Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un Fethi Tarihçesi

Monografi şeklinde

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:26

9

Konstantiniyye fethi üzerinde daha o zamandan itibaren çeşitli sözler söylendi, ağıtlar yakıldı, değerlendirmeler yapıldı; Latin istilasıyla Konstantiniyye'nin mermerlerindeki kalp atışları sektelemeye başlamıştı zaten; damarlarındaki matem sancısının uğultuları geliyordu hakikaten de.
Fatih Sultan Mehmed Han'ın, hatırasına saygısızlık etmediği Bizans veya Doğu Roma, fetih toplarının gümbürtüsüyle girdiği sarhoşlukla, ancak kıyamette uyanabileceği bir şarabı içerek, hiçbir şeyden haberi olmadan sızan bir sarhoş gibi, kendi surlarının dibine düştü.

Elinden gelen bir şey de olamazdı, emir büyük yerden gelmiş, kaderi çizilmişti. Artık Bizans'a çadır olan sema, üzerlerine çökmüştü, zaten idarecileri uzun zamandan beri işlerini tam olarak akılla yapamamışlardı; 'şimdi ne olacak' sorusu hep sorulmuş, ama cevabı bir türlü tam olarak gelmemişti.
Çatık kaşlı hükümdarından kurtulan Bizans halkı, uzun soluklu ve ihtiyar devletlerinin kaydının düştüğünü, erguvan renkli mürekkeple mührünün basıldığını görüyordu. Uzun zaman Bizans'ın ihtiyar kadınları yokluk eğirdi, hezimet biçti, perişanlık giydi durdular. Kendisini besleyen ab-ı hayat kesilmiş, bekleyip durdukları Bizans Meryem'i de bir türlü gelmez olmuştu.
Bizans artık daralıyor; geniş göğü, altındaki kan ve tarih kokan yüzlerce gizli geçitlerinin içine hapsoluyordu. İdarecileri, akıllan zorlayan akılsızlılar içinde çırpınmak zorunda kalıyorlardı.
Bereket versin ki, İstanbul Osmanlıların sağlam ve temiz harmanında adeta eriyerek, Bizans çürükleri üzerinde yeni bir sürgün verip taze bir çiçek açarak; suyu tutmayan kalburlar misali, sözlerini tutmayan, özlerine güvenilmez Latinlerden kurtulmuş oluyordu.
Son imparator Konstantin hayatında pek fazla gün görememişti; zira muhteşem ve köklü devletlerin yıkılışlarında onların tahtına oturmak, 'elin bitli yorgam altında yatmak' gibidir, kimse o tahta oturmak istemez; o tahtı işgal edenlerin gözü yaşlı, gönlü kırık olur.

İmparator daha Mora'da iken, fazla kimsenin bilmediği, gizli sevda çektiği sevgilisine Osmanlı toplarının surlar üzerine fetih kaneviçeleri işlediği çatlaklar arkasından mektuplar yazdığından bahsedilir; güya ona bir keresinde içini dökerek demiş ki:

"Bizans'a kral mı oldum, yoksa Roma terekesinin paslarında boğulan hizmetçi mi oldum, belli değil. Zaten Murat hayatta iken, Mora'da gün yüzü görememiştim, o öldü; belki rahat ederim dedim; ama oğlu babasına rahmet okuttu. Roma ile Mora arasında gelip geçen ömrümü zifiri karanlık bir gece olarak kabul ediyorum, elimde bundan başka da bir şey kalmadı. Yıkılmış surların arkasında senin sevdanın ipinde, örümcek ağma yakalanmış bir sinek gibi, sallanıp durmaktayım."

Yine başka bir mektubunda şöyle demiş:

"Bizans'a İmparator olalı beri, çirkin bir maymuna makyaj yapan boyacı bir ustaya benzetiyorum kendimi... Bizans artık o kadar yaşlanmış ki, kimsenin öpüp koklamadan zevk alamayacağı kadar çirkin bir koca kan olmuş; öyle ki onu süslemek daha da çirkinleştiriyor. Ama Osmanlılar öyle mi; hükümdarları genç, devletleri genç, bizdeki eski ve iflah olmaz entrika hastalıkları onlarda yok. Bu büyük şehri Osmanlılara teslim olurken görmek benim için acıların en büyüğü olacaktır.
Osmanlı beni yakaladıklarında gözlerime mil çekmezler, öldürmezler, işkence etmezler; ama beni yaşatarak cehennem azabına sokarlar. Konstantiniyye'yi teslim etmiş bir kral olarak yaşamak acıların en büyüğüdür. Zaten Osmanlı affetse bile, nereye gideceğim ki? Mora'ya gitsem, artık orası onlarındır. Roma'ya gitsem; İmparator olarak gittiğimde ne oldu ki, böyle bir durumda gitsem ne olsun.
Öyle zannediyorum ki, henüz Bizans İmparatoru iken ölmek. İmparatorluğu kaybetmiş olarak yaşamaktan iyidir. Malazgirt'te Romen Diojen'in başına gelenleri öğrendikten sonra, hayatta kalmak ne olur sence. Onun halini düşündükçe, kendi ırkımdan nefret ediyorum."

Konstantiniyye halkının; Bizans surlarını artık ümitsizce, fakat kahramanca onarmaya başladıklarını tasvir eden mektubu ise, şöyle:

"Bunların surları onarması, coşkun bir sel önünden kumlan kurtarmak gibi bir şey her halde; veya, göz görmemiş, kulak duymamış top gülleleri surların üzerinde iki - üç defa patlayınca, o çok güvendiğimiz koca surlar; kaynar denizlere inen buz tepeleri gibi inip, çukurlan dolduruyorlar, gözlerime uyku girmiyor.
Sana çok yakında rakiplerim gelip; 'müjde, senin hasta sevgilin artık yok' derlerse, şaşırma; belki de böyle demeleri çok yakındır.
Çok sabrettim, ama artık sabra da gücüm kalmadı. Hasretle ağlamaktan kan çanağına dönen gözlerim artık bir şey göremez oldu.

Bugün, bu yer, yer yıkık surlar arkasında Bizans gibi azametli bir ölüm hastasının mezar işleriyle uğraşan İmparatorunda bir 'sevgili' telaşı olması, seni ne kadar çok sevdiğimi gösterir her halde.
Bazen sen de benim yanımda olsan, diyorum; ama benimle beraber olman senin için hiç de güzel olmayacak.
Bazen Bizans'ın surlara dayanıp müdafaa vaziyeti alan kızlarını görüyorum; onlar içinde sana benzeyen birini görünce, işte bu manzaraya dayanamıyorum.
Akşamlan sarayıma çekildiğimde istiyorum ki, şu saray protokolü olmasa, sen kendi elinle bana sofra hazırlasan, mumlan sen yaksan, sabaha kadar içip sarhoş olsam... Artık bu acı manzaraları ayık görmek beni yedi, bitirdi."
Derler ki: Fatih Sultan Mehmed Han İmparator'un yazıp da gönderemediği bu mektuplardan haberdar olmuş; İmparator'un kendisini bu kadar sevdiği kadını bulup, hatta onu Mora'dan getirterek teselli etmek istemiş; fakat İmparator'un bu gizli sevdalı sim. değil, onun adını bile bulmak mümkün olmamış. Ve güya bu şair ruhlu, kıymet bilir, eşsiz Sultan'ın hisleri kabarmış.

Sonra bazıları da; 'belki de İmparator hayatında bir kimseyi gerçekten sevemedi ama, meçhul bir sevgiliye gönül dilini çözdü, bir şeyler yazıp çizdi' demişler.
Fakat burada bir gerçek vardı ki; İmparatorun gönlü ve kalbi Konstantiniyye surlarının içinde değil, dışındadır. Bir tarafta İstanbul, İstanbul diye yanıp tutuşan Fatih, diğer tarafta 'suna'yı değil, dumanlı dağ başlarında 'dana'yı arayan İmparator... Konstantiniyye'nin kucağım kime açacağı belli.
İstanbul için önce sadece Fatih Sultan Mehmed Han en güzel sözleri söylemişti. Fetihten sonra edipler, şairler onu haklı buldular ve hep onu taklit ettiler; fakat bir farkla: artık İstanbul'la beraber bir Fatih de var... Bir hitabe;
"Ey Fatih; deryada kopan fırtınaya inat, atını deryaya sürdüğünde seyrettim seni; lodos, her ne kadar gemilerine hücum etti ise de, sen atını sürünce geri kaçıp, senin olmadığın bir yerde yakalayabildi gemilerini...
Kalyonları karadan yürüttüğünde, sen sevgiline kavuşmuştun zaten; baktın ki serin haliç taş ve zincir marifetiyle kilitlemişler, kızdın azgın deryaya, önüne katıp kovaladın.

Sonra gelip önden geçit vermeyen zinciri vurup arkadan paraladın. Bu top mermisinin sura değil, surun kalkıp mermiye çarpması gibi bir şey, böyle tersine çevrilmiş şeylerden zafer kazanan ilk hükümdar, galiba sensin.
Sen; önce dağ gibi setleri amansız hücumunla göçerttin; şiddetli zelzeleye tutulan başı dumanlı dağlar gibi döküldüler, 'fetih ordusu' denen coşkun selin önüne... Fakat sen bir şey öğrettin sur yıkabilecek kırattaki erlerine;
- Dağlar gibi setleri devrin, derin çukurlara yığın; ama atlarınızın nallan yığın, yığın ceset çiğnemesin, sakın!
Çağlar ötesinden, yani ruhlar aleminden ve hatta geçmişler; Cem'ler, Cemşid'ler, Firuz'lar, Kayserleri... Kabirlerinden toz - toprak olmuş başlarını uzatarak sordular;
- Ama nasıl, ne gibi?! Alın cevabınızı, işte;
- Medeni bir fetih; Konstantiniyye fethi gibi, daha doğrusu Mekke fethi gibi...

Ezan sesleriyle Dersaadet'e saadet getirdin ey Fatih; fakat çanlara merhamet ettin. İstanbul semalarından Allah'a yükselirken ezanlar, köhne kulelerinde inleyip durdu çan; ezanın gölgesinde. Bu zafer senin ey Fatih, ve torunlarının...

Ama bir şartla:

Bir elde adalet ve gayret, öbüründe yalın bir elmas kılıca ait kabza.
Bir gün ecelin gelecek belki, ey Fatih; ama bu senin ölümün olmayacak. Ben bugün temin ederim seni, 'Fetih ve Fatih' adalet çınarı gölgesinde, kıyamette beraber haşr olacak."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:27

Fetihten sonra İstanbul'da hummalı bir çalışma başladı; fetih ordusu Konstantiniyye'yi maddi ve manevi kirlerinden temizlemek için elinden geleni yapıyordu.
Daha önce burada kartelleşmiş ve Bizans içindeki entrika ve zafiyet havasından iyice beslenerek semirmiş olan melanet yuvalan bu müthiş fakat merhametli ordu tarafından darmadağın edildi.
İmparatorlara borç veren, kadın ve meze temin eden, uyuşturucu maddeleri imal ve pazarlamada m ahir bu adamlar, bazen İmparatorlardan bile güçlü olabiliyorlardı. Zira İmparatorların bunlara hep ihtiyaçları olurdu; kim hangi maddeyi kullanır, neyi içince ne kadar sarhoş olur; kim, kiminle, nerede, neyi paylaştı, saray kadınlarının sırlan nelerdir...
Bir devlet adamı düşünelim ki, ellerinde her türlü mel'un maddeyi ve bilgiyi tutanların hem ortağıdır, hem de esiri; rakiplerini yenebilmek için, boynuna kement takanlara ihtiyacı vardır. Böyle bir kimsenin, kendi çekindiği ve muhtaç olduğu zalime karşı mazluma yardım etmesinin imkanı var mıydı?
Ancak bu yeni gelenler hiç öyle değildi; bu keskin palaların, bu palabıyıklı delikanlıların hiç de şakaları yoktu. Daha ilk günlerden itibaren en zavallı ve mazlum olanlar, zalimler karşısında kendilerini bu kadar güçlü hissetmişlerdi. Artık adalet aramada korkuları yok; dilerlerse papazlarına gitsinler, dilerlerse kadılara. Müslümanlara bir mahkeme kapısı, diğerlerine iki...

Subaşı'nın adamları Fatih Sultan Mehmed Han'ın huzuruna perişan halde bir keşiş çıkardılar, başlarındaki çavuş dedi ki:

"Sultanım; bu bir keşiş, zindana kapatılmış olarak bulduk."
"Ne yapmışlar böyle bu zavallıya?"
"İşkence etmişler, çok bitkin ve perişan haldeydi."
Keşişi hemen yakınına oturtan Fatih Sultan Mehmed Han, ona merhamet nazarlarıyla bakarak sordu;
"Söyle bakalım, neden işkence ettiler sana?"
"Efendim, sizler Konstantiniyye surlarına dayanınca, İmparator beni çağırdı ve; 'Türkler şehri alacaklar mı?' diye sordu."
"Siz ne cevap verdiniz?"
"Ben fakir de, gördüklerime ve okuduklarıma dayanarak; 'evet, alacaklar' dedim."
"Ama haklı da çıktın, ee?
"Onlar da bana mükafat olarak böyle işkence ettiler." Fatih Sultan Mehmed meraklıydı;
"Bir soru da ben sana sorayım; Konstantiniyye bizim elimizde kalır mı?"
Keşiş, karşısındaki merhametli sultanın samimiyetine güveniyordu, açık konuştu."
"Efendimiz; sizdeki ve sizin askerinizdeki bu dürüstlüğe, yaşayışınızdaki temizliğe bakarak; buranın sizin elinizde çok uzun zaman kalacağına hükmedilebilir."
"Sonra?!"
"Sonra, sizin aranızda da fitne, fesat, bozgunculuk artar, insanlar sırf kendi menfaatlerini düşünmeye başlarlarsa, İstanbul sizin elinizden de çıkabilir."
Bu defa Fatih Sultan Mehmed Han ellerini kaldırarak, sanki çağlar ötesini ufuklardan seyrederek dedi ki;
"Dilerim ki bunu yapanlar Allah'ın kahr u gazabına uğrasınlar!"

"Byzantium, Nea Roma, Konstantinopolis, Çarigrad, Konstantiniyye adlarının yerini artık Dersaadet Deraliyye, Mahrusa... Veya İstanbul gibi isimler alırken, normal bir hükümdardan beklenen; zafer kazanarak girdiği bu dünya incisi şehirde kendisine saraylar inşa etsin, zevke, safaya dalsın, düşmanlarım ve rakiplerini kahretsin... Veya kendisine tampon olarak devletçikler oluşturup, dünya çapında fitneler kaynatarak kendi rahatını ve emniyetini temin etsin.

Hatta zaferinden sonra intikam hissiyle Çandarlı Halil Paşa'yı aşağılasın, kendisi ile aynı fikirde olan paşalarım ve diğerlerini aleme ibret olarak yüksek makamlara getirip servetlere gark etsin...

Hayır, hayır Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul'da bir ay bile kalmadan Edirne'ye hareket etti ki, bu durum Edirne ahalisinin aklına Efendimiz'in Mekke'yi fethi hadisesini getirmişti:

Medineliler, Mekke fethinden sonra Peygamber (sas) in artık Medine'ye dönmeyeceğini düşünmüşlerdi; fakat öyle olmadı; onların tabiriyle vatanım bırakıp, Medineli arkadaşlarının gönüllerini fethederek, yine onların yanına geldi, büyük bir vefa örneği gösterdi.
Esasen Fatih Sultan Mehmed Han'ın Edirne'de de duracak hali yoktu; zira şunu çok iyi biliyordu ki, Çandarlı Halil Paşa külliyen haksız değildi; Avrupa kuşatma esnasında gelmediyse, ondan sonra da gelmeyecek değildi; mutlaka geleceklerdi.

Hatta bu fetih her ne kadar koca İslam aleminde ta Güney Hindistan'da Behmeni sultanına varıncaya kadar hususi elçi heyetler gönderilerek tebrik edilmişse de, hatta Mısır ve Suriye'de halk tarafından büyük bir sevinç ve coşkunlukla karşılanmışsa da; ne Karamanoğlu, ne Akkoyunlu ve ne de Mısır Memlukleri neticeden pek memnun değillerdi. Kimbilir saraylarda neler konuşuyorlar, ne planlar hazırlıyorlardı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:28

10

Memluk sarayı her zamanki gibi büyük gailelerden uzak, elastikli bir siyasetle sırtını Nil vadisinin bereketli topraklarına dayamış, dünyanın asıl kavga sahasından uzakta bulunurken, diğer taraftan dünyanın en mukaddes üç şehri olan Mekke, Medine ve Kudüs'ü de uhdesine almıştı.
Bunların üzerine bir de Bağdat Moğollar tarafından tahrip edilince Abbasi sülalesinden olan zevatı Mısır'a getirmiş, her ne kadar hakiki manada bir halifelik yapamazlarsa da, en azından hutbe buradaki Abbasi halifesi adına okunmaktaydı.

Bütün bu meseleleri kendileri de iyi bildiklerinden; Konstantiniyye fethi gibi çok değerli bir müjdeye siyasi olarak yeterince sevinemiyorlardı; mecliste ilk sözü Sultan Çakmak aldı:

"Osmanoğlu Konstantiniyye fethini başardı; bu elbette bizleri sevindirir, ama söyleyin bakalım; bundan sonra neler olur?"
"Sultanım, bundan sonra Haşmetli Memluk devleti bana göre rahat yüzü göremez; zira Osmanlılar şu ana kadar bizimle uğraşmadı iseler, bundan sonra da bizi rahat bırakacak değillerdir."

"Mesela ne yaparlar?"
"Efendimiz, akıl da bunu gerektirir ki, yer yüzünde hangi İslam devleti büyükse. Hilafetin yükünü de, mukaddes beldelerin yükünü de üzerine almak ister. Kim olsa böyle düşünür. Osmanlılar şimdiye kadar zayıf değillerdi; fetihten sonra ise, dünyanın en büyük iktisadi ve siyasi gücü haline geldiler. Bundan sonra onların elinden ne Karadeniz kurtulur, ne de Akdeniz."
"Bu kadar olur mu?"
"Sultanım, onlara karşı en fazla karşı koyacak olan devlet Venedik'tir. Onun elinden Karadeniz ve sonra Akdeniz adalan gider de, ticaret tamamıyla ellerinden çıkarsa, ne yapabilirler?"
Orada hazır bulunan ve Kölemen beyleri soyundan olan bir zat şiddetle itiraz etti;
"Yani Osmanlıların en kuvvetli devlet olduğunu mu ima ediyorsun?"
"Efendim, ima etmiyorum; burası bir meclis, ben de fikrimi söylüyorum. Sizce Konstantiniyye'yi fethetmek, zayıflığı mı ifade eder acaba?"
İlmine, irfanına, yiğitliğine güvenilir başka bir alim söz aldı;
"Efendiler, lütfen kendinizi bu şekilde içinden çıkılmaz tartışmalara sokmayınız. Evvela şunu biliniz ki. Memluk topraklarının esasını teşkil eden Mısır ve Suriye'de halk ve alimler Osmanoğluna kopmaz şekilde kalben bağlıdırlar. Elbette ki Mısır'da bulunan haşmet ve saltanat bunu kabul edemez; anlayışla karşılamak gerekir. Bununla beraber şunu da unutmamak gerekir ki; Oğuz Han torunları ta Malazgirt sahrasındaki zaferlerinden beri Konstantiniyye fethine kadar hep en cehennemi olan sahalarda bulundular, ellerinden kılıç düşmedi, at üzerinden inemediler, kaç tane sultan harp meydanında kaldı veya seferde boğuldu, veya sorayım; kaç tanesi başı yastıkta rahat ölebildi. Bütün bunlara ilaveten dört milyona yakın da şehit verdiler ki, bunu da sizlerin huzurlarınızda insafa sunuyorum.
Selçuklulardan itibaren Haçlı seferleri esnasında önce Anadolu'da ve sonra Avrupa'da akan seller gibi haçlılann karşısında idiler. Beşer havsalasının üzerindeki bu kahramanlığı ve fedakarlığı bütün bir İslam dünyası olarak hep seyrettik; kaybetti iseler, kendimiz hakkında endişe ettik. Kazandı iseler, tebrik ettik ama, şimdi olduğu gibi kendimiz hakkında şüphelere başladık.

Haşmetli sultanımız Çakmak beni mazur görsünler, ama biz Selçukoğulları ve onların gerçek varisleri olan Osman oğullarını bu şekilde görmek zorundayız. Tabii ki onların böyle hizmetlerinin bulunması, kendilerini kötülük yapmaya hak sahibi yapmaz."

Başka birisi yine itiraz etti:

"Ayn Calud'da Sultan Baybars'ın Moğol ordusunu yendiğini unutuyorsunuz, efendi! Bu Mısır'ın büyük hizmeti değil mi?"
"Siz de Celaleddin Harzemşah'ı unutuyorsunuz beyim! Ayn Calud onunkilerin yanında ne kadar kalır?!"
Sultan Çakmak derin düşüncelere daldı bir müddet; hakikaten de bu söyledikleri acı da olsa birer gerçekti. Hatta herkesin bildiği ama bir türlü ifade edemediği şeyler de vardı; bir kere Osmanlılar saltanatta gerçek manada hak sahibidirler, çünkü Oğuz'un Kayı kolunun Karakeçili sülalesinden geliyorlar.
Kendileri ise, Mısır Çerkezleri olarak, bu topraklara köle iken gelip sonra idareyi ele alarak Eyyubi devletine tabi oldular. Halbuki kendilerinin tabi olduğu Eyyubiler ise, Selçuklu devletinin tabii idiler. Daha kısa bir tabiriyle; Memlukler, doğrudan bile değil, ikinci dereceden bir Selçuklu tabiiyetine sahiplerdi.
Daldığı derin uykudan uyanır gibi oldu, biraz silkindi; sahi şu Haçlı seferleri esnasında Mısır'daki Fatimilerin Haçlılarla olan dostlukları ne idi Allah aşkına?! Peki şimdi Fatih Sultan Mehmed Han'ın üzerine gelenler de nihayet aynı haçlılar değil miydi?
Tekrar meclisine döndü; onun bu derinlere dalan hali, gözlerden kaçmadı. Söz alan başka biri şöyle dedi;
"Efendimiz merak buyurmasınlar. Bizim Osmanlılarla iyi geçinmemizde her bakımdan fayda vardır. Zira zaten kolunu değil, bir bakıma kafasını Osmanlılara kaptıran Avrupa, onları Konstantiniyye'de rahat bırakmayacaktır. Onlar oralarda çarpıştıktan müddetçe, biz de burada rahat olacağız. Eh, bizim de yabana atılmayacak bir kuvvetimiz vardır hani... "

Akkoyunlu sarayında ise, durum biraz farklıydı; daha önce iki saltanat yıkmış ve iki sultan öldürmüş olan Uzun Hasan, kendisini sıradan bir sultan olarak görmüyordu. Zira kendi emrinde dünya çapmda ün sahibi üç yüz bin iyi savaşçı süvarisi vardı, yıllar yılı da pohpohlanmış olduğundan, huzurunda canım sıkacak bir lafa bile tahammülü olmazdı.
Kendi çapında iyilikleri, eserleri, kadirşinaslığı olmakla beraber, Osmanlılar hakkında reva gördüğü muameleleri, Trabzon Rumlarına arka çıkması, Gürcüleri Osmanlılara karşı kışkırtması ve daha sonra İslam'ın azılı düşmanı Venedik ile olan dirsek teması... Bu büyük sultana hiç mi hiç yakışmayan şeylerdi.

Meclis açılıp da mütalaalar serdedilmeye başladığında, yine yüksekten başlamıştı:

"Biz ki Oğuz Han'ın Bayındır soyundan gelme asil bir sultanız. Elbette ki, bizim ordumuz kadar kuvvetli bir ordu dünyada bulunmaz. Taçlar düşüren, başlar eğdiren, İran ve Turan'ın varisi olan biziz. Şunu da unutmayınız ki, Osmanoğlu uzun zamandır Avrupa'da kafirlerle temas ede, ede; benliğini yitirmiş, nispeten gavurlaşmış ve bizim tabirimizle 'çıtak' olmuştur. Bizim karşımızda saltanat davasına kalkışmaya da hakkı yoktur."
Bir müddet mecliste bulunanları süzdü. Bir zamanlar kendi hizmetine girerek, kendisini yıllarca Osmanlılara karşı kışkırtan ve onları zayıf gösteren Sultanzade Karamanoğlu Pir Ahmet Bey'e dönerek, kükredi;
"Ne dersin Ahmet?!"

Pir Ahmet hafifçe doğrularak söze başladı:

"Söylediklerinizde elbette haklısınız, Sultanım. Şunu da müsaadenizle ben ifade edeyim ki, siz Osmanlılar karşısında Timur gibisiniz. Halbuki Sultan II. Mehmed Bey (!) dedesi Yıldırım Beyazıt sayılır. Bilmem ki meclisimizin değerli azalarına bu meseleyi tekrar izah etmeye ihtiyaç var mıdır?"
Uzun Hasan etrafa şöyle bir göz gezdirdi; ekseriya tasdik emareleri görmüştü.

Meclis dağıldıktan sonra vezirlerden biri yanına yaklaşarak dedi ki:

"Sultanım, affınıza sığınarak söylüyorum; şu Karamanoğlu Pir Ahmet'in acaba bir başka niyeti olmasın?"
"Ne gibi, yoksa Ahmet'i kıskanıyor musun?"
"Hayır efendimiz ama... "
"'Ama'sını söyle, nedir?"

"Efendimiz, beni bağışlayınız; ama ben bu devletin yükünü az da olsa üzerine almış bir kulunuz olarak derim ki; sizin Timur olup olmadığınızı tartışacak değilim. Ama Sultan Mehmed'in Yıldırım olmadığı artık kat'idir."
Bu söz Akkoyunlu'nun canını sıkmıştı. Zira bunun açık manası; "Ne sen Timur'sun, ne de o Yıldırım; o artık bir Cihangir Padişah. Konstantiniyye fethi bunu göstermiyor mu?"
Fakat Hasan Padişah'ın dünyası, düşünceleri farklı ve uçuktu. Kendisine gerçekleri söyleyen bu adama, 'bekle, gör' tavrıyla bakıp, eliyle gitmesini işaret etti.

Ne büyük bir gaflete dalmıştı ki; şunları düşünüyordu:

"Pir Ahmet dilerse yalan söylesin; ama şurası bir gerçek ki, ben sıradan bir sultan değilim; Trabzon, Gürcistan ve Karaman yanımda. Bütün bir Avrupa da ona düşman. Bu durumda ben Anadolu'yu neden tam olarak zapt etmeyeyim ki? Böyle olursa, ben neticede Avrupa'dan da güçlü olacağım demektir. Hatta Osmanlılar benim merhametim sayesinde yaşayan tabilerim olurlar."

Karamanoğlu sarayında ise, tam bir sessizlik hakimdi; İbrahim Bey'in ağzım bıçak açmıyordu. Yarası olanlar, şifa bile olsa; suyu ihtiyatla içerlermiş. Yaptıklarım bildiği için, başına bir şeylerin gelmesini de hak etmiş hissediyordu kendini...
Çapraz duyguların içinde kaldı, ne kadar yanlışlar yapmıştı?! İlk defa kendisini bu kadar aciz hissediyordu. Fatih Sultan Mehmed Han Konstantiniyye'yi bu şekilde fethedinceye kadar; ne onu ve ne de Osmanlıları bu şekilde görüp anlamıştı, meğer ne kadar da yanılmış ve faka basmıştı.

Zira Sultan II. Mehmed sanki fetihten evvel kendisiyle anlaşırken, zihninden şunları geçirmişti:

"Bre Karamanoğlu, hele şu Konstantiniyye işini bir bitireyim, sen nasıl olsa çantada kekliksin, elin kolun bağlı... Eğer Konstantiniyye fethedilemezse, dünya ne senindir, ne de benim."
Bu düşüncelerin tesiriyle soğuk terler dökerken, etrafındakilere kızıp duruyor, kendisi güya Müslüman olmasına rağmen, Konstantiniyye fethi gibi bir müjdeye sevinemiyordu. Şimdi ne olacaktı?"

Mecliste bulunanlardan biri onu teselli etti:

"Efendimiz, Osmanoğlu'nun durumu henüz iyi değildir. Şunu biliniz ki. Sultan II. Mehmed aşağı-yukarı bütün bir dünyayı kendisine düşman etmiştir. Ne Hıristiyan ne de İslam dünyasında kendisine karşı olmayan, en azından ondan çekinmeyen kimse yoktur desek, hilaf değildir." "Biraz izah eder misin?"
"Efendimiz; Avrupa ile onların ezeli düşmanlıkları vardır. Aşağı - yukarı dört yüz seneye yakın zaman önce Malazgirt'te Sultan Alparslan'ın Bizans'a attığı şamardan sonra ikinci ve daha büyüğünü, hem de bütün bir Avrupa kıtasının eşiğinde Sultan II. Mehmed atmıştır. Bu durumda ne Avrupa ve ne de kuzey kavimleri nezdinde dostu zaten olamaz."
"Ya İslam alemi?!"
"Efendim; onlardan da, Osmanlı ile derdi olmayan Hindistan hükümdarı hariç, geri kalanların hangisi Sultan II. Mehmed'den çekinmezler ki? Hasan Padişah mı, yoksa Çakmak mı?"
"Yani?!"
"... Yani Osmanlı şimdi bütün dünyayla birden savaşmayı göze alabilir mi? Ya kazandıklarını kaybetmeyi göze alacak, ya da ezilip gidecektir."
Bu sözler Karamanoğlu'nun -maalesef- yüreğine su serpti; ümitlendi, gözlerinde sinsi bir parıltı yanıp söndü."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:28

11

Bütün bu istişare meclislerinde konuşulanlardan farklı şeylerin cereyan ettiği yer; şüphesiz Edirne sarayındaki Osmanlı Harp meclisi idi...
Tabii ki Konstantiniyye fatihi Fatih Sultan Mehmed Han, dünyada neler olup bittiğini, başına nelerin geleceğini, hatta muazzam istihbaratı sayesinde kimin sarayında ve katedralinde nelerin konuşulduğunu, kimlerin nerelere, hangi maksatlarla elçiler gönderdiğini, günü gününe haber alıyor ve bu ihanetlerinin öncesini de biliyordu. Ama Allah kendisiyle beraberdi; hep O'na yakarıyordu. Kendisine Konstantiniyye fethini nasip eden Rabbi, onu yardımsız bırakmayacaktı.
Daha dün satranç masasında Konstantin'i yenip mat etmişti; şimdi ise satrancın sahası çok daha genişlemiş, hatta iki taraftan sarılmış vaziyette; ama tahtayı bu defa surlar üzerine değil; koca bir Konstantiniyye üzerine koymuştu.
O; değil sadece bütün bir Avrupa ile beraber Akkoyunlu ve Karamanoğlu; hatta Sultan Çakmak da katılarak, beraber üzerine gelseler; yine planlan hazırdı.
Asıl manidar olan da şuydu; Fatih Sultan Mehmed Han Konstantiniyye surları önlerinde güneş gibi doğduğunda, Bizans halkı ona karşı görülmemiş bir gayret ve azimle direndi, çok da kayıp verdi. Ama bugün bu direnişine ve kayıplarına çok pişmandır. Hatta eğer; 'Sultan için kimler savaşır, fedakarlık yapar' diye sorulsa; Osmanlılar, Suriye ve Mısır ahalisinden sonra her halde İstanbul'da bulunan Rumlar ve diğerleri gelirdi.

Belki dünyada böyle bir şey olmamıştır, olmayacaktır. Zira kilise çanlarının kulakları yırtan teraneleriyle papazlar tarafından asırlar boyunca sözüm ona; dinsiz ve putperest (!?) Türklere karşı düşman edilen Konstantiniyye halkı, şayet Latinler fetihten sonra Bizans surları önlerine gelseler, her halde Osmanlıların yanında, onlara karşı direnirlerdi.
İşte Avrupa'yı da, papayı da, Latin krallarını da en fazla kahreden şeylerden birisi buydu. Onlar, fetihten sonra Bizans'ın arkasından ağıtlar yakıp, yeniden ihya için dünya durdukça hep gayret edecek olan bu nadanlar ne düşünürlerse, düşünsünler; Bizans'ın eski ve asil halkı şimdi asaletine yakışır şekilde büyük bir pişmanlıkla Fatih Sultan Mehmed Han'ın birer vatandaşı olmaktan memnundular.

Fetihten sonra Avrupa kazanı alabildiğine kaynamaya başladı; bu kaynama ebedi bir kaynamadır:

İçinde kin, kıskançlık, entrika, ihanet, fitne; kısacası, Osmanlılara karşı kullanılabilecek her şey mevcuttur.
Şimdi Avrupa başkentleri ile Akkoyunlu ve Karaman payitahtları arasında tarihte hiç görülmemiş bir 'elçiler diplomasisi' meydana gelirken, bunlara dahil olmaktan son derece korkan bir Mısır Memlukleri vardı ki, onlar da hem halklarından çekiniyorlar, hem de mukaddes beldeleri ve Müslümanların güya halifesini uhdelerinde bulundururken, kafirlerle beraber olup, Konstantiniyye fatihine karşı savaşmayı pek de münasip bulmuyorlardı.

Asya ve Avrupa baş kentleri arasında gidip gelen elçiler vasıtasıyla konuşulan ve yazılan şeyler, gerçekten onur kinci ve hatta kahpece idi. Akkoyunlu Uzun Hasan, Venedik gibi batıda İslam'ın ve Müslümanların en azılı, kuvvetli düşmanı ve Papa ve Macarlar gibi birer ezeli Müslüman kasapları ile öylesine planlar yapıyorlardı ki, mert bir düşmanın bile kanma dokunurdu.

Güya planın umumi hali şu idi; Avrupa topyekün kara ve denizden Osmanlılar üzerine yürüyüp Balkanları tamamen ele geçirip parçalayacak ve paylaşacak. Anadolu tarafından yürüyecek olan Akkoyunlular ve onlara katılacak olanlar da Anadolu'ya hakim olacaklardı. Konstantiniyye tekrar Latinlerin eline geçecek; Osmanlılar ya tamamen imha edilecek, veya bu olmazsa, Bursa civarında güçlükle ayakta durabilen bir beylik durumuna düşeceklerdi.
Hasan bu haliyle bütün gücüne rağmen ikinci sınıf bir sultan olduğunu meydana koyarken, Osmanlılar gibi bir devletin aleyhinde Avrupa ile yaptığı bu planlar onda aynca bir 'körlük' olduğunu da meydana koyuyordu.
Ancak düşünemedikleri bazı şeyler vardı; ki bunları da her halde Osmanlı haricinde doğru yolu bulmuş tek akıllı kişi, her türlü ahlaksız teklife kapısını da kulağını da tıkamış olan İsfendiyaroğlu idi.

Aşağı - yukarı bu meselelerden haberdar olmuş olan bu yiğit bey, hem acı acı gülmüş ve hem de öfkelenmişti:

"Ben insanların bu kadar kör ve sağır olmasını anlayamıyorum?! Hadi, işin manevi cephesini bir tarafa bırakalım; bir kere Konstantiniyye müjdesine mazhar olup; bir bakıma en büyük fethi gönüller üzerinde kazanarak, zamanı da, mekanı da; ve hatta padişahlık makamım da yeniden fethetmiş olan Fatih Sultan Mehmed Han'ın yeni ve sağlam durumu nasıl sarsılacak? Zira bu fetihle o, zamanımızdaki bütün hükümdarlardan daha büyük, zeki ve lütfa mazhar olduğunu gösterdi."
"Yenilemez, değil mi, beyim."
"Konstantiniyye surlarına iyice ve sağlam bir şekilde yerleşmiş olan Osmanlılar bu surların arkasından nasıl söküiebilecek? Daha da garibi; zaferlere susamış olan haşmetli Rumeli askeri nasıl yenilebilecek?"
"Sadece ordu değil zannedersem, efendimiz."
"Evet, değil; Fatih'in akla - hayale durgunluk veren Osmanlı akıncıları bir kere emir alıp, atmacalar gibi Avrupa üzerine kanatlanacak olurlarsa, nasıl ele - avuca sığdırılabilirler ki?

Hatta diyelim ki, yenmek üzere üzerine gittiler; ama yenemediler:

o zaman kaçacak başka bir dünyaları var mı?!"

Yanında bulunan kadısı da aynı yolda sözler sarfediyordu:

"Beyim, şu ana kadar hiç kimseye nasip olmamış bir harp taktiği ve üstün silahlarla Konstantiniyye üzerine yürüyüp, feleğe maşallah dedirten şu devrinin en genç, adil, kararlı ve mücahit Fatih'inin büyük bir meydan savaşında yenileceğini kim garanti edebilir ki? Hatta diyelim ki bir veya iki harpte yenilen Fatih bundan sonra yok mu olacaktır? Bilakis o yeniden toparlanır ve gelir. Hem de Osmanlılara bir felaket gelecek olursa, artık bizim halimiz de fena olur demektir."

"Bir şey daha var kadı efendi; mesela Akkoyunlu Hasan ta İran'dan kalkıp Bursa önlerinde Fatih Sultan Mehmed Han'a karşı gerçekten savaşabilecek deha ve güce sahip bir sultan mıdır? Kim demiş, nerede, nasıl?! Böyle bir şey olsa bile, insanlığa sığar mı? Hasan Padişahın dünyadan bile haberi yok."

İstabul'u fethetmeden önce Boğaziçi gecelerinin gerek mehtabındaki güzellikler içinde, gerek karanlıklanndaki nurlarda bu günleri dahi uzun, uzun düşünmüş, planlarını daha o zaman ustalıkla çizdiği toplar gibi çizen Fatih Sultan Mehmed Han, fethin öncesini muazzam bir deha ve muzaffer olarak kapatırken, planın ikinci safhasında da Asya ve Avrupa'daki hasımlarının akıllarına bile gelmeyecek şeyleri düşünmüş ve hazırlanmıştı.
Elbette ki Osmanlı hazinesi ve kaynaklarının gücü her şeye yetmezdi; ama eldeki bu büyük kaynak bir deha ile, güzel bir taktik planla birleşirse; dünya bile fethedilebilirdi. Nitekim kaynaklarının varidat ve sarfiyat hesaplarını da yapmış olan Sultan; düşmanlarının üzerine gelmesini beklemek yerine, yine satranç oynar gibi bizzat kendisi düşmanın bazı yerlerde bekleme ve oyalama ve bazı yerlerde bizzat ininde basma esasına dayanan, şaşırtıcı ve hızlı harekatına başladı.
Fetihten sonra ilk hamleleri; İstanbul için tam bir kilit vazifesi gören Kala-yı Sultaniye, yani Çanakkale boğazını geçişe kapatıp, fitnenin, İslam'ın kalbine girmiş ileri karakollarından biri olan Rodos'u tahrip etmesi ve Sırbistan'ı hırpalaması olmuştur.
Bir sonraki hamlede Sırp Prensliği Osmanlı'ya dahil oldu ve Macaristan ile Polonya'nın Karadeniz ile olan bağlan koptu. Üçüncü defa Sırbistan seferine çıkan Fatih Sultan Mehmed Han yanında yüz elli bin asker, üç yüz top ve iki yüz parçalık gemiyle desteklenen seferle Belgrat önlerinde göründü.

Koca Fatih Sultan Mehmed Han burada askerine ve beylerine bu kez çok farklı bir padişah olarak hitapta bulundu:

"Namları dünya durdukça yaşayacak olan beylerim, kumandanlarım, yiğitlerim; Allah cümlenizden razı olsun.
Yıllardan beri devletimi zaferlere boğdunuz. Kıymetiniz büyüktür, himmetiniz yücedir. Bugün biz artık saldıran düşmanı karşılayan bir ordu olarak değil, bilakis bir zamanlar kötü niyetle topraklarımıza saldırarak, kendi dindaşlarına dahi acımayan bir iman düşmanıyla hesaplaşmak üzere buralardayız.
Ey fetih ordusu, ey kaleleri, surları, setleri yıkan ordu! Bugün bütün ecdadımızın ruhlarını şad etmek üzere buralardayız. Ne fe-tihden önce ve ne de sonra bize hayat hakkı tanımak isteyen Avrupa'nın en azılı düşmanıyla artık karşı karşıyayız, göreyim sizi; adil davranın ve gönülleri fethedin.
Unutmayın ki, biz sadece kaleleri değil, ondan da zor olan gönülleri fethetmek durumundayız. Onların bize daha önceki zulümleri bahanesiyle sakın ola ki, haksız yere kimseyi incitmeyesiniz, buna rızam yoktur, bilesiniz."
Mehter'in gümbürtüsü Avrupa semalarını çınlatmaya başlamasına kadar etrafına adeta gülücük çiçekleri dağıtarak buralara kadar gelen bu merhamet ordusu; meğer bu ağırbaşlılığın altında ne büyük bir kahramanlık gizlermiş! Mehterin sesiyle birden atlar bile adeta farklı bir halle şaha kalktılar.

O zamana kadar mehterin kanı donduran sesini hiç duymamış akıncıların halleri görülmeye değerdi:

Yürekleri kabarmış, yerlerinde duramaz olmuşlardı.
Çok dehşetli çarpışmalar oldu, iki taraf da amansız şekilde vuruşuyordu. Yanoş adeta kudurmuş gibiydi; bir zamanlar güya darmadağın etmek üzere bodoslama üzerine daldığı Ordu-yu Hümayun şimdi gelip Avrupa'nın ortasında, kendi kalesi önlerinde onu bulmuştu. Eğer bu kadar kaçmalardan, hezimetlerden sonra, bir de bu orduya kalesini teslim ederse, artık yaşamasının da, kahramanlığının da hiçbir değeri kalmayacaktı.
Dehşet verici top sesleri, akınlar ve taarruzlarla düşman hırpalandı. Askerin her bir hareketi bir destandı. Yanoş bizzat kendisi ortaya çıkıyor, etrafına bazen tehditler savurduğu oluyordu. Osmanlı istihbaratı, Yanoş'u artık geceleri uyku tutmadığını haber veriyordu.

Bir gün akıncı beylerinden biri ile surlar üzerinden konuşan Yanoş, ona atalarıyla ilgili ileri - geri sözler söyleyince, bey gür bir sesle onun bildiği lisanla şunları söyledi:

"Benim çok meşhur ve büyük bir babamın, senin kadar adı duyulmuş bir babam yok, Yanoş; ama şunu da bil ki, benim anam çok dürüst bir kadındı ve ailemizde tek bir tane bile soysuz yok, sen soyluluk utancıyla soysuzluğu elde etmiş bir adamsın.
Hem de şunu unutma ki, kendini Macarlar nezdinde kahraman gösteriyorsun; ama Osmanlı ordusu seni önden tanıyamadığı için, kurşun atmaya değer bulmuyor, ama sakın arkanı dönme, vurulursun!"
Fatih'in bizzat kendisinin ve Hunyadi Yanoş'un da yaralandıkları bu çetin çarpışma neticesi Avrupa'da İslam ve Osmanlının en yaman azılı düşmanı Yanoş, burada aldığı yaradan dolayı öldü. Macarların milli kahramanı ininde basılanlardan biri olmuştu. Belgrat surlarının aşılması ise, başka bir bahara kaldı. Sene bin dört yüz elli altıyı gösteriyordu.

Bundan iki sene sonra eşsiz Fatih Sultan Mehmed Han bu kez Mora'ya daldı ve Atina önlerinde göründü; Medinetü'l- Hükema (Filozoflar şehri) dediği Atina'da bir taş bile kırmadı, Atina'daki sanat eserlerinin hiç biri ziyan görmedi, sağlam olarak teslim aldı.
Atina'ya yüksekçe bir yerden bakan Fatih Sultan Mehmed Han uzun düşüncelere daldı;

Felsefe büyük çapta iki kısımdı ki; birincisi şark felsefesi idi:

Bunların; Hint, Çin, İran, Mısır, Finike, Keldani ve İbrani kısımları vardı. İkinci kısmım ise, Yunan felsefesi teşkil etti. Onun da Sokrat'dan öncesi ve sonrası vardı. Sonrasında; İyonya, İtalya, Ksenefon ve Atomistik mektepleri vardı. Yunan filozoflarının Atina ve İskenderiye ekollerinin aralarındaki bazen gülünç tartışmalarım düşündü.
Sonra şark Felsefesinin büyükleri İbni Sina'yı, Farabi'yi, İbn Rüşd'ü hatırına getirdi. Gazali'nin Tehafütü'l- Felasife adlı eserinde bunların bir çoğunu nasıl yerden yere vurduğunu zihninden bir şerit gibi geçirdi. Eşeğe eğer akıllıca davranırsa, eşek denmemesi gerektiğini iddia edenden tutun da, kainat ve atom hakkında gerçekten ileri derecede görüşler sarf edenlere kadar her şey vardı aralarında...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:28

Koca Fatih'in ilmi ve şiiri gibi, felsefi düşünceleri de aslında büyük fethinin gölgesinde kalmıştı. Belki şimdi bu hükema hayatta olsalar, onlarla hem de kendi dilleriyle nasıl felsefi sohbetlere dalar, onlara neler sorardı...

Mora'nın büyük bir kısmı Osmanlıların eline geçerken, kalan kısmı yine Osmanlıya tabi prenslik haline geldi. Burada Ortaçağ'ın kalıntıları olan üç yüz kaleden sadece sekizi hariç, hepsini yıktı ki, bu Mora'da derebeylik anlayışının yıkılıp, devlet ve hürriyet devrinin açılışıdır. Zira Fatih Sultan Mehmed Han kendisine hasım olan bir çağı kapatırken, kendi altın çağım da diğerine kabul ettiriyordu.
Bundan sonra güneşin doğduğu ülke yine Sırbistan oldu; Semendire fethedildi ve bu Sırbistan'ın sonu oldu. Yeniden Mora'ya yürüyen Fatih, burayı tamamen devletin topraklarına kattı ve idarecilerinden Konstantin'in kardeşi Prens Dimitrios Edirne'ye gelerek, ömrünün sonuna kadar refah içinde burada yaşadı.
Avrupalıların Baba Kartal dedikleri Fatih Sultan Mehmed Han'ın pusulası bu defa Trabzon'u gösterdi; sefere çıktığında bu seferin nereye olduğu kimsenin malumu değildi.

Nitekim bu seferin nereye olduğunu soran Kazasker'e şöyle demiştir:

"Eğer bunu sakalımın tellerinden biri biliyor olsaydı, onu derhal koparır yakardım!"

Bunun manası şu olsa gerektir ki; seferden herkesin haberi yoktur, ama hiç kimsenin haberi yok değildir. Koca Fatih Sultan Mehmed Han, bu meselede pek az kimseye haber veriyor, onlar da ölseler bile kimseye söylemiyorlardı, demek daha uygundur.
Çok zor ve çetin dağlan aşarak, bizzat kendisi yaya yürüyerek karadan ve denizden girdiği Trabzon'u son imparator David Komnenos'dan savaşsız teslim aldı. Daha önce yaptıklarının hesabım sormak şeklinde bir yola gitmedi, intikam hissiyle davranmadı.
Trabzon etrafındaki sarp dağlan tırmandığı sırada, yanında Ak-koyunlu Uzun Hasan'ın annesi Sara Hatun da bulunuyor, bu ulu padişah hasmının annesine çok samimi bir şekilde 'ana' diye hitap ediyordu. Hasan'ı dünyaya getirdiğine pişman oldu mu bilinmez ama, Fatih Sultan Mehmed Han'ın annesini kıskandığı muhakkaktır.

O da ona 'oğul' diye karşılık veriyordu; nitekim sordu:

"Ey oğul, bir Trabzon için bunca zahmet nedendir?"

Verilen cevap çok manidardır ve onun karşısına çıkanların ne kadar bedbaht olduğunun da delilidir:

"Ey ana; bu zahmet din yolundadır, İslam'ın kılıcı benim elimdedir, bu zahmete katlanmazsak, bize gazi demek yalan olur."

Fatih Sultan Mehmed Han gibi bir padişah varken, boş ve basit bir beyliğin başında vakit geçirmeyi uygun bulmayan İsfendiyaroğlu, gelerek Sultan'a tabi olduğunu bildirdi. Böylece Anadolu'nun Karadeniz sahilleri tamamen fetih padişahına ram olmuş oldu.

Eşsiz Fatih'in bundan sonraki hedefi; zulmü dünya durdukça nefretle anılacak olan ve kendisine Kazıklı Voyvoda veya Cellat Vlad denilen alçak üzerine oldu; buna bir keresinde Osmanlı elçileri gelmiş ve aralarında şu konuşmalar cereyan etmiştir:

"Kimlersiniz?"
"Haşmetli Osmanlı padişahının elçileriyiz."
"Sizi biraz fazla havalı buldum, nedir bu haliniz?!"
"Ne demek istediğinizi anlayamadık efendim."
"Yani şu kavuklarınızı başlarınızdan çıkarın bakalım."
"Bu olamaz!"
"Neden olamazmış?!" "Çünkü kanunumuz değildir." "Burada sizin kanununuz sökmez, derhal çıkarın." "Efendim, biz ulu bir padişahı temsil etmekteyiz, bizim kanunumuz dünyanın her yerinde geçer." "Diliniz fazla uzun galiba."
"Hayır, bizler gereksiz konuşmayız. Yalnız şunu bilin ki, bizim kavuklarımız, kafamızla beraber çıkar."
"Bana baksana elçi bozuntusu; Malazgirt harbinden önce Bizans İmparatoruna elçi olarak giden Sav Tigin'e benziyorsun."
"Nesi varmış Sav Tigin'in?"
"Senin gibi onun da dili uzundu sadece... "
"O bir yiğitti ve karşısındaki de İmparatordu."
"Şu kavukların etrafına sardığınız beyaz bezlere ne diyorsunuz?"
"Sank diyoruz efendim."
Kan çanağı gözleriyle dönüp bakarak, yılan ıslığı gibi sesle, adeta kelimeleri ısırarak bağırdı; "Cellatlar!"
"Buyurun büyük efendimiz."
"Bakın, bu bezlerin adına 'sarık' diyorlarmış."
"Evet, yüce efendimiz."

"Bu sarıklar düşmesin diye, mısmarlarla bunların kafalarına çivileyin!"
"Baş üstüne... "

Adalet ve merhamet ordusunun üzerine gelmesi karşısında, kendisine sığınak olarak Macaristan'ı bulabildi, ancak burada da on beş sene hapsedildi. Yaptığı zulüm arşa dayanmıştı, dostları bile zulmünden ürkerlerdi.
Avrupa'da bu kez denizaşırı sefer yapan Sultan, Üsküp ile Sofya arasındaki bütün bir arazide ve Bosna topraklarında gidip geldi. Macaristan kralı üç defa Bosna'yı ele geçirmeye çalıştı ise de, mağlup olarak çekildi. İşte bundan sonra Fatih Sultan Mehmed Han aşağı yukarı yirmi beş devletin açıktan ve tek başına hasmı olarak görünüyordu.
Yüzünü bundan sonra Karaman'a çeviren Fatih, bu olgun meyveyi devşirdi ve ortadan kaldırarak, tahtına oğlu Şehzade Mustafa'yı oturttu. Karaman ahalisi zarar görmedi. Karaman dan sonra asi İskender üzerine Arnavutluk seferi oldu. Eşsiz şahin Fatih bu kez avını elinden kaçırdı ise de, o kaçtığı yerde öldü ve Arnavutluk isyanı böylece sona erdi.

Bir Avrupa, bir Asya arazilerinde görünen, fethi ile nice ülkeleri parlatan Fatih Sultan Mehmed Han bu seferleri esnasında bütün ipleri elinde tutuyor, bütün gayretlere rağmen sultanın ne yapacağını ve nereye gideceğini kimse haber alamıyordu. Aslında bu o günün şartlarında en güzel olanı idi; zira aşağı yukarı otuz kadar devletin ittifakına karşı, dışarıdan yardım görmeksizin tek başına kalan Fatih'in bu amansız çarpışmalarda bütün ipleri bir deha olarak elinde tutması gerekiyordu ve içinde bulunulan fevkalade şartlara uygundu.

Konstantiniyye fethinden sonra fetih hakkında kendisinin karşısında olan grubu tasfiye etmek veya başka vazifelere göndermekle kalmamış; saltanat makamını 'seni başa getiren ve orada tutan benim; ben olmasaydım, sen olmazdın' zilletinden kurtararak, kendisiyle beraber olan grubu da aynı şekilde yanından uzaklaştırmış ve başka vazifelere göndermiştir. Saltanat makamı artık gerçek bir icra makamı idi; yani hem iktidardı ve hem de muktedirdi.
Devletin bekası ve milletin zilletten kurtulması için kendisini ve çocuklarım fedadan çekinmeyen Fatih Sultan Mehmed Han, gerektiğinde bu fedakarlığı devletin diğer idarecilerinden de bekliyordu. Nitekim Çandarlı Halil Paşa ve çok sonraları Mahmut Paşa, kendilerinden beklenmeyen durumların zuhurunda canlarından olmuşlardır. Nasıl ki bir devlet iki padişahı kabul etmiyorsa, padişah gibi davranan veziri de kabul edemezdi, hele hıyanet manasına gelecek olan her hangi bir şeyi, asla...

Onun bu tavrındaki incelikleri ve haklılığı dostları da çok iyi anlamışlardır:

ama bu bir şahsi kin veya başka bir şey değildir. Onlarla ne irtibatım kesmiş, ne de zillete atmıştır.
Nitekim Anadolu arazisini yarıp geçtiği bir fırsat zamanında Balıkesir'e uğramış ve bir zamanlar İstanbul fethinde kendisiyle çok yalan bulunmuş olan ve bir çok vazifeden sonra buraya gelen Zağanos Mehmed Paşa'yı ziyaret etmişti.

Paşanın nerede olduğunu sorduğunda:

"Sultanım, bir cami, hamam, çeşme ve bunların vakıflarım inşa etmekle meşgul" dediler. Koca Fatih takıldı; "İnşaat kalfalığına mı başladı Paşamız?" Beriki aynı muziplikle cevap verdi;
"Hayır sultanım, ömrünü paşalıkta geçirmiş kimseler, artık inşaat kalfası olamazlar. Olsa, olsa; inşaat işçisi olurlar." "Gidelim bakalım..."
İnşaata geldiklerinde Paşa'yı kendi yaptırdığı iskeleye bir taşı çıkarırken buldular. Fatih Sultan Mehmed Han aşağıdan seslendi; "Kolay gelsin Zağanos!... " Cevap derhal geldi;
"Eyvallah, Mehmed!"

Aşağı geldiğinde kucaklaştılar, Fatih Sultan Mehmed Han sordu:

"Benim kim olduğumu nasıl anladım, Mehmed Paşa."
Paşa, puslu fakat parıltılı gözlerinin içi gülerek cevap verdi;
"Sultanım, sıkımıdır ki, bu dünyada sizden başka birisi bana; 'Zağanos' diye hitap edebilsin?!"

Kendisine bazı dostları Fatih Sultan Mehmed Han'ın kendisini neden İstanbul'dan uzaklaştırdığım soranlara şöyle derdi:

"Halid bin Velid (r.a) efendimizin ben acizden çok daha büyük bir kahraman, hizmet erbabı ve her şeyden önce ashabın ileri gelenlerinden biri olduğunda şüphe var mı?"
"Elbette ki yoktur, ama... "
"Ordu ve halk arasında bir kanaat yayılmıştı; 'eğer bir harpte Halid varsa, bizim ordumuz artık yenilmez.' Bu durum İslam esaslarına uygun değildi; zira zaferi veren Allah'tı; komutan veya ordu değil... "

"Evet, efendim... "
"Hz. Ömer (r.a) bunun üzerine onu vazifeden aldığını bildirdi; yerine başka bir kumandan tayin etti, ancak bu Yermük harbinin sarsılmaz aslanı ki, koca Bizans'ın adeta dize geldiği bu harpte, elinde bir günde sekiz kılıç kırılmıştı; vazifeden alınmasından dolayı Ömer'e (r.a) e hiç gücenmedi, kalkıp Medine'ye geldi, sarıldılar, halleştiler. Sonra söz arasında vazifeden niçin alındığının hikmetini sordu sadece... "
"Hakkınız var, Paşam."

Fetihten sonra İstanbul'dan çekilenlerden biri de, Akşemseddin Hoca olmuştur:

Göynük'e giderek son günlerini orada geçirip ölmüş ve türbesi üzerindeki kitabeye şunlar yazılmıştır:

Du cihanda tasarruf ehlidir ruh-u veli Dime kim, o mürdedir, anda nice derman ola Ruh şemşir-i Hudadır, ten gılaf olmuş ana, Dahi ala kar eyler bir tiğ ki, üryan ola.

Kendisi tıp ilminde söz sahibi olacak kadar bir bilgiye sahip olan bu değerli Hoca'nın hastalıkların meydana gelmesi hakkındaki şu sözleri manidardır:

"Hastalıkları meydana getiren şey, bizim gözle göremediğimiz küçük canlılardır."

Fatih Sultan Mehmed Han eski arkadaşlarından yaşı ilerlemiş olanları böylece bir bakıma istirahata sevk edip, kendisi ordusunun başında ve aşağı yukarı her sene sefere çıktı, hareket etti. Büyük bir sultan olması, asker tarafından sevilmesi ve disiplini sayesinde bu kadar yorulan asker kendisine hiç baş kaldırmadı. Ve bu asker devrinin en büyük ordularının tamamım dize getirdi.
Bu kadar gaile arasında ilim, şiir ve sanatla olan bağlarını hiçbir şekilde kaybetmeyen koca Fatih Sultan Mehmed Han, bu kadar sert geçen zamanlarında asla ruhiyatı bozulmuyor; tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde, sadece beşer olarak vazifesini ikmale çalışıyordu.

Nitekim şair ruhlu gönüllere ilham kaynağı olabilecek kudrette olan bir beyti, onun; yani Avni'nin halini bir nebze tasvir eder:

Vaslım dileyen, çevrimi çeksin der imiş yar Bu vadesi guya ki, değil çevrine dahil
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:29

12

Bosna Krallığının Osmanlı devletine katılmasıyla başlamış gibi görünen yeni safha; aslında Konstantiniyye fethi, boğazların kapatılarak Karadeniz'in kontrolü ve böylece kolay, kolay hiçbir devletin erişemeyeceği bir askeri, siyasi ve iktisadi gücün tek elde toplanmasının neticesidir. Bundan da Fatih Sultan Mehmed Han için işlerin ne kadar zor olduğu anlaşılır.

Nitekim Konstantiniyye fethi üzerinden henüz bir sene bile geçmeden Papa, etrafında bütün bir Avrupa'yı toplamış ve onlara şöyle demişti:

"Şunu iyi bilin ki; bugün Osmanlı öyle bir kuvvete ve stratejiye sahip olmuştur ki, bütün bir Avrupa'yı tamamıyla toplasanız, onların elinden bir karış toprağın bile alınması ve hatta alınsa bile elde tutulması şüphelidir!"
'Aziz peder ne düşünürler?"
"Sultan'ın mutlaka doğu tarafından vurulması gerekir." "Bu nasıl olabilir sizce?"
"Bu iş o kadar kolay ve basit değildir; kısa zamanda olmaz. Bütün hazırlıklarınızı bu esas üzerinden yapmalısınız. Elinizdeki bütün imkanları seferber edin, uzun soluklu bir plan ve mücadele ile Osmanlıları her iki taraftan şiddetle sıkıştıralım. Belki o zaman bir netice elde edilebilir."
"Bizimle kim beraber olabilir ki?"

"Gürcistan'dan başka doğuda Hıristiyan devleti kalmadı, ama onlardan fazla bir şey çıkmaz. Karaman desen, artık ondan da hayır yok."
Teki Mısır?"
"O da olmaz; çünkü Sultan Çakmak, Fatih Sultan Mehmed'e karşı bizim istediğimiz manada bir mücadeleye girmeyecek kadar İslam'da mukaddes olan şeyleri üzerine almıştır. Daha önce Mısır'ın haçlılardan yediği darbeleri ve gördüğü zararları da ilave edersek, Mısır'dan bize hayır gelmez."
"Hiç mi karşı karşıya gelmezler?"
"Osmanlılar Çukurova ve Maraş'a dokunmaz, Toros dağlarını güneye doğru aşmaya teşebbüs etmezlerse, gelmezler. Böyle bir şeyin olması da mümkün değildir; çünkü Sultan II. Mehmed'in hedefi Avrupa'dır."
"Geriye sadece uzun zamandan beri iyice kuvvetlenmiş bir Ak-koyunlu kalıyor."
"Bunu kışkırtabilir miyiz?"
"O buna müsaittir; fakat onu fikirlerimizle işleyelim; hem kışkırtalım ve hem de pohpohlayalım." "Bu nasıl olacak, aziz peder?"
"Bakınız; Fatih Sultan Mehmed Han'a 'Büyük Türk' ve Akkoyunlu'ya da 'Küçük Türk' dersek. Hasan bu zokayı yutar ve büyük olduğunu ispata kalkar ki, bu bir kışkırtmadır. Ama kendisini Timur, Fatih Sultan Mehmed'i de Yıldırım Beyazıt yaparsak; o zaman da pohpohlamış oluruz. Bu aynı zamanda aralarına eski düşmanlığın intikam hisleriyle beraber sokulmasıdır."
"Bu düzenimiz işe yarar mı peki?"
"Fatih yemese bile, Hasan'ın yiyeceğinden şüpheniz olmasın. O henüz elinde kuvveti olan sıradan bir Şark beyidir ve gücü kadar uyanık bir sultan değildir. Siz de uyumasını temin ederseniz, endişeniz olmasın."
Bütün bu plan ve entrikalar esnasında Osmanlılar için tek sevinç kaynağı Zülkadriye topraklarındaki Maraş Türkmenlerinin sadakati oldu; bütün ağır baskılara rağmen direndiler ve ihanet etmediler.

En sonunda da kestirip attılar:

"Biz Konstantiniyye Fatihi Fatih Sultan Mehmed Han'a bilerek ve isteyerek bağlandık. Efendimizin müjdesine mazhar olarak ümmetin yüzünü güldüren bir sultana ihanetin düşüncesi bile, bizi yaralar!"

Fatih Sultan Mehmed Han Konstantiniyye fethinden sonra bu zamana kadar yaptığı askeri ve siyasi hareketleri hep bir hazırlık devresi olarak gördü; kurduğu akıl almaz istihbarat ağıyla her şeyden haber aldı. Kendisine karşı büyük harekatın başladığını anladığı an, teşebbüsü derhal eline alarak savaşa kendisi başladı; bin dört yüz altmış üç senesinin güzel bir Nisan ayı başlarında fiilen harbe başladı ve arkasından Venedik ve Macaristan da harp ilan ettiler.

Fatih Sultan Mehmed Han'ın büyük veziri Mahmut Paşa'dan ilk sevindirici haber geldi:

"Padişahım; ilk ve amansız darbeyi İzvornik'te düşmana biz vurduk ve Macar ordusunu perişan ettik. Hunyadi'nin oğlu Mathias elimizden güçlükle canını kurtarabildi.
Fitnenin başı Papa II. Pius bizzat Haçlı ordusunun başına geçmek üzere Roma'dan ayrılmıştı, fakat martalozlanmız yolda öldüğü haberini getirdiler.
Denizden yola çıkmış olan Venedik Doç'u ise, Papa'nın ölüm haberini alınca, ileri gitmek işine gelmediğinden, geri döndü. Her halde başına gelecekleri tahmin etti."
Fatih Sultan Mehmed Han düşmanını sadece harple ezmeyi kafasına koymuş bir sultan değildi; nitekim doğudaki ticaretini kontrol ettiği Venedik, Avrupa'da kendisine karşı en büyük iktisadi güçtü. Derhal Toskana'ya ticari imtiyazlar vererek, Venedik maliyesini çökertti.
Avrupa devletleri, Gürcistan Krallığı, Akkoyunlular ve Kibrıs Osmanlılara karşı harp ilan ettiler ise de, satranç masasının başında maharetle oyununu oynayan Fatih Sultan Mehmed Han özellikle Venedik üzerinde duruyordu.

Nihayet kararını verdi:

"Venedik'e evvela çok cazip barış teklifleri sunarak başını döndürelim ve onu oyalayalım; böylece ümitlenir ve Karamanoğlu gibi gaflete düşmüş olurlar.
Venedik diplomasi bakımdan iyidir, ama bu oyunda kendisine yanlış bir hasım seçmiştir. Benim hem ordum, hem param ve hem de diplomatik deham ve hatta memleketimin imkanları daha fazla. Bunu ister istemez yutacaklardır. Zaten akıncılarımız Venedik'i çok sarsmış durumdalar."

Devlet erkanının haklı endişeleri vardı;

"Efendim, Padişahım; yalnız bu Venedik keferesini hafife almamak lazım."
"Doğru söylersiniz; fakat bizim bunların yaptıklarından haberimiz vardır, Venedik'in sadece bana on dört defa suikast teşebbüsü var. Biz bunları hem biliriz, hem hafife almak gafletinde bulunmayız ve hem de gider, ezeriz. Şimdi Venedik'e karşı ilk hedefimiz Ağrıboz'dur."
"Emrinizi bekliyoruz Padişahım!"
"Derhal yüz kadırga, iki yüz nakliye gemisi ve yetmiş bin kişilik ordum yola çıksın. Venedik'in Ağrıboz'daki ayağı da kesilip atılsın."

Kısa zaman sonra haber geldi:

"Padişahım, on yedi gün süren kuşatmadan sonra beşinci taarruzda kale ordunuzun ayaklarına kapanarak, haşmetli padişahımız Fatih Sultan Mehmed Han hazretlerine ram olmuştur."
"Berhudar olasınız, iki cihanda aziz olun. Gedik Ahmet Paşa da Niğde, Alanya, Silifke dolaylarını alarak Çukurova sahillerine ve Akdeniz'e açılan yerleri zaptettiğine göre; artık cehennemin köpürme vakti gelmiş demektir."
Padişahın bu sözü huzurda bulunanları bile dehşete düşürmüştü; bir müddet kimsenin ağzını bıçak açmadı. Bakışlarıyla kılıçları kıran Fatih Sultan Mehmed Han, biraz sonra kendisi sözlerine devam ederek meraklan giderdi;
"Hasan'a biz her ne kadar; 'Hasan, aklını başına al; bu Avrupa keferesinin bizim hakkımızda küçük Türk, büyük Türk laflarına aldırma, kendilerini kurtarmak için kardeş kanı dökmek istiyorlar' dedi isek de, dinlemedi."
"Evet sultanım, bizler de şahidiz."
"... Kendisi evvela, çok büyük bir marifetmiş gibi Karakoyunlu Hakanı Cihan Şah ile, Timurlu Hakanı Ebu Said'i öldürerek ordularını dağıtmış olmanın hızıyla, her halde Konstantiniyye fatihlerini de aynı akıbete uğratacağını düşünmüş ve aldanmıştır. Halbu ki ben, dedem Yıldırım'ın kanını dava etmem, intikam hissiyle davranmam. Ama İslam'ın düşmanlarıyla müttefik olana da acımam!"
"Vaktine hazır olsun öyleyse, padişahım."
Hazırlıklar başladı; padişah da, ordu da, istihbarat da alabildiğine çalışıyor, hiç ihmalkar davranılmıyordu. Yine haberler gelmiş, yine eşsiz Fatih Sultan Mehmed Han bazı şeyleri etrafındaki devlet erkanıyla paylaşmıştı.

Sohbet esnasında söz yine Hasan'a geldi:

"Balanız, beni asıl üzen şeylerden biri de, Hasan'ın Venedik Alman ve Macar krallarına gönderdiği mektuptur;
'Osmanoğlu üzerime gelecekmiş, gelsin; benim ordum daha büyük. Onların benim üzerime gelmeleri Allah'ın bir lutfudur. Çünkü bu ordu imha edilmedikçe, Anadolu ele geçirilemez.
Onları birkaç gün içinde ezip, topraklarını geri alacağım; bu muhakkaktır, ancak padişahı esir edip edemiyeceğimi bilemiyorum.
Bu Osmanlı dokuz canlıdır; ordusu imha edilse bile, gene yaşar. Onun için, ben Osmanlı ordusunu imha eder etmez, siz de derhal Rumeli topraklarını işgal edin.
Bundan sonra kahpe Osmanlı yok olmasa bile, sıradan ikinci sınıf bir devlet durumuna düşer, şerefi, haysiyeti kalmaz, artık kimseyi de tehdit edemez' demiş."
"?!..."
"Bir şey daha söyleyeyim; Hasan Ordu-yı Hümayunumu imha ederse, bundan sonra Venedik ne yapacak dersiniz?"
"Çok sevineceği muhakkaktır Padişahım."

O gün Fatih Sultan Mehmed Han'ın biraz da muzip bir günüydü:

"Akdeniz'de beklettiği ordusuna verdiği emirde; Hasan Osmanlı ordusunu imha eder etmez, Çanakkale boğazından içeriye girip Konstantiniyye'yi ele geçirmesini emir buyurmuş."

"Peki Donanmamızdan bahsetmiş mi?"
"Hesaba bile katmamışlardır, ne kadar gülünç değil mi?"
Sonra etrafına bir göz gezdirdi;
"Bir şey daha sorayım; Almanya ve Macaristan kralları ağabeyleri Venedik Doç'una ne yazmışlar, bundan haberiniz var mı?"
Tekrar divandakilere baktı, sonra biraz tatlı sert bir havaya bürünerek kükredi;
"Bırakın Rumeli'deki ordumu; akıncılarımla bile baş edemediklerini, bundan sonra da edemeyeceklerini bildirmişler!

İfadeler şöyle:

"Fatih Sultan Mehmed'in 'akıncı' denilen orduları bizim bildiğimiz manada ordu değiller; adamaların ağırlıkları yok, zırhlan yok, erzakları yok, daha da fenası; korkulan yok... Ne zaman ortaya çıkarlar, nereyi basarlar, ne kadardırlar; belli değil.
Dağınık basit gruplar gibi geliyorlar; ama birden bire toparlanıp, beş yüz, bin, iki bin, derken sekiz bin kişi olabiliyorlar. Normal nizami askere rahmet okutuyorlar, cepheden taarruz etmiyorlar, her taraftan geliyor ve ansızın vuruyorlar, bir kere vurunca da derhal sarsıyor ve cepheyi parçalıyorlar."
"Bu demektir ki, memleketimizin Rumeli tarafı emniyettedir, padişahım."
"Zavallı Hasan keşke aklım başına alsaydı; ama kader, ne diyelim. Bilmez ki, şayet bir muharebede ordumu yense bile, devletimi yıkamaz; gene kendi kabuğuna çekilmek zorunda kalır."

Sonra düşüncelere daldı; başını önce kaldırdı, sonra tekrar başka alemlere daldı, sonra da dudaklarından şu sözler döküldü:

"Ah, Hasan; eğer sen biraz akıllı olsan, bize gönderdiğin mektuplarında kendini övüp, bizi tehdit etmesen; Efendimiz hadis-i şeriflerinde Roma'nın da fethini müjde vermiştir; gider Roma'yı da alırız. Ama ne diyelim, kader... "
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:29

13

Ebedi mülkümüz Anadolu topraklarında nehirlerin sularını ha bire susuz dudaklara ve topraklara yetiştirdiği; ama yavaş, yavaş azaldığı ve çekildiği, kuzuların canlanıp büyüdüğü, ekinlerin biçilip ambarlara doldurulduğu zaman gelmiş, bir taraftan şehirlerde ve köylerde, diğer taraftan göçer aşiretlerde hüzünlü güzün hazırlıkları başlamış bulunuyordu.
Fatih Sultan Mehmed Han Akkoyunlularla harbi istemiyordu, hiçbir zaman da istemeyecekti.

Bir gün sırdaşlarından birine şöyle dedi:

"Mustafa, biz istemediğimiz bir harbe girmek zorunda kaldık. Ben bu fetih ordusunu Müslümanlar üzerine sürmekten hep haya ettim, ama Hasan Fetih ordusu üzerine gelmekten haya etmedi. Marifet ve ilim erbabıyla bu meseleyi konuştum; fitne ateşinin söndürülmesinden başka yol olmadığından, her halde bu defa Müslümanlar olarak bizim analarımız ağlayacak.

Bu sıkıntımı hocalarımla konuştum; biri beni rahatlattı:

Allah'ın gizli sırlarının hükmü kolay anlaşılamaz; bu durumda takdirin hükmüne razı olmaktan başka çare yoktur, dedi ve bunun beyit halindeki ifadesini söyledi?

Fehm olunmaz hükm-ü sırr-ı hafiyyul- Bari Çare yok şive-i takdire rızadan gayrı.

Artık anladım ki, şarkta bizim meydana getirdiğimiz kalkanın gölgesinde serinleyen bazıları, içlerinde bulunduğu nimetin kıymetini düşünmeden, sağa sola saldırır dururlar, döktükleri Müslüman kanıyla gurur içindedirler."
"Sultanım, Avrupalılar Hasan Padişaha gerçekten dost olabilirler mi?"
"Asla, ama Hasan bilmez ki, diyelim bizi alt ettiler ve Hasan gelip Anadolu'nun tamamım aldı; hiç rahat bırakırlar mı? Bize yaptıklarım belki de fazlasıyla bu defa ona yapacaklar."
"Neden Padişahım?"
"Çünkü Avrupa'nın en fazla korktuğu şey bizim şu andaki gücümüzdür. Hasan buraların sahibi olsa, daha fazla güçlü olmaz mı?"
"Yani, evet... "
"Ama Hasan'ın payitahtı buralara çok uzak, asla buraları onlardan kurtaramaz. Böyle bir geleneğe ve dehaya sahip de değildir. Memleketinde bir sıkıntı olduğunda ilk kaybedeceği yer Anadolu'nun batışıdır. Hasan, daha doğrusu, ne İstanbul'un fethini ve ne de İstanbul'u anlayamamıştır. Böyle bir şehir parçalanmayı kabul etmez."
Bir zamanlar kabına sığmaz Selçuklu akıncılarının büyük Bizans ordusuyla boy ölçüşmeye kalktığı bu aziz toprağın doğu kısmında yeni bir kardeş kavgasının patlamasına ramak kalmıştı. Kaderin cilvelerini anlamak her zaman mümkün değildi.

Artık kaçınılmaz hale gelmiş olan Akkoyunlu - Osmanlı mücadelesi, Akkoyunlu ordusunun sınırlan aşarak bin dört yüz yetmiş iki tarihinde ileri çıkıp; Sivas ve Tokat'ı yağmalamasıyla başladı. Kayseri'yi açıktan geçtiler ve Konya'ya yaklaştılar. Niyetleri burada bulunan Şehzade Mustafa'yı kovup, Karamanoğlu'nu tahta oturtmaktı. Fatih Sultan Mehmed Han, harp mevsimi olmamasına rağmen, ordusuyla Üsküdar'a geçti.

Çok fazla zaman geçmeden Otağ-ı Hümayuna haber yetişti:

"Padişahım; Konya yakınlarına kadar sokulan Akkoyunlu ordusuna Hasan'ın oğlu Yusufça Mirza kumanda ediyordu. Oğlunuz Şehzade Mustafa Gedik Ahmet ve Davut paşalarla birlikte Kıreli'nde Akkoyunlu ordusunu imha etmiştir. İki kardeşiyle beraber Yusufça Mirza, iki kardeşi, iki Timuroğlu mirzası esir düşmüşlerdir."

"Şükürler olsun; ordu artık Üsküdar'dan çekilebilir."

Sadi burada biraz durdu; zira Sultan Cem, bu sefer esnasında İstanbul'da taht muhafızı ve saltanat naibi olarak kalmıştı; gözleri yaşardı, boğazına bir tıkaç gibi bir şeyler düğümlendi; Sultan Cem'in de yüreği kabarmıştı, anlatmaya devam etmesini işaret etti:

"Sekiz ay sonra haşmetli Fatih Sultan Mehmed Han, ordusunun başında hareket etti; Erzincan yakınlarında canını sıkan bir haber aldı;
"Padişahım; ordumuzun öncüsü Has Murat Paşa kumandasındaki on iki bin kişilik kuvvet Akkoyunlu ordusuna çattı ve bozuldu, paşa şehit düştü."

Hasan ise, bu haberi aldığında sevincinden dağı boynuzlayan öküz misali, sevindi ve dedi ki:

"Bu daha bir şey değil; iyi ki bizim çocuklar hepsini yakalamamışlar. Ta Konstantiniyye'den gelip Hasan'ın burnu dibine girmek nedir, anlaşılsın."

Bir hafta sonra da Otlukbeli sahrasına varıldı; Hasan üç yüz bin kişilik kuvvetiyle burada bekliyordu. Osmanlı ordusu ise, beş kolordu halinde ve yüz doksan bin kişidir.
Haşmetli Fatih Sultan Mehmed Han'ın fetih ordusu Otlukbeli sahrasında savaş nizamına girmek üzere açılırken, Hasan da en iyi görebileceği bir yere çıkmış, düzlükteki Ordu-yu Hümayunu seyrediyordu. O zamana kadar bu orduyu hiç görmemiş, sadece duymuştu. Dahası top-tüfek harbini de hiç görmemişti. Asırlarca düşmanın kalbine korku salarak yeri - göğü inleten mehter, ne yazık ki burada başka bir 'hal' için vuruyordu.
Otlukbeli sahrasında Mehter gümbürtüleri başlayınca, gök gürültüleri ürküp semadan çekildi, şimşekler birazdan kükreyecek olan Osmanlı toplarım siperden seyretmek üzere tepelerin arkasına gizlendiler.
Bu ordu sadece hali hazırdaki ihtişamıyla göz doldurmuyordu; bu ordu maneviyatını ta Türkistan'a dayamış, Malazgirt zaferindeki, Haçlı seferleri zamanındaki dedelerinin kahramanlıklardan kuvvet almış, bir kısmı Kosova'yı, Niğbulu'nu, Varna'yı görmüş, içeride ve dışarıdaki hasımlarım önüne katıp kovalamış ve en sonunda da feth-i mübin denilen Konstantiniyye fethiyle Peygamber övgüsüne mazhar olmuş bir ordu idi.
Veya başka bir tabirle; müfettihü'l- ebvab olan bir ordu idi; kapılan açan ordu, yani İstanbul kapılarını fethiyle açan ordu...

Uzun Hasan, Ordu-yu Hümayun sancaklarını açıp büyük bir düzen ve disiplin içinde sahrada yayılırken; üniformaları, teçhizatın kalitesini ve ağır silahlan büyük bir hayranlıkla seyretti. Sonra şaşkınlıkla şu sözleri söyledi;
"Vay kahpe Osmanlı, ne derya düzmüş!"

Her bir asker mermer kıvamında çelikten yontulmuş, levent endamlı birer cihan pehlivanı gibi hareket edip, önceden belirtilen yerlerini aldılar. Sanki yerler ve gökler fetih ordusunun bu saltanatlı çarpışmasını seyre dalmış, güneş; fanusunun fitilini biraz aşağı indirerek, yıldızların da seyrine fırsat vermişti.
Çok geçmeden dünyanın en kuvvetli surlarını yıkan fetih ordusunun ejder ağızlı top bataryaları gazaba gelip, tüfekleri patlayınca; Hasan, yere - göğe sığdıramadığı süvari alaylarının feci şekilde adeta biçilerek döküldüğünü gözleriyle gördü ve adeta kahroldu.

Yiğit Akkoyunlu süvarilerinin cesareti, atlarının cevvallığı, ateşli silaha karşı beş para etmiyordu. Bir anda kontrol kayboldu ve Hasan birliklerine hakim olamaz duruma geldi; asker ve at cesetleri adeta harman oluvermişlerdi.
Eşsiz Fatih bu durumu görünce, birdenbire sağ ve sol kanatlardaki kol ordularına; Akkoyunlu ordusunun sağ ve solundan sarkarak, kıskacı kapatmaları emrini verdi. Şimdi kerpetenin dişleri, arada bir yumuşak ahşap parçası gibi yumuşamış ordunun üzerine kapanıyordu.

Akkoyunlu ordusu kıskaca girmemek için, can havliyle açık kalan dar bir alandan hızla fırlayıp dışan çıkmaya çalıştı. Ortalık ana - baba günü oldu; Otlukbeli sahrasının susuz toprağı asker kanıyla doymaya başladı.
Akkoyunlu ordusunun can havliyle kaçmaya başladığını gören Şehzade Mustafa, avına kükremiş aslan gibi yürüyerek, elindeki kolordu ile kaçış yollarını kesti. Sonra da Akkoyunlu ordusunun sol kanadına şiddetle yüklendi ve burayı kumanda eden Akkoyunlu Uzun Hasan oğlu Zeynel'le birlikte sol kanadı imha etti. Bu arada üç Timur oğlu şehzadesini de esir aldı.

Garip bir tecelli; keşke bu manzarayı Timur da seyrediyor olsaydı...
Muharebe başlayalı sekiz saat kadar olmuştu ki, Şehzade Beyazıt, babası Fatih'den emir aldı;
"Tiz, oğlum Şehzade Beyazıt, doğru Hasan'ın otağına yürüsün."

Fatih Sultan Mehmed Han sanki emir vermemiş, hafif ve keskin bir kılıca bizzat kendisi kumanda etmişti:

Osmanlı şehzadesi Beyazıt, ağır bir gürzün çürük bir kalkanı darmadağın etmek üzere şaha kalkması gibi fırlayınca. Hasan Padişah her şeyi unutup, canının derdine düştü.
Meydanı bırakıp kaçarken, yıllardan beri kendisini Fatih Sultan Mehmed'e karşı kışkırtan Karamanoğlu Pir Ahmet'e dönerek öfkeyle şunları söyledi;

"Behey Karamanoğlu, hanedanın harap olsun, bednam olmama sebep oldun. Benim Osmanlı ile ne işim vardı?"
Meydan Osmanlı ordusunun ayaklan altında ezildi; fakat o büyük Fatih, Sultan Mehmed Han; bundan dolayı asla gurura kapılmadı; zira karşı cephe çökmüş, sıra merhamete gelmişti.

Gazabı geçti ve yeni emirlerini verdi:

"Hasan'ın kendisi ve kaçan askeri takip edilmesin.
Alınan esirlerden kırk bin tanesini ben kendi paramdan fidyelerini ödeyerek azat ediyorum.
Aynca Hasan Padişahın Karakoyunlu hükümdarı Cihan-Şah'ı mağlup ettiğinden beri esir kalmış bütün Karakoyunlu ileri gelenlerinin tamamını serbest bırakın.
Hasan ve dağılmış ordusu takip edilmesin; bırakın tekrar Tebriz'e gitsin. Ordum Otlukbeli sahrasında konaklasın."
Konstantiniyye fethinde atlarına ceset çiğnetmeyen büyük Fatih, elbette ki burada da şanına layık bir şekilde davranmıştı.

O büyük sultan, gurur bir tarafa; sadece devletinin Timur'dan beri karşılaştığı bu büyük belayı savan Allah'a şükretti.

Bunu gören esir bir mirza, yanındakine gözleri yaşararak dedi ki:

"Osmanlı ile çarpışarak, çok büyük bir hata yaptık. Bak şimdi görüyor musun; bize ne kadar merhametli davrandı, biz olsak yapamazdık. Konstantiniyye fethinde bulunamadık, bari bulunan orduya da silah çekmeseydik."
"Hasan Padişahın da, bizim de aklımız şimdi başımıza geldi her halde."

Diğeri içini geçirerek:

"O değil bize, kahrederek girdiği Konstantiniyye'deki Rumlara bile merhametli davrandı. Halbuki Ayasofya'da toplanan o Rumların bir çoğu, daha o günün sabahı Osmanlı ordusuna kızgın yağ ve Grejuva atmışlarmış."

Fatih Sultan Mehmed Han bununla da kalmayıp; samimi olarak barış yaptı:

Hanedan-ı Osmani'nin semasının bir yıldızı ve biricik kızı Gevher Han Hatun ile Uzun Hasan'ın oğlu Uğurlu Mirza'yı evlendirdi. Bundan sonra da bir daha da Akkoyunlular bütün ricalara rağmen Avrupa'ya arka çıkmadılar.
Bu sıralarda Akdeniz'de bekleyen Venedik donanması doğru haber alamayıp, Akkoyunluların zafer kazandığım zannederek İzmir'e yüklenmiş, fakat bir müddet sonra doğru haberi alınca da, arkasına bakmadan firar etmiştir. Demek ki Otlukbeli'nden bekledikleri haber gelse idi, akla - hayale gelmedik büyük bir felaket olacak, deryalar dolusu kan sıkacaktı.

Bu seferin acı hatırası; dönüşte Şehzade Mustafa'nın Konya ya-kınlarında yirmi üç yaşlarında iken ölümüdür. Çok genç bir yaşında babasına layık bir evlat olmuş, bilgili ve değerli bir şehzade idi. Kıreli'nde Akkoyunlu ordusunu imha etmesi ve Otlukbeli sahrasındaki cesaret ve idare kabiliyeti, onu çok kısa bir zamanda kutup yıldızı gibi parlatmıştı. Bu şekildeki ani ölümü, ordu ve halk arasında da büyük üzüntüye sebep oldu.

Fatih Sultan Mehmed Han buruk sevinçle birlikte İstanbul'a ulaştı ve hükmünü verdi:

"Bundan sonra savaşın sonu belli olmuştur; Hasan'ın yenilmesi, Avrupa'nın yenilmesidir. Şimdi yapacağımız iş, saçlarımı ağartan şu harbin tacım Avrupa'da koymaktır."

Hasan Padişah, veya boyunun uzunluğundan dolayı kendisine 'Uzun Hasan' denilen bu hükümdar; kendisini övmeyi çok severdi.

Fatih Sultan Mehmed Han'ın tavsiyelerini dinlemediği gibi, ona yukarıdan bakar ve ağır mektuplar yazardı. Mektuplara başlarken:

"Ben ki; Tur Ali oğlu Fahrettin Kutluğ oğlu Bahaeddin Karayülük Osman oğlu Celaleddin Ali oğlu Nusretü'ddin Ebu Nasr Hasan'ım; ben ülkeler fethetmiş, taçlar almış, sultanlar öldürmüş bir sultanım (...) diye başlar ve devamlı Fatih Sultan Mehmed Han'ı tehdit ederdi.
Hasan, büyük ordusunun Otlukbeli'nde dağılmasından sonra, Tebriz'e giderek açılan büyük yaralarını sarmaya çalıştı. Fatih Sultan Mehmed Han'ın kendisine çok büyük iyilik yapıp, ordusunu ve kendisini takip ederek imha hareketine girişmeyip, bilakis onunla akrabalık kurmasına rağmen, yine de çok ağır bir yara almıştı.

Şeyh Cüneyd bir gün yanma girerek dedi ki:

"Sultanım, Gürcistan'da valilerimiz bize baş kaldırırlar, emir dinlemezler. Ne buyurursunuz?"
"Haklarından gelinse gerektir; fakat dertleri nedir?"
"Sultanım, bizim Otlukbeli sahrasında zafiyete uğradığımızı düşünürler."
"Bre biz zafiyete uğradıysak, Osmanlı karşısında uğradık; Gürcülere ne oluyor peki!?"

"Gürcüler maalesef hep kılıç ve sopayla terbiye görmek isteyen bir toplulukturlar, efendimiz." "Ne tedbir düşünürsünüz?"
"Celaleddin Harzemşah gibi, silahı tepelerinden hiç eksik etmemek, Sultanım."
"Derhal ordumu ve akıncılarımı hazırlayın!"
"Seferin nereye olduğunu açıklamak münasip midir?"
"Osmanlılar üzerine gidileceğini söyleyip yola çıkalım; sonra da manevra yaparak kuzeybatıya geçeriz."
"Osmanlılar bundan rahatsız olmazlar mı?"
Uzun Hasan yine o, Otlukbeli'ndeki kızıl hatırayı gözünün önüne getirince, sesi yavaşladı; sıkıldığı belli idi;
"Osmanlılar seferimizin kendilerine doğru olmadığım bilirler, Fatih Sultan Mehmed Han böyle şeyleri iyi haber alır ve değerlendirir. Bilir ki, biz onun üzerine yirmi beş bin kişilik bir kuvvetle zaten gitmeyiz."
"Nasıl tensip buyurursanız, Sultanım... "

Cüneyd çıktıktan sonra. Hasan az kalsın öfkesinden her şeyi yakıp yıkacaktı:

"Ah Hasan, ah Hasan; hakikaten bednam oldun. İki paralık gürcüler üzerine gidecek adam mıydın sen, yahut onlar hangi cesaretle senin üzerine yürüyeceklerdi. Ah Hasan, ah!... "

Sonra tekrar uzaklara daldı; bir zamanlar bu koca Fatih Sultan Mehmed Han'a yazdığı mektuplarda ona sadece; 'Mehmed Bey diyordu. Buna ilaveten; şimdi kendisine baş kaldıran Gürcüler ve Trabzon Rumları ile ittifak yaparak Osmanlı topraklarına saldırmıştı. Sonra Gedik Ahmet Paşa Akkoyunlu ordusunu yenince, Trabzon üzerine yürüyen Fatih Sultan Mehmed Han'dan barış istemek üzere annesini göndermişti. Ve o da, onu kendi annesi gibi karşılayıp, ana' demişti.
Şimdi kaderin cilvesine bak ki; o günün Gürcüleri kendisine baş kaldırdılar. Demek ki kimlerle ittifak ettiğini bileceksin..

Sonra altında terler birikerek, kendi kendine pişmanlığını dile getirdi:

"Hasan be, sen nasıl hep Trabzon Rumlarının prensesleri ile evlendin, Despina gibi bir yılanı koynuna alıp, onun teşvikleri ile kafirlerle ittifak ettin.
Ya şu Karamanoğlu Pir Ahmet; ona ne diye kulak verdin. Sen de Sultan Mehmed gibi her şeyden kendi adamların vasıtasıyla haber alamaz miydin?
Diyelim fetihte bulunamadın, bari fethedenlere silah çekmeseydin."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:30

14

Dünyadaki işlerini büyük bir maneviyat kaidesi üzerine bina etmiş olan Fatih Sultan Mehmed Han, sultanlığının ötesinde, yüzünü Hakka çevirmiş bir padişahtı. Zaferler kazanmasına rağmen, bunları asla kendi şahsı için bir gurur meselesi saymıyor, Uzun Hasan'ın annesine dediği gibi, elinde İslam'ın kılıcı olarak; bunun mesuliyetini ve ağırlığını hep omuzlarında taşıyordu. Zira bu kılıç bir Latin kılıcı değildir ki, yaşamak için bir başkasının kanını dökmek üzere çekilmiş olsun. Bilakis bu bir neşterdir ki, dünyayı iflah olmaz zalimlerden, cellatlardan, Kazıklı Voyvodalardan, Yanoş'lardan kurtarmak için, kangrenli azayı keserek, vücudu kurtarmak için kullanılır.

Fetihten sonra birer şehadet parmağı gibi göklere yükseldi minareler... Bu gökyüzünü delen altın direkler; sanki Konstantiniyye'nin tarihi boyunca, içinde işlenen günahların ağırlığıyla kurşun gibi ağırlaşmış gök kubbenin, İstanbul üzerine çökmemesi için; gök kubbeye dünyadan çakılmış direklerdi.
Cami ile ilim ve mezarlık iç içe geçmiş; dünya ahrete kapı komşusu olmuş, şark ile garp İstanbul vasıtasıyla ayrılıklarını bırakmışlardı.

Zira burada galip olan Fatih Sultan Mehmed Han, Mevlana Celaleddin'den de ders almıştır; o büyük pir de kıyamete kadar lazım olacak bir beyit söylemişti:

Biz dünyaya ayrılık tohumlan saçmak için gelmedik Fakat biz, sadece ve sadece birleştirmek için geldik.
Bu Konstantiniyye fethi Hicri sekiz yüz elli yedide gerçek bir fetihti; asla bin dört yüz elli üçte bir düşüş olamazdı. 'Düşüş' ancak; Venediklinin sömürgeci kafasıyla anlaşılabilecek bir yanlıştı. Çünkü İstanbul fetihle beraber hep açıldı, hep yükseldi. Artık burada zaman hep ileriye doğru adeta yırtılmaktaydı.
Bu büyük hizmetlerin ifası kendisine çok muhasebeler dayatıyor olacak ki.

Hocası ve Şeyhi Akşemseddin'e:

"Ben sultanlığı bırakarak, hakikat yolunu tercih ederim, hocam; ben artık teslim olmak istiyorum" dediğinde, o büyük pir bunu kabul etmemiştir. Zira talebesi Fatih Sultan Mehmed Han'ın devlete ve insanlığa lazım olduğunu biliyor ve buna asla yanaşmıyordu.

Sultanlığı bırakamasa bile, dervişliği de bıraktı denemezdi; kendisine çok uzak olmayan İran lı Hafız'ın şürindeki şu beyit ona ilham vermiştir:

"Kadehini, yırtılmış hırkanın altına saklamayı bil, Çünkü vakit; perhiz mevsimidir, takva zamanıdır.
Hırkanın üzerindeki içki lekelerini göz yaşlan ile yıka Artık bu kabın içindeki şarap, tortu ile örtülmüştür.

Girdiği çetin mücadelelerde geçmişin intikam veya korkularıyla, geleceğin endişelerini yaşamamış ve bu sayede muvaffak da olmuştur. Zira onun düsturlarından ve tavsiyelerinden biri; bir yönüyle tasavvuf diğer yönüyle Ömer Hayyam'ın felsefesinin faydalı olan kısmıdır; yani bütün himmet ve gayreti, içinde bulunulan zamana vererek, geçmiş ve geleceğe kuvveti dağıtmamaktır.

Ömer Hayyam şöyle der:

Eğer geçen geçmişse, sakın ondan hiç mi hiç bahsetme Yarın da madem henüz gelmemiştir; onun için feryad etme
Geçmiş ve gelecek üzerine sakın hayat binası kurma, etme Hali hazır durumunu iyi değerlendir, ömrünü berbat etme.

Sultan Hazretleri herkesin, hatta dünyanın sultanı olduğundan; bu cihan içindeki alimler, hekimler, filozoflar, şairler ve sanatkarlar onun koruduğu insanlardı. Hatta bunların gelip geçmiş olanları bile Fatih Sultan Mehmed Han'ın gönlünde birer yer sahibidirler. Bunların Asya'lı veya Avrupalı veya farklı dinden olması ona göre reddedilmesine, kovulmasına sebep değildir. Bilakis hukuk ve müsamaha ölçüsünde onlara da yer vardı.
Nitekim Macar asıllı Topçu Urban'a da, iyi bir döküm ustası olduğu için, çok itibar etmişti. Kendisindeki ve Muslihiddin'deki eksikliği onunla kapatarak, mükemmeli yakalamıştı. Haritalara olan aşın meyli de bir cihan padişahına yakışır şeylerdendir.

Kendisi alim olmakla beraber, en iyi şiir ustalarıyla boy ölçüşecek kadar geniş ufka sahip bir şahsiyettir. Nitekim meşhur şair Melihi'den çıkma ab-ı hayat gibi bir şiire önce Ahmet Paşa ve sonra da kendisi şöyle nazire yazmışlardır;

Melihi şöyle der:

Seni bend etti çün ol zülf-i semen-say gönül Kılmadın dahi halas olmağiçün ray gönül Etti sevda seni alemlere rüsvay gönül Gönül eyvay gönül vay gönül eyvay gönül

Ahmet Paşa bu sese nazire olarak şöyle ses verir:

Gül yüzünde göreli zülf-i semen-say gönül Kara sevdada yeler bi-ser ü bi-pay gönül Demedim mi sana, dolaşma ana hay gönül Vay gönül vay bu gönül vay gönül eyvay gönül

Sultan ise bunlara tacı şöyle kondurmuştur:

Sevdin ol dilberi söz eslemedin vay gönül Eyledin kend'özünü aleme rüsvay gönül Sana cevr eylemede kılmaz o pervay gönül
Çevre sabreylemezsin nideyin hay gönül Gönül eyvay gönül vay gönül eyvay gönül

Bu şiirler bir nice bülbülün sesine ses verdi, gönülleri aydınlattı, ataların ruhlarını dahi şad kıldı.

Fatih Sultan Mehmed Han içine girdiği İstanbul'un harap halini görünce; Roma'nın gerçek varisi olmasına yetecek bir düşünce yapışım sergiler:

"Öyle yapın ki, bu harap şehri; dünyanın bütün şehirlerini toplasanız, maddi olarak tek bir İstanbul etmesin. Fetihten önce buradan kaçanların tekrar bize gelişi iyi bir alamettir; onlara sahip çıkın. Burada sadece madeni değil; taşı bile eritin ve yeni bir kalıba koyun.
Eski tanrılardan sonra gelen teslis çağı kapanmıştır; İstanbul, istikamet sahiplerine yakışır bir şehir olmalıdır. Bu şehir mükemmel bir insan vücudu gibi, kalbi ve damarlarıyla tam ve mükemmel olmalıdır. Eğer bu emaneti ehil ellerde işlemezsek, Latinlerden ne farkımız kalır?
Biz bu şehre Dersaadet demişsek, bu adın içini de doldurmamız lazım. Bu şehir ebediyete uzanan yolda bir inci gibi işlenmiş ve bu aleme çakılmış olmalıdır. Öyle ki bizim her hangi bir halimizi kendisine örnek alanlar, bizden her yola gidebilsinler.
Hem madem İstanbul damadını bulmuştur, öyle ise etrafında çocuklar misali şehirleri de kendisiyle beraber parlatmalıdır."
Daha fetihten birkaç sene evvel sıradan bir şehzade gibi ve hatta tahtını babasına iade etmiş bir şehzade iken, fetihten sonra Hıristiyan aleminin bir kısmının kendisini Roma İmparatoru olarak görmesi; akla-hayale sığmayan bir farktır.
Bu sebeple Sultan'ın da Dersaadet'e büyük bir minnet borcu vardı. Nitekim ona hizmet olan minnetini sözle değil, daha çok icraatıyla yapan Fatih Sultan Mehmed Han, fetihten hemen sonra İstanbul kadılığına Hızır Bey Çelebiyi ve Subaşılığa da Karıştıran Süleyman Bey'i getirmiş; fethin yirminci gününde de diğer planlarını yapmak üzere Edirne'ye gitmişti. Bu Hızır Bey Sivrihisar'h olup Nasrettin Hocanın beşinci kuşaktan torunu, Sivrihisar kadısı Celaladdin'in oğlu ve Molla Yeganın talebesidir. Sultan kendisine Kadıköy'ü dirlik olarak vermiş bulunuyordu.

Bir keresinde bir gayrimüslim usta ile muhakeme edilmek üzere mahkemeye geldiğinde, baş köşede oturmayı denedi.

Ancak bu kadı kendisine:

"Beyim, murafaa-i Şer'iyede bulunuyorsunuz, baş köşede değil, zanlı sandalyesinde oturmalısınız" demiştir.
Nitekim; nasıl ki Dersaadet'e Mısır'dan dikilitaş, Delfden yılanlı sütun getirilmiştir... Roma, Atina, Girit, Trabzon, Kudüs ve Babil'den onda parçalar vardır. Latin soygunu elbette her şeyi alıp götürememişti.
Sonra Osmanlı eserleri bunların hepsini tamamladı ve taçlandırdı. Zira Osmanlı eserleri ne Selçuklu eserlerinin taklidi ve ne de İstanbul'un güzelliğine halel getiren bir vasfa sahiptir; bilakis Osmanlı eserleri hakikaten taşın eriyerek kalıba döküldüğü bir şehir olmuştur.

Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul fethinden sonra burada safa sürmedi; ama onunla çok ilgilendi ve bu hususta bilgi aldı, para verdi, talimat verdi ve istediğini de aldı:

"Bre İstanbul kadısı ve şehremini; anlatın bakalım, biz seferlerde iken, sizler buralarda neler yaptınız?"
"Sultanım; verdiğiniz talimatlar üzerine büyük inşaat faaliyetlerine giriştik; Bizans İstanbul halkının sağlığı ile ilgili iyi bir teşkilata sahip değilken; bizler: su yolları, hamamlar, misafirhaneler, kanalizasyon şebekeleri ve hastaneler inşa ettik."
"Rakam olarak ifade ederseniz?... "
"Sultanım; şu anda yüz seksenin üzerinde cami ve mescit, otuz iki medrese, on iki han, otuz iki hamam, iki saray, iki tersane, iki kışla, iki kale, üç bedestenimiz vardır."
"Çarşılar ne durumda?"
"Çarşı ile beraber beş bin dükkan işler, Sultanım."
"Sular hakkında?.. "
"Halkalı ve Kırkçeşme sulan İstanbul'a hayat vermiştir, efendimiz."
"Sanatkarlar ne alemde?"
"Efendimiz; fethettiğiniz bu güzel şehirde hattatlığın da temelini atmış bulunuyorsunuz. Aklam-ı sitte dediğimiz yazı çeşitlerini kullanan hattatlarimız var. Aynca devletinizin ihtişamını sergileyen Divani yazı da belli bir derece mükemmel hale geldi."
"İstinsah işleri nasıl gidiyor?"

"Padişahım; emriniz üzere sarayda nakışhane kurdurmuştuk; burada istinsah edilerek çoğaltılan kitaplar tezhip edilmekte, mükemmel şekilde ciltleri yapılmaktadır. İnşa edilen camilerin çoğunda çini kullanılmaktadır."
"İlim hayatı nasıl peki?"
"Efendimiz; İstanbul'da Semerkant'dan, Mısır'dan İtalya'ya kadar alimler ve sanatkarlar toplanmışlardır. Kendileri bulunmayanların eserleri veya yetiştirdikleri bizdedir. Timur'un torunu Sultan Hüseyin Baykara yok ise de, onun yetiştirdiği Nahifi buradadır. Semerkant ve Meraga'da yetişenler, İstanbul'a geliyorlar. Ressam Bel-lini'den Arap alimi Musannifek'e kadar herkes sizden memnundur. Fetihten beri Dersaadet bir an kovam gibi çalışmaktadır. Gazali'den Homeros'a kadar herkesin eserleri okunur ve mütalaa edilir."
"Berhudar olasınız... Ve şunu bilesiniz ki, hazinemde bulunan iki buçuk milyon altın ve elli milyona yakın akçadan ilim ve sanat için ayırabileceğim çok meblağ var. Bizim medreselerimiz gelişerek dünyanın en iyisi olsun. Biz onlara Sultan Melikşah gibi para harcamasını biliriz."

Biraz durdu koca Sultan, sonra müderrislerine döndü:

"Hocalar, yetiştirdiğiniz talebeleri siz nasıl görüyorsunuz, ne kadarı sizin istediğiniz derecede mükemmeldirler?"

Müderrisler sıkılarak dediler ki:

"Sultanım, bizim istediğimiz kadar maalesef verim alınamıyor henüz."
"Ne kadarı iyi sizce?"
"Sultanım, yüzde ancak ikisi bizim istediğimiz seviyede yetişiyorlar."

Koca sultan yüzünü bile ekşitmedi ve şöyle dedi:

"Merak etmeyin ve işinize devam edin; eğer yüzde iki kadar bir adam yetiştirebiliyorsanız, ben geri kalan doksan sekizi de onların hatırına taşımaya hazırım!"
ilim, şiir ve edebiyatın hamisi olan Fatih Sultan Mehmed Han, etrafından çok iyi haberdar olan bir padişahtı. Kendisi Konstantiniyye önlerine gelmeden dört sene kadar önce Uluğ Bey gibi medeniyet kurmuş bir sultanın harp meydanında kalması üzerine, onun yetiştirdiği Ah Kuşçu, astronomide kazandığı seviyeyi İstanbul'da yakalayarak, geliştirmeye başlamıştı. Demek ki, Uluğ Bey'in Semerkant'da kurduğu medeniyet artık belki de İstanbul toprağında kökleşmeye devam edecekti.
Uluğ Bey'den sonra yıldızı parlayan Sultan Hüseyin Baykara, bu kez Herat'da bir medeniyet sahası meydana getirmiş bulunuyordu. Bunlardan çok iyi haberi olan Fatih Sultan Mehmed Han, Türkistan'ın büyük filozofu, alimi ve şairi Cami'yi, kendisine hayran olduğundan, İstanbul'a davet etmişti. Ama ne var ki, ona hayran olan başkaları da vardı. Cami'nin talebesi Ali Şir Nevai de ona hayrandı, Sultan Hüseyin Baykara da...
Yine Türkistan'ın bu sıralarda tanınmış büyük bir edibi ve şairi vardır ki; 'miftah' adlı eserin sahibi Sekkaki'dir. Bu zat aslında kırk yaşlarına kadar anahtar ustalığı yapan bir demircidir. Bir gün kendisine biri gelip şöyle der;
"Usta bana bir miftah yapar mısın?"

Sekkakı 'miftah' kelimesinin henüz anahtar manasına geldiğini bilmemektedir, ama onu savmak için;
"Yaparız, tamam" der. Adam gidince de medreseye koşar ve oradaki küçük çocuklar 'miftah'ın 'anahtar' demek olduğunu söylerler.

O da kendi kendine der ki:

"Yahu bir 'miftah' kelimesini bilemeyecek kadar cahilim; hemen ilme başlamalıyım."

O günden sonra bitek Türkistan toprağında hızlı bir çalışma ile ilerleyip, sonunda Belağat ilmi üzerine 'El- Miftah' adıyla güzel bir eser vermiştir. Semerkant sarayının meyvesi olan bu büyük zat, aynı zamanda çok iyi bir şairdi.
Şiir ve belagatın kaynak eserlerinden birinin sahibi olan bu zat, işte burada yetişmişken, Timur devrinin iki büyük belağatçısı Seyyid Şerif Cürcani ile Saadeddin Taftazani'nin belağat, edebi sanatlar üzerine yaptıkları tartışmaların mütalaaları da, genç ve dinamik Osmanlı medrese ve saraylarına ulaşıyordu.

Fatih Sultan Mehmed Han'ın ahvalinde gittikçe göze çarpan bir durulma hissediliyordu; sanki bu gönüllere taht kurmuş olan büyük Fatih, çok yıllar önce henüz resimler karalayan bir çocukken kafasına koymaya başladığı fethi ve onu tamamlayan diğer zaferlerini bitirmişti. Zira İstanbul'u fethetmek; aslında onun surlarından içeri girmek değildi; fetihten sonra kazandığı zaferler, zaferini pekiştirmiş ve İstanbul etrafında, ona yakışır bir emniyet kuşağı meydana getirmişti.

Gönül erlerinden biri bu durumu hissetmiş ve gözlerinden yaşlar süzülerek, kendisi gibi bir gönül adamına şöyle demişti:

"Bu bizim aramızda bir sırdır; kimseler duymasın cima, Fatih Sultan Mehmed Han'ın artık bu alemle işi kalmamış gibidir."
"Bu hükme nasıl vardın?"

"Babam ve ben uzun senelerden beri Sultanı gözler dururuz; bu büyük sultan hakkında çok ileri - geri sözler söylendi, söylenecek; fakat bunların hiç birisi adeta fethi tamamlamak için dünyaya gönderilmiş olan bu yiğitle fazla alakadar değildir. İşte, İstanbul surlarını geçti ve fethin diğer ayaklarını tamamladı, İstanbul çok uzun asırlar önce ulaştığı en yüksek şevketinden, kuvvetinden, bugün çok daha ilerdedir."
"Tam olarak ne demek istiyorsun?"
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:30

"Bir insan asla bir peygamber olamaz, ama bazı taraflarıyla onları hatırlatabilir. Bu yüce sultana 'Mehmed' adını koyarlarken ne düşündüler bilemem; ama onda hayatım boyunca; gerek adalet ve gerek merhamet hususunda Efendimizi hatırlatan çok şeyler bulmuşumdur."
"Mesela?"
"Mesela Mekke Fethi cihanın en önemli fetihlerinden biridir ki, dünya durdukça hep anılacaktır; Konstantiniyye de öyle... Sonra Mekke fethinden sonra Efendimiz bütün bir Hicaz'ı kendi sağlığında iken bayrağı altına aldı ve Mekke etrafındaki şehir ve denizler tarafından bir kuşak gibi sarıldı, bak işte İstanbul da öyle... "
"Allah, Allah; manidar doğrusu... "
"Bir şey daha var; Mekke fethi dünyanın en kansız fetihlerinden biridir; peki ya Konstantiniyye? O da öyle değil mi? Bana bir Rum şöyle demişti; 'Latin istilasındaki ölüm ve tahribatla bu büyük hadiseyi kıyasladığımız zaman, tüylerimiz diken, diken oluyor.' Bu kadar az kanlıdır Konstantiniyye fethi... "

Biraz durdu, derinlere dalmıştı, belli:

"... Sonra Efendimiz veda haccında cihan-şumul; yani bütün insanlığı ilgilendiren sözler sarf ederek; "Ey insanlar!" diye hitapta bulundu. Bakıyorum; artık haşmetli Osmanoğulları devleti bugün öyle bir seviyeye gelmiştir ki, en uzak Asya'dan, en ileri okyanusa kadar her tarafta mazlumlara merhamet ve zalimlere kahır eli uzatabilmekte ve de, Fatih Sultan Mehmed Han herkesin padişahı gibi davranmaktadır. 'Acaba bir şeyleri daha eksik bıraktık mı' derdine düşmüştür."
"Hakikaten bunları düşünmedim, evet; devam et."
"Ben bunları söylerken, sadece gözlerin gördüğü kısımları söyledim; onun nasıl, taşıdığı isme layık bir Sultan olduğunu söyledim. Peki ya gönül gözü; kendisinde gönül gözü olmayanlar bunu nereden görebilirler ki? Her halde insanlar kıyamete kadar onun hep maddi tarafı üzerinde kafa yoracak ve bazen de saçma sapan şeyler söyleyeceklerdir."
"Nasıl saçmalar mesela?"
"Geçenlerde İstanbul'a bir Frenk seyyahı gelmiş, kendi yaranı olan Hıristiyanlarla konuşurken, iki de bir soruyordu yanındakilere; '- Sultan'ın annesi Hıristiyan mıydı. Sultanın aziz pederle münasebetleri nasıl, Sultanın İndilerle ilgili çalışmaları var mı...?' sordum yanındakilere; bu adam neden bunların sorup durdu? Verdikleri cevap manidardı."
"Efendim, bu adam Fatih Sultan Mehmed Han'ı Hıristiyan zennediyor. öylesine bir seyyah işte, biraz da yazar çizer... "
"Akıllı bir adama benziyor; yoksa ta oralardan buralara gelemezdi, değil mi?"
"Evet, öyledir... "
"Peki bunları sorup karıştırmaya neden ihtiyaç duydu ki, dedim; pek bir şey söylemek istemediler önce... Fakat sonra aralarından bir insaf erbabı şöyle dedi;"
"Efendim, Fatih Sultan Mehmed Han biz Hıristiyanlara öylesine davrandı ki, biz kendi krallarımızdan, papalarımızdan ve kardinallerimizden böyle bir merhamet görmedik. Kim olsa böyle düşünür, değil mi?"
"Ama bu onun Müslümanlığının bir gereğidir. Sizlerden bunun için cizye alıyor. Hem bizim tarihimizde kendilerini koruyamayacağı için, aldığı cizyeyi iade eden ve bu sebeple de Hıristiyanların gönlünü fetheden başka fatihlerimiz de var."
"Var ise, bunu Hıristiyanlar nereden bilecekler ki?"
"Bizim kitaplarımızla işlerimiz arasında bir birlik vardır; neden bakmıyorsunuz?"
"Biz kiliselerdeki papazlarımızın anlattıklarına bakarız."
"Biz de hocalarımızı dinleriz ama, akıllarımızı hiç kimsenin cebine koymayız. Her şeyin en doğrusunu ararız."
"Belki de haklısın; cima asırlardan beri nasıl heykellerimizden, ikonlarımızdan ve kendimize ait Meryem ve İsa'mızdan vazgeçemiyorsak; sizler hakkındaki kanaatlerden de kolay vazgeçemiyoruz."
"Yani?"
"... Yani; sizler hakkında söylenmiş olan ağır şeyler; putperest ve büyücüler ordusu... Şimdi biri kalkıp da gözleriyle farklı şeyler görünce, kim olsa Fatih Sultan Mehmed Han'ın olsa, olsa ancak bir Hıristiyan olabileceğini düşünür."
"Şimdi anladım hidayetin hassas çizgisinin kudretin elinde olduğunu; adam gördüğü manzarayı Fatih'in kendi dininde aramıyor da, kendisine iyi davranıldığı için, onu Hıristiyan yapmaya çalışıyor. Böyle yapmasa. Müslüman olacak veya en azından kanaati değişecek."

"Okuduklarıma göre bu Hıristiyanlar daha önce İmadeddin Zengi ve Selahaddin Eyyubi hakkında da böyle iddialarda bulunmuşlar."
"Gözünü kamaştıran güneşi kendinden zannetmek gibi bir şey işte; Avrupa'da Hıristiyanlığı öğretenler düşünsünler... "
"Fakat biz biraz asıl mevzudan çıktık; Fatih Sultan Mehmed Han hazretleri hakkında son söyleyeceğin bir şeyler vardı?!"
"Gözünden bir şey kaçmıyor, ama anlamalıydın."
"Neyi, anlamadım."
"Fatih Sultan Mehmed Han'ın artık bu dünyadaki vazifesinin bittiğini... Bu sadece benim kanaatimdir. Ama için, için ağlamaktan da kendimi alamıyorum desem, yalan değil. Artık bu dışı padişah, içi derviş Sultan'a veda ederiz de, onu çok ararız diye kalbime geliyor sadece... O fetih için yaratılmıştı sanki, fethi de bütün esaslarıyla tamamladı; artık... "
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:31

15

Her karışı şehit kanı ve kahramanlıkla yoğrulmuş olan Anadolu'da Akkoyunlu ile meydana gelen çatışma zaferle bittikten sonra, sıra Avrupa'ya gelmişti. Bir zamanlar öfkelerinden kuduran, insan kanı içmekten zevk alan, sırf mezhepleri farklı diye, kendi dindaşlarına acımayan, İslam dünyasındaki ihtilaf ve mezhep meselelerini de körükleyerek, kendindeki hastalığı buralara da bulaştıran Avrupalılar; işgal ettikleri bu toprağın verimli güzelliğine yakışmıyorlardı.
Çoktan beri Osmanlı harekatı Avrupa'ya doğru kaymışken, burada yaşayan insanlar da, idareciler de değişmiş; daha insani rüzgarlar esmeye başlamıştı. Haçlı seferleri başlayalıdan beri Avrupalılar da insanlığa dair çok şeyler öğrenmişlerdi.
Otlukbeli'nden beklediklerini bulamayan Venedik, Macaristan ve Almanya, endişe içinde idiler; şimdi fetih ordusu ile baş başa kalmanın sıkıntısını yaşıyorlardı, zira Osmanlı doğu tarafında artık serbestti; bütün gücüyle batıya yönelebilirdi. Zaten Avrupa halkları İstanbul fethinden kendilerince çok şey öğrenmişler, onlar da adalet ve merhamet ister olmuşlardı.

Nitekim Fatih Sultan Mehmed Han onlar üzerine çok büyük bir ordu ile gitmedi; yiğit akıncı ordularına hareket emri verdikten sonra, sırasıyla gelen haberler şöyle idi:

"Sultanım; akıncı beylerinizden Mihaloğlu Gazi Alaaddin Bey, Avrupa akınlarında Tuna'yı tam üç yüz otuz defa geçerek, hizmetinizde bulunmuştur. Macar kralının kızını esir almış ve onunla evlenmiştir. Bu yiğit kumandanın kardeşi Gazi İskender Paşa, biraderinden aşağı hizmet yapmamıştır."
"Sultanım; Ali Paşa'nın Varadin'i zaptından sonra on sekiz bin akıncı kulunuz, altmış bin esir ve dokuz yüz bin baş koyun getirmiştir."
"Bu, düşmanın savaş yapacak mecalinin kalmadığını gösterir."
"Evet Sultanım."

Sonra bir başkası:

"Sultanım, Polonya krallığı akıncı ordularımıza baş eğmek zorunda kalmışlardır. En büyük akınlar ise, Galiçya ve Podolya'da olmuştur."
"Sultanım, Venedik sizin ileri sürdüğünüz ağır şartlan kabul ederek, barış yapmak niyetindedir. Çareleri de kalmamıştır."
"Anlaşıldı; barış şartlarımız bellidir; harp tazminatı ve yıllık haraç verecekler. Demek ki şimdi Macaristan kaldı..."
"Sultanım; on iki akıncı sancak beyimiz Macaristan'a baş eğdirmişlerdir. Alaaddin Ali Paşa Graz'a kadar ilerledi."
Büyük harp böylece biterken, Fatih Sultan Mehmed Han artık sadece cihan padişahı değil, aynı zamanda cihan galibi idi.
Bundan sonra üç sefer daha yapmıştır ki; bunlardan biri Boğ-dan seferidir; Osmanlı devletini tabi iken, büyük harpte karşı tarafta yer almıştı. Tekrar itaat altına alındı. İkincisi Macaristan ve üçüncüsü de Arnavutluk'da Venedik üzerinedir.

Fatih Sultan Mehmed Han'ın bitirebildiği son seferi İşkodra'dır; bu dehşetli kale şiddetle direndi:

Padişah burada yanmaz balonlar, yangın füzeleri, on bir adet dev top, uçan ve değdiği yerde patlayan füzler kullandırmıştır.
Bundan sonra Kırım ilhakı ile en büyük işlerinden birini de tamamlayan Fatih Sultan Mehmed Han Karadeniz'de hakimiyetini pekiştirirken, Kırım Hanı da Osmanlı devletine tabi oldu.

Sultan'ın en dikkate şayan olan bir tarafı da; İtalya'ya olan ilgisidir:

koca Sultan'da buraları da fethederek, doğu ile batıyı tek bir elde toplama fikri kuvvetli olsa gerektir.
Esasen Sicilya bir zamanlar parlak bir Müslüman Arap hakimiyeti yaşamıştı. Yine Bizans'a ait olan Napoli, Bizans'ı ele geçirmiş olması dolayısıyla, kendisinin olması lazımdı. Bu sebeple Gedik Ahmet Paşa'yı Otranto üzerine gönderdi ve on dört gün süren şiddetli bir karşı koymadan sonra kale düştü.

Taranto fethedildi ve Pulya da düşmek üzere idi. Osmanlılar İtalya çizmesinin topuğuna kuvvetle yapışmışlardı. Napoli Kralı Osmanlılara taarruz etmeye cesaret edemiyordu. Pulya'nın düşeceğini düşünen halk, burayı terk etmeye başlamıştı. Gedik Ahmet Paşa kralı şöyle tehdit ediyordu;
"Pulya eyaletini teslim et; aksi takdirde Fatih Sultan Mehmed Han ilkbaharda yüz bin piyade, on sekiz bin süvari ve gözlerin görmediği büyüklükte toplarla İtalya'ya gelecektir."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

ÖncekiSonraki

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir