Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Hastahane Tabipliklerine Tayin Menşurları

Burada Anadolu Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Hastahane Tabipliklerine Tayin Menşurları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 22:34

HASTAHANE TABİPLİKLERİNE TAYİN MENŞURLARI

XLVIII ve XLIX uncu menşurlar tabiplerin tayinlerine dair olup şimdiye kadar bu mevzuda elimize geçen yegane resmi vesikalardır. Bunlardan birincisi tabip ve hekimlerin meliki, zamanın Calinos'u ve devrin Hipokrat'ı sıfatlariyle tavsif edilen Burbaneddin Ebu Bekir'in Konya'da Alaeddin Keykubad tarafından yapılan Daruş-şifa-'ı 'Alai'ye tayini için ısrar edilmiştir. Hasta ve malulleri tedavi ve mualecede üstadlar gibi hazakat ve şefkatle muamele etmesi, hasta ve deliler arasında fark gözetmemesi, bu hizmetlerinin sevabı merhum vakıfın ruhuna ve sultana vasıl olması bildirilip temenni edildikten sonra bu hastahanenin eski tabibi merhum İzzeddin'in bu muessisenin evkafından aldığı maaşa tasarruf edeceği, naip ve hakimlerle bu vakıfların mütevelli ve mutasarrıflarının buna itimad etmeleri kaydolunmaktadır.

İkinci vesikada zamanın Calinos'u mevkiinde bulunan Tabip Şerefeddin Yakub'un tedavi ve mualecede çok tecrübe kazandığı cihetle sultanın hususi tabipliğine tayin edilip hazer ve seferde onun hizmetinde bulunması ve istiyfa divanında kendisine tahsis edilen maaşa tasarruf etmesi kaydedilmektedir. Bu iki menşur, tababet mevkilerine tayin hususunda, elimize başka vesika geçmemiş olduğundan, bunların tarihi bir ehemmiyeti haizdir. Yalnız yukarıda zikrettiğimiz Rusum ur-risail adlı inşa kitabının nümunelik olarak dercettiği bir tıbbi tayin (Takrir-i tabibi) vesikası, tabip ve hastahene (Daruş-şifa)nın ismini zikretmemekle beraber, hakiki bir vesikadan iktibas ettiği bir menşur olup burada Şerafeddin lakabını haiz olan bir kimseyi bir hastahanenin tabipliğine tayin ederken hastalan mualecede, deva ve meşrubatın terkibi, ekşi, dane ve müshillerin eskilerin kitaplarından yazıldığından fazla miktarda olmaması, fakir ve zengin arasında fark gözetmemesi tenbih edilmekte ve hastahanelerde tıp tahsilinin yapıldığını da ifade ederek bu tabibin tıp ilmi öğrenen talebelerin müşkül meselelerini açık delillerle aydınlatması kaydolunmaktadır. Gunyet ul-katib ve Kavaid ur-risail gibi nümunelik küçük inşa kitaplarında da tabiplere nasıl hitaplarda bulunulacağına dair ifadeler mevcuttur.

İktisadi ve kültürel bakımdan çok ileri bir durum arzeden Selçuk Türkiyesinde tababet de o derece ehemmiyet kazanmış ve bütün içtimai yardım ve hayır müesseseleri gibi hemen her şehir ve kasabada Daruş-şifa, Darul-afiye, Dar uş-şıhha veya Bimaristan adiyle hastahaneler inşa edilmişti. Kayseri'de Gevher Nesibe (602/1205) Sivas'ta I. İzzeddin Keykavus 1217-(612), Konya'da I. Alaeddin Keykubad (1220-1237), Çankırı'da Atabeg Ferruh (633/1235), Divriği'de Mengüciklerden Behramşah'ın kızı Turan Melek (626/1228), Amasya'da Torumtay (665/1266), Tokat'ta Muineddin Pervane (674/1275), Kastamonu'da Pervaneoğlu Ali (671/1272), Amasya'da İlhani hükümdarı Olcaytu (708/1308) tarafından yapılan hastahaneler isimlerini ve banilerini bildiğimiz eserlerdir. Beylikler devrinde de Selçuklar zamanında inşa edilen hastahanelere bazı yenileri daha ilave edilmişti. Bütün bu hastahanelerde tedavi meccani olup her birinin büyük vakıfları olduğu gerek bunların bize kadar gelen vakfiyeleriyle ve gerekse bu vakfiyelerin muhtevalarını gösteren Evkaf defterleriyle sabit olmak-tadır. Selçuk Türkiyesinde tababet, tıbbi müessese ve teşkilat o kadar ilerlemiş bulunuyor idi, ki Karatay kervansarayı ile Kütahya'daki Germiyan oğlu Yakup Bey'in imaretine ait vakfiyeler bu müesseselere gelen veya orada iken hastalığa tutulan yolcuların şifa buluncaya kadar bunların hastahane (bimaristanjlerinde meccanen tedavi edilecekleri vakfiyelerinde kaydedilmiştir. Bizim menşur Burhaneddin Ebu Bekir'i Daruş-şifa-i lAlai tabibliğine tayin ifadesini kullanırken onun ihtisasından bahsetmediği gibi hastahanenin başka bir tabibi olmadığı intibaını da vermektedir. Konya gibi payitaht bir şehrin bu meşhur hastahanesinde mütehassıs başka doktorların daha bulunmadığını sanmak müşküldür. Nitekim I. İzzeddin Keykavus'un Sivas'ta inşa ettirdiği hastahanede, cemi sigasiyle, hiç olmazsa, hazik tabiplerin, göz mütehassısları ve cerrahların bulunduğunu vakfiyesi kaydetmektedir. Alaeddin Keykubad tarafından yapıldığı isminden anlaşılan bu hastahanenin büyük ve metin bir bina olduğunu dahili mücadelelerde bir emirin orada tahassün etmesiyle sabittir. Müstahkem kervansaraylar gibi metin bünyeleri dolayısiyle hastahaneler de asilerin sığındıkları yerler idi; Aksaray Dar üş-şifası da böyle bir hadiseye sahne olmuş bulunuyordu.

Bazı İslam merkezlerindeki medreselerde şer'i ilimler yanında tıp ve sair müsbet ilimlerin okutulduğuna dair malumatımız olduğu halde Selçuk Türkiyesi medreselerinde tıp tedrisatı yapıldığı hususunda bir kayıt yoktur. Tıp tahsili umumiyetle diğer bazi islam memleketlerinde olduğu gibi Türkiye'de de hastahanelerde cereyan ediyordu. Nitekim yukarıda muhtevasını naklettiğimiz Rusum ur-risail adlı inşa mecmuasındaki bir menşur hastahaneye tayin edilen doktorun orada hastaları tedaviden başka tıp talebesinin yetişmesi vazifesiyle de vazifelendirildiğini beyan ediyor. Selçuk Türkiyesi, her sahada olduğu gibi, tıpda da pek ilerlemiş bulunduğundan şehirlerde tababet icra eden pek çok hekimlerin mevcut olduğunu ve bir kısmının da isimlerini biliyoruz. ibni Bibi Sultan Alaeddin Keykubad zamanında her tarafta meşhur olan beş tabibin ismini zikretmektedir. Eflaki Anadolu'da muhtelif şehirlere mensup bir takım doktorların isimlerini kaydediyor.

Bununla beraber İslam medeniyetinin başlangıcında Müslümanlara muallimlik yapan Şark hıristiyanları artık bu mevkilerini kaybettikten sonra bile tıp ilminde yine eski ananelerini muhafaza etmişlerdir. Bu sebeple hıristiyan tabipler Türkiyede de mevki ve faaliyetlerini devam ettirebilmişlerdir. Filhakika Türkiye'de henüz medeni ve kültürel inkişafın başladığı II. Kılıç Arslan zamanında onun veziri ihtiyareddin Hasan ile emir-ahur Seyfeddin'i tedaviye giden Urfalı Hekim Hasnon'dan sonra tababetin Anadolu'da çok ileride bulunduğu Alaeddin Keykubad devrinde bile hıristiyan tabiplere ihtiyaç hissediliyordu. Mesela bu sultanın tedavisine iştirak eden cerrah Fasil, Safiyüddevle ve tababette zayıf olmakla beraber bildiği tarih ve hikayeler dolayısiyle daimi onun sohbetin de bulunan Süryani Ebu Salim ve Harputlu Şam'un bu meyanda zikredilebilir. Şamlı Muhadab adlı bir doktor pazar yerlerinde para ile hastaları tedavi ederdi. Sonra Melik ül-adil oğulları hizmetine girerek diğer tabipleri mesleki faaliyetlerinden uzaklaştırmış idi; ölümünden önce (630/1232) evladı olmadığı için evinin tıp mektebi haline gelmesini ve kitaplarının orada muhafaza edilmesini vasiyet etti ve yalnız Müslümanların orada tahsil görmelerine müsaade edip hıristiyan ve yahudilerin eve girmelerini menetti. Selçuk Türkiyesi şehirlerinde tıbbi ecza satmağa mahsus dükkanlar (eczahaneler)a Hindistan'dan bile tıbbi nebatlar (ilaçlar) getirtilip satılıyordu. Hatta Kervansaray hastahanelerinde dahi kendi ölçülerinde eczahaneler mevcut idi.

Alaeddin Keykubad'dan önce Sivas, Çankırı gibi Anadolu şehirlerinde hastahanelerin bulunduğu zamanlarda Konya'da hiç olmazsa bir hastahanenin mevcut olduğu şüphesiz olduğuna göre bizim vesikada ve diğer kaynaklarda sık sık geçen Daruş-şifa-i 'Alai Selçuk payitahtının yegane hastahanesi olmamak icap eder. Hastahaneye ait vakfiye maalesef elimize geçmemiştir. Yalnız Tapu ve Kadastro Umum Müdürlüğünde bulunan Konya vakıf defterinde " Vakf-i Dar uş-şifa der nefs-i Konya" kaydiyle bu müessesenin bahis mevzuu olduğu şüphesizdir. Burada hastahanenin vakfı olarak altı parça köy ile bir takım bağ ve tarlalar zikredilmektedir.

Menşurun tarihi kaydedilmediği gibi hangi sultan tarafından verildiği de malum değildir. Fakat vakıf, "merhum" kaydiyle zikredildiğine göre bunun Alaleddin Keykubad'a ait olamıyacağı muhakkaktır. Darüşşifa'nın tababetine tayin edilen Burhaneddin Ebu Bekir'den önce orada merhum İzzeddin'in doktor olduğu kaydediliyor, ki ibn Bibi'nin Keykubad zamanı tabipleri arasında zikrettiği Musullu İzzeddin bin Hubel'in bu zat olması galip bir ihtimal dahilindedir. Bizim menşurun izzeddin'den sonra Darüşşifa tababetine tayin edildiğini bildirdiği Burhaneddin Ebu Bekir'in ibn al-'Adim'ın Hekim Nakib lakabiyle maruf Ebu Bekir bin Yusuf bin Muhammed ül-Hekim adiyle bahsettiği zata isim ve tarih bakımından tevafuk etmektedir. Gerçekten bu müellife göre aslen Resülayn'den olan bu doktor Anadolu'ya giderek Aaleddin Keykubad'ın hizmetine girmiş, orada çok servet sahibi olmuş, daha sonra oğlu Keyhusrev ve Keykavus'un hizmetinde kalmış ve bu sonuncu Sultan onu Haleb'e ve Şam'a, Mısır'a, Eyyubi meliklerine göndermiş. Bu malumat onun hastahane tabibliğine tayininin Keyhusrev (1237-1246) zamanında olduğunu kabul etmemizi gerektirmektedir. Aynı müellif, Türkiye'ye seyahat edip Keyhusrev II. in hizmetinde hekimlik yapan ve nihayet Tatarların istilasında onlara esir düşüp bu meslekte olduğunu öğrendikten sonra bunlar tarafından Haleb'e elçi olarak gönderilen Rakkalı Rıdvan bin 'Ali adlı bir tabipten daha bahseder. İkinci menşurun, sultanın hususi hekimi olarak, tayin ettiğini gösterdiği Şerafeddin Yakub hakkında malumatımız yoktur.

Kaynakça
Kitap: TÜRKİYE SELÇUKLULARI
Yazar: OSMAN TURAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Anadolu Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron