermiş.

Hoca:

— O halde konuşmama hacet kalmadı, diyerek yine kürsüden inmiş.
Bir sonraki cuma vaazında Hoca'mız, cemaate yine aynı soruyu sorunca, önceden anlaştıkları üzere bazısı "Biliyoruz." bazısı "Bilmiyoruz." demişler.

Hoca bağdaş kurduğu kürsüden inerken cemaate seslenmiş:

— İyi ya, bilenler bilmeyenlere anlatsın!

Binme Adabı

Hoca eşeğine artık odun mu yükletmiş, su mu yükletmiş; bir de yüklü eşeğin üzerine çıkıp dehlemiş. Dehlemiş ama Hoca'nınki binme değil; ayaklar üzengide, ayakta.

Karşıdan gelen bir Akşehirli:

— Yahu Hoca'm, seksen yaşına geldim böyle eşeğe binen görmedim, deyince,

Hoca:

— Ahbap demiş, zaten zavallıcık yükü zor çekiyor, üstüne üstlük ayaklarımı da taşıyor, bir de ben oturursam yazık olmaz mı hayvana...

Hiç aşık Olamadım

Halden anlar birisi:


— Hoca'm, demiş, sen hiç aşık oldun mu? Hoca biraz düşünmüş.

İçini çekerek:

— Bir kere oluyordum, demiş, üstüne geldiler.

Bir Dağın Ardı Kaldı

Hoca kaybettiği eşeğini arıyormuş. Ama nasıl arama, mübarek düğüne gidiyor sanki; hem türkü çığırıyor hem eşeği arıyor...

Görenler:

— Hayırdır, demişler, böyle ne dolanıp duruyorsun?
— Bizim eşek kayboldu da, demiş Hoca.
— İlahi Hoca'm, demiş, biri. Türkü söyleyerek eşek aranır mı?
— Şu dağın ardına da bakayım, demiş Hoca, bula-mazsam, siz o zaman seyreyleyin gümbürtüyü!

Bir Kile Hikayesi

Nasıl olmuşsa olmuş, Hoca odundan gelirken bir tav-şan yakalamış. Tavşanı torbaya koyduğu gibi ağzını bağlamış.

Eve getirdikten sonra çarşıya çıkıp eşine dostuna:

— Akşam misafirim olun, demiş, size çok tuhaf bir şey göstereceğim.
Hoca çarşıda dolaşa dursun, Hoca'nın hatuncuğu bu torbada ne ola ki diye torbanın ağzını açınca; tavşan artık kapıdan mı çıkmış, pencereden mi atlamış bilinmez, sırra kadem basmış. Kadın da, Hoca ne der, korkusuyla torbaya arpa ölçeğini koyup ağzını bağlamış; eski yerine bırakmış.
Akşam, o çok tuhaf şeyi görmek isteyen Akşehirliler merakla Hoca'nın evine toplanmışlar. Hoca herkesin gözü önünde torbanın ağzını çözüp ters çevirince, arpa ölçeği teker meker ortaya yuvarlanmış.

Hoca hiç bozuntuya vermeden:

— İşte, demiş, bunun on dolusu bir kile eder!

Bir Nar, Bir Cevap

Hoca, eşeğiyle evine dönerken bir dervişe rastlamış. Dervişin heybesinin Bursa narıyla dolu olduğunu gören Hoca'nın canı nar çekmiş.

Tanış olursam belki ikram eder umuduyla dervişe selam verip sormuş:

— Erenler, nereden gelip nereye gidersin?
— Nereden geldiğim de nereye gittiğim de önemsiz, demiş, derviş. Kendimi arıyorum!

Aklı nar heybesinde olan Hoca, dervişin sözünü fırsat bilip:

— Eğer, demiş, her bilgi karşılığında bir nar verirsen, kendini bulmana yardım ederim.
Dünya malına yüz çeviren adamcağız; dünyadan ahi-retten, geçmişten gelecekten birçok soru sormuş. Hoca da soruları, nar karşılığında, güzel güzel yanıtlamış. Derken, en can alıcı soru sorulunca, Hoca'nın ağzını bıçak açmaz olmuş.

Derviş:

— Herhalde bilemedin, deyince,

Hoca:

— Sen öyle san, demiş. Heybede nar kalmayınca bende cevap tükendi!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Nasreddin Hoca Fıkraları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 23:02

Bir Oğlun Oldu

Hoca'nın karısı ilk çocuğuna gebeymiş. Gebelik ki ne gebelik! Canı ne çektiyse Hoca bulup buluşturmuş, hatuncağızı kuş sütüyle beslemiş. Kadın da nazlı mı nazlı. Doğrusu Hocaya yaptırmadığı şey kalmamış.

Bir gün Hoca bir iş için gittiği Konya'dan dönüşünde, cimri komşusu:

— Hoca'm, demiş, nur topu gibi bir oğlun oldu, gözlerin aydın olsun; müjdeliğimi isterim!
— Git işine be adam demiş, Hoca, oğlum olduysa be-nim oldu, bundan sana ne?

Biraz Ondan Biraz Bundan

Hikaye bu ya, Nasreddin Hoca, Subaşı ve Kör Kadı sohbet ediyormuş.

Kör Kadı lafın en tatlı yerinde:

— Hoca'm, çok konuşan çok yanılır, derler.

Sen de biraz öylesin, deyince:

— Hayır, demiş Hoca, bir defasında parmağım gözüne Kör Kadı diyecektim ama dilimi tuttum.
Kör Kadı bakmış ki kurnazlığı ile kendisi zor duruma düşüyor.
— Hoca'm, demiş, seni bir türlü çözemedim. Cin desem değilsin, öküz desem o da değil.

Hoca bir sağındaki Kör Kadıya bakmış, bir solundaki Subaşı'ya:

— Biraz ondan, biraz bundan, demiş, ikisinin ortasıyım.

Biraz da Ben Öleyim

Hoca'yı bir ahbabı iftara davet etmiş. Sofra tamam kurulmuş, kulaklar ezanda iken ortaya iftar aşı konmuş. Ev sahibi kepçe gibi bir kaşık alırken, Hocaya da çay kaşığına yakın bir kaşık vermişler. Ezan okunur okunmaz ev sahibi o kocaman kaşıkla peş peşe iftar aşını cennetlik mideye indiriyor, her seferinde "Oh, öldüm!" diyormuş. Hoca bakmış olacak gibi değil; yemek bitti bitecek, bitmese bile bu küçücük kaşıkla sahura kadar yese iftarı edemeyecek.

Sonunda dayanamayıp o kocaman kaşığı adamın elinden kaptığı gibi yemeğe daldırmış:

— Senin öldüğün yeter, biraz da ben öleyim!

Bize Miye Uğramıyor?

Elde dedikodu mu yok; Hoca'nın yolunu çeviren bir kara dilli:

— İki gözüm Hoca, senin hatun bir günde kırk kapının ipini çekiyor, sabahtan akşama geziyor, deyince bizim

Hoca, itiraz etmiş:

— Vallahi benim zerrece haberim yok, öyle olsaydı bizim eve de uğrardı!

Boğazımda Yangın Var

Nasreddin Hoca bir gün yemekte ihtiyatı elden bırakmış. Çok acıktığından mı, yoksa üşüdüğünden mi bilinmez; yüzüne tüten sütlü bulgur tasını ağzına dayadığı gibi içmeye kalkmış. Kalkmış ama tası elinden fırlatmasıy-la soluğu kapıda alması bir olmuş.

Bir yandan avuç avuç kar yutuyor, bir yandan bağırıyormuş:

— Yetişin ey Müslümanlar, boğazımda yangın var.

Borcuna Sadık Müşteri!

Bizim Nasreddin Hoca'nın yapmadığı iş olur mu? Bir dönem de pazarda meyve sebze satmaya başlamış. Siz-lere ömür, vefat eden bir ahbabının hanımı, tezgahına gelerek narlara, incirlere, şeftalilere bakmış; hepsinin fiyatını sormuş. Lakin, ne alıyor ne de tezgahın önünden ayrılıyormuş.

Hoca, kadına:

— Hele şu incirden bir tat, demiş... Parası kolay, bu-gün olmazsa yarın ödersin.
— Yok tadamam, demiş kadın, niyetliyim de. Yedi yıl önceden oruç borcum vardı, onu ödüyorum! İyi görünü-yor, sen üç beş okka tart bundan!

Söylediğine bin pişman:

— Tanrıya borcunu yedi yıl sonra hatırlayan kişi, demiş, kula borcunu tanır mı?

Boş Tencere

Nasreddin Hoca misafiri çok severmiş. Her akşam üç beş ahbabıyla gelir evde ne varsa, Allah ne verdiyse yerler içerlermiş.

Yine bir gün arkadaşlarıyla eve geldiğinde Hoca'nın karısı:

— Aman Hoca, demiş, gözünü seveyim, evde zırnık yiyecek yok. Komşulardan istemeye de yüzüm kalmadı. Şimdi ben ne yapayım?

Hoca eline bir boş tencere alıp misafirlerin yanına gelmiş.
— Dostlarım, demiş, evde yağ, pirinç, un... Bulunsaydı, işte bu tencerede size çorba yapacaktım!

Bozukluk Bal Çömleğinde

Allah hiçbir şehrin başına vermesin, Konya kadısı rüşvetçinin tekiymiş. Az çok bir şey almadan parmağını oynatmazmış. Hikaye bu ya, Hoca'nın Konya'da kadılık bir işi çıkmış. Hemen bir çömlek bal hazırlayıp Kadıya götürmüş. Kadı çömleğin ağzını açıp şöyle bir bakmış; of, mis gibi oğul balı! Hoca'nın istediği ilamı kaşla göz arasında vermiş.
Gel gelelim Kadı o akşam eve varır varmaz çömleği sofraya koymuş. Kaşığı daldırmış ki bir de ne görsün; çömleğin üstü bal; altı bildiğimiz çamur. Ertesi gün adamını Hocaya göndermiş.

Adamcağız:

— Hoca Hazretleri, demiş, Kadı Efendi acele seni istiyor; dün verdiği kağıtta bir bozukluk varmış; düzeltilmesi gerekiyormuş!
— Var git Kadıya söyle, demiş, Hoca; o bozukluk ilamda değil, bal çömleğinde!

Boy Abdesti

Elde münasebetsiz mi yok; kum gibi mübarek...

İşte bunlardan bir tanesi:

— Hoca'm, sen bu işleri bilirsin, Akşehir Gölü'nde boy abdesti alırken ne yana döneyim, diye sormasın mı?

Hoca:

— Madem bana sordun, demiş, elbisenin olduğu ta-rafa dön!

Bu Adam Bendir Diye

Hoca, çarşıda bir adamla uzun uzun sohbetten sonra, damdan düşer gibi sormuş:

— Birader, sahi sen kimsin?
— Madem tanımıyordun beni, demiş adam, ne diye konuştun yahu?

Hoca istifini bozmadan:

— Ne bileyim, demiş, kavuğun kavuğuma kaftanın kaftanıma benziyor, seni kendim sandım!

Bu Baş Tanıdık Ama...

Hoca'nın eşeğinin yuları çalınmış. Bir gün Akşehir pazarında dolaşırken, bakmış ki Karakaçan'ın yuları uyuz bir eşeğin boynunda.
— Yahu, demiş, bu eşeğin başı bizim olmasına bizim de gövdesini çıkaramadım.

Buğu Hakkı

Yoksul bir adamcağız, birinin yemek tenceresinden çıkan buğuda bayat ekmeğini yumuşatıp yemiş. Sen misin bunu yapan, diğer adam, ver buğumun parasını, ver buğumun parasını, diye fakirin yakasına yapışmış. Neyse, uzatmayalım, kadılık olmuşlar. Kadı da kim olacak, bizim Nasreddin Hoca. Her iki tarafı da dinledikten sonra bir-kaç akçe çıkarıp şöyle bir şangırdatmış.

Sonra hakkımı isterim diyen zengin adama dönüp:

— Hakkını aldın artık, demiş, daha ne istiyorsun?

Henüz bir şey anlamayan adam itiraz edecek olunca Hoca:

— Aldın ya paranın sesini be adam, demiş, ne diye duruyorsun karşımda? Yemeğin buğusunun hakkı, para-nın sesidir.

Bulma Zevki

Hoca bir gün eşeğini kaybetmiş. Önüne gelene soruyor kim bulursa, müjdelik olarak eşeği, bulana vereceğini söylüyormuş.

Herkes eşek aramaya çıkadursun, Hoca'nın bir dostu:

— Etme Hoca'm, demiş, madem bulana vereceksin eşeği, niye arıyorsun?

Hoca cevap vermiş:

— Bulma zevkini tatmayan vermeden anlayamaz.

Burnum Ensemden Belli Hoca'ya bir gün:

— Burnunu göster, demişler.

Hoca tutmuş, işaret parmağını ense çukuruna koyup:

— İşte burnum, demiş.
— Yapma Hoca'm, demişler, tam da zıddını gösterdin?
— Biliyorum, demiş, Hoca. Bir şeyin zıddı bilinmezse kendisi hiç bilinip anlaşılmaz!

Buyurun Cenaze Namazına

Huy çıkar can çıkmaz, derler; Hoca bu, çenesi durur mu? Bir gün nalbantta üç beş kişiyi bir arada bulunca, başlamış Aksak Timur hakkında atıp tutmaya.

İçlerinden biri:

— Hoca, demiş, maşallah adama söylemediğini bırakmadın!
Hoca daha neler neler söyleyecekmiş ama içine mi doğdu nedir, işkilleneceği tutmuş.

Renk vermeden adamın yüzüne bakarak:

— Kardeşlik, demiş, memleket nere?
— Maveraünnehir!
— Ya mübarek adınız?
— Emir Timur!

Artık rengi mengi kalmayan Hoca:

— Ey Müslümanlar, demiş, buyurun er kişi niyetine, cenaze namazına!

Cenaze Evi

Hoca'nın komşusu ölmüş. Cenaze, mezarlığa götürülürken, karısı başlamış ağıt yakmaya:


Gittiğin yerin adı var,
Ne tuzu var ne tadı var,
Ne odu ne ocağı var,
Böyle nereye gidersin.

Hoca, karısına dönüp:

— Hanım, demiş, galiba cenaze bizim eve geliyor!

Cennet Cehennem Dolana Kadar

Bir gün Nasreddin Hocaya, Akşehir'in ileri gelenlerinden birinin cenazesinde:

— Hoca'm, demişler, insanlar ne zamana kadar böyle doğup ölecek?

Hoca düşünmüş mü cevap vermiş, yoksa hemen mi söylemiş bilinmez ama şu cevabı vermiş:

— Cennetle cehennem dolana kadar!

Çağınyorum Ama Gelmiyor

Nasreddin Hoca, cuma vaazı için kürsüye çıkmış. "Ey cemaat..." diye söze başlamış. Fakat gerisi bir türlü gelmemiş. Düşünmüş, taşınmış, aklına bir türlü gerisi gelmiyor.

Sonunda bakmış ki olmuyor:

— Ey cemaat, demiş. Çağırıyorum, ama aklıma bir şey gelmiyor.

Hoca'nın haline gülen cemaatten biri:

— Hoca'm, demiş, aklına oradan inmek de mi gelmi-yor?
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Nasreddin Hoca Fıkraları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 23:03

Çekirdeğin Parası

Hoca, artık Yemen hurması mıdır, Medine hurması mıdır, yoksa Acem hurması mıdır bir kilo hurma almış. Eve gelir gelmez de başlamış çekirdekleriyle birlikte yemeye.

Karısı:

— İlahi Efendi, demiş, sen ki gün görmüş bir ulu kişisin; hiç hurma çekirdeğiyle yenir mi?

Hoca bir yandan hurmaları tıkıştırırken ağız ucuyla:

— Ne diyorsun hatun, demiş, hurmacı çekirdekleriyle tarttı, onun da parasını ödedim!

Çocukla şan Kavuk

Mahallenin çocukları, Hoca'yı çok severmiş. O da onların muzipliklerinden hayli keyiflenirmiş. Çocukla çocuk olur, onların arasına karışırmış.
Bir gün Hoca, pazardan yorgun argın evine dönerken, mahallenin çocukları her zamanki gibi çevresini sarmış. Hoca'dan kavuğunu istemişler.
— Kavuğu ne yapacaksınız, demiş Hoca.
— Onu biraz gezdireceğiz, seveceğiz, demişler.
Hoca, siz benimle dalga mı geçiyorsunuz, demeye kalmadan, kavuğu başından kaptıkları gibi birbirlerine atmaya başlamışlar.

Hoca evine kavuksuz dönünce hanımı şaşırarak sormuş:

— Kavuksuz kendini çıplak sanırdın, kavuğun nerede?
— Baktı ki büyük olmak hiç de iyi bir şey değil, çocuklarla biraz çocuk olmaya gitti, demiş.

Dağ Yürümezse

Nasreddin Hoca, Sivrihisar'dan Bursa'ya giderken bir handa soluklanmak için durmuş.

Nerelisin, kimlerdensin diye sorduklarında:

— Akşehirli erenlerdenim, demiş.

Hoca'nın cevabından işkillenen birisi:

— Eren olmak kolay değil, şu yüce dağı ayağına getir de görelim Hoca, demez mi?

Hoca:

— Ey ulu dağ, rahatını bozacağım ama yanıma geliver, diye seslenmeye başlamış.

Dağda hiçbir kıpırtı olmadığını görenler:

— Hoca, demişler, nefesin hiç de kuvvetli değilmiş.

Hoca dağa doğru yürümeye başlamış ve:

— Biz büyüklük yapmayız, demiş, dağ yürümezse abdal yürür!

Dağına Göre Kış

Hoca'nın kadılığında Akşehirliler hep birlikte huzuruna gelmişler.
— Dertlerimize çare olur, haksızları, hırsızları cezalandırırsın. Bu Aksak Timur başımızın belası kesildi, herifin astığı astık, kestiği kestik... Ne olur, onun gazabından bizi kurtar, demişler.
Hoca ne yapsın? Bunca insan korku içinde yaşıyor. Dayanamamış, Timur'un huzuruna çıkmış. Timur, Hoca' nın ağzını aramak için sormuş:
— Söyle bakalım Hoca, adil miyim zalim mi?
Hoca bakmış, durum nazik. Yanlış bir söz söylese kavuğu kanla dolacak.
— Hünkarım, demiş, Allah, dağına göre kış verir!

Damda Sadaka

Nasreddin Hoca, dama yün sererken kapısı çalınmış.

Zamansız gelen misafire sinirlenen Hoca, damdan seslenmiş:

— Kim o?

Dilenci, eli boş dönme korkusuyla:

— Aşağıya in de söylerim, diye cevaplamış. Meraklanan Hoca, bin bir güçlükle damdan inmiş.

Dilenci; kan ter içinde damdan inen Hocaya:

— Allah rızası için, demiş, bir sadaka!

Öfkesi kabaran Hoca:

— Hele gel bir dama çıkalım da, demiş!
Hocayla dilenci bin bir zahmetle dama çıkmışlar.

Hoca, inip çıkmanın tutuşturduğu öfkeyi dilencinin yüzüne savurmuş:

— Allah versin!

Damdan Düşenin Hali

Nasreddin Hoca karısıyla bir yaz gecesi damda yatarken, artık ne olduysa olmuş, damdan aşağı düşüvermiş. Gürültü patırtı derken, Hoca'nın başına toplanmışlar.

İçlerinden biri:

— Hoca'm, halin nicedir; ne yapalım, deyince:
— Tez, demiş, bana bir damdan düşen getirin. Halimden ancak o anlar!

Deli Dolu

Hoca, ağustos sıcağında yollara düşmüş. Konya'ya eşek bakmaya gidiyormuş. Yaz, ağustos sıcağı... susuzluktan dili damağı kurumuş. Ne var ki çeşme akmıyor-muş, kurnasını bir tahtayla tıkamışlar. Kerbela susuzu kesilen Hoca, tıpaya var gücüyle asılmış. Asılmış asılmasına da tıpanın çıkmasıyla, yüzüne gözüne su fışkırması bir olmuş.

Hoca, bir çeşmeye, bir güneşten cayır cayır yanan bozkıra bakıp şöyle demiş:

— Bre deli çeşme. Bu bozkırda bile deli dolu aktığın için ağzını tıkamışlar!

Derya Olsan, Tuzla Neye Yarar?

Hikaye bu ya, Nasreddin Hoca, ilk defa denizi görü-yormuş. Aman bu ne su bolluğu diyerek sahile seğirtmiş. Susuzluktan dili damağı kurumuş olacak ki eğilip kana kana içmek istemiş. Bir yudum almasıyla püskürmesi bir olmuş. Susuzluğu azalacağına daha da artmış, ağzı acılaşmış, boğazı yanmış. Can havliyle pınara koşmuş.

Demir gibi soğuk suya ağzını verip yüreğini serinlettikten sonra; dalgalı denize bakarak:

— Ne kabarıp duruyorsun, demiş, boyundan utan; şu pınarcık kadar olamadın.

Dilin Arşını Yok

Nasıl hacı hacıyı, hoca hocayı bulursa; kadı da kadıyı bulur. Bir gün Nasreddin Hocaya İranlı bir kadı misafir olmuş. Hoca yedirmiş içirmiş, bir eksiği kalmasın diye Hanya'yı da Konya'yı da gezdirmiş. Söylemeyi unutmayalım, Hoca neyimiz iyi dese İranlı çok daha iyilerinin, çok daha büyüklerinin kendi ülkesinde olduğunu söylüyormuş. Bakmış ki İranlı ne söylese avcı ve atıcı muhabbetine dönüşüyor, geri kalmak istememiş. Hoca, ile İranlı karşılıklı övünürken, ne konuşuyor bunlar, diye, kulak kabartanlar da bulunuyormuş.
— Şahımız bir çeşme yaptırdı, boyu yedi yüz arşın, bin tane kurnası var, cümlesi som altından, içinden zemzem akar, diyen İranlıya:
— O da bir şey mi, demiş Hoca, bir hamam yaptırdı ki Sultan'ım kullarına, boyu tam on bin arşın, çıkılmaz surlarına, kırk bin kurna koydurdu, som altın duvarına...

Yalnızca hamamın boyunun on bin arşın olduğunu duyan birisi:

— Yapma Hoca'm, demiş, hamam olsa olsa en fazla elli arşın olur!

Bir diğeri:

— Bak şimdi oldu mu, eni boyuna uymadı, gelin onu beş bin yapalım, demez mi?

Hoca bakmış ki hava alay havasına çalacak, İranlı kadıya dönüp:

— Şu münasebetsiz olmasa, demiş, enini boyuna uy-durmasını bilirdim!

Diş Çektirdim Bilirim

Hikaye bu ya, bir gün Hocaya, bir kendini bilmez ağlayıp sızlayarak ağrıyan başı için ne yapması gerektiğini sormuş. Hoca'da çözüm tükenir mi?
— Kardeşlik, demiş, ben bu ağrı meselesini iyi bilirim, geçenlerde dişim ağrımıştı, gittim çektirdim. Hiç bekleme; git dişini çektir.

Doğuran Kazan

Bilirsiniz ya Hoca, mal canlısı bir komşusundan kazan istemiş. İşi bittikten sonra da bir tencere güzeliyle birlikte kazanı komşusuna götürmüş.
— Sağ ol komşu, demiş, bu kazanın, bu da yavrusu; doğurdu!
Komşunun canına minnet, fırsatı kaçırır mı tencereyi aldığı gibi mutfağa yerleştirmiş.
Gel zaman git zaman Hoca komşudan tekrar kazan istemiş. İlkinde gönülsüz veren komşu be sefer seve seve getirmiş kazanı. Getirmiş ama, bir gün değil, beş gün değil Hoca'dan kazan gelmiyor. Hem tencereyi de ikilemek beklentisi içinde.

Dayanamayıp Hocaya:

— Hoca'm, demiş, işin bittiyse şu kazanı getirsen.
— Başın sağ olsun, demiş, Hoca, senin kazan öldü.
— Allah aşkına Hoca, demiş komşusu, kazan bu, ölür mü hiç?
— Niye ölmesin, demiş Hoca, bilirsin doğuran, ölür!

Dokuza da Razıyım

Rüyasında bir tüccar, Hocaya dokuz altın vermekte ısrar ediyormuş. Rüya bu ya, Hoca da illa on olmazsa almam diyor. Alırdın almazdın, Hoca uyanmış ki rüya!

Hemen gözlerini kapayıp sağ avucunu açmış:

— Dokuza da razıyım!

Dostlar Alışverişte Görsün

Nasreddin Hoca bir zamanlar yumurtacı esnaflığına soyunmuş. Ne var ki, on para saydığı yumurtayı dokuz paraya satıyormuş. Bakmışlar, Hoca iflas edecek.
— Ne yapıyorsun Hoca'm, demişler, bu külliyen zarar; artık alıp eksik satıyorsun.

Hoca:

— Sağ olun dostlarım, demiş, ben yaptığımı biliyorum; dostlar alışverişte görsün.

Doymak da Bir Tatmak da Bir

Hoca bağa gidip eşeğine iki küfe üzüm yüklemiş. Gelirken onlarca çocuk Hoca'nın etrafını çevirip üzüm istemiş. Herkese bir salkım vermiş ama küfeler de nerdeyse boşalmış hani.

Çocuk halden anlar mı:

— Cimri adamsın Hoca, demiş her biri, bir salkım az değil mi?
— Çocuklar, demiş, Hoca, doymak da bir tatmak da bir.

Düğünlerde Okunmaz

Aklınca Hoca'yı sınamak isteyen bir eski ahbabı, İnna lillah ve inna ileyhi raciun ayetinin anlamını sormuş.

Münasebetsiz bir yerde sorulan bu soruya Hoca:

— Sen onu bırak da, demiş, şunu bil yeter: Bu ayet düğünlerde, derneklerde, şenliklerde pek okunmaz!

Dünya Kaç Arşın?

Bir gün Hocaya sormuşlar:


— Hoca'm, dünya kaç arşın?
Tesadüf bu ya, o sırada yoldan bir cenaze geçiyormuş.
— Bakın demiş, dünyanın kaç arşın olduğunu öğrenen biri gidiyor.

Dünyanın Dengesi Bozulur

Elde soru mu yok; Hocaya sormuşlar:


— Hoca'm, sabahları insanlar niye bir o yana bir bu yana gider?
— Olur mu, demiş, Hoca, hepsi aynı yöne gitse dünyanın dengesi bozulur. Allah korusun bir yana devriliverir.

Düşünme Derin

Nasreddin Hoca'nın sağlıklı, her zaman neşeli haline gıptayla bakan birisi:


— Hoca'm, maşallahın var, yüzünden kan damlıyor. Neşenden hiçbir şey kaybetmiyorsun, demiş, bunun sırrı ne?

Hoca o babacan tavrıyla:

— Sır filan değil, demiş, Lokman Hekim'in öğüdünü tutuyorum:
Ayağını sıcak tut, başını serin. Kendine bir iş tut, düşünme derin.

Ekmek Arası Kar

Hoca'ya, iki geveze Akşehirli:


— Efendi, demişler, senin gibi büyük adamların mutlaka bir icadı olur. Sen neyi icat ettin?
Nadana sükut gibi cevap olmaz ama, bunlar başka.

Mutlaka bir şey demeli:

— Karla ekmek yemeyi icat ettim ama demiş Hoca, ben de pek beğenmedim!

Eksik

Nasreddin Hoca'nın canı ne zamandır yoğurtlu pekmez çekiyormuş. Bir türlü nasip olmamış.

Nerdeyse bir yıl geçtiği halde yoğurtlu pekmezi yiyemeyen Hoca, kendi kendine mırıldanmış:

— Yoğurt bulunur pekmez bulunmaz, pekmez bulunur yoğurt bulunmaz, ikisi bulunur bu sefer de Nasreddin Hoca bulunmaz!

El, Elin Eşeğini Türkü Söyleyerek Arar

Hoca'nın komşusunun eşeği kaybolmuş. Herkes bulmak için dört bir tarafa dağılmış. Hoca da aramaya katılmış. Ancak, Hoca dağ bayır eşek ararken türkü söylüyormuş.
— Hoca, demişler, ne yapıyorsun böyle?
— Komşularım, demiş Hoca, el, elin eşeğini türkü söyleyerek arar!

Elin Sözü ile Bildiğinden Şaşma

Hoca, bir gün, oğlu eşeğin üzerinde, kendi arkada pazardan gelirken, görenler kınamışlar:


— Ataya hiç saygı kalmadı, demişler, adamcağızın yürümekten tabanları su toplamış, oğlu keyif sürüyor.
Hoca, oğlunu indirip eşeğe kendisi binmiş.

El ağzı bu, torba değil ki büzesin. Bu sefer de demezler mi:

— Ne vicdansız babalar var! Bu yaştaki çocuğu yürütmeye utanmıyor, kendi binmiş eşeğe!
Hoca ne yapsın? Kendisi öne, oğlu terkiye, birlikte binmişler eşeğe!
Anlayacağınız, ne yaptılarsa halkın dilinden kurtulamamışlar.

Karşıdan gelen bir kadın:

— Utanmıyor musunuz, demiş, hayvana azap çektir-meye.
Hoca içinden ya sabır çekmiş, inmişler eşekten.
Eşek önde, bunlar arkada bir süre gittikten sonra, sırtında yüküyle yorgun argın gelen birine rastlamışlar.

Adam bunlara bakmış bakmış:

— Hadi benim eşeğim öldü. Çaresizlikten yükümü eşek gibi taşıyorum. Elinizin altında gül gibi eşeğiniz var, binmiyorsunuz!
— Şu kadarcık yolda işitmediğimiz laf kalmadı. Her kafadan bir ses çıktı. İyisi mi elin sözü ile doğru bildiğinden şaşmayacaksın. Yoksa elin maskarası olursun.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Nasreddin Hoca Fıkraları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 23:04

Eski Ay Şimşek Olur

Nasreddin Hocaya birisi:


— Hoca'm, sen bu işleri bilirsin, bir sualim var; yeni ay incecik doğuyor, sonra büyüyüp sini gibi oluyor, daha sonra küçülerek kayboluyor, sonra yenisi çıkıyor. Eski ayı ne yaparlar acaba?
— Ne yapsınlar, demiş, Hoca, eski ayı çekip uzatırlar, şimşek yaparlar!

Eski Diye Gelmezler

Bir mecliste ölüm bahsi konuşulurken Hoca şaka yollu:


— Beni eski bir mezara gömün, deyince, dostları sormuş:

— Hayırdır Hoca?

Hoca tebessümle cevap vermiş:

— Sorgu melekleri geldiğinde bakarlar ki mezar eski, ola ki, sorgulamışız diye çekip giderler!

Esneten Cevap

Bizim Hoca, Sivrihisar'dan tası tarağı toplayıp Akşehir'e giderken, bir eve misafir olmuş. Misafir olmuş ama ev sahibi konuşuyor da konuşuyor; aç mısın tok musun diye sorduğu yok.

üstüne üstlük:

— Molla, insan neden esner diye sormaz mı...

Hoca taşı gediğine koymakta gecikmemiş:

— İnsan, demiş, ya açlıktan esner, yahut uykusuzluktan.

Şöyle ağız dolusu bir esnedikten sonra devam etmiş:

— Gözünü sevdiğim uyku, açlık yol vermiyor ki gelesin!

Eşeğe de Yazık

Hoca, eşeğine binmiş, yükü de kendi sırtına yüklemiş, Akşehir pazarına doğru yola çıkmış. Herkes birbirine Hoca'yı gösteriyormuş.

Biri dayanamamış sormuş:

— İlahi Hoca'm, yükü niye eşeğe değil de kendi sırtına yükledin?
— Bir eşek buldum diye tüm yükü ona mı yükleyeyim, demiş Hoca. Yazık değil mi?

Eşeğe İki Arşın

Timur, Akşehir'e her geldiğinde Hoca'yı huzuruna çağırırmış.
Yine böyle bir gün,Timur'la Hoca arasında iki arşınlık uzaklık varmış.

Timur birden sormuş:

— Eşekle senin aranda ne fark var?

Hoca şöyle gözlerini kısarak bir Timur'a bir de kendine bakmış:

— İki arşın, Hünkarım!

Eşeğin Gönlü

Nasreddin Hoca'nın eşeksiz ve insafsız bir komşusu varmış. Eşeği Hoca'dan ödünç alıyormuş; lakin insaf de-nen şey ödünç alınmaz ki. Hoca'nın eşeğine yapmadığını bırakmıyormuş. Bir gün yine eşek istemeye gelmiş.

Hoca:

— Dur, demiş, eşeğe bir danışayım; gönlü varsa hay-hay, gönlü yoksa başka kapı ara!

Bir süre ahırda bekledikten sonra, komşusuna:

— Mümkün değil, demiş, eşekle konuştum, gönlü yok. üstelik, bana sitem etti. Beni sopayla, kırbaçla döv-dükleri yetmiyormuş gibi sahibime de küfrediyorlar, dedi.

Eşeklik Yapmanın Lüzumu Yok!

Nasreddin Hoca, eşeği ölünce, çaresiz pazardan yenisini almış. Eşeğin yularından tutup eşek arkada kendi önde dalgın dalgın eve doğru giderken, iki hırsız gizlice yaklaşıp biri eşeği almış, diğeri eşeğin yerine geçmiş. Hoca arkaya döndüğünde ne görsün; yeni aldığı eşeğin yerinde bir ademoğlu duruyor.

Hoca şaşkınlıkla adama sormuş:

— İn misin, cin misin?
— Ben, demiş adam, yeni aldığın eşeğim. Ana baba bedduası aldığım için Allah beni eşek yaptı. Senin gibi iyiliksever birisi beni alınca tekrar ademoğlu oldum.

Hoca bakmış, bu basbayağı adam; salıvermiş.
Ertesi gün yeni bir eşek almak için pazara gittiğinde bir önceki gün satın aldığı eşeğin haraç-mezat satıldığını görmüş.

Hayvanın kulağına eğilip:

— Bre tövbesiz, demiş, bir günde ana babana gene ne eşeklik yaptın?

Ey İp

Nasreddin Hoca, bir cuma günü kürsüde vaaz verirken, yine aklına ne geldiyse birdenbire:

— Ey Müslümanlar, demiş, oğlunuz olursa adını sakın Eyüp koymayın!
Cemaat birbirine bakmış.

Birisi:

— Hoca'm, sebeb-i hikmeti ne ola ki, diye sorunca;
— Ne olacak demiş, Hoca, ahali dilinde "Eyip" olur; söylene söylene "ip"i kopar!

Evlilik Tanımı

Yıllardan beri evli olan Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:


— Hoca'm, evlilik nedir?

Evliliğinden iyice gına gelen Hoca:

— Ne olacak, demiş, aydınlıkta hırlama, karanlıkta horlama!

Fark Meselesi

Nasreddin Hoca, vaaz ve nasihatte bulunmak, ilmihal bilgileri öğretmek üzere Konya'nın bir köyüne davet edilmiş. Kolay mı üç gün üç gece eşek sırtında o köye ulaşmak. Köye varır varmaz da sağ olsun köy ağası Hoca'yı misafir etmiş.

Hoş beş ettikten sonra:

— Hoca'm, demiş, Tin Suresini okur musun?

Hoca Euzü Besmele çekip sureyi okumuş.

Ardından ev sahibi de okuduktan sonra:

— Hoca'm, demiş, elli dört farzı sayar mısın?
Hoca lahavle çekip elli dört farzı saymış. Ev sahibi de saymış. Bu minval üzere bir müddet önce Hoca, sonra ev sahibi okumuşlar saymışlar, okumuşlar saymışlar.

Sonunda ev sahibi:

— Gördün mü Hoca'm, demiş, senin bildiğini ben de pekala biliyorum; ne fark var aramızda?

Hoca, dişlerini gıcırdatarak:

— Öyle büyük bir fark yok aslında, demiş, üç günlük yoldan geldim; açım ve uykusuzum. Senin göbeğin, keyfin hepsi yerli yerinde. İşte fark buradan kaynaklanıyor!

Fincana Katırlarını Ürkütmezsen...

Hoca, bir gece sohbetinden dönerken kestirmeden gideyim diye mezarlıktan geçiyormuş. Karanlıkta boş bir mezara yuvarlanmış. Bir miktar korkmuş ama aklına bir hinlik de gelmemiş değil.

"Dur bakalım," demiş, kendi kendine:

"şurada biraz yatayım Münker-Nekir gelecek mi gelecekse bana ne sual edecek?" derken, dışarıdan çan sesleri, deh, çüş, sesleri duyunca:

"Ne oluyor?" diye mezardan kafasını kaldırmış. Kafasını kaldırmasıyla kızılca kıyametin kopması da bir olmuş. Onlarca katır sağa sola çifte atarak kaçışmışlar. Meğer mezarlığın kenarındaki yoldan fincancı katırları geçiyormuş. Fincan bu, böylesi bir hengamede sağlam kalır mı?

Fincancılar öfkeyle Hoca'nın yanına gelip sormuşlar:

— Kimsin sen bre adam, ne arıyorsun burada? "Ben Nasreddin Hoca'yım," diyecek değil ya:

— Ben, demiş, ahiret kişisiyim, dünyaya gezmeye çıkmıştım.
Fincancılar Hoca'yı bir güzel benzetmişler. Ahiretin değil ama dünyanın kaç bucak olduğunu Hocaya iyice göstermişler.

Hoca, yüzü gözü morarmış, yaralar ve çürükler içinde eve gelince karısı telaşla:

— Efendi, kurban olayım, demiş, ne bu halin?

Hoca zar zor konuşmuş:

— Deme hatun, öbür dünyadan geliyorum!

Karısı şaşkın:

— Eee, ne var ne yok oralarda, deyince:
— Fincancı katırlarını ürkütmezsen, demiş, iyilik güzellik!

Fukara Mah

Nasreddin Hoca, her gün sabah namazından sonra ilk iş olarak bahçesine fidan dikiyormuş. Komşular bakmış-lar ki fidanlar çoğalmıyor, sadece bir fidan var. Hoca'nın ne yaptığına dikkat kesilmişler. Hoca, sabah diktiğini, akşam kökünden söküp alıyor, sabah yeniden dikiyormuş.

Komşular şaşkın:

— Hoca, demişler, Allah aşkına sen ne yapıyorsun?
— Ne olur ne olmaz, demiş Hoca, fakirin malı gözü önünde gerek!

Geç Yiğidim Geç

Nasreddin Hoca, mezarlıkta bir köpeğin mezar taşına siydiğini görünce:

"Bre melun, utanmıyor musun mezarı kirletmeye!" diyerek, sopasıyla köpeği uzaklaştırmak istemiş.

Keyfi bozulan hayvan, Hocaya dişlerini gösterip hırlayınca, Hoca bakmış pabuç pahalı, sözü değiştirmiş:

— Geç yiğidim, geç, sözüm sana değil!

Geçinmeye Niyetim Yok Adını Ne Yapayım!

Hoca yolunu kaybeden yaşlı bir teyzeye yardım etmiş. Kadıncağızın çenesi de hani biraz düşükmüş.

Aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:

— Ömrün uzun olsun evladım, adın ne idi?
— Nasreddin.
— Evli misin?
— Evleneli 20 yıl oldu.
— Onun adı ne kuzum?
— Bilmem.
— Adam 20 yıllık kansının adını bilmez mi?
— Geçinmeye niyeti olmazsa, bilmez!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Nasreddin Hoca Fıkraları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 23:04

Gençliğini de Bilirim

Eşekten başka binek hayvanı tanımayan bizim Hoca, bir gün sahiden ata binmek istemiş. Sağdan atlamış olmuyor, soldan sıçramış olmuyor; hasılı o kadar uğraşmasına rağmen ata binememiş.

Kendi kendine:

"Hey gidi gençlik!" diye mırıldanmış.

Sonra sağına soluna bakınıp kimsenin olmadığını görünce kendi kendine:

— Sakalından utan bari, demiş, ben senin gençliğini de bilirim!

Göbek Atan Çıksın Ortaya

Nasreddin Hoca, telaş içinde kilerde kurban bıçağı ararken, bir kazan dolusu un kafasından aşağı dökülmüş. Gören, değirmeni soymaktan geliyor sanırmış. O sinirle kazana bir tekme savurmuş. Lakin ayağı öyle bir acımış ki öfkesini çıkarmak için kazanın üzerinde tepinmeye başlamış.

Kazan yerlerde hoplayıp sıçrayınca, bu sefer de Hoca'nın yüzüne öyle bir çarpmış ki Hoca kurban bıçağını kavrayıp haykırmış:

— Hala göbek atmak isteyen varsa, çıksın ortaya!

Sen de Haklısın

Nasreddin Hoca, kadılık yaparken bir gün bir ahbabı burnundan soluyarak gelmiş. Hasmı için söylemediğini bırakmamış.

Sonra:

— Hoca'm, Allah aşkına söyle, demiş, haklı değil miyim?
Hoca ne yapsın?
— Haklısın, demiş.
Ahbabı sinirleri yatışmış olarak gitmiş. Onun hemen arkasından hasmı gelmiş. Bu defa da o başlamış atıp tutmaya, yok bana şöyle, yok böyle yaptı demeye.

O da Hocaya sormuş:

— Haklı değil miyim?

Hoca:

— Vallahi çok haklısın, demiş.
Adam da sakinleşerek gitmiş. Tüm bunlara tanık olan Hoca'nın karısı bile bu işe şaşırmış kalmış.
— Senin kadılığında bir garip Hoca Efendi. İkisine de sen haklısın dedin. Hiç öyle şey olur mu?

Nasreddin Hoca hanımının yüzüne bakıp:

— Hatun, demiş, sen de haklısın!

Hamam Parası

Hoca ne zamandır hamama gitmiyormuş. Şöyle dört başı mamur, tenine yakışır bir hamam sefası yapmak niyetiyle hamamın yolunu tutmuş. Hamam ashabından kim tanır ki Nasreddin Hoca'yı? Mübarekler gün yüzü mü görüyorlar, el içine mi çıkıyorlar? Bakmışlar hırpani kılıklı bir ademoğlu; ilgilenmemişler bile. Verdikleri tasın ba-kırı çıkmış vaziyette; tuttukları peştamal eski mi eski... Hoca işini bitirip çıkarken aynacıya on akçe bırakmış. Hamamcılar paşalar gibi uğurlamışlar Hoca'yı ama, hoş karşılamayınca hoş uğurlama neye yarasın...
Ertesi hafta Hoca yine hamama gitmiş. Bu sefer Hoca' yı el üstünde tutmuşlar. Hizmetin kusursuzunu yap-mışİar; hürmetin kusursuzunu etmişler. Hoca kurunmuş, taranmış, çıkarken aynacıya bir akçe bırakmış.

Söylemeyi de unutmamış:

— Yanlış anlamayın çocuklar, bugünün ücretini geçen hafta ödemiştim; bu bir akçe geçen haftanın ücreti!

Hanım Korkusu

Nasreddin Hoca, Sivrihisar'a kızını ziyarete gitmiş. Lakin, cimri kansından iyice bıkan Hoca, evine dönmeyi hiç istemiyormuş. Bir gün yere boylu boyunca uzanmış.

Bunu gören kızı:

— Hayırdır babacığım, hastalandın mı, deyince:
— Anana dönmektense, demiş, bırak da rahatça öleyim!

Hani Kıyamet Kopacaktı?

Nasreddin Hoca'nın sürmeli mi sürmeli, şeker mi şeker bir kuzusu varmış. Eşi dostu, ölümlü dünya muhabbetime Hoca'yı kandırıp kuzuyu afiyetle yemeyi kafaya koymuşlar.

Bir gün toplanıp Hocaya:

— Hoca'm, demişler, yiyelim artık şu kuzuyu, yarın kıyamet kopacak!
Hoca gönülsüz isteksiz, biraz da çaresiz kuzuyu alıp arkadaşlarıyla ırmak kenarına gitmiş. Yüzmüşler, boz-muşlar, kuzu çevrilirken ırmakta serinlemeye bakmışlar. Onlar ırmakta serinleye dursun, bizim Hoca cümlesinin elbisesini bir güzel yakmış. Irmaktan çıkıp geldiklerinde bir de ne görsünler, giysilerin yerinde yeller esiyor...
— Ne yaptın Hoca, diye feryada başlamışlar.
— üzülmeyin canım, demiş Hoca, siz söylediniz ya, yarın kıyamet kopacak, giysiyi ne yapacaksınız!

Hayalin Kokusu

Hoca Nasreddin'in karnı acıkmış. Acıkmış acıkmasına da, evde ne hatun ne yemek ne de ekmek var. Şöyle sıcak bir çorbanın hayaliyle yanıp tutuşurken kapı sesiyle kendine gelmiş.

Bakmış ki elinde bir tasla komşunun oğlu:

— Hoca'm, demiş, anacığım hastalandı da bir tas çorba için beni gönderdi.

Hoca kendi kendine:

— Şu işe bak, demiş, bizim komşular hayalin bile kokusunu alıyor!

Helva

Akşehir'in çarşısında dolaşırken, Hoca'nın canı helva çekmiş. Canı çekmiş çekmesine de, ne yapsın, cepte metelik yok.

İlk dükkana girip sormuş:

— Un var mı?
— Var.
— Şeker?
— Var!
— Yağ?
— O da var.
— Eee, mübarek, ne duruyorsun, helva yapsana!

Hesapsız Ortak

Nasreddin Hoca, Akşehir'e dönerken yolda çok acıkmış. Tesadüf bu ya, bir ağacın altında azığını yemek üzere olan bir çobanın sofrasına misafir olmuş. Hoca, çobanın verdiği süte ekmek doğramış; tam kaşıklayacakken o sırada selamsız sabahsız gelen birisi çömleği Hoca'nın önünden çekip almaz mı? Hoca bakmış süt elden gidiyor; adamcağızın ensesine şöyle okkalı cinsinden bir dokunmuş.

Adam yığılıp kalınca Hoca, ben ne yaptım, der gibi söylenmiş:

— Nasıl bir adam, anlamadım. Ne selam verir ne elini kaseden çeker, şöyle hafif bir dokundun mu küser!

Hınk

Hoca'nın kadılığında, huzuruna iki kişi gelmiş.

Biri diğerini şikayet ederek:

— Ocağına düştüm Hoca'm, demiş, ben bu adamdan davacıyım. Herifçioğlu odun kesiyordu, baltayı her vuruşunda "hınk" dedim, sonra da "hınk"ın ücretini istedim, vermedi. Ödesin bana borcunu!
Nasreddin Hoca odun kesiciden birkaç akçe istemiş. Adam direnecek olmuş ama, nafile, karşısındaki kadı; çaresiz vermiş.
Hoca akçeleri yukarıdan yere bıraktıktan sonra tekrar toplayıp odun kesiciye vermiş.

"Hınk" diyen adama da:

— Hakkını aldın, demiş, bir daha karşıma çıkma!
— Ben yalnız sesini duydum, demiş, "hınk" diyen adam.

Hoca ne dese beğenirsiniz:

— Odun keserken "hınk" diyenin hakkı paranın sesidir!

Hırsıza Bile Ağzımı Açmam

Nasreddin Hoca çocukları baş göz edip yuvadan uçurunca kalmışlar mı bir Ayvaz bir Köroğlu. İncir çekirdeğinden kapı mandalına kadar her meselede karısıyla hırlı gürlü olmuşlar.
Bir gün kuyudan su çekme işinde inatlaşmışlar. Sen getirirdin, ben getirmezdim tartışması söz orucuna gelmiş dayanmış. Söz orucu dediysem hani, bildiğiniz oruç değil, basbayağı bahis. Kim konuşursa, bahsi o kaybedecek. Günlerce dilleri kilitli yaşamışlar.
Nasreddin Hoca'nın evde, karısının gezmede olduğu bir gün eve hırsız girmiş. Evi soyup soğana çevirmiş. Hoca da hırsıza yardım etmiş mi bilinmez; ama ses çıkarmadığı kesin.

Akşamüzeri Ayvaz kapıdan girdiğinde bir de ne görsün:

Anlattığımız hikaye, fazlası var eksiği yok.

— Amanın hırsız, diye yaygaraya başlayacakken, Hoca sevinçle ayağa kalkmış:
— Hanım bahsi kaybettin, demiş, kalk kuyudan su getir!

Hırsıza Taşındım

Bir gün Hoca, evine hırsız girdiğini görmüş. Hiç rahatsız etmemiş. Hırsız, evde ne varsa çuvalına doldurup çıkmış. Hoca da evine kadar onu takip etmiş. Hırsız, kapısını açmış, içeri girmiş, tam kapatacakken, Hoca da dalmış içeri.

Adam şaşkın:

— Ben seni tanımıyorum.

Herhalde yanlış eve geldin, deyince Hoca:

— Buraya taşındığıma göre, demiş, tanışacağız artık.

Hırsızın Hiç mi Suçu Yok?

Bir gece Hoca'nın eşeğini çalmışlar. Eşeksiz, Nasreddin Hoca ne yapsın? Fukara, önüne gelene yalnızca bu adi hırsızlık vakasını değil, çalınan eşeğinin faziletlerini de anlatıp duruyormuş.

Kim yanar Hoca'nın eşeğine? Her ağızdan bir avaz:

— Kış uykusuna mı yattın Hoca?
— Kapıya niye parmaklık yapmadın?
— Kapıyı kilitlemeyi mi unuttun yoksa?

Hoca dayanamamış:

— Bre, demiş, domuzdan yana mısınız, benden yana mısınız? Hırsızın hiç mi suçu yok?

Hırsızın Pabucu

Acemi bir hırsız koskoca Akşehir'de soyacak ev bulamamış olacak ki sabaha karşı Nasreddin Hoca'nın fakirhanesine girmiş. Aramış taramış, nafile, götürecek bir şey yok... Hoca durumu fark edip, önce, ses çıkarmasın diye adamın çıkardığı pabuçlarını saklamış, ardından da avazı çıktığı kadar "Hırsız var!" diye bağırmış. Komşular bir anda toplanıp hırsızı kaçarken yakalamışlar.

Adam Hoca'yı görünce:

— Tamam, demiş, eve ben girdim ama pabucumu o çaldı!

Hilal

Nasreddin Hoca artık Akşehirli olmuş ama doğduğu köy Hortu'yu mu yoksa oradaki eşini dostunu mu özlemiş bilinmez, oruç ayını "sıla"da geçireyim diye, onca yolu tüketip gece vakti köye girmiş. Bir de ne görsün, köylüler toplanmışlar; gökyüzüne bakıyorlar.

Bunca insanın hilali görebilmek için toplandığını anlayınca söylemeden edememiş:

— Yahu, ne adamlarsınız, bizim Akşehir'de bunun değirmen taşı gibisi bulunur gökyüzünde; kimse dönüp bakmaz!

Hoca Bilgin Olursa

Hikaye bu ya, Akşehir'e yabancı bir bilgin gelmiş. Onu ağırlama görevini de Akşehir'in en yaşlısı ve en bilgin kişisi olarak Nasreddin Hoca'ya vermişler.
Yenilmiş, içilmiş, gezilmiş sıra Hoca'nın bilginliğini ölçmeye gelmiş. Yabancı bilgin, elindeki değnekle yere bir daire, ortasına da bir çizgi çizmiş. Hoca, parmağıyla kendine doğru üç, bilgine doğru bir yapmış. Bilgin parmaklarıyla su atar gibi elini aşağıya doğru sallamış, Hoca da yukarıya doğru... Neyse bilgin, Hoca'yı yerlere kadar eğilerek selamlamış.
(İlkesine dönen bilgin, herkese Hoca'yı anlata anlata bitiremiyormuş.

Diyormuş ki:

— Daire çizdim. Ekvatoru gösterince, O, dünyanın dörtte üçü su, dörtte biri kara, dedi. Ben yağmuru sorunca hemen anladı, buharlaşmayı anlattı.

Tabi Akşehirliler de Hoca'ya yabancı bilginin neler yaptığını sormuşlar:

— Hoca, vallahi hiçbir şey anlamadım, demiş. Önce kocaman bir sini çizdi. Anlayacağınız baklava yiyelim, dedi. Tepsiyi ikiye böldü. Ben de yoo... yağma yok! üçü benim, biri senin hakkın, dedim. Sonra eliyle fındık, fıstık serper gibi yaptı. Ben de tamam, dedim. Yalnız, parmaklarımı şöyle şöyle oynatarak odun ateşinde pişmeli, dedim. O da hepsini sen ye deyip yerlere kadar önümde eğildi!

Hoca Vergi Memuru Olursa

Timur, subaşının dünyalığının iyi olduğunu duymuş. Bu değirmenin suyu nereden geliyor, diye sormuş soruşturmuş, subaşının rüşvet yediğini öğrenmiş.

Adamı huzuruna çağırıp:

— Çalarak çırparak, yetim hakkı yiyerek, edindiğin servetin listesini getir, demiş.
Subaşı kalın bir defterle gelmiş. Timur defterin yapraklarını birer birer yırtarak adamın ağzına tıkamış.
Ertesi gün, Timur, vergi toplama işini Hoca'ya vermiş.

Bir süre sonra, Hoca, kocaman bir kül pidesiyle Timur' un huzuruna gelince, Timur sormuş:

— Hayırdır Hoca, nedir bu boyunca pide?
— Hünkarım, demiş Hoca, vergi hesabını pidede tutuyorum. Midem kağıttan hazzetmez de!

Hoca'nın Kaynanası

Nasreddin Hoca'nın kayınvalidesi artık karşıdan karşıya geçerken mi, çamaşır yıkarken mi orasını kendisi bilir, ırmağa düşmüş. Sular kadını hoplata zıplata alıp götürmüş. Hoca da başlamış kaynanasını aramaya. Arıyor ama ne arayış, ırmağın aktığı yere değil çıktığı yere gidi-yor.

— Hoca'm, demişler, ters tarafta arıyorsun.
— Siz onu tanımazsınız, demiş, Hoca, o dünyanın en ters kadınıdır, ırmağın da tersine gitmiştir!

Hoca'nın Tehdidi

Hoca, bir yabancı kasabada misafirken heybesini çaldırmış. Heybe de heybe hani, az bulunur cinstenmiş. O önemli değil de adamcağız eşyasını neye koysun.

Başlamış tehdide:

— Heybemi bulmazsanız ben ne yapacağımı bilirim.
Bir değil, beş değil, Hoca heybe bulunana kadar yapacağını yalnızca kendisinin bildiğini söyleyip durmuş. Çok şükür, sonunda heybe bulunmuş.
— Hoca'm, demişler, heybe bulunmasaydı ne yapacaktın?
— Ne mi yapacaktım demiş, Hoca, eski kilimi bozup heybe yapacaktım!

Horoz Yolu Bilmezse

Hoca, tavukçuluğa başlamış. Temmuz sıcağının ka-vurduğu günlerde, tavuklarını satmak için Akşehir'den Düşmüş Konya yollarına.
Lakin cehennem sıcağında yol uzadıkça uzamış. Hoca bu ya, hayvancıklar sıcaktan telef olmasın diye kafesten yola salmış. Tavuklar ipten kurtulmuş gibi gıdaklayarak sağa sola dağılmış. Hoca ne yapsın? Sopasını kaptığı gibi horozu kovalamaya başlamış. Bir taraftan da bağırıyormuş.
— Bre ahmak! Zifir karanlıkta sabahın olacağını bilirsin de Konya'nın yolunu niçin bilmezsin?

Islanmamanın Sırrı

Bir gün Aksak Timur Hazretleri, Nasreddin Hoca'sız ava çıkmak istememiş. Herkes av atına binerken Hoca'ya da Timur'un emriyle deh derim yürümez bir at vermişler. Allah'ın işi; avda sağanak bastırmasın mı? Herkes dörtnala geri dönerken, Hoca bakmış, ıslanacak, elbiselerini çıkardığı gibi altına almış. Hünkar'ın otağının kapısında giyinmiş kuşanmış, kupkuru elbisesiyle içeri girmiş.

Hünkar Hoca'ya bakıp:

— Yağmur iliklerimize işledi, demiş, o atın üzerinde sen nasıl kuru kaldın?
— Sultanım, demiş, Hoca, kulunuza bağışladığınız at yağmurdan hızlı çıktı, üzerime tek damla düşürmeden beni buraya getirdi.
Hikaye bu ya, Timur gene Nasreddin Hoca'yı ava çağırmış. Kendi atını Hoca'ya vermiş, Hoca'ya bağışladığı ata da kendisi binmiş. Yine yağmur başlamasın mı? Geri dön emriyle herkes uçarcasına otağa dönerken Timur Hazretleri tepeden tırnağa ıslanmış, sucuk gibi olmuş.

Geldiğinde Hoca'ya:

— Utanmıyor musun, demiş, sen beni kandırmaya. Hani yağmurdan hızlıydı bu at?

Hoca gülerek cevap vermiş:

— A sevgili Hünkarım, elbiseni çıkarıp altına alsaydın ya!

Işığı Gören Geliyor

Hikaye bu ya, Nasreddin Hoca daha evleneli bir yıl olmadan karısını doğum sancısı tutmuş. Ebeyi çağırmışlar. Neyse uzatmayalım; karısı doğurmuş, beş dakika geçmeden bir daha doğurmuş; ikiz! Bir daha doğurmuş; üçüz! Bir daha gözün aydın; dördüz! Hoca'nın nevri dönmüş olacak ki bütün mumları üflemiş.
— Aman Hoca, ne yaptın? diyen ebe kadına:
— Ne yapayım demiş, Hoca, ışığı gören geliyor!

İç İşleri

Nasreddin Hoca'nın evi cayır cayır yanmaya başlamış. Komşuları kan ter içinde Hoca'yı bulup haber vermiş.

Hoca gayet sakin:

— Hanıma söyleyin, demiş, evin iç işlerine o bakıyor.

İçinde Bulunma da...

Nasreddin Hoca'nın kadılığında, bir Akşehirli:


— Yahu Hoca'm, demiş, ölüyü götürürken tabutun neresinde bulunmalı?

Hoca bıyık altından gülmüş:

— İçinde bulunma da, demiş, neresinde bulunursan bulun!

İğneli Öğüt

Nasreddin Hoca kızını gelin ediyormuş. Nereden aklına geldiyse düğün alayının ardından yetişip kızının kulağına:

— Evladım, demiş, sana benden baba öğüdü, dikiş dikerken sakın iğneye taktığın ipliğin arkasını düğümlemeyi unutma; iplik çıkar, iğne elinde kalır...

İki Kere Yellenen Eşek, Hoca Öldürür

Bir gün Hoca, ağaç buduyormuş. Yoldan geçen biri:

— Dikkat et Hoca, demiş, bindiğin dalı kesiyorsun, düşersin!
Biraz sonra Hoca kendini yerde bulmuş.

İçinden:

— Ne mübarek adam, demiş, düşeceğimi bildi, öyleyse öleceğimi de bilir!

Akşehir'i karış karış arayıp adamı bulmuş:

— Benim ağaçtan düşeceğimi bildin, öleceğimi de bilirsin, demiş, ben ne zaman öleceğim?
Adam, nereden bilirim senin ne zaman öleceğini dediyse de Hoca'yı ikna edememiş.

Başından savmak için:

— Eşeğin dağa çıkarken, demiş, bir kere yellenirse canının yarısı, iki kere yellenirse tamamı çıkar.
Hoca, eşek yellenecek de canım çıkacak diye, korku-dan hiç dağa çıkmıyor, çevresinden dolanıyormuş.
Ama Timur, otağını dağın tepesine kurdurunca çaresiz çıkması gerekmiş. Hoca eşekle dağa çıktıkça yüreği eşek yellenecek diye hop hop ediyormuş. Doruğa az kala tam "Çok şükür yellenmedi." derken, eşek bir kere yellenmiş.

Hoca:

"Canımın yarısı gitti." demiş. "Güzel Allah' ım, hiç değilse yarım canla yaşayayım." diye yalvarırken, eşek iki kere yellenmiş.

Hoca:

"Tamam, ruhuma el fatiha." diyerek yere uzanmış. Orada yatmış, yatmış. "Allah Allah cenazemi kaldıran da yok." diyerek Akşehir'e gelmiş. Her önüne çıkana "Ben öldüm, beni gömün." demiş. Millete eğlence lazım. Hoca'yı cenaze gibi yıkamışlar, tabuta koymuşlar, namazını kılmışlar, kabristana götürürken yol ikiye ayrılıyormuş.

Cemaatin yarısı şu yoldan, yarısı bu yoldan gidelim deyince, Hoca, tabutun kapağını kaldırıp:

— Sağlığımda, demiş, şu yoldan giderdim; ama ben ölüyüm. Nereden götürürseniz götürün, nasıl olsa son durak tahtalı köy!

İkimize de Ne?

Adamın biri Hoca'nın yolunu çevirmiş.

Ağzı sulanarak iştahlı iştahlı:

— Hoca'm, demiş, az önce bir sininin üzerinde iki kızarmış kaz götürdüler.

Hoca umursamaz:

— Bana ne? deyince adam:
— İyi de sizin eve götürdüler! demiş. Hoca, aynı umursamazlıkla cevap vermiş:
— Sana ne!

İlk Gün Hediyesi

Bizim Hoca, şehla gözlü bir hatuncukla dünya evine girmiş. Ağzımız tatlansın diye eve bir tabak kaymak getirmiş.

Karısı ne dese beğenirsiniz:

— A beyim, ne gerek vardı iki tabak kaymağa, bir tabak neyimize yetmiyordu; beraber rızıklanırdık...
Hoca'nın keyfi yerinde.

Ancak hatuncuk:

— Aşk olsun, ilk günden misafir de ne oluyor, deyince, Hoca:
— Hop... Hatun, demiş, tamam, her şeyi iki görebilirsin ama, ben bir taneyim.

İlk Tökezleyen At

Konya tarafında bir derebeyi, huzuruna çağırdığına ilk önce kadınları sorarmış. Cevapları beğenmezse kör kuyuya attırırmış.
Hoca'nın da yolu Konya'ya düştüğünde derebeyi ile karşılaşmış. Derebeyi, Hoca'yı bilgelere benzetmiş. Ömrüm boyunca aradığım cevabı belki bu yaşlı verir diyerek, Hoca'yı kadınlar hakkında soru yağmuruna tutmuş. İlk önce verdiği cevaplar derebeyinin pek hoşuna gitmiş. Hoca, adamın rahat haline kanıp soru sormaya kalkmış.
— Beyim, demiş, senin gibi bir yiğit bu yaşa kadar tek kalır mı?
Bu soru adamı o kadar kızdırmış ki Hoca kör kuyunun serinliğini teninde duymaya başlamış.
— Öyle demek istemedim, demiş, senin gibi yiğidin istese binlerce cariyesi olur. Hem ilk tökezleyen atın başı kesilmez!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Nasreddin Hoca Fıkraları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 23:05

İnecektim

Nasreddin Hoca, Akşehir'de dolaşırken eşeğinden düşmüş. Çocuklar hemen çevresini sarıp Hoca'yla dalga geçmeye başlamışlar:


— Sizi gidi haylazlar, demiş Hoca, ne gülüyorsunuz, ben zaten inecektim!

İnek Yerine Eşek

Nasreddin Hoca karısının "İnek de inek isterim!" ısrarına dayanamayıp bir inek almış. İnek almış ama, ahır zaten Karakaçan'a dar geliyor, ne yapacağını şaşırmış. Hani hatuncuğu da ineğin üzerine titriyormuş. Zavallı eşek kapının ağzında daracık yere sıkışmış, kabir azabı çekiyor.
Hoca bir gün sabretmiş, iki gün sabretmiş, bakmış olacak gibi değil.

Başlamış beddua etmeye:

— Güzel Allah'ım, şu ineğin canını bir an önce al da eşeğimi azaptan kurtar!
Bir sabah alaca karanlıkta ahıra girmiş ki ne görsün? Eşek nalları dikmiş; inek keyifli keyifli geviş getiriyor.
— Yarabbi, demiş, bağışla ama şaşırdım kaldım; "eşek" ile "ineği" birbirinden ayıramamışsın!

İnşallah Bir Şey Bulur

Bir gece Nasreddin Hoca'yı karısı korkuyla uyandırmış. Duyulur duyulmaz bir sesle:

— Hoca! Hoca! Evde hırsız var!

Hoca uykusunun bölünmesinden rahatsız:

— İyi ya, demiş, belki çalacak bir şey bulur da elinden alırız!

İpe ün Serilir mi?

Hoca'nın pinti komşusu, her gün bir şey istemeye geliyormuş. O gün de ip istemiş. Hoca, içeri gidip biraz beklemiş.

Döndüğünde:

— Kusura bakma komşum, demiş, ipe un sermişler.

Komşusu şaşırarak:

— İpe un serildiğini yeni duydum, demiş, hiç öyle şey olur mu?

Hoca ne dese beğenirsiniz:

— Gönül vermeye razı olmayınca, bal gibi serilir!

İsa Peygamberin Öğle Öğünü

Hoca bir köyde öğle vakti kalabalığa nasihatte bulunurken bir kadırıcağız:

— Kurban olduğum Hoca, demiş, benim bir müşkülüm var, düşündükçe boğazımdan bir türlü nimet geçmiyor, hani şu göğün dördüncü katında bulunan İsa Efendi'miz bu saatte ne yer ne içer acaba? Bir yemek getireni götüreni var mı?
üzün süredir o köyde bulunan Hoca'nın aklına, kim-senin kendisine aç mısın, yiyeceğin var mı, diye sormadığı gelmiş.
— Sen bırak cennet yemekleriyle beslenen İsa'yı da, demiş, soracaksan bu gariban Hoca'nın bunca zamandır ne yeyip içtiğini sor!

İnşallah Ben Geldim

Hoca, yarına şunları yapacağım, edeceğim, diye plan yaparmış.

Plan yaparmış yapmasına da her şeyin nasip kısmet işi olduğunu iyi bilen hanımı onu uyarmaktan geri kalmazmış:

"Hoca, inşallah de!", "Hoca, insanlık hali!", "Hoca, kader kısmet var!", "Hoca, nasipten öte yol gitmez!"
Hoca bu, hanımının her sözüne itibar etmediği gibi bu sözlerine de itibar etmezmiş.

Günlerden bir gün, akşam yatmadan önce bizim Hoca karısına:

— Hatun, demiş, yarın güneş açarsa tarlaya, hava yağmurlu olursa oduna gideceğim.

Hanımı yine:

"İnşallah de Hoca." diye uyarmış ama uyarmasıyla cevabını alması bir olmuş.

— Be kadın, demiş, bunun inşallahı maşallahı mı var, yarın hava ya kapalı olacak ya açık. Ben de ya tarlaya gideceğim ya oduna!
Sabah uyanmış ki hava kapalı. Eşeğe bindiği gibi dağın yolunu tutmuş.

Neyse uzatmayalım, odunu etmiş, tam eşeğe yükletecekken, bir grup haydut etrafını çevirip:

— Babalık, demişler, filan köyü biliyor musun?
— Biliyorum, demiş Hoca, ne olacak?
— O zaman düş önümüze bizi oraya götür.
Hoca yalvarmış yakarmış ama iş bildiğiniz gibi değil, üstelik filan köy dedikleri çeyrek günlük yol. Kaçsa arkadan mızraklayacaklar, yere yatsa üstünü çiğneyecekler, bu melanet heriflerden kurtulmanın çaresi yok. Önlerine düşüp o köyü bulmuş ama gün de batmak üzere. Yayan yapıldak onca yolu yürüyüp sabaha karşı evin kapısını çalmış.

Hanımı içeriden seslenmiş:

— Kim o?

Hoca yorgunluk akan bir sesle cevap vermiş:

— Aç hanım aç, inşallah ben geldim!

İyi Şahit

Bir adamın tamburu çalınmış. Kadılık yapan Hoca'dan hırsızı yakalatmasını istemiş. Subaşı, hırsızı ensesinden tuttuğu gibi Hoca'nın karşısına getirmiş. Şahitler de adamın suçlu olduğunu söylemiş ama hırsız bir türlü hırsızlığını kabul etmiyor.

Baktı ki işler karışacak:

— Kadı Efendi, demiş, bu şahitlerin biri darbukacı, diğeri köçek. Onların lafına inanılır mı?
Hoca ne desin?
— Tambur davasına darbukacıdan ve köçekten daha iyi şahit olmaz!

Kadın Aklıyla Yola Düşme

Hoca, evde otura otura her şeye karışır olmuş. Hanımı bir şey yapmaya kalksa, onu öyle yap bunu böyle yap, deyip çileden çıkarıyormuş.

Bir gün misafir geleceğinden kansı, Hoca'nın evde olmasını istememiş:

— Efendi, demiş, sen de hamama gidip şöyle bir kendine gelirsin!
Hoca, kansını dinleyip hamama gitmiş. Eve dönerken sağanak yağmura tutulmuş. Islanmayayım diye, üzerinde ne var ne yoksa çıkarıp koşmaya başlamış. Onu görenler şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilmiyormuş.

Hoca da onlara dönüp:

— Kan aklına uyup da, demiş, sakın ola bir şey yap-mayın. Yoksa, ya hamamda haşlanır ya yağmurda yaşla-nırsınız; geriye de bir tek taşlanması kalır!

Kara Kaplı Kitapta Ne Yazıyor Bakayım

Bizim Hoca'nın kadılık devrinde bir adam:


— Kadı Hazretleri, demiş, sizin şu sarıkız var ya, bizim ineği, süsüşürken uçuruma yuvarlamış. İnek ölmüş. Eti bile nasip olmayacak.

Hakkımı isterim, deyince, Hoca:

— Bunda, demiş, benim bir kabahatim yok, hayvan hayvana kavga etmişler. İnekten kan parası mı istenir?

Adam lafı çevirip:

— Bağışla Hoca'm, demiş, ben yanlış anlattım, benim inek, sizin ineği uçuruma yuvarlamış. Yani ölen sizin sarıkız!

Hoca, gözlerini adamın gözlerine dikip:

— Durum değişti, demiş, hele ben şu kara kaplı kitaba bir bakayım!

Katır Nereyi İsterse

Katır inatçı olur derler ya, doğrudur. Allah cümlemizi katır tekmesinden de katır inadından da korusun diyelim ve Hoca'nın başına ne gelmiş, ona bakalım:

Nasreddin Hoca, eşeği ölünce yenisini alana kadar ödünç bir katır almış. Huyunu suyunu bilmediği hayvan, inatçı katırların padişahı mübarek. İp, Hoca'nın elinde ama var gücüyle asılsa bile yönünü çeviremiyormuş.

Bir gün katır, üzerindeki Nasreddin Hoca'nın kadılığını filan dinlemeden almış başını giderken, yolda karşılaştığı bir dostu:

— Nereye gidiyorsun, diye sorunca, Hoca, düşmemek için sıkıca tutunarak cevap vermiş:
— Katırın istediği yere!

Katranla Eşek At Olur mu?

Nasreddin Hoca, balıkçıların kayıklarını funda yakıp dağladıktan sonra, katranladıklarını görünce sormuş:


— Yaptığınız şey neye yarar?
— Kayığın hızı artar, demişler.
Hoca öğrendi ya, eşeği rüzgar gibi dağ bayır uçurmanın, atla yarıştırmanın hayaliyle eve dönmüş. Döndüğü gibi fundayı yakmış, katranı hazırlamış... Karakaçan'ı dağlar dağlamaz, hayvancağız fırtına gibi ahırın kapısından öyle bir çıkmış ki tutabilene aşk olsun! Kapı bile arkasından sürüklenmiş.

Hoca yoldaki toz bulutuna bakıp:

— Dağlamakla böyle oluyorsa, demiş, katranlayınca Arap atı olur!

Kavaflardan Aldım!

Bir gün Hoca, Konya'da ziyafete davet edilmiş. Giyinip kuşanıp ziyafet evine varmış ki içerisi ana baba günü; fare, yavrusunu kaybetse bulamayacak. Ne olur ne olmaz diye ilk defa giydiği çarığını koynuna saklayıp sofraya öyle oturmuş.

Hoca'yı uzun süredir göremeyen bir dostu:

— Hoca'm, demiş, koynunuzdaki kitap çok kıymetli olmalı, sahaflardan mı aldınız?
— Hayır, demiş Hoca, sahaflardan değil, kavaflardan aldım!

Kavuklu Tilki

Nasreddin Hoca, bir işte dikiş tutturamamış. Köylerde imamlık yapmaya karar vermiş. Karakaçan'ı ile düşmüş yollara. Hangi köye varsa, imamı varmış. Bir köye daha vardığında, caminin önünde gürültülü bir kalabalık görmüş.

İçinden:

"Tamam," demiş, "bu köyün imamı yok, her kafadan bir ses çıkıyor."

Eşeğe ters binmiş, cüppeli, kavuklu Nasreddin Hoca'yı görünce sevinçle karşılamışlar:

— Seni Allah gönderdi, demişler, bir derdimiz var ki ancak sen çare bulursun.

Günlerce bu itibarın özlemiyle yanıp tutuşan Hoca:

— Allah çaresiz dert vermez, demiş, söyleyin bakalım, nedir?

Köylüler:

— Ah Hoca'm, demişler, bir kurnaz tilki köye musallat oldu. Kümeslerde matem var. Çok şükür arsızı yakaladık da... Lakin ona ne ceza vereceğimizi bilemiyoruz!
— Ben ona yapacağımı bilirim, diyen Hoca cüppesini kavuğunu çıkarıp tilkiye giydirdikten sonra, hayvancağızın ayaklarını çözmüş. Serbest kaldığını fark eden hayvan kaşla göz arasında bozkırda kaybolmuş.

Tilkiyi elinden kaçıran köylüler:

— Hoca'm, ne yaptın? deyince, Hoca:
— Siz bilmezsiniz, demiş, ben o kurnazlar padişahına öyle bir ceza verdim ki nereye gitse kovulur!

Kendi Kulağını Isırmak

Hikaye bu ya, Hoca'nın kadılığında iki adam kulak davası için Hoca'nın huzuruna gelmiş. Adamlardan birinin kulağı ısırılmış ama kimin ısırdığı belli değil. Birisi diğerinin kulağını ısırdığını, hakkını alması gerektiğini iddia ediyormuş. Diğeri ise:
— Hayır, Hoca'm, diyormuş, o kendi kulağını ısırdı.

Diğeri ise isyan ediyormuş:

— İnsan kendi kulağını nasıl ısırsın?

Nasreddin Hoca, kimin kulağını kimin ısırdığına karar vermek için davayı ertesi güne ertelemiş. Eve gittiğinde gündüzki kulak davası hatırına gelmiş. Bir eliyle kulağını tutup ısırmaya çalışmış. Yok bu kulağı yok öbür kulağı derken dengesini kaybedip yuvarlanmış. Ertesi gün kaşı gözü kan revan içinde mahkemeye gelmiş.

Herifler geldiğinde kulağı ısırılmış olana:

— Evladım demiş, boşuna uğraşma, insan bırak kendi kulağını ısırmayı, kafasını bile yer!

Kırk Yıllık Dost

Timur, Akşehirliler adına Nasreddin Hoca'yı huzuruna kabul edip sorunlarını anlatmasını istemiş.
Timur'un karşısında iyice heyecanlanan Hoca, kırk yıllık dost gibi başlamış anlatmaya...

Hoca'nın kendisiyle samimi bir şekilde konuşmasına hiddetlenen Timur:

— Bak Efendi, demiş, sen kendini ne sanıyorsun ki dünyaya nam salan büyük bir hükümdarla böyle konuşuyorsun?

Nasreddin Hoca, hiç istifini bozmamış:

— Sen büyüksen, demiş, biz de küçüğüz!

Kırk Yıllık Sirke

Adamcağızın birine hekim, kırk yıllık sirke tavsiye etmiş. Kimde bulunur, kimin var derken Hoca'ya göndermişler.

Adam bizimkinin kapısını çalıp:

— Hoca'm, demiş, sende kırk yıllık sirke bulunur diyorlar, doğru mu?
— Doğru.
— İlaç için, versen...
— Veremem, demiş, Hoca, isteyene verseydim kırk yıllık sirke bende bulunur muydu?

Kıyamet Koptuğunda

Hoca'nın nereden aklına estiyse, bir gün durup dururken:


— Ben ölürsem, demiş, beni tepeüstü, diklemesine gömün. Sebebini soranlara da:
— Kıyamet koptuğunda dünyanın altı üstüne gelecek ya, demiş.

Kıyamet Zamanı

Hoca'ya:


— Kıyamet ne zaman kopacak, diye sormasınlar mı?
— Hangi kıyamet, demiş, Hoca?
— Hoca'm, demişler, biz bir tane biliyoruz, kaç tane kıyamet var?
— Sizin bildiğiniz kıyamet başka, demiş Hoca. Benim bildiğim iki kıyamet var; hatun ölünce küçüğü, ben ölünce büyüğü kopacak!

Kime Düşer?

Akşehir'de hayvanların oraya buraya, yol ortasına pislemeleri iyiden iyiye sorun olmuş. Çünkü, ortada kalan pisliği kimin temizleyeceği konusunda her kafadan bir ses çıkıyormuş.
Bir gün, yine bir köpeğin biri çarşının tam ortasına pislemiş. Dükkan sahipleri, her zamanki gibi temizlik kavgasına başlamışlar. O sırada eşeğiyle Hoca geçiyormuş. Hemen Hoca'yı hakem olarak seçmişler.

Sormuşlar:

— Allah aşkına Hoca'm, pislik kimin dükkanına yakınsa onun temizlemesi gerekmez mi?

Hoca düşünmüş, bir pisliğe bakmış:

— Her gün pislik mi arşınlayacaksınız? Pislik herkese bulaşır. Kokusunu bir tek siz değil, tüm memleket duyar, demiş.

Sonra işleri iyice karıştırdım herhalde diye düşünüp, son noktayı koymuş:

— Akşehir'in ortasındaki pisliği temizlemek kadıya düşer!

Kirli Kuzgun

Hoca'nın pek adeti de değil ya, bir gün Akşehir Gölü' ne hanımıyla çamaşır yıkamaya gitmişler. Hanım yıkıyor, Hoca seriyor derken bir kara kuzguncuk ok gibi atılıp sabunu kaptığı gibi havalanmış.

Kadıncağız ah vah etmeye kalkınca Hoca:

— Boşver hatun, demiş, ne sızlanıp duruyorsun, o bizden kirli, temizlensin gariban!

Komşuya Gitmem

Komşusu, Hoca'dan eşeğini ödünç istemiş.

Hoca da:

— Eşeğime sormam lazım, deyip ahıra gitmiş.

Döndüğünde ne dese beğenirsiniz:

— Kusura bakma komşum. Sana gelmek istemedi. Şimdi senin hakkında ileri geri konuşur, benim de eşekliğim tutar, dedi.

Kör Dövüşü

Hoca, eşeğiyle pazara giderken yoluna çıkan üç kör, sadaka istemiş.

Hoca da altın akçe, ufaklık büyüklük cebinde ne varsa birinin avucuna doldurup:

— Aranızda paylaşın, demiş.
Adamcağızlar parayı aralarında paylaşmak için çekişmeye başlamışlar.

Sana az, bana çok derken, para yerlere saçılmış, körler birbirine girmiş, son sözü söylemek yine Nasreddin Hoca'ya kalmış:

— Demek kör dövüşü böyle oluyor, bilseydim vermezdim!

Kudret Pamuğundan Yorgan Yaparsın

Kış gelmiş, kapıya dayanmış ya, Hoca'nın karısı herögün:

— Efendi, biricik yorganımız var. Sen çekince ben açılıyorum; ben çekince sen üşüyorsun, bu işe bir çare bulalım.
Bir dememiş beş dememiş, hemen her gün, yorgan meselesiyle Hoca'yı canından bezdirir olmuş. Elde avuçta olsa Hoca yorgan dükkanı açacak ama ne çare, zaten kıt kanaat geçiniyorlar.

Bir gün dayanamayıp kovayı kaptığı gibi karla doldurup hanımının önüne sürmüş:

— Al, yorgan yaparsın!
— Ne! Demiş karısı, sonrasını diyemeden.

Hoca:

— Buna, demiş, kudret pamuğu derler, baksana atalarımız bundan yapılan yorganın altında ne rahat uyuyorlar.

Kurdu Rahatsız Etme

Hoca'nın eşeğini kurt yemiş. Hoca farkına varmış varmasına da eşeğin kemikleri kaldıktan sonra, kurt sofrayı terk ederken farkına varmış.

Keyfi yerine gelen dağların delikanlısı, dağa doğru çıkarken, birisi:

— Hoca, kurdu kaçırma, demez mi!
— Bozma kurdun keyfini, demiş Hoca, tok karınla da-ğa çıkmak kolay mı sanıyorsun?

Kurdun Kuyruğu

Artık, İmad ile mi, yoksa Kara Külah ile mi bilinmez, bizim Hoca kurt avına çıkmış. Av arkadaşı bir inde kurt yavruları fark edip içeri girmiş. O sırada yavruların anası gelip ine girmeye kalkışmasın mı? Hoca, eyvah diyerek kurdun kuyruğundan yapışmış. O çekmiş, kurt hamle yapmış, derken toz dumana karışmış.

Diğer avcı içeriden:

— Hoca'm, nedir bu toz duman, dediğinde;
— Kurdun kuyruğu koparsa, demiş Hoca, sen o zaman görürsün tozu da dumanı da!

Kurtlar İşi Biliyor

Hikaye bu ya, Nasreddin Hoca ile Kara Külah ölüm üzerine sohbet ediyorlarmış. İnsanın ölünce elinin ayağının soğuduğunu, kanının çekildiğini, bedeninin buz gibi olduğunu konuşmuşlar.
Onların konuştukları orada kalsın; bizim Hoca, bir kış günü bakmış ki evde odun kalmamış, eşeğe bindiği gibi dağa çıkmış. Odunu tedarik edene kadar tipiden fırtınadan her tarafı buz gibi olmuş. Aklına nereden geldiyse "Ben öldüm!" diyerek ardıç ağacının dibine yığılmış.
Bu sırada üç kurt gelip Hoca'nın eşeğini afiyetle yemişler. Hoca sözde ölü ya, ölüden ses çıkar mı?

Yalnızca mırıldanmış:

— Buldunuz sahibi ölmüş eşeği, yiyin bakalım!

Kuzu mu Oğlak mı?

Bizim Nasreddin Hoca'nın cins mi cins, semiz mi semiz bir kuzucuğu varmış. Komşusunun da zayıf, cılız bir oğlakçığı. Gel gelelim komşusu, hemen her gün, Hoca' dan kuzu ziyafeti çekmesini istermiş. Hoca dayanamayıp kuzuya kıymış. Afiyetle yemişler. Adam da minnet altında kaldığını mı düşünmüş nedir, oğlağı kestiği gibi yahni yapıp aklınca ziyafet çekmiş. Keşke çekmez olaydı, her yerde herkese Hoca'ya oğlak ziyafeti çektiğini söyleyip dururmuş.

Anlatıla söylene oğlak o kadar büyümüş, o kadar güzelleşmiş ki bir gün Hoca dayanamayıp:

— Şeytan diyor ki, demiş, çıkar oğlakla kuzunun pos-tunu...

Kuynığu Kolay Yerde

Hikaye bu ya, Nasreddin Hocamız eşeğini satmak için pazara götürürken, bakmış ki eşeğin kuyruğu pislik ve çamur içinde. Yıkasa su yok, su bulsa kuyruk temizlenecek gibi değil. Bu haliyle eşeği nasıl satsın. En iyisi kuyruğun kirli yerini kesmek! Hoca da öyle yapmış. Kuyruğu kestiği gibi heybeye yerleştirmiş. Neyse, uzatmayalım; eşeğe bir alıcı çıkmış. Beğenmiş de Karakaçan'ı. Ancak kuyruksuz olduğunu görünce pazarlığı yarıda bırakmaya niyetlenmiş.

Durumu fark eden Hoca:

— Pazarlığı bozma demiş, eksiği kuyruk olsun, o kolay yerde!

Leyleği Kuşa Benzettim

Nasreddin Hoca'ya bir gün komşunun kızı, pencereden başını sarkıtıp:

— Hoca'm, demiş, leyleği havada görmek gezmeye, yerde görmek yatmaya, bacada görmek de birine sevdalanıp baca gibi tütmeye delalet edermiş. Doğru mu bu?

Hikaye bu ya, o güne kadar hiç leylek görmemiş olan Nasreddin Hoca merakla sormuş:

— Leylek de ne oluyor?
— Bak Hoca'm, demiş komşu kızı, biri sizin bacada?
Hoca başını çevirip bacaya bakmış. Gözlerine inanamamış. Geri dönüp sezdirmeden bacaya çıkmış. Bir hamlede leyleği yakalayıp eve getirmiş. Kuş dese benziyor gibi ama, değil.

Eline makas mı almış, yoksa bıçak mı almış, orası bilinmez; hayvancağızın gagasını, bacağını, kanadını bir güzel düzelttikten sonra:

— Eh, demiş, şimdi kuşa benzedin!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Nasreddin Hoca Fıkraları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 23:10

Mademki Ekmeğin Var Ne Diye Yemiyorsun?

Hoca bir iş icabı Konya'ya gitmiş. İşi orada kalsın; şadırvanda abdest alırken olacak, kesesini düşürmüş. Meteliksiz kalmış. Konya'nın havasından mıdır, nedir açlıktan başı dönmeye başlamış. Ayakları Hoca'yı bir fırının önüne götürmüş.

Bir müddet ekmekleri seyrettikten sonra içeri girip fırıncıya:

— Arkadaş, demiş, senin mi bu fırın?
— Benim, demiş, fırıncı...
— Ekmek mi yapıyorsun?
— Gördüğün gibi, evet.
— Şimdi, bu fırın dolusu ekmeğin hepsi senin mi yani?
— Evet, benim... Ne oldu?
— Yahu, ne diye yemiyorsun?

Mavi Boncuk

Hikaye bu ya, Nasreddin Hoca'nın iki hatuncuğu varmış. Kadınlar birbirlerini kıskanırlar, hangimizi daha çok seviyorsun diye adamcağızın başının etini yerlermiş. Hoca iki tane mavi boncuk almış. Birbirinden habersiz, ikisini de ayrı ayrı çağırıp "Bak," demiş, "bu mavi boncuk en çok seni sevdiğimin işareti!"

Ne zaman Hoca'ya:

— Gönlün ikimizden hangisinde, diye, sorsalar, Hoca:
— Mavi boncuk kimdeyse benim gönlüm ondadır, dermiş.

Mescit Duası

Nasreddin Hoca'nın koca ömründe ilk defa devlete bir işi düşmüş. Aksilik bu ya, işi bir türlü olmamış.

Bir komşusu:

— Hoca'm, demiş, Cilu Cami'de kırk ikindi kılarsan, o anda işin olur!
Hoca da kırk gün Ulu Camiye taşınıp dualar etmiş. Kırkıncı günden sonra bir kırk gün daha geçmiş ama işi olmamış.
Bir gün, sıradan bir mescitte ikindi namazını kıldıktan sonra, komşusu müjdeyi vermez mi?
— Gözün aydın Hoca'm, duaların kabul oldu!

Hoca, doğru Ulu Camiye gidip:

— Ululuğundan utan, demiş, yazıklar olsun sana, evladın kadar olamadın!

Mevsimlerin Hası

Nasreddin Hoca, kocakarı soğuklarının başladığı günlerde komşusuyla havadan sudan konuşurken, komşusu:

— İnsanoğlu nankör Hoca'm. Yaz gelince yandım diye, kış gelince dondum diye kıyameti koparıyoruz.

Bir türlü mevsim beğenmiyoruz, deyince, soğuktan parmak uçları bile uyuşan Hoca:

— Bahara bir kusur bulan var mı? demiş.

Minare

Nasreddin Hoca daha Hoca olmadan, hatta molla olmadan minicik Nasreddin'ken babasıyla birlikte şehre geldiğinde minareyi görmüş.
— Hey Allah'ım demiş, şu insanların işine bak, kuyuyu ters çevirmişler!

Minare Başı Hamam

Nasreddin Hoca, henüz "hoca" olmadığı zamanın birinde hamama gitmiş. Efkarlanmış mı nedir, bir bozlak tutturup yeri göğü inletmiş. Söylediği uzun hava kulağına o kadar güzel gelmiş ki hamamdan çıkar çıkmaz soluğu minarede almış.

Bu vakitsiz ezanı dinleyen ahali aşağıdan:

— Hoca, diye bağırmış, ağzının içinde baykuş mu var; kendine acımıyorsan kulaklarımıza acı!

Hoca, yukarıdan bulunduğu yeri göstererek cevap vermiş:

— İçinizden bir hayırsever çıksa da buraya bir hamam yaptırsaydı, o zaman görürdünüz Nasreddin Hoca'da ne
ses var!

Misafir Bulduğunu

Evinden misafir eksik olmayan Hoca'nın, yine bir akşam Bursa'dan mı, Eskişehir'den mi bir misafiri gelmiş. Hoca sofra donatmış, yedirmiş içirmiş.

Adamcağız yatmaya yakın:

"Bizim eller bizim eller
Yatar iken üzüm yerler!" demez mi...
Hoca aynı ölçüyle cevap vermiş;
"Bizde öyle adet yoktur,
Saklarlar da güzün yerler!"

Misafir Sevmez

Hoca, pek misafiri sevmezmiş. Ne zaman birisi gelecek olsa, bahaneler ileri sürer, kabul etmezmiş.
Bu huyunu bilen birisi, Hoca'ya misafir gitmeyi aklına koymuş. Sokağında pusuya yatmış.

Tam, Hoca, eşeğiyle evine girerken, saklandığı yerden çıkıp:

— Çok iyi oldu, demiş. Ben de size gelmiştim.

Davetsiz misafir, ayağını eşikten tam atarken Hoca:

— Dur hele, burada bekle, deyip içeri girmiş.
Karısına da misafiri atlatmasını söylemiş.
Misafir kapıda beklemiş, beklemiş hiç ses seda yok. Kapıyı çalmış. Pencereye Hoca'nın karısı çıkmış.
— Hoca efendi evde yok, demiş.

Misafir şaşkın:

— Nasıl olmaz. Gözümle gördüm, biraz önce içeri girdi.

Hatta bana da burada beklememi söyledi, deyince Hoca kafasını uzatıp:

— Ne diye anlamıyorsun? Ev benim değil mi? demiş. İster olurum ister olmam!

Namazımı Kılmadan Olmaz

Bizim Hoca'nın dostları, ne zamandır yapmıyorduk şu Hoca'ya bir oyun oynayalım, diye, Hoca'yı derdest edip teneşir tahtasına yatırmışlar. Hoca da doğrusu oyunu bozmak istememiş.

Kara Külah'ı getirip:

— üstat, demişler, Hoca'mız, hakkın rahmetine kavuştu, cenaze namazını kıldırmak sana kaldı.

Az önce Hoca'yı sağ salim çarşıda gören Kara Külah:

— Oyunu bırakın, demiş, ne cenaze namazı!

O sırada kalabalığın arkasındaki teneşir tahtasından doğrulan Hoca:

— Olmaz arkadaş, demiş, namazımı kıldırmadan bir yere gidemezsin!

Nasıl Bilirsiniz?

Nasreddin Hoca'nın hanımı ölmüş. Cenaze namazı kılınmış.

İmam, dualar bittikten sonra cemaate:

— Ey Müslümanlar, demiş, merhumeyi nasıl bilirsiniz?

Herkes bir ağızdan karşılık vermiş:

— İyi biliriz!

Hoca, imamın kulağına eğilip:

— Kimi kimden soruyorsun be adam, demiş, sen onu bana sor!

Me Çektiğimi Ben Bilirim

Nasreddin Hoca, paraya mı sıkışmış nedir, huysuz sürmelisi eşeğini satmak için pazara çıkarmış. Birisi sırtını okşayacak olmuş, eşek adamın kasıklarına yapıştırmış çifteyi. Bir diğeri dişine bakayım derken az kalsın adamın elini koparıyormuş.

Sonunda Hoca'ya:

— Eşeğini çek pazardan, kimse almaz, demişler.
— Satmak için getirmemiştim zaten, demiş Hoca, elinden ne çektiğimi anlayasınız diye...

Ne Değişir ki?

Nasreddin Hoca eve geldiğinde bakmış ki karısının surat beş karış. Kadıncağızın yüzünden düşen bin parça.
— Hayırdır hatun, bir şey mi oldu?

deyince karısı:

— Hani, demiş, şu filancanın yeğeni vardı ya, gebeydi, doğururken ölmüş de cenaze evine gitmiştim, oradan geldim.

Hoca karısını inceden inceye süzdükten sonra:

— Hatun, demiş, ben senin düğün evinden gelişini de bilirim!

Ne İstedim Ne Verdin?

Nasreddin Hoca eşeksiz olduğu bir dönemde, bir yere gidiyormuş. O koca kavuğu küçücük ayaklar nasıl çeksin?

Zavallının yorgunluktan canı çıkmış olacak ki bir ağaç gölgesinde hem dinleniyor hem de:

"Allah'ım, bir eşekçiğim olsaydı, ayağımı yerden keserdi." diye Allah'tan bir eşek istiyormuş. Birden baş ucunda şaklayan kırbaç sesiyle uyanmış.

İnsan azmanı tepeden tırnağa silahlı bir süvari:

— Babalık, demiş, miskin miskin yatacağına, hadi sırtla benim tayı. Baksana yürüyemiyor.
Hoca'nın yalvarıp yakarması, aman dilemesi kar etmemiş.

Saatlerce yeni doğmuş tayı sırtında taşıyıp süvariyi gideceği yere kavuşturduktan sonra ellerini açarak:

— Güzel Allah'ım demiş, ben senden binek istedim ama üstüne binmek için, taşımak için değil! demiş.

Nefese Katransız Olmaz

Adamın biri, uyuz keçisinin sakalından tuttuğu gibi Hoca'ya getirmiş.
— Hoca'm, demiş, şuna bir okuyup üflesen, bir nefes etsen de hayvancağız kurtulsa!
— Tamam, demiş, Hoca, ben nefes edeyim ama sen yine de eve varınca o nefese bir miktar katran katmayı unutma!

Nereye Kadar Öte?

Nasreddin Hoca, karısıyla yatak paylaşımı konusunda bir türlü anlaşamazmış.

Bir gün karısı sertçe:

— Efendi, öteye git! deyince, Hoca, erinip üşenme-den giyinmiş kuşanmış, sabaha kadar yol yürümüş.

Yolda rastladığı bir tanıdık:

— Nereye böyle Hoca'm, demiş, buralara yolun düşer miydi?
— Sen bırak bunları da, demiş Hoca, bir zahmet bize uğrayıp hanıma sor bakalım; daha "öte" gideyim mi?

Niçin Ağlamayayım Niçin Gülmeyeyim?

Çorbayı kendisi yapmış ya, kaynar olduğunu unutmuş mu nedir; Hoca'dan önce davranıp ateş gibi sıcak aşı kaşıklayan Hoca'nın karısı başlamış ağlamaya.

Niçin ağladığını soran Hoca'ya da:

— Ah Hoca Efendi, demiş, rahmetli babam bu çorbayı çok severdi. Aklıma geldi de ondan ağlarım.
Hoca, hanımının içtenliğine hayran kalmış kalmasına da ilk kaşıkta çorba ağzından midesine kızgın yağ gibi akmış. Hoca'nın yüzü ekşimiş, gözlerinden yaş gelmiş.

Bu sefer karısı sormuş:

— Sana ne oldu Efendi, sen niye ağlıyorsun?

Hoca ne dese beğenirsiniz:

— Ciğursuz babanın ölüp meymenetsiz kızının kalışına ağlıyorum!

O Adam

Hikaye bu ya, Nasreddin Hoca'yı merak eden birisi Akşehir'e geldiğinde, devrilmek üzere olan bir duvara sırtını vermiş bir adam görünce:

— Akşehir'de bir Nasreddin Hoca varmış, ben onu arıyorum, demiş, nasıl bulabilirim?

Duvara dayanan adam cevap vermiş:

— Gel benim yerime şu duvarı omuzla, sana Nasreddin Hoca'yı getireyim!
Yabancı beklemiş, adam beklemiş. Ne gelen var ne giden.

Gün, akşam olmak üzereyken birine durumu anlatınca:

— Nasreddin Hoca'ya giden o adam Nasreddin Hoca'ydı demiş. Sana bu ilk dersi olsun!

O Ayağın Abdesti Yok

Hikaye bu ya, güya Hoca'mız abdest alırken sol ayağına su yetişmemiş. Bakmış namazı kaçıracak; teyemmüme de vakit yok. Namaza öylece durmuş. Namaza durmuş ama tek ayak üzerinde kılıyor.

Namazdan sonra bir dostu:

— Ne yapıyorsun Hoca'm, demiş, namazın erkanı mı değişti?
— Değişmedi de, demiş Hoca, sol ayağımın abdesti yok!

Oktan Sonra Çakşır Gerek

Timur, keskin nişancılar arasında bir yarışma düzenlemiş. Hoca'yı da hedef tahtası olarak seçmişler. Yarışmacılardan biri okunu, Hoca'nın koltuk altından, diğeri bacaklarının arasından, üçüncüsü de kavuğunun üzerine koyduğu elmadan geçirmiş.
Hoca, yarışma boyunca bir heykel gibi durmuş.
Hünkar, yarışmacılara ödül verirken Hoca'ya da mintan, kavuk ve para verilmesini emretmiş.

Hoca:

— Emir verin Hünkar'ım, demiş, bir de çakşır versinler!

Oynar Ceviz Sesine

Hoca'nın karısı doğum sancısına tutulmuş. Tutulmuş ama sancı çekilir gibi değil.

Bir yandan inliyor, bir yandan bağırıyormuş:

— Ölüyorum Efendi, kurtar beni bu sancıdan!
Hoca bir koşu ambara gidip bir el torbası ceviz getirmiş. Başlamış torbayı sallayıp cevizleri şakırdatmaya.

Karısı:

— Ne yapıyorsun Hoca, deyince, ne dese beğenirsiniz?
— Çocuk ceviz sesine dayanamaz, oynamak için çıkar!

Öküzün Gençliği

Aksak Timur Hazretleri şanına yakışır bir cirit oyunu düzenlemiş. Herkes seçme atına atlayıp gelirken, bizim Hoca da atlamış öküzün sırtına. Doğru meydana sürmüş...

Herkes, yine Hoca yapacağını yaptı diye kahkahaya boğulurken, Hünkar:

— Yahu Hoca, demiş, cirit oyunu çeviklik ister, bu öküz de neyin nesi?

Nasreddin Hoca düşmemek için sıkıca tutunup cevap vermiş:

— A Hünkar'ım, siz bunu buzağıyken görmeliydiniz!

Ölme Eşeğim Ölme!

Bir kış, neredeyse adam boyu kar yağmış. Aylarca bir toplu iğne başı kadar bile toprak görünmemiş. İnsanlar burunlarını dahi dışarıya çıkaramamış. Hazıra dağ da-yanmaz hesabı, halkın yiyeceği de tükenmeye başlamış, insanlar lokmalarını sayar hale gelmişler. Kıtlık sadece insanları değil hayvanları da vurmuş; bir deri bir kemik kalmışlar.
Hoca'nın emektar eşeği de kıtlıktan fazlasıyla nasibini almış; günden güne kötülemiş.

Elinde avucunda bir şey kalmayan Hoca, eşeğin kulağına bir umut eğilip:

— Ölme eşeğim ölme, demiş, yonca bitecek. Sen de yersin ben de!

Ölür de Vermez

Akşehirliler baharın gelişini gölün kıyısında kutlarken, göle Hoca'nın komşusu düşmüş. Yüzme bilmeyen adam göle bir batıp bir çıkıyor, imdat diye bağırıyormuş.

Herkes yardımına koşup:

— Ver elini, ver elini, diye el uzatıyormuş ama adam boğulacak, kimseye elini vermiyor.

Hoca hemen gölün kıyısına gelip boğulan adama eğilerek:

— Be adam, demiş, boğulup gideceksin, al elimi!
Adam, Hoca'nın eline iki eliyle öyle bir yapışmış ki neredeyse Hoca'yı sağlığında rahmete kavuşturacakmış.

Su tulumuna dönen adamı ters çevirip sırtına vururlarken, Hoca'ya:

— El uzatan çok oldu ama, demişler, neden yalnızca senin elinden tuttu?
— Siz onun ne kadar pinti olduğunu bilmezsiniz, demiş, Hoca. O sadece almasını bilir. Ben "Al elimi." dedim de ondan tuttu; siz "Ver elini." dediniz... Pinti bu ölür de vermez! Ölürken bile hesap yapar!

Ördek Çorbası

Hoca efkar dağıtmak için Akşehir Gölü sahiline şöyle bir açılmış. Tebdili mekan iştah açar derler, doğrudur, göl havasından olacak, iyiden iyiye acıkmış. Çıkınında öküz gönüne dönmüş ekmek kırıntılarından başka yiyecek de yok. Islatmadan yemek mümkün değil. Ekmeği göle banıp yemeye başlamış.
Hoca'yı uzaktan izleyen bir çoban dostu, ne yaptığını sormaz mı?

Hoca, Akşehir Gölü'nde serinleyen ördekleri ima ederek:

— Ne yapayım, demiş, ördek çorbası içiyorum!

Pamuk Tarlası

Hoca'nın her zaman tıraş olduğu berber vefat edince, bari demiş, halefine tıraş olayım. Adamcağız usturayı her vuruşta Hoca'nın yüzünü kesiyor, kestiği yere pamuk yapıştırıyormuş.

Hoca, berberin elini, yüzünden uzaklaştırıp kapıya doğru yürüyünce adam:

— Hoca'm, demiş, nereye gidiyorsun, yansı kaldı?

Hoca, kapıdan çıkarken:

— Pamuk ektiğin yerin karşısına, demiş, keten ekmeye gidiyorum.

Papaz Sorgusu

Bir gün, Akşehir'e üç papaz gelmiş. Hoca da kadı olarak onlara misafirperverliğimizi göstermek istemiş. Ye-mekler yenilmiş, kahveler içilmiş. Papazlar, akılları sıra Hoca'yı imtihan etmeye başlamışlar.

En yaşlı olanı sormuş:

— Dünyanın, ortası neresidir?
— Eşeğimin, demiş Hoca, ön sağ ayağının bastığı yerdir!

Papaz hınzır hınzır gülerek:

— Nereden anladın, deyince, Hoca kendinden emin:
— İnanmıyorsan ölç, diye, karşılık vermiş.
Hoca'nın aklına hayran olan yaşlı papaz, sözü gencine bırakmış.

Genç papaz, Hoca'ya sormuş:

— Gökyüzünde kaç yıldız var?

Hoca gayet sakin:

— Eşeğimin sırtındaki tüy kadar!
Papaz, olmaz öyle şey diyecek olmuş.

Hoca:

— İnanmazsan otur say, demiş.
Hikaye bu ya, o papaz da çekilmiş aradan.

Aklında tüyler ve yıldızlar uçuşadursun, sözü üçüncü papaz almış:

— Söyle bakalım Hoca, sakalımda kaç kıl var?

Hoca, içinden papazın sakalına dair ne düşündü bilinmez ama; cevabı vermekte gecikmemiş:

— Eşeğimin kuyruğundaki kadar!
— Nereden biliyorsun Hoca, diyecek olmuş üçüncüsü.

Hoca gülümseyerek:

— İnanmıyorsan, demiş, bir senin sakalından, bir onun kuyruğundan çekelim. Eksik fazla çıkarsa bu kavuk sizin olsun!
Hoca, papazları şehir dışına kadar uğurlamış.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Nasreddin Hoca Fıkraları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 23:10

Parayı Veren Düdüğü Çalar!

Hikaye bu ya, Hoca, eşeğiyle Akşehir sokaklarında düdük satmaya başlamış.
Düdüğü çok seven çocuklar, kapış kapış düdük alıyormuş.

Bir gün pinti bir komşusu:

— Hoca, demiş, şu düdüklerinden bir tane ödünç ver de bizim çocuk hevesini geçirsin.

Hoca yarım ağızla cevap vermiş:

— Parayı veren düdüğü çalar!

Peşin Paraya Gülmek

Nasreddin Hoca bir ahbabından borç almış. Elde avuçta olsa Hoca hemen ödeyecek ama yoksulluğun iki gözü de kör olsun. Daha vadesi gelmeden adam alacağı için Hoca'nın kapısını aşındırmaya başlamış.

Bir böyle, iki böyle derken yine bir gün adam borcunu istediğinde:

— Şu anda yok ama, demiş, çok yakında ödeyeceğim.

Böylesi düşman başına, adam yüzsüz mü yüzsüz:

— Söyle Hoca, ne zaman vereceksin, kimden bulup vereceksin!
— Evin önüne çalı ektim!
— Niye?
— Koyun sürüsü geçerken yünleri çalıya takılacak.
— Sonra?
— Bizim hatun bu yünleri toplayacak, yıkayacak, tarayacak, eğirecek, dokuyacak, ben de götürüp satacağım.
— Eee?
— Ne e'si be adam, sordun ya, senin paranı o zaman öyle ödeyeceğim.

Buna kim gülmez; adam da kasıklarını tuta tuta gülünce Hoca:

— Gidi halden bilmez, demiş, peşin parayı gördün ya gül bakalım!

Pınar Başında uyudum

Nasreddin Hoca Akşehir'den Sivrihisar'a giderken, bir ahbabına uğrayıp yorgunluk gidermek istemiş. Ev sahibiyle neredeyse Akşehir'den, Sivrihisar'dan, hatta memleket meselelerinden konuşmuşlar. Ancak, bir türlü Hoca'nın derdine çare olacak söze sıra gelmiyormuş.

Yatmaya yakın ev sahibi:

— Hoca'm, demiş, susuz musun uykusuz musun?

Açlıktan midesi yapışan Hoca bu söze ne dese beğenirsiniz:

— Yolda bir pınar başında yeterince uyudum!

Pintinin Sorusu

Kendini bilmez, pinti ve gevezenin biri, aklı sıra Hoca'nın açığını yakalamış gibi sormuş:

— Parayı neden bu kadar çok seviyorsun, Hoca'm?

Hoca, içinden, bu soruyu başkası sorsa batmaz ya deyip tutamamış dilini:

— Senin gibilere avuç açmamak için!

Rahmetten Kaçmıyorum

Yağmurlu bir havada Hoca'mız camdan dışarıyı seyrederken Kara Külah'ın koşar adım eve doğru geldiğini görmüş.

Pencereyi açtığı gibi:

— Utan, demiş, Allah'ın rahmeti bu, ne diye kaçıyorsun?

Etme bulma dünyası ya, gel zaman git zaman aynı durum Hoca'nın başına gelmiş. Bardaktan boşanıyor mübarek. Hoca bir an önce ıslanmadan eve ulaşmanın telaşındayken, Kara Külah pencereyi açıp:
— Hoca, demiş, hani ne oldu; Allah'ın rahmetinden kaçılmaz diyordun?
— Ben sen miyim, demiş, Hoca, hem ne kaçması, telaşım o rahmete basmamak için benim!

Renkli Bilmece

Münasebetsizin biri yumurtayı avucunun içine aldıktan sonra güya Nasreddin Hocamıza bilmece sormak istemiş:

— Hoca'm, demiş, avucumdakini bilirsen, sana piyaz yaparım. Bak, ipucu da vereyim; içi san, dışı beyaz.

Hoca ne dese beğenirsiniz:

— Bunu bilmeyecek ne var; turpu soymuşlar, içine havuç koymuşlar!

Rüzgar Dolması

Her zaman eşeğe binecek değil ya Hoca, bir gün de deveye binmiş gidiyor, bir yandan da azığı olan kavrulmuş unu yemeye çalışıyormuş. Torbadan unu avucuna alıp ağzına götürürken, rüzgar denen mübarek, o benim nasibim, diye, unu savuruyormuş.

Karşıdan gelen bir ahbabı:

— Hoca'm, ne yiyorsun, dediğinde, Hoca:
— Görmüyor musun, demiş, rüzgar dolması yiyorum.

Sağım Solum Görünmüyor

Nasreddin Hoca bir talebesiyle seyahate çıkmış. Ge-ceyi geçirmek için bir hana yerleşmişler.

Hoca kan uykuda iken talebesi, Hoca'yı uyandırıp:

— Hoca'm, demiş, hacet gidereceğim; sağında mum olacaktı verir misin?
— Yahu kardeş, demiş, Hoca, bu karanlıkta sağımı solumu ben nereden bileyim!

Sağlığında Dinlemezdi Ölünce de Dinlemez

Hoca'nın kadılığında, şehrin subaşısı ile aralarına kara kedi girmiş. Kara kedi dediysem o cinsinden değil. Subaşı verdiği sözü tutmayınca Hoca da bütün köprüleri atmış. Hasılı birbirlerini pek sevmezlermiş. Takdir bu ya, önce subaşı Hakk'ın rahmetine kavuşmuş. Cenazeyi kıldırmak da bir ucundan tutup kaldırmak da Hoca'ya kalmış.

Cemaat, Hoca'ya:

— Mübarek adam, ne bekliyorsun, telkin ver de evimize dağılalım, dediğinde, Hoca:
— Nafile, demiş, subaşı beni burda dinlemiyordu, orda hiç dinlemez!

Sahibinden Belli

Nasreddin Hoca'ya takılmayı seven biri:


— Hoca'm, demiş, hayırlı olsun, senin eşek kadı olmuş!

Hoca muzipçe gülümsemiş:

— Çok şükür. Eşeğim bile vaazımı can kulağıyla dinleyince kadı oldu!

Sahte Binici

Bir gün Hoca'nın yolu bir hana düşmüş. Handakiler koyu bir sohbete dalmışlar. Memleketin sayılı binicileri anılarını anlatıyormuş.

Hoca bu, o da kendini bu coşkulu sohbete kaptırıp anlatmaya koyulmuş:

— Timur, bir gün yanında azgın mı azgın bir Arap atı ile çıkageldi. Atı yarına eyerleyin, diye buyurdu.

Lakin neredeyse on asker ehlileştirmeye çalıştıysa da bir türlü yola getiremedi. Dayanamadım, yardım edeyim, dedim.
Hoca lafını sürdürürken, hana çok iyi tanıdığı biri girivermesin mi?...

Hoca, ne yapsın, sözünü tamamlayıvermiş:

— Arap atı bu, tabi ben de dizginleyemedim!

Salı Namazı

Hoca, cüppeyi giyinmiş, sarığı sarınmış, Karakaçan'a binmiş giderken, bir ahbabı:

— Hayrola Hoca'm, demiş, nereye böyle?
— Cuma'ya gidiyorum!
— Nasıl olur, bugün salı!

Hoca, Karakaçan'ı gösterip:

— Bu emektarın işi belli olmaz, demiş, ancak yetişi-rim!

Sana Göre Hava Hoş

Uyku tutmadığı bir gece, Hocayla karısı, camın önünde dışarıyı seyrederken, iki hırsızın kapı önünde dolandığını görmüşler. Hoca kulak kesilince duyduğundan dehşete kapılmış; tüyleri diken diken olmuş.

Adamlar sesli sesli plan yapıyormuş:

— Şimdi kapıyı çilingirle açarız, sen Hoca'yı hançerle öldürürsün, ben karısının ağzını bağlarım, oğlağı bir güzel afiyetle yeriz, yükte hafif pahada ağır ne varsa, kadınla birlikte götürürüz...
Bu fısıldaşmayı duyan Hoca yüksek perdeden öksürünce hırsızlar kaçmış.

Karısı:

— Ne o Hoca, demiş, korkudan öksürük mü tuttu?
— Sana göre hava hoş, demiş, Hoca, olan oğlakla bana olacaktı?

Sana Vade Vereyim...

Hoca'nın müsrif mi müsrif bir ahbabı varmış. Şu gün öderim, diye borç alır, günü geçtiği halde ödeyemezmiş. Böyle böyle Hoca'dan epeyce borç almış.

Bir gün yine:

— Hoca'm, demiş, vade ile biraz borç versen...

Hoca:

— Kusura bakma, demiş, borç veremem ama istediğin kadar vade verebilirim!

Sana Gidince

Hoca'nın karısı gebeymiş. Doğum yaklaştı ya, her gün her gece:

"Sancım geldi" diye yaygarayı koparıyormuş. Hoca tam hekime gideceği zaman ise: "Yok yok geçti!" diyerek Hoca'yı başından ayırmıyormuş. Sancı geldi, sancı gitti meselesi Hoca'nın canını iyiden iyiye sıkmış. Yine bir gün gece yarısı sancısı tutmuş. Hoca telaş içinde doktora koşturacağı zaman, yine "Sancım geçti" demez mi hekimin yolunu tutan Hoca:
— Bizim hatun az önce sancılanmıştı ama geçti, demiş, sakın ola bize geleyim deme!

Kavuğun Kerameti

Adamın biri, Nasreddin Hoca'ya bir gün, artık Grekçe mi, Frenkçe mi, Süryanice mi bilinmez, Hoca'nın yazısından anlamadığı bir kitap getirmiş.

Hoca kitabı karıştırmış, adama geri verirken:

— Bunu ben bilmem, demiş, git bir de Sarı Saltuk'a sor!

Adam ayrılırken Hoca'ya ne dese beğenirsiniz:

— Bir de Hoca olacaksın, başındaki kavuktan utan!

Hoca, kavuğu çıkardığı gibi arkadan adamın başına geçirip:

— Be boşboğaz demiş, keramet kavuktaysa, al, sen oku!

Sangın Kusuru

Nasreddin Hoca sarığını sarınmak için epeyce uğraşmış; kan ter içinde kalmış. Ne kadar uğraştıysa ucunu arkaya getirememiş. Şart olsun seni satanın sarık, dediyse de sarık bu, söz yemin dinler mi? Şart olmuş ve san-ğı aldığı gibi Akşehir'in pazarına çıkmış.

Neyse, bir müşteri sarığı alacak olmuş. Hoca:

— Yine al da, demiş, söylemedi deme, bu sanık hem suçlu hem kusurlu, ucu arkaya gelmiyor!

Sayılı Eşek

Hoca, tarla karın doyurmuyor, ne iş yapsam sermayeyi kediye yüklüyorum, deyip eşek satmaya niyetlenmiş. Elinde ne var ne yoksa satıp Konya'ya eşek almaya gitmiş. On tane eşek alıp birine binerek yola düşmüş. Sermaye bu ya, yolda, aman kaybolmasın diye ikide bir eşekleri sayıp duruyormuş. Ağacın gölgesinde sayarken 10, yolda giderken 9 eşek çıkınca Hoca'nın keyfi kaçmış. Bakmış ki eşeğe her binişinde bir eşek eksik çıkıyor, yayan gitmeye karar vermiş.
Akşehir'e on eşeğiyle vardığında, yayan yürümekten ayaklarının altı su topladığından ayakta zor duruyormuş.

Hoca'yı bu halde görenler:

— Hayırdır Hoca'm, demişler, eşeklerine kıyamadım mı?

Hoca ne dese beğenirsiniz:

— Sermaye göz önünde olmayınca azalıyor!

Sen Değirmen Der misin?

Hoca Konya'da dolaşırken görmüş ki büyük mü büyük, heybetli mi heybetli bir bina yapılıyor. İnsanlar karınca misali çalışıyor.

Hoca çalışmayı hayran hayran seyre-derken boşboğaz işçilerden biri Hoca'ya:

— Burada ne arıyorsun, demesin mi!

Hoca gayet sakin:

— Binaya bakıyorum, demiş, ne ola ki?

Adam, bıyık altından gülerek:

— Değirmendir! deyince,

Hoca:

— Herhalde, demiş, değirmende çalışan hayvanlar da değirmen kadar büyük oluyor!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Nasreddin Hoca Fıkraları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Ara 2010, 23:11

Sen Seçtin

Bir gün Hoca, eşeğine binmiş, Akşehir'in uzağındaki bir köye gitmeye niyetlenmiş. Niyetlenmiş ama allayıp pulladığı, her daim nazladığı eşeği, yoldaki eşek terslerini koklamaktan bir türlü ilerlemiyormuş. Yolun bir sağ yanına bir sol yanına derken, Hoca'ya çekmedik çile bırakmamış. Bari yol kenarındaki otlara boyun uzatsa, Hoca gam yemeyecek.
Hoca, indiği gibi, eşeğin kokladığı pisliklerden hayvanın torbasına doldurmuş. Bir ağaca bağlayıp torbayı da eşeğin boynuna takmış. Takmış ama, her defasında eşek torbayı boynundan fırlatıp atıyor.

Hoca eşeğe kükremiş:

— Seni gidi köftehor, yemeğini sen seçtin, ne diye yemiyorsun!

Sen Yüzme Bilirsin

Hikaye bu ya, Hoca'nın, biri geçkince diğeri genç ve güzel iki karısı varmış.
Bir gün ikisi birden sormasın mı!
— Akşehir Gölünde kayıkla gezerken kayık devrilse, önce hangimizi kurtarırsın?

Hoca, ikisini de süzdükten sonra geçkin olana:

— Hatun, demiş, sen biraz yüzme bilirsin, değil mi?

Seni Azrail Beğensin

Nasreddin Hoca hastalık yüzünden yatağa öyle bir mıhlanmış ki ölüm korkusu aklından çıkmaz olmuş.

Baş ucunda bekleyen karısına:

— Hatun demiş, tak takıştır, sür sürüştür, giyin kuşan yanıma gel.
— Düğüne mi gidiyoruz ayol, demiş, kansı, sen yatak-tan bile kalkamıyorsun!
— Yok, demiş Hoca, öyle değil, Azrail gelmek üzere, geldiğinde belki seni beğenir de...

Senin Fil Yalnız Kalmasın

Aksak Timur, Akşehir'e gelirken yanında bir de erkek fil getirmiş. Pil bu, bağ bahçe tanımıyor, önüne gelen yeri talan ediyormuş. Bununla kalsa iyi, Akşehirliler fili beslemek için ambarda, kilerde ne varsa tüketmişler.

Bakmışlar böyle olmayacak, Hoca'ya:

— Aman Hoca'm, demişler, Hünkar seni dinler; bir konuş da şu fil belasını başımızdan alsın.
— O zaman demiş, Hoca, toparlanın, o aksak mendebura derdimizi birlikte anlatalım.
Hoca önde, Akşehirliler arkada, huzura çıkmak için yola düşmüşler. Otağın kapısına gelindiğinde Hoca arka-sına bakmış ki in cin top oynuyor. Bir Allah bir kendisi! Ben yapacağımı biliyorum, diyerek huzura çıkmış.

Timur sormuş:

— Hayırdır, Hoca, yine ne istiyorsun?
— Hünkarım, demiş Hoca, Akşehirli sizin fili çok sev-di; ancak yalnızlığına üzülüp duruyor, ferman buyursanız da yanına bir de dişi fil getirseler.

Timur memnun:

— Çok yaşa Hoca, demiş, bunu nasıl düşünemedim. Var git müjdeyi hemen ver.

Hoca, otağın kapısından çıkınca, sağa sola saklanan Akşehirliler etrafını sarmışlar:

— Müjde bekleriz Hoca, fil ne zaman gidiyor?

Hoca müjdeyi vermiş:

— Alın size müjde, dişisi de yarın geliyor!

Sesi Yarın Çıkar

Hoca ile öğrencisi İmad, gece evlerine dönerken, hırsızların bir kapının demirini kesmeye çalıştığını görmüşler.

İmad:

— Hoca'm, demiş, bu adamlar böyle ne yapıyor?
— Rebap çalıyorlar, diye cevap vermiş Hoca.

İmad:

— Hayret! Hiç sesi çıkmıyor, deyine Hoca sessizce cevap vermiş:
— Onun sesi yarın çıkar.

Sığırcık Yavrusu

Hoca, eşiyle dostuyla evde oturmuş yarenlik ederken, oğlu, elinde patlıcanla içeri girip:

— Baba bak, demiş, gözü açılmadık sığırcık yavrusu!

Hoca dostlarına dönüp:

— Vallahi, ben öğretmedim, demiş, çocuk kendisi bulmuş!

Sonra Karışmam

Bizim Hoca'ya, rüyasında komşu kadınlar kız istiyorlar, düğünü yazın yapalım, güzün yapalım hesabı yapıyorlar; hani, Hoca da kızı beğense bari, ne gezer, çare yok adamcağızı ikinci kez evlendiriyorlar... Derken Hoca'nın uyanmasıyla yataktan fırlaması bir olmuş.

Hemen karısını uyandırmış:

— Kalk hatun, demiş, beni zorla evlendiriyorlar; sonra karışmam!

Sözünün Eri

Gençliğin faziletlerinden bahsedildiği bir sırada, Hoca' dan yaşça genç birisi, Hoca'ya yaşını sormuş.
— Kırk, demiş, Hoca.

Aradan üç yıl mı geçmiş, beş yıl mı geçmiş, benzer bir sohbette aynı adam, aynı soruyu sorunca Hoca da aynı cevabı vermiş:

— Kırk!
— Etme Hoca'm, yıllar önce de kırk demiştin diye itiraz edecek olmuşlar.

Hoca bu, hiç altta kalır mı:

— Söz bir Allah bir; bilirsiniz Hoca sözünün eridir!

Sudan Çıkmış Yunus

Hoca, balık tutmaya merak sarmış.

Hanımı:

— Sen bozkır çocuğusun Efendi, ne anlarsın sudan balıktan, dese de Hoca dinlemiyor, eşeğine atladığı gibi gölün yolunu tutuyormuş.
Bir gün yine balık tutmaya çabalarken, dengesi bozulup göle düşmüş. Yüzme bilmediğinden derin sularda debelendikçe batıyor, çırpındıkça batıyormuş. Neyse ki çevredekiler yetişip kurtarmışlar.
— Hoca'm, demişler, göle düşmek, eşekten düşmeye benzemez!

Islak sıçan kesilen Hoca kendi kendine söylenmiş:

— Fani dünyada Yunus olmayı beceremedim. Bari Yunus balığı olayım dedim; onu da elime yüzüme bulaştırdım!

Sus

Hoca, latife olsun diye komşusunun kazını kavuğunun içine saklamış.

Onlar kaz arayadursunlar; Hoca, aman kaz boğulmasın, bir bakayım dediğinde kaz hazretleri "sus" diye ses çıkarmasın mı:

— Vay köftehor, demiş Hoca, ben ona söyleyecekken o bana söylüyor!

Tann mı Kul mu Paylaştırsın?

Nasreddin Hoca, çocuklarla çocuk olan birisi ya, bazen büyüklük yapar onları sevindirirmiş. Bir gün bağdan gelirken çocuklar etrafını çevirmişler. Hoca da ceviz tor-basını olduğu gibi ortalarına atmış. Çocuklar hep birden torbanın üstüne atılmışlar. Beş on adım gitmeden, bir kavga, bir gürültü.

Ne olacak canım, çocuklar ceviz kavgası yapıyor diye yoluna devam edecekmiş lakin:

— Hoca'm, diye bağırmışlar, cevizi sen paylaştır!
— Tamam paylaştırayım da, demiş Hoca, Tanrı paylaştırması mı olsun bu, kul paylaştırması mı?
Hep bir ağızdan cevap vermişler!
— Tanrı paylaştırması!
Hoca cevizleri yeniden torbaya doldurmuş. Gözünü kapayıp eline ne geldiyse, kimine üç, kimine beş dağıtmış. Eee, torbada ceviz kalmayınca, kimine de hiç dağıtmış.
— Hoca'm, demişler, bu nasıl adalet böyle? Kimine az, kimine çok, kimine yok!
— Hoca, Tanrı bu, demiş; kimine yağdırır, kimine baktırır. Hikmetinden sual olunmaz. Hem, demiş, torbayı biriniz kapsaydı şimdi toz olmaz mıydı?

Tann Misafiri

Akşehir'de dolaşan, ne yaptığını, nerede yatıp kalktığını kimsenin bilmediği bir oğlancağız varmış. Sicili de ahvali de hani pek beyaz değilmiş. Hırlı gürlü birisiymiş.

Gecenin bir yarısı Hoca'nın kapısını çalıp:

— Efendi, Tann misafiriyim, demez mi!

Hoca gayet sakin:

— Yanlış kapıyı çaldın evlat, demiş, misafir Tanrının misafiri de ev Tanrı'nın evi değil!

Tann'nın Laneti Benim Üstüme!

Konu komşu toplanmış, Hıdırellez ziyafetinde neler yapacaklannı konuşuyormuş.

Herkes bir ağızdan:

— Yaprak sarması benim üstüme!
— Tandır benim üstüme!
— Kaymaklı baklava benim üstüme! derken, Ho-ca'dan ses seda çıkmadığını fark etmişler.

Sormuşlar:

— Hoca'm, sen ne getirirsin? Hoca cevap vermiş;
— Böyle bir ziyafetten zamansız ayrılırsam, Tann'nın laneti de benim üstüme!

Tarifi Bende

Hoca'nın canı ciğer çekmiş.

Ciğerciden ayrılırken de adama:

— Hasıl lezzetli olur, demiş, bunu nasıl pişireyim?
Adamcağız erinip üşenmeden bir ciğer yemeği tarifi yazıp Hoca'nın eline tutuşturmuş. Hoca elinde ciğer, ağzı sulana sulana evin yolunu tutmuşken, bir çaylak elinden ciğeri kaptığı gibi havalanmaz mı? Gökyüzüne

bakıp uzaklaşan çaylağın ardından, elini sallayarak avazı çıktığı kadar bağırmış:

— Ağız tadıyla yiyemeyeceksin, tarifi bende!

Taş Hesabı

Masreddin Hoca, bir Ramazan günü evinin önüne oturmuş, bir çömleğe taşları tekrar tekrar sayıp koyuyormuş.

Muzip bir komşusu:

— Bu ne iş Hoca'm, seni gören taş değil mücevher saydığını sanır, deyince Hoca, Ramazan'ın kaçı olduğunu anlamak için çömleğe taş doldurduğunu söylemiş.
Muzip komşu boş durur mu?

Ertesi gün çömleğe gizlice bir avuç taş koyup, Hocaya sormuş:

— Hoca'm, mübarek Ramazanın kaçıncı günü?
Hoca hemen çömleğindeki taşları döküp saymaya başlamış. Saymış, saymış. Taşlar bir türlü bitmek bilmiyormuş. 150'ye gelince şaşırmış tekrar saymış, bu sefer 170 çıkmış.

Bakmış olmayacak, komşusuna:

— Bugün Ramazanın 62'si demiş.

Adam gülerek:

— Ne yapıyorsun Hoca'm, 30 günlük Ramazan ne zaman 62 oldu, deyince, Hoca:
— O benim hesabım, demiş, çömlek hesabına bak-saydın görürdün!

Taşıma ücreti

Masreddin Hoca, Akşehir pazarından haftalık alışverişini yaptıktan sonra bir hamal tutmuş. Hamal, Hocayı atlatıp küfeyle birlikte sırra kadem basmış. Tesadüf bu ya, Hoca, aylar sonra pazarda aynı hamalı görmesin mi? Aman görünmeyeyim diyerek telaşla saklanmış.

Eve gelip karısına durumu anlattığında kadın:

— Niye yakalamadın? deyince, Hoca ne dese beğenirsiniz:
— Bre akılsız kadın, ya benden bunca zamanlık taşıma ücretini isterse!

Tavşanın Suyunun Suyu

Bilirsiniz ya yine de anlatalım:

Hoca'ya bir köylü tavşan getirmiş. Rızkıyla gelen bu adamcağıza Hoca izzetü-ikramda bulunmuş, ağırlamış, evinde birkaç gün misafir etmiş.

Bir hafta sonra aynı köylü kapıyı çalıp:

— Hoca'm, ben sana tavşan getiren köylüyüm, demez mi... Hoca içeri buyur etmiş, sofraya da tavşanın suyundan yapılan çorbayı getirmiş.

Yine birkaç gün sonra tanımadığı iki kişi Hoca'nın evine gelip:

— Biz, demişler, sana tavşan getiren filancanın akrabalarıyız. Hoca onları da misafir etmiş.

Adamlara ikram ettiği çorba için:

— Bakın, demiş, bu tavşanın suyunun suyu!
Neredeyse, Hoca'ya tavşan getiren köylünün bütün akrabaları böyle böyle Hoca'ya misafir olmuşlar. Hoca da bu işten epeyce yılmış.

Bir gün yine saçı sakalına karışmış birkaç kişi kapısına dayanıp:

— Hoca, demişler, hani sana tavşan getiren bir köylü vardı ya, biz onun köyünden değiliz ama yakın köylüyüz, uzaktan da akraba sayılırız.
Hoca onları da misafir etmiş etmesine de önlerine birer kase su koymuş.
— Hoca, demişler, bu nasıl tavşan suyu?

Hoca hiç oralı olmadan:

— Bu, demiş, tavşanın suyunun suyunun suyu!

Tazıya Döner

Akşehir'in subaşısı cimri mi cimri, insafsız mı insafsız bir adammış.

Bir gün ne hikmetse Hoca'ya:

— Aksakal, demiş, şöyle ince belli, kuş gibi uçan, ayağına hafif bir tazı istiyorum senden!
Hoca, emektar çoban köpeği Çomar'ın boynuna tasmayı geçirdiği gibi soluğu subaşının kapısında almış.

Almış almasına da subaşı biraz öfkeyle karışık:

— Bu dağ iti ne zamandır tazı oldu, deyince, Hoca:
— Hele siz kabul edin, demiş, çok sürmez; tazıya döner!

Tek Ayaklı Kaz

Timur, bir gün Akşehir'e gelmiş. Hoca, Hünkar'a armağan olarak bir kaz kızartıp düşmüş yollara. Lakin, mübarek buram buram koktukça, midesi de kazınmaya başlamış. Daha fazla dayanamamış, kazın bir budunu afiyetle yemiş.
Aksak Timur, sofrasına gelen tek butlu kazı görünce köpürmüş, kendine hakaret saymış.
— Yahu Hoca, demiş, kazın öbür budu nerede?
Hoca ne yapsın? Yolda yedim dese olmayacak. Ne söyleyeceğini bilememiş. Gözü güneşin altında ayaklarını gizleyerek yatan kaz sürüsüne takılmış.
— Akşehir'de kazlar tek ayaklıdır, deyivermiş.
Timur, Hoca'nın yalan söylediğini anlamış anlamasına ama belli etmemiş. Biraz sonra davulların, dümbeleklerin çalmasını emretmesiyle, kızılca kıyamet kopmuş. Kaz sürüsü hep birlikte ayaklanıp oraya buraya kaçışmaya başlamış.
— Bak Hoca, demiş, Timur, Akşehir'in kazları dümbelek sesini duyunca iki ayaklı oldular.

Hoca'nın dilini tutması mümkün mü?
— Hünkar'ım, demiş, onca tantana senin için yapıl-saydı dört ayaklı olurdun!

Teke Burcu

Hoca'ya durup dururken hangi burçtansın diye sormuşlar:

— Teke, demiş Hoca.
— Kuzum Hoca, demişler, böyle bir burç da yıldız da yok.
— Olsun, demiş Hoca, çocukluğumda rahmetli annem senin burcun oğlak derdi, oğlak o zamandan bu zamana teke oldu!

Terbiye, Buzağı iken Verilir

Hoca'nın ineği buzağılamış. Buzağı serpildikçe Hoca'yı da canından bezdirmeye başlamış. Ahıra bağlasa ipinden kurtuluyor, kaşla göz arasında alıp başını gidiyormuş.
Bir gün yaramaz buzağı, Hoca'nın bahçede bin bir emekle yetiştirdiği ne kadar domates, fasulye varsa hepsini çiğnemiş, talan etmiş. Tabi, Hoca'nın da iyice sabrını taşırmış. Hoca, bastonunu kaptığı gibi ahırdaki ineği evire çevire dövmeye başlamış.
Hoca'nın hanımı şaşırmış kalmış. Hoca'yı sakinleştir-meye çalışmış.
— Yahu Efendi, ineğin ne günahı var da, hıncını on-dan alıyorsun. Suçlu bahçede.

Git, buzağı ile kozunu paylaş, deyince, Hoca:

— Yok hanım, demiş, suçun büyüğü inekte. Ağaç yaşken eğilir. Yavrusuna iyi terbiye verseydi, öyle orayı burayı talan etmezdi, elleme, bu inek bu köteği hak etti!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir