Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un Fethi Tarihçesi

Monografi şeklinde

Burada Osmanlı İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un Fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:18

1

Henüz şanlı Tuna'nın paylaşılarak çağladığı, Karadeniz'in tam olarak fethedilemediği, Fırat ve Dicle'nin henüz yetim aktıkları hengamlardı. Ve daha şanlı Akdeniz üzerinde inciler misali dizilmiş adaların, Osmanlı fermanlarında altınla işlenmiş nefis tezhipler gibi, Yüce devletin birer parçası olmak için bekledikleri senelerdi. Osmanoğulları; şu Oğuzların Kayı boyunun Karakeçili kolunun; cihangirlik yolunda ilerlediği zamanlardı... Daha ileride ulu bir ağaç olmak üzere toprağı yarmaya ve üzerine yağan bereketli yağmurlarla haşır - neşir olduğu devirlerdi...
Batı ve bazen de doğudan esen sam yelleri karşısında kaldığı, örsle çekiç arasında elmas bir kılıç misali dövüldüğü; bazen su verildiği ve bazen ateşe atıldığı günlerdi.
Osmanoğullarının gül bahçesi bazen sararıyor, bazen kızarıyor; hatta bazen hoyrat eller karışarak, dikenlerin gülleri kanatıp durduğu, bülbüllerin feryat ederek ağladığı demler geliyordu. Bazen de zalim bir el, bu gül bahçesinden kopardığı gülü buradan alıp zalim taşlara dikiyor; ayrı ve susuz bırakıp, ondan kanayan dikenler yetiştirmeye çalışıyordu.

Mor dağlar yavaş yavaş çiçeklerini döküp, sonbahar yağmurları kıştan sonra gelecek yeni bir bahan, yeni bir güller zaferini, ekşi fakat merhametli yüzüyle müjdelerken; Osmanoğulları gülzarının gurbette ve susuz kalsa da, güllere layık, hoyrata el vermez ferdi, ve onların, adını 'Zizim' şeklinde telaffuz edebildikleri Fatih Sultan Mehmed Han oğlu Sultan Cem'in derin göklere açık penceresinden sızan ışığın yalımları, günün son demlerini haber veriyordu.

Hüzünlü bir akşamdı; sarayla hapishane arası denilebilecek genişçe bir mekanda düşünceli tavırlarla oturan asil Şehzade ümit yorgunu düşüncelere dalıp gitmişti. Onun yüzüne dikkatli bakanlar; beklediklerini bulamamış ama kendisinden istenen ve beklenen alçakça şeylere de itibar etmemiş olmanın gururunu yaşayan bir yiğidin, derin ve mert çizgilerini okuyabilirlerdi. Gözleri parıltısını hiç kaybetmemişti ama uzun zaman dağlarda denizlerde, iklimlerde ve ülkelerde vücudunu taşımış ayaklan ve kollan artık yorulmuş, adaleleri gevşemişti.
Sanki kendisi farkında değilken; şairin bülbüllerle derin bir sohbete daldığı, mana göklerine uçtuğu bir hengamda bir gaddar zalim onu can evinden vurmuş; bade yerine katran vermişti nazlı bedenine. Bütün bunlara rağmen; geçmişten gelen eşsiz hatıraların azametini de müjdeleyen bu manzara sahibi sanki edebiyat dünyasının semasında çınlayarak, eşsiz bir makes bulmuştur şairlerin dilinde. Asırlar ötesinden her devre bir nağme gönderen 'Cem' 'dem'inin birer yalımını vererek sesleniyorlardı.

İşte onlar-dan biri:

Şikeste şişeye ey muhtesip, haris olma Cem'in bu bezmde bir yadgan kalmıştır

Hemen yanı başında bir kuyruklu yıldızın arkasından sürüklenen gök cisimleri gibi, onun peşi sıra yürüyerek, ayrılmaz parçalar gibi gelmiş olan çocukları, arkadaşları ve hizmetkarları hazır bulunuyorlar, ama; yüzlerindeki ifadeler alicenap ruhlara pek neşe verir gibi durmuyordu. Bir vakit daldığı derin düşüncelerden ayılır gibi sıyrılan bu tahtsız ve bahtsız cihangir, mekanını aydınlattıkları eşsiz bir esirin; bir esir olsa da asla teslim olmamış efendinin haline ağlayan, ağıt yakan mumların efsanevi gölgeleri altında doğrularak, tatlı ve tok bir sesle konuşmaya başladı; "Bana kağıt - kalem getirin!"
Hemen getirildi; kalemi eline alarak yeni bir dünyaya dalarken, aşağı yukarı neler yazacağını hesaplamış bulunuyordu. Derin ve heybetli hüznünü, hasretini kamış gıcırtıları arasında, mertçe eriterek kağıda işlemeye başladı. Kendince yazması gerekenler bitince son bir defa daha gözden geçirip sessizce okuduğu, kıpırdayan yan soluk dudaklarından belli olmuştu.

Dikilince, mermer sütunların baş eğdiği o asil baş kalktı ve hafifçe kükredi:

"Benim eşsiz şairlerimden sırdaşım Sadi, dildarım Haydar, hem-demim Sehai, şairler aleminin yakutu Lali, kande olsam gönlümün ilacı Kandi ve laleler, sümbüller bahçesinin suyu Şahidi ve eşsiz oğullarım Oğuz Han, Murat, ve benimle kader birliği yaparak burada bulunan herkes! Dinleyin, bakın. Bu yazdığım gurbet terennümünü tenkide hepiniz davetlisiniz!"

Sonra da değişik bir sevinç ve hüzün harmanı içinde, elindeki kağıda yöneldi ve okumaya başladı. Zaten yanık olan gönüllere cehennemden bir kıvılcım gibi oturarak kavuran bu nazmın bir parçası şuydu;
Gam-ı Cem nuş eyle ey Cem, bu Frengistandır Her kulun başına yazılan gelir devrandır Kabetullah'a varup bir kez tavaf eylediğin Bin Karaman, bin Acem, bin milket-i Osman'dır Çok şükür Allah'a ki geldin Frengistan'a sağ Sağlığınca her kişi nefsince bir sultandır Fırsatı fevt eyleme ayş eyle, sür zevk ü safa Kimseye baki değil devran, bu dünya fandır.

Şiiri bitince başını kaldırmış, etrafındakilerden tenkitler ve tartışmalar beklerken; her birinin gözlerinin kan - yaş olduğunu görmüştü; gözleri hafifçe buğulandı ve kaşlan tatlı bir kavisle çatıldı.
Ağlayanlar içinde kendisine en fazla hüzün veren manzara, biraz önce şairleri arasından adını ilk andığı Sad! idi ki; bu pir-i fani adamın gözlerinden akan bahar yağmuru misali yaşlar, ağarmış uzun sakalını bir yaz yağmurunun yanık ve çatlak bir toprağa su yetiştirir gibi ıslatıp duruyordu.

Sultan Cem oturduğu vatansız tahtına hafifçe yaslanarak bu manzarayı seyretmiş, sonra da dalıp uzaklara giderken; her şeye rağmen metin görünmeye çalışmıştı. Kendisini iyice arkaya bıraktığında, sanki dehşetli bir zelzeleden hemen sonra arkasındaki dağa yaslanan ve yerleşen geçit vermez, yalçın kayaların manzarasını andırmıştı.

Kaderin garip bir cilvesi ile, fani dünya saltanatı uğruna belki de bir hata yapmış ve kendisi gibi mert zannettiği Hıristiyan Rodos şövalyelerinin ellerine bir kere düşmüştü Cem Sultan... Acılarla dolu dayanılmaz çok şeye tahammül eden bu yiğit şehzade, daha geçende Papa Rodrico Borgia'nın kendisine teklif ettiği alçakça planı reddetmiş, fakat böyle bir teklif karşısında kalmanın verdiği eziklik, ona acıların en büyüğünü yaşatmıştı:

Papa kendisine Hıristiyan olmasını ve büyük bir ordunun başına geçerek Osmanlı tahtına oturmasını tavsiye edince, içinde bulunduğu ahvalin nezaketine hiç aldırmaksızın, dünya durdukça duracak sözlerle kükremiş, Hıristiyanların kendisine adeta tapıp secde ettiği bu kendini bilmez papayı aşağılamıştı;
"Sen ne dersin bre kefere, ne dediğinin farkında mısın! Ben, Fatih'in oğlu Cem, demek dinimi değiştireceğim ve kendi vatanıma ihanet edeceğim, kardeşlerime karşı Hıristiyanlarla birlikte savaşacak ve onların kanım dökeceğim, öyle mi?! Sen galiba bir Al-i Osman şehzadesinin ne olduğunu bilmezsin! Bana değil Osmanlı tahtı, dünyanın padişahlığım bile versen, ben böyle bir rezilliğe kalkışmam!"
Papa tabii ki ona hakaret etmekle kalmamış; yavaş, yavaş tesir ederek ölüme götürecek olan zehri de vermiş ve onu öylece Napoli kralına teslim etmişti. Demek ki Yiğit Cem için yolun sonunun geldiğini papa artık biliyor, yanındaki masumlar da gözleriyle görür gibi hissediyorlardı.

Hıristiyan aleminin adeta ilah gibi kabul edilen din reisine bu şekilde karşılık verebilen bir şehzade, demek ki istenildiği gibi kullanılamazdı. Öyle ise, ettiğinin cezasını çekmeliydi. Ama gelin görün ki, bu eşsiz şehzade sokulduğu ana rahminde yeniden doğmaya kalkışıyor; ayak altına düşen bir ceset değil, başı yüksekte bir asilzade gibi davranıyordu.
Bu hadiseler, Cem'in yüzündeki 'ahirete giden adam' ifadeleri; kendisinin yanında bulunanlara o kadar tesir etmişti ki, zaten kendilerini zorlukla zapt ediyorlardı. Bir de üzerine bu yanık şiir gelince; zaten ateşler içindeki bu gurbet fedailerinin ateşini bile yakıp kavurdu. Bu cehennem gibi yalım veren ifadeler önlerine konunca, kendileri de sıla hasretiyle küle dönmüş maiyetini artık ne durdurabilirdi ki, ağlamasınlar?...

Ayağa kalktı Sultan, bir iki adım attı, yaşlı şair Sadi'nin elinden tuttu ve yan taraftaki balkonlu odaya götürdü; kendi şanına yakışır şekilde, kendisini adeta unutarak onu teselli etmeye başladı. Aralarında bir iki beyit ve şiirler teatisinden sonra ona dedi ki;
"Ey Sadi, -ömrün hayırlı ve uzun olsun- sen neredeyse doksan yaşlarında, zihni çok sağlam, çok şeyler ve sırlar bilen bir değerli şairsin. Tabii ki sen sadece bir şair olarak tanınırsın ama, senin ne kadar zengin bir bilgi hazinesine sahip olduğunu da, ancak ben bilirim.
Benim senden bir ricam olacak; geçenlerde bir rüya gördüm, güya bu Papa beni ölüme gönderen bir ipe bağlayıp uçuruma atmış, uçurumun dibi çok güzel bir yermiş ama, ben düşünce ölecek ve orada kalacakmışım. Bu uçurum derin olduğu için de, oraya düşüp dibini bulmam için bir çok günler geçmesi gerekiyormuş. Ne bileyim, rüya işte... Ama onun bana büyük bir kin duyduğunda ve zarar vereceğinde şüphem yok, niçin oracıkta öldürtmediğini de zaten anlamadım."
Sadi'nin rengi sararmıştı, nefesi tıkanmış ve bir müddet konuşamamıştı. Bilgisi kadar sezgisi de kuvvetli olan Sadi, Cem'in başına neler geleceğini kendisinin de sezdiğini anlamakta gecikmemişti.

Yine de kendisini iyi toparladı ve can kulağıyla onu dinlemeye devam etti:

"... Ben yıllar sonra anladım ki, bir zamanlar merhametli kollarında büyüdüğüm babam Fatih Sultan Mehmed Han, benim tahmin ettiğimden çok daha büyük işler yapmış. Zannederim ki, onun bu millete bıraktığı miras dünya durdukça duracak ve dost - düşman onu iyi sözlerle yad edecektir. Yine anladım ki, bazı şeylerin kıymetinin büyüklüğü sonradan anlaşılıyor.
Babam yanımızda iken bir parça hadiselerin kahramanları idik ve onların içinde biz de vardık. Zaten biz de kendisi gibi olalım diye tam bir talim - terbiye yanardağının içinde idik, etrafımıza bakamıyorduk. Onun ölümünden sonra da, yaptığımız hata yağlı bir kement oldu da, boynumuza dolandı; gurbetin darağacında şimdiye kadar sallanıp durduk.
Avrupa'daki düşmanları babam hakkında öyle şeyler söylüyorlar ki, ben bile dehşet içinde kalıyorum; bu anlattıklarından benim haberim bile yok. Doğrusu şimdi kendimi onun azametli mirasına konmak isterken, elinde olanları da kaybetmiş bir bedbaht olarak görüyorum."

Sadi, onun kendisini artık bundan fazla suçlayarak kahretmesine dayanamayıp, söz aldı:

"Benden istediğiniz nedir, efendim?" adeta yalvarır gibi konuştu;
"Ne olur, beni kırma ve bana babamı, milletimi, bir zamanlar hür bir şehzade olarak içinde yaşadığım devletimi anlat, son olarak devletimiz nerelere vardı; onlardan bahset. Bütün bunlardan ben de haberdar olursam, inan ki kendimi bedbaht hissetmeyeceğim. Biliyorsun, 'isyankar şehzade' yaftasını üzerinde taşıyarak buralarda oyalanmaktayım, söyle bana; ben bunları senden başka kimlere sorayım, Sadi?... "
Şair Sadi'nin gözlerinden bir defa daha yaşlar boşandı;
"Ey büyük Şehzadem, ey taçsız Hükümdarım; böyle bir yükü ben gibi bir acize yüklemek nasıl olur, bilmem ki?"
"Bana da bunları söyleme ey şair, ben seni bilmez miyim sanırsın? Sendeki bilgi kimde var?!"
"Ey Efendim; babanız Fatih Sultan Mehmed Han'ın hikayesini anlatmak demek, ben gibi hassas tabiatlı bir adam için beyaz tüllere sarılmış kızıl alevlerin içine girmek ve karşısındakini de bu ateşte yakmak olur."
"Biz dahi o ateşlere yanmak isteriz, Sadi Efendi. Sen hele bir körüğünü çalıştır."
"Benim Sultanım, varlığım yoluna fedadır; ben zaten içimde yıllar yılı taşıdığım bu volkanı bir şekilde boşaltarak, bir bakıma kendimi kurtaracağım ama siz, siz daha fazla müteessir olacaksınız."
"Neden o?!"
"Çünkü efendim; bu hadiselerin içinde siz de varsınız, size benzeyenler de var, hatta sizden çok aa ve kötü neticeye varmış olanlar da var."
"Şehzadeleri mi kastediyorsun yani?"
"Evet Sultanım... "
"Ben Hak Teala'ya vereceğim hesap hususunda rahatım, Sadi... sen mümkün mertebe hiçbir şeyi sektirmeden anlat. Hem şunu da unutma ki, 'Harmana giren porsuk, dirgene dayanırmış' derler bizde, bilirsin."
"Siz nasıl emr ü irade buyurursanız, Sultanım." Yaşlı adam kendisini yavaş, yavaş bu ağır işe hazırlamaya başlamış ve anlamıştı ki, Cem Sultan artık kendisiyle konuşan bir ölüden ibarettir. Bunu içinde saklayacak ve hakikaten bildiği ama, bildiğini kimselere bildirmediği Fatih Sultan Mehmed Han'ın ibretler levhası eşsiz hayatını, gurbette başını manen bir ölüm döşeğine koymuş olan şehzadesine ana sütüyle verilmiş bir ninni, bir can dermanı gibi terennüm edecekti. Her halde Cem Sultan için bundan iyi derman da olamazdı.

Kaynakça
Kitap: 1453 TARİHİN DÖNÜM NOKTASI
Yazar: Ebubekir Subaşı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:22

2

Adı dillerde, buram buram çiçek kokularının dolaşması gibi doğu ve batı iklimlerini fethederek, kendi oturmak istediği tahta oturan kardeşi II. Beyazıd'dan çok daha meşhur olan ve dünya durdukça da anılacak ve yanık şair gönüllerde hep makes bulacak olan Sultan Cem, yine baş köşede oturmuş, tahtının yanlarında hanımı ve çocukları, hemen karşısında şairleri ve kendisinden ayrılmayan can dostları ve beride de hizmetçileri yerlerini almışlardı. Adeta bu sevinçle matemin amansız bir kavgaya girdikleri sessiz odada tek bir ruh, bir kulak haline gelmişlerdi.
Işığın kuvvetle içeriye dalmak ve konuşulanlardan haberdar olmak için, inatla beklediği pencere ise, dünyaya açılan tek kapılan gibiydi. Bir yeme - içme ve sohbet faslından sonra, dağlara baş eğmeyen Sultan Cem etrafındakilere kibar bir şekilde, Sadi ile kendisini baş başa bırakmalarını rica etti. Her birinin gönlünü alıp, onları memnun ederek; günün belli saatlerinde kendisinin rahatsız edilmemesini de istedi.

Gurbet yaranmdan her biri kendi hususi dairesine veya müşterek yerlerine giderlerken, Cem'in parlayan gözleri Sadi'nin üzerinde çakılı idi; şimdi onun dünyalık olarak tek bir meramı vardı; bu gurbet karanlıkları içinde kendisine ışık verecek olan babası eşsiz Sultan Fatih'in destanı...

Konuşma sırasının artık geldiğini anlayan Sadi, usulca söze başladı:

"Ey efendim; haşmetli babanız Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerine geçmeden önce, azametli dedeniz Sultan Murat Han'dan biraz bahsetmemiz yerinde olacaktır sanırım; dedeniz Murat, dünya durdukça durası al-i Osman tahtına geçtiğinde henüz on sekiz yaşlarında, yağız bir delikanlıdır. Kendisine kılıcı kuşatan zat; büyük, büyük dedeniz Yıldırım Bayezid Han'ın damadı Şeyh Emir Buhari hazretleridir.

Çiçeği burnunda Sultan Murad'a ilk sıkıntı Şehzade Mustafa ta-rafından Bizans entrikaları neticesi gelmişti; zira Bizans onunla anlaşmış ve onu Sultan Murat üzerine salmıştı. Onu bertaraf eden Sultan, büyük bir ordu ile Bizans'ı cezalandırmak üzere surların dişlerini sökmek üzere kuşatmış ve Konstantiniyye semalarında kıyametler kopmaya başlamıştı. Hal böyle iken, dedeniz derhal kuşatmayı kaldırarak, harp malzemelerini yakıp çekilmiştir.

Her ne kadar Konstantiniyye'yi müdafaa edenler; Hz. Meryem'in yeryüzüne inerek kendilerini kurtarmış olduğuna inansalar da durum hiç de öyle değildir. Zira daha on üç yaşlarında iken Karaman Beyinin yanına kaçmış olan Şehzade diğer Mustafa iğfal edilerek saltanat davasına kalkışmış ve kendisine verilen kuvvetler ve diğer katılanlarla beraber yürüyüp İznik'i ele geçirmiştir. Bunu haber alan Sultan da harekete geçerek bu belayı da savuşturmuş ve bu iki hadisede hıyaneti görülen devlet adamlarının tamamı hak ettikleri cezalarım bulmuşlardır.
Bundan sonra devlet içinde yeni düzenlemelere girişen dedeniz, bu fitne ateşlerini söndüren hadiselerin rüzgarıyla istediği her ıslahatı ve icraatı yaparak devlet çarkım işler hale sokmuş bulunuyordu. İşte bu hadiselerden sonra çağların üstünde bir kartal gibi keskin nazarlarıyla nice zaman dolaşıp, adı ebedileşen babanız Fatih Sultan Mehmed Han hazretleri dünyayı teşrif etmelerinden önce, al-i Osman, Timur gailesinden sonra ayağım çok sağlam bir şekilde yere basmış, Bizans her iki tarafından sıkıştırılmış; adeta olgunlaşmış bir meyve gibi Asya ile Avrupa semalarının hemen orta kısmında asılı kalmıştı.

Şimdi artık bir yiğit çıkacak ve bu yüksek surlar misali semaya bir merdiven dayayacak; dünya hayatının ebedi meyvesi Konstantiniyye'yi fethederek, Peygamber müjdesine mazhar olacak ve burayı ebediyen Türk ve Müslüman kılacaktı...
Tarihler 30 Mart 1432'yi gösterirken, güneşin henüz doğduğu dakikalarda İsfendiyar Bey torunu İbrahim Bey'in kızı Hatice Halime Hüma Hatun ile II. Murat Han'ın evlatları ve geleceğin Fatih Sultan Mehmed Han'ı olacak olan bahtiyar evlat Mehmed, doğan güneşe Edirne Saray-ı Hümayunundan 'merhaba' diyordu.
Babası Sultan Murad'ın sevincine diyecek yoktu, bunu kelimelerle tarif etmek de mümkün değildi. Mehmed'in sonradan eceliyle ölen ağabeyi Veliaht Şehzade Alaaddin ise, o sıralarda henüz yedi yaşında bulunuyordu.

Şehzade Mehmed doğunca etrafa haberler salındı; halk memleket dahilinde yedi gün, yedi gece benzerine kolay şahit olunamaz şenlikler yaptı, eğlendi. Burada çok garip olan bir şey vardır ki, o da; Şehzade Mehmed'in doğumundan bir sene evvel Anadolu ve Rumeli'nde akla hayale gelmez bir bereket yılı olmasıdır; tarlalardan en ala mahsuller alınmış, meyve ağaçlarının dallan, barlarını çekemez hale gelmişler. Daha da garibi; bu senenin yazında güneş tutulmuş, bu tutulmanın en dehşetli ve azametli hali Konstantiniyye'den seyredilmişti.
Güneş tutulması o derecedeydi ki; gün ortasında karanlık basıp, semada yıldızlar müşahede edildi. O zamanın gönül ehli maneviyat önderleri. Peygamber Efendimizle aynı adı taşıyan Şehzadenin doğumundan önce ve doğum sırasında olan hadiselerle, Efendimiz arasında bir imalar, remizler, işaretler bağlantısı kurdular ve bunu kendi aralarında uzun uzadıya mütalaa ettiler.
Bildiğiniz gibi Efendimiz'in dünyayı teşrifinden önce de çok garip hadiseler olmuş; Ebrehe'nin filleri ve ordusu ebabil kuşları tarafından perişan edilmişti. Dünyayı teşrif ettiği gece ise; Sava gölü batmış, Kisra sarayının balkonları çökmüş ve hatta bazı rivayetlere göre Ayasofya'nın kubbesi çatlamıştı.
Şehzade Mehmed'in dünyaya gelişinin ardından yine muhteşem bir kuyruklu yıldız doğdu; kuyruk tarafı doğu ufkunun üzerinde ve başı semaya doğru idi. Sabah ezam vaktinde Konstantiııiyye ve civarındaki memleketlerin üzerindeki gök kubbeyi bir hafta kadar değerli taşlarla donatılmış bir sorguç halinde süsleyip durdu.

Yine bu sene ve ertesi sene Anadolu ve Rumeli'de dünyaya gelen çocukların çoğu erkek olmuş. Koyunlar, keçiler ikiz ve inekler dişi buzağı yavrulamışlardır. Öyle anlaşılıyordu ki, gönül penceresinden dikkatli bakanlar, daha bir çok bağlantılar kurabileceklerdi.
Bir taraftan halk arasında bu sevinç ve bolluk yaşanırken, diğer taraftan birkaç sene içinde küçük şehzade için tam bir talim ve terbiye faaliyeti başlıyordu. Manisa sancağında Molla Gürani gibi sert bir hocanın eline düşen Mehmed, ceza görmemek için ter dökmeye başlamış ve bu sayede şehzade olmanın verebileceği haylazlığa asla düşmemişti. Zira o anlamıştı ki, padişah oğlu olmak, bu hocaya karşı kar etmiyor. Nitekim sonraki hayatında onun bu disiplinli ve gayretli çalışmasının neticesini hem kendisi ve hem de milleti görmüştür.
O tarihte yaşayanların bir çoğu Moğollar devrini büyüklerinden dinlemişler, beylikler devrini yaşamışlar, Timur devrini görmüşlerdi. Halk olarak bir çok acılar ve tatlılar içinde pişmişler; iyiyi kötüden ayırt edebilen, geleceği aydınlık, sağlam bir ahali haline gelmiş, teşkilatlanmışlardı. Mensup oldukları dini, Asya'da, Türkistan'da Müslüman olmuş dedelerine nispetle daha iyi anlıyor ve yaşıyorlardı.
Diğer taraftan Bizans ise tam tersine; tarihinin en karanlık çağlarından birini yaşıyor; Konstantiniyye'de insanlar yeterince sağlık hizmeti görmek bir yana, kafi miktarda su bile içemiyorlardı. Bu mübarek şehirde salgın hastalıklar, kir ve pislik kol geziyordu. Kimsenin kimseye ne merhameti ve ne de itimadı kalmıştı. Hırsızlık ve yolsuzluk alabildiğine hüküm-ferma olurken, Konstantiniyye idarecileri tam bir entrika kazanı içine düşmüşler; hem kendi aralarında ve hem de etraflarındaki komşuları nezdinde itibarları beş para olarak, bu cadı kazanını kaynatıp durmakta idiler.
Afrika kıtasında ise durum hiç de iyi değildi; İspanyollar ve Portekizliler bu kıtanın ülkelerine vahşi ve kuvvetli sürüler olarak geliyorlar; buraların zenginliklerini, mallarım, kaynaklarını ve insanlarını sömürerek ülkelerine götürüyorlardı. Eğer bu hiçbir kanun ve merhamet düsturu tanımaz akbabalar durdurulamaz ve kuvvetlenirlerse; insanlık için bir felaket kapısının ardına kadar açılması artık mukadderdi.

Gemilere doldurularak Avrupa ülkelerine götürülen seçme Afrikalıların içler acısı hallerine en katı yüreklerin bile merhamet ettiği rivayetleri yayılmaktaydı. Öyle ki, bu vatanlarından ve ailelerin-den koparılarak vahşetin kucağına atılan zavallı insanlar, ölmediklerine binlerce pişman oluyorlar, genç annelerinden ayrılan birer parça sabilere sadece meta gözüyle bakılıyor, her iki tarafın da yürek paralayan ağlamalarına merhamet yoksunu bu Avrupalılar oralı bile olmuyorlardı.

Bağdat şehri Müslümanlar eliyle bütün bir dünyaya ilim ve feyiz nurları saçarken, Fatih Sultan Mehmed Han'ın bu alemi teşrifinden aşağı - yukarı bir buçuk asır önce Moğollar tarafından tahrip edilerek ışıkları söndürülmüş ve derin bir karanlığa itilmişti. Gariptir ki bu tarih; Osman Gazi'nin doğduğu tarihtir.
Bağdat'ın en batıdaki kardeşi olan Gırnata'dan da iyi haberler gelmemeye başlamıştı. Semerkant tarafları ise, Bağdat ve Gırnata'nın üzerine aldığı yükü çekecek coğrafi ve iktisadi şartlara uygun değildi. Asya ile Avrupa arasında henüz sıkışmış sayılabilecek genç al-i Osman devleti ise, Timur gailesinden yeni silkinmiş bulunuyordu.

Avrupa'da dini kendisine bir otorite ve geçim kaynağı yapmış Hıristiyan din adamlarıyla, insanlığa bir şeyler verebilme cevherinden çok uzak maceraperest haçlı krallarının ise, zaten düşüncelerinde ilim ve fenle, insanlıkla aydınlanmış, adaletle parlamış bir dünya kurmak düşüncesi mevcut değildi. Zaten aralarında bu kıratta, bu düşüncede tek bir devlet ve kral bile yoktu.
Bütün bu sıkıntılı devrede Osmanlılar tam bir yükseliş içinde bulunurken; ihtiyar Konstantiniyye, memleketlerinin arasında hala bir çıban gibi duruyor, devletin geleceğini tehlikeye sokuyordu. Bu halleriyle Osmanlılar uzun ve sıkıntılı bir buhrana dayanamazlardı. Yani Osmanlıların başına normalin üzerinde ve deha derecesinde bir hükümdar gelmeliydi.
Asırlardan beri bütün milletlerin hayallerini süsleyen, şimdi ise Osmanlılar tarafından hem Asya ve hem de Avrupa tarafından bir kerpeten içine alınarak eli kolu bağlanmış Konstantiniyye fethedilemez, Osmanlı memleketinde çok üstün bir kuvvet merkezi meydana getirilemezse; doğu ve batıdan gelecek tehlikelerin ve içerideki fitnelerin girdabında dağılırdı. Onlar sahneden çekilince de bütün bir insanlık canavar ruhlu barbar milletlerin ve askerlerin, korsanların ellerinde karanlığa yuvarlanabilirdi.
İşte Şehzade Mehmed böyle bir zamanda dünyaya geliyor ve işaretlerin tamamı kendisini gösteriyordu.

Efendimiz; babanız Şehzade Mehmed Han Edirne Sarayında tam bir saadet ve terbiye havuzunda yüzerek, tatlı tebessümleriyle yavaş, yavaş dünyaya gülümserken, dedeniz, büyük dedeleriniz ve hatta bütün bir Peygamber ümmetinin gaza düşüncelerinin düğümlendiği merkez olan İstanbul fethinin ipleri de kader tarafından yavaş, yavaş örülüyordu.
Konstantiniyye üzerinde zamanın zembereği adeta lodos ve poyraz rüzgarlarının tezgahında fetih bayraklarını dokumaya başlarken, dilerseniz biz Ankara'ya uzanalım ve Hacı Bayram ile Köse Akşemseddin'in hikayesine bir kulak verelim."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:22

3

"Ankara'da Hacı Bayram Veli dergahının önünde müritler toplanmışlar; şeyhleri kendilerine bir miktar nasihatte bulunduktan sonra, onları bağ ve bahçelerde, köprü ve çeşme inşaatlarında çalışmak üzere gönderiyor, diğer taraftan da bu işlerin yürütülmesi için eli ve gönlü bol kimselerden para toplattırıyordu. Anadolu toprağının orta yerinde, nispeten kurak bir toprağa sahip olan Ankara'da bir şeyhten çok, bir ahi baba gibi çalışıyordu Hacı Bayram.

Onun bu dışarıdan bakan için farklı görünecek olan hali, Osmancık'tan Ankara'ya, kendisine gelen bir alimi de yanıltmıştı. Zira orada tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi ilimlerle uğraşıp müderris olduktan sonra, zahiri ilimleri bırakıp, bütün sıfatlarından soyunarak ve müderrisliği terk ederek, zamanın en büyük tasavvuf kapısına kapılanmaya karar vermişti.
Uzun aramalardan ve soruşturmadan sonra, insanlar arasında şöhret sahibi olma belasından kaçarak Ankara'ya gelip, burada irşat ile meşgul olduğunu öğrendiği bu büyük şeyhin kapışma yüz sürmek üzere ta Ankara'ya kadar yol tepmişti. Ancak oraya geldiğinde Şeyh Efendi'nin para-pul, tarla-tapanla müritlerini uğraştırdığım görünce de,
"Galiba bize buradan nasip çıkmaz" diyerek tekrar Osmancık yolunu tutmuştu.

Osmancık'a giden yollardan geçip, uzun ve zorlu mesafeleri aştıktan sonra bu şehre bir konak mesafede bir handa konakladı.

Bitkin bir şekilde yatağına uzandı ve o gece o handa bir rüya gördü:

Güya Ankara'ya kadar bizzat gidip kendisini gördüğü, fakat selam bile vermeden geri dönerek tekrar Osmancık yolunu tutup onu terk eden bu alim ve müderrisin boynuna bir halka geçiren Hacı Bayram Veli Hazretleri, bu halkaya bağlı bir zincirle onu Ankara'ya doğru ha bire çekip duruyor.
Dehşet içinde uyanan bu alim zat, büyük bir hata işlediğini anlayarak, derhal ve Osmancık'a hiç uğramaksızın tekrar Anadolu'nun ortasına doğru yol alıp, nihayet Ankara'ya varıyor. Hatta gelip dergahın önüne iniyor, fakat Hacı Bayram kendisine itibar etmez bir vaziyet alınca, o da çaresiz bağda, tarlada çalışan, rençberlik eden müritler arasına katılıyor.
Aradan çok zaman geçmesine rağmen. Şeyhin tavrında bir değişme yok; fakat o ümidini hiçbir zaman kaybetmeyerek nefis terbiyesine devam ediyor. Bir an geliyor ki, kendilerine müritlerin yiyecek verdikleri hayvanatla beraber, onların yemlerinden yiyecek kadar müthiş bir nefis terbiyesine girince. Hacı Bayram bu kadarına razı olamıyor ve kendisini çağırarak yanına alıyor, onu yetiştirmeye başlıyor.
Zaman içinde bu zat, ilmi sayesinde diğer müritlerden çok, çok farklı olarak yetişiyor ve Hacı Bayram pınarından gönül dolusu içiyor. Hatta Ankara'da Hacı Bayram'dan sonra ikinci adam durumuna yükseliyor.
Sultanım; işte bu zat, ileride Fatih Sultan Mehmed Han'ın en değerli hocalarından olmakla beraber, aynı zamanda gönül rehberi ve şeyhi Köse Akşemseddin'den başkası değildir. Bu ikisi Ankara'nın kır dağlan arasında zamanın en fazla rağbet edilen hakikat pınarı Tasavvuf tarikinin feyzinden alış veriş yapadursunlar; Ankara'daki Hacı Bayram hakkında Sultan II. Murat Han'a gelen haberler hiç de iyi değildir.

Bakalım Sultan Murat'a gelsin haberler nasıl:

"Sultanım, Hacı Bayram denilen bir şeyh, Ankara'da devlet içinde devlet olacak kadar büyük bir kuvvete sahip olmuş derler."
"Ne kadar yani?"
"Yani eğer isyan edecek olursa, devletin başına büyük işler açabilirmiş..."
"Bizim sahamızda, bizim tanımadığımız, kendisi de bize tanımayan bir kuvvetli şeyh, öyle mi?"
Bütün bu haberler üzerine Sultan kendisini Ankara'dan getirmek üzere bir miktar asker göndermiş, Hacı Bayram da onlara;
"Ben de zaten sizi bekliyordum, evlatlarım" diyerek peşlerine takılıp payitahtın yolunu tutmuş. Ancak Hacı Bayram'ın ne denli büyük bir maneviyat adamı ve mürşit olduğunun haberi, kendisinden önce Sultan'a ulaşmış ve Sultan da onu gayet aziz bir misafir gibi karşılayarak hürmet etmiştir.
Uzun bir sohbetin ardından Sultan kendisinden Konstantiniyye fethi hakkında bir himmet talep edince, bir müddet derinlere dalan Hacı Bayram, Sultan II. Murat Han'a;
"Konstantiniyye'nin fethi benim bu köse ile, senin bu Mehmed'e nasip olacaktır. Onu senin yanma bırakıp gidiyorum" demiştir.
İşte, o günden itibaren bu mübarek şehrin fethinden sonra Göynük'e çekilinceye kadar Köse Akşemsettin Hoca önce Fatih Sultan Mehmed Han'ın yetişmesi ve sonra da Konstantiniyye fethi esnasında yanında bulunarak, ona ve bütün bir millete bir ilim ve maneviyat önderi vazifesi görmüştür. Hatta denebilir ki; bu alim zat, Konstantiniyye fethinin ayaklarından birini teşkil etmiştir. Zira o dürüstlük olmadan, bir şey kazanılamayacağını biliyordu. Bir gün şehzadeye dedi ki;
"Bak Mehmed; elifbamızdaki 'elif harfi aynı zamanda dürüstlüğün sembolüdür. Ama bu sembol eğri olan 'lam' harfiyle bir araya gelip arkadaş olarak 'lam-elif harfini oluşturunca, 'lam' yüzünden 'elif eğilmiştir."

Nice anlar ve mekanlar vardır ki, dışarıdan sıkıcı ve boğucu görünür; onların içindeki letafet ancak sabredip içlerindeki çileyi çekmekle elde edilir ve yaşanır. Kafir illerinde bir zindan bazen garip bir mazgal, küçük ve daracık olur; inşam kilitler. Ama göklerdeki alemlere açılan nice küçük pencere de bir büyük, renkli ve apayrı bir dünyaya açılır.
İşte Fatih Sultan Mehmed Han'ın, oğlu Cem'in penceresine açılan, hayatının her bir safhası, hayal etmesinin bile cihana değdiği zamanlardır. Hatta onun çocukluğu da buna dahildir. Şehzade Mehmed'in Edirne saray-ı hümayununda yetiştiği yıllarda bu saray şatafattan uzak, sade bir saraydır. Henüz on bir veya on iki yaşlarında bulunan Şehzade Mehmed, bir Padişah çocuğu olmasına rağmen diz üstü çökerek Molla Gürani gibi büyük bir alimden ders almaktadır.
Edirne sarayı aynı zamanda renkli bir yerdir; zira Şehzade Mehmed henüz bu yıllarında, sonraları yüz yüze gelecek olduğu Müslümanların tabiriyle İskender Bey ki, Arnavutların asi beyi olmuştur ve babasının sadık kalmasını sağlamak üzere Edirne sarayında rehindir.

Diğer ikisi ise, Eflak voyvodası Vlad Tepeş'in iki oğlu olup, babaları bir daha isyan etmesin ve yeminini tutsun diye onları Edirne sarayına rehin olarak vermiştir. Ancak nereden bakılırsa bakılsın; Şehzade Mehmed'e ders veren hocalar bunlardan her hangi birinden ilimlerini esirgememekle beraber, sadece soru soran, hatta bazen hocalarını sıkıştırabilen sadece geleceğin Fatih'i olmaktadır.
Bunun yanında hocalarından ata binmeyi, kılıç kuşanmayı ve silah kullanmayı öğrenen Şehzade Mehmed, son derece heyecansız ve cesur, hayatın oldu - bittilerine hazırlıklı yetişiyor; bilahare başına gelen tatsız hadiselerde örsle çekiç arasında dövülmesi; onu biraz daha sert, sağlam ve keskin kılıyordu. Zira ona ders veren hocalar, adeta asil bir çelik kılıca su veren mahir ustalar gibi, Şehzade Mehmed'in ruhunu bile işliyorlardı. Kendi devrinde çok erken zamanda bu kadar iyi yetişmiş, çok genç yaşta devletin makamlarında bulunmuş bir başka kimse olmamıştır. Esasen çok genç yaşlarında iken şan ve şeref kazanmaya düşkün, yorgunluğa, sıcak ve soğuğa dayanıklı, konuşması sert ve çekinmeyen bir yapıya sahipti. Yetişme çağlarında Arapça ve Farsça'dan başka; Yunanca ve Slavca'yı da çok iyi derecede bilirdi. Devrinin en köklü alimlerinden ders almış ve onlarla münasebetler kurmuştu.
Sadece şark İslam kültürünü tam manasıyla almakla kalmamış, batı ile de münasebetler temin etmiştir. Oralarda yazılan eserleri merak etmiş, haritalara çok büyük ilgi göstermiştir. Onun bu tavrı, dimağındaki ilim kuvvetini ve kalbindeki istikamet gücünü göstermesi bakımından çok dikkate şayandır. Zira gücü olan, karşı fikirden korkmaz; ondan bir şeyler alır ve kendisininkine katarak kötü kısmını ayıklar.

Bunun asıl can alıcı noktası ise, Şehzade Mehmed'in Avrupa'yı keşfetme ihtiyacı içinde olmasıdır. Hocaları ve babası onu ne için yetiştirdiklerini çok iyi biliyorlardı. O ise, keşfedilemeyenin, fethe-dilemeyeceğini iyi bildiğinden; devamlı fethedeceği yerleri ve gönülleri keşfedip durmakta idi.
Batılı alim ve sanatkarları koruması elbette sadece onlardan bir şeyler almak ve öğrenmek veya onları sadece hoş tutmaktan ibaret değildi; aynı zamanda onlardan ülkeleri hakkında çok değerli bilgiler devşiriyor, bir bakıma onları bilgi toplama ve istihbarat elemanı olarak kullanıyordu. Madem ki, keşfedilmeyen, fethedilemezdi; işte o da bunlar vasıtasıyla Avrupa'yı keşfediyordu. Diğer taraftan; alim ve sanatkarları korumak onun için babadan kalma bir mirastı.

Şehzade, kendisine durduk yerde kimseyi düşman etmek şöyle dursun, tarihi hadiselerden çok büyük ibretler alarak, din ve mezhep meselesinin aşırı taassupla, insanlar arsında bölünme ve fitne sebebi olmasına müsaade etmek istememiştir.

Nitekim meşhur Şii alimi Nasireddin Tusi'nin kitaplarından istifade etmesini dahi bilmiş olan Şehzade Mehmed ile, son Abbasi halifesini karşılaştırmak, bu meselenin anlaşılmasında iyi bir yol olabilir:

"Moğol orduları adım, adım Bağdat'a yaklaşırlarken, her tarafı yakıp yıkıyor; taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmıyorlardı. İslam dünyasının bu buhranlı günlerinde Nasireddin Tusi bir eser kaleme almış ve o zamanın geleneklerine uyarak, devletin en büyük idarecisine takdim etmek üzere son Abbasi halifesine getirmişti. Kendisinin Dicle kenarında bir yerde dinlenmekte olduğunu söylediler ve onu Halife'nin yanına götürdüler.
Bize gelen haberler doğru ise, güya halife kendisine takdim edilen kitabı eline alıp, bir müddet evirip çevirdikten sonra, kitabı açarak, ilk sayfasından itibaren şöyle bir bakıyor ve yırtıp Dicle'ye atıyordu. Bu durum en son sayfaya kadar böylece devam etti ve en sonunda, içinde hiç sayfa kalmamış olan kitabın cildini de suya fırlattı.

Bu duruma çok içerleyen Nasireddin Tusi elleri önünde bağlı, bütün emeğinin suya gidişini seyrederken, Halife geri döndü ve sordu:

"Sen nerelisin?"
"Ben Tus şehrindenim."
"Bana oradan getire, getire bu kitabı mı getirdin?" Tusi'nin çekinecek hali kalmamıştır; "Ne arzu ederdiniz, yüce halifem?"
"Mesela oranın öküzleri iyiymiş, bir tane de bana getirebilirdin."

Buna da çok içerleyen Tusi, cevaben şöyle demiştir:

"Merak buyurmayınız, o da olur efendimiz... "

Halife'nin yanından ayrılan Tusi kalkıp doğru Cengiz'den sonra hükümdar olan oğlu Hülagu'nun hizmetine girer. Ve hatta Bağdat'ın başına o felaketler geldiğinde kendisi de bu tahripçi ordunun saflarına katılacak kadar büyük bir hatanın içinde bulunmaktadır. Bir müddet sonra Halife elleri arkadan bağlı olarak Moğol çadırına getirilir ve bir de bakar ki, Tusi orada oturmakta ve kendisine bakmaktadır.

Ancak gün bugündür ve onun günüdür; der ki:

"Halife hazretleri getirdiğim öküzü beğendiler mi acaba?!"
Bir müddet sonra da Halife idam edilir. Hatta bununla da kalmaz; Tusi arasını Moğollarla öyle düzeltmiştir ki, onun sayesinde zayıf ve sönük Şii dünyası kendisini toparlamış ve hatta Moğollardan ilk Müslüman olanlar önce Şii olmuşlardır. Daha sonra da külliyetli miktarda Müslüman olan Moğollar Sünni Müslüman oldular. Fakat bu duruma gelebilmeleri Sünni alem için epey pahalıya mal olmuştur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:23

4

Sultan II. Murat Han bulunduğu padişahlık makamından epeyce bunalmıştır; zira bir taraftan kendisini doğudan sıkıştıran sözüm ona Müslümanlar topluluğu, diğer taraftan sözünde duramayan batı Hıristiyanları zaten kendisini rahat bırakmıyordu. Bunlara ilaveten bir de Balkanlar tarafında bulunan fetih ve gaza taraftan şahin tabiatlı Zağanos gibi paşalarla, Anadolu tarafında yer alan ve çoğunlukla anlaşma ve bir şeylerden feragat etme yolunu tutarak, daha barışçı ve durgun bir hayatı tercih eden Çandarlı Halil gibi paşalar arasında dengeyi temin ederken çok zorlanıyor ve yıpranıyordu. Ama o, maharetiyle adeta ateş ile suyu bir araya getiren iksir gibi, aralarım bir şekilde buluyordu.

İstedi ki, kendi sağlığında iken biricik oğlu Şehzade Mehmed'i bizzat kendi eliyle tahta oturtup, sonra da huzur içinde köşesine çekilerek, ahiret işlerine yönelsin.
Öyle de yaptı ve oğlu lehine tahttan feragat ederek Manisa'ya çekilirken, o sıralarda henüz on iki yaşlarında bulunan Şehzade Mehmed Edirne sarayına gelerek tahta geçti. Bu sıralarda vakit 1444 senesinin yakıcı ve kuru bir Ağustos ayıydı.
Ancak Sultan Murad'ın muradı olmamış ve bu sıralarda Papalık makamım temsilen bulunan Kardinal Cesarini, Lehistan ve Macaristan Kralı Ladislas'a derhal bir mektup göndermişti; "-Kral Ladislas cenaplarına;
Aldığım haberlere göre şu anda Osmanoğulları tahtına Murat'ın henüz on iki yaşlarında bulunan oğlu Şehzade Mehmed geçmiş bulunmaktadır. Murat'ın ne denli bir padişah olduğu hepimizin malumudur; ancak oğlu ne kadar akıllı olursa olsun, ne bir devleti idare edebilir ve ne de bizimle savaşa tutuşabilir.
Bu fırsatın her zaman ele geçmesi mümkün değildir. İşte şimdi tam zamanıdır; elimizdeki bütün kozlarımızı oynayıp, derhal Osmanoğullarını Avrupa'da bulundukları topraklardan atarak kahrede-lim. Bu husustaki görüşlerini bana derhal bildir ve elini çabuk tut.
Kardinal Cesarini."
Karşı taraftan cevabın gelmesi gecikmemiştir;

"Mukaddes Papalık makamının varisi Kardinal Cesarini pederimize:

Bana göndermiş olduğunuz değerli mektubunuzu aldım ve emriniz üzerine derhal cevap yazıyorum; siz de biliyorsunuz ki Osmanlılarla on seneliğine, dinim ve mukaddesatım üzerine yemin ederek Segedin muahedesini imzalamıştım.
Eğer şimdi bu anlaşmayı ihlal edersem, her şeyden önce dinim ve mukaddesatıma ihanet etmiş olmaz mıyım? Ve eğer böyle bir şey yapacak olursam, neticeden bir fayda değil bilakis zarar göreceğimden korkarım.
Bu itirazım hakkındaki mütalaanızı bekliyorum.
Kral Ladislas."

Cesarini'den gelen cevap hem kesin, hem de yakışıksız ve kısadır:

"-Kral Ladislas cenaplarına;
Şunu biliniz ki, Hıristiyanlar Müslümanlara verdikleri sözde durmak mecburiyetinde değildirler."

Kral da:

'mademki günahlarımızı bağışlayabilen Papa Hazretlerinin makamını işgal eden zat böyle emir buyurdular, öyle ise hemen harekete geçelim' diye düşündü ve her zaman yaptıkları gibi kuvvetli bir haçlı ittifakı kurdular. İttifak şunlardan meydana geliyordu; Kral Ladislas, Eflak Presi Dragul, Sırp Kralı Brankoviç ve tabii ki bu ittifakın hamuru Kardinal Cesarini.
Çeşitli milletlerden meydana gelen bu ittifakın başkumandanı Ladislas ve Alman ve İtalyan kuvvetlerinin komutanlığına da Hıristiyanların zaten zayıf olan ahde vefa hislerini tamamen yok eden Kardinal geçmiş bulunuyordu. Hareketlerinde ilk hedefleri Bulgaristan oldu ve buranın -kiliseler dahil- altı üstüne getirildi.
Bu sıralarda bulundukları kartal yuvalarından bu yakışıksız hareketleri takip eden Osmanlılar derhal Edirne'de Sultan Mehmed Han'ın huzurunda toplanarak meseleyi görüştüler ve Sultan Murat Han'ın derhal Edirne'ye gelerek adalet ve merhamet ordusunun başına geçmesine karar verdiler.
Her şeye rağmen Sultan Mehmed Han işin bu şekilde halledilmesine gücenmiş bulunuyordu; zira padişah kendisi olmasına rağmen, kararları kendisi verememişti. Ve hatta harbin alevleri içine atılmasının doğru olmayacağı düşünülerek, kendisi Edirne sarayında bırakılmıştı.

Bütün olgunluğuna ve yaşının üzerinde bir deha ve cesaret sahibi olmasına rağmen, adeta hesaba bile katılmadığını hissetmişti. Ömrünün erken vaktinde yaşadığı müthiş bir imtihandı bu; ne paşalar ve ne de babası patlayacak olan amansız harbin içinde padişahlıkla şehzadelik arasında gidip gelen bu eşsiz yiğidi yeterince tahlil edebilmişlerdi. Hatta gönlünü bile alamamışlardı. Eğer sabrı ve yetiştirilme tarzındaki fevkaladeliği ve hatta kadere olan teslimiyeti olmasa, belki de on iki yaşlarında sıradan bir çocuk gibi ağlayacaktı. Fakat öyle olmadı; neticesi, acı da olsa, şifa olan ağır bir ameliyata girmiş gibi, ruhunda dengesini bularak çıktı.

Değerli ve dünyanın en genç sultanı Edirne sarayında savaştan uzakta kalmanın yakıcı hırs ve heyecanını; meydanlarda at sürüp silah talimi yaparak üzerinden atmaya çalışırken, iki ordunun karşılaştığı Varna limanı yakınlarında şunlar olmaktaydı: Harp meclisinde sanki hiç tahtından feragat etmemiş gibi, divanda bulunan, herkesi dinleyen Sultan Murat Han, son olarak talimatını verirken, gözlerinden şimşekler çakıyordu:

"Anadolu Beylerbeyi Karaca Paşam; sen sağ kanattasın, Rumeli Beylerbeyi Şihabeddin Paşam, sen de soldasın. Sözlerinde durmayan kalleş haçlıların, dinleri üzerine yemin ettikleri Segedin muahedesini de ordum önünde yürüyen bir aslanıma verin; mızrağının ucuna geçirip, ta gözlerine soksun, bu döneklikleri de zaferimizin işareti olsun, haydi Allah yardımcınız olsun, gazanız mübarek olsun!"

Amin" sesleri arasında paşalar çıkarlarken, kendisi huzur-u ilahiye kapanarak şöyle dua etmişti:

"İlahi, mümin kullarım benim günahlarımın çokluğundan dolayı küffar elinde zebun etme! İlahi, Habib'inin hürmetine onun ümmetini sen koru ve onları muzaffer eyle!"

Muharebe bütün dehşet ve şiddetiyle başladı; ilk hücuma geçen haçlılar Osmanlı sağ kanadına şiddetle yüklenerek, burayı geri çekilmeye mecbur edince, muharebe bizim lehimize gelişiyor zannettiler ve başlarında kralları olduğu halde amansızca hücum ettiler.
Ancak durumu çok büyük bir soğukkanlılıkla takip eden Sultan Murat Han, ordunun biraz geri çekilmesi emri verdi ve haçlılar şuursuz bir şekilde harekete devam ederek Osmanlı çemberine iyice girdiler.

Öyle ki, felaketi çok geç fark eden Kral Ladislas, bütün gayretine rağmen bu çemberden çıkamadı:

Önce Timurtaş adındaki yaşlı bir yeniçeri ayağına baltayla vurdu ve Koca Karaca Hızır Ağa adlı bir yüzbaşı tarafından kesilen dönek başı, bir müddet sonra Sultanın ayaklarının dibine yuvarlanmıştı.
Halbuki buraya gelirken yollan üstündeki kiliseleri bile yağmalamış, Ortodoks şehirlerini alt - üst etmişlerdi. Güya Balkanlara geçme cesaretini bile gösteremeyecek olan Osmanlı'ya karşı zafer kazanacak ve hatta Konstantiniyye'ye giderek Kral'a damat olacaktı.

Derhal bir mızrağa takılan kellesi, haçlı askeri önünde teşhir edilince, zaten bitik olan Macarların morali külliyen tükendi ve bütün ümitleri kırıldı. Yalnız başım veren sadece kral değil, onu sözünde durmamaya azmettiren kardinal de aynı akıbete uğradı ve henüz mürekkebi kurumamış olan barış muahedesi ile onun kan süzen başı aynı mızrağın ucunda yan yana gelerek aleme bir ibret teşkil etmişti. Akılsız başın peşinden sürüklediği cesedi ise, içi cesetten bile boşalmış küflü bir tabut gibi, meydanda kalıvermişti.
Zaferden sonra Polonya ve Macaristan birbirinden ayrılmış ve İslam aleminde büyük şenlikle yapılmıştır. Mısır'da Sultan Çakmak cemile olsun diye. Cuma hutbesinde padişahın da adını okutmuş ve bizzat şenlikler yaptırmıştır.

Burada cereyan eden garip hadiselerden biri de; Macarlann milli kahraman olarak kabul ettikleri Hunyadi Yanoş Yanko'nun firarıdır:

Vaziyetin iyiye gitmediğini anlayınca, önce kendisini saklamayı bilmiş ve büyük bir kahramanlık abidesi (!) olarak adamları ile birlikte gece karanlığından istifade ederek kaçmıştır. Askerlerini de Osmanlı ordusu karşısında yalnız bırakmıştır. Esasen kendisine şöhret kazandıran şey, eski Macaristan kralının gayrı meşru oğlu olmasıdır. Aynı zamanda mutaassıp bir Katoliktir.

İlahi adalet böyle tecelli ederken, sayı bakımından Osmanlı ordusundan çok fazla olan haçlı ordusu perişan bir şekilde çekilip gitti.

Fatih Sultan Mehmed Han bu sıralarda Edirne'de gücenmişliğinin derin izlerini ruhunda taşımasıyla beraber, şunu da belki hesap edemiyordu:

Haçlı ordusu Konstantiniyye'yi Osmanlı pençesinden kurtarmak adına taarruza geçti. Ama onların son ve şiddetli darbe teşebbüsü de böylece bitti. Ve bir daha da böylesine gelemeyeceklerdi.

O sadece kendisine 'tahta oturmak için çok kısa bir zaman' yar olabilmiş Osmanlı tahtına başka bir alemden, bir ibret nazarıyla bakıyor ve Hafız Şirazi'nin şu mealdeki şiirini hatırlayarak, henüz pembe gül yapraklarını andıran dudaklarından bir Kevser gibi döküyordu:

"Zamanın şu esen fırtınalarına bir bak ki, Perviz'in vücudu kan deryasını boylamıştır.
Bu denizde esen fırtınaların savurup bir yerlere doldurduğu toz - toprak; Kisra'nın başı, Perviz'in tacıdır."

Genç Fatih ilim ve kaleme olduğu kadar, kılıç ve kalkana da aşina ve hatta bir o kadar da şiir ve edebiyatta ileri derecede yetenek sahibidir. Çok genç yaşında birçok dil bilmesi, Arap ve Fars edebiyatına derinlemesine nüfuzu, ona çok şey kazandırıyor, en dayanılmaz anlarında bile, kendisini bağlayan halatlardan keskin bir kılıç misali, bir beyitle sıyrılabiliyordu."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:23

5

Cem Sultan, ruhu göklere bile sığmayacak kadar engin bir kahramandı. Acı bir gurbet hapishanesinde, babasın ve milletinin hallerini ve zaferlerini duydukça, adeta yeniden dinliyordu. Bu bedbaht şahlanış ona yeni bir hayat bahşetmeye başlamıştı sanki. Hiçbir sözüne güvenilmez haçlıların elinde çok pahalıya mal olan bir çok tecrübe kazanmıştı ama, kendisi hakkında pek fazla da üzülüyor değildi. Zira o sırf kendi ikbali için ortaya atılmış bir sultan değil, bütün himmetini milletine adamış bir kahramandı. Ama vazifeye atılmak, düşünce sahibi olmak, kararlı olmak, zafer istemek her zaman tatlı bir yola çıkmazdı. Hele cihan padişahlığı gibi, bir zamanda tek bir kişiye nasip olabilecek bir makam için birden fazla talip varsa, kızıl bir hesaplaşmanın zuhuru kaçınılmazdır.
Fakat kendisi belki de yanında bulunan sadakat erbabından mahrum bırakılsaydı, bu kadar rahat ayakta duramayacaktı. Nitekim Cem, zaman içinde yanında bulunan her ferdi bir devlet olarak telakki etmeye başlamıştı. Hele Şair Sadi yok mu; konuşmaya başladığında o kadar içten, o kadar samimiydi ki, bu temiz kalpten gelenleri dinleyebilmek bile, başlı başına bir saltanattı. Çok şükür ki, bu ihtiyar kahraman gibi gönül erleri de vardı yanında.

Ve tekrar dalmışlardı, bir Frengistan sabahında:

"Efendim; dedeniz Sultan Murat'ın kafasına koyduğu bir düşünce vardı ki, o da bereketli ve mübarek Tuna nehrinin güney tarafında Osmanlı olmayan her hangi bir beldenin kalmamasıdır. Bu sebeple iki de bir de devlete zararı dokunan Mora taraflarını ayağının tozu ile yoklamayı düşündü ve derhal hazırlıklara başladı.
Bu sıralarda Mora'ya iki despot kardeş hakimdi ki, bunlar Konstantinos Dragasis ile Thomas Paleologos'dur. Balkanlarda Osmanlılarla Haçlılar arasında devam eden çarpışmalardan istifade ederek Mora'yı zapt etmekle kalmayıp, kuzey Yunanistan'a doğru olan topraklan da ele geçirmeye kalkışmışlardı. Hatta Osmanlıların Mora'yı yeniden fethetmelerine mani olmak üzere. Germe Hisar denilen yerde muazzam bir set inşa etmişlerdi.

Nitekim Sultan Murat Han, Mora seferini zaruri gördü ve kükredi:

"Bre yiğitlerim, beylerim; hepinizi ayn, ayn dinledim; gördüm ki, siz de benimle beraber fikir birliği etmişsiniz."
"Elbette fırsatçılığa pay vermemek elzemdir. Sultanım."
"Bir kere fırsat verirsek, arkası gelmez, padişahım."
"Öyleyse, zaman hareket zamanıdır. Derhal hazırlık görülsün!"

Sonra da bir şahin gibi havalanarak Korintos önlerinde bir güneş gibi doğdu. Öncelikle yapılmış olan şedde karşı dehşetli bir topçu ateşi başlatarak, gedikler açtı ve Mora'yı boydan boya yararak fethetti. Çaresiz kalan Konstantinos padişaha iltica ederek Osmanlı devleti hakimiyetine girdi ve şeddinin kalan kısımlarını da kendi eliyle yıktırdı. Hatta bununla kalmayıp, Osmanlı hazinesine her yıl haraç ödemeyi de kabul etti. Bu seferle birlikte ezilmiş, fakat içindeki kin büyümüştü.
Aslında Prensin bu şekilde kendisini korumasına 'var olmak' veya 'hayatta kalmak' denemezdi ama, ölüp gitmekten veya tahttan çekilmekten biraz daha hallice idi.
Kaderin tecellisine bakın ki, işte bu Konstantinos bir müddet sonra dört seneliğine Bizans tahtına oturacak olan Kral olup, Konstantiniyye fethinde canını da kaybedecek olan şahsın ta kendisi. Varna zaferinden sonra 8. İoannes'in ölümü ile tahta çıkacak.

Bundan sonra bizim tarihlerimizde İkinci Kosova zaferi olarak yer alacak olan zafer, birincisinden iki sene kadar sonra meydana gelmiş ve altıncı haçlı seferi olarak anılmıştır. Burada en fazla dikkatimizi çeken şeylerden biri; Şehzade Mehmed'in on altı yaşlarına basmış; oturduğu makamı da, üzerinde bulunduğu eğeri de hakkıyla doldurabilen ve göz kamaştıran bir yiğit olarak Kosova sahrasına çıkıp, askeri tarafından alkışlanması olmuştur.

Tunçtan ırmaklar gibi harp sahalarına akan ordu, Mehmed'in bir; 'menekşe kokulu saraylar şehzadesi' olmadığını kendi gözüyle gördü. Bilakis o her ne kadar edep ve ilim meclislerinin ağırbaşlı gülü ise de, harp ve darp meydanlarının kükreyen aslanıydı.
Bu manzara karşısında sevinç göz yaşlarına hakim olamayan Murat Han, Cenab-ı Hakk'a sonsuz şükranlarını sunmuştu. Kosova sahrasının bulutları, ejderha misali atının üzerinde dik ve sağlam bir mısmar gibi çakılı duran Mehmed'in ancak beline ulaşabiliyordu; öylesine dikti Allah'a adanan başı... Belki o zamanda sultanlardan ve krallardan hiç birisi bu kadar yiğit, ağır başlı, bilgili, edepli; her haliyle mükemmel bir şehzadeye sahip değildi.

Bu seferde de yine başkumandan Murat Han olup, ordunun sağ kanadında Sanca Paşa, solunda Dayı Karaca Paşa, ihtiyatta Sinan Bey gibi eşsiz kumandanlar yer almışlardı. Ordunun öncüsü olarak da, adlan dünya durdukça yad edilecek olan eşsiz akıncı beylerinden Mihaloğlu Hızır Bey, Tarhan Bey ve İsa Bey yerlerini almış bulunuyorlardı.
Karşı tarafta ise, Varna zaferinden Osmanlıların iyi tanıdığı milli kahraman Hunyadi Yanoş, Varna'daki kadar çok olmasa da, arkasına takabildiği Macarlar, Almanlar, Çekler, Romenler, Moldovyalılar, Slovak ve Slovenyalılar olduğu halde yollara düşüp gelmişlerdi.
Güya bu seferindeki bütün hareketlerini gizlice ve padişaha hissettirmeden yapan Yanoş, birden bire Sultan Murat Han'ı Koso-va'da ordusu ve toplarıyla hazır vaziyette, kendisini bekler bulunca, rengi uçmuş ve dehşet içinde kalmıştı.
"Yazıklar olsun; yahu Murat burada hazır bizi bekliyor?!"
"Evet efendimiz."
"Peki benim istihbaratım, öncülerim, habercilerim, beslediğim bunca alçak neden bana bu durumu söylemedi!"
"... ?!"
"Ulan, adamlar gelip sarayımızı bassalar, kimsenin ruhu duymayacak!"
"Hakk-ı aliniz var, efendim... "

"Ulan, şu Murat'ın işini bir bitireyim, ben size dünyanın kaç bucak olduğunu göstermezsem, namerdim!"
"Efendim hareket tarzımız ne olacaktır?"
"Taarruz ederek Osmanlıların işini bitireceğiz; yeni ülkeler, yeni zaferler bizi beklesin ondan sonra."
"Bu Osmanlılar kiminle kapıştıklarını anlamalılar efendimiz."
"Onları geldikleri yerlere kadar süreceğim!" Gerçek bir savaştan ziyade, bir kin uğruna bu kadar Avrupalıyı peşine takıp gelen Yanoş, savaşa başladığında da akıllı bir 'milli kahraman' gibi sabırlı davranamadı. Bir an önce işi bitirmek isteyen heyecanlı ve acemi bir komutan gibi, gereksiz taarruzlarla Osmanlı toplan karşısında erittiği ordusunun gücünü kırdırdı. Bu zaman zarfında biraz geri çekilerek üstün bir manevrayla dövüşen Orduyu Hümayun, kendisini asla yıpratmıyordu.
Yanoş ordusu bir müddet sonra yollarının da tutulduğunu anlayınca, çok büyük bir heyecana kapıldı. Ricat etmek isterlerken, tam bir heyecanla birbirlerini ezmişler ve hatta düşman zannederek kendi kendilerini vurmuşlardı.

Varna'da gece karanlığından istifade ile kaçarken, önünden değil, çoğunlukla arka tarafından tanıdığımız Yanoş, bu defa da Osmanlıları yanıltmadı; zira Macar milli kahramanı daha önceki tecrübesine dayanarak karanlıklarda kaybolmayı başardı. Ancak bu zavallı haliyle ölümden de beter durumlara düştü.
Bu savaş Osmanlılarla Avrupalılar arasında bir dönüm noktası olmuştur; zira bundan sonra Avrupalıları, taarruzu bırakarak, müdafaa harplerine geçer bulacağız; artık Osmanlı ordusuna karşı taarruz edecek kuvvet ve cesaretleri kalmamıştı; yani artık onlar pusuda bekleyecek, biz onlara gideceğiz.
İşte Konstantiniyye fethine giden yol ve işte haçlıların son taarruzlannı gören Şehzade Mehmed; bir bakıma onların son taarruzunu gören bir çift mübarek göz. Artık Avrupa'da yollarının açıldığını anlamıştı. Arkasına bakmadan, can havliyle kaçan düşman ordusu, artık kolay, kolay üzerine gelemez ve Konstantiniyye surlarını kurtaramazlardı."

Nice cilveler vardır ki; hüzünle sevinci, kahırla saadeti bir arada yaşatır, ağlarken güldürür, gülerken ağlatır. Şanlı zaferden sonra, sıra Şehzade Mehmed'in mürüvvetini görmeye gelmişti.
Zülkadriye hükümdarı Süleyman Bey'in gözbebeği kızı Sitti Mükrime Hatun ile, yakın geleceğin Bizans fatihi, Veliaht Şehzade Mehmed evleniyorlar; yer gök inliyor, Edirne şehrinde, üç ay toy düğün eğlenceleri tertip ediliyor. On dokuz yaşlarında ve bakmaya kıyamayacak, seyretmeye doyamayacak kadar endamlı ve yakışıklı, mert görünüşlü Şehzade düğünden sonra babasına veda ederek, zevcesiyle birlikte Manisa Sancak Beyliğine hareket ediyor.
Kendisi burada, Anadolu'nun bu tertemiz beldesinde ve buraların hür havası içinde dedelerinin getirmiş olduğu Türkistan kırlarının tatlı kokusunu alıyor, onların ihtirasıyla hem-hal oluyordu, bu heyecanı iliklerine kadar hissediyordu.

Burada şairane ruhları bedbaht eden bir hal daha vardır ki, o da; Şehzade Mehmed'in annesi Hüma Hatun kendisini hiç iyi hissetmiyordu:

O da biricik oğlunun mürüvvetini artık görmek istemişti. Hayatı büyük bir merak ve çoğu zaman endişelerle, milletine hizmet yolunda geçmiş olan bu eşsiz ve mübarek ana, Osmanlı tahtına sağ ve sağlam bir oğul bırakabilmişti. Ama onun da çocukları olmalı ve Osmanoğullarının peteği kraliçe arıdan yoksun kalmamalıydı; yoksa milletin istikbali tehlikeye girebilirdi.

Oğlunun mürüvvetini gözleriyle gördükten, gelinini uzun, uzun dualarla yanık bağrına bastıktan sonra, hastalığı şiddetlenmiş; bunu Mehmed'ine hissettirmemeye çalışmıştı. Ölürken gözleri açık gitmeyecekti; çünkü Mehmed gibi bir oğlu dünyaya getiren ana, artık kelime-i şehadet getirerek cennetin koynuna uçabilirdi.
Yine, ne kadar hazindir ki; Sultan II. Murat Han, bakmaya do-yamadığı Mehmed'ini dünya gözüyle son defa temaşa ettiğini nereden bilebilirdi ki?
Şehzade Mehmed Anadolu ufkunda bir dolunay gibi batarken, çok zaman geçmeden, battığı yerden bir güneş olarak tulü edecekti.

Zira, Gazi Hünkar bir gün Meriç üzerindeki Kirişçi adaşım gezmeye gitmişti, dönüşünde ada köprüsünün başında bir derviş kendisini karşıladı şöyle dedi:

"Ey Padişah, tevbe et ki, vaden yakındır."

Padişah bu sırada yakın bendelerinden İshak ve Sanca paşalarla beraber bulunuyordu.

İshak Paşaya dönerek sordu:

"Şu dervişin kim olduğunu bilir misin?"
"Evet hünkarım... Bursa'da Emir Sultan'ın mürididir."
Sultan o sırada yanındakileri şahit tutarak bütün günahlarından tevbe etmiş ve içini de bir hüzün kaplamıştı; zira yıllar önce kendisine padişahlık kılıcı kuşatan Emir Sultan'ın müridi, bugün kendisine öleceğini söylüyordu.
Saraya döndüğünde başında şiddetli bir ağrı meydana geldi ve gittikçe şiddetlenmeye başladı. Durumun iyi olmadığını anlayınca da, Halil Paşa'yı çağırttı ve vasiyetini yazdırdı. Gittikçe artan hastalığı üç gün sonra onu bu fani alemden alarak, rahmet-i Rahman'a kavuşturdu. Mekanı cennet olsun...
Edirne sarayında henüz kırk yedi yaşlarında bulunurken, dünya semasından bir yıldız gibi kayarak irtihal eden II. Murat Han'ın ölümü on beş gün halktan gizlendi ve Şehzade Mehmed artık Sultan Mehmed Han olarak Edirne'ye ulaştı.
Babasının vasiyeti gereği onu Bursa'da ağabeyi Şehzade Alaaddin'in yanında üstü açık bir türbeye ve doğrudan toprağa defnettirdi; böyle istemişti dindar babası... Ve babasının sevabına fukaraya büyük meblağlar dağıttı.
Anadolu ve Rumeli sahralarına sığmayan Koca Sultan artık tabutunun içine sığabilmişti. Onun şiirlerini hafızalarındaki güzide yerlere kazımış olan şair ruhlu dostları, göz pınarlarım kendi hallerine bırakarak, dudaklarından onları Kevser gibi akıtıp, terennüm ediyorlardı;

Uykuda dün gece canım gibi canan gördüm Ten-i efsürdede kalkıp eser-i canan gördüm
Edirne gerçi güzeller yeridir ey hemdem Bursa'da dahi nice dilber-i fettan gördüm
Nagehan ben bu gece Kadr'e erip kaplıcada Bir gümüşten yapılı serv-i hıraman gördüm
Ey Muradi, şeh-i devran iken el-an seni Zülfüne kılmış esir ol şeh-i huban gördüm.
Osmanlı devrinde Hicaz'a ilk surre alayı gönderen padişah olarak, mübarek beldeler insanlarına el uzatıp, oralarla dostluk peyda etmiş, onların dualarını almış değerli bir kişilik olarak hatırlanacaktır.
Şehzade Mehmed babasının vefat haberini gizlice alıp, sür'atle Edirne sarayına doğru yola çıktığında, durumu yanında bulunan bendelerinden birinin kulağına fısıldamıştı. Bir müddet sonra gözlerinden yaşlar boşandığını hissetti.

Sordu:

"Seni bu kadar derinden tesir altına alan nedir? Babası ölen benim."
Gözyaşlarını silerek cevap verdi;
"Bağışlayın beni Sultanım, siz demirden imal edilmiş, Osmanlı hanedanı içinde su verilerek çelikleşmişsiniz, benim size göre dayanıksız olmam normal değil mi?"
"Ben başka bir şey daha hissettim... "
"Müsaadenizle söyleyeyim o zaman Padişahım; düşündüm ki, siz Efedimizle aynı adı taşımaktasınız. O'na peygamberlik geldiğinde annesi ve babası yoktu. Şimdi size de padişahlık nasip oluyor ve sizin de ebeveyniniz yok."
"Evet, hakikaten de öyle."
"Sadece bu değil..."
"Başka ne var?!"
"Nasıl ki ona hayatında iken, başka birisi peygamberlik iddiası

ile karşı çıkmadı ise, size karşı da hiç kimse padişahlık iddiasıyla çıkamayacaktır."
Sultan Mehmed'in birden rengi değişti, gözlerinde farklı ve derin alevler yanıp söndü ve şöyle dedi;
"İnşallah nasıl ki Efendimiz Mekke fethini gördü ise, bu zavallı Mehmed de Konstantiniyye fethini görür ve O Fahr-i Kainat'a bir hediye götürür, kapsına yüz sürmeye belki hak kazanır."
Yarımdaki bendesinin gözleri parladı ve yerinde nüktesini yaptı;
"Bendelerinizi de unutmayın, Sultanım... "
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:23

6

Bıyıkları henüz siyahlaşmış, yeni erkeklik çağının kıvamında, sımsıcak, alabildiğine hareketli, zeki, çevik bir genç hükümdar; yıllar önce kendisiyle beraber doğmuş bir nice yiğit delikanlılarla, henüz ömrünün baharında, bıyığı yeni terleyen bir delikanlı gibi genç Al-i Osman devletinin başında sefer hazırlığındalar... Canlı, canlı girmeye hazırlandığı mezarının başında şimdiden kan terleyen ve yer yer küflenen köhne Bizans önlerine gelmek üzere hep beraber hazırlanıyorlar.
Osmanlıların doğusu ile batısı arasında; iki azılı aslanın pençesinde kıvranan, sert boynuzlu bir geyik gibi kalakalmış Bizans, kendisini gerçek bir taht şehri olarak, dünya şehirlerinin tek incisi kılacak olan fatihini bin senedir bekleyip durmuştu.

İşte şimdi zaman yaklaşıyor; henüz tartışmasız biçimde tahtına kurulmaya başlayan bu genç hükümdar, şimdilik herkese iyi niyetli gülücükler dağıtıyor, her ferde banş eli uzatıyordu. Bir taraftan tahta cülus tebriklerini kabul ederken, bir taraftan da barış muahetlelerini imzalıyordu.
Yakın geleceğin genç Fatih'i kendisine nispeten oldukça yaşlı olmakla birlikte, atılganlık, ileri gitme ve fetih ruhunu da iyice yitirmiş olan vezir-i azam Çandarlı Halil Paşa'yı çağırmış, konuşuyordu. Genç Sultan Mehmed Han, yılların eski çınarı Halil Paşa'ya artık bazı şeyleri anlatmanın zamanının geldiğini çok iyi biliyordu. Devlet idaresi farklı bir şeydi; bunda normal insanların birbirleriyle olan münasebetlerindeki düsturlar aynen geçerli olamazdı.

Milletinin yükünü omzuna alanların, emir verme ve yol çizme kudretine de sahip olmaları gerekirdi elbette:

"Söyle bakalım Halil Paşa, memleketimin en büyük dertleri nelerdir?"
"Sultanım; Karamanoğlu saltanatın size intikalini bir fırsat olarak görmektedir. Diğer taraftan Bizans da boş durmaz, elinde tuttuğu şehzade Orhan'ı bize karşı kullanmak ister, zira bizden rahatsızdır. İçeride ise gerek paşalar ve kumandanlar arasında bazı huzursuzlular ve gerekse asker arasında bazı fitneler zuhur etmiştir. Hazinenin durumu ise; memleketin ve ordunun ihtiyaçları hususunda iyi hesaplanarak hareket edildiği takdirde, maddi bir sıkıntı olmaz. Anadolu beylikleri de babanızdan bulamadıklarını belki sizden koparma sevdasına düşebilirler."
"Karamanoğlu'nun yemini vardır ama?!"

"Sultanım; bu Karamanoğlu İbrahim Varna zaferinden önce Macaristan - Polonya kralına mektup yazarak:

'Sen öteden ben de beriden yürüyelim; Anadolu benim, Rumeli de senin olsun. Osmanlıyı ortadan kaldıralım.' demiş sonra da topraklarımıza tecavüz etmişti. Babanız rahmetli Sultan II. Murat ise, Memluk devletinde bulunan meşhur üstat İbn. Hacer Askalani ve Hanefi Kadil-kudatı Sadeddin Devriden Karamanoğlu hakkında fetva istemişti: onlar da;
'Kafirlere, Müslümanlara karşı yardım ettiğinden dolayı kafir olduğu, tövbe etmediği takdirde katlinin vacip olduğu' hakkında fetva vermişlerdi. O zaman Osmanlı topraklarına tecavüz etmeyeceğine dair yemin etmiş ise de, yedi sene sonra Karamanoğlu kalkıp der imiş ki; 'ben bu yemini Murad'ın şahsına ettim' ne yemini?"
Bunları dikkat ve merakla dinleyen genç padişahın gözlerinde ise, şunlar okunuyor;
"Ben, senin diyeceklerinin tamamını biliyorum Halil Paşa, ama cevaplarını merak ediyorum."
Hafifçe kaşlarını kaldırarak sordu;

"Bütün bunlar için ne düşünürsünüz Halil Paşa?"
"Sultanım, bütün bunları ehemmiyet sırasına koyarak, birer, birer üzerine gidilse gerektir."
Genç sultan kendisinden gayet emin, sektirmeden cevap verdi;
"Düşündüğünüz tedbir, tedbir değildir paşa; ben hayatım boyunca sıraya koyduğum sıkıntıları çözerek yaşlanmak için oturma-dım bu tahta."
"Estağfirullah Sultanım..."
"Bütününün üzerine aynı anda yürüyeceğim, Halil Paşa! Bizim büyük planlarımız vardır ve zor oyunu bozacaktır. Bir zelzele şiddetle sarstığında, herkes çekişmesini bırakır ve hatta dertlerini bile unutur; kavgalar, düzenbazlıklar sona erer. Biz artık 'sarsmak ve sallamak' için bu tahtta bulunuruz, safa etmek için değil!"
Genç hükümdar gözünü evvela Konstantiniyye'ye dikmiş olduğundan, Karaman Beyi ile şimdilik çatışmaya girmek niyetinde değildi; eğer bu en büyük derdi ortadan kaldırıp, Konstantiniyye fethini başarırsa, Karaman işi zaten kolaydı. Onun için Karaman Beyi İbrahim'le sulh anlaşmasına varmakla beraber, onun kızı ile de evlenen Sultan Mehmed Han, Karaman meselesini ikinci plana atarken, Karaman Beyini de tedirgin etmemişti.

Ama onun şu beyti, Karaman meselesindeki düşüncesinin ne olduğunu ortaya koymaktadır:

Bizimle saltanat lafın edermiş ol Karamani Huda fırsat verirse, ger kara yere karam ani
Hatta meşhur şair Ahmet Paşa'nın şu beyti de ona ilham vermişti;

'gönül ve can güvercini her nasıl olursa olsun,
senin avındır; sen onları bırak da,
doğana benzeyen zülfünü cihan avına salıver' demesini;
'sen Karaman'ı da bırak, diğerlerini de;
önce başlı başına koca dünyanın
kendisi olan İstanbul avına bak' şeklinde anlamış ve aslan ağzı dudaklarıyla işte bu beyti terennüm etmişti;
Cihan şikarına şehbaz-ı zülfünü salagör Kebuter-i dil ü can hep senin şikarındır.

Sonra da ona:

"Helal olsun sana Ahmet Paşa, devletimin sana verdiği her şey helaldir!" demişti.
Genç hükümdar Karaman meselesi ile meşgulken. Kral Konstantin de çoban değneğine sürtünen keçi misali; elinde koz olarak tuttuğu Şehzade Orhan Bey'in masrafları için kendisine ödenen üç yüz bin akçanın iki katma çıkarılmadığı takdirde, onu salıvererek, saltanat davasında kendisine yardımcı olacağım söylemek gibi bir gaflete düştü ve bu genç aslanın gazabını üzerine çekmeye başladı.
Yaramazlık yapan yeniçerilere sağlam bir ders veren Sultan, artık kendisinin bir zamanlar Edirne'de bırakılarak, Varna'da savaşa bile götürülmediği günlerdeki Şehzade Mehmed olmadığını göstermiş ve daha sonra da kendisi gibi birer şahin olan elli bin kişilik bir kuvvetle tozu dumana katarak İstanbul boğazına gelip dayanmıştı.
Maksadı; süratle eski hisarın karşısına Rumeli Hisarını inşa etmekti. Kendisinin de hiç başından ayrılmadığı inşaat dört aya yakın bir zamanda biterken, inşaatta beş bin usta ile on bin amele çalışmış, bir taraftan da eski hisar onarılarak, bazı ilavelerle kuvvetlendirilmişti.

Şahin bakışlı Sultan, Rumeli hisarının sağlam bedenleri üzerinde boğazın serin sularına bakarken, fermanını vermişti:

"Bre Firuz Ağa; emrine dört yüz seçme yiğit verip seni hisara yerleştiriyorum:
Bundan böyle boğazdan geçen her gemiyi sancak selamına mecbur bırakacak, durduracak, içini teftiş edecek, yük ve cinsine göre bir de geçiş vergisi alacaksın. Bu kaidelere uymayanlar ise, derhal batırılacaktır!"

Nitekim şanslarını denemeye kalkan iki Venedik gemisi ejderha ağzı gibi ateş kusan Osmanlı toplarının gazabıyla boğazın akıntılı sularına gömülürlerken, dost-düşman herkes Sultan Mehmed Han'ın şaka yapmadığım ve niyetinin çok ciddi olduğunu anlamış bulunuyordu.
Tabiidir ki İmparator bu, boğaza hisar inşasına itiraz etmiş ve bunun sebebini elçileri vasıtasıyla sormuş ve şu haklı cevabı almıştı;

"Burası Venedik ve Cenevizlilere ait olmayıp, Osmanlıların bir geçiş yeridir. Bu arada Osmanlı ve Bizans ticaretine zarar veren Rodos, Venedik ve Katalan korsanlan, böylelikle dize getirilmiş olacaklardır."

Ne var ki, gelen elçiler buraya hisar yapılmaması gerektiği hususunda haddi aşarak ısrar edince, genç sultanın cevabı sert olmuştu:

"Toprak elçi gönderilerek kurtarılamaz; eğer İmparator bu toprakların sahibi ise, kendisi gelip kurtarsın. Şunu bilin ki, benim kudretimin yettiği yere, sizin İmparatorunuzun ümitleri ve hayali bile erişemez. Bu seferlik sizin dönüşünüze müsaade ediyorum; bir daha karşıma çıkarsanız, beni bu kadar sabırlı bulamayacaksınız, bilesiniz!"
Sultanın cevabı bu şekilde geldikten sonra, koyun almak üzere surlara giden Osmanlılarla sarhoş Rum çobanları arasında kavga çıkmış ve Müslümanlar burada ağır hakarete uğramışlardı. Bunun üzerine Sultan, harp ilan etti. İmparator Konstantin onu durduramayacağını anlayınca, derhal hazırlıklara başladı ve Konstantiniyye şehrinin surlarındaki kapılan ördürmeye ve surları onarmaya, tedbirler almaya başladı.
Bu sırada Sultan 1452 senesi Eylülünde Edirne'ye doğru süvari ordusuyla beraber hareket ederken, Bizans önünde bir resmi geçit yaptırmış; Bizanslılar bunu hayranlıkla dolu bir korku ile seyretmişlerdi.
Köhnemiş ve temel esaslarından büyük ölçüde yoksun kalmış Bizans, Genç ve sağlam Osmanlı devletinden ürküyor, onun sağlam pençeleri arasına düşmekten endişe ediyordu."

Fatih Sultan Mehmed Han'ın arkadaşlarından, hemdemlerinden olan şair Melihi, sultan hazretlerinin samimi bendelerinden biriydi. O bir yönüyle Sultan'ın reayasından bir vatandaş, fakat bir başka tarafıyla, yani şiir babında onun yaranıydı. Karşılıklı şiir teatilerinde İstanbul'la ilgili bir tabir veya adın geçtiği zamanlarda, birdenbire gönül dilinin çözüldüğünü, ruh dünyasında yanardağların patladığını hissederdi.

Melihi onun bu durumundan bazen ürker, bazen de sevinirdi. Ürkmesi; -mazallah- Konstantiniyye fethi müyesser olmazsa. Sultan Mehmed Han'ın mahvolacağıydı. Sevinmesi ise, Konstantiniyye fethi olsa olsa; böyle bir kahramana nasip ve müyesser olur, düşüncesinden ileri geliyordu.
Yine bir şiir ve edeb sofrasından kalktıklarında, Melihi ona sormuştu;
"Sultanım, affınızı istirham ediyorum; bir şey sormak isterim." "Sor, Melihi; aramızda böyle zamanlarda teklif mi vardır ki?" "Elbette hayır sultanım; ama bendeniz haddimi bilirim. Soracağım şeyin şiir ve edebiyatla pek ilgisi yok." "Olsun bakalım; dinliyorum."

"Sultanım; vakit geç oldu, zaten sabah namazına da üç - dört saat var. Bundan sonra büyük ihtimalle uyumayacaksınız ve Kons-tantiniyye fethi üzerinde çalışacaksınız, değil mi?"
Yüzü hafifçe kızarmış ve gözlerinden kızıl alevler fışkırmıştı; sesi boğularak cevap verdi;
"Evet Melihi, aşk insanı uyutmaz, bir ömür peşinden sürükler, bilirsin."
"Fakat bu aşk halini alan Konstantiniyye fethi zannederim bir toprak parçası değil?!" Sultan hafifçe iç geçirdi;
"Ey Melihi, bizde bir sevda halini alan bu fetih düşüncesi elbette ki bir taş - toprak parçası için olamaz. Ben kendimi, layık olmasam da Konstantiniyye fethine bir namzet hissediyorum. Bu bir müjdenin tahakkuku meselesidir."
"Evet efendimiz."
"... Fakat siz yakın dostlarım ve sırdaşlarım bilmelidirler ki, her şeyden önce bu devletimizin bekası için bir zaruret halini almıştır. Şurası muhakkaktır ki, Ya ben Konstantiniyye'yi alırım, ya o beni' Yani;
Ya biz Konstantiniyye'yi alır devletimizi kurtarırız, ya da Avrupa ve Asya'daki müttefikleri Devlet-i Aliye-i Osmaniye'yi alırlar.
Bunun başka bir yolu yok Melihi, ben bu yükün ağırlığı altında iken ağzımdan 'Konstantiniyye' iniltilerinin çıkması seni aldatmasın. Devletimin bekasının anahtarı Konstantiniyye'dir. Ya anahtarı alırız, ya da... "
Sultan Mehmed Han başını hafifçe eğerek hızla dışları çıktı. Geride şimdi iki şair arkadaş; Melihi ve Ahmet Paşa kalmışlardı, ikisi de çok müteessir olmuşlar, gözleri gibi kalpleri de ağlamaya başlamıştı.
Ey koca sultan, meğer ne azaplar çekermiş de, kimsenin bundan haberi bile olmazmış.
Artık onlar da uyuyamazlardı; oturdular ve tekrar sohbete daldılar. İlk sözü Melihi aldı;
Ahmet Paşam, sence Çandarlı yanlış mı yapıyor?"
"Bana göre Çandarlı yanlış yapmıyor, korkularında haklıdır. Konstantiniyye batının can damarıdır, kolay teslim etmez. Bugün gaflet içinde bulunsalar bile, yarın, öbür gün, daha sonraki gün, ay, sene, asır... Gene kapısına gelecekler. Bir şey daha var ki; Akşemşeddin ile Sultan Mehmed Han'ın gördüğünü Çandarlı göremediği gibi, onlar kadar cesur da olamaz. Ama insanlar bazen yapmaya çalıştığı bir iyilikle daha başka büyük bir iyiliğin önünü keserler de, farkında bile olamazlar."
"Mesela?"
"Mesela; gücü - kuvveti yerinde aç bir adama; sen çalışmasan da olur, ben sana bakarım, demek; ona bir kötülüktür."
Anlaşıldı Paşam, bazı şeylere biz şair gözüyle bakarken, siz hem şair ve hem de paşa gözüyle bakabiliyorsunuz."
"Alçak gönüllülüğü bırak şimdi Melihi, sana bir şey soracağım; ben seni sadece bir şair olarak görmüyorum, ama şairanesin sadece. Sence de Sultan Mehmed Han Konstantiniyye'yi alır mı?"
"Paşam; bendeniz yıllardan beri gönlümü fethetmiş olan Sultan hazretlerini takip eder dururum; hatta gönül meselelerine dahi nisbeten vakıf oldum ki, bunu kendimden bile saklarım. Ben bu aslan oğlu aslanın Konstantiniyye'yi mutlaka fethedeceğine inandım, hatta iman ettim!"
"Bu kadar kesin ve ağır söylüyorsun, öyle mi?!"
"Paşam, içimde yanan alevi bari sen de bil; nasıl ki Sultan Kons-tantiniyye'yi alamazsa, o onu alacak; inanınm, bu doğrudur. Ben de sana bir şey söyleyeyim; ya bu yiğit padişah Konstantiniyye'yi alacak, ya da Konstantiniyye surları beni alacak; eğer Sultan II. Mehmed Han burayı alamazsa, benim için de yaşamanın hiçbir faydası yok... "
"Bu kadarını senden beklemiyordum, sende bir şeyler var; biraz daha anlatsana!"
"Ey Paşa; bak. Sultan Mehmed Han tuğlara sancaklara gönül bağlamıştır, kalbindeki kızıl alevlerde onlar var; gümüş vücutlu, hoş kokulu güzellere bu aşktan hiç yer kalmamıştır.
Onun hayallerini süsleyen şey; İran - Turan güzellerinin yay kaşları değil, maharetle kullandığı kendi oku ve yayıdır. O en büyük zevkini hangi zamanlarda alır bilir misin; çok sevdiği kılıcını kuşanıp, rüzgar yeleli atına bindiği zaman; ön tarafta bir top çekiliyor ve kendisi onun yanından sevdiği atıyla geçiyor, ön taraflara gidiyorsa, o zamanki bakışlarının rengini bir Allah bilir...
Hafız Şirazi'nin 'peri - ruyan' dediği peri yüzlü güzelleri bırakmış, kendini en iyi cenk atlarına bağlamış, meydanlarda hep Imriül- Kays'ın tarif ettiği aü arar, durur... Bundan hiç haberin var mıdır Paşa."

O; insana zulmeden bir güzelin ufak, tefek nazlarına tahammül edemezken, en çetin harplerin şiddetli cefalarına kendini kaptırmış derecede hazırlamıştır. Onun susadığı; biz şairlerin ab-ı hayatı değil; din, iman, vatan, adalet ve insanlık düşmanlarının kanıdır. Bu adalet timsali işte böyle bir yiğittir, Paşam!"
"Hanen harap olmasın bre Melihi, içimi ateşle doldurdun."
"Biraz da sen yan Paşam, sen deştin yaramı; gel içimdeki elemi beraber paylaşalım."
"Böyle yaralara kurban olmuşum, iyi ki de deşmişim... Fakat bir şey daha soracağım; bu meselelerin sana bu kadar dokunmasının sırrı nedir?"
"Ah Paşam, bak yine deştin."
"Bugün çok hassas olmuşsun, Melihi... "
"Şimdi dinle; seninle ben Sultan Mehmed Han'ın şairleri sayılırız, değil mi?"
"Evet, öyle... "
"Efendimizin de şairleri vardı; bunlardan biri ki, bana en çok dokunanları odur, bir şiirinde Efendimizi anlatırken, şu alevden okları ta o zamandan bu asra göndermiş, gönül bahçemi ateşlere vermiştir. Bak dinle;

"Ne mutlu bizlere ki; seher vakti tan kızıllığı kainata ışık huzmeleri gönderirken,
Allah'ın Rasulü bizim aramızda hazır bulunuyor; yanı döşeğinden uzakta...
O bize doğru yolu getirmiştir, biz de körlükten kurtulup uymuşuzdur bütün kalplerimizle ona...
Allah'a ortak koşan müşrikler yataklarında kat, kat uykularına dalıp gitmişlerken,
O bizim yanımızda bulunuyor, yatağından çok, çok uzaklarda, bizimle beraber geceleri eritiyor."
"Evet, gerçekten müthiş, seni deştiğim iyi oldu Melihi, öyle zannediyorum; Çandarlı Halil Paşa da seni deşebilse, Zağanos gibi düşünmeye başlardı."
"Belki ama, Çandarlı şiir meclislerine pek gelmediği gibi, şairlerin de kuru, hayalı edebiyat yaptığını düşünür."
"Bir yönüyle haklıdır; ama biz Sultan Mehmed Han'ın şairleriyiz."
"Sormadan edemeyeceğim; Sultan Hazretleri at meydanlarında

İmri'ül- Kays'ın tarif ettiği atı arıyor, demiştin; o atı nasıl tarif ediyordu?"
"Bak, şöyle;
"Saldırmadan sonra durmaz, arka arkaya tekrar saldırır; çekilirken de öyle, bir kere çekilmesi yetmez, saldırır ve sonra tekrar gelir.
O sanki, coşkun bir selin büyük taşlardan kopararak, yalçın kayalar üzerinden uçurumlara fırlattığı sert ve ağır bir taş gibidir."
"Ey Melihi, sayende ben de bir iyice anladım ki, Konstantiniyye'yi ancak bu kıratta bir yiğit padişah fethedebilir. Biz de onun hem-demi şairler olarak vazifemizi iyi idrak edelim."
"Bir şey daha söyleyeyim; İmri'ül- Kays'ın bu şirindeki at, aynı zamanda Sultan Mehmed Han'ın Konstantiniyye surlarına dayanacak olan fetih ordusudur."
"Nasıl yani?!"
"Çünkü bu ordu da Konstantiniyye önlerinde defalarca saldıracak, çekilip tekrar yüklenecektir. Öyle ise ordu işte bu at gibi, ta uzak Asya'dan yüzlerce gönül eri ve davanın fırlattığı sert bir kaya gibi Konstantiniyye surlarına çarpacak ve surları yıkacaktır."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:24

7

Tarihte büyük devletler ve medeniyetler kuran milletlerin yıkılışları dışarıdan gelen tesirlerden çok, içerideki çürümelerden ve kokuşmalardan kaynaklanmıştır. Nitekim eski güzellik, zenginlik ve ihtişamını yitirerek çirkin bir koca kan halini almış olan Bizans'ta şimdi fesat, entrika, fuhuş, yolsuzluk, miskinlik alıp yürümüştü.
İmparator Konstantin halkından şehri savunmak için bazı isteklerde bulunduğunda, büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Artık o da anlamıştı ki, Osmanlılar zengin ve dört başı mamur bir şehri değil; soyulmuş, kirletilmiş, bakıma muhtaç bir hale gelmiş, halkı ile idarecileri arasında sevgi ve iyi niyetin kalmadığı bir şehri, ihya etmek üzere kendisinden istiyorlardı.
Bu güzel şehir hangi hoyrat elde, nasıl bu hale gelebilir, insan kendi eliyle bir cevheri böyle mi harap eder? Bu insanlığın geleceği hakkında üzücü bir fikir verir:
İmparator Justinianus devrinde en parlak zamanlarını yaşayan Bizans'ın sınırlan Atlantik'ten Fırat'a kadar uzanıyordu. Ancak Grek ve Roma karışımı halk, gücün ve zenginliğin getirdiği refah

la fazlaca rahatlayarak kendilerine aşın zevkler ve çarpık ilişkiler icat ettiler. Bu halleriyle aşın kibirli ve mağrurlardı da, ırkçılıkları aşırılığa kaçmaktaydı, diğer kavimlerin mensuplarına tepeden bakmaya başlamışlardı. Böylece de adalet sistemi ağır yaralar almaya başlamıştı.
Mesela; -batının her zaman, her devirde yaptığı gibi- doğu tarafında Ermenilere güya yardım ederlerken, onları kullanmaya çalıştılar. Güya din kardeşliği duygulanyla onlara Pers devleti nezdinde yardım etmek ve himaye etmek üzere yaklaşırlarken, aslında burayı bütünüyle ilhak etmeye çalışıyorlardı.
Nitekim 1045 tarihinde Ani'yi fiilen işgal ettiler ve buradan göç etmek istemeyen Ermenileri kılıçtan geçirdiler. Bundan dolayı; "İt derisinden post olmaz, Rum - Ermeni dost olmaz" atasözü haklı olarak söylemiştir.

Bizans bu çürümüşlüğün girdabına doğru yavaş yavaş sürüklenirken, Konstantiniyye üzerine Avar, Peçenek, Trak, Isparta, Atina, Makedon, Slav, Pers ve Müslüman Arapların akınları ardı ardına devam etti. Selçukluların sancağı ele almalarından sonra da, Anadolu tarafından şiddetle sıkıştınlmaya başlamışlardı. Nitekim Avrupa tarafında gelişen Haçlı seferleri Bizans'ı iyice yorup bitkin düşürüyordu; zira barbar haçlılar Konstantiniyye üzerinden geçerlerken, sanat eseri ve zenginlik namına bir şey bırakmıyorlardı.
Batı Avrupa her şeye rağmen, Müslümanlardan aldıklarını bir tarafa bırakırsak, Bizans'tan çok şey almıştı; ama bu aldıkları şeylere karşılık geri verdikleri, içler acısı soygun ve katliamlardır. Batı Avrupa kaynaklı Haçlı seferleri her ne kadar Hıristiyanlık veya Hz. İsa namına imiş gibi görünse de, aslında bu bir iftira ve bühtandır; zira batıdan gelen çapulcu, ipten - kazıktan kurtulma Latinler, Konstantiniyye şehrini akıl almaz şekilde soyup soğana çevirirlerken; kadın, çocuk, rahibe demeden, akla hayale gelmedik, dillerin söylemesine terbiyelerin müsaade etmediği, yüz kızartıcı fiilleri işliyorlardı.

Ancak bu sürüler Anadolu tarafına geçtiklerinde Oğuz kavminden gelen yiğitler ordusundan sillelerini yiyerek, perişan şekilde çekiliyorlardı. Gariptir ki bir çok Bizanslıya göre, bu haçlılar; Konstantiniyye yağmalarının cezasını, Müslümanlardan yedikleri şamarlarla görmüş oluyorlardı.
Bu feci hadiselerin en dehşetli olanı 1204 tarihindeki IV. Haçlı seferinde yaşanmıştır; bir sabah Alman İmparatoru Heinrich'in karşısına çok dindar (!) bir şövalye çıktı ve aralarında şu konuşmalar cereyan etti;
"İmparatorum; Bizans'ın içini emriniz üzere kolaçan ettik, size yine iyi haberlerim var. Doğrusunu söylemek gerekirse, buranın zenginliklerini, kadınlarını, sanat eseri diye ortaya koydukları şeyleri gördükten sonra, küçük dilimi yuttum."

İmparator sırdaşına karşı sırıttı:

"Sözüm ona; güya biz buralara yardıma gelmedik mi?"

Şövalye yılışarak:

"Efendim, doğrusu ben size anlattığım şeyleri görünceye kadar ne için geldiğimizi biliyordum, ama anlattıklarımı gördükten sonra hepsini unutuverdim. Hem madem onlan korumak için geldik; biraz istifade etmek hakkımız değil mi?"

İmparator eliyle işaret etti:

"Gereğini yapın, ama beni unutmayın ha... "

Bu konuşmadan sonra şehirde akıl almaz bir uğultu koptu; ahlaksız ve yağmacı haçlı askerleri ile Bizans halkı arasında korkunç bir çatışma başladı. Doğrusu askerler bu kadarını beklemiyorlardı. Tutunamayacaklarını anlayınca, şehri dehşetli bir ateşe vererek çekildiler.

Yine o şövalye tekrar İmparatorunun yanma çıktı ve dedi ki:

"Efendimiz, şimdilik istediğimizi elde edemedik, doğrusu size bu kadarını getirmek benim düşündüğüm değildi."
"Neyse, şimdi durum nedir?"
"Efendimiz, kadir bilmez Bizans halkı az bir istifademize kızarak bize karşı ayaklandılar. Biz de şehri ateşe verdik, şu anda şehirde yanmadık yer yok, halk ise bizim çekilmemizden sonra yangınları söndürmekle meşguller."
"Onlar yangınla meşgullerken, tekrar saldırın; kralın hazinesini elden kaçırmayın, bulun onu! Bize karşı koymanın cezasını çeksin alçak Ortodokslar!"
"Nasıl emrederseniz efendim... "
Dışarıdan gelen sesler o kadar feci idi ki, İmparator kalkıp kendisi kapıyı kapattı; verdiği emirlerden dolayı yorulmuş olacak ki, bir tarafa uzandı. Bir zaman sonra aynı şövalye tekrar içeri girdi;
"Efendimiz, İmparator Bizans hazinesini geceleyin maalesef Trakya'ya kaçırmış, ele geçiremedik."

"Peki ne yaptınız?!"
"Biz de İmparator ailesinden kimi buldu isek, derhal mallarına, eşyalarına el koyduk. Kiliselerdeki altın, gümüş ve değerli ayin takımları da bizim oldu. Aslında bu kadar yeter, dedi isem de; askerlerimizin gözü - gönlü doymak bilmiyor, onları bir yerde durdurmak da kabil değil. Kısacası, hiçbir şeye mani olamıyoruz."
"Fransızlardan ne haber?"
"Onlar da piskoposların emrindeki gemilerle karaya çıktılar, şu ana kadar Bizans'ın dört kulesini ele geçirdiler, üzerlerine bayraklarını diktiler, bizden kurtulan evlere ve dükkanlara da bunlar saldırdılar. Anlayacağınız, Bizans halkı onları görünce bize rahmet okudu."
"Halk ne yapıyor peki?"
"Ne yapacaklar, kız çocuklarının ellerine birer haç tutuşturmuşlar, Fransızlara Hıristiyan olduklarını ve İsa adına kendilerine merhamet edilmesini isteyerek, yalvarıyorlar."
"Merhamet de ediyorlar mı peki?"
"Kimler efendim?"
"Tabii ki Fransızlar... "
"Değil onlara, Hıristiyan azizlerinin kabirlerine bile acımayıp, sandukaların kapaklarını açarak, onları bile soydular. Hatta Büyük Jüstinyanus'un kabri bile ellerinden kurtulamadı."
Alman İmparatoru namus - şeref abidesi gibi, birden celallendi;
"Artık bu Fransızları durdurmak lazım, canım!" "Efendimiz, artık çok zor... "
"Neden?"
"Şu sırada Avrupa'da şöhreti bulunan fahişe Ayanora'yı Patrik kürsüsüne oturtmuşlar, iğrenç şarkılar söyletiyorlar."
"Neden mani olmadınız, böyle askerlik, böyle ahlak olur mu?"
"Elbette ki olmaz İmparatorum; ama Katolik rahipler de onlara katılmışsa; artık o kadınlar ve içki de varken, ancak Ayasofya başlarına yıkılırsa, dururlar."
İmparator asıl meseleye gelmek için sabırsızlanıyordu aslında; gerisi kuru hamaset;
"Her neyse; toplam ne kadar altınımız oldu?"
"Bir milyon, efendimiz. Ama bizden saklananlar da var."
"Saklananları bırak şimdi; benim payım iki yüz elli bin altındır, haberin ola. Geri kalan yedi yüz elli bini de Fransızlarla Venedikliler paylaşsınlar artık."
Nitekim Bizans'tan soyulanlar bir tarafa; şehir tamamen yandı, söndürmek kabil olmadı; tahripte Haçlılardan farkı olmayan yangın, yakacak bir şey bulamayınca kendiliğinden söndü. İşte Konstantiniyye için ağlayan biri;
"Ey yolcular, ey bedbahtlar; iki deniz arasında Latinler tarafından kırılıp dökülen, soyulan, ezilen inciye bakarak durun da biraz ağlayalım.
Bu şehirdeki çiçek kokulan burunlara geldiği zaman, sarhoş olmamak mümkün değildi. Buranın sokakları, narin parmaklarla süpürülmeye değerdir.
Oralara sanattan kıymetten anlamayan giremez, buranın kedileri bile altını taştan ayırır, yontulmuş heykelleri çiçek koklardı.
Ama şimdi bakın; gökten aşağı düşerek parçalanan ve parçalan çamurlar içinde kaybolan bir fanus gibi, Latinler elinde paralanıp gitti."
Şimdi buranın erguvanları da Hıristiyanlardan yüz çevirdi, gözlerini barbarların merhametine diktiler. Kiliseler de renklerini değişti, erguvanlardan utandılar.
Ey batı Avrupa'ya giden kervanlar; bu gerçek masalı oralarda da anlatın; onlar da korkulu rüyalar görsünler. Buranın manzarasını işitenlerin göreceği korku dolu rüyalardır.
1204 tarihinde buraya musallat olan Avrupalı haçlılar, ta 1261 senesinde kovulabildiler ki, bu da büyük bir siyaset, tedbir ve cesaret sayesindedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:25

8

Latin istilalarıyla harap ve perişan olmuş Bizans'ın Kralı Konstantin, her şeye rağmen bin seneye yakın geçmişi olan bu mağrur şehri en iyi şekilde savunma derdinde idi. Esasen Sultan Mehmed Han'dan çok çekiniyor, onun teknik ve askeri bir deha olmasından ürküyordu. Ama şunu da biliyordu ki, bu koca dünyada Bizans surları kadar dayanıklı surlar yoktu. Onları mutlaka tamir etmeli ve etraflarındaki hendekleri temizleyip suyla doldurmalı idi.
Bizans halkı her şeye rağmen şehirlerinin elden gitme tehlikesine karşı surlara yapışacaklardır; ama yine de büyük zaferler kazanan ve dünyanın en iyi ordusu Osmanlılarla Bizans'ı baş başa bırakmak akıllıca olamazdı.
Günlerce kara, kara düşünmüş ve gözlerine uyku girmemişti. Sultan Boğaziçi'ne Boğazkesen hisarını inşa ettikten sonra, oradan kendi izni olmadan kuş bile uçamıyordu. Elinde kuvvetli ve esaslı bir ordusu bulunuyordu. Bütün bunları düşünürken, üzerine sanki kara bulutlar çöküyor, boğulacak gibi oluyordu. Canının çekildiğini, cesedinin soğuduğunu hissediyordu.
Daha önceleri Sultan Mehmed Han'ın babası Murat'tan yediği darbeleri hatırladı, ona karşı inşa etmiş olduğu şeddin, Konstantiniyye surları gibi olduğunu zannetmişti. Ancak dağlan bile delen Osmanlı toplan, şeddini bir kağıt gibi yırtıp bir kenara atmıştı; şimdi oğlunun toplan da Bizans surlarına aynı şeyi yaparsa, ne olacaktı?!
Yediğinden, içtiğinden lezzet alamıyor; kendisinden önceki Roma imparatorları gibi kuvvet ve şevketin tadını çıkaramıyordu. Normal bir insanın aldığı lezzetlerden bile mahrumdu. Her halde öncekiler Bizans'a ayrılan zevkin tamamını bitirmişler, kendisine bir şey bırakmamışlardı. Ne Bizans sanatı, ne de Roma edebiyatı kendisine şevk veriyordu.

Bu sıralarda Boğaz içini belki yüz kere kolaçan edip, her iki yakadan surlara ve Ayasofya'ya uzun, uzun bakıp incelemiş olan Sultan Mehmed için Konstantiniyye fethi bir aşk halini almıştı. O, ince ve derin hesapların içinde büyük bir zevk ve merakla uykularını terk etmişken, Konstantin yeni bir haçlı fitnesi uyandırmak üzere Avrupa yollarına düşüp, Papa'ya el açtı.
Ancak onların kendisinden istedikleri şey; ona yardım ederek bizzat Avrupa'nın kendi surlarını sağlama almak değil, adeta fırsattan istifade ederek; Bizans'ın Ortodoksluğunu ellerinden alma karşılığında yardımda bulunmuş gibi görünmekti.

ah Avrupa, sen hep böyle oldun; böyle kalacaksın... Müthiş ve karanlık bir taassup, yobaz Katoliklerin gözlerini kör etmişti, her halde Sultan'ın ağır topu Şahi kulaklarının dibinde patlarsa, belki uyanırlardı.

İmparator öfkesini gizlemeye çalışarak itiraz etti:

"Aziz peder, ben buraya aramızdaki mezhep farklılıklarını değil, Osmanlı ordularının Doğu Avrupa kilidini yer götürmez toplarla kırmak üzere surların karşı tarafında bulunduklarını anlatmaya geldim, sizden yardım istiyorum. Latin istilalarıyla memleketim perişan olmuştu, şimdi de surlarım tehlikede, daha doğrusu hepimizin surları... "
"Seni anlıyorum İmparator Konstantin, oğlum; ama beni de sen anlamalısın. Derhal Ortodoks patriğini bir tarafa bırakacaksın, Ayasofya'da Katolik usulü ayin yapacağız, kardinal İsidore'u sana göndereceğim, beni o temsil edecek, ayini o yaptırsın. Avrupa krallarının tamamına mektuplar yazdırdım, bunları kendilerine götür ve aynca gerekenleri de söyle."
Zavallı İmparator elinde Papanın mektuplan ile kralları bir, bir dolaştı; ancak onlar da kendisine adam akıllı bir yardım sözü vermediler. Zaten Sultan II. Murat zamanında yedikleri darbelerden dolayı, yardım etmeye fazla güçleri de yoktu, cesaretleri de. Oralardan getirdiği tek şey ise, sadece Ortodoks Bizans'ı ikiye bölen bir bela idi; Ayasofya'da Katolik usulü ayin...

Tabii ki Bizans halkı bunu nefretle karşıladı; Latin istilasının ne olduğunu çok iyi bilen Büyük Düka Notaras, o meşhur sözünü bu iğrenç muameleler üzerine söyledi:

"Ben; Bizans'ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih ederim!"

Bu söz aslında bütün Bizans halkının hislerine tercüman olan bir gerçekti. Batının Osmanlı karşısındaki en ileri karakolu olan Bizans, Latinler tarafından bir kere daha ihanete uğramış sayılabilirdi. Zaten Konstantiniyye halkı büyük bir Latin gücünün buraya gelip girmesini de, evvelki gelişlerini hatırlamayı da istemiyordu.
Bütün bunlardan istihbaratı vasıtasıyla haberdar olan Sultan, içinden şunları geçirmişti;
"Bunları anlamak mümkün değil; haydi Müslümanlar arasındaki mezhep meselelerini körüklüyorsunuz diyelim; kendi aranızda neden bunu yapıyorsunuz? Hem de böyle zamanlarda... Allah bunlara torunlarımızı muhtaç etmesin; demek ki yanılıp kapılarına gidecek olsalar, 'Hıristiyanlığı kabul edin de öyle gelin' diyecekler... "

Ta Edirne sarayındaki çocukluk çağlarından beri hep Konstantiniyye fethi hayalleriyle büyüyen Mehmed, nihayet tartışmasız olarak tahta oturunca, geceleri sabahlara kadar gerek topların çizimleri ve gerekse ordusunun hareket tarzları hakkında kafa yorup durmuş, geceleri sabahlara kadar uyuyamamıştı.
Bir gün Edirne'de kendi hücresinde çalışırken, bir başka hücrenin de gecenin geç saatlerine kadar ışıklarının yandığını görmüştü. Burada kimin kaldığım ve neden ışıkların sönmediğini sorunca;
"Sultanım, burada bir molla var; geceleri de çalışarak bir an önce alim olmak istiyormuş" dediler.

Tebessüm ederek dedi ki:

"O mollaya benden selam söyleyin; benim gibi Konstantiniyye fethini mi düşünür ki, uyuyamaz. Biraz da dinlensin, kendisini o kadar yormasın!"

Bir keresinde kendisinden çok uzun yıllar önce gelip üzerine otağın kurarak Ayasofya'yı seyreden Sultan Kılıçarslan adına nispet edilerek 'Sultan tepesi' diye anılan, Üsküdar'daki meşhur tepeye çıktı; uzaklara dalıp gitmişti:

Efendimiz ashabıyla beraber hendek kazarken ve meşhur hadis-i şerifinde:

"Konstantiniyye bir gün mutlaka fethedilecektir; onu fetheden komutan ne güzel komutandır, askerleri ne güzel askerlerdir" buyurduğunu düşündü. Sonra Hz. Eyyub el- Ansan (ra) yi düşündü.
Sultan Alparslan'ın Konstantiniyye fethine yaman bir ayak teşkil etmiş olan Malazgirt zaferini göz önüne getirdi.
Sonra babası ve dedeleri gibi haçlı sürülerine karşı amansızca ve kahramanca dövüşen ve sonra gelip şimdi oturduğu yere oturan Kılıçarslan'la bir an yan yana bulunduğunu zannetti.
Hatta Gaziyan-ı Rum, ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Baciyan-ı Rum gözlerinin önünde dirilip birer birer geçtiler. Bütün bu hislerin tesiri altında Konstantiniyye'nin güzelliğinin kendisini büyülediğini hissetti.

Demek ki, Oğuz nesli bu meyvenin olgunluğu için çok asır bekledi ve fethin temeline harç koydu.
Birden bire şairane bir halet içerisinde Hafız Şirazi'nin şu şiirini hatırladı;
"Ey saki, bize ab-ı hayatı sun da, sonsuzluk şerbetini içip, ebediyen burada kalalım,
Eğer cennete gidecek olursak; Rüknabad suyu ile Musalla'daki gül bahçesini görmekten mahrum kalım."
Sonra da sanki Hafız kendisini işitiyormuş gibi, hayal aleminden ona seslendi;
"Bre büyük şair; sen bu güzel beyti Konstantiniyye şehrini görmeden söyledin, cennetten vazgeçtin; peki ben bu cennet misali şehri gördükten sonra ne yapayım, veya sen görsen nasıl bir şey söylerdin, yoksa dilini mi yutardın!"

Sonra da onun başka bir beytine daldı:

"Bir gün nasip olur da, bir kere meyhanenin kapısını çalıp içeri girecek olursam,
Sadece oradaki rindlere hizmet etmekten başka bir şey düşünmeyeceğim."

Bu beyti hatırlayınca, Konstantiniyye şehrine girdiğini, Ayasofya'yı zilletten kurtardığını, Hz. Eyyub (ra) ve Konstantiniyye şehrinde yatan diğer ashabın kabirlerini bulup temizleyeceğini, bu şehrin bütün ilim, sanat ve hakikat erbabına gerçek bir sığınak olacağını hayal ederek, o geceyi orada sabah etti.
"Ey şehir; eğer fetih müyesser olur da; sana ben sahip olursam, Latinlerden aldığın yaralan saracağım, ey Ayasofya; senin hatırın için, senin komşularına iyi muamele edeceğim."
Sonra Mecnun ile Leyla hikayesinin tatlı, büyülü ve ihtişamlı

dünyasına daldı; artık onun da bir Leyla'sı vardı; gönlünün dili orada çözüldü ve seslendi;
"Ey yıldızların kanatlarına uzanmış şehir, ey köhne mezarlarından bile bahar kokulan terleyen payitaht; söyle bakalım bu onulmaz aşkın suçu sadece bana mı ait!?
Sende de beni kahreden, kendisine çeken bir nazar yok mu, hatta beni bedbaht eden tek bir mezar yok mu?!
Peki ya kader; onun bu meselede hiç mi dahli yok?
Senin için kaç mısra yazdım, bilemezsin; ama elimde değiller şimdi, o mısraların ateşine dayanacak bir kağıt yok, hepsi yandılar,
'Bunlari kaldırsa, kaldırsa; ancak senin döktüğün toplamı sağır ve sert bedenleri kaldırır; belki onlar da erir' dediler.
Ey perişan gönlümün mimarı; senin için göklerden gelmiş mutlak bir karar var, ve senden başla Konstantiniyye yok, sen rahat ol; sen kazanan tarafsın, bu belli...
Ama kararsız olan benim... Senin cismini canına çekecek olein ben miyim, yoksa başkası mı, bu belli değil.
Benim güneşten çok sana ihtiyacım var, eğer bir gün etrafım sarıp, aramıza giren şu sivri kayalar misali canavar dişi surları kırarak sana kavuşacak olursam; gönlümde senin aşkınla alevlenen yangınların külleriyle, kırık binalarını onaracağım.
Ve eğer bu külleri sevdanla açılmış engin yüreğime gömmek zorunda kalır da, senin aşkınla sana yürürken, aşk celladı yolu keser, sana kavuşamazsam; madem ki cellat senin ve kılıç da celladındır, artık ne gam...

Senin aşkınla ip gibi incelmiş boynum, kılıcın keskin ağzına bir zarar vermeyecek, yeni aşıkların için hep keskin kalacaktır.
Eğer senin adım benden başka candan anacak biri olursa; onun hasmı olup, o katil dudaklarından kan sızdıracağım ve kızgın kumlara içireceğim.
Çünkü senin gözlerin ateş, benim gönlüm ateşperest. Fecrin ilk alevleri kendini gösterinceye kadar, senin gözlerini ancak ben tanıyabilirim, ondan sonra da güneşe inat, üzerlerine peçe çekerler.
İşte güneş doğdu; şimdi seni güneşten kıskanıp örten kara bulutlar arkasından güneş yanmadan sönüyor, fakat ne gam; senin bahçelerinde tutuşan gül bahçeleri sana lazım olan sıcaklığı vermeye yeter.
İnan ki, ben o aşk şehitliğinin kızıl kanlan arasında, yeşil sancakları semalara yükselen bir zafer bulacağım.
Değil mi ki, cennet güzelliğinin sırrını ben dünyada iken seninle bulup çözdüm, ey şehir!

Senden istediğim sadece şu olsun:

Celladın beni surlarının dibinde yakalarsa, bari mezarımı kendi kucağına al, fani vücudumun hücreleri sende ebediyen yaşasınlar; haklan var çünkü, gönlümdeki aşk yüzünden bin kere eriyip yanarak, Semender'e döndüler, artık cehennem ateşinde bile yanmazlar...
İsimler iklimine girdim, sana bir isim bulmaya; güzel melekler bir isim veremediler bana, senin için... "
"Bizden hayır yok sana ey yüreği yanık kişi, bu hususta imtihan kazanarak bize galebe çalmış olan Atan adem'e git" dediler; ona gidip yakardım: galiba biraz gücendi sana;
"-Ev Avni, sana yar olmamış birine ben isim, misim veremem, ben vefasızların ismini bilerek imtihan kazanmadım ki! İlla sana vefa göstersin, öyle gel!
Hem de ona bir isim verecek olursam, perişan olmuş bu zavallı gönlün, o isimdeki kızıl alevlere artık tahammül edemez, evvela vuslat!" diyerek kestirip attı adem...
Yanık gönüllere su serpen adem'den aldığım öğütler de ateşe kalb oldular, hatta bindiğim Burak da, bastığım toprak da, çektiğim nefes de, ve hatta senin çeşmelerinden akıp sur dışına çıkan sular da...
Şunu da unutma ki, ey güzel şehir, senin şimdi iki aynan var; birisi zaten benim gönlümdü, biri de semalara çıktığımda, kainatın tavanı olduğunu gördüm.
Ey mavi alevler fırtınası, ey yangınlar perisi, ey bana deli gömleği giydiren şehir; sen her şeyinle bakire, sen her halinle Meryem'sin!
Bir gün sana ulaşacak olursam, lügatlerin yazarak kirlettiği değil, senin gibi bakire bir isim, belki birkaç isim bulacağım sana, sadece benim bildiğim...
Şunu da bil ki, senin gölgelerini karanlıklar basmayacak, zira gönlümü yakan aşkının alevleri, sana da yeter, Roma'ya da.
Artık çatlak dudaklarıma yağmurunla yeni alevler gönder ve unutma ki, seni karşılıksız, saf ve gönlünü hoş etmek için seven aşık sadece benim; saf ve temiz...

Yüzüme iyi bak, ben engin Türkistan çocuğuyum, sana çıkan yollan sur kapatamaz bana; Semerkant, Buhara, Fergana, Horasan rüzgarlan itti buraya, ta kapına kadar beni...
Şimdi gönlüm, işte şurada, karşında senin med ve cezirinle, dalgalar üzerinde titreyen bir yaprak misali titremekte.
Erenler senin saçların için dediler ki; onların arasında bakır altın, yalan gerçek, katran şeker olur, oradaki putperestler bile, cennete giden yolun kapısında tünerler.
Şimdi seninle benim arama çektiğin şu sis ve bulut perdesini kaldır; kendini bunlarla benden saklayamazsın; hatta ben seni bin sene sarmış zincirleri bile kıracak, misk ü amber toprağını doya, doya koklayacağım.

Rabbim seni bana verecek ey sevgili; çünkü Rabbim seni bana vermek istemeseydi, bana seni bu kadar büyük bir aşkla istemeyi vermezdi."
Sultan kararlıydı, Konstantiniyye fethinin bir aşk halinde gönlüne kader eliyle konduğuna inanıyordu. İşte bu sıralarda;
"Ya ben İstanbul'u alırım, ya da İstanbul beni" parolasını kafasına öyle bir koymuştu ki, şairane ruhundan kopan alevlerin doruk noktasına vurduğu bu gece, henüz surlarını kırarak onunla gerdeğe giremediği, sadece bülbül şakımalarının sesine ses kattığı bu gecenin sabahına yakın, yüreği kabararak, Avni mahlasıyla kendi şiirini terennüm ediyordu;
Tan mıdır etse gönül nale vü efgan bu gece Gelmedi meclise ol dilber-i fettan bu gece
Ne acep ağlar ise bülbül-i can çünki gelüp Gülüp eğlenmedi ol yüzü gülistan bu gece
Vuslat-ı şem'ini çün yakmadı ol yar gelüp Firkati narına Avni yürü sen yan bu gece.

Sultan Mehmed bir taraftan çağlar ötesinden gelen müjdeler ve tarihi hadiseler, şiirler içinde haşr olup, karan kalmamış gönlünü dinlendirirken, diğer taraftan da dehşetli bir faaliyete başladı. Artık önüne bir satranç tahtası almış; Anadolu ve Avrupa bu satranç oyununun sahası, Konstantiniyye surları da, tahtanın kaidesi olarak

İmparator Konstantin'le beraber karşı karşıya geçmiş gibi idiler.
Ama o, ara - sıra kendi yanında bulunan arkadaşlarının da karşı tarafın işine yarayabilecek gevezelik edebileceklerini hesaba katmıyor değildi. Bu büyük sahadaki tehlikeli oyun, birçok sürprizi de beraberinde getirebilirdi. Ona düşen; devrinin hükümdarları kuş tüyü yataklarında uyku içinde uyku, rüya içinde rüya alemlerine dalarken, kendisi döşeğinden uzaklarda, en üstün azimle çalışmak, planlamak, icat etmek ve düşünmekti.
Zaten Bizanslılara ve diğerlerine şaşardı; 'Biz Müslümanların günü fecirle başlar, onlarınki gece yarısı... Bu vakitte insan ya bizim gibi uyur, ya onlar gibi sarhoş olur. Yani günün başlamasından çok saatler sonra uyanırlar. Bu kafayla da ne sur korunur, ne tamir edilir.'
Yapısı itibarıyla kararlı bir sultan olan II. Mehmed, toplarının yanında tarihte ilk defa havan da döktürmüştü. Sıra büyük topun denemesine gelmişti ki, ferman çıkardı;
"Edirne halkına haber salınsın; büyük top patladığı zaman, heyecana kapılmasınlar!"

Herkese haber verildi; Edirne halkı merak içinde idi, içlerini tatlı bir heyecan sarmıştı:

Bir müddet sonra gerçekten dehşetli bir gümbürtü ile kulaklarını tıkadılar. Büyük top da denilen Şahi, yerin altından volkanlarla beraber yeryüzüne fışkırmış dehşetengiz bir masal ejderhası gibi kükremiş, barut dumanlan güneşin gözünü tutmuştu. Biraz sonra sevinç içinde Sultan Mehmed Han'ın huzuruna çıktılar;
"Padişahım, netice tamdır; barut ateşlenince, tarrakası iki buçuk mil öteden duyuldu, gülle bir mil ileriye düşüp, yerde bir kulaç derinliğinde çukur açtı ve toprağa saplanıp kaldı!"
Büyük sultan memnun kalmıştı; artık hareket emrini vermenin zamanı gelmişti;
"Büyük topu Edirne'den yola çıkarın, Edirne - Konstantiniyye yolu tesviye edilsin, Karaca Paşa; Şahi'nin Bizans önlerine götürülmesinden sen mesulsün, aman dikkat edesin! Bu arada Mora'dan haber gelince, tez bana ulaştırılsın, Turhan Beyimiz ne alemdedir, bilmek isterim."
On bin kişilik askerle civardaki kasabaları işgal ederek, topun geçiş yolunu emniyete alan Paşa, bizzat topun başına gelip kondu. Padişah ise, on üç gün sonra, yani beş nisan günü Konstantiniyye surları önünde tulü etti.

Bu sırada Turhan Bey'den haber geldi:

"Yüce Sultanım; emrimiz üzere Konstantiniyye'ye yardımlarına mani olmak üzere Mora'yı ayaklarımız altına aldık, şu anda akıncı birliklerimiz burada fırtına gibi esiyorlar, prensler can derdine düştüler; Konstantiniyye umurlarında bile değildir; zira yardım edecek halleri ve mecalleri kalmamıştır."

Sultan, askerlerinin mevzilerini, topların yerlerini bir, bir kendi gözleriyle yeniden görüyor, yıllardan beri tasarlarmış olduğu planlarının ne şekilde işlediğini tam olarak bilmek istiyordu.
Haliç'ten Maltepe'ye kadar olan yeri Rumeli askeri, Marmara'dan itibaren Edirnekapı, Maltepe arasını da Anadolu askeri tutmuş, bekliyordu.
Baltaoğlu Süleyman Bey ise, Marmara'da deniz kuvvetlerine kumanda ediyor ve Marmara'dan gelecek tehlikelere karşı hazır bulunuyordu. Sultan ise, otağını kurdurmakla beraber, beyaz Türkmen atının üzerinde, her tarafa koşuyor, bir an bile durup dinlenmiyordu.

İstanbul kalesinin bedenleri önlerinde yorulan bedenini, kızıl şafağa benzemiş gözlerini, başka bir aleme dalarak dinlendiriyordu. Yine bir gün başını arkaya yaslamış, surları gözünün önüne yan - sis perdesinin arkasına yerleştirmiş, kainata sırtım dönerek, İstanbul'a yönelmiş, dalıp gitmişti hususi deryasına;
"Ey Konstantiniyye, ben seni önce dışındaki varlığınla tanıdığımda sevdim; sonra bana serencamını anlatınca kitapların diliyle, bu kez senin esrarına da yol buldum.
Sen, Cemşid nasıl ki şarabı kadehe doldurmuşsa; benim gönlüme lafzı ve maddeme de ruhu döktün.
Bir mucizenin lütfuna beraber ermemiz yakın mı, bilemem. Ama senin asan uyuşuk ruhuma dokunduğu günden beri, bülbüldeki güle olan sevdanın hakikatini sezdim. Nakşetti, sendeki kudreti gönlüme kader...

Sen de hissediyor musun bilmem ey şehir; pervane şulenin etrafında nasıl dönerse, ben de hem ruhum ve hem de bedenimle senin etrafında dönüp durmadayım.
Canım, sende gelen şulelerle aydınlandı, durdu; galiba senin saf mermerlerinin damarlarında da şair kam deveran etmekte; bundan dolayı senin içindeki putların kör gözlerinde bile hülyalar uçuşmakta, taş dimağlarıyla rüyalar görmekteler... Fetih rüyasını...

Deli gönlüm cihan ufuklarını dar göreli beri, senin kapındaki şeref mülküne at sürmedeyim, yeleleri alevden; nallarıyla gergef işlemek üzere, senin ufuklarında...
Unutma ki, şu senin doğu tarafında yanan fecir, sana; batılıların 'turkuaz' dedikleri, benim ise 'gök yeşili' dediğim fetih sancaklarının müjdelerini getirmektedir."
Bu kış Bizans da boş durmamış, her şeye rağmen muazzam takviye almış; asker, gemi ve mühimmat bakımından epey bir şeyler hazırlamıştı. Surların sağlamlığı ve Grejuva dedikleri yangın bombası en fazla güvendiği şeylerdi. İmparator şunu da biliyordu ki, kendisi savunmada kalacak, istediği gibi taarruz serbestiyeti de karşı tarafın olacaktı.

Fakat İmparator'un zaten nazik olan halinde yaptığı bazı yanlışlıklar, onu biraz daha sıkıntıya sokacaktı:

Bunlardan biri Ayasofya'da Katolik usulü ayinle Konstantiniyye halkının nefretini kazanmış bulunuyor olmasıydı. Üstüne üstlük bir de Konstantiniyye müdafaasında kumandayı Latinlere verince; hem halkın ve hem de ordunun nefretine ve gevşemesine sebep olmuştu.
Bir başka taraftan bakıldığında da, İmparator külliyen haksız değildi; zira her ne olursa olsun, onların destek ve yardımları olmadan, bu koca şehri müdafaa etmesi imkansız gibi bir şeydi. Bu iki kötülükten birini tercih etmek zorunda idi. Kendi hesaplarına göre en az zararlısı bu olsa gerekti. Nitekim Latin komutan Giustiniani'nin tafrasına katlanmak kolay olmayacaktı.

Sultan II. Mehmed Han Konstantiniyye içinde bütün olup bitenlerden günü gününe haber alıyor ve değerlendirmelerini ona göre yapıyordu. Sadece kendisinin bilip tanıdığı elemanları olduğu gibi, devletin çok güvenilir adamlarının bildiği hususi adamlar da vardı.
Bunların da altında; her büyük devlet reisine ve akıncı beylerine bağlı istihbaratçılar vardı. Avrupa içinde, ta Roma'nın, Belgrad'ın, Viyana'nın kalbine kadar soktuğu adamları vardı. Bunların bir kısmı gizli Müslümanlardır ki, Avrupa'nın her yerinde ve Konstantiniyye'de bulunmakta idiler. Bir kısmı da Müslüman değillerdi, ama Devlet-i Aliyye-i Osmaniye adına çalışıyorlar, büyük para alıyorlardı.
Sultan bu adamların aynca arkasına başka bir gölge teşkilat takmıştı ki, hem onları koruyor ve hem de kontrol ediyorlardı. Öyle bir noktaya gelmişti ki, meşhur katedrallerde krallara taç giydiren, takdis eden, günah çıkartan adamlar, doğrudan Osmanlılara çalışıyorlardı.
Bunlar arasında haber alkışını da çok iyi düzenlemiş ve asla iz belli etmemeleri için her şeyi hazırlamıştı. Avrupa'ya ticaret için gidip gelen tüccar gemileri belli haberleri getiriyorlardı. Haber akışı, tahmini mümkün olmayacak bir kanaldan akıyor, hatta bazen

oluyor ki, Avrupa'dan gelen gemiler, oralardan haber getirdiklerinin farkında bile olamıyorlardı. Kim, neyi, nereye koyar; ve yine kim, neyi, nereden alır; belli değildi.
İşaretleşme ve şifrede alabildiğine bir ilerleme vardı; bir kardinalin evinin penceresinde asılı duran bir perde, bir şeyi ifade ederken, o perdenin iki tarafından her birinin yan yana olması, veya üst üste olması, yahut birbirlerine tam kavuşturulmuş olması, ve hatta iyice çekilip iğnelenmiş olması birer kasta binaendi.
İstihbarat malzemesi ve adamların yetiştirilmesi ayn bir ustalıktı; bazen teşkilata alınacak olan kimseler, çok hususi şekilde yetiştirilirler, fakat ne için yetiştiklerin evla bilmezlerdi. Bunlar bu iş için elverişli oldukları anlaşılınca, bir başkasının haberi olmadan alınır ve gideceği yere gönderilirdi.

Bunların en iyi derecede olanları; levent endamlı, yakışıklı, her türlü silahı ve malzemeyi kullanabilen, çok tehlikeli yerlerde hayatta kalmayı becerebilen, yürekli, zeki, dil bilen, yazı yazan, bulunduğu yerdeki halkın arasında iyi yerleşebilen, söz sanatını çok iyi kullanan kimselerdi. Böyle olanlar çok iyi seçilmiş, masraflı kimselerdi.
İstihbaratın hedefi olan ülkelerden elde edilen kimselerin güvenilir olmaları her zaman beklenmezdi; bunu zaman gösterir, bazen fazla güvenilmez kimseler vasıtasıyla da iyi bilgiler elde edilebilir, hatta iki taraflı çalışanlar bazen daha iyi netice verebilirlerdi.

İşte Sultan II. Mehmed Han bu muazzam teşkilatını Konstantiniyye içine de salmış, orada daha önce yerleşmiş istihbaratı desteklemiş, hatta oradan Osmanlı askerlerinin üzerine atılacak silahlar vasıtasıyla bile haber alacak bir teşkilat kurmuştu. Nitekim Bizans'ın elinde bulunan topların atışlarından manalar çıkıyor, bu taraftan atılan bazı hususi top mermileri ile haberler veriliyordu. Artık İmparator da tam bir istihbarat ağı içine alınmış, ondan günü gününe bilgi akıyordu.
Esasen Konstantiniyye içinden bazı basit bilgileri almak için büyük bir teşkilata lüzum yoktu. Zira şehir içinde gayr-ı nizami bir kuvvet olan Bizans halkı savaşın içinde bulunduğundan, onların bildiği her şeye vakıf olmak hiç de zor olmuyordu. Nitekim halk arasında şöyle konuşmalar oluyordu;
"Bugün İmparator pek iyi görünmedi bana... "
"Yok canım, nesi varmış İmparatorun?"

"Rengi biraz soluktu; uykusuz olsa gerek." "Bence iştahsız olduğundan olabilir. Hizmetçisinden duymuşlar; uzun zamandan beri iştahsızmış." "Zavallı nasıl iştahlı olacak ki?!"
"İmparatorun iştahı önemli değil de, bana göre daha başka sıkıntılar var."
"Neymiş onlar?"
"Erzak ve mühimmat çok azalmış; toplarımız bu düşmana ne atacaklar bilmem ki."
Bu sırada yanlarına yaklaşan bir Rum, veya aslında bir Osmanlı İstihbarat mensubu sözü ele alıyor;
"Surlardan bakarken dikkatinizi bir şey çekiyor mu?"
"Ne gibi, adamlar yerin üstüne değil, yerin altına bile yerleşiyorlar. Gerçek sayılarının yüz binler olduğu söyleniyor."
"Ama Sultan II. Mehmed'in o kadar askeri yok ki.,."
"Sen bilmiyorsun galiba; Karamanoğlu ile anlaşmış, zaten aralarında akrabalıkları var. Doğu taraftan da akla - hayale gelmedik asker geliyormuş."
"İşimiz zor olacak desene?!"
"Eh, o kadar kolay olmaz elbette; ama bizim surlarımız var." Aşılmaz değil mi?"
"Bilemem, iyi onarabilirsek, belki aşılmaz... "
Sultan II. Mehmed Han daha bu muhasara başlamadan önce kendisine hasım olabilecek ve hatta dost olan saraylarda bile teşkilatını kurmuş, çalıştırıyordu. Fakat bütün her şeyin de ötesinde; bu teşkilat tam bir hak, hukuk ve merhamet esasına göre çalışmak üzere kuruluyor, kimsenin hakkı, hukuku çiğnenmemeğe çalışılıyordu.
Diğer devletlerin, mesela Venedik gibi o zamanın en sağlam ve köklü bir devletinin ne ordusu ve ne de istihbaratı için böyle dertler söz konusu olurdu. Özellikle insan öldüren zehirler ve diğer suikast malzemelerini büyük bir insafsızlıkla kullanırlar, bunda hiçbir beis de görmezlerdi.

Sultan Mehmed Han'ın Konstantiniyye etrafında kurduğu istihbarat ve devriye ağından başka bir de, sağlık teşkilatı vardı ki, İstanbul içinde bile asla böyle bir sistem mevcut değildi. Alabildiğine bir temizlik ve sessizlik disiplininin yaşandığı çok geniş ordugahta fetih ordusundan hiç ses, gürültü ve kavga şamatası çıkmıyordu. Bu durum Bizanslıları çok şaşırtıyor, hatta imrendiriyordu.
Ordugahın belli yerlerine çok güzel hastane çadırları yerleştirilmiş, Bizans'ın kullanacağı silahlara karşı gereken tıbbi malzeme temin edilmişti. Hastane çadırlarında zamanın en iyi hekimleri ve cerrahları vazife almış, hiçbir şey ihmal edilmemişti.
Devlet-i Aliyye'nin ordusuna dışarıdan bakanların hayran olmaması mümkün değildi. Gözler hiçbir yerde bu kadar disiplinli, bu kadar terbiyeli bir ordu görmemişti. Papazların bütün tersine gayretlerine rağmen Latinlerle Osmanlı askerlerini kıyas edenler, aradaki farkı çok iyi görüyorlardı. Ve Bizanslılar anlamışlardı ki, bu asker Konstantiniyye içine girse bile; namusları, şerefleri asla ayak altına gitmeyecekti. Bu insanlar üzerinde fetih ordusu hesabına güzel bir durumdu.
Osmanlılar son derece efendi ve kibar olmakla beraber; israf ve kötülüklerden uzaktı. Normal zamanlarında bu kadar sessiz, sakin olan insanların, harp patladığı zaman birer aslan kesilip; önlerine çıkan her şeddi yıkmaları; bu ordunun, daha doğrusu bu ordu-millet'in geleceğinin ne kadar parlak olduğunu gözler önüne seriyor, hayranlık uyandırıyordu.

Halbuki bir çoğu çapulcu Latin ordularında durum tam tersineydi:

Onlar normal zamanlarında ellerindeki silahlarla her biri bir aslandır. Ama harbin alevleri etrafı kavurmaya başladığında, durum biraz değişirdi.
Avrupalılar için en büyük kahramanlık; düello esnasında bir kimsenin diğer bir vatandaşını ve dindaşını öldürmektir. Bir askerin, yanında bulunan bir kadına yan gözle bakılması ile birlikte yapması gereken tek şey, düello ile karşısındakini öldürmesidir. Şiddetle alkışlanır ve namı yürür, ölene de bakılmazdı. Aynı asker herhangi bir harpte bir kaleyi yıksa, belki de bu kadar rağbet görmezdi.
Böylesi kavgalardan, gürültülerden uzak olan Osmanlılar ise, diğerlerine nispetle yüksek bir medeniyet içinde yaşarlar, dinlerinden aldıkları terbiye icabı, aşağılık şeylere tenezzül etmezler, düşmanlarına karşı bile en güzel terbiyeyi gösterirlerdi. İlla bir sıkıntı olmuşsa, ilk işleri, karşıdakini mahkemeye davet etmek olurdu. Karşıdaki de bu davete mutlaka icabet etmek zorundaydı.

Zira normal hayatlarında dindar yaşayan Müslümanlar için:

"Ben mahkemeye gitmem, kadı da kimmiş, ben öylelerini tanımam, şeriat meriat anlamam" demek küfür kabul edilmişti. Böylesine neticesi ağır bir durumda kalmamak için de, anlaşmazlıklar en azından ya kendi aralarında halledilir, ya da kadı huzuruna çıkılırdı. Kadıların verdikleri hükme kanaat etmek, inancın bir gereği idi. Ama kadının verdiği hükmün doğru olmadığını düşünerek başka bir kadıya, hatta davasını ta Divan-ı Hümayuna kadar götürmek mümkündü.
Yükseliş devirlerinin bu eşsiz adalet mekanizmasının işleyişi, Müslümanlara karşı diğer din mensuplarına da çok iyi bir kanaat vermişti. Hıristiyanlar arasında fısıltı halinde bile olsa, Müslümanların çok üstün bir adalet anlayışlarının bulunduğu, hatta Müslüman vali ve hükümdarların bile bir Hıristiyanın şikayeti üzerine kadı tarafından mahkemeye davet edildiği konuşulur, dururdu. Fetih ordularının zaferlerinin arkasındaki bu adalet ve güven hissini hesaba katmak gerekir.

Hal böyle olunca da, Osmanlı askerlerinin gerek kendi aralarında ve gerekse diğer din mensuplarına karşı muamele tarzları belli oluyordu. Dünyanın hiçbir yerinde ellerinde bu kadar silah olup, bu kadar zaferler kazanıp da, düşmanına bile bu kadar merhamet eden başka bir ordu bulunmuyordu. Sultan Mehmed Han her şeyden önce en katı kalplerin içindeki duvarların bile bir kısmını böylece fethetmiş bulunuyordu. Surlar içinde Osmanlı askerlerinin acizlere, yaşlılara, kadınlara ve çocuklara olan iyi muamelelerin-den bahsediliyordu.

Zamanın zembereği altı nisan'ı gösterirken, yıllardan beri hazırlıkları süren muhasara başlayacaktı. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan Sultan Mehmed Han, son emirlerini verdi;
"Bre aslanlarım, artık sözün bittiği ve çengin başladığı zamana Allah'ın izni ile ulaştık, büyüklerimizin dualarını aldık. Dinle Baltaoğlu Süleyman, deniz kuvvetleri komutanım olarak sen Konstantiniyye adalarım, Tarabya köyünü işgal et. Diğer taraftan iki tonluk gülle atan toplarım ateşe başlasınlar, diğer küçük bataryalar da onlara katılsınlar.
Havancılarını ise, Haliç'teki düşman donanmasına havan ateşi açsınlar. Bu arada mancınıklarını, yürüyen kulelerim, uçan füzelerim durmasın, vazifelerini yerine getirsinler. Haydi Allah'a emanet
olun."
Satrancın diğer tarafında bulunan İmparator Konstantin ise, kendi taşlarını oynamakla meşguldü;
"Bizans'ın kat kat tahkim edilmiş kuvvetli surları vardır. Aynca on beş bin yerli - yabancı askerim, gönüllülerini, gece - gündüz benimle beraber surlara sarılacak halkım vardır. Haliç'te yatmakta olan Bizans - Ceneviz - Venedik ve Papalık donanmalarından meydana gelen muazzam harp gemilerimiz vardır. Büyük bir Venedik donanması her an boğazlardan girecektir, aynca Tuna üzerinden de büyük ordu nerede ise gelecektir.
Haliç önüne gerilen zincir ise, oraya gemi girişini önleyecek kadar kuvvetlidir. Şimdiye kadar düşmanlarımızı kahreden Rum ateşi Grejuva için gereken tedbirler alınmıştır. Gerek sur tamiri ve gerekse müdafaa için bütün yapılan yıkabilir, mezar taşlarını kullanabilirsiniz. Unutmayın, kurtuluşumuz, gayretimize bağlıdır.
Şunu da unutmayınız ki, bugün karşımıza gelip dikilmiş olan düşman, şimdiye kadar olanlardan çok farklı olduğu gibi, devletimiz de kuvvetli ama, eski parlak devirlerindeki kadar güçlü değildir. Öyle ise biz kaybettiğimiz gücü, halkımızı ve askerimizi birbiri ile kaynaştırarak yapacağız. Ey halkım ve askerim; silahlar patlamaya başladıktan sonra artık aramızda; Latin, Katolik, Ortodoks, yerli, yabancı, hırsız, fahişe ... diye bir şey yok. Ey azametli tarihin çocukları; önceleri ordularınız vardı, rahattınız; şimdi ise siz varsınız, haydin, birbirinize kenetlenin ve namusunuz, şerefiniz olan surlarınızı koruyun!"

Her iki taraf da elden geldiğince maddi ve manevi varlığını ortaya koymuş ve kıyamet saati gelmişti; şimdi toplar kükreyecek kılıçlar şakırdayacak, kalkanlar gümbürdeyecekti. Mehteran'ın yeri göğü inleten nağmeleri bir taraftan dosta cesaret, düşmana korku verirken, Osmanlıların özellikle Anadolu askerinden bazılarının ağızlarında;

Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu

Diyen coşkun Köroğlu'nun koşmaları dolaşmaya başlamıştı;
Mert dayanır, namert kaçar Meydan gümbür gümbürlenir Şahlar şahı meydan açar Meydan gümbür gümbürlenir
Meydanda sanki, ozanların atışması vardı, diğer biri ekledi;
Yiğit kendini öğende Toplar menzili döğende Kılıç kalkana değende Kalkan gümbür gümbürlenir
Beriki yağız delikanlı işin dışında kalmadı; Top atılır kalasından Hak saklasın belasından Köroğlu'nun narasından Dağlar gümbür gümbürlenir.
Fetih ordusunda kahramanlığın ve moralin en üst sınırda olduğu her haliyle belli idi; sanki burada çetin bir Konstantiniyye kuşatması değil, bir düğün vardı.

Sivaslı olduğu anlaşılan bir Anadolu askerinin dilinde yine Köroğlu vardı:

Bir yiğit cıdasın almış atıyor
Ak elleri kızıl kana batıyor
Bir kötü kavgadan dönmüş kaçıyor
Kaçma kötü, kaçma; şimdi hun olur

Bir başkası; 'ben de varım' der gibi karşılık verdi;
Bir yiğit cıdasın almış eline Başını koymuş da yiğit yoluna Kalkan paralana, zırhlar deline Kanlı gömlek koç yiğide don olur
Bir başka sarışın, çakır gözlü Yörük diğer taraftan ses verdi;
Köroğlu da der ki, kalmayın naçar Serçenin gönlünden şahinlik geçer Şahini görünce ormana kaçar Gider tenhalarda kahraman olur.

Fetih askerinin gözünde artık serçe İmparatordu, şahin ise Sultan II. Mehmed Han'dı, kaçacağı yer Konstantiniyye haricinde bir yerdi; gittiği uzak yerlerde kahramanlık yapabilirdi.
Şimdi Konstantiniyye ateş ve duman arasında ara sıra boğulup, kaybolan; sonra tekrar ortaya çıkarak tekrar kaybolan bir çiçek gibiydi. Mirasyedi ve hoyrat bir el, ona bakacak durumda değil, ama emaneti sahibine de vermek istemiyor. İşte bu çekişme esnasında bu çiçek ha bire hırpalanıp duruyordu.

Çandarlı Halil Paşa İmparator Konstantin'in teklifi olan yıllık yetmiş bin altın vergi teklifinin kabulü taraftarıydı; zira Avrupa'nın Konstantiniyye'yi vermek istemeyeceğini söylüyordu. Ancak Fatih Sultan Mehmed Han da şunu biliyordu ki, Konstantiniyye mutlaka fethedilmeli idi. Bugün olmasa yarın; ama bir gün mutlaka, devletin bekası için artık burası aradan kalkarak, keşma keşin bitmesi gerekecekti. Bundan dolayı aralarında bu mevzu hep tartışma sebebi idi. Çandarlı'dan farklı düşünen paşalar ise, Sultan'ı desteklemekteydi; bunlardan Saruca Paşa, Zağanos ve tabii ki Akşemseddin. Zaten bu Hoca biraz da maneviyat aleminden bakıyor ve fethi görüyor gibiydi.
Bir meclis sonrası Çandarlı Halil Paşa, Zağanos Mehmed Paşa'yı hususi sohbete davet etti; maksadı onu bazı şeylerden vazgeçirmekti. Onun maksadını anlayan demir yürekli Zağanos, tereddüt etmeden Halil Paşa'nın konağına gitti.
Doğrusu Çandarlı güzel hazırlık yapmıştı; yediler, içtiler... Sonra laf dönüp, yine Sultan II. Mehmed Han'ın gençliğine ve toyluğuna geldi. Halil Paşa konuşuyor, Zağanos ise, hafifçe yay gibi geriliyordu.

Beklediği an gelişti:

"Halil Paşa, zannederim bugünkü sohbetimiz, padişah nezdindeki farklı fikirlerimizle ilgilidir."
"Evet, öyle Mehmed Paşa'm."
"Senin fikirlerin belli, beni niçin çağırdığın da belli; o zaman ben kendi fikirlerimi ifade edebilir miyim?" "Tabii, buyurun Paşa... "
"Bak Halil Paşa; sen Padişahın gençliğine takılıp kalmışsın; elbette ki tecrübe mühimdir, ama bizler tecrübe olarak yeteriz. Geriye sağlam duran bir padişah kalıyor ki, o da var işte daha ne istiyorsun?"
"Var ama...."
"Bak Halil Paşa, Konstantiniyye fethi gibi maneviyat tarafı ağır, fakat maddi tarafı da çok, çok mühim bir işin her tarafım dört başı mamur olsun diye bekleyemezsin. Akşemseddin büyük bir maneviyat kahramanıdır, onun bu tarafını görmezden gelemezsin. Hem şunu da unutma ki, dünyada hiçbir savaş, yüzde yüz, her şeyiyle mükemmel başlamaz. Sen bizdeki küçük zafiyetleri görüyor, ama karşıdakilerin perişan hallerin hesaba bile katmıyorsun."
"Mehmed Paşa, daha önceki hezimetlerde de maneviyat erbabı hep bulunmuştur ama... "

"Bu defa çok farklı; bu Padişahı, Sultan Mehmed Han'ı hala çocuk gibi görmen akılla tarif edilmez, Paşa!" "Ben onun çocukluğunu bilirim!"
"Zaten seni yanıltan da bu, sen kendin büyük bir paşa iken, o bir çocuktu, bunu düşün bir kere! Sonra ne oldu; Sultan II. Mehmed altı yaşında iken Amasya sancak beyi, sekiz yaşında iken Manisa sancak beyidir. Bu deha öyle bir dehadır ki, ana rahminde yetişip de gelmiştir sanki... Bir de sen artık yaşlandığını kabul et, ileri hareket gücünü yitirmiş, tedbir perdesi altında korkuya kapılmışsın. Senin üzerindeki ağırlık, Devlet-i Aliyyenin ağırlığı değil, kendi ağırlığındır. Millet ve ordu ise, senin şahsi haline göre kendine şekil verecek değildir!"
"Paşa, o zaman bana herkesi bırak. Mehmed hakkında ikna edici bir şeyler daha söyle!"
"Dinle paşa; sen Padişahın genç gövdesine bakıp, gönlündeki cevheri görmezsin, bir parça tabiatın, senin o zayıf tabiatın buna sebeptir... Bu yiğitte çelikten, dört çatallı bir aslan yüreği olduğu içindir ki, bütün bir dünyaya kılıç çekiyor. Ve sen şunu unutma ki, bu tahta her zaman Konstantiniyye fethini düşünecek kadar yiğit padişahlar gelemeyebilir. Bu milleti, bu kahramandan mahrum etme Paşa, Allah'ım, Peygamberini bu kadar bilen bir mert, bu dünyaya az gelir!"
"Babası daha iyiydi ama!"
"Babası kötü değildi ama, sen kötü bir vezir olmaya başladın. Toplar patladı, sen neden bahsedersin. Şunu unutma; eğer Avrupalıların ellerinde böyle yiğit bir kralları olsaydı, biz değil Konstantiniyye almak, Rumeli'ni bile terk etmek zorunda kalırdık, sen yeniden bir düşün ve korkma!"
"Çok ağır konuşmaktasın, Mehmed Paşa... "
"Konuşmam gereken yerde konuşurum, Halil Paşa. Sakın düşmanlarımızın bize dost olacaklarını, biz üzerlerine gitmeyip, bir şeyler verecek olursak, onları savacağımızı düşünme; bilakis daha fazla gelecekler."
"Senin söylediğin bir ihtimal sadece... "
"Öyle bile olsa, Konstantiniyye artık böyle kalamaz; ya onların, ya bizim olacak. Bir bakıma biz de sıkıştık Paşa, her zaman böyle bir padişah ele geçmez, bu yiğit bir 'Şehzade Orhan' değil!"
"Doğrudur, elbette ki değildir... "

Zağanos, Halil Paşa'nın yumuşayıp düşüncelere dalmasından dolayı, biraz sakinleşti ve devam etti;
"Konstantiniyye fethi artık karar verilmiş bir hadisedir, bir kere silah da patlamıştır, bundan sonraki itirazlarınız zarardan başka bir şey getirmez. Bu yiğitte gönül var, cevher var, yürek var, silah var, kahramanlık var, bizler gibi paşaları var, ordusu var... Var, var. Unutma ki bu kadar varlık her zaman bir araya zor gelir."
"Öyle olsun bakalım... "
"Sana son sözüm şu olsun Halil Paşa; Konstantiniyye fethi ya şimdi, ya da çok zaman sonra; ama bir gün mutlaka olacaktır. Ne dersin, biz de Konstantiniyye Fatihinin en değerli paşaları olarak Allah'ın huzuruna çıkalım mı?"
"Bu kadar eminsin demek?!"
"Evet, hem de fazlasıyla. Sen gönlünü ferah tut ve tecrübelerinden istifade ettir."
O akşam Halil Paşa beklediğini bulmak bir tarafa, Konstantiniyye'nin fethedilebileceğine olan kanaatinde artmalar bile olmuştu. Ama korkuyor, işin sonunun kötü geleceğine inanıyordu. Ertesi gün onun düşünceli halini gören Akşemseddin, kulağına eğilerek şöyle demişti;
"Paşa hazretleri, ben sizin kadar sevkü'l-ceyşi bilemem ama, eğer bu büyük ordu Konstantiniyye'yi fethederse, artık burası bizim olur ve ordularımız serbest kalır. Ondan sonra da hem Asya'da ve hem de Avrupa'da savaşabiliriz. Hem akıncı beylerimizi de unutma. Sonra; padişahımız bu azametli orduyu süs olsun diye mi besler sanırsın?"
Nihayet güzel bir nisan ajanın on sekizinci günü Sultan'ın huzuruna giren bir subay tekmil verdi;
"Padişahım, Macaristan elçileri geldiler."
"Ne istiyorlarmış?"
"Derler ki, muhasara kaldırılmadığı takdirde, birleşik haçlı orduları bütün Osmanlı topraklarını istila edecektir."
"Beni fazla meşgul etmesinler; kaleler elçi gönderilerek kurtarılamaz, geleceklerse gelsinler. Şunu da bilsinler ki, biz tedbirlerimizi aldık ve alırız."
"Nasıl emrederseniz, Sultanım... "
"Ha, bir şey daha var; elçilere toplarımızı gösterin ve diyin ki, Osmanlılar arkalarını düşmana açık şekilde boş bırakarak, yıkamayacağı kaleleri kuşatmazlar."

Onlar gittikten sonra divandakilere 'mesaj' mahiyetinde bazı şeyler daha söyledi:

"Bizim gazamızdaki maksat, mukaddes bir davadır; kıymetini de bu mukaddeslikten almaktadır. Biz burada karayı ak, akı kara olarak göstermeyiz. Ama şunu da bilin ki, böyle bir gazada mağlup olmak, boş saltanat ve toprak sevdası, şan - şeref davası güderek zafer kazanmaktan daha değerlidir. Hak Teala Kitabında; "Çekinmeyin, korkamayın, gevşemeyin; inanmışsanız, mutlaka en üstünsünüzdür" buyurmaktadır. Bundan böyle daha da sıkı sarılalım."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:26

Osmanlı Deniz Kuvvetleri komutanı, yani Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey'in huzuruna bir bahriye subayı girdi ve haber verdi?

"Paşam, Marmara sularında dört Latin ve onlara refakat eden bir Rum gemisi tespit edildi." "Durumları nedir?" "Gemiler oldukça yüksekler."
"Silah durumu?"
"Kuvvetli silahlara sahipler."
"Yükleri nedir?"
"Erzak, mühimmat ve asker getirdiklerini tahmin etmekteyiz." "Rüzgar durumu nasıl?"
"Lodos onların lehine esiyor, onların yelkenleri iyi şişerken, biz tam tersine, rüzgara karşı gidiyoruz." Paşa derhal emir vedi;
"Derhal yelken - kürek üzerlerine yürüyoruz, imha edeceğiz,
ileri!"
İlk olarak Yeşilköy önlerinde Osmanlı çektirileri Latin teknelerini karşıladı; aç parslar gibi karşıladılar; ama ne yazık ki, karşıdan gelen lodos yetmezmiş gibi, bir de dağlar gibi kabaran dalgalar Osmanlı denizcilerine göz açtırmıyordu.

Kaptan Paşa kükrüyordu:

"Bre kurtlarım, yürüyün arslanlarım!"
Durumun lehlerine olmasından ve gemilerinin büyüklüğünden faydalanan Latinler, atmaca gibi üzerlerine gelen deniz kurtlarından kendilerini sıyırmayı başardılar.
Ancak Zeytinburnu açıklarında tekrar Osmanlı denizcilerinin pençelerine yakalandılar ve çok şiddetli bir çatışma yeniden başladı.

Gemi kumandanlarının sesleri geliyodu:

"Haydi yiğitlerim, fırlatın okları, çekin palaları!"
"Yürüyün dilaverler, gün bu gündür."
"Haydi cilasunlar, analar bizi bu günler için doğurdu!"
"Vurun cengaverler, padişahımız hizmet bekler!"
Bu sırada karadan padişah ve surlardan da İmparator bu şiddetli vuruşmayı seyre başladılar. adeta zaman durmuş, kainat bu şiddetli ve kararsız çatışmayı seyrediyordu.

Osmanlı gemilerinin ricat manevrası yaptıklarım görünce, öfkesinden atım denize süren padişah:

"Ah Baltaoğlu Süleyman, ah Baltaoğlu Süleyman!" diye kükreyip durmaktaydı. Surlardaki Bizans askeri bile Sultanın bu halinden heyecana kapılmışlardı.
Bu sırada lodos biraz fırsat verince Osmanlı gemileri tekrar yüklendiler ve çarpışarak Yenikapı açıklarına kadar geldiler. Çarpışma cereyan ederken, lodos tekrar yapacağını yaptı ve Latin gemileri tekrar kurtuldular. Ancak donanmanın takibi devam ediyordu. Bu defa da Sarayburnu açıklarında amansız bir muharebe patladı.

Tiz sesler kulakları yırttı adeta:

"Borda!... "
Karşı taraf da boş durmuyor; "Sancak bordasındaki toplar fora!"
"Laçka, iskota!"
Osmanlı gemileri süratle yaklaşarak Latin gemilerine bordaladılar; uçlarına çengeller bağlı halatlar bir anda düşman gemisini güvertesine yapıştılar, halatlar gerilip bağlandı. Dehşetli bir ok ve tüfek atışı başladı. Bu sırada gemilerinin yüksekliğinden istifade eden Latinler aşağıdaki Osmanlı denizcilerinin üzerine silahlarını boşaltarak zayiat verdiriyorlardı. Fakat bahriyenin amansız neferleri bu kötü halde bulunmalarına rağmen, düşmana dehşet veriyorlardı.

"Allah'ü Ekber!"
"Koman şahbazlarını, gösterin Latinlere asker neymiş!"
Latin askerleri hayatlarında böyle bir şey görmemişlerdi. Ok, mızrak, taş ve hatta Grejuva... Gırla gidiyordu. Fakat Osmanlı imanı ve eğri kılıcı hiçbir silah dinlemeden işliyor ve yetişebildiğini biçiyordu.
Osmanlı kaptanı Baltaoğlu'nun gür sesi dehşet verici uğultular arasından duyuldu, gerçekten yiğitçe ve cesur bir emir veriyordu;
"Mahirim, şu Latin gemileri arasındaki Rum gemisini görüyor musun?!"
"Evet Beyim!"
"Bre benim kaptan gemimi baştan bindirerek mahmuzlayın!" Emir yerine geldi, Baltaoğlu şimdi bizzat en çetin ateş hattında
idi;
"Haydin bre evlatlarım!" "Buradayız Kaptan baba!"
Ve leventler atmaca gibi Rum gemisine daldılar; kan gövdeyi götürmeye başladı. Rum gemisinin işi bitecekti ki, Ceneviz gemileri derhal yardıma geldiler, fakat Osmanlı Bahriyesi vantuz gibi yapışmıştı bir kere, artık iç içe girmiş gemileri birbirinden ayırmak mümkün değildi. Şimdi iş gemilerden çok mürettebatın çarpışmasına kalmıştı.
Tam Latin gemilerinin işi bitecekti ki, rüzgar şiddetlendi ve adeta Latin gemilerini, yaralı ve ümitsiz bir avı aslan pençelerinin arasından alır gibi, çekip çıkardı. Bu sırada Bizanslılar haliç ağzındaki zinciri gevşeterek iki Venedik gemisini yardıma gönderdiler. Latin gemileri Süleyman Bey'in elinden kaçmıştı, fakat onların bu kaçışı ne yazık ki karşı tarafça bir 'zafer' olarak telakki edilmişti.

Sultan Mehmed Han kükredi:

"Derhal Baltaoğlu bana gelsin!"

Bir müddet sonra bütün gayretine rağmen, hem büyük Latin gemilerine ve hem de lodosa karşı savaşmak zorunda kalarak, avını elinden kaçıran Baltaoğlu, şiddetli bir azar işiterek, emir üzerine yerini Çalıbey oğlu Hamza Bey'e terk etti.
Bu çatışmanın böyle bitmesini bir vesile kılan Çandarlı Halil Paşa ve ekibi kuşatmanın kaldırılması hususunda Padişahı ikna etmeye çalıştı iseler de, bundan muvaffak olamadılar. Padişah da biliyordu ki, Latin gemileri hakikaten büyük bir şans eseri kurtulmuşlardı ve harp meydanları her zaman sürprizlerle doludur.
Bu hadiseler bu tarafta cereyan ederken, Kasımpaşa sırtlarına on beş bin kartalıyla yerleşmiş bulunan Zağanos Mehmed Paşa, buradaki sırtlardan Haliç'e sıkışmış bulunan Bizans donanmasına havan toplarının diliyle şarkılar söyleyerek, mermilerini yağdırıyor ve birkaç gemiyi de batırıyordu.

Karşı taraftaki surlardan durumu seyreden halk ve asker ise, dehşet içinde kalıyordu:

"Yahu, bu mermiler nereden geliyor acaba?"
"Havadandır her halde."
"Peki, havaya nasıl çıkıp sonra düşüyor, kim atıyor, nasıl atıyor, görüp nişan almak yok mu?"
"Ben hayatımda böyle bir şey görmedim, anlatsam kimse de inanmaz zaten."
"Yahu, bu Sultan Mehmed gerçekten müthiş bir adam... "
"Sus, ne konuştuğuna dikkat et bre... "

Satranç masasında pek ümitsiz bir haldeki düşmana moral kazandıran bu Latin gemileri meselesine karşı Osmanlı Sultanı da bir taş oynamalıydı. Ve bu öyle bir hamle olmalıydı ki, düşman oynadığı taşı unutsun ve moral bulamayarak daha fazla kan dökülmeden şehri teslim etsin.
Harp meclisinde gözleri çakmak, çakmak; büyük bir harp dehası olarak ipleri elinde bulunduran Sultan Mehmed, Fatih olmayı gerçekten kafasına koymuş bulunuyordu, esasen kendinden emin ve kararlı görünmeliydi;
"Maçka ve Dolapdere taraflarındaki ağaçlar bu gece kesilsin, kızaklar yapılarak altmış yedi parçalık ince donanma bu gece Haliç'e indirilsin, havan ateşi hiç kesilmesin ki, düşman durumu fark edemesin!"
"Gemiler karadan mı yürüyecek yani, sultanım?!" "Denizden yürüyerek zinciri kıramayınca, biz de karadan yürürüz.
Ertesi gün koca Osmanlı ince donanmasını Haliç'te gören Bizanslılar adeta küçük dillerini yuttular.

Bu sırada surlardan durumu seyreden Prens Dukas şöyle dedi:

"Böyle bir harikayı kim gördü ve kim işitti. II. Mehmed karaları denize çevirdi ve gemileri dalgalar yerine dağlardan aşırdı. Böylece Kayser ve İskender'i gölgede bıraktı, Bizans'ı mahvetti ve dünyayı süsleyen bütün şehirlerin kraliçesi İstanbul'u fethetti."

Oynanan taşa karşı taş, biraz fazla ağır gelmişti. Sultan II. Mehmed bununla da kalmayarak tekrar emir verdi;
"Hemen bu gece içinde Haliç üzerine yan yana beş askerin geçebileceği genişlikte bir köprü kurulsun!"
Yirmi sekiz Nisan gecesi İmparator ne pahasına olursa olsun; bu köprünün yok edilmesi emrini verdi ise de, bu sadece yüz elli Bizans denizcisinin hayatına mal olmuştu; zira uyanık Osmanlılar, kurdukları köprüyü yaktırmamışlardı. Bu her şeyden önce Osmanlı istihbaratının muazzam bir 'haber alma' ustalığıydı.
Osmanlılar bu şekilde Haliç'e inmekle İmparatora karşı üçüncü cepheyi de açıp, Konstantiniyye'yi müdafaa eden kuvvetleri üçe bölmüş oldular.

Hatta başka bir şey daha:

Hamza bey kaptanlarını toplamış, emrini vermişti;
"Haliç'te yetmiş gemi yan yana getirilerek bir köprü kurun."
"Nereye kurulmasını emredersiniz paşam?"
"Rumeli hisarı ile Topkapı arasındaki Osmanlı kuvvetleri ikmal ve destek bakımından birbirlerine bağlanmalıdır, hemen uygun yeri tespit edin."

Kısa sayılacak bir zaman sonra kaptanlardan biri girdi ve tekmil verdi:

"Köprü tamamdır Paşam!"

"Berhudar olasınız; şimdi bu gemilere toplan uygun şekilde yerleştirin ve surları dövmeye başlayın!" "Emredersiniz!"
Haliç tarafındaki zayıf surlar üzerinde Osmanlı toplan nakışlar çizmeye başlayınca, İmparator afallamıştı. Elinde oynayacak iyi taşı kalmayan İmparator, bu defa uygunsuz ve nihayet kendisinin aleyhine olabilecek bir oyuna girişti;
"Elimizde bulunan iki yüz altmış Türk esirini surlara çıkarıp boğazlayın ve Osmanlı askerilerinin ayaklarının dibine atın!"

Denilen bu deni iş yapıldı ama, İmparator bununla hiçbir şey elde edemedi; bilakis Osmanlı askerini daha da biledi ve galeyana getirdi. Yüreği yanan bir levent gözlerinden kanlı yaş sızarak haykırıyordu;
"Vaktine hazır ol İmparator, kardeşlerimize bu yaptığın yanına kalmaz!"

Bir başkası:

"Ey İmparator, sen Allah'a teslim olmuş kardeşlerimizi zaten esir alamamıştın, azat da edemezdin. Sen sadece kendine yakışanı yaptın; kardeşlerimizi cennete gönderdin, ateşini de hazırladın!"
Sultan Mehmed Han onun bu hareketi karşısında yüreği yansa da, şöyle bir değerlendirmede bulundu;
"İmparatorun bunu yapması, ruhi durumunun bozukluğuna işarettir. Zalim bile olsa, kendisini emniyette göremediğine göre, hali iyi değil demektir. Bu haliyle mantıklı bir müdafaa yapamaz, ettikleri kendisine döner."
"Biz nasıl karşılık verelim, Sultanım?"
"Böyle şeylerde mukabele bi'l misil zalimane olur. Biz onun yaptığına aynen karşılık vermeyeceğiz yani. Harp hukuku neyi icap ettiriyorsa, onu icra edin."
"Karşılıksız bırakmayalım değil mi, Sultanım?"
"Karşılık verin tabii... "
Buna karşılık veren Osmanlılar, Haliç kıyısındaki surlara sığınan amiral gemisini batırdılar. Karşı taraftan açılan top ateşi ile de iki Osmanlı teknesi battı. Yine Osmanlılar Grejuva denilen Rum ateşinden çok zarar gördüler.

Sultan II. Mehmed Han her şeye rağmen bu bir ölüm - kalım savaşı bile olsa, asla ölçüyü elinden bırakmıyor ve mensup olduğu medeniyetin kuvvet sahiplerini nasıl dizginlediğini hissettiriyordu. Sultan kendisine karşı savaşan silahlı ve inatçı askerleri affedebilirken, İmparator'un Konstantiniyye'de haksız olarak esir aldığı iki yüz altmış Müslümanı doğrayıp surlardan atması; elbette ki bir insanlık, adalet, merhamet ve her şeyden önce bir medeniyet farkını ortaya koyuyordu. Ve hatta Bizans surlarını müdafaa edenler, Latinlerden çektiklerini Osmanlı toplarından bile çekmediler. Zaten Hz. Peygamber'in adaşına da böyle adil davranmak yaraşırdı.
Beş mayıs günü Beyoğlu tepelerine top bataryaları yerleştirme emri alan Osmanlı topçusu, süratle emri yerine getirdi. Osmanlı topçuları için namludan iki şey görünüyor; ya Konstantiniyye ya cennet...
Altı mayıs günü Osmanlı Hakanı Top kapısı tarafından umumi taarruz emri verdi. Bunu on iki mayısta Edirne kapısından diğer bir taarruz takip etti. On altı mayısta yer altında geçen çok kanlı bir lağam muharebesi meydana geldi; kazma seslerinden Osmanlı askerlerinin yer altından şehre girmeye hazırlandıkları anlaşıldı.
Aynı şekilde yer altından karşı taarruza geçip yine tünel kazarak, yer altında karşılaştılar; feci bir çatışma oldu. Bizanslılar, Osmanlı askerlerinin toprak altındaki ahşap destek ve payandalarını yakarak, onları diri, diri toprağa gömdüler.

Bu arada ejderha ağızlarından binlerce yalım veren Osmanlı toplan surlar üzerinde büyük gedikler açmışlardı. Bizans halkı geceli gündüzlü çalışmasına rağmen, artık surları onaramıyordu.

Yirmi üç mayıs günü Sultan II. Mehmed, İsfendiyaroğlu Damat Kasım Bey'i elçilik için Bizans'a yolladı ve İmparatorla aralarında şunlar cereyan etti:

"Değerli İmparator, bundan sonraki ilk büyük hücumda artık şehrin düşeceğini siz de görüyorsunuz. Artık bunu kabul buyurun."
"Kabul ettik diyelim; ne yapacaksınız?"
"Tabii ki İslam hukukuna göre muamele edilecek ve kendiliğinden teslim ettiğiniz şehrinizde mal ve can bakımından bir zarar görülmeyecektir."
"Ya kabul etmezsek?"
"O takdirde şehir cebren düşmüş olur ki, her halde çok kan dökülür ve Sultan II. Mehmed bundan dolayı mesuliyet kabul etmez."

İmparator iç geçirerek cevap verdi:

"Teslim olması istenen bir kale değil; bin beş yüz senelik bir İmparatorluk tacıdır ve bu Hıristiyanlığın da en büyük tacıdır. Şehrin teslimini değil, ama bir başka şey teklif edebilirsiniz."
"Bizim istediğimiz teslimdir."
"Ben teslim edemem ve kendim de ölmeye hazırım."

Yirmi altı mayısta Macaristan'dan daha da kalabalık bir elçi heyeti gelip, bütün bir Hıristiyan alemi namına Sultan II. Mehmed Han'ı tehdit etti:

"Bilirsiniz ki, Venedik donanması dünyanın birinci donanmasıdır, diğer devletlerin filoları ile de takviye edilmiştir. Bu azametli donanma Çanakkale boğazını geçmek üzeredir."
"Bu kadar mı?"
"Elbette hayır; yine büyük bir birleşik Hıristiyan ordusu Tuna nehrini güneye doğru atlamak üzeredir." "Sonra?"
"Karaman oğlu Mehmed Bey de, Hıristiyan ordusu Tuna'yı geçer geçmez, Anadolu tarafından topraklarınıza girmek üzere Venedik'le anlaşmıştır."

Osmanlıların mecliste sıkıntılı anlar yaşamasına sebep olan bu istekler ve tehditler, Çandarlı Halil Paşa'ya fikrini yeniden teklif etme fırsatı vermişti:

"Sultanım, bana kalırsa Bizans'a vereceği vergiyi kabul ettirelim ve muhasarayı kaldıralım."
"Neden?!"
"Denizden Haçlı donanması, karadan da askeri gelirse, iki ateş arasında kalabiliriz."

Cam sıkılan Sultan II. Mehmed Han, hafifçe dişlerini sıkarak hocası Akşemseddin'e döndü:

"Siz ne buyurursunuz, hocam!"
"Allah'dan ümit kesilmez. Sultanım."
"Uzun zamandır şehir önlerindeyiz, henüz netice alamadık!?" "Merak etmeyiniz Sultanım, şehri alacaksınız." "Bu kanaate nasıl vardınız?"
"Bütün işaretler tamamdır Sultanım; zira Kur'an-ı Kerimdeki "Beldetün Tayyibetün" ibaresi 'güzel şehir' demektir. Konstantiniyye dahi güzel bir şehirdir ve bu tabir ebced hesabıyla sekiz yüz elli yedi eder. Bakınız, içinde bulunduğumuz bu sene Hicri sekiz yüz elli yedidir."
"Başka bir işaret var mı?"
"Var Sultanım; yarın Peygamber Efendimizin doğum günü, yani mevlididir. Aynca sizin adınızla efendimizin adı da aynıdır. Bundan başka işaretler de var. Mesela Hazreti Eyyub el- Ansari'nin kabrini bulduk."
"Nasıl oldu bu?"
"Rüyada gösterildi Sultanım, 'çıkarın beni buradan' deyip bağırıyordu rüyamda. Gittik; bulduk, daha cesedi çürümemiş, fakat kefeninin bir tarafında hafif sararma olmuştu."
"Ne yaptınız peki?"
"Yeni bir yere tekrar defnettik. Sultanım. Allah şefaatine nail kılsın." "amin... "
"Vakit Allah'ın izniyle gelmiştir. Sultanım; merak buyurmayınız. Hazreti Eyyub Efendimizin kabrinin bulunması askerimizin bütün bitkinliğini, bıkkınlığını silip atmıştır."
Sultan II. Mehmed Han tam olarak kanaat getirmiş ve rahatlamıştı.

O gün Konstantiniyye içerisinden kendisine gelen bir istihbarat şöyle idi:

"Sultanım; Bizans'ın itibar ettiği ve evliya kabul ettikleri Marenos adlı biri vardır; Konstantiniyye'nin 'pek maharetle ok atan bir millet tarafından fethedileceği' hakkında bir keşifte bulunmuş. Bunlardan kastedilen milletin, bizler olduğumuz yolundaki kanaatte ahalinin şüphesi kalmamıştır."

Bir başka ihbar da şu idi:

"Sultanım; Bizans ahalisi arasında inanılan rivayetlerden biri ki, artık halk buna da yüzde yüz inanmaktadır; Konstantiniyye fethedildiğinde son kralın adı ile ilk kralın adı aynı olacaktır."

Yine başka bir istihbarat geldi:

"Sultanım; Bizans halkı büyük bir moral çöküntüsü içine girmişken, onlara tavsiyelerde bulunmaları ve yol göstermeleri beklenen bazı rahip ve episkoposlar; haşa, Meryem anamızın hangi uzvunun daha mukaddes olduğunu tartışmaktadırlar ki, haya icabı teferruata girilememiştir."
Gelen bu haberler de, birer fetih işareti idi aslında.

Tekrar gözleri şimşeklenerek emir verdi:

"Bu akşam herkes istirahata çekilsin, gece büyük ateşler yakılsın, mum donanması yapılsın!"

Denilen yapıldı ve 'Sur Borusu' çalınınca, Konstantiniyye surları dışarıdan gelen ateşin ışıklarıyla aydınlandı. Güzel ve heybetli bir manzara oluşmuştu. Bir müddet sonra yeniden gazaba gelen toplar, ışıklarla beraber kale bedenlerinde patlarken, bu manzarayı görmek gerçekten insana heyecan veriyordu.
İçerideki ümitsizlik, işaret, hurafe ve korkuların tesiriyle Bizans halkı büyülenmiş gibiydi. Birden ışıklar söndürüldü ve biraz sonra yağmur başladı. Zifiri karanlıkta herkes bazı gölgeler gördüklerini, bazı şeylerin surlarda gezinip durduklarını söyleyip duruyorlardı.
Her halde Bizans halkı korkudan; çakan şimşekleri, yağmurun sesini ve Osmanlı devriyelerinin ayak seslerini bile, masal devlerinin Konstantiniyye'yi bastığına yoruyorlardı.
O gece yansı Sultan II. Mehmed Han Maltepe'deki ipek ve sırma işlemeli muhteşem otağında namaz kılıp Rabbine zafer için yalvardı.

Sonra maiyetiyle beraber cephe hattını teftiş ederek, Edirne kapısı ile Top kapısı arasındaki merkez cepheye geldi ve emrini verdi:

"Merkez cephenin sağ tarafında Çandarlı paşam, solunda Sanca paşam, buradan Marmara sahiline uzanan yerleri Anadolu Beylerbeyi İshak paşam, haliç koyuna doğru olan kısmı ise Rumeli askeriyle Dayı Karaca paşam tutacaklardır. Marmara denizinden Hamza Bey mesuldür; bu taraftaki surları mümkün mertebe yakın mesafeden dövecektir."

Sonra eşsiz sultan ve bir müddet sonra Cihangir Fatih Sultan Mehmed Han olacak olan Sultan II. Mehmed, surlara oldukça yakın bir yere gelerek umumi taarruz emrini verdi ve Osmanlı toplan tekrar ateş kusmaya başladılar.

Padişah kükrüyordu:

"Bütün kuvvetimizle ateş edip surları yıkacağız. Haydin, durmayın; bütün tedbirler alınsın, barut sıkıntısı olmasın. Biz veya şehir mahvolmadıkça, mehter durmasın, inlesin!"
Amansız bir top atışı yeri göğü inleterek, surları temellerinden sarsarken, bu sırada açılan gedikten içeri girmek isteyen Murat Paşa şehit düştü.
Ama şurası da muhakkaktı ki, Bizans artık dönülmez akşamın ufkunda bulunuyor, belki de yarın arkasından bir daha ebediyen güneş doğmayacağım hissediyordu. Zira Hz. Ali'nin Zülfikar'ını temsil eden silahlar, gazi dervişlerin ve ak sakallı kocaların duaları, bu müthiş ordu, Konstantiniyye fethi hakkında verilen müjde, böylesine atı üzerinde genç ve iyi bir sultan, arkasından kopup gelen şu aziz millet, şu samimi tekbirler... hepsi bir araya gelince bunlara sur dayanır mı?
Harbin diğer cephesinde bulunan İmparator, Sultan II. Mehmed kadar neşeli ve ümitli değildi. Bizans halkı ise, tarihlerindeki uzunluk ve iyi - kötü bir tarihe sahip olmanın verdiği asaletle ve canla - başla şehri savunmakla beraber, takatleri kesilmişti.

Esasen asırların da birikimiyle Bizans'ta akla hayale gelmedik hurafeler insanların beynine adeta kazınmış bulunuyordu. İmparator, gözlerinin içleri korku ile dolu halka Ayasofya'da ayin yaptı-np, Hz. Meryem'in gelerek, kendilerini kurtaracağım söyledi. Zira Bizans müdafaa gücünü kaybetmişti, sarılacak başka bir şey de yoktu.
Gariptir ki, İslam diniyle şereflenen Türk milleti her attıkları adımda biraz daha dinlerinin açık seçik hakikatini yaşamaya çalışırlarken, ilim ve fende çığırlar açarken; Bizanslıların her adım başında kendilerine göre bir sürü lüzumsuz, mesnetsiz hurafeleri, büyük lafları, içi boş övünç sebepleri bulunuyordu.
Kimi de gökten bir meleğin inerek Türk ordusunu mahvedeceğini söyleyip dururken, buna ciddi, ciddi inananların sayısı hakikaten çoktu.

Bu sıralarda Sultan II. Mehmed harp divanını toplamış ve vaatlerde bulunmaya bile başlamıştı:

"Surlara ilk çıkacak olana bir rütbe terfi verilecektir!"
Sabah namazından sonra Sultan II. Mehmed kurmaylarıyla savaşın ön safına kadar geldi ve talimatlarını verdi;
"Güneşin ilk ışıkları ile beraber top ateşi başlayacak. Bu amansız ateşin himayesinde yiğitler surlara tırmanacaktır. Düşman her noktadan sıkıştırılacaktır. Mehteran takımlarım yeri göğü inleterek vuracaklardır. Bu arada hocalarımız ve dervişlerimiz asker arasında gezerek, ilahiler, ayetler ve hadisler okuyacaklardır."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fatih Sultan Mehmed ve 1453 İstanbul'un fethi Tarihçesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Ara 2010, 02:26

Beklenen anın gelmiş olduğu anlaşılıyordu; yirmi sekizi yirmi dokuza bağlayan gece Bizans halkı da uyumadı. Ayasofya'daki ayinden çıkan on birinci Konstantin, Tekfur sarayında birkaç saat dinlenip Top kapısına geldi; o içeride ve Sultan II. Mehmed ise bu kapının dışında bulunuyordu.
Donanma azapları denilen deniz piyadeleri Marmara kıyılarından denize bırakılıyor; onlar da oradan canlarım dişlerine takarak Marmara kenarındaki surlara tırmanıyorlardı. Topkapı tarafındaki harp ise, her iki taraf için de çok kanlı geçmekteydi. Zira her asker kendi hükümdarının gözleri önünde dövüşüyordu. Tam bir can pazarının yaşandığı bu sıralarda halk birdenbire surların üzerinde Osmanlı askerini görünce paniğe kapılıyor, cadde ve sokaklardan kiliselere akıyorlardı.

İmparator talimat vermişti:

"Bütün kiliselerin çanları çalınsın!"

Bu durum halka ayn bir dehşet veriyordu, sanki bunlar yüzyıllardan beri çalınan çanlar değil de, felaket habercisi kabul edilen birer baykuş sesi idi. Halkın büyük bir kısmı da kaçmak yerine askerlerle beraber surları müdafaa ediyor ve buralara çıkan Osmanlı askerlerini aşağı döküyor ve püskürtüyorlardı. Bir taraftan da onları Grejuva ile yakmaya ve taşlarla ezmeye çalışıyorlardı.

Bu sırada Sultan II. Mehmed kükrüyor:

"Bozulan birliklerin yenilerini sürün, safları takviye edin aslanlarım!"

Buna karşılık İmparator da boş durmuyor ve emir veriyor:

"Derhal son ihtiyat kuvvetlerini savaşa sürün!"

İmparator her şeye rağmen kahramanca direnirken, Ceneviz generali Giustiniani yaralanıyor ve şeref madalyasını atarak çekiliyor, şerefinden sıyrılıyordu.
O gün sabah namazı vaktine kadar herkes elinden geleni yaptı; Şeyh Akşemsettin ve Molla Gürani saflar arasında dolaşıp askeri teşvik ettiler. Artık Avrupalı nazarındaki orta çağın son ve en kuvvetli surları gerek top karşısında eriyor ve gerekse 'aşılmaz' denilen kuleler aşılıyordu.
İmparator ağlayarak müdafaaya devam ederken, Osmanlı akını hiç durmuyordu. Şehir yeni sahibine kavuşmanın heyecanı içinde iken, İstanbul baharının sonları, sabah saat yedi sularında tatlı bir rüzgar esiyordu. Giustiniani ve İtalyan askerlerinin artık harbi bırakmaları Sultan II. Mehmed Han'ın dikkatini çekmiş bulunuyordu. İşte dördüncü saf Osmanlı askeri de surlara doğru bir çığ gibi giderken, bunun bir son taarruz olduğu anlaşılmıştı.

Bu sıralarda Ulubatlı Hasan diğer birliklerden daha erken davranarak, otuz kadar yiğidiyle beraber surlara tırmanmıştı; padişah sancağını Topkapı surları üzerine bütün görkemiyle dikti.
Sultan II. Mehmed bu hareketi kartal bakışları ile seyrediyordu. Bir müddet sonra üzerlerine ok ve ateş yağan bu yiğitlerden on sekizi şehit düştü ise de, diğer on ikisi sancağı düşürmediler. Genç padişah, sancağı surlara dikerken şehit düşen yiğit subayının arkasından, yavrusunu çakala kaptırmış yaralı bir aslan gibi kükredi;
"Bir İstanbul senin gibi bir yiğide değer miydi, bre Hasan!"

Sonra dönüp Hz. Peygamberin müjdesine mazhar kılındığından dolayı Hak Teala'ya şükür secdesine kapandı. Artık padişah bu andan itibaren Fatih Sultan Mehmed Han olarak anılabilirdi.
Adalet ve merhamet ordusu İstanbul şehrine çağlayıp akmaya başlarken, Topkapı ile Eğrikapı arasında çok insan cesedi vardı. Sancak dikilmesinden birkaç dakika sonra Canbazhane kapısı da ele geçti, Bizans kuvvetlerinin şehre giden yollan kesildi.

Askerin içeriye girmiş olduğunu gören halk heyecan halinde Ayasofya istikametinde kaçıyordu. Geri çekilme yolu kesilen Bizans askeri ile çok dar bir alanda sıkışan İmparator ayak altına düşerek ezildi, zaten yaralıydı. Bir azap neferi kendisine yaklaşarak son darbeyi vurdu. İmparator kırk dokuz yaşını biraz geçiyordu.
Eğer bu şekilde kahramanca ölümü seçmemiş olsaydı, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından büyük lütfa mazhar olacağında şüphe yoktu. Zira İmparator, Malazgirt'te Alparslan'a yenilen Romen Diyojen'den kötü değildi, Fatih ise, Alparslan'dan alicenaplıkta geri olamazdı. Belki de İmparator böyle bir lutfu kendisi için bir 'zillet' olarak kabul etmişti.

Bu sırada şehre giren Osmanlı askeri şehrin bütün kapılarını bir bir açıyor ve diğerleri de dışarıdan içeriye akıyorlardı. Diğer taraftan Ordu-yı Hümayun adını tam manasıyla üzerinde bir şeref madalyası gibi taşıyan Padişah ordusu; tama bir disiplin, dikkat ve vakar ile, attığı her adımı hesaplayarak Ayasofya istikametine yürürken, son karşı koyan artıkları da temizliyordu.
Bu esnada çok düşündüren ve İslam medeniyeti namına feleğe bile 'Maşallah' dedirten bir hadise oldu;
Tarihteki Konstantiniyye muhasaralarının yirmi dokuzuncusu böyle mutlu bir şekilde sona ererken, Bahçekapısı civarındaki Girit bahriyelilerinin - ümitsizce de olsa- karşı koymaları devam ediyordu.

Elbette ki artık bu sinek bu kartalı değil; bu ejderhayı artık yenemezdi, ama yine de onların bu yiğitliği Fatih Sultan Mehmed Han'ın çok hoşuna gitti ve ferman buyurdu:

"Onları öldürmeyin ve esir de almayın; silahlarıyla beraber gemilerine binerek memleketlerine gitmelerine izin verin!"

Hemen yakından bütün hadiseleri seyreden bir Rum, manzara karşısında kendini tutamadı:

"Kahrol Bizans; İmparator elindeki zavallı esirleri vicdansız kasaplar gibi doğrarken, intikam alması gereken Fatih Sultan Mehmed Han kendine karşı silah çekenleri affediyor. Her halde zavallı İmparatorumuzun ve bizim Ayasofya duvarını delerek çıkıp Türkleri mahvetmesini beklediğimiz melek işte bu adam. Sultan Mehmed Han imiş."
"Sen neler söylüyorsun bre?!"

"Gel bak, aylardan beri Katil Katolikler yüzünden yüzünü bile göremediğimiz Ayasofya'ya gidelim, artık onların hiçbir hükümleri kalmadı. Zaten beklediğimiz melek Katolik olsaydı, ben Ortodoks olarak Türk idaresinde yaşamayı tercih ederdim. Kurtulduk bre, artık insan gibi yaşayabiliriz!" "Nereden biliyorsun peki?"
"Görmüyor musun; Ayasofya etrafında on binlerce insan toplanmış, kimsenin burnu bile kanamıyor. Latin istilasını bir hatırlasana. Artık Latinlerden korkmamıza gerek kalmadı. Bunlar yağmacı Prens Hanry'ye, şehrimizi uzun yıllar inim, inim inleten, soyup soğana çeviren Latinlere, yağmacı Portekiz ve İspanyollara, esir tacirlerine benziyorlar mı? İşte sana melek!"

Bir tarafta devrinin en muazzam ve vakarlı merhamet ordusu, diğer tarafta bin senelik mazisi olan bir devletin çocukları; merak içinde Fatih Sultan Mehmed Han'ın gelişini birbirlerine nispeten ısınarak beklemeye başladılar. Sultan, öğlen üzeri Top kapısından şehri teşrif etti.
Bu sırada yollarda dizilen Bizans kızları Yeni İmparatorlarına (!) çiçek vermek için birbirleriyle yarışırlarken, genç padişahı tanımadıklarından, padişah zannederek çiçekleri Akşemseddin'e uzattılar.

O da atını biraz geri çekerek itiraz etti:

"Padişah ben değilim, padişah o!"
Fakat eşsiz Fatih Sultan Mehmed Han, tekrar çiçekleri hocaya gönderdi;
"Padişah benim ama, beni yetiştiren hocam odur, çiçekleri de ona vermelisiniz."
Bu sırada Bizaslılar hayret içinde kalmışlardı;
"Bu genç adam yeni Roma İmparatoru mu şimdi?"
"Bizim dilimizi nasıl da biliyor ama... "
"Roma İmparatoru Rumca da bilmelidir."
Ama bu Türk, bizim eski İmparator Türkçe bilmezdi ki... "
Ama Roma İmparatoru olduğu içindir, Türkçe bilmese de olur."
"Bakın, yeni Roma İmparatoru dediğiniz bu adam sadece Rumca bilmekle Roma İmparatoru olmaz."
"Neden öğrenmiş öyleyse?"

"Çok şey için öğrenmiştir; ama sadece Rumca değil, Arapça, Farsça, Latince ve Slavca'yı da biliyormuş." "Öyle ise?!"
"Öyle ise, bu adam bana göre sadece büyük bir padişahtır." "Hocaya da çok saygılıymış. Asıl mesele, onun ilme olan saygısıdır."

Fatih Sultan Mehmed Han Ezan sesleri arasında Ayasofya'ya gelip Roma İmparatoru olarak karşılandı.
Büyük rahibeler zemine kapanmışlardı. Fatih Sultan Mehmed Han onlara şöyle buyurdu;
"Kalkınız, bu andan itibaren hayatınız ve hürriyetiniz için korkmayınız."
Yine diz çökmüş olan Ortodoks patriğine de aynı şeyleri söyledi. Bu padişahın hükmü altında yaşamak ne güzeldi; dünyanın en üstün tekniğine ve en müthiş ordusuna sahip olan bu kadar vakarlı ve mütevazı bir hükümdar olabilir miydi? Acaba böyle bir zaferi kazanan kişi Avrupalı bir hükümdar olsaydı, neler, neler yapmazdı?!

Her halde onu terbiye eden Şark - İslam medeniyeti ona Şark bahçesinin bir bülbülü gibi şöyle söylemişti:

Bütün insanoğlu tek bir cevherden meydana geldi Onun için koca insanlık birbirlerinin azalan gibidir Bu sebeple şuna pek çok dikkat et ki, ey kardeş Eğer bir aza incinirse, diğerleri de rahat edemez.
Bu anlayış, eski Roma'dan beri Avrupalı zihninde tartışmasız olarak yerleşmiş olan; "İnsanoğlu birbirinin kurdudur" felsefesinden ne kadar da farklıdır?... "
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Osmanlı İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 4 misafir