2. sayfa (Toplam 2 sayfa)

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

MesajGönderilme zamanı: 03 Oca 2011, 21:02
gönderen TurkmenCopur
56. BÖLÜM -

Ekmeleddin dedi ki:


Mevlana'ya aşığım; yalnız onun yüzünü görmek istiyorum; ahret hiç aklıma gelmiyor zati. Bu düşünceler, bu kuruntular olmaksızın yalnız Mevlana ile uzlaşmışım, onun cemaliyle huzura kavuşuyorum; onu görünce, yahut hayalini düşününce tatlar buluyorum.

(Mevlana) buyurdu ki:

Ahret, Tanrı aklına gelmiyor amma bütün bunlar, bu sevgide gizli,bu sevginin içinde. Halifenin tapısında güzel bir oyuncu kız çalpara çalıyor, oynuyordu. Halife, sanatın ellerinde dedi. Kız, ayaklarımda ey Tann Elçisinin halifesi dedi; ellerimdeki güzellikte ayaklarımın güzelliği de gizli; onun için ellerim güzel. Mürit, ahreti etraflıca hatırlamaz amma şeyhi görmekle ahret tadını, şeyhten ayrılmakla ahret'korkusunu duyar; bütün ahret ahvali bunda gizlidir. Nitekim birisi oğlunu, kardeşini okşar-sever; oğulluk, kardeşlik, vefa umusu, acımak, esirgemek, yakınlara sevgi, işin sonu, yakınların yakınlardan umdukları başka faydalar var ya; bunların hiçbiri aklına bile gelmez amma bütün bunlar, o sevip okşamada gizlidir hep o sevip okşamanın içindedir. Hani yel de sopada tahtada gizlidir ya; sopada, tahtada yel olmasaydı ateş onu yakamazdı; çünkü yel, ateşin otudur, ateşin yaşayışıdır:

Görmez misin, üfürmekle ateş dirilir. Sopa, tahta, suda, toprakta bile olsa yel, gizlidir onda. Gizli olmasaydı suyun yüzüne çıkamazdı. Söz söylüyorsun ya; akıl, beyin, dudak, damak, dil; bedenin başlan sayılan bütün parça-buçuk-lar... Unsurlar, tabiatlar, gökler... Daha da yüz binlerce sebepler ki alem, bunlarla durmada... Ta sıfatlar alemine var, sonra da zata... Söz için gerekli bu kadar çok şeyler var amma bununla beraber gene de bu anlamlar sözle görünmezler, meydana çıkmazlar; fakat önceden de söylediğimiz gibi bütün bunlar, sözde gizlidir.

İnsana her gün beş-altı kere isteksizlik, zahmet, gelir-çatar. İnsanın elinde değildir ki bunu gidersin. Kesin olarak insandan değildir, bir başkasın-dandır bu. İnsan, onun buyruğu altındadır. O başkası, insanı görür gözetir. Çünkü kötü bir iş işledikten sonra insana bir sıkıntı vermede. Görüp gözeten olmasaydı nasıl olur da o kötü işe uygun bir sıkıntı verirdi insana? Bütün bu isteksizliğe, can sıkıntısına karşılık gene de insanın içi, ben böyle bir kişinin buyruğu altındayım demez. «Tanrı insanı, kendi sureti üzerine yarattı.» Tanrı, kulluk sıfatının zıddı olan Tanrılık sıfatını eğreti olarak vermiştir insana. Başına bunca vurur da insan gene baş çekmeden vazgeçmez, o sıkıntıları, o eline geçmeyen şeyleri çabucak unutur-gider. Fakat fayda vermez bu unutuş insana; o eğreti sıfatı ona mülk etmedikçe silleden kurtulamaz insan.

57. BÖLÜM

arifin biri dedi ki:


gönlün ferahlasın diye bir külhana gittim; külhan, bazı erenlerin kaçıp sığındığı yerdir. Gördüm ki külhancının bir çırağı var. Belini bağlamış, hizmet etmede. Külhancı, şunu yap, bunu et diyor ona. O da çevik bir tarzda dediğini yapıyor. Buyruğu hemencecik yerine getirmesi, külhancının hoşuna gitti de evet dedi, böyle çevik ol. Hep böyle çevik olur, edep gözetirsen yerimi sana veririm; kendi yerime geçiririm seni. Beni bir gülmedir, tuttu, gönlümdeki düğüm çözüldü, ferahladım. Bu dünya başlarının hepsi de kullarına karşı böyledir işte.

58. BÖLÜM

Buyurdu ki:

O müneccim diyor ki:


Gökleri, şu toprak küreyi görüyoruz ya; siz, bunlardan dışarı bir şey var diye davaya girişiyorsunuz; bence bundan başka hiçbir şey yok; varsa gösterin, nerde? Bu soru bozuk bir kere, hem de baştan bozuk. Çünkü, nerdedir, göster diyorsun; oysa ki onun yeri yok zati. Sonra gel bakalım, sen göster, senin o itirazın nerden geliyor, yeri nerde? Dilde değil, ağızda değil, göğüste değil. Bütün bunları bir-bir kaz; zerre-zerre, param-parça et; bak bakalım, itirazını, o düşünceni bunlar da bulabilecek misin? Bildik-anladık ki düşüncenin yeri yok. Sen, daha kendi düşüncenin yerini bilemiyorsun, düşünceyi yaratanın yerini nasıl bileceksin? Sana bunca düşünceler, binlerce kuruntular geliyor; çeşit-çeşit hallere düşüyorsun. Hiçbiri de senin elinde değil, senin buyruğuna uymuyor. Bunların doğuş yerini bilseydin, nerden geldiklerini anlasaydın dilediğin gibi çoğaltır-eksiltirdin. Bütün bunların geçidi sende amma nerden geliyor, nereye gidiyor; ne yapmak gerek; senin haberin yok. Kendi ahvalini bilmekten acizken yaratanını bilmeyi nasıl umuyorsun? Kahpenin kardeşi gökte yok diyor. A eşek, yok olduğunu nasıl biliyorsun? Evet, gökyüzünü karış-karış ölçtün-biçtin; her yanı gezdin-dolaştın da haber veriyorsun, orda yok diyorsun, öyle mi? Evindeki kahpeyi bilmiyorsun, gökyüzünü nerden bileceksin. Hey gidi-hey; bir göktür, duymuşsun; yıldızların, göklerin adlarını işitmişsin; bir laftır, ediyorsun. Gökyüzünü bilseydin, yahut göğe bir karış ağsaydın, bu herzeleri yemezdin. Biz de bu sözü söylüyoruz. Tanrı gökyüzünde değil diyoruz amma bizim bu sözden maksadımız, gökyüzünde değildir, yani gökyüzü onu kaplayıp kavrayamaz; odur gökyüzünü kavrayan, kaplayan demektir. Fakat neliksiz-niteliksiz olarak gökle ilgisi var, neliksiz-niteliksiz olarak seninle ilgisi olduğu gibi hani. Herşey onun kudret elinde, herşey onun mazharı, onun tasarrufunda. Şu halde gökten, varlıktan dışarı değil, fakat onlarda da değil. Yani bunlar, onu kavrayamaz; odur hepsini kavrayan, kaplıyan..
Birisi, yer, gök, Arş, Kürsi olmadan Tanrı nerdeydi diye sordu.

Dedim ki:

Bu soru da baştan bozuk. Çünkü Tanrı, ona derler ki onun yeri olmasın. Sense bunlardan önce nerdeydi diye soruyorsun. Sende olan bütün şeylerin de yeri yok. Sende olan şeylerin yerini bildin mi ki onun yerini arıyorsun? Hallerin, düşüncelerin bile yerleri yokken düşünceleri yaratanın yeri nasıl düşünülebilir? Düşünceyi yaratan, elbette düşünceden daha latiftir. Mesela, bir ev yapan mimar, elbette evden daha latiftir; çünkü bunun gibi yüzlercesini de yapabilir, bundan başka yüzlercesini de. Hiçbiri, öbürüne benzemez.

Başka başka tedbirler kuran o mimarsa, mimardan da daha latiftir: daha üstündür. Ancak o letafet, duygu alemine giren bir ev kurmadıkça, bir iş yapmadıkça görünmez; bir ev kurmalı, bir iş yapmalı ki letafeti, yüzünü göstersin. Şu soluk, kışın görünür, yazın görünmez. Bu, yazın soluk kesilir, soluk yoktur demek değildir. Yaz latiftir, onun için yazın soluk görünmez; kışın tersine hani. Bunun gibi senin sıfatların, senin anlamların da latiftir, bir iş olmadıkça göze görünmez. Mesela, yumuşaklığın vardır amma göze görünmez. Derken bir suçluyu bağışlarsın; yumuşaklığın duygu alemine çıkar, görünür. Böylece kahır da edersin sen; fakat kahrın da göze görünmez. Fakat bir suçluyu kahrettin, vurdun-kırdın mı, kahrın da göze görünür. Böylece sonu yoktur bunun; ulanır-gider. Ulu Tanrı da pek latiftir, bu yüzden göze görünmez. Kudreti, sanatı gözle görülsün diye göğü, yeri yarattı. Bu yüzden de «Göğe bakmazlar mı; nasıl da kurduk onu» buyurur.

Söz, benim elimde değil; bu yüzden de incinirim. Çünkü dostlara öğüt vereyim derim, bunu isterim; söz, buyruğuma uymaz. Bu yüzden incinirim işte. Fakat sözüm benden daha yücedir, ben onun buyruğu altındayım; bu yüzden de sevinirim. Çünkü Tanrının söylediği söz nereye varırsa orasını diriltir; pek büyük tesirleri görülür. «Attığın zaman sen atmadın, Tanrı attı.» Tanrının yayından fırlayan oka hiçbir kalkan, hiçbir zırh engel olamaz; bu yüzden sevinirim. Bilgi, tümden insanda olsaydı da bilgisizlik bulunmasaydı insan yanardı, varlığı kalmazdı. Demek ki bilgisizlik de istenmede; şu yüzden istenmede ki varlığın durması onunla. Bilgi de istenmede; şu yüzden istenmede ki Tanrıyı bilmeye sebep. Demek ki ikisi de birbirine yardımcı. Bütün zıtlar da böyle. Gece, gündüzün zıddı amma ona yardımcı; gündüzle aynı işi görmede. Boyuna gece olsaydı hiçbir iş görülmezdi, hiçbir iş başa çıkmazdı. Boyuna da gündüz olsaydı göz, baş, beyin şaşırır-kalır, deli-divane olur, bir iş göremezdi. Geceleyin dinleniyorlar, uyuyorlar da beyin, akıl-fikir, el-ayak, göz-kulak, bütün organlar güç-kuvvet buluyor; gündüzün de o kuvvetleri harcıyor; demek ki hiçbiri, öbürüne zıt değil. Şu dünyada bir kötü iş göster ki onun içinde bir iyilik olmasın; hangi iyidir o iyi ki onda bir kötülük gizli bulunmasın? Mesela, birisi, birini öldürmeyi kastederken zina etmeye koyulur. Zinaya koyulduğundan da kan dökmemiş olur. Zina kötüdür ama adam öldürmeye engel olduğu için iyidir. Demek ki iyi-kötü, birşeyden ibaret, bir-birinden ayrılmalarına imkan yok. Burada Mecusilerle bahsimiz var. Onlar iki Tanrı vardır; biri hayrı yaratır, öbürü şerri derler. Şimdi sen bana şersiz bir hayır göster de şer Tanrısı vardır, hayır Tanrısı vardır diye ikrar edelim.

İmkan yok buna:

çünkü hayır, şerden ayrı değil ki. Madem ki hayırla şer, iki ayrı şey değil, madem ki aralarında ayrılık yok, şu halde iki Tanrı olması da mümkün değil.

Biz, mutlaka inan, bu, söylediğimiz gibidir diye zorlamıyoruz seni; hiç olmazsa diyoruz; olmaya ki dedikleri gibi ola diye bir sanı bilirsin sende diyoruz; onun için söylüyoruz hani. Fakat bu da meydanda ki inanmadın sen. Nasıl oldu da böyle olduğuna inanmadın? Tanrı, a kafirceğiz buyuruyor, «Onlar gerçekten de dirileceklerini sanmazlar mı bir pek büyük gün için?». Vaatlerde bulunduk ya, doğru olmasın sakın diye bir sanı da mı belirmedi sende? Kafirler, bir sanıya damı düşmedin; neden ihtiyatla hareket etmedin, neden bizi aramadın diye kınanacaklar zati.

59. BOLÜM

«Abu-Bekr, çok namaz kıldığından, çok oruç tuttuğundan, çok sadaka verdiğinden üstünlüğe ulaştırılmadı; gönlündekinin yüzünden yüceltildi.»

Peygamber buyuruyor ki:

Abu-Bekr'in başkalarından üstün oluşu, çok namaz kıldığından, çok oruç tuttuğundan değil; ona Tanrı lutfetmiş de o yüzden; o da sevgidir. Kıyamette namazları, oruçları, sadakaları teraziye korlar. Fakat sevgiyi getirdiler mi, teraziye sığmaz. Demek ki temel, sevgidir. Onu iste de çoğalt. «Hareketlerde bereketler var.» Yolculuğu arttırmazsan sermaye elden çıkar. Yerden de aşağı değilsin ya. Yeri bellerler, aktarırlar, bir başka renge sokarlar; bitkiler bitirir. Kendi haline bıraktılar mı, katılaşır- gider. Kendinde bir istek, bir dilek gördün mü, gel, git: bu gitmenin ne faydası var deme. Sen git, fayda da görünür elbet. İnsanın dükkana gitmesindeki fayda, ihtiyacını bildirmeden başka bir şey değildir. Ulu Tanrı, evde otursa da adamın rızkını verir derler ya, bu aldırmamak davasına girişmektir. Rızk, tepeden inmez ya. O yavrucak ağlar da anası, ona süt verir. Bu ağlamamda ne fayda var düşüncesine kapılsa, ağlamak, süt vermeye neden sebep olsun kuruntusuna düşse sütten kalır. Şimdi görüyoruz ya, çocuğa, ağladığı için süt verilmede. Birisi, bir beyin, bir başın önünde eğiliyorum, secdeye kapanıyorum, ne fayda var bunda düşüncesine dalabilir. Fakat tapı kılıyorsun, diz çöküyorsun ya; sonunda o bey sana acıyor, bir parçacık ekmek veriyor. Beyden sana acıyan, beyin derisi, eti değildir. Bey öldükten sonra da bu deri, bu kemik yerindedir; uykuda, dalgınlıkta da öyle. Fakat o vakit, onun önünde tapı kılman yiter-gider. Anladık ya, o beydeki acıyış göze görünmüyor. Madem ki deride, kemikte bulunan görmediğimiz bir şeye tapı kılmadayız; deriden, kemikten dışarı birşeyin de bulunması mümkün. Deride, kemikte gizli bir şey olmasaydı, Abu-Cehil'le Muhammed bir olurdu, aralarında bir fark kalmazdı. Şu kulak, ister sağırın olsun, ister duyanın, görünüşte birdir; arada bir fark yoktur. O da kulak, bu da; fakat duyanın kulağında bir duyan var; o gizli, o görünmüyor; demek ki temel, Tanrının lutfu.

Tut ki bir beysin, iki tane de kulun var. Biri çok hizmetler ediyor, senin için birçok yolculuklara katlanmış; öbürüyse tembel, kullukta ileri değil. Fakat bir de bakıyoruz ki sen o tembel köleyi o hizmeti çok köleden fazla seviyorsun. O çok hizmet eden köleden de geçmiyorsun amma böyle olmuş işte; sevgiye hükmedilemez ki. Bu sağ göz, öbürü sol göz; görünüşte ikisi de bir. Peki, acaba o sağ göz ne hizmette bulundu da sol göz olmadı? Sağ el ne iş gördü ki sol, onu görmedi? Sağ ayak da böyle. Sağ göz, lutfa uğramış işte. Böylece Cuma günü, başka günlere üstün olmuş. «Gerçekten de Tanrının verdiği rızklardan başka rızkları da vardır; onlar Levha yazılmıştır; onları Cuma günü isteyin.» Şimdi şu Cuma, ne hizmette bulundu ki başka günler, o hizmeti etmediler. Fakat Tanrı, ona lutfetmiş; bu yücelik ona nasib olmuş. Bir kör, beni kör yarattılar, mazurum dese şu körüm, mazurum demesiyle körlük ondan gider mi hiç; günün yüzünü, güzellerin yüzlerini görebilir mi hiç? Körün, topalın, mazurum demesi, kendisine fayda vermez, kendinden zahmeti gidermez. Şu kafirler küfür içindeler ya, küfür zahmeti içindeler, amma bir bakarsak görürüz ki o zahmet de lutfun ta kendisi. Çünkü o, esenlik zamanında Tanrıyı unutur, zahmete düştü mü anar. Şu halde cehennem, kafirin tapınağıdır, mescididir. Çünkü Tanrıyı orda anar; hani zindanda, hastalıkta, diş ağrıyınca anarlar ya, onun gibi. Zahmet geldi mi, gaflet perdesi yırtılır, Tanrıyı ikrar eder, sızlanmaya, ağlamaya koyulur; yarabbi, ey merhametli Tanrım demeye başlar. İyileşti mi, gene gaflet perdeleri gerilir önüne; nerde Tanrı der; bulamıyorum, göremiyorum ki; neyi arayacakmışım? Zahmet, meşakket vaktinde gördün, buldun ya; fakat şimdi görmüyorsun. Madem ki sıkıntıya düşünce görüyorsun, sıkıntıyı musallat eder sana da Tanrıyı anarsın. Cehennemlik, esenlikte Tanrıdan gaafildi, onu anmazdı bile. Cehennemdeyse gece-gündüz Tanrıyı anar. Tanrı, alemi, göğü, yeri, Ayı, güneşi, dolaşan yıldızları, iyiyi, kötüyü, halk, kendisini ansın, kulluk etsin ona, noksan sıfatlardan arı olduğunu söylesinler diye yarattı ya; Madem ki kafirler, esenlikte anmıyorlar; yaratılışlarından maksat da onu anmaları; öyleyse onu anmaları için cehenneme atılırlar.

İnananlara gelince:

Onlara sıkıntı vermeye hacet yok; onlar, bu esenlikte o sıkıntıdan gaafil değiller; o sıkıntıyı, o zahmeti boyuna önlerinde görmedeler; akıllı çocuk gibi hani. Akıllı çocuğu bir kez falakaya yatırırlar, yeter; falakayı unutmaz o. Fakat ahmak çocuk unutur; bu yüzden de onu her solukta falakaya yatırmak gerek. Zeki at da böyledir; bir kere mahmız yedi mi, bir daha mahmızlamıya hacet yoktur onu. Fakat ahmak ata her solukta mahmız gerek. Zati insanları taşımaya layık değil, pislik yüklerler onu.

60. BÖLÜM -

Kulağın bir şeyi tevatürle işitmesi, o şeyi görüş hükmündedir; o şeyi görmüştür diye hükmedilir. Hani babandan oldun, anandan doğdun ya; sana, onlardan meydana geldin dediler. Bu çok-çok söyleyiş, sence öylesine bir gerçek olmuştur ki onlardan doğmadın deseler duymazsın, işitmezsin bile. Nitekim Bağdad'ı, Mekke'yi bir çok kişiden duymuşsunuzdur, tevatürle bunları işitmişsindir; sana bu şehirler yok deseler, andiçseler gene inanmazsın. Bildik- anladık ya, kulak, birşeyi tevatürle duyarsa bu, görüş hükmündedir. Görünüşte tevatürle söylenen söze nasıl görüş hükmünü verirlerse bir adam da gerek ki onun sözü, tevatür hükmünde olsun. Çünkü o, bir kişi değildir, bin kişidir.

Onun bir sözü de yüz bin söz sayılır:

Buna ne diye şaşmalı? Şu zahir padişahı bile bir kişi amma yüz bin kişi sayılmada. Yüz bin kişi, bir söz-söylese kulak asılmaz da o söyledi mi, yerine gelir. Zahirde böyle olunca canlar aleminde haydi- haydi olur. Dünyayı tamamiyle gezdin amma onun için gezmedin ki. Senin bir kere daha gezip dolaşman gerek.

«De:

Gezin yeryüzünü.» O geziş benim için değildi; sarımsak, sovan içindi. Bir maksat için dolaştın ya; o maksat perde oldu sana; beni görmeye bırakmadı seni. Hani pazarda birisini aramaya, birisini bulmaya çalışır, gezer-dolaşırsın; kimseyi göremezsin o vakit; görsen bile hayal gibi görürsün. Yahut da bir kitapta bir mesele ararsın; gözün de o meseleyle dolmuştur, kulağın da, aklın da... Yaprakları çevirirsin de gene bir şey göremezsin. Bundan başka bir kuruntun, bundan başka bir maksadın oldu mu, nereyi gezersen gez; nerde dolaşırsan dolaş, o maksatla dolmuşsun sen; başka bir şey göremezsin artık.
Tanrı razı olsun. Ömer'in zamanında biri vardı, pek kocamıştı. Öyle bir hale gelmişti ki kızı süt verirdi ağzına, çocuklar gibi sütle beslerdi onu. Tanrı razı olsun.

Ömer, o kıza buyurdu ki:

Şu zamanda senin gibi baba hakkını gözeten bir çocuk yok. Kız cevap verdi de doğru buyuruyorsun dedi; ancak benimle babamın arasında bir fark var. Ben de ona hizmet ediyorum, hizmette hiçbir kusurum yok. Fakat babam beni besler, yetiştirir, aman, bir kazaya uğramasın diye üstüme titrerdi; bense gece-gündüz, sıkıntısının üstümden kalkması için Tanrıya dua ediyor, ölümünü istiyorum. Babama hizmet ediyorum amma onun benim üstüme titreyişini nenden bulayım?

Ömer buyurdu ki:

Bu kız, Ömer'den daha fakıyh. Yani, ben görünüşe göre hüküm verdim, sen işin içyüzünü söyledim. Fakıyh ona derler ki birşeyin özünü bilsin, içyüzünü, gerçeğini anlasın. Haşa. Ömer gerçeği bilmez, işlerin sırrını anlamaz değildi. Fakat sahabenin huyu böyleydi; kendilerini küçük gösterirler, başkalarını överlerdi.

Çok kişi vardır, huzurda bulunmaya gücü yoktur; huzurda bulunmayınca hali daha hoş olur. Hani gündüzün bütün aydınlığı güneştendir amma adam, bütün gün güneş değirmisine bakarsa onun elinden hiçbir iş gelmez, gözleri kamaşır- gider. Bu adamın bir işle oyalanması daha iyidir; bu, güneş değirmisine bakmamasıdır işte. Gene buna benzer; sayrının yanında, iştahını açmak, onu heyecana getirmek, kuvvetlendirmek için güzel yemeklerden söz açmak iyidir amma o yemekleri getirip önüne koysak, ona zarar verir o yemekler. Anlaşıldı ya, Tanrıyı arayıp dilemede tir-tir titremek, aşka düşmek gerek. Kimde titreyiş yoksa onun da titreyenlere hizmet etmesi gerek. Ağacın bedeninde, hiç mi hiç meyve bitmez; çünkü orda titreyiş yok. Dalların, budakların uçları titrer; fakat gene de dallara, budaklara kuvvet veren, ağacın bedenidir; meyve yüzünden balta yarasından da emindir. Madem ki ağacın bedeni, ancak baltayla titriyor; titreyenlere hizmet etmesi için titrememesi, öylece durması daha hoş.
Çünkü Muineddin o, aynüddin değil. Bir «mim» yüzünden fazlalık elde etti amma «Olgunluğa eklenen fazlalık, noksanın ta kendisidir.» O «mim«in olması da kusurdur, noksandır; hani bir adam, altı parmaklı olur. Bu, bir fazlalıktır amma kusurdur, noksandır. Ahad olgunluktur; Ahmed'se, henüz olgunluk durağında değildir. O «mim» kalktı mı, tüm olgunluk kesilir; yani Tanrı, herşeyi kavramış, kaplamıştır. Onun üzerine neyi eklersen noksan olur. Bu bir sayısı, bütün sayılarla beraberdir, onsuz hiçbir sayı olamaz.

Seyyid Burhaneddin, faydalı bir söz söylüyordu. Ahmağın biri sözünü kesti de bize dedi, örneksiz söz gerek.

Seyyid buyurdu ki:

Sen örneksiz gel de örneksiz söz işit. Sen de sana bir örneksin, şu görünen beden değilsin sen. Bu şeklin, gölgendir senin. Biri öldü mü, filan gitti derler. O, şu bedenden ibaretse nereye gitti ki? Anlaşıldı ya; senin görünen şeklin, özünün örneği, böylece de görünüşüne bakarlar da özünü anlarlar; bu, sağlanmış olur. Göze görünen herşey kabadır; hani soluk da yazın görünmez; fakat kış olunca soğuğun çetinliği yüzünden görünür.

Peygambere, Tanrı gücünü, Tanrı kuvvetini göstermesi, halkı çağırarak uyandırması gerek, fakat bir kimseyi istidat durağına ulaştırmak, onun işi değildir; bu iş, Tanrı işidir.

Tanrının iki sıfatı vardır:

Kahır, lutuf. Peygamberler, ikisine de mazhardır. İnananlar, Tanrı lutfuna, kafirler, Tanrı kahrına mazhar olmuşlardır. Tanrıyı ikrar edenler, kendilerini peygamberlerde görürler, kendi seslerini onlardan duyarlar, kendi kokularını onlarda bulurlar. Hiç kimse, kendisini inkar edemez. Bu sebeple de peygamberler, ümmetlerine, biz siziz, sis de bizsiniz; aramızda yabancılık, ayrılık, yok derler. Birisi, bu benim elim dese ondan hiç de tanık istemezler; çünkü el, onun parça-buçuğudur amma onunla birdir- beraberdir. Fakat filan, benim oğlumdur dese tanık isterler; çünkü o da parça-buçuğudur amma ondan ayrılmıştır, ayrıdır.

61. BOLÜM

Kimileri der ki:


Sevgi, saydırır, hizmet ettirir adama. Böyle değil. Sevilen kişinin isteği, saygı göstertir, hizmet ettirir. Sevgili dilerse seven, tapı kılar, hizmete koyulur; ondan boyuna hizmet belirir. Fakat sevilen bunu istemiyorsa seven de vazgeçer hizmetten. Çünkü tapı kılmayı bırakmak, sevgiyi gidermez ki. Seven tapı kılmasa, hizmet etmese bile ondaki sevgi, sevgiliye tapı kılar, hizmet eder. Temel olan sevgidir, tapı kılmak, hizmet etmek, onun parça-buçuğudur. Yen sallansa, elin sallanmasındandır bu sallanış; fakat el sallanınca mutlaka yenin de sallanması gerekmez. Mesela birisinin cübbesi pek geniş olsa da cübbenin içinde oynasa-dursa, cübbe de hiç kıpırdamasa pekala olabilir; yalnız cübbeyi giyen oynamadıkça cübbe oynamaz; buna imkan yoktur. Fakat kimi kişi olur ki cübbeyi adam sanır; yeni el sayar; mesti, şalvarın parçasını ayak beller; oysa ki bu el, bu yen, bu mest, bir başkasının elidir, bir başkasının yeni, bir başkasının ayağı. Hani filan, fişmanın eli altındadır, filanın eli bu kadara yeter, filana söz el vermiştir derler ya; bu sözlerde ki elden-ayaktan maksat, kesin olarak bu el, bu ayak değildir.

O bey geldi, derlenip toparlanmamıza sebep oldu; kendisi çıktı-gitti. Balarısının mumu balla bir araya getirmesi, sonra uçup gitmesi gibi hani. Çünkü onun varlığı şarttı, kalması değil. Analarımız- babalarımız, o balarısına benzerler; istekliyi istenenle bir araya getirirler; aşığı sevgiliye kavuştururlar; derken ansızın uçuverirler. Ulu Tanrı onları, mumla balı bir araya getirmeye vasıta kılmış. Onlar uçup giderler, mumla bal, bir de bahçıvan kalır. Bunlar zati bağdan dışarı çıkamazlar. Bu bağ, öylesine bağ değil ki buradan çıkılıp gidilebilsin. Giderlerse bile ancak bağın bir bucağından öbür-bucağına giderler. Bedenimiz bu kovandır sanki; ondaki mumla bal da Tanrı aşkı. Babalarımız, analarımız vasıtadır amma onları da bahçıvan yetiştirir, ondan terbiye görürler. Kovanı bahçıvan yapar. Ulu Tanrı, balarılarını bu işe koşunca onlara bir başka çeşit elbise verir; o işe göre bir elbise. Öbür dünyaya gittiler mi, elbise değiştirirler; çünkü orda bir başka iş görür onlar. Yoksa insan, gene o insandır; değişen elbisedir ancak. Hani birisi savaşa giderken savaş elbisesi giyer, silah kuşanır, başına miğfer giyer; çünkü vakit, savaş vaktidir. Fakat meclise gelirken de o elbiseyi çıkarır; çünkü mecliste başka bir işe koyulacaktır; fakat adam, gene o adamdır. Fakat sen onu, o elbiseyle gördün ya, yüz çeşit elbise değiştirse düşünce o elbiseyle düşünürsün o adamı. Birisi bir yerde bir yüzük yitirse, onu oradan alıp götürmüşlerdir amma o, yüzüğümü burada yitirdim diye hep orda döner-dolaşır. Yaslı adamın mezarın başında, hiçbir şeyden haberi olmayan toprak yığınının çevresinde dönüp dolaşması, toprağı öpüp durması gibi. Bu, yüzüğümü burada yitirdim demektir amma hiç onu, orda bırakırlar mı? Ulu Tanrı bunca sanat meydana getirdi, kudretini gösterdi de bir gün iki canı kalıba alıştırdı; bu da Tanrının hikmeti. İnsan, şu bedeniyle bir soluk mezara girse - otursa korkarım, deli-divane olur. Bu böyleyken şekil tuzağından, kokmuş kalıptan sıçrar- kurtulur da nasıl orda oturur-kalır? Ulu Tanrı, insanların gönülleri mezarda ki yalnızlıktan, kara topraktan korksun diye, onları yeniden-yeniye korkutayım diye o türeyi kurmuş. Hani yolda, bir kervanı bir yerde soyarlar; kervandakiler, belli olsun, burası korkulu bir yer, tehlikeli bir yer, herkes anlasın diye oraya iki-üç taşı, birbiri üstüne korlar; işte bu mezarlar da bu çeşittir, tehlikeli yerdir diye görünen işaretlerdir. Korku, insanların gönlüne tesir eder ya, bir suç işlenmesi gerekmez. Mesela, filan senden korkuyor derler; oysa ki sana karşı bir suç işlememiştir o; fakat bu söz yüzünden ona acırsın, gönlünde bir sevgi belirir. Tersine, filan senden hiç korkmuyor, gönlünde sana karşı bir ürküntü yok deseler yalnız bu söz yüzünden, içinden öfkelenirsin ona. Şu koşmak var ya, korkudandır. Bütün alem koşuyor, fakat herbirinin koşması, halince. İnsanın koşması bir başka çeşit, bitkinin koşması bir başka çeşit, canın koşması bir başka çeşit. Canın koşması, adım atmadan, iz belirtmeden. Koruğa bir baksana. Ne kadar koştu da sonunda üzüm oldu. Şimdi tatlılaştı amma hemencecik bu durağa ulaşmadı ki. Ancak o koşuş göze görünmez, duyguyla anlaşılmaz. Fakat bu durağa ulaştıktan sonra anlaşılır ki buraya gelinceyedek bir hayli koşmuş. Hani suya dalıp su altında yüzen kişi de yol alır, fakat gittiğini kimsecikler görmez. Birden sudan başını çıkardı mı, buraya varıncayadek su altında yüzüp gittiği anlaşılır.

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

MesajGönderilme zamanı: 03 Oca 2011, 21:03
gönderen TurkmenCopur
62. BOLÜM

Dostların gönüllerine öylesine sıkıntılar gelir ki onları hiçbir ilaç iyi edemez. Ne uyumakla iyileşir, geçer, ne gezip tozmakla, ne yiyip içmekle... Ancak dostu görmekle geçer o sıkıntı. «Dostla buluşmak, sayrıya şifadır.» Hem de o haddedek ki münafık bile müminlerin arasına girse de otursa, onların tesiriyle bir solukta mümin olur-gider.

Hani Tanrı'nın buyurduğu gibi:

«İnananlarla buluştular mı, inandık derler.» Bu, böyleyken inanan, inananla düşer-kalkarsa ne olmaz? Münafık kişiye bile bunu yapıyor, inanana ne faydalar verir, bir bak da seyret. Bak da gör, şu yün, akıllı biriyle buluştu, nasıl nakışlarla bezenmiş bir kilim, bir halı oldu. Şu toprak bir akıllıyla buluştu, bu çeşit güzelim bir yapı oldu. Akıllı kişinin sohbeti, cansızlara bile bu çeşit tesirlerde bulunursa inananın, inananla görüşüp konuşması, ne çeşit bir tesirde bulunur? Cüzi nefsin, cüz'i aklın sohbetiyle cansızlar, bu mertebeye ulaştılar. Bunların hepsi, cüz'i aklın gölgesi. Gölgeye bakılıp sahibi, kıyas yoluyla anlaşılabilir. Şimdi sen de bir kıyasla; ne biçim bir akıl, ne biçim bir hüner gerek şu gökler, şu ay, güneş, şu yedi kat yer, onun yüzünden meydana gelsin. Bütün bu varlıklar Akl-ı Küll'ün gölgesi. Cüz'i aklın gölgesi kendisine göre; Akl-ı Küll'ün gölgesi olan varlıklar da kendisine göre. Tanrı erenleri, bu göklerden başka gökler görmüşlerdir de bu gökler gözlerine görünmez; pek aşağı görünür onlara bu gökler. Bunlara ayaklarını basmışlar da aşmışlar, geçip-gitmişlerdir.

Can ilinde gökler var ki
Dünya göklerine iş buyurmada.

İnsanlar arasında şu özelliğe sahip olan, Zühal göğünün üstüne ayak basmış bulunan birisinin bulunmasına şaşılır mı hiç? Biz de toprak değil miydik? Ulu Tanrı öylesine bir kuvvet verdi bize ki o kuvvetle cinsimiz olan topraktan seçildik, onu istediğimiz şekle, dilediğimiz hale soktuk; o bizim dileğimize uydu; ne yapmak istersek, ne şekle sokmak dilersek ramoldu bize. Gah yücelere çekiyoruz onu, gah aşağılara koyuyoruz. Gah şarap haline getirmedeyiz, gah kase, testi yapmadayız. Gah uzatmadayız, gah kısaltmada. Önceden biz de o topraktık, onun cinsindendik amma Ulu Tanrı, bizi o kuvvetle seçti-yüceltti. Şimdi biz de bir cinsiz ya; Ulu Tanrı kimimizi seçse de biz, ona karşı cansız sayılsak, o, bizi istediği hale soksa, bizim ondan haberimiz bile olmasa, fakat o bizi görse-bilse, bunda şaşılacak ne var ki? şimdilik haberimiz olmasa dedik ya; tam habersizlik değil maksadımız. Çünkü herşeyde birşeyden haberi oluş, bir başka şeyden haberi bile olmayıştır. Toprak bile cansızdır amma Tanrı'nın kendisine verdiğinden haberi vardır. Haberi olmasaydı suyu nasıl kabullenirdi, her tohuma, o tohuma göre nasıl dadılık ederdi, nasıl beslerdi onu. Birisi, bir işe adam-akıllı sarıldı, o işe koyuldu mu, o işteki uyanıklığı, ondan başka işlerden haberi bile olmayışıdır. Biz, bu gaflet sözüyle tüm gafleti kastetmiyoruz. Bir kediyi tutmak istemişler; bir türlü tutamamışlar. Bir gün o kedi, kuş avlamaya koyulmuş, tümden kendini o işe vermiş; kuş avlamaktan başka herşeyi unutmuş; o sırada yakalayıvermişler onu. Demek ki tümden dünya işlerine sarılmamak, kolayına gitmek, aman, şu incinmesin, bu incinmesin gibi bağlarla bağlanmamak gerek. Definenin, hazinenin incinmemesine bak; çünkü onlar incinirse gene o sevindirir, neş'elendirir onları; fakat Tanrı korusun, ona kim söz geçirebilir, kim ne edebilir? Mesela, senin her çeşitten kumaşların olsa boğulurken hangisine el atarsın? Hepsi de gereklidir amma şu meydandaki hazinene sarılırsın. Çünkü bir inciyle, bir tek la'lle binlerce süslenecek şey alınabilir. Ağaçtan tatlı bir meyve çıkar. O meyve, ağacın parça-buçuğudur amma Ulu Tanrı, o parça-buçuğu seçmiş, tümden üstün etmiştir. Ona öylesine bir tatlılık vermiştir ki ondan başka ağacın hiçbir yerine o tadı vermemiştir. Bu yüzden de o parça-buçuk, tümden üst olmuştur, ağacın özü odur, ağaçtan maksat o.

Hani Ulu Tanrı buyurur ya:

«Hatta onlardan bir korkutucu geldi mi, şaşar-kalırlar.»
Birisi, «Bende bir hal var ki diyordu, oraya ne Muhammed sığabilir, ne Tanrı'ya yaklaşmış bir melek.»

Şeyh buyurdu ki:

Şaşılacak şey, acaba bir kulda, Muhammed'in sığmayacağı bir hal olabilir mi? Demek bir hal var ki Muhammed sığmıyor o hale, bulamıyor o hali de senin gibi koltuğu kokmuş biri o hale sahip oluyor ha. Bir maskara, padişahı güldürmek istiyordu. Pek kızmıştı, pek incinmişti padişah. Padişahı güldürürse herkes birşey verecekti ona; vaatlerde bulunmuşlardı. Padişah, bir dere kıyısında öfkeli bir halde dereyi seyre dalmıştı. Maskara da padişahın yanında durmuş, dereyi seyrediyordu. Padişah maskaraya bakmıyordu bile; suya dalmış-gitmişti. Maskara bunda kaldı da padişahım dedi, suda ne görüyorsun ki boyuna bakıp duruyorsun? Padişah, bir kaltabanı görüyorum dedi. Maskara, eh dedi, bu kulun da kör değil ya. Şimdi demek bir vaktin olacak ki Muhammed o vakte sığmayacak ha... Acaba bir hal olabilir mi ki senin gibi koltuğu kokmuş kişi o halin zevkine varsın da Muhammed'de o hal olmasın? Ne kadar hal sahibi olduysan onun yüzü suyu hürmetine oldun; onun yüzünden haller elde ettin. Çünkü önce bütün vergileri, bağışları onun önüne dökerler de sonra başkalarına dağıtırlar. Tanrı'nın türesi böyledir.

Ulu Tanrı buyurdu ki:

«Esenlik sana ey Peygamber; Tanrı'nın rahmeti, bereketleri sana.» Bütün saçıları sana saçtık.

O dedi ki:

«Tanrı'nın temiz kullarına da.» Tanrı yolu pek korkuluydu, adam-akıllı bağlanmış, kapanmıştı, karlarla dop-doluydu. Önce o, canıyla oynadı; at sürdü; yol açtı. Kim bu yola giderse onun kılavuzluğuyla, onun yardımıyla gider; çünkü yolu o meydana getirmiştir; her yere bir nişan koymuş, sopalar dikmiş, bu yana gitmeyin, şu yana gitmeyin... O yana giderseniz ad kavmi gibi, Semud kavmi gibi helak olursunuz, bu yana giderseniz inananlar gibi kurtulursunuz demiştir. Bütün Kur'an bunu anlatır. «Kur'an'da ap-açık deliller vardır.» Yani bu yollarda nişanlar dikmişiz; birisi o sopalardan birini kırmak isterse herkes, yolumuzu yıkmadasın, bizi helak etmeye çalışıyorsun; yoksa sen yol kesici misin diye ona kasteder.

Şimdi, kılavuz Muhammed'dir, önce Muhammed'e gelmeden kimse bana gelemez:

Hani bir yere gitmek istediğin vakit önce, filan yere gitmek gerek, uygun olan bu diye akıl kılavuzluk eder; ondan sonra göz kılavuz olur; ondan sonra da organlar harekete gelir. Organların gözden, gözün de akıldan haberi yoktur amma iş, bu sıraya göre olur-gider. İnsan gaflettedir amma öbürleri gaafil değildir insandan. Hasılı dünya işine sıkı sarılmamak gerek; gevşek sarılmak gerek. Çünkü Tanrı etmesin, dünya işine sıkı sarıldın, işe iyice giriştin mi, işin gerçeğinden gaafil olursun. Tanrı razılığını dilemek gerek, halkın razılığını değil. Çünkü halktaki o razılık, o sevgi, o esirgeme eğretidir; onları halka Tanrı vermiştir. Dilerse esenlik de vermez, zevk de. Bütün zevk, bütün nimet sebepleri varken hepsi de zahmet, meşakkat olur. Hasılı bütün sebepler, Tanrı kudretinin elinde bir kaleme benzer. Kalemi oynatan da Tanrı elidir, yazan da; o istemedikçe kalem oynamaz. Şimdi sen kaleme bakıyorsun da bu kaleme bir el gerek diyorsun. Kalemi görüyorsun da eli görmüyorsun. Kalemi görüyorsunda eli aklına bile getirmiyorsun. Nerde gördüğün, nerde söylediğin?

Onlara gelince:

Onlar, boyuna eli görürler de bir de kalem gerek derler. Hatta elin güzelliğine bakarlar da kalemi hatırlamazlar bile; yalnız böylesine el, kalemsiz olmaz derler. Sense bir yerdesin ki kalemi seyretme tadına kapılmışsın da el aklında bile değil; artık onlar da, o elin seyri yüzünden nasıl olur da kaleme dalarlar. Arpa ekmeğinden tat almışsın; nerden buğday ekmeğini anacaksın? Onlar da buğday ekmeği varken nasıl olur da arpa ekmeğini anarlar? Yeryüzü, sana öylesine bir zevk vermiş ki göğü istemiyorsun bile. Oysa ki asıl zevk yeri göktür; yeryüzü gökten hayat bulur. Göktekiler, nerden yeryüzünü hatırlarına getirecekler? Şimdi hoşlukları, güzellikleri, sebeplerde görme; anlamlar, sebeplere eğreti olarak verilmiştir; çünkü zarar veren de odur, fayda veren de; çünkü zarar da ondandır, fayda da. Sen ne diye sebeplere kakılmış-kalmışsın?

«Sözün hayırlısı, az olanı, maksadı bildirenidir.» Sözlerin en iyisi, fayda verenidir, çok olana değil. «Kul huvallah» pek azdır görünüşte; Bakara suresiyse hayli uzundur. Fakat meram anlatma bakımından «Kul huvallah», Bakaradan üstündür. Nuh, bin yıl insanları çağırdı, başına kırk kişi toplandı. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin Mustafa'nın çağrış zamanı ne kadardı, meydanda; fakat bunca ülkeler inandı ona; dininden bunca erenler, bunca yeryüzü direkleri geldi. Demek ki itibar, azlığa-çokluğa değil; maksat meramı anlatmak. Kimi kişinin az sözü, çok sözden daha faydalı olur. Hani Tanrı'nın ateşi pek çok, pek çetin olursa ondan faydalanamazsın, yanına bile yaklaşamazsın onun; oysa ki arık bir mumdan faydalanırsın. Demek ki maksat faydadır. Bir de kimi insana, sözü duymamak faydalıdır. Onlar görürler, bu da yeter-gider onlara; o faydalıdır bu çeşit kişilere. Duyarlarsa ziyan verir onlara söz. Bir şeyh, bir ulu kişiyle görüşmek için Tebriz'e geldi. Şeyhin zaviyesine varınca geri dön, senin için budur faydalı diye bir ses duydu; buraya ulaştın ya, şeyhi görürsen ziyan gelir sana diyordu ses.

Az, fakat faydalı söz, şuna benzer:

Yanmış bir mum, yanmamış bir mumu öper-gider; o muma zati bu yeter, maksadına erişir-gider.
Peygamber, o görünen şekil değildir ki; onun şekli, bindiği attır. Peygamber, o aşktır, o sevgidir; boyuna ölümsüz kalan da odur. Hani Salih'in devesi gibi, görünüşte deve. Peygamber, o aşktır, o sevgidir; ölümsüz olan da odur.
Birisi dedi ki; Neden minarede yalnızca Tanrı'yı övmüyorlar da Muhammed'i de anıyorlar.

Ona dediler ki:

Zati Muhammed'i övüş, Tanrı'yı övüştür.

Örneği de şunun gibi:

Hani birisi, padişaha Tanrı uzun ömür versin; bana padişaha yol veren, yahut padişahın adını bana söyleyen kişi de yaşadıkça yaşasın dese onun övüşü, gerçekte padişahı övmedir. Bu peygamber, bana bir cübbe verin, ihtiyacım var; yahut cübbeni, elbiseni bana ver diyor mu? Cübbeyi, malı ne yapacak o? O, senin elbiseni yeğinleştirmek istiyor ki güneşin ısısı ulaşsın sana. «Tanrı'ya güzel bir tarzda borç verin» diyor; yalnız mal istemiyor, cübbe istemiyor. O sana, maldan başka pek çok şeyler vermiş. Bilgi vermiş, düşünce vermiş, anlayış vermiş, görüş vermiş; bir soluk olsun diyor; görüşünü, düşünceni, kuruntunu, anlayışını, aklını bana harca; malı, sana verdiğim bu araçlarla elde etmedin mi? Hem kuşlardan sadaka istiyor o, hem tuzaktan. Güneşin önünde çır-çıplak kalman daha iyi; yakmaz-karartmaz seni bu güneş; adamakıllı ağartır, bem-beyaz eder seni. Soyunamıyorsan bari elbiseni yeğinleştir de güneşin zevkini gör. Bir zamandır, ekşiliği huy edinmiştin, bari tatlılığı da bir dene.

63. BOLÜM

Dünyada tahsille, bellemekle elde edilen her bilgi, «bedenler bilgisi»dir. Ölümden sonra meydana gelen bilgiyse «dinler bilgisi»dir. «Ben Tanrı'yım» bilgisini bilmek «bedenler bilgisi»dir; «Ben Tanrı'yım» olmak, «dinler bilgisi»dir. Mum ışığını, ateşi görmek «bedenler bilgisi»dir; ateşte yanmak, mum ışığında yanıp erimek «dinler bilgisi»dir. Görülen herşey «dinler bilgisi»dir; bilgiyle ilgili olan, bilinen herşey «bedenler bilgisi»dir. Hani dersin ya, gerçek, görüştür, görmektir; bundan öte bütün bilgiler, hayal bilgisidir. Mesela bir mühendis düşünür, bir medrese kurmayı hayalinde canlandırır. Bu, bir düşüncedir; doğrudur da; fakat hayaldir. Medreseyi kurduğu, yaptığı zaman gerçek olur. Şimdi hayalden hayale de farklar var. Abu Bekr'in, Ömer'in, Osman'ın, Ali'nin hayali, sahabenin hayalinden üstündür. Hayalden hayale çok fark var. Bilen bir mühendis, bir ev kurma hayaline düşer; mühendis olmayan da hayallenir; arada büyük bir fark var; çünkü mühendisin hayali, gerçeğe daha yakındır. Bu yanda hayalden hayale çok uzun yol var, çok büyük fark var; o yanda da gerçekler aleminde, görüş aleminde, görüşten görüşe farklar var; hem de sonadek sürer-gider bu. Hani derler ya, yedi yüz perde var, karanlıklardan, yedi yüz perde var, ışıktan... Hayal aleminden olan herşey, karanlık perdesidir; gerçekler aleminden olan herşey, ışık perdesi. Fakat hayal olan karanlık perdeleri arasında fark olmadığı gibi pek de latif olduklarından gözle de görünmez o perdeler. Görüşten görüşe bu kadar büyük, bu kadar derin fark olduğu halde gerçekler aleminde de o farkı anlamaya imkan yoktur.

64. BÖLÜM -

Cehennem ehli cehennemde, dünyada oldukları gibi hoş, rahat bir haldedir. Çünkü cehennemde Tanrı'dan haberleri olacak; dünyadaysa Tanrı'dan haberleri yoktu. Tanrı'dan haberdar olmaktan daha hoş bir şey de yoktur. Dünyayı istemeleri, bir ibadette bulunup dünyada da Tanrı lutfuna mazhar olandan haber almayı istemelerindendir; yoksa dünyanın, kendileri için ahretten daha hoş olmasından değil.

Münafık kişiyi, cehennemin en aşağılık çukuruna atmaları şu yüzdendir:

İman, kucağına geldi onun da, küfrü kuvvetliydi, inanmadı; Tanrı'dan haberdar olması için azabı, daha çetin olur onun. Kafirin yanına gelmedi iman; küfrü de zayıf; pek az bir azapla Tanrı'dan haberdar olur. Hani başa sarılan pusu da tozlanır, halı da tozlanır. Pusuyu, bir tek kişi azıcık silker, tozu gidiverir; ter-temiz olur. Fakat halının tozunu gidermek için dört kişinin adam-akıllı çırpması gerek; onun gibi işte.

Cehennemlikler «Tanrı'nın size rızk olarak verdiği şeylerden bize de saçın» diyorlar ya; haşa; istedikleri yenecek, içilecek şeyler olamaz. Bu, bulduğunuz şeylerden, size vuran, sizi parlatan ışıktan bize verin demektir. Kur'an, bir geline benzer. Sana yüzünü göstersin diye çarşafını çekersin. Onu okuyorsun amma bir hoşluk yüz göstermiyor, bir şey açılmıyor sana ya; çarşafını çektin onun; fakat seni istemedi; sana bir düzen kurdu; sana kendisini çirkin gösterdi; yani ben dedi, o güzel değilim. O, kendisini her şekilde gösterebilir, gücü yeter buna. Fakat çarşafını çekmezsin, razılığını dilersen, tarlasını sularsan, uzaktan-uzağa ona hizmetler eder, tapılar kılarsan, neden razı olursa onu yapmaya çalışırsan çarşafını çekmesen de yüzünü gösterir sana. Tanrı ehlini aramak gerek. «Kullarımın arasına katıl da cennetime gir» buyurdu çünkü. Ulu Tanrı herkese söz söylemez. Dünya padişahları da çulhayla konuşmazlar. Herkes padişaha onun vasıtasiyle yol bulsun diye bir vezir, bir naip dikmişlerdir. Ulu Tanrı da kim Tanrı'yı dilerse ona başvursun, ona kul olsun diye bir kulunu seçmiştir. Bütün peygamberler bunun için gelmiştir; Tanrı'ya onlardan başka yol yok.

65. BÖLÜM

Sıraceddin dedi ki:


Bir şey söyledim, içime dert oldu.

(Mevlana) buyurdu ki:

O memurdur, o sözü söylemene engel oluyor. O memur gözünle göremezsin amma onun sürüşünü, onun verdiği derdi görür de bilirsin ki bir memur var. Su altında yüzersin; sana güller, fesleyenler dokunur. Başka bir yana gidersin, tikenler batar sana. Anlarsın ki bu yan, tikenliktir, kötüdür, adama eziyet verir; o yansa güllük-gülüstanlıktır, esenliktir; ikisini de görmezsin amma anlarsın. Bu anlayışa vicdani anlayış derler; görünenden de açıktır bu. Mesela açlık, susuzluk, öfke, sevinç... Hepsi de gözle görülmez amma görünürden de açıktır bunlar. Çünkü gözünü açsan görülen bir şey yoktur ortada; yoktur amma açlığı kendinden hiçbir düzenle gideremezsin. Yemeklerdeki sıcaklık, soğukluk, tatlılık, acılık da böyledir; gözle görülmez; görülmez amma görülenden daha da açıktır. Hasılı bu görüşle ne işin var senin, şu bedenle ilgin nedir ki? Sen, bunsuz varsın, boyuna da bedensiz-sin zaten. Geceyse bedene aldırış bile etmezsin; gündüzse işlere koyulur-gidersin; hiç de bedenle değilsin; peki, ne diye tir-tir, titrersin şu bedenin üstüne; bir an bile onunla değilsin ki; hep başka yerlerdesin; sen nerdesin, beden nerde? «Sen bir ovadasın; ben bir ovadayım.» Beden, pek yaman bir şaşırtmacadır. İnsan sanır ki o öldü mü kendi de öldü-gitti. Hey gidi hey; ne ilgin var bedenle senin? Büyük, pek büyük bir göz bağı bu. Firavun'un büyücüleri, bir zerrecik bu gerçeği anladılar, bedenlerini feda ediverdiler; gördüler ki bu bedensiz var olmuşlar; bedenin onlarla bir ilişiği yok. İbrahim, İsmail, peygamberler, erenler de böyle; bedeni, oluşunu, olmayışını anladılar da boşverdiler bedene.

Haccac esrar içmişti de dalgaya düşmüştü; başını almış, kapının yanına koymuş sanıyordu kendini. Kapıyı oynatmayın, başım yere düşmesin diye de bağırıyordu. Başı bedeninden ayrı, kapıyla duruyor sanıyordu. Bizim hallerimiz de böyle, halkın halleri de. Sanıyorlar ki bedenle ilgileri var, onunla yaşamaktadırlar.

67. BOLÜM

Esenlik ona, İsa'ya soruldu; dünyada da, ahrette de en büyük, en güç şey nedir?

66. BÖLÜM

«adem'i kendi sureti gibi yarattı.» İnsanları hepsi de mazhar aramada. Çok kadın vardır ki örtülüdür amma yüzlerini açarlar da ne kadar istenecekler, bunu denerler; kesiyor mu diye usturayı denediğin gibi hani.

aşık, sevgilisine, uyumadım, yemedim, böyle oldum, şöyle oldum sensiz der; anlamı şudur:

Sen mazhar istiyorsun, kendini gösterecek bir can arıyorsun; kendini satacağın, güzelliğini göstereceğin mazhar benim demektir bu. Bilginler, hüner sahipleri de hep mazhar aramadadır. «Bir gizli defineydim, bilinmeyi sevdim, diledim.» «adem'i kendi sureti gibi yarattı» ; yani buyruklarının sureti gibi. O, bütün halkta görünür; çünkü herşey, Tanrı gölgesidir; gölgeyse gölgenin ıssına benzer. İnsan, beş parmağını açsa gölgede açar; eğilse gölgede eğilir; doğrulsa, düm-düz dursa gölgede doğrulur, düz durur. Demek ki halk, bir isteneni, bir sevileni arıyor; herkes, onu sevsin, ona ram olsun; düşmanlarına düşman, dostlarına dost kesilsin diyor. Bütün bunlar; Tanrı'nın buyruklarıdır; Tanrı'nın sıfatlarıdır, hepsi de gölgeyle görünmede; ancak şu var ki gölgemizin bizden haberi yok; fakat bir onu biliyoruz. Biliyoruz amma Tanrı bilgisine göre bilmemiz de bilgisizliğin ta kendisi. İnsanda bulunan şeylerin hepsi de gölgede görünmez; bazı şeyler görünür ancak. Demek ki Tanrı'nın bütün sıfatları, şu bizim gölgemizde, gölgeden ibaret olan varlığımızda görünmüyor, bazısı görünüyor. «Bilginin pek azı verilmiştir size.»

Tanrı'nın gazabı dedi. Bundan neyle kurtulunur dediler. Dedi ki; Öfkeni yenmekle, kinini yenmekle.

Yolu da bu:

Nefis şikayet etmek istedi mi, tersini yapmalı, şükretmeli, şükürde o kadar ileri gitmeli ki içinde, uğradığı şeye, düştüğü derde bir sevgi peydahlansın. Çünkü yalancıktan şükretmek, Tanrı'dan sevgi dilemektir. Tanrı sırrını kutlasın Ulu Mevlana, yaratıktan şikayet, yaradandan şikayettir buyurdu.

Gene buyurdu ki:

Sana güdülen düşmanlık, beslenen kin, nefret, ateş gibi gizlidir. Bir kıvılcım gördün mü, söndür onu da geldiği yere gitsin; yok olup bitsin. Fakat gazyağına benzeyen bir cevapla ona yardım edersen geçecek bir deliğe yol bulur; yokluktan tekrar-tekrar gelir, bu kez onu yokluğa göndermek güçleşir. «En güzel neyse onunla def'et onu» da iki yüzden düşmanı kahret-gitsin.

Biri şu:

Düşman, düşman olanın eti, derisi değildir, ondaki aşağılık düşüncedir. Çok çok teşekkür etmekle o kötülük, senden defolup gittiği gibi kesin olarak ondan da defolur-gider; bir de «insan, ihsanın kuludur» ; huyu budur insanın, ikincisi de şu; Hani çocuklar, birisine bir ad takarlar ya; bu adam, çocuklara sövdükçe çocuklar, sözümüz dokundu diye bu işte daha da ileri giderler. Yok, halinde bir değişiklik görmezler, özlerinin faydasız olduğunu görürlerse bu işe meyilleri kalmaz.

Bir ikincisi de şu:

Bu bağışlama huyu, sende, peydahlandı mı, anlaşılır ki onun yaptığı, dediği yalandır, zarar vericidir; sen nasılsan seni öyle görmemiştir o; artık belli olur ki kötü kişi odur, sen değilsin. Düşmanı da, yalancılığının açığa çıkmasından fazla utandıracak hiçbir şey yoktur. Demek ki ona teşekkür etmekle, onu övmekle adeta zehirlemedesin onu. Çünkü o, sende kusuru, noksanı açıklıyor; sense kendi olgunluğunu açıkladın; Tanrı sevgilisi olduğunu bildirdin. «Öfkesini yenenleri, insanları bağışlıyanları, ihsanda bulunanları Allah sever.» Tanrı sevgilisi de noksanlı-kusurlu olamaz. Öylesine öv onu ki dostları, olsa-olsa iki yüzlü o; bize bir çeşit sözler söylüyor, oysa ki bununla can-ciğer desinler.

Devlet ıssı bile olsalar yumuşaklıkla yol bıyıklarını;
Yiğit bile olsalar hilimle kır boyunlarını.
Tanrı bunda başarı versin bize.

68. BÖLÜM

Kulla Tanrı arasında perde, ancak şu iki şeydir; öbür perdelerin hepsi de bu ikisinden meydana gelir: Sağlık, mal. Bedeni sağ-esen olan kişi. Tanrı nerde der, görmüyorum ki. Fakat bir ağrıya, bir sızıya uğradı, sayrılandı mı, ya Allah, ya Allah demeye koyulur; Tanrı'yla sırdaş olur, söyleşir. Gördün ya, demek ki sağlık, perdedir ona; Tanrı, o derdin altında gizliymiş. İnsanın malı-mülkü oldukça dileklerinin sebeplerini hazırlar; gece-gündüz onunla oyalanır. Yoksullaşmaya başladı mı, nefis de arıklaşır; Tanrı çevresinde çizginmiye koyulur.

Seni bana esriklik, eli boş oluş lütfetti;
Senin esrikliğine, senin eli boş bir hale getirişine.
kulum-köleyim ben.

Ulu Tanrı Firavuna dört yüz yıl ömür verdi; saltanat, padişahlık ihsan etti; dilediğini verdi ona... Bütün bunlar perdeydi; onu, bunlarla tapısından uzak tutuyordu. Bir gün bile, Tanrı'yı belki anar diye ona, bir muradına erişmezlik, bir başağrısı vermedi. Dileğinle oyalan, bizi anma, gecen hoş olsun dedi.
Süleyman saltanata doydu da,
Eyyub belaya doymadı-gitti.

69. BÖLÜM -

İnsanın nefsinde bir şer vardır ki hayvanlarda, canavarlarda bile yoktur derler ya; bu söz, insan onlardan beterdir demek değildir.

Şu yüzden söylenmiştir bu söz:

İnsanda gizli bir öz var ya; ona karşılık bu kötü huy, nefsin şu kötülüğü, şu fenalıklar, o öze perde olmuştur; inci-mücevher, ne kadar değerli, ne kadar büyük, ne kadar yüce olursa perdesi de o kadar büyük olur. Demek ki kötülük, kötü huylar, o öze, o inciye bir perde oluyor. Bu perde de çok çalışmayla kalkıyor ancak. Çalışmalar çeşit-çeşittir. Çalışmaların en ulusu, Tanrı'ya yüz tutmuş, bu alemden yüz çevirmiş dostlara karışmaktır. Temiz dostlarla düşüp kalkmaktan daha çetin hiçbir savaşma yoktur. Çünkü onları görmek, nefsi, bedeni eritip yok etmektir. Hani derler ya; yılan, kırk yıl insan görmese ejderha olur; bu söz, kendindeki kötülüğü, kendindeki uğursuzluğu yakıp eritecek bir kimseyi görmez demektir. Nereye büyük kilit takarlarsa orda değerli, ağır bir şey var demektir. İşte şimdilik nerde büyük bir perde varsa orda daha iyi bir inci var demektir. Definenin üstünde kötü yılan var amma yılanın çirkinliğine bakma, definedeki değerli şeyleri gör.

70. BÖLÜM

Olgunluğun gerekli kıldığı şey, başkalarının insana meyletmesidir. İnsan, boyuna olgunlaşmaya çalışmalı, noksanlaşmaya değil. Tanrı'nın olgunluğu, bütün varlıkların olgunluğudur; Tanrı hakkında noksanı caiz görmek, olgunluğu gidermek, dünyada olup-biten şeyleri, hatta kainatı yok saymaktır. Tanrı'nın yokluğunu caiz bilmek, alemi yok bilmektir. Sen Tanrı'yı düşünüyorsun, onun neliğini-niteliğini, sınırını bilmek, ölçmek istiyorsun da tadın-tuzun kalmıyor. Demek ki sen, Tanrı'nın neliğini, niteliğini düşünüyorsun. Tanrı'nın işlerine dalıyorsun; Tanrı'yı düşünüyorsun. Bilmiyorsun ki bu yolda bir tat-tuz elde edilmez; o düşünce, o hayal, asla Tanrı olamaz. Yani sen, bize aşık ol, bizi iste; hayallenmeyi, düşünceye dalmayı, sınırını, neliğini, niteliğini, şöyle yahut böyle olduğunu düşünmeyi bırak da olgunluk elde et.

Tanrı, doğruyu daha iyi bilir; dönüp varılacak yer, Tanrı tapısıdır.
Hamd, bir Tanrı'ya;
rahmet, kendisinden sonra peygamber gelmiyene.

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

MesajGönderilme zamanı: 03 Oca 2011, 21:04
gönderen TurkmenCopur
71. BÖLÜM

Mısra:


Sevgilim dedi ki: Filan neyle diri?

Kuşlarla kuşların kanatlarının, akıllı kişilerin himmetleriyle, gayretleriyle farkı şudur: Kuşlar, yönlerden bir yöne kanatlarıyla uçup giderler. Akıllılarsa himmet kanatlarıyla diledikleri yana varırlar. Her atın bir tavlası, her hayvanın bir ahırı, her kuşun bir yuvası var.

72. BÖLÜM

İnsan ağaçtan, yahut sırçadan yapılmış bir kaba benzer. Dışını yıkamak gerek amma içini yıkamak, daha da gerekli bir şey. Dışını yıkamak farz amma içini yıkamak, daha da farz. Çünkü Tanrı şarabı, ancak temiz kaba dökülür. Şimdi kabı yıkamayı buyurdu ya, içinin yıkanması gerek; çünkü dışındaki değil, içindeki içilir. Kim nefsi öldü de kötü huylardan arındıysa Tanrı'ya ulaşır derler; haşa; Tanrı'ya değil, Tanrı yoluna ulaşır. Tanrı'ya değil, Tanrı yoluna ulaştığı anlaşıldı ya; böyle olmazsa zaten o; noksan sıfatlardan arı olan Tanrı'nın yolundan azmış olur. «Kendinizi, öz ellerinizle tehlikeye atmayın» denmiş. İnsanlar, buradaki tehlikeyi, uyduğun mürşitten başkalarının sözlerini dinlemek sanırlar; hatta ap-açık söz bile olsa mürşidinin sözünden başkalarının sözünü dinlemekten geçmezsen tehlikeye düşersin derler. Halbuki boş vesveseyle oyalanmak, daha da aşağılatır adamı, daha da kötüdür, daha da boş.

Bilgi, cömertlik miktarıncadır. Kim daha fazla cömertse daha çok ariftir. Söz, can kokusudur. Bir adam, doğru söz söylese bile canında eğrilik varsa sözünden eğrilik kokusu gelir. Bir adam, eğri-büğrü söylese bile canında doğruluk varsa sözünden doğruluk kokusu gelir. Sözden geçmişse sözünden, söz söylemeyiş, sözden geçiş kokusu duyulur.

73. BÖLÜM

(Birisi.) İbadetlerin faydası neden burada görülmüyor diye sordu.

(Mevlana) buyurdu ki:

Yaptığınız işlerin hepsinin de karşılığı var. Fakat sebebi var da onun için burada göstermezler, burada vermezler. Hani baba, kızına çeyiz hazırlar; hazırladığını korur-gözetir; ona vermez. Evde kızını kötü elbiselerle gezdirir; çeyiziyse gelin olacağı güne saklar; çünkü o gün, mahşer günüdür. Sonra gene oğlu kazanır, kazancını babaya verir. Baba, onu toplamaya bakar. Oğulları toplanıp babalarından isteseler bile baba, vakti gelmedi der; sabredin; verirsem yok edersiniz. Çünkü baba da kazanmıştı. Eline vermişlerdi. Aldandı, yok etti kazancını, kendini de yok etti-gitti. Çokları da bu yoldan yol azıttılar. Şimdi Ulu Tanrı, sizin faydanız için yaptıklarınızın karşılığını size vermez; aldanıp telef etmemenizi, tembelleşip işten kalmamanızı ister.

74. BOLÜM

Yüce hayırlarınız, hani güneş gizlenmez derler ya, tıpkı onun gibi dilden dile dolaşıp yayılmada; bilinip anlanmada. Biz de, böyle huylara mahzen, bir çeşit incilere maden kesilen zatı görelim dedik. Her yana erişen şu meyvelerin ağacı olan kişiyi görme isteğine düştük. Her an da bu istek çoğalıp duruyor. Meyvelerini görmeyi yeter bulmayalım; varalım, gölgesinde oturalım diyoruz. Hamdederiz Tanrı'ya ki bu istek, özleyenlerden erişti bize. Şükürler olsun, sonra gene şükürler olsun, gene de şükürler olsun. Tanrım, sen çoğalt, eksiltme.

Önü-sonu olmayan bu ulu devlete erişenlerin devletinden faydalanabilen, o devlete eş-dost kesilebilen kişi de, dil söylemeden masallar duyan kişidir; onların özlerindeki yüce anlamlar, harfsiz-sessiz olarak can kulağına erişen kişidir; başkası değil. Çünkü on sekiz bin alemin padişahının bu has kullarla oynadığı ilk oyun, el öpmeye başladıkları anda onları hemencecik dilsiz edişidir. «Kim Allahı tanırsa dili tutulur, söylemez olur.» Buna şaşılmaz da... Dünyada da adet böyledir. Nerde anlam kuvvetlenirse görünüş arıklaşır-gider. Ceviz de, fındık da kabuğunun içindeyken şakırdar, ses verir, Kabuk azıcık çatlasa, kırılıp yarısı düşse şakırtısı azalır. Tümden kırılsa hiç ses vermez. İç ne kadar inceyse kabuk, o kadar katı olur, sert olur. Çünkü için bekçisidir kabuk. Sabah yaklaşınca korku azalır; bekçiler de evlerine gitmeye koyulurlar.
Bu sözlerle böylesine kişinin hiç söz söylemediğini anlatmak istemiyoruz.

Ancak diyoruz ki:

Kendisi söz söylemez; sözü kendiliğinden değildir; fakat işkillere cevap verir(2); düğümleri çözer. Fakat çözdüğü şeylerden hiç bahsetmez. Hani baba, küçücük çocuğuna söz söyler, onunla konuşur; konuşur amma evliliğinin derdini, neş'esini, o aklı ermez çocuğa söylemez ya; çevgenden, toptan, güzel renkli kuşlardan, cevizden, kuru üzümden, dududan, kumrudan söz açar... Çocukları muştulamak, korkutmak, bu çeşit sözlerle olabilir.

On sekiz bin alem içinde, bu topluluktan daha kimsesiz kimsecikler yoktur. Mustafa'nın kimsesizliği de buydu, yetimliği de bu yetimlikti; yoksa o, Abdül-Muttalib'in ölümüyle yetim olmamıştı; Mekke'den Medine'ye göçmekle de gurbete düşmemişti; zati garipliğin alameti, bir şardaş, bir dildeş bulamamaktır. Hangi dildir ki onların diliyle dildeş olsun? Onlardan hiçbir garip yoktur ki bir garip okşayanı umsun; aksine onlar, bütün dünya gariplerine nazlanırlar; siz derler, bu alemdesiniz, bizse yüce alemden gurbete düşmüşüz. Farsça söyleseler Farsça bilenler anlamaz; Arap olsalar da arapça söyleseler başka Araplar anlamaz. Anlarlar, fakat anlayış duygusuyla şekle bürünen görünüşteki anlamı anlarlar, maksatlarıysa anlaşılmaz da anlaşılmaz. Çünkü anlamı anlamak başkadır, maksada ulaşmak başka. Hani Türk Çin padişahının tapısına bir Arap şairi geldi; söylediği şiiri okumaya izin istedi. İzin verilince okumaya koyuldu. Padişah, her beyt okundukça, o beyte uygun olarak başını sallıyordu. Vezirle divandakiler, padişah arapça biliyormuş meğerse; fakat bizden gizlemiş; bizi sınamış... Ya arapça kötü birşeyler söylediysek diye telaşa düştüler. Sonunda bir gün fırsat buldular; padişah ava gitmişti, avlar tutmuştu, pek neş'eliydi.

A seher yeli, o zincir saçlara söyle;
Söyle fırsat bulursan gönlümün hallerini.
Fakat gönül suyu gönül arar bir halde değilse...
Sakın; beni görmemiş ol, hiç tınma.

Fırsat gözlemek, sözleşme vaktini tanıyıp bilmek gerek.

Şu hadiste de var ya:

«Gönlünüze bir yumuşaklık, bir merhamet geldi mi fırsat bilin de duaya koyulun.» Varlık aleminin ulusu, yerlerin-göklerin ışığı bunu göstermiş bize. Devlet adamları içinde biri vardı, sözünü, en çok çekinmeyen oydu, padişahın ona karşı sevgisi, öbürlerine beslediği sevgiden fazlaydı. Tapıya koştu, diz çöktü de a dünyanın padişahı dedi, bir müşkülümüz var. Padişah, söyle dedi.

Dedi ki:

Dünyanın padişahı arapça biliyor mu? Padişah, hayır dedi, bilmem.

Dedi ki:

O gün, o şair, anlaşılması güç kelecilerle düzdüğü o kasideyi okumuştu hani... Divanda bulunan edipler bile gücülen anlayabiliyorlardi; sizse her beytin sonunda, ne de güzel söylemişsin der gibi başınızı sallıyordunuz. Padişah öylesine güldü ki gülüşünden sırtüstü yerlere serildi.

Gülmesi bitince dedi ki:

Siz şunu anlamadınız: Sözün anlamı başkadır, söyleyen kişinin maksadı başkta. Hani bir kul, tapımıza karşı bir suç işler. O suçu açığa vurmak istemeyiz de halk içinde onu, başka bir suç yüzünden azarlamak, terbiye etmek isteriz; ne diye böyle bir kusurda bulundun deriz. Maksadımız, dile getirdiğimiz, halkın anladığı suç değildir; maksadımız nedir, bir biz biliriz, bir de o kul. Gene bunun gibi, hani birisi bir hizmette bulunur; o hizmetin herkesin kulağına gitmesini istemiyiz. Ona lutufta bulunmak üzere gizli bir

işe memur ederiz, yollarız onu; halk arasında ap-açık, fakat bam-başka sözler söyleriz, haberler göndeririz ona... Sözümüz, sözümüzün anlamı, maksadımıza perde olur. Şimdi şiirin anlamı, bizi başka padişahlardan üstün tutmaktır, onlardan ulu olduğumuzu bildirmektir; bizi meleğe, feleğe benzetmektir. Fakat o şairin asıl maksadı bizden elbise edinmektir, ihsan elde etmektir, para-pul koparmaktır. O maksada ulaştın, dileğini kabul ettik, gönlünü hoş tut diye başımızı salladık.

Meşhur ya; Ulu Şeyh'in sema'ında çalgıcı şu beyti okudu:

Geç geldin, yanımdan da tez gittik;
Geç gelmek, tez gitmek gülün harcıdır.
Sema'da bulunanlardan üç kişi, bu beyti duyunca nara atıp yüzüstü düştü. Birisi, bu beyit, şu üç kişinin haline uygun düştü dedi.

Şeyh buyurdu ki:

Evet, öyle amma hallerinin arasında da pek büyük fark var. Buyur ey şeyh dediler. Şeyh, kendilerinin söylemeleri daha iyi dedi; gelsinler, dilleriyle söylesinler. Hikaye uzundur... Onlardan biri, yıllardır bir kadının peşindeydi. Öbürü yıllardır, Tanrı'nın kendisine bir erkek evlat lutfetmesini dilerdi. Yıllardan sonra bir çocuğu oldu, fakat bir haftadan fazla yaşamadı. Öbürü de bir haldeydi ki ne oğula aşıktı, ne kıza... O, oğlu, kızı yaratanı seviyordu.

Kur'an'ı çok tefsir ettiler amma az kişi Kur'an'daki maksadı tefsir edebildi. «Onlar ki inandılar.» Herkes, kendi imanını tefsir etti, Mustafa'nın imaniyle onun maksadı gizli. «Ve iyi işler işlediler.» Gene herkes, kendi işlediği işi tefsir etti; Peygamber'in işlediği iş nerde? «Onların ecirleri.» Gene herkes, vehminin çizip düzdüğü ecri tefsir etti; Mustafa'nın ecrindeki maksat hani? Bütün alem şiirler okur, can der, dost der, herkes aşıktır; fakat aşığın yüceliği, sevgilisinin yüceliği miktarıncadır.
Halk, sevgide çeşit-çeşittir; herkes bir şey sever;
Sevdiğinden dolayı mazur görülmeye en layık olanı
sevgilisi en üstün olanıdır.

Sivrisinekten tut da filedek herbirinin bir dileği var, herbirinin bir sevgilisi. Köpeğin kutsuzluğu, dilediği gıdanın kutsuzluğundandır; peygamberlerle erenlerin yücelikleriyle, dilediklerinin yüceliğinden meydana gelmede. Aşksız bir diri olamaz, mümkünü yok. Nitekim Sadr-ı İslam buyurmuştur. Kim ben aşık değilim, hiçbir şeyi sevmiyorum derse kalkın da burnunu kesin o herifin, kulaklarını kesin gözlerini oyun.

Bağırdı mı da deyin ki:

Sevgiliden bunu istiyoruz, onun ayrılığıyla ağlayıp bağırmak gerek. Ambardan bir avuç yeter, kitaptan bir yaprak... Geri kalanını buna kıyasla. «Şükrederseniz elbette arttırırım size.» Yani, iştahınızda kuvvet görürsem arttırırım; çünkü bu nimetin şükrü, iştahtan başka bir şey değil. O hizmet, iştahı belirtmektir, iştahı göstermektir; iştah kuvveti yokken iştahı arttırmak değildir. Nimet usanç verir; usanç da bu küfürden ileri gelir.

75. BÖLÜM:

Her sözü, yep-yeni görmek gerek diyorsun;
Oysa ki bir yoksulum ben ki hepsinden de dışarıyım.
Kimsenin eğreti sözünü benimsememişim; Gönlüm neyi söylediyse onu söylemişim.

Ululandıkça ululanası Tanrı, kayıtsız-ilgisiz söz söyler; hem de ezelden ebededek, hiç ardı-arası kesilmeden, harfsiz-sessiz söyler. Her peygambere bir sözü vardır, her erene bir sözü; bütün sözleri de birdir; yani sözlerinde aykırılık yoktur. İsterse tanığın biri Türk olsun, öbürü Tacik; iki tanığın da sözü birdir.

Tanrı'nın sözü yalnız Kur'an'daki şu harfler olsaydı bunları yazmak için denizlerin mürekkep, bütün ağaçların kalem olmasına hacet yoktu; yarım okka mürekkeple Kur'an'ın harfleri yazılır-giderdi. Sonra Kur'an'ın harflerine son vardır, Tanrı sözününse sonu yoktur.

Nitekim buyurur:

«Tanrı'nın kelecileri tükenmez.» «Kendi dileğinden konuşmaz; sözleri, kendisine vahyedilen sözlerdir.»
Tanrı'nın sözünü gene Tanrı'dan duy;
Kur'an okuyanın hüneri bir perdedir çünkü

Şu halde erenlere söz söylemeseydi «Onun dili olurum» sözünün boş olması gerekirdi. Çünkü dille Kur'an okumaksa bu, münafık da Kur'an'ın harflerini okur, ihlas ıssı da; peki, «Bir kulumu seversem» sözüne ne hacet vardı ki? «Gerçekten de Ömer'in dilinden Hak söyler» denmiş ya; maksat, Ömer'in harfleri söylemesiyse Ömer'e özellik verişe sebep ne? Çünkü bütün yabancıların da bu söyleyişte payı var; hepsi eşit. «Kalbinden hikmet kaynakları coşar» sözünden Kur'an'ın harflerini okumak kastedilmişse bunun için kırk sabah ihlas ıssı olmaya ihtiyaç yok. Şimdi birisi, garezsiz olarak şu sözleri bir düşünce bilir-anlar ki «Kur'an'ın ehli, Tanrı ehlidir, Tanrı hasıdır» sözüyle övülenler başkalarıdır. Ulu Tanrı alemden seçmiştir onları, kendi sözünü dinleyen bir toplum haline getirmiştir onları. Böyle kişi Tanrı ışığıyla görür, Tanrı diliyle söyler. «Dilediğine hikmet verir; kime de hikmet vermişse o kişiye pek çok hayır verilmiştir.» Hasılı inayet bakışı da böyle kişiyi arar işte. «Gerçekten de Allahın öylesine kulları vardır ki onlar, Tanrı kullarına baktılar mı, onlara kutluluk elbisesini giydirirler.» Çünkü onların bakışı, Tanrı bakışıdır; onların yardımı, Tanrı yardımıdır; onların kızgınlığı, Tanrı kızgınlığıdır... Onların, kızgınlıkta, razılıkta söyledikleri her söz, Tanrı sözüdür. Çünkü Tanrı sözü ne arapçadır, ne farsça... Ne ibrancadır, ne süryanca; harften de münezzehtir; sesten de. Bir kulun gönlünü arıttı mı onun gönlünün ta içinden o sözü kaynatır, coşturur. O kulun dilinden, o coşkunluğun köpürüp kaynaması yüzünden bir harftir, akar... İster süryanca olsun, ister arapça, ister farsça... Değil mi ki o coşup köpürüşten gelmede, alemlerin rabbinin sözüdür. Zamanın geçer akçası o kişidir ki Tanrı o sözü, ona söylemiştir. Bir kimse de o sözün, nakil olmadığını, rivayet olmadığını, kendisine ilham edilen söz olduğunu anlayacak bir güç-kuvet yoksa, bunu ayırdedemiyorsa, lezzetinden bunu anlamıyorsa o sözü Kur'an mehenk taşına vurması, Muhammed'e söylenmiş söz olup olmadığını böylece anlaması gerek. İleri gidenler de bilirler, geri kalanlar da... «Benden size bir hadis nakledilse onu Kur'an'a arzedin; uyarsa kabul edin, aykırıysa atın» denmiştir. Padişah birisine altın bağışlamış; tanınmış-bilinmiş altınla karşılaştır o altını. «Sanır mısın ki çoğu duyar, yahut akıl eder.» «Onlar, ancak hayvanlara benzerler; hatta daha da sapıktır onlar.»

Ulu Tanrı'nın sözüdür, buyurmuştur:

«Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Tanrı yolundan saptırırlar.»

Gene Ulu Tanrı'nın buyruğudur:

«Yeryüzünde bulanan ağaçlar kalem olsa, deniz mürekkep olsa, hatta deniz bittikten sonra yedi deniz daha bu işe harcansa gene de Tanrı'nın kelecileri bitmez; gerçekten de Allah üstündür; hüküm ve hikmet ıssıdır» Tanrı rahmet etsin, esenlik versin,»

Peygamber dedi ki:


(Allah der ki:)

Bir kulu seversem ona kulak olurum, göz olurum, dil olurum, el olurum da benimle duyar, benimle söyler, benimle tutar.» «Gerçekten Hak, Ömer'in diliyle söyler.»

Gene Peygamber'in sözüdür:

«Kim Allah için kırk sabah ihlas ıssı olursa gönlünden diline hikmet kaynakları coşar.» «İnanan kişinin anlayışından sakının; çünkü o, Allah ışığıyla bakar.»
Söz söylerken sen yok oldun mu,
Sözlerin, sınıkları onaran Tanrı'nın sözü olur.

«Kardeşiniz dünyadan geçti mı onun öylesine bir sözü olur ki... Ona yaklaşın; çünkü ona hikmet ilham edilir.» Tanrı dostları, Tanrı rahmetiyle gizlenmiştir, Tanrı ışığını giyinirler. «Kur'an'ı okumak için dilini oynatıp acele-acele okuma... Onu toplamak da bize aittir, okumak da; sonra anlatması da gene bize düşer.»

Muhammed ordaydı amma varlık bakımından nerden orda olacak?
Orda Tanrı'dan başka ne varsa hepsi de yağmaya verilmiş, yok olup gitmişti.

76. BOLÜM

Bu karaltıda Hızır'ın suyu var; fakat adam-akıllı bir susamış gerek ki bunu farketsin. Susuzluğun en üst derecesiyle farkedişin kalmayışıdır; kuyu suyu olsun, dere suyu olsun, ne gelirse içer; hele çölü aşmış bir susuz olursa Adam-akıllı susamış, Hızır suyunun kokusunu almış, hem de suyu sudan ayırdediyor; bu çeşit adam, bu karaltıya sığamaz. Yahut da bu, bir bahttır, bir kısmettir, ayırdediş işi değildir. Çünkü ayırdedişin sınırı meydandadır, görülür-durur. Fakat o baht, o devlet, bir ayırdediş kabiliyeti verir ki bu, başka ayırdedişlere benzemez. İman, zati ayırdediştir, ayırdedişten başka bir şey değil.

Bir gün bu söz, dinleyene düşmanlık etmeye kalkışır da Ben seni abıhayata çağırdım der, sense kendini sağır ettin.
Bu bengisu, ben bengisuyum diye bar-bar bağırmada, dünyayı sesiyle doldurmadadır da şu acı suyu yeter bulan yorgunlar, şu kara suya kanan yaralılar duymazlar bile... Duysalar da bahse girişirler, olaylara kapılırlar, o söze kulak asmazlar; o kadar çok yaygara ederler ki ses duyulmaz olur-gider. Baht işidir bu; o kadar aradığı, o kadar sevdiği halde İskender'e bile vermediler; karşı koyanlara, cedelleşenlere nasıl verirler. Herşeyi aramadıkça bulamazsın; ancak bu dostu bulmadıkça arayamazsın; yani aramak, bulmak demektir; aramak, bengisuyu içmek, bulup içtikten sonra da ebedi olarak kanmamaktır. «Yaratış da bilin ki onurdur, emir de onun.»

Emir oğlu olanlar, halkın ahvalinden boyuna incinir-dururlar. «Belanın çetini peygamberlere gelir-çatar.» Demek ki kim peygamberlerin yoluna girer, onlara uyarsa o çetinlikten onun da bir payı vardır. Zahmet görünür, eziyet görünür amma ne kutlu zahmettir o, ne kutlu eziyet. Buyruğu yerine getirmeye dikilmiş olanlar başkadır, yaratıklar başka, «Ben insanım» buyurdu amma din ehlinin toprak ehlinden ayrılması için sınama yoluyla buyurdu bu sözü. Emir oğullarıyla, yani ezel oğullarıyla amel oğulları olan halk arasında pek büyük bir fark var.

On sekiz bin alem, iki bölükten artık değil. Yarısı salt cansız, yarısı uyanık. Uyanıklık Peygamber'e uyanın, yahut Peygamber'in halidir. «Benden olup da bana benzemeyen benden değildir.» Yani uyanık olan uyanıktır, geri kalanı cansız yaratıktır; buyruktan haberi bile yoktur onların; buyruğu anlamamışlardır. Bunca filozofi bilgisiyle, bunca ince, derin bilgilerle gene de bizim cinsimizdensin; hatta bilgide, akılda bizden de eksiksin; sen gençsin, biz ihtiyarız diye buyruk ıssından mucize istediler... Mucizeyle de buyruğu anlamadılar, uyanmadılar-gitti. On iki bilginin bütün terimleri, bütün bu bilgilerle ilgili sözler, bütün bilgilerle beraber salt cansızların harcıdır; çünkü yaratık çevresinden dışarda değil onlar. «Yaratış da bilin ki onundur.» Yaratık da Tanrı'nındır amma buyruğa karşı cansızdır. «Hüküm, hikmet ıssının katından verilen bilgi» , buyruktur, o bilgi de peygamberlerin, Tanrı'nın bilgisidir; yani uyandırıcı bilgidir o. Şu halde görüyoruz ya, bilgi, uyanıklık bilgisidir, uyanıklık vermeyen herşey, salt cansızdır. Demek ki kim daha uyanıksa odur daha yakın olan.

Bu yaratış aleminin, bu yaratıkların bilgilerinin, ibadetlerinin sınırı, yönü, çevresi vardır; böyle olan da cisimdir, cisimse cansızdır. Fakat uyanıklığın sonu yoktur. Boyuna gittikçe gitsen dün bulduğun, bugünküne benzemez. Bu yüzden «De ki: Ruh rabbimin buyruğundan» buyurur.

Toplum dedi ki:

Ruh nedir, Peygamber de bilmiyor; işaretle bir sözdür, söyledi. Oysa ki o ne buyurduysa öyleydi; yani ruh buyruktur, geri kalanlar cansızdır, cansız da bunu anlamaz zati. Evet, onların da bir anlayışı vardır amma kendi cansızlıklarına göre bir anlayıştır o. Karanın, denizin yüklenemediği var ya hani; biz yaratığız, cansısız, buyruk altına girmeye gücümüz yok dediler.

Ademoğulcağızıysa o anlamdan doğmuştu; elini göğsüne vurdu da dedi ki:


Ben çekerim, onun yükü camındır benim;
Söyle, bir kimse kendi canını nasıl olur da çekmez?
Şu on sekiz bin alemden ne görüyorsak, ne duyuyorsak vuralım gitsin; bakalım, ne yana düşer? Ruhül Kudüs'le ilgili bile olsa bu uyanıklık olmadıkça biz onu cansız sayarız; hatta bu uyanıklığın ta kendisidir, canıdır, Haktır, başka birşeydir diye şaka etseler de bu, böyledir. İsterse salt zehir olsun, bizi helak olmaktan, yok olmaktan kurtaran herşey, panzehirdir; ölümden kurtaran tatlı şerbet. Bizim görünüşle işimiz yok. Şu on sekizi karmışlar, birbirine katmışlar ya; ruhların ruhu bile olsa bizi helak ederse, bize zarar verirse zehirin ta kendisidir. Zati ayırdediş de bunun içindir ya... Çünkü zehirle panzehiri bir-birine katmışlardır. Yaratışla buyruk, bir macun halindedir.

Canla beden ayrılmış değildir. Bir özelliği olanla görünüş de bir-birinden ayrı değil. Sözün anlamı, sözün söylenişinden, yazılışından ayrı olamaz. En yakın olan, en uzak olanın ta kendisidir. Burada pek ince işler var; pek dikkat etmek gerek. Halkın görünüşten de anladığı yaratış-yaratılış alemiyle ilgilidir, anlamdan da anladığı böyledir, cansızı anlar ancak. Bu noksan anlayışlardan kurtulan, buyruk alemindendir, uyanıklık aleminden. Şimdi vara vara kendi anlayışını gittikçe fazlalaşıyor görürsen bil ki yürüyüşün, cansızlara doğrudur. Görmez misin? Kimin tahsili daha fazlaysa daha fazla donmuş, buz kesmiştir o; varlıkla-benlikle doludur; İblisin sıfatı olan «Ben ondan hayırlıyım» demek, daha fazladır onda. İnsan, o duygularını yakıp eritti mi hayrete dalar, sarhoş olur, özleyişlere düşer; o huylardan vazgeçeni böyle görürsün ya; bu, uyanıklığın artıklığındandır. Çünkü o yük ne kadar ağır olursa güç-kuvvet, o kadar arıklaşır; isterse fil olsun, ağır yükün altında yoksullaşır-gider. Nerde olmayacak şeyler azsa, yoksulluk, düşkünlük, şaşkınlık fazlaysa bil ki orda mamurluk fazladır.

A beden, sırtında kim var, haberin var mı?
Ayağını gökyüzünün üstüne bas; yükün peridir senin.
Öylesine bir kişiyi yüklenmişsin ki bütün ömrünce
Güneş bile yüzüne bakamaz senin.

«Nefsini bilen, rabbini bilir» demişler; nefis sözüyle buyruğu, uyanıklığı kastetmişlerdir; helak olacak cansız şeyi değil. «Herşey helak olur.» Sonradan meydana gelen helak olacak şeyi bilmenin önüne ön bulunmayanı bilmekle ne ilgisi var? «Ancak onun zatı helak olmaz.» Yani a göz, sende güneşten bir ışık var; o ışığı tanırsan güneşi de tanıdın-gitti; yaratılmış olan, cansız bulunan gözdeki yağı, yahut karalığı, beyazlığı tanırsan güneşi tanımış olmazsın. A parça-buçuk ışık, sen tüm ışıktaydın; bir yağ parçasını; «İnin» buyruğuyla senin ayağına bağladılar, parça-buçuk oldun, yaratık kesildin, «Ben bir insanım» sözü, sözün oldu. Şu bağla bağlıyken kendini görür, tanırsan bilirsin ki sen, parça-buçuk değilsin; tümdün ya, gene o tümsün sen; bir iş için şu cansızlar arasındasın. Tanrı daha iyi bilir.

Konya Müzesi'nin müze kısmında 79 No.da kayıtlı olan ve «Önsöz»ümüzde tavsifi yapılan mecmuada «Mecalis-i Seb'a»dan sonra Mevlana'nın bazı kısa-uzun sohbetleri var (107 b-110 a). 108 a daki ilk bölümün kenarında, metnin yazısiyle «Nukıla min hattıhiş şerifi kaddasallahu sırruhul-latif va kütiba min hahuna ila hamseti safahatın», yani, «Tanrı latif sırrını kutlasın, yüce yazısından nakledildi ve buradan itibaren beş sahife yazıldı» kaydı var. Bu bölümleri de «Fihi ma-fih»e almayı uygun bulduk.

§ İçinde yardım ışığı bulunan kişi, ne diye kötü sözden gamlansın? Yardım ışığını görmüyorsa ne diye güzel söze sevinsin? Hani padişahın ayarı tam, doğru-düzen altınına bir bölük halk, bakırdır bu, kalptır, özsüzdür, ateşi görünce kararır-gider der. O altın onların sözlerini duyar, bir de kendine bakar, güleceği gelir. Fakat kara pulsa, yahut kalp dirhemse bir bölük halk, bu, ayarı tam saf altındır desin; o der ki; Bu anadek kendi halime ağlıyordum, şimdiyse size ağlamaya koyuldum. Kalp akçenin ağlayışı da faydasız değildir; gün gelir, o gözyaşı bir iksire ulaştırır onu.
Bazı adamlar, söz söylemeyi huy edinmiştir; başkalarının soluğuyla tuzağa düşer onlar.

Derler ki:

Siz ak doğanlarsınız; gölgesi kutlu devlet kuşlarısınız. Kendilerine hiç bakmazlar; ne biçim kuşuz biz; av mıyız, avcı mıyız, leş mi yemedeyiz, neyiz biz demezler. Üflendiler mi yelle dolu tuluma dönerler; demezler ki tutalım, bu tulum zümrüdüanka olsun, kanadı nerde, güzelliği hani, uçuşu, yücelişi hangi durağa? Amma bu düşünce de yapılmış-düzülmüş konaktan başgösterir; yelle dolu tulumun işi değildir bu. Olacak bu ya, birisi tulumun içinde kalsa dışarıdaki sesleri duyunca anlar ki tulum, onun hapishanesidir, ayağına bağ kesilmiştir, kafes olmuştur ona. Ne mutlu kılavuzu yardım olan, tez giden, uz gören göze uyup ardından yol alan kişiye.

Tanrı'yı akılla-fikirle bulmaya uğraşma; aklı-fikri Tanrı'ya ulaştırmaya savaş. Duyguların, anlayışların, duyuşların, akılla sezişlerin Tanrı'ya ulaştırılması, hoş birşeydir: Tanrı onlara esenlik versin, peygamberlerin yolu da budur... Onları herşeye sürüp götüren de Tanrı'dır, onlara kılavuz olan da Tanrı. Delil de nedir, burhan da nedir ki Tanrı'yı belirtsin, göstersin? Güneşin her zerresinden yüz binlerce delil, yüz binlerce burhan başgöstermede. Sen Tanrı'yla ol, delilin, burhanın eksik olmaz. Güneş doğdu mu her vuruşu, her ışığı, güneşin dileğine uyar; artık delilin, burhanın yeri mi? Köre, delille güneşi göstermeyi kursan ne kadar uğraşırsan uğraş; işte hem bunu başaramazsın sen, hem de zamancağızın yiter-gider. Güneşe delil, gene güneştir.

Can, bakışta-görüşte yok oldu da şunu dedi:

Tanrı'nın yüzüne, Tanrı'dan başkası bakamadı-gitti.
Allah daha iyi bilir.

§ Hazreti Mevlana, Tanrı aziz sırrını kutlasın. Pervane'nin evinde sohbet buyurmadaydı. Pervane, ey Mevlana dedi, temel, buyruğa uymaktır.

Mevlana buyurdu ki:

Bu sözler, kendi yazısından nakledildiğine göre bu başlık, sonradan biri tarafından eklenmiştir.:
Evet amma halkın anladığı şekilde buyruğa uymak değil. Buyruğa uymanın anlamı şudur: Vergili, adalet ıssı, yumuşak huylu, kerem sahibi, çeşit-çeşit güzel huyları benimsemiş, hazneler biriktirmiş, birçok ordular toplamış, birçok memleketleri bayındırmış bir padişah ölür, yerine mirasçısı olan veliahdı geçer. «Bilginler, peygamberlerin mirasçılarıdır.» denmiştir ya hani. Bu da tıpkı öncekinin huyunu güder; onun gibi ihsanda bulunur. Onun huylarını edinir, ona uymaya çalışır. İşte uymak, buna derler. Yoksa her yoksul, her külhanbeyi kalksın da buyruğa uyuyorum diye davaya girişsin; buna buyruğa uymak denmez. Buyruğa uymak başkadır, gerçek bilip biatleşmek başka. Allah daha iyi bilir.

Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Peygamber dedi ki:

«Bir an adalette bulunmak, altmış yıl ibadetten hayırlıdır(Üstüne, aynı yazıyla "bir yıl" yazılmış. ).»

Bu, o hikmet yeşilliğinin bülbülünden, o dileyiş sedefinin incisinden, o kudret bahçesinin yeni yetişmiş fidanından, o san'at ustasının şaşılacak san'atından, o, yoktur Tanrı'dan başka tapacak sözünün şahnesinden, o yücelerdeki toplumun kervanbaşısından, o yaklaştı-yakınlaştı odasında oturandan, o daha da yakınlaştı bucağının konuğundan, o noksan sıfatlardan arı biliriz. Tanrı'yı ki kulunu geceleyin götürdü durağında yurt tutandan, o vahyetti kuluna ne vahyettiyse haznesinin haznedarından, o ahret hocasından, o dünyanın en ulusundan, en iyisinden, o kadri yüceltilmiş, o seçilmiş Muhammed Mustafa'dan gelmiş dos-doğru bir haberdir... Övüşlerin en olgunu, en yücesi ona.

Şöyle buyuruyor yani:

Ey peygamberlik mirasına konanlar, şu muştulukla dop-dolu buyruğu taç-taht sahiplerine ulaştırın; bu lutuf adını-sanını padişahların yedinci kat gökte bulunan sayvanlarına kazıyın; bu inciyi padişahların kapısına götürün; şu latif sözü adalet sahiplerine okuyun; bu şaşılacak sırrı onlara duyurun; bu eşsiz nükteyi onlara anlatın.

Deyin ki:

A taca-tahta, a devlet, baht memleketlerine sahip olanlar, esirgeme ağacını gönüllerinize dikin; adalet suyuyla sulayın, yeşertin o ağacı; zulüm sarmaşığını uzaklaştırın ondan... Böyle yapın da saltanatınız doğru-düzen yürüsün. Çünkü adalet, pek yüce birşeydir, pek değerli bir incidir. Adalet nedir? Saltanatın gözcüsü; memleketin düzgünlüğü, devletin koruyucusu, ülkenin bekçisi, baht gelininin bezeyicisi, tahtın süsü-püsü, kutluluk kimyası, ululuk sermayesi, devletin güzelliği, eminliğin fetih buyruğu. İşte buracıkta, yanıbaşında adalet denen zat...

Ulular ulusu onun hakkında şöyle buyuruyor:

Bir an adaletle eş-dost olursan bu, ibadet meydanında bir yol ayakta durmadan daha iyidir. Bir an adaletle solukdaş olursan bir yıl ibadete el atmandan hayırlıdır. Çünkü ibadet kuşunu herkes tutar amma adalet doğanını padişahlardan başkaları tutamaz. İbadet ceylanını her zahit tutar amma adalet arslanını buyruk ıssı olanlardan başkaları avlayamaz. Adalet arslanı, öyle her padişaha, her buyruk ıssına da ramolmaz. Adalet arslanını bilgiden başka bir lokmayla avlamaya, yumuşaklık kemendinden başka bir kementle bağlamaya, ihsan tuzağından başka bir tuzakla elde etmeye imkan yoktur.

Hamdolsun Ulu Tanrı'ya ki dünya mülkünün memleketlerine hüküm süren padişahlar, adaleti istemedeler. Adalet de ademoğulları padişahı, alemin tek buyruk sahibi, devlet ve dinin filanını istemede. Tanrı şanını yüce etsin ki bu yüzyılda hem bilgi lokmasıdır o, hem yumuşaklık kemendi, hem de lutuf çayırlığı. Şanı yüce, noksan sıfatlardan arı, sınıkları onaran Tanrı, sanki adaleti, insafı, şu dünya padişahının boyuna göre ölçmüş-biçmiş, kesip dikmiş.

Adaletle insaf, bu devlet kapısında bulundukça verimi de şu olur:

Her gün bu bahçede yeni bir gül biter. Ulu Tanrı, dünya durdukça, yüzyıllar sürüp gittikçe bu padişaha ömür versin, devletinden faydalandırsın onu. Gerçekten de Tanrı kerem sahibidir, cömerttir.
A bilgi ıssı, adalet ıssı padişahlar padişahı,
Zulüm, adalet kılıcınla kesildi-gitti.
Fitne, senin kahrından korktu da kalktı,

O yokluk konağına doğru yüzlerce konaklık yol eşti.
Sevin ey padişah, kapını toprağı,
Gönlün durağı tapın; gözse kapına dikilmiş.
Rum, Çim, Türkistan padişahları,
Kutlu, devletli tahtının önünde durmada.
Cömertliğinden yarım katre, uçsuz-bucaksız bir deniz olmuş
Yumuşaklığından yarım zerre, Babül kesilmiş, Gök bile sana aykırı gitse noksandadır; Zerre bile sana uysa olgunluğa erer, Tahtının basamağı, gökyüzüne taçtır... A felek, taç gerekse sana, indir onu.

Tanrım, ey alemlerin rabbi, ey yardımcıların hayırlısı, kalem ve bilgi ehli olan tapısının eminlerine, devletinin beylerine tümden yardımınla, lutfunla özellikler ver; burada bulunanların topunu da güzelliğini, ululuğunu seyredenlerden kıl.

§ «Bir an düşünmek, altmış yıl ibadet etmekten hayırlıdır. Bu kısmın başında bildirdiğimiz gibi bu bölümün kenarında da, sonadek Mevlana' nın el yazısiyle bulunduğu ve oradan nakledildiği kaydedilmiştir. .» Bu düşünce, bütün ibadetlerden daha da iyi olan inançı meydana getiren düşüncedir. Kim yaşamaktan daha uzaksa odur daha fazla ölü... Kim bilgiden uzaksa odur daha fazla bilgisiz... Kim arılıktan daha uzaksa odur daha fazla bulanık. Gerçekten de söz gümüşse de sus; çünkü susmak altındır. İnsanın sözü, başkası içindir, kulağıysa kendisi için. Susmak sabırdır, sabırsa sıkıntının, darlığın anahtarı. «Susun da acınmış olun.» Susmak, bilgisizin bilgisizliğine bir örtüdür, bilgineyse süs. İnsana en güç şey, susmaktır, fakat en faydalı şey, gene susmak. Dilini koru, çünkü o bir canavardır, yer seni. İnsanlar, suyu acı, helak edici, esenlikten uzak mı, uzak bir denizdir; gemi de uzaktır onlardan.

Rivayet edilmiştir:

Allah bir kulunu sevdi mi, ona, suretinden bir suret giydirir, ruhundan bir ruh üfler... Sonunda dağ-taş, herşey o kulu sever; kurt-kuş, herşey ona karşı alçalır... Onu öyle kerametlerle özelleştirir ki Tanrı onlardan razı olsun, ariflerden, gerçeklerden, Tanrı'ya yaklaşanlardan başka kimsecikler o kerametleri bilemez, anlayamaz.

Buyurmuştur:

Gerçekten de Allah kulunu öylesine sever ki sevgisinden, dilediğini yap, çünkü ben yarlıgadım seni der. Baş taraflardaki "gerçekten de" sözünden burayadek arapçadır. .

§ Muhammed'i yıldızlardan, cevherlerden, cisimlerden, arazlardan geçirdikleri geceydi. Hepsinden geçmişti de bir yere varmıştı ki gecenin saçları orda kesilmişti; gökyüzü, orda kocakarıların iği gibi dönmez, işlemez olmuştu. Günün Rumluğu perde altına girmişti. Gördü ki topraktan yaratılmış alem, orda bir tozdan ibaret; gökler orda ayaklar altında kala-kalmış; güneş mumu, yedi kat yer, yedi kat gök, gizli alemin ağacında birkaç yaprak gibi görünmede.

Bunda kaldı da dedi ki:

«Seni övemem ben.» Nimet, kendi diliyle nasıl şükredebilir ki? Yeryüzünü, cömertliğinde bolluğu anlayasınız diye sizin için yarattı o. Birisi Basra'dan hurma alır, orda satar, kar eder; bu, o tacirin uyanıklığına delildir. Fakat Rum ülkesine getirir de kar ederse uyanıklığına delil olamaz; çünkü burada kar edişi, yolun uzak oluşundandır. Bundan önceki bölümde, bu beş sahifedeki sözlerin hepsinin de Mevlana'nın el yazısiyle yazılmış bulunduğunu, oradan nakledildiğini yazmakla yetinmemiş, bu faslın kenarına da «Vamin hattıhi», yani «Gene onun yazısından» kaydını yazmıştır)

«Ey» sözünden sonra şöyle bir harf var:

o, Birisine hitab olduğu meydanda.) kulluk şartlarına uyamıyorum, elimden gelmiyor; bu acizi kendi haline bırak; ne haldeyse o haldeki hizmetime bırak-gitsin beni. Kur'an'da münafıkların namazlariyle ilgili hikayeler çok geçer. Buna dikkat et de anla ki nefsi temizlemek daha doğru. Korktuğuna uğrayınca Tanrı'yı anıştan, ona yalvarıştan başka ne çaren var? Dilediğini bulamaz, ondan tat alamazsın gene onu anıştan, ona yalvarıştan başka ne çaren var?
Elimizi şarap kadehine, sevgiliye atmışız;
Zati işin sonu bu olacak.
Şu şekilleri yapandan, şu resimleri düzenden utanda onları, yapanın, resmedenin lutfuyla seyre dal.

Re: FiHİ Ma-FiH eserinde Mevlana hakkında bilgiler

MesajGönderilme zamanı: 03 Oca 2011, 21:04
gönderen TurkmenCopur
- Baktım, gördüm ki herşeyin en iyisi gönül. Onu sizin anışınıza vakfettim. Sağlığı korumak, sağlık istemekten kolaydır. Şehvet balını haram zehirlerden iyiden-iyiye koru, gözet ki onda azizlerle buluşma zevki vardır, cana şifadır o.

- Şu çer-çöpe benzeyen dünya ehli de oynar-durur; bunu da sema' sanır. Oysa ki sema' buluşma cennetinden gönüle vuran bir ışıktır. Kör ona derler ki çeşitli sanılara kapılır, onlardan kurtulması da mümkün değildir; gözlü de ona derler ki iyiden-iyiye inançla bu şüphelerden kurtuluş yolunu bulur.

- Bir fare köyden nasıl kaçarsa şeyh de dünyadan öyle kaçar. Şeyh nedir? Varlık. Mürit nedir? Yokluk. Mürit, yok olmadıkça mürit olamaz.

- «Tanrı Önce bir inci yaratmıştır ki uzunluğu on bin, genişliği bin yıllık yoldur. Heybetle ona bakmıştır da o inci eriyivermiştir.»

- «Sadaka belayı giderir.» Nasıl ki okları, kalkanları yarattı. Büyük oka büyük kalkan.

- «Fayda vermeyen bilgiden, senden korkmayan gönülden sana sığınırım.» Hani gönülde korku yoksa sanki yaşayış da yoktur orda. Bütün yaşayış, bütün tat, o korkudadır.

- Mümkünü yoktur ki insan aşık olmasın. Her an bir başka aşka düşer insan. Uyku aşkı, esenlik aşkı, çeng çalma aşkı, güzel yüz aşkı.,.Bu hallerden hangisi üstün olursa aşk olur-gidir.

- O köle, bütün dünyayı arar-aktarır; efendisinin yanından uzaklaşmak, kendisine bir iş buyurmamasmı sağlamak, ayağını uzatıp yan gelmek için bir yer bulmak ister. Öbürünü de şu bucağa, bu bucağa gönderirler, öylece hizmet eder-durur.

- Dervişler vecde düşerler de Tanrı'yı özleyişleri artsın, ahrete inanış sevgileri çoğalsın, gönüllerinden dünya sevgisi dağılsın, dünyaya gönülleri yabancı olsun diye sema' ederler. Kerametleri aleme yayılmış, güneşten de daha tanınmış olan, ululukları minberlerde söylenen ulu şeyhlere uyarlar... İnananlar, gözlerine çeksinler de gönül gözleri aydın olsun, gizli alemi görsünler, Tanrı'ya dalsınlar diye onların ayaklarının bastığı toprağı ararlar. Sema' törenini onlar komuştur. Peygamberlerin mirasçıları onlardır; miras bilgisi de onlarındır, anlayış-seziş bilgisi de onların. Zahiri hükümleri bilen bilginlerde okuyup belleme bilgisi vardır, anlayıp sezme bilgisi yoktur.

Nitekim Mustafa buyurmuştur:

«Bildiğini tutan, yapan kişiye Tanrı, bilmediği bilgiyi öğretir.» Belleyip öğrendiğini tutana Tanrı, anlayış-seziş bilgisini de bağışlar. Kime de bu bilgiyi bağışlarsa o,erenlerin cinsine katılır-gider. Şeyhlerin kodukları herşey, peygamberlerin kodukları şey demektir. Çünkü «Kavminin içinde şeyh, ümmetinin arasındaki peygamber gibidir.» Hatta «Benimle duyar, benimle görür» sırrına erer bu çeşit kişiler. Onların yaptığı iş «Allah attı» hükmüne girebilir.

Sema'ı bazı bilginler men'etmiştir, bazıları caiz görmüştür ya; her ikiside doğru. Nefse uyan, şehvetine kapılan kişiler, kibirle, gafletle sema'a kalkarlar, ahret hallerinden haberleri yoktur; onların sema'ı, boşuna bir iştir, oyundan ibarettir. Onlardır, yaptıklarıyla azaba uğrayanların ta kendileri, Çünkü nefis ve şehvet, dünyadandır. «Dünya yaşayışı; boştur, oyundan ibarettir.»

Şeyhlerin, muhiplerin sema'ına gelince:

Bunlar, boş şeylerden, oyunlardan ter-temizdir; hatta zahir ehlinin çalışıp çabalamasından da yücedir bunların sema'ı. Çünkü «İşler, niyetlere göredir.» İki Müslüman kardeşi kavga ettirmek, yahut bir Müslümanın ayıbını meydana çıkarmak niyetiyle doğru söylersen bu, haramdır, adamın aleyhinde bulunmanın ta kendisidir. Peygamberler, bu doğru söylemeyi zinadan da beter saymışlardır; «Birisi yokken aleyhinde bulunmak, zinadan beterdir.» Fakat iki Müslümanın arasını uzlaştırmak için yalan söylemek helaldir; hatta sevaptır da. Peygamber, bu çeşit yalan söyleyenler cennete giderler buyurmuştur. «Lokma da olgun kişiye helaldir, nükte de... Mademki olgun değilsin, yeme-içme; sus.»

Tam bir doğrulukla, gönül inançıyla, büyük bir inançla olgun bir kişiye yüz tutan topluluk da olgunluğa gider; yeni ay gibi hani, sonunda tam dolunay olur. «Kim bir topluluğa benzetirse kendini, onlardandır o.» Onlarla gerçek olarak düşün, kalkın» sözü de bunu gerçekler... Onlarla düşen-kalkan, ebedi olarak kötülüğe düşmez; arif olana bir işaret yeter.

- Tanrı, kendi sıfatlarının tadlarını, çeşitli şekillerde yarattı. Her şekle de o tada ulaşma yolunda çeşitli hareketler, sesler, nağmeler, sözler verdi; böylece de herbiri, dururken de, hareket ederken de o tadı verir; o şaşılacak hareketlerle, nağmelerle, seslerle bilinir; nitekim gökyüzünün dönüşü, yeryüzünün duruşu, şaşırıp kalışı, ağacın oynayışı, dönen, yürüyen yıldızların hareketleri, hayvanların, dileklerini elde etmeleri, sözler, şiirlerde hep böyledir. Zahmet, eziyet çekmeseydin merhametli olduğunu nerden bilecektin; melheme ihtiyacın olmayacaktı ki.Nekeslik olmasaydı Allah'ın kerim olduğunu nerden bilecektin?
Bu bir tek kişiye görünüşte de, içten de kul olman, dostlarına dost, düşmanlarına düşman kesilmen, tümden onun buyruğuna uyman, ne derse duydum, itaat ettim demen gerek. Şart bu olmasaydı yalnız Abu-Bekr'le Ömer kul olmazdı da herkes kul-köle kesilirdi. Halkı tanımaz mıydı onlar? Tanırlar, idare yollu da halkla geçinirlerdi. Böyle olmakla beraber gene de açık-gizli, ona bir kulcağız kesilmezler miydi, ayaklarının altına toprak olup döşenmezler miydi? Zati zevkleri de bundan ileri gelirdi ya (*). (*) Arapçadır.

Bütün Şam'ı, Mekke'yi boynuna alsa, kişi kul olmadıkça, kulluk toprağında yuvarlanmadıkça ölmüş canı dirilmez, tazeleşmez. Adam-akıllı bilirler, inanırlar ki burada mülk ıssı erler var, canları diriltirler, tazeleştirirler. Herkese ne rızk verilmişse o, gelir-çatar. Önceden kişinin isteyip dilediği, az bir-şeyle değişmeye başladı mı, yanılır da böylesine bir kulum ben der, kendi-kendine de ne yaptım, ne suç işledim de bana karşı değiştiler der; bilmez ki onlar, içini bilirler onun... Bilmezler ki biz padişah oğullarıyız, padişahın belinden gelmişiz; «Rahmetini dilediğine özel olarak verir, rahmetine alır onu.» denen kişinin belindeniz biz.

- Benim tapımda elli yıl, gerçek olarak savaşmak gerek ki bir an, suçsuz olarak otursun. Böyle olmadıkça her harekette, her oturuşta onların suçlarını, rezilliklerini, ayıplarını görüp durmadayız; yalnız susuyoruz, bir şey söylemiyoruz da suçsuz sanıyorlar kendilerini.

- Şüphe yok ki o bilgi de yücedir; fakat Tanrı'nın bir başka sırrı var ki o bilginin ötesindedir o... İnsan kırılıp dökülmedikçe o sırlar, kendisine yüz göstermez. İnce söze dalmak, ince düşüncelere dalmak, ince bilgiler öğrenmeye koyulmak, düşünceyi keskinleştirmek yoluyla bir pay alınamaz buradan.

- O bilinen sırdan, hem de bir kuyudan suvarılan, bir yazıda güdülen koyunlar, etlenirler, canlanırlar, gelişirler, yağlanırlar. Ayrı-ayrı yazılarda yayılan koyunlarsa arıklaşır, hastalanır, gövdeleri kanla-irinle dolar. Herkesin sözünü duyup dinleyen mürit de böyledir işte. «Onlar iyi bir iş yaptıklarını hesaplarlar.»

- Uyandırmaya, diriltmeye gücü yetmeyen kişiye uymaktansa ölmek, daha hayırlıdır.

- Peygamberlerle erenler, latif kişilerdir; bir gün bile kimsenin kendilerine hizmet etmesini, kimseye kötülük gelmesini istemezler. Halksa nasıl bir kişiye ulaşmışlar, bilmezler bile.

- Dağ-taş, su, ateş, yel bile insana secde etmededir; birkaç lüzumsuz münafık secde etmemiş, noksan mı gelir insana?

- «İnsan öfkelenince hayır dua eder gibi kendine, ehline-ayaline beddua eder, insan, pek acelecidir» ayetinin anlamı şudur:

İnsan, öfkelendiği zaman, kendisine de, ehline-ayaline de şer ister, bela ister; insanın kendisine, ehline-ayaline hayır istediği gibi hani. «İnsan pek acelecidir.» Gönlüne ne gelirse ister; yavaş davranmaz, o istediği şey hayır mıdır, şer midir, düşünmez bile. Abu-Cehil de yarabbi, Muhammed gerçekse üstümüze kara bulutlar gönder, başımıza taş yağdır diye dua ederdi ya; bunu öfkesinden isterdi.

Özeti şu ki:

Tanrı'dan, herşeyi hemencecik istememek gerek. Birçok şey vardır ki gönüle gelir; hayır görünür; oysa ki şerdir o. Hakkımızda hayırlı olanı ver bize demek gerek. Birçok kişiler mal isterler; mal da bela olur onlara. Çocuk isterler olur amma bela kesilir onlara. İşte, «Tanrım, bize dünyada da güzel şeyler ver, ahrette de» ayetinin anlamı budur. Yani Tanrım, dünyada da, ahrette de bizim için iyi olanı, hakkımızda hayırlı bulunanı ver bize; iyiliğimiz, hakkımızda hayırlı olan odur, sen bilirsin; bizse hakkımızda hayırlı olan nedir, bilmeyiz. Bilseydik yaptığımız işlerden pişmanlık duymazdık. Demek ki her gönüle gelene güvenmek, onu Tanrı'dan dilemek doğru değil. «İyi işlerden bir kısmını, inanarak işleyen kişi ne zulümden korkar, ne sevabının eksilmesinden.» Yerinde iş işleyen kişi, layık olanı yapar; kendisine yapılmasını dilediği şeyleri başkaları hakkında da diler, onlara da yapar. Zulümle onların malına kasdetmez. Onların kendinde bir hakkı varsa inkar etmez. Gönlünü doğrultur. Fırsat düşse bile onların hakkını almaz, hak kiminse ona verir, hem de tam olarak verir; bir habbesini bile almaz; bir şey çalmaz. Bunları da Tanrı için, Tanrı ona rahmet etsin diye yapar; bozuk kuruntularla değil. Zati böyle yaparsa iyilik olmaz o, alış-veriş olur. Ben iyilik edeyim de bana da iyilik etsinler; iyilikte bulunayım da adım iyilikle anılsın; doğrulukta bulunayım da bana güvensinler gibi bir kuruntuya düşmek bezirganlıktır.

Kişi, yaptığını Tanrı için yapmalı, çünkü Tanrı, onun gönlündekini bilir:

Ona kuruntuyu veren, düşünceyi bağışlıyan, düzeni ilham eden, çareyi öğreten, nasıl olur da gönlünün perdesini ardında olup biteni bilmez; onun nasıl hareket ettiğini, nereye baktığını, gönül kuşunun ne yana uçtuğunu nasıl olur da görmez, anlamaz? Akıllıya bir işaret yeter. «Ne zulümden korkar, ne sevabının eksilmesinden...» İyi işi, iyi niyetle yaptığı için o kişi, gönlünün emin olduğunu görür; gönlünde bir eminlik görür, bir esenlik görür, o işin karşılığında rahata kavuşur. Emin olmazsa işe sarılamaz, niyeti tazeleyemez. İyi işin alameti, gönlün emin oluşudur. Böylesine kişi, «Ne zulümden korkar, ne sevabının eksilmesinden.» Korku, suç belirtisidir. Birisi suçlu olsa da ben suçsuzum dese içindeki korku, davaya kalkışma, suç olmasaydı korku olmazdı diye bağırır. Çünkü «Hain korkar.» Ateşi ne kadar azaltırsan duman, o kadar azalır. Suçu, suç işleme kuruntusunu ne kadar azaltırsan korku, o kadar azalır. Doğruluğu isteyene bir terazidir bu.

- «Mademki beni azdırdın.» Yani, beni azdırdığından dolayı, bu sebeple. Buradaki «b» , «l» yerinedir denmiştir. «B» and içindir de denmiştir, yani andolsun ki beni sen azdırdın, sapıklığa sürdün, yoksulluğa düşmem için zevkimi bozarak sen saptırdın beni. «Sizinle konuşan, ne sapmıştır, ne yol yitirmiştir.» Bu da yoksunluğa düşmemiştir, yol yitirmemiştir demektir; böyle olmasaydı tekrar olurdu bu söz de.

Kim hayra ulaşırsa yaptığı işi halk över;
Sapıksa boyuna kınanır-durur. Bu bölüm arapçadır.

- İnanan kişinin duası mutlaka kabul edilir, bazı inananların duaları kabul edilmese bile bu, böyledir. Hani bir kumaşçı, bir kumaşı müşterilere gösterir, yüz dirhem ister. Birisi yüz on verir, öbürü yirmiye çıkarır, derken biri yüz elli verir, elbiseliği o alır, götürür; demek ki onun duası kabul edilmiştir öbür müşterilerin dualarıysa noksan para verdiklerinden kabul edilmemiştir.

Şu halde pahasını çoğalt da kumaş senin olsun; noksan sende, kumaşta değil. Hani şuna benzer bu:

Bir garip gelir, bir çok da altın, gümüş getirir. Her elbiseye, başka alıcılara göre o kadar çok para verir ki bütün elbiseleri ona sunarlar. A alıcı, vücut dükkanında birşeyin varsa himmeti yüce, ulular ulusu müşteriye göster de on yerine kırk elde et. «Gerçekten de Tanrı, inananların canlarını satın almıştır.» Bundan öte irkilmeden alan bir müşteri de olamaz. «Bir katre verirsin, incilerle dolu bir deniz alırsın.»
A dua eden, yüzünü ne diye göğe dikersin? Duaları kabul eden, şahdamarından da yakındır sana; sense pek uzakta aramadasın, pek uzaktan dilemedesin; bu dilekle de bulunan, bulunmaz olup gidiyor.
Yeryüzünün gönlündeki define benim; ne diye yere baş korsun?
Gökyüzünün kıblesi benim, ne diye yüzünü göğe tutarsın?
Hani geceleyin kilim altında yüzük oynarlar ya... Bu oyuna hepside girişmiştir amma yüzük birinin avucundadır. Fakat hepsi de avucunu yummuştur, hal diliyle herkes, yüzük bende der; fakat yüzük kimin elindeyse onu bilen, bulandır oyunu üten... Hele bu yüzük, Süleyman'ın yüzüğüdür de; insan, cin, mal-mülk, hepsi de o yüzüğe ramolmuşsa. Kendinize gelin de yüzük ıssını gözetin; herşey ondadır çünkü.

- «Andolsun ki sizi yarattık, sonra şekle soktuk sizi.» Seçme yoluyladır bu, varlık yoluyla değil. Hani birisi ulu olursa kendisinden sonra babası da ulu olur, derken atası da ululaşır,

- «Secde edin diye buyurduğum zaman seni secde etmeden men'eden neydi?» Yani seni secdeden ne men'etti? ayetteki «la» te'kid içindir ve sıladır. Ferra, sözde birşeyi kuvvetlendirme icab edince la ile te'kid edilir demiştir. Mesela Musa hakkında, «Gerçekten de sen daha yücesin.» denmiştir, yani sen, sebebi yaratanla bilesin demektir.

- «Bundan önce kitaptan bir şey okumamıştın.» Ne yazılmış, adet olduğu gibi düzülüp koşulmuş bir kitaptan okudun, ne bilinen birşeye dayanan kitaptan. Yabancılardan ap-ayrı, tek başına... Üstelik de o kitap, ap-açık delildir... Kendilerine bilgi verilen, fakat rivayet yollu değil, kendiliğinden verilen bilginlerin gönüllerinde o. Tanrı, Tanrısal bilginlerin gönüllerini o bilgilerin mahfazası yapmış. Deliller, onlarca görülmede; nurları onlardan doğmada. «Elbette Ulu Tanrı'yı anış.» Tanrı'yı anış, seni anıştan daha da büyük. Çünkü onu anış, bir sebebe dayanmadığı gibi bir fayda elde etmek için de değil. Onu anış dillerinizi çözer. Onu anış, anlayışınıza sığmaz. Onu anış gafleti sürüp gidermektir; böyle olmazsa, yani gaflet bulunmazsa onu anış, onunla birleşir. Oysa ki ona bir işaretin ulaşması, yaklaşması mümkün değildir; bundan büyüktür o. İşaret, bir iz, bir eser ister; iz-eserse, belirmek için bir zaman arar.

- Namaz, kötülükten, tiksinilecek şeylerden men'eder adamı. «Namaz kılmaya kalktın mı, suçluymuş gibi kalkarsın. Derken perde kalkar, yahut da kötülüğe karşılık bir cezaya uğrarsın da perdeden kurtulur-gidersin. «Allah'ı anış, elbette daha da büyüktür» ; ananda kötülüğün azabını bırakmaz; üstelik de ananda, anılan başka hiçbirşey bırakmaz.

- «Öyle kişiler onlar ki sabrederler de rablerine dayanırlar.» Sabrın evvelinde gerçekten de sabretmeyi huy edindi, sabrı kendisine durak etti mi sabır, onu şükre ulaştırır. Sabır, sağlık-esenlikle kalkmak gibi belaya uğrayıp dayanmayı durak edinmektir; yahut da genişlik, ferahlık zamanında, belayı defetmeye gücü yeterken belaya uğramaktır; yahut durup dinlenmeden ıstıraba düşmektir, çırpınmaktır; yahut da çarpınıp çırpınmadan öylece kalakalmaktır.

- Tanrı buyurmuştur:

«Bizim için savaşanlar.» Yani bizim razılığımız için çalışanlara razılık yurduna yol gösteririz. Yahut tövbe etmeye savaşanları öz temizliğine ulaştırırız. İlk zamanlarda nefsiyle savaşmayan kişi, yakınlığı umsa bile uzaklaşır-gider. Savaşanlarsa beşeri adetlerden çıkarlar.

- «Nice hayvan vardır ki kendi rızkını kendisi taşımaz.» Bir şey biriktirmez, Tanrı'ya dayanmaktan vazgeçmez; zaten Tanrı'ya dayanma, ehline bir zevktir, bir geçimdir. Tanrı, hayvanı, kendisine dayanma yüzünden rızıklandırır, siziyse arayıp tarama sebebiyle rızıklandırır. Fakat Tanrı'ya dayananların rızkı, Tanrı bilgisinde sabit olur da onlar, çalışmadan, yorulmadan rızıklanırlar; başkalarıysa uğraşırlar, yorulurlar da öyle nzık elde ederler.

- «Şehitlerin ruhları yeşil kuşların, inananların ruhları beyaz kuşların, çocukların ruhları serçe kuşlarının, kafirlerin ruhları da kara kuşların kursağındadır(*).» Bu ve bundan önceki yedi bölüm arapçadır.

- Havassa sema' helaldir, çünkü herşeyden kurtulmuş bir gönül sahibidir onlar. Tanrı için sevme, Tanrı için nefret etme duygusu da herşeyden kurtulan gönüldedir. Benim sövüşümü yüz yıllık kafir duysa imana gelir, iman eden duysa erenlerden olur-gider.

- Tanrı, a kullarım buyurmuştur, yeryüzüm geniş. Bir yerde kötü işler, suçlar mı işleniyor, Tanrı'ya itaat edenlerin bulunduğu yere göçün.

- «Herkes ölümü tadar.» Mademki yaşıyor, bu, böyle olur, «Sonrada dönüp bize varırlar.» Onlardan eğreti olan şeyler düşer, illetlerden-sebeplerden kurtulurlar, gerçeklik durağına ulaşırlar. Herkes ölümü tadar yokluk yönünden. Yaşayışı kendisinden olan herkesin ölümü, ruhunun gidişiyle olur. Fakat rabbiyle yaşayan, tabiat yaşayışından asıl yaşayışa göçer ki bu da gerçekten yaşayıştır.

- «İki denizi birbirine kavuşturdu.» İyi kişilerin gönülleri iyilikle doludur; kötü kişilerin gönülleri kötülükle, karanlıklarla, Tanrı buyruğuna aykırı şeylerle. İkisinin arasında da gönüller var; onlar halkın gönülleri. Onlarda, geleni reddedecek, çıkanı bilecek bir bilgi olmadığı gibi onlara ne söz söylenir, ne de cevab alınır onlardan. Ulu Tanrı, «Sudan insan yarattı.» demiştir ya... Buyruğa uymuş bir binektir o vücut; kim cenneti özlemişse onu oraya götürür, kim ateşten kaçarsa onu kurtarır. O bedeni riyazatla terbiye et; çünkü doğru yolu, onun üstüne binerek aşacaksın. İtaat zamanı hüzünlenmesin, sana uyduğu zaman yelip yöpürmesin; onu iyi bir binek haline getirmek için adam-akıllı terbiye et.

- Tanrı buyurmuştur:

«Gölgeyi nasıl uzattı.» Halkı perde ardına attı; gaflet perdelerini yüzlerine örttü, onları perdeledi. «Sonra güneşi delil etti ona.» Yani tanımak güneşlerini; onlardır Tanrı'ya götüren gönül kılavuzları.

- Tanrı'ya dayanmak, kazançta da olmaz, kazançtan vazgeçişte de. Dayanmak, ancak gönülde tam bir inançtır, tam bir güvenç. Dayanan çocuğa benzer denmiştir;anasının memesinden başka hiçbir şey tanımaz. Dayanan da böyledir işte... Ulu ve Yüce Tanrı'dan başka ona hiçbir yer-yurt yoktur.

- «Bilerek rablerinden korktuklarından.» Yılmak, peygamberlerinden, bilerek korkmak bilginlerin; korkuysa herkesin.

- Çoğu duyar, işitir mi sanır... Sanma ki sesini duyurdun; onlar, ancak ezeli sesi duyarlar. Ezeli sesi duymayan, senin sesinin hiç duymaz. Senin çağırmana geldiler ya, bu; ezeli sesin bereketindendir, o sesin çağrısındandır. Kim gaflete düşer, yahut çağrıya gelmezse o da cevap verilecek yerden uzaktadır, ilerdenberi öyle bir yerdedir de ondan; «Onlardan haberi olana sor.» Onlardan Tanrı yollarına kılavuz olan var; onlardan imanı atlatanlara delil olanı var; onlardan Tanrı'ya kılavuz olanı da var. «Yaptığından sorumlu değildir.» Çünkü yaptığı işler, bir sebepten doğmaz; maksat veya iş bakımından ondan önce bir söz söyleyen yoktur. Nasıl zuhur ettiyse öylece zuhur etmiştir onlar. Zati hiçbir kimse de ona bir iftirada bulunamaz. Sözde ve işte onu geçen hiçbir kimsenin bulunmadığını anlasınlar diye daha yaratmadan yaratacaklarını anmış, peygamberleri, sıfatlarıyla, huylarıyla bildirmiştir.

- Tanrı'ya yol, gökteki yıldızlardan da daha çoktur. Çünkü kalb, halden hale döner-durur; her dönüşünde de Allaha bir yol açılır. Kalb, dönmeden duramaz; ancak olgun iman sahiplerinin kalbleri, Allahla yatışmıştır; onun elleri arasında, Tanrı ne verecekse onu bekler-durur. O halden dönse bile bir söz söyliyerek, bir iş ederek dönmez, edebe riayet eder de döner. Onun dileği varken onların dilekleri de olamaz. «Onlar, ancak onun buyruğunu işlerler» ; görünüşte sünneti gözetirler, içyüzden de Tanrı'yı gözetirler. Bu ve bundan sonraki beş bölüm arapçadır.

- Kalıbımda ruhun yerine bir kutsal ruh geldi, oturdu. Cebrail'im oydu benim; derken ruh alt oldu, sevgili kesildi; Cebrail ortadan kalktı. «Kuluna ne vahyettiyse etti.» Ya tümden can ol, ya sevgili kesil.

- Talii kutlu kişi beladan kaçar da bir kıyıyı tutar;
Başkalarının halinden ibret alır.
Tanrı ereni, Tanrı peygamberi, Tanrı bilgisidir. «Kalemle öğretti.» Gönülle Tanrı yazısını okuyorum, kalemle halka yazıyorum, yani anlatıyorum.

- Dilden başka birşeyle onun sözünü anlatmanın mümkünü yok; Fakat yazısına insanların şahıslan birer defter olmuş.
Herşeyin fazlası faydadır da düşüncedeki fazlalık, fazladır. Arapçadır.

- «Rabbiniz değil miyim.» sorusu üç kere soruldu; inananlar, her üçünde de «Evet» dediler. İsyan edenler, ilkin evet dediler, ikinci defa, üçüncü defa sustular.

Kafirler, üçüncüde de hiçbir şey söylemediler; bazısı der ki:

En sonunda la dediler; hasılı «la» belasına uğradılar-gitti.

- Ulu Tanrı'nın kapısı, ancak erenlerdir; ancak onlara başvurmakla bir şey elde edilebilir. Kim o kapıyı kaybederse ebedi olarak yoksun kalır... Bu söz de, kutlu kişiye güneşten de daha açık bir sözdür.

Sınanmıştır bu, kim bir azizi incitirse, öfkelendirirse ne yaparsa yapsın, ne ederse etsin; reddedilir. Şu beden, nasıl başsız yaşayamazsa bu varlık da başbuğsuz bir yere ulaşamaz. Şu halde başkoymak gerek ki o, baş kesilsin sana. Bütün bu işler başa çıkmıyor, bir yere ulaşmıyor, yüzüstü kala-kalıyor ya; sebebi hep bu; bu kadar kolayken onu elden bırakıyoruz biz.
En büyük temel budur; belayı def'etmek için Tanrı ehlinin kanatları altına kaçmak, onların gölgesine, onların korumasına sığınmak gerek; bu, milyonlarca belayı def'eder halktan(* Satır başından itibaren burayadek arapçadır. )

- Erenin izi-eseri şudur:

Onunla oturanların gönülleri yatışır, hoşlaşır, genişler. Temel, bir uluyu bulmaktır; amma yalvarış yoluyla, dostluk etmek üzere bulmak gerek. Düşmanlık edecekse bulmasından bulmaması yeğ; hani derler ya, filan hırsız, filan harami, filanı buldu; onun gibi tıpkı.

Seyyid buyururdu ki:

Melekler, senin kullarını görelim diye yer-yüzüne inerler; Tanrı kullarını seyretmek için inerler de belki onun sevgisi de iner diye birer-birer onlara söz söylerler.

- Birisinin bir şeyhi olsa onu, Tanrısı bilmeli diyor. Bu sözü söyleyebilen kişinin yalvarışındaki kudret, bu sözden de üstün olmalı. İster aman de, ister zaman, buracığa baş koymak gerek; başçağızını koymadıkça faydası yok; Kazvinli'nin dağarcıkta tere vardı demesi gibi hani. Derviş Tanrısal olmalı, herşeyden münezzeh olmalı, ben Tanrı'yım diyebilmeli... İyi amma uzatma; çok-çok sevgiler yüzünden yok olmadın, ölmüyorsun... Yok olursan, ölürsen o zaman onun varlığıyla var olursun, onunla dirilirsin. Böyle oldun mu da varlığa bey kesilirsin, sultan olursun, bengisuya dalarsın, ebedilik mülkünü elde edersin... Tanrı sarrafı, Tanrı naibi, iki dünya paralarını düzüp koşan, ne getirir, neyi kabul ederse odur altın; çünkü kalp akçayla geçer akçanın mehenk taşı, onun akıl elinin avucudur.

Senin yardım tapında kabul fermanını elde eden,
Onun tapısına varır, hizmet kemerini kuşanır da zaman boyunca hizmet eder-durur.

- Nefsimle savaşırken içimden pişmiş ciğer kokusu duydum da bildim ki ciğerimin üç yanı da yandı-gitti. Derken Tanrı kolaycacık geri verdi ciğerimi bana, sonunda da Tanrı'yla buluşma müyesser oldu, onunla huzur buldum, zahmeti uzaklaştırdı-gitti Tanrı.

- Yıldız bilgisi hastalığa benzer; onu bellemek haramdır; çünkü zarar verir, faydası yoktur; Tanrı'nın kazasından, kaderinden çekinmek de mümkün değildir; ancak kabul olacak dua ile çekinilebilir. Hekimlik bilgisi meşrudur; çünkü Peygamber de kendisini tedavi ettirirdi. Bu ve bundan sonraki beş bölüm arapçadır.

- Fıkıh, çeşitli ilaçlarla bilginin inceliklerini tanımaktır. Tanrı razı olsun Abu-Hanife, fıkıh, nefse ne yarar, ne yaramaz, bunları bilmek, nefsi bu suretle tanımaktır demiştir.

- Esenlik ona, Peygamber, Yahudilerden, Hintlilerden sakının, isterse yetmiş fersahlık yerde olsunlar dedi. Esenlik ona, iki Yahudi kalsa gene de Müslümana kastederler dedi.

- Esenlik ona, Peygamber, erkek olsun, kadın olsun, her Müslümana bilgi öğrenmeye çalışmak farzdır dedi. Yani her bilgiyi değil, hal bilgisini aramak farz. Çünkü bilginin üstünü, hal bilgisidir, amelin üstünü, hal bilgisini korumak. Çünkü adama namazda neler farzdır, neleri yerine getirmesi gerek, farzı yerine getirmek için neler yapması gerekiyor; mutlaka bunları bilmesi şarttır.

- Esenlik ona, Peygamber dedi ki:

Biz Peygamberler topluluğu, insanları layık oldukları konaklara kondurmakla emredildik. Ulu Tann da, «Aranızdaki üstünlüğü unutmayın» der.

- Esenlik ona, dedi ki:

Çarşamba günü başlanan her iş, mutlaka biter.

- (Birisi.) ibadetlerin faydası neden burada görülmüyor diye sordu. (Mevlana) buyurdu ki. Bu bölüm, bizdeki 73.bölümdür. "Tembelleşip işten kalmamanızı ister..." sözüne kadar bizde var. Ordan sonraki kısmı yazıyoruz.

Nitekim kimileri aldandılar, o kadarı yeter buldular, tembelliğe koyuldular; başka bir iş gelmedi ellerinden. Şüphe yok ki ibadetlerin faydasının burada belirmemesi, gizli kalması daha iyi. Böylece Tanrı tapısının haslarının keramet göstermeleri de büyük bir suçtur, güçlü bir sınanıştır. Onlar, daima bu halden kaçarlar, keramet göstermeyi istemezler. Hasılı Tanrı feyzi, gece-gündüz, gizli-açık, boyuna onlara gelir-durur; onlardan hiç mi hiç kesilmez. Kendileri istemeden istekleri boyuna olur-gider. İçlerinden ne geçerse belirir, olur. Böylece onları dileyenlerin dilekleri, onların müritlerinin istekleri de onların bereketiyle boyuna olur-gider. Hani padişah, yakınlarından birine bir gelir bağışlar; o gelir, noksansız, kesintisiz, soluktan soluğa, günden güne ona gelir, geçimine yeter; bu, boyuna böyledir de. Bir yabancıya da bir kerecik birkaç dirhem verir. O adam, onu habbe-habbe harcar amma gene az bir günde tükenir; evvelce nasılsa gene o hale gelir adam. Bir kere daha padişahtan bir ihsan koparmaya çalışır, çabalar amma az olur ki bir daha bir ihsana konar. Akıllı kişiye bir işaret yeter.

Erenlerin kimisine ibadetlerin, buyruğa uyuşların faydası, burada, bugün belirir. Bu da bir hikmete dayanmadadır. Umutsuzluğa düşmeyesiniz, ibadetlerin karşılığı kesin olarak görülecektir, bunu bilesiniz diyedir bu; ahretten bir örnektir bu. Keramet ve kudret göstermek, insanlığı olgunluğa ulaştıran olgun kişiye hiç zarar vermez, onu benliğe sürmez. O, koca bir küptür sanki. alem Husrev'inin Şirin denizinden bir yol vardır o küpe, gizli bir yol. Herhalde boyuna ulaşır, boyuna inciler saçan dalgalar gelir; ondan da başkaları sonsuz faydalara erer. Bu yüzdendi ya, Hazreti Muhammed'e boyuna «Söyle» hitabı gelirdi; nitekim Kur'an, buyurur-durur.

Küpün canından denize bir yol açıldı mı, Küp, dereyle savaşa girişir de ona üst olur. Bu sebeple «Söyle» sözü, denizin sözü olur, Görünüşte isterse Ahmed söylesin.

- Bir gün buyurdu ki:

isa, ruh-ı hayvani bağışlardı, Mustafa, ruh-ı insani. Bir devir de vardır, ruh-ı kudsi bağışlar. Bunu anlamak, anlayışsız olmaktır. Anlamazsınız amma bu söz, size tesir eder ya... Allah daha iyi bilir.

- Gene bir gün buyurdu ki:

Tek gözlü bir adam vardı. Bir gün anasından, ben doğuştan mı tek gözlüyüm, sonra dan mı oldum diye sordu.

Anası dedi ki:

İki gözlüydün sen. Bir gün elimde bir iğ vardı; çocukluğundan onu benden aldın, gözüne, vurdun, kendi kendine kör ettin.
Şimdi halkın şu dünyayı dilemesi, mevki istemesi, kazanç bolluğunu elde etmeye düşmesi, o iğe benzer; gönül gözüne raslar, kör eder-gider. Özü, üstün, değerli bir göz ilacı olan zamanın isa'sı ona acır da acıyış miliyle gözüne başarı tutyasını çeker, onu o körlükten kurtarır, gözüne bir aydınlık gelirse o başka. Yoksa böylece «Ahrette de kör olur.» Tanrı'ya sığındık bundan.

- «Rabbimiz, bize gökten yemek indir de bize, önce gelenlerimize de, sonra geleceklerimize de bayram olsun.»

- (Birisi,) her yılda iki bayram, her ayda dört Cuma olmasındaki hikmeti sordu.

Dedim ki:

Maksat Tanrı dostlarının, Tanrı'yı sevenlerin bir araya gelmeleri, birleşmeleri, birbirleriyle konuşup görüşmeleridir. Çünkü «Topluluk rahmettir, ayrılık azap.» Maksat da canlarla bedenlerin birbirlerine alışmaları, başlangıçtaki birlikle sondaki birlikten haber almalarıdır. Bu topluluğun, bu gönül huzurunun, bu fikir birliğinin bereketiyle de tüm olsun, parça-buçuk olsun, Tanrı'dan dileklerine,isteklerine kavuşurlar.

Gene böylece bayram günlerinde, Cuma günlerinde bilginlerin, dervişlerin, halkın toplantısından maksat, Tanrı kullarının, kıyamet gününün topluluğunu, o günün gürültüsünü hatırlamaları, özleri temiz dostlar, halis olarak seven kişilerle cennette, «Gerçeklik makamında» toplanacakları günü hatıra getirmeleridir. Zati, «Çekinenler başka» ayetindeki erler de bu temiz dostlardan, halis olarak sevenlerden ibarettir. Onlar, orda birbirlerine kutlu olsun derler, selam verirler. «Esenlik size, tertemiz oldunuz» , yani muradınıza erdiniz, kurtuldunuz, «Girin ebedi olarak cennete» derler.

Bayram, arife günlerinde zurnanın bağrışındaki, nefirin feryat edişindeki, davulun gümleyişindeki, nakaranın, zilin çalınışındaki, davulun lüm-lüm diye ötüşündeki sır da şudur: Bütün bunlar der ki:

İleri gelen, geri kalan bütün kullar, Tanrı buyruğuyla, tam dileyerek, hep birleşerek işlerini-güçlerini bırakmışlar, alıştan-verişten vazgeçmişler, mahşer halkının toplanacakları gibi onlar da musalla arasatında toplanmışlar... Utanarak, alçalarak Tanrı tapısında sızlanıyorlar, yalvarıp yakarıyorlar; kendilerinden geçerek namaz kılıyorlar; böylece de «Rabbine saf-saf arzedilirler» ayetinde bildirilen o korkulu yeri düşünüyorlar; tir-tir titriyorlar; böylece de «Rableri onları kendi rahmetiyle, razılığıyla muştular» fermanının ellerine sunulmasını bekliyorlar.
Şimdi sağsın, varsın ya, «O boru çalınınca» ayetindeki borunun sesini duy, aşıklara en büyük bayram, münafaklara tümden korku olan, azap olan kıyamet gününden haberdar ol; o bölük-bölük toplulukların toplanmasını, o insanların çil yavrusu gibi dağılmalarını düşün de kendini çeşitli ibadetlerle, iyi işlerle, olgunluklarla beze; sadaka-i fıtri ihtiyacı olanlara ulaştır. Böyle yaptın mı, cennet güzelliklerinin dolunay yüzlerini görmeye layık olursun; Allah vergilerinden bayramlık rahmet elbisesini giyersin; yarlıganma tacını başına korsun; yakınlık şerbetini içersin; «Gerçekten de iyi kişiler, elbette cennettedir; tahtlar üstünde seyrederler» işret yerinde ululuk ıssının cemalini neliksiz-niteliksiz görür, dincelirsin. «Yaptıklarına karşılıktır bu» vesselam.

- Denmiştir ki; bilgi, erlerin ağızlarından alınan şeydir; çünkü onlar, duyduklarının en güzelini bellerler, bellediklerinin de en güzelini yaparlar. Allah daha iyi bilir.

- Peygamber, Tanrı ona esenlik versin, demiştir ki:

Gerçekten Allah, şekillere değişerek (sıfatıyla, eseriyle) görünür.

Gene demiştir ki:

Bir ip sarkıtsanız elbette Allah'ın üstüne düşer.

- Zalim olmadığı halde kendisine bir yardımcı olmayan kişi, alçalır gider. Bilgin olmadığı halde kendisine doğru yolu gösteren birisine sahip olmayan kişi, sapıtır-gider.