Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Artukoğulları

Burada Anadolu Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Artukoğulları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:06

ARTUKOĞULLARI

Muhtelif şubeleri Hisn Kayfa ve Amid'de (495-628 / 1101-1231), Mardin'de (502-811 / 1108-1408 ) ve Harput'ta (581-631 / 1185-1233) hüküm sürmüş bir Türkmen sülalesidir. Artuk b. Eksük adlı bir Türkmen emirinin neslinden geldikleri için, bu ismi alan bu küçük devletin bütün garp eserlerinde Artak, Ortok, Ortuk veya Urtuk şekillerinde yazılması tamamiyle yanlıştır; Artuk'un Eksük oğlu olması, bu Türkçe adın başka türlü okunmasına imkan bırakmamaktadır.

Bu sülalenin, büyük Oğuz boylarından Döger (Töger) boyuna mensup olduğunu Şemseddin al-Cazari tasrih ederse de, bu rivayetin doğru olmadığı söylenebilir. Artuk sikkelerinin üzerinde Oğuzların Kayı boyuna ait damgaya tesadüf edilmesi, bu sülalenin 24 oğuz boyunun en mühimlerinden olan Kayı boyuna mensup olduğuna en kat'i bir delildir. Zengiler, Salgurlar ve Akkoyunlular gibi, muhtelif Türkmen devletlerinin paralan üzerinde bu sülalelerin mensup oldukları Salgur (Salur), Bayındır, Avşar boylarına ait damgaların bulunması, Artukoğullarının paralarındaki Kayı damgasından, onun mensup olduğu Oğuz boyunu kat'i surette tayin imkanını vermektedir. Bazı eserlerde bu sülalenin ilk şubesine Artuk'un oğlu Sokman (Sökmen)'a nisbetle, Sokmaniler, Mardin şubesine de, diğer oğlu İlgazi'ye nispetle İlgaziler adları da verilmektedir.

Şam Selçuki hükümdarı Tutuş, 479'da Kudüs ü fethettiği zaman, daha Melikşah zamanından beri Selçuk imparatorluğunda mühim hizmetlerde bulunan ve 477'de Amid muhasarasına iştirak eden kumandanlardan Artuk b. Eksük'ü bu şehrin valiliğine tayin etmişti. Oğulları Sokman ve İlgazi 484 (1091)'te ona halef oldular. Kudüs, Şaban 491 (1098)'de al-Afzal b. Badr al-Camali tarafından zaptolunup, Fatimilerin hakimiyetine geçince, Sokman, Ruha havalisine ve İlgazi de, Irak'ta kendisine ikta edilmiş olan sahaya çekildi. Selçuki hükümdarı Muhammed 495 (1101)'te İlgazi'yi imparatorluğun en mühim vazifelerinden biri olan Bağdad şahneliğine tayin etti.

A. Hisn Kayfa şubesi (495-628 / 1101-1231):

Muinüddevle Sokman I., Çökürmiş tarafından Musul'da muhasara edilmekte olan, Musa'nın yardımına yetişmişti. Bu hizmetine mükafat olarak, 10.000 dinar aldıktan başka, Hisn Kayfa'ya da sahip oldu. Zaten 488'den beri Saruc kendisine ait olduğu gibi, 498'de veya biraz evvel de Mardin'i ele geçirmiş bulunuyordu. Çökürmiş ile beraber Harran civarında Frenklere karşı mühim bir galebe kazanarak, Baudouin ile kardeşi Joscelin'i esir etti. 498'de vefatı üzerine, oğlu İbrahim Hisn Kayfa'ya sahip oldu. Mardin, 502'de kardeşi İlgazi'nin eline geçti. Hisn Kayfa'da, İbrahim ölünce, kardeşi Ruknüddevle Davud halef oldu. Sonra bunun yerine Fahreddin Kara Arslan, takriben 543'ten evvel, tahta çıktı ve 562 (yahut 570)'de ölümüne kadar hüküm sürdü. Hisn Kayfa'dan başka Diyarbekir havalisinin büyük bir kısmı da ona tabi bulunuyordu. Ondan sonra yerine oğlu Nureddin Muhammed geçti. 578'de Selahaddin Diyarbekir'e geldiği zaman, Nureddin onu metbu olarak tanıdığı gibi, Musul harbinde ona yardımda bulundu ve hizmetine mükafat olarak, mühim ve zengin bir merkez olan Amid'i aldı (579).

Yerine geçen oğlu Kutbeddin Sokman II., bir düşme neticesinde öldü. Mutaassıp ve müfrit Sünniler tarafından, filozof ve Rafizi olmak töhmeti ile lekelenen kardeşi Malik al-Salih Nasireddin Mahmud'u sevmediği için, Ayaş adlı bir memlukünü ölümünden evvel kendisine veliahd tayin etmişti; lakin bunu hoş görmeyen emirleri, ölümü üzerine, Mahmud'u Amid'e davet ve ona biat eylediler. Mahmud, siyasi ve askeri vaziyetlerin icabına göre, sırası ile Eyyubilerden al-'Adil ve al-Kamil'i ve Anadolu Selçukilerinden Keykavus'u metbu olarak tanıdı. Amid'deki 605 (1208-1209) tarihli bir kitabesinde "Diyarbekir, Rum ve Ermeni sultanı" unvanını taşıdığı görülmektedir. 619'da ölümü üzerine, oğlu Malik al-Mesud Mavdud tahta çıktı. 628'de bakılmış bir sikkeye göre, Hisn Kayfa'nın o sırada Mardin'deki şubenin hükümdarına tabi olduğu anlaşılıyor. Artukoğullarının hakimiyet sahası, Anadolu Selçukilerinin hücumları yüzünden, epeyce küçülmüştü. Eyyubi hükümdarı Malik al-Kamil 629 (1231)'da Amid'e karşı sefer açarak, burasını ve civardaki şehirleri zaptetti ki, bunlar arasında Hisn Kayfa da vardı; bu malumat doğru ise, Hisn Kayfa'nın Mavdud tarafından o sıralarda tekrar ele geçirilmiş olduğuna hükmedilebilir. Malik al-Kamil'in oğlu Malik al-Salih, Amid ve Hisn Kayfa hakimiyetini elinde bulunduruyordu. Fakat 639'da Halep ve Anadolu ordularının müşterek hücumu karşısında, Amid'i bırakmak mecburiyetinde kaldı ve yalnız Hisn Kayfa hakimiyetini muhafaza edebildi. Mavdud, Malik al-Kamil'in ölümüne kadar (635), mahbus kaldı ise de, o sırada Hama'ya, Malik al-Muzaffer'in yanına, kaçmaya muvaffak oldu ve Moğol istilası sıralarında öldü.

B. Mardin şubesi (502-812 / 1108-1409):

Daha 502 (1108)'den beri Mardin'e sahip bulunan Necmeddin İlgazi, Halep emiri Lu'lu'ün ölümünden sonra, Halep halkının arzusu ile, bu şehre de hakim oldu (1117/1118) ve oğlu Timurtaş'ı buranın idaresine memur etti. İlgazi 515'te, emir Dubays b. Sadaka hakkındaki istirhamnamesini takdim etmek için, Timurtaş'ı Sultan Mahmud'un yanına yolladığı zaman, sultan, Mayyafarikin'i de iktalarına ilave etmek suretiyle, kendisine büyük bir teveccüh gösterdi. 581'de Selaheddin Eyyubi tarafından kendi topraklarına ilhak edilinceye kadar, burasının Artukoğulları elinde kaldığını görüyoruz. Haçlıların büyük ve korkunç bir düşmanı olan İlgazi, Halep'in idaresini, Hüsameddin Timurtaş'tan sonra, diğer oğlu Şemsüddevle Süleyman'a vermiş, fakat onun bir isyan teşebbüsü üzerine, yeğeni Bedrü'd-devle Süleyman b. Abdülcebbar'ı 515'te Halep'in idaresine memur etmişti. İlgazi 516'da ölünce, oğlu Süleyman, Mayyafarikin'de, Timurtaş Mardin'de ve yeğeni Süleyman da Halep'te hakim oldular.

İlgazi'nin diğer yeğeni "Nurü'd-devle" lakaplı Belek b. Behram, Frenklere karşı mücadele hususunda, onun izinden yürüdü:

494'te Saruc Frenkler tarafından zaptedilince, o da 497 (1103/1104 )'de ana ve Hadisa'yı elde etmişti. 515'te Urfa kontu I Joscelin de Courtenay ile kardeşi Galeran'ı mağlup ve esir eden Belek, bunları Harput kalesine götürdükten sonra, Gargar civarında kral Baudouin'i de mağlup ve esir ederek, 517 (1123/24)'de zapt ettiği Harran'a götürdü. Belek, aynı yılda Halep'i de Bedrü'd-devle Süleyman'ın elinden aldı; çünkü o, Frenklerin taarruzlarına karşı bu şehri muhafaza edebilecek bir kuvvete malik değildi. 19 Rebiülevvel 518 (6 mayıs 1124)'de, Manbic i muhasara ederken, bir ok ile şehit olan ve Halep'te Makam-i İbrahim cenubundaki mezarlığa gömülen Belek'in (İbn al-Asir, X, 436) sahip olduğu memleketler, Hüsameddin Timurtaş'ın hakimiyeti altına geçti. Lakin Timurtaş Diyarbekir'e dönünce, Frenklerin tazyiki altında kalan Halep, kapılarını Aksungur Bursuki'nin ordusuna açtı. Kardeşi Süleyman'ın ölümünden sonra (518), Mayyafarikin'e de sahip olan Timurtaş, 547 (1112-1113 )'de, Mardin ve Mayyafarikin hükümdarı iken, öldü ve yerine oğlu Necmeddin Alpı geçti. 'İmadüddin Zengi'den korkan Frenkler daha 539'da Bira (Birecik) şehrini ona teslim etmişlerdi. Sonra Frenkler ile harplerde temayüz eden Kutbeddin İlgazi II. tahta çıktı (572). Mardin'deki büyük camii yaptıran bu hükümdarın 580'de ölmesi üzerine, oğlu Hüsameddin Yavlak (veya Yoluk) Arslan tahta çıktı ise de, yaşı küçük olduğundan, babasının memluklerinden Nizameddin Alp Kuş devlet işlerini idare etti. Selaheddin Eyyubi, daha Kutbeddin İlgazi zamanında, Artukoğullarının dahili işlerine karışmaya başlamıştı. Onun ölümünden sonra, iptida Ahlat'taki Şah-i Ermen Sokman ve onun ölümünü müteakip, Selaheddin Eyyubi, Mayyafarikin'i zaptettiler. Yavlak Arslan zamanında Mayyafarikin, 587'de bir defa daha Artukoğullarının eline geçti ise de, muhafaza edilemedi. Bunun yerine geçen kardeşi Malik al-Nasir Artuk Arslan (598) zamanında, Artukoğullarının Eyyubilerin -ve bir aralık Anadolu Selçukilerinin- hakimiyetini kabul etmiş oldukları sikkelerden anlaşılıyor.

Abul-Fida', kendi zamanına kadar (yani 715/1315) tahta çıkan Artukoğulları hükümdarlarını zikretmektedir:

637'de ölen Yavlak Arslan yerine, oğlu Malik al-Said Necmeddin Gazi I., ondan sonra 658'de oğlu Malik al-Muzaffer Kara Arslan tahta çıktılar. Necmeddin Gazi, Moğol istilası esnasında, Mardin kalesinde öldükten sonra, Kara Arslan, ister istemez, Moğol hakimiyetini kabule mecbur oldu ve Hülagü'nün tabii sıfatiyle para bastırdı. 691'de yerine geçen oğlu Şemseddin Davud'dan sonra, bunun kardeşi Malik al-Mansur Necmeddin Gazi II. 693'te hükümdar oldu. Babası ve kardeşi gibi, İlhanilere tabi olan, onlar ile sıhriyet peyda eden bu hükümdarın yerine 712'de oğlu Malik al-'Adil İmadüddin Alpı geçti ise de, 13-18 günlük bir saltanattan sonra ölüverince, kardeşi Malik al-Salih Şemseddin Mahmud tahta çıktı, bundan sonra 765'te hükümdar olan Malik al-Mansur Ahmed, Karakoyunlu Türkmenlerinin reisi Bayram Hoca'nın taarruzlarına karşı Calayir hükümdarı Sultan Üveys'ten yardım istemeğe mecbur oldu. Bunun yerine 769'da oğlu Malik al-Salih Mahmud, ondan sonra, yine aynı senede, amcası veya amca-zadesi Malik al-Muzaffer Davud, 778'de oğlu Malik al-Zahir Mecdüddin İsa tahta çıktılar; bunun zamanında Karakoyunlular ile mücadele devam ettiği gibi, Mardin de Timur'un istilasına uğradı ve bundan sonra, Malik İsa, Çekim ile birlikte, Amid'de bulunan Akkoyunlular beyi Kara Yülük Osman ile muharebeye gitti ise de, orada, Çekim ile beraber, maktul düştü (809). Bunun üzerine tahta çıkan kardeşi veya kardeşinin oğlu veyahut doğrudan doğruya oğlu Malik al-Salih Şehabeddin Ahmed, Mardin'i Karakoyunluların reisi Kara Yusuf'a teslime mecbur oldu (812). Kendisine tahsis edilen Musul şehrinde ancak sekiz gün yaşadıktan sonra ölen Malik al-Salih ile, Artukoğulları Devleti sona erdi. Katip Fardi'nin tarihinde bunun çocuklarının ve torunlarının isimleri zikredilmektedir. Dunaysir (bugünkü Koçhisar) şehrinin, hiç olmazsa Necmeddin Gazi II. zamanına kadar, bu Mardin şubesinin elinde bulunduğu sikkelerden anlaşılıyor.

C. Harput (Hartabirt) şubesi (581-631 / 1185-1233):

Harput'un 515'te Artukoğullarından Belek'in elinde bulunduğu ve burayı 518'e kadar muhafaza ettiğini biliyoruz. Yine bu sülaleden Süleyman bu yıl Harput'u zapt etti ise de, galiba yine aynı yıl içinde öldü ve Harput sırası ile Hisn Kayfa sahibi Davud'a, oğlu Kara Arslan'a ve torunu Mehmed'e intikal etti. 561 (1165/1166) tarihli bir Harput kitabesinde Fahreddin Kara Arslan ismi zikredilmektedir. Nureddin Muhammed'in 581 (1185/ 1186)'de ölümünden sonra, kardeşi İmadüddin Ebu Bekr burada bu hanedanın ayn bir şubesini kurdu. Kardeşinin ölümü sırasında, o Musul'da, Selaheddin'in ordusunda, bulunuyordu. Bu haberi alır almaz, tahtı ele geçirmek maksadı ile hemen Hisn Kayfa üzerine yürüdü. Lakin yeğeni Sokman II., daha çabuk davranarak, kaleyi eline geçirmiş ve Selaheddin tarafından, hükümdar olarak tanınmıştı. Ebu Bekr bu vaziyet karşısında Harput ve havalisi hakimiyeti ile kanaate mecbur oldu. Ebu Bekr en geç 600 yıllarına doğru ölmüş olmalıdır; çünkü Hisn Kayfa ve Amid şubesinin hükümdarı olan Mahmud'un 601'de Harput'u neticesiz bir şekilde muhasara ettiğini ve bu sırada Harput'ta Nizameddin b. Abu Bekr'in hakim bulunduğunu biliyoruz. Harput şubesinin bu son hükümdarının adı Nizameddin Ebu Bekr yahut Paris'teki Blacas kolleksiyonundaki bir bronz ayna kitabesine göre, Nizameddin İbrahim olmak gerektir.

İbrahim'in iki oğlu vardı; bunlardan biri, babası sağ iken, 685'te yazılan bir eserde adı geçen İzzeddin Ahmed, diğeri de bahsettiğimiz bronz aynada kaydedilen Hızır'dır; bunun belli olmayan bir zamanda ve belli olmayan bir yerde hükümet sürmüş Nureddin Abu'l-Fazl Artuk-Şah adlı bir oğlu da vardır. Harput'un 631'e kadar Artukoğulları elinde kaldığı tahmin olunabilir. Çünkü bu yıl içinde bu şehrin Anadolu Selçuki sultanı Alaeddin Keykubad I. tarafından zapt edildiğini ve Artukoğullarının bundan sonra bir müddet Selçukilerin hakimiyetini tanıdıklarını biliyoruz.

II. Siyasi bünye. Siyasi ve askeri tarihini en umumi çizgiler ile hulasaya çalıştığımız bu siyasi teşekkül, şarktaki küçük Frenk devletleri ile yaptığı bazı muvaffakiyetli mücadeleler bir kenara bırakılırsa, hiçbir suretle mühim bir rol oynamamıştır. Hatta bu bakımdan da onu Zengi ve Eyyubiler ile asla mukayeseye imkan yoktur. Artukoğullarının, Eyyubiler nüfuzunun Diyarbekir'de kuvvetlenmesine kadar geçen hayatını başlıca iki safhaya ayırabiliriz. İlk safha, bu sülalenin yavaş yavaş kuvvetlenerek, Selçuk İmparatorluğunun Melikşah'tan sonraki tedrici zayıflayışı ile müterafik bir surette, müstakil bir teşekkül halini almaya müstait gibi göründüğü ilk devirdir. Selçuk ailesi etrafındaki Türkmen aşiretlerinden birinin, Kayı boyuna mensup bir aşiretin, başında bulunan Eksük ve oğlu Artuk ile onun çocuklar imparatorluğun kuruluşundan sonra, yeni fetholunan şark sahasında mühim iktalara sahip olmuşlardı. Selçuki hükümdarları, babaları ve dedeleri ile silah arkadaşlığı etmiş olan bu Oğuz asilzadelerine karşı, eski kabile an'anelerine uygun olarak, teveccüh ve iltifat gösterdiler; onlara mühim vazifeler ve zengin iktalar verdiler.

Melikşah'tan sonra, Selçuk merkeziyetçiliğinin eski ehemmiyetini kaybetmesi Selçuk hanedanı arasındaki mücadelelerin devamı, bu imparatorluğun diğer büyük ve nüfuzlu aileler gibi, Artukoğullarının da gittikçe müstakil bir teşekkül mahiyetini almalarına sebep oldu. Haçlı seferleri esnasında bu sülaleye mensup bazı kahraman şahsiyetlerin kazandıkları muvaffakiyetler, yalnız manevi nüfuzlarını değil, maddi kudretlerini de artırdı.

Artukoğulları reislerinin, göçebe Türk kabileleri üzerinde büyük bir nüfuz sahibi olduklarını, bütün tarihi kaynaklar bildiriyor:

Davud b. Sokman, lüzum gördüğü zaman, Türkmen kabilelerini çağırmak üzere, reislerine birer ok gönderiyor ve sembolik bir davetname demek olan bu oku alan bu kabileler büyük bir sevinç ile onun emrettiği yere gelip toplanıyorlardı.

Artukoğullarının bu nüfuzunu, siyasi kudretlerinin başlangıcında, bir kabile teşekkülüne dayanmış olmasına isnad etmek lazımdır; eski kabile an'anelerinin XII. asır Türkmenleri arasında henüz kuvvetli bir surette yaşadığını düşünürsek, bunu daha iyi anlarız. Mamafih Mardin, Hisn Kayfa, Amid ve Halep gibi büyük ve zengin merkezlerde yerleştikten sonra, yavaş yavaş bu siyasi teşekkülün eski aşiret mahiyetinden kurtulduğu ve yalnız göçebelere değil, daha ziyade yerleşik ve şehirli unsura dayandığı tahmin olunabilir.

Bu ikinci devre de Selçukilerin yüksek hakimiyetini ve Abbasi halifelerinin ruhani nüfuzunu nazari bir şekilde kabul etmekle beraber, Artukoğullarının artık müstakil bir devlet mahiyetini aldıklarını görüyoruz. Selçuk İmparatorluğunun büyük bir nispette tatbik ettiği memluk sistemine sadık kalan bu sülale prenslerinin de köleler satın alıp yetiştirdikleri, hassa kuvvetlerini ve askeri kumandanları bunların arasından seçtikleri malumdur. Bütün Orta Çağ Türk ve İslam devletlerinde büyük bir ehemmiyeti olan Memluk-gulam sisteminin, Selçuk İmparatorluğu'na halef bütün teşekküller gibi, Artukoğullarında da devamı pek tabiidir.

Bu küçük devletin siyasi tekamülü, bir çok noktalardan, Salgurlar ve Zengiler gibi aşiret içinden çıkan şair Selçuki halefleri ile büyük bir benzeyiş gösterir, yani bir aşiret teşekkülünün Memluk sistemine dayanan mutlakiyetçi bir devlet şekline doğru inkişafından ibarettir.

Mamafih gerek bunlarda, hatta gerek Selçuk İmparatorluğu'nda, aşiret ananelerinin bilhassa hakimiyet telakkisinde- kuvvetle devam ettiğini görüyoruz:

IX. asır Abbasi İmparatorluğunun Sasani-Bizans tipindeki mutlakiyetçi devlet şekli, Mavardi gibi nazariyeciler tarafından kanunlaştırıldığı halde, aşiret menşeinden gelen bu Türk devletlerinin mahiyetini büsbütün değiştiremiyordu. Devleti, hanedan azasının müşterek malı addeden eski Türk telakkisi, diğerleri gibi Artukoğullarında da mevcuttu. Ailenin bütün azası, kendilerine ikta edilen yerlerde yarı müstakil bir hükümdar mahiyetinde idiler; ailenin başında kuvvetli bir şef bulunduğu zaman, diğerleri onun yüksek nüfuzunu tanıyorlardı; bu suretle siyasi birlik, harici düşmanlara karşı, muhafaza ediliyordu. Lakin fırsat buldukça, aile azasından her birinin, istiklal kazanmak ve devletin başına geçmek için, faaliyette bulunmaları pek tabii idi.

Artukoğulları tarihinin ikinci devresi, Eyyubilerin yüksek hakimiyetini tanımağa mecbur olduğu devirdir. Daha ondan evvel bile aile azası arasındaki daimi mücadeleler neticesinde zayıf düşen ve çok nadir olarak, harici bir birlik gösterebilen bu devlet, coğrafi sahasının dağınıklığı, komşularının ihtiraslarına maruz bulunması, muhtelif şubelere bölünmüş olması gibi amiller sebebiyle, kuvvetli bir siyasi inkişaf gösterememişti. Artukoğulları sülalesi arasındaki ihtilafları ve mücadeleleri devam ettirmek, komşularının menfaati icabından idi. İşte bundan dolayı, Artuk prenslerinin birbirleri ile muvaffakiyetle mücadele edebilmek için, kuvvetli komşuların himayesini aradıklarını ve diplomatik tertipler ile mevkilerini muhafazaya çalıştıklarını görüyoruz. Artukoğulları bir aralık Atabeg Zengi'nin eline düşmek üzere idiler; lakin onun ölümü ve mirasının parçalanması, sonra, Nureddin'in garptaki meşgaleleri onlara yarım asır kadar nefes aldırdı. Ancak, Nureddin'in ve Selaheddin Eyyübi'nin kurdukları büyük teşekküller, Anadolu Selçuk İmparatorluğu'nun XIII. asrın ilk yansında kuvvetle takip ettiği şarka doğru ilerleme siyaseti, bunları Mardin'de, siyasi ve askeri hiçbir ehemmiyeti olmayan küçük ve tabi bir prenslik halinde, yaşamağa mecbur etti. Orta Çağ İslam dünyasında büyük ve kuvvetli devletlerin böyle küçük hanedanları, yüksek hakimiyetlerini tanımak, vergi vermek, hutbe ve sikke de isimlerini zikretmek şartları ile yerlerinde bırakmaları usulünün umumi bir adet olduğu da düşünülürse, bunların müstahkem Mardin şehrinde asırlarca yaşamalarının sebebi daha Artukoğullarının resmi unvanları, bilhassa XII. asırda, İslamiyetten evvelki Türk unvanlarının bunlarda devamını göstermek bakımından, çok dikkate layıktır; alp, sagun, inanç, kutlug ve yabgu gibi, eski Türk unvanlarının Artukoğullarına ait kitabelerde kullanılması, bunlarda aşiret ananelerinin henüz büsbütün kuvvetten düşmediğini gösterebilir. XII. asırda Selçuk İmparatorluğundan ayrılan muhtelif Türk şubelerine ait kitabelerde (msl. Baalbek, Şam, Halep, Erzurum, Diyarbekir, Niksar ve Divrikği kitabelerinde) de gördüğümüz bu unvanlar, eski Türk devlet an'anelerinin devamını göstermek bakımından, çok mühimdir.

Mamafih Artukoğulları, bu Türk unvanları ile beraber, kutbeddin, necmeddin v.s. gibi, İslam lakaplarını ve pehlivan-ı cihan, hüsrev-i İran, emirü'l-isfahsalar el-kebir gibi unvanlar da almışlardır. XII. asırda iptida Selçukilere hürmet maksadı ile sultan unvanını hiç kullanmayıp, iptida emir, sonra melik şah ve melikü'l-ümera gibi unvanlar ile iktifa eden Artukoğulları, bu asrın sonlarına doğru kitabelerinde sultan unvanını da kullanmaya başladılar; mamafih İlhanilerin tabii olan Malik al-Mansur Necmeddin'in sikkelerinde, es-sultanu'l-a'zam fı'l-Allah fi'l-'alem gibi, imparatorlara mahsus, çok debdebeli bir unvana tesadüf olunmaktadır ki, bazı haleflerinin paralarında ve kitabelerinde de bu sultan unvanı devam etmiştir. Fakat umumiyetle bu prenslere melik unvanı verildiği görülüyor. XII. asır sonlarında emirü'l-isfahsalar el-kebir unvanının artık hükümdarlar değil, büyük emirler için kullanıldığı kitabelerden anlaşılmaktadır.

Karabaçek'in fikrine göre, Artuk prenslerinden bazılarının sikkelerinde kendi şahsi armalarına tesadüf edildiği gibi, yine bunlar zamanında bazı şehirlere mahsus timsaller (embleme) de vardır. Ona göre, çifte dragon resmi, Kara Arslan'ın sikkelerinde bulunduğu gibi, Hisn Kayfa şehrinin de timsalidir. Halbuki van Berchem bunun yanlışlığını ve Orta Çağ İslam şehirlerinden hemen hiçbirinin hususi amblemi olmadığını ortaya koymuştur; ona göre, çifte dragonun Artukoğullarına yahut sadece Kara Arslan'ın şahsına ait bir timsal olması ihtimali varsa da, bizce bu iki ihtimal de varit değildir ve bunu sadece bir sanat motifi saymak, elbette, daha doğrudur. Yine bu hanedandan Mahmud'un şahsi arma olarak çifte kuş (veya çifte kartal) şeklini kullandığı aynı müellif tarafından ileri sürülmektedir. Halbuki Artukoğulları sülalesinin hukuki mahiyetteki amblemi, şimdiye kadar garp arkeolog ve nümizmatlannın mahiyetini anlayamadıkları kayı damgasından ibarettir.

III. İçtimai ve iktisadi hayat. Artukoğulları devletine tabi memleketlerin içtimai ve iktisadi vaziyeti hakkında, tarihi kaynaklarda çok az malumat bulunur. Yalnız İbn al-Azrak, Tarih-i Mayyafarikin adlı eserinde bu hususta biraz izahat verir ki, bunu şair kaynaklar ile ve umumiyetle Orta Çağ'da yakın şarkın içtimai ve iktisadi hayatı hakkındaki bilgiler ile karşılaştırmak suretiyle, daha müspet neticelere varmak imkanı vardır. Bu sülalenin ilk hükümdarları, msl. Sokman ve İlgazi, vergileri hafifletmek suretiyle, memleketlerinin iktisadi yükselişine hizmet ettiler. Timurtaş devrindeki vergiler, komşu memleketlerdekinden o kadar aşağı idi ki, Diyar Rabi'a halkı takım takım Mardin'e muhacereti tercih ediyorlardı; çünkü haçlılar ile daimi bir cidalde bulunan ve hudutlarını genişletmek hırsı ile yanan Zengi, harp masraflarını karşılamak için, kendisine tabi olan Diyar Rabi'a halkına, Artukoğulları memleketine nispetle, 10 mislinden fazla bir vergi yükletmişti.

531'de divanın basma geçen Habşi, emval ve emlakin yeni bir tahririni yapmak istediği zaman, umumi bir itiraza uğramıştı. Mamafih vergilerin yavaş yavaş yükseldiği, hatta 582'de Mardin'de bazı vergilerin kaldırılmasına mecburiyet görüldüğü anlaşılıyor; 542'de "fulus al-safar" ve 550 de, "fulüs al-nacmiya" adlı yeni sikkelerin çıkarılması, XII, asırda baş gösteren mali zorlukların iktisadi hayat üzerinde de tesirsiz kalmadığını anlatabilir. Diyarbekir etrafındaki dağlar, ihtiva ettikleri maden itibariyle, büyük bir ehemmiyet arzediyordu. 570'de Abbasi halifesi al-Mustakfi, Dicle üzerindeki bir köprü için muhtaç olduğu büyük bir zinciri Hani'den getirtmişti. İbn al-Azrak 526'da Rum denizinde Ahlat'a ait bazı gemilerin kazaya uğradığından bahsediyor. Acaba bu deniz, Karadeniz midir? Bu takdirde Karadeniz limanlarından birinde -belki Trabzon'da- Ahlat'a ait eşyayı nakleden gemilerin bulunduğuna hükmedebiliriz. Belki de müellif bu tabir ile Van gölünü kastetmiş olabilir. Her iki ihtimale göre de, Ahlat'ın ticari ehemmiyeti anlaşılıyor. Yine aynı müellif Musul'da demir sattığını ve Mardin de bakır satın aldığını bildiriyor. Bu sıralarda Diyarbekir cenubundan geçmiş olan seyyah İbn Cubayr, buraların refah içinde bulunduğunu gösterecek ifadelerde bulunuyor. Diyarbekir'i Eyyubilerin muhasarası sıralarında gören ve bu hususta Selaheddin'e malumat veren bir müellif ise, buraları, gerek siyasi ve gerek iktisadi bakımlardan, karanlık renkler ile tasvir ediyor. Mamafih Diyarbekir'in Selaheddin tarafından zaptı hakkında tafsilat veren o devir müelliflerinin şahadetlerinden, şehirde büyük bir servet olduğu anlaşılmaktadır; buradan alınan zengin ganimetler Eyyubi ordusunun gözlerini kamaştırmıştı; hatta Selaheddin'in müverrih ve münşisi Kazı al Fazil'in hissesine 140.000 cilt kitap düştüğünü bile söylemiş.

Artukoğulları devleti sahasında büyük bir iktisadi inkişaf vücuda geldiği, servet ve refah derecesinin yükseldiği, bunlar devrinde yapılan köprüler, kervansaraylar, camiler, medreseler, kaleler gibi, muazzam mimari eserlerinden ve daha birtakım küçük sanat mahsullerinden anlaşılıyor. Alpı'nın Batman ırmağı üzerine, 60 zıra yüksekliğinde taş kemerler üzerine kurdurduğu köprü, Hisn Kayfa da Fırat üzerine kurulan Kara Arslan köprüsü ve daha bu gibi birçok köprüler, ticaret yollarının kesilmeden işlemesine imkan vermişti. Sokman ile zevcesinin yaptırdıkları köprülerden birinin medhalinde, 300 hayvanlık bir kervanı alacak kadar büyük bir kervansaray vardı. Mardin'de yapılan güzel bir türbenin inşası 534'te biterek, Süleyman ile İlgazi'nin cesetleri buraya naklolundu; Harput'ta Kara Arslan camii (561) yapıldı. Diyarbekir'in bazı muazzam burçları, Mesudiye ve Zinciriye medreseleri, Mardin Cami-i kebiri, Hisn Kayfa'nın muazzam su terazisi, Timutaş'ın Hüsamiye medresesi, hastahaneler, hamamlar ve köşkler gibi, birçok eserlerden hala bugün ayakta durabilenler, Artukoğullarının imar faaliyetlerine ve mali kudretlerinin genişliğine delalet etmektedir. Bunlar zamanında tesis edilmiş vakıflardan ve XIV. asırda İbn Batuta gibi seyyahların ifadelerinden, bu sahaların iktisadi inkişafı hakkında bir fikir edinmek kabil oluyor; mamafih en büyük inkişafın XII. asra ait olduğu, yalnız tarihi kaynaklardan değil, bu asra ait mimari abidelerinin azamet ve haşmetinden de anlaşılıyor.

Muhtelif din ve mezheplere ve muhtelif kavmiyetlere mensup bir halk kütlesi üzerinde hakimiyetlerini kuran Artukoğulları bilhassa ilk zamanlarda, Araplara ve Kürtlere karşı Ermenileri ve Yakubileri himaye etmekte idiler. Türkmenlerin bu ilk devirde imtiyazlı bir mevkileri olduğu tahmin edilebilir. Lakin sonradan, bilhassa memluk (gulam) sistemi tatbik olunup, devletin askeri kudreti buna istinat ettirildikten sonra, karışıklık menbaı olan göçebe unsurlara karşı daha şiddetli tedbirler alındığı şüphesizdir. Şehirlilerin ve hükümete karşı daima itaatli elan yerleşik halkın menfaatlerini korumak, prensler için, bir zaruretti. İdari ve mali divanlarda Hristiyan memurlar da kullanılıyordu. Müverrih Suriyeli Mihail, Timurtaş'ın dini taassuptan çok uzak olduğunu söyler. Davud b. Sokman zamanında Yakubi ve Ermeni patriklerinin mühim nüfuzları vardı. Fakat XII. asrın ortasından başlayarak, Nureddin Zengi'nin Müslümanlık siyaseti Diyarbekir'de de kendini gösterdi; Kara Arslan ve oğlu, sonra Necmeddin Alpı ve Kutbeddin İlgazi bu siyaseti takip ettiler ve yeni kiliseler inşasına mani oldular. Lakin Diyarbekir muhiti Hristiyanlara karşı daha yumuşak bulunuyordu; yeni kiliselerin inşasına müsaade edildiği gibi, rahiplerden de vergi alınmıyordu. Fizinat hakimi Döger Han oğlu Nasrü'd-devle öldüğü zaman (561/1165), cenazesinde yalnız Müslümanlar değil, Hristiyanlar da hazır bulunmuştu. Görülüyor ki, Artukoğulları, din serbestisi hususunda da, Selçukilerin siyasetini takip etmişlerdir. Bu prensler taassuptan uzak kalmakla beraber, samimi surette Sünniliğe bağlı bulunuyorlardı.

VI. Fikir hayatı. Artukoğullarının hakim bulundukları Mayyafarikin, Amid ve Mardin gibi büyük merkezler, daha evvelki asırlarda, kuvvetli bir fikri inkişafa nail olmuşlardı. Bu Türkmen sülalesinin ilk hükümdarları, ilim ve sanat meselelerine karşı bir alaka beslememekle beraber, ortaçağ İslam hükümdarlarının umumi an'anesine sadık kalarak, ilim adamlarını ve müesseselerini himayeden geri durmamışlardır. Sonraki hükümdarlar arasında ise Arap edebiyatına ve İslam ilimlerine oldukça vakıf adamlar bulunduğu anlaşılıyor.

Artukoğullarının hakimiyeti devrinde o sahalardan yetişmiş ilimler ve eserleri hakkında kafi derecede malumat vardır:

bunlar arasında devlet işlerinde, divan vazifelerinde ve kadılıklarda bulunmuş mühim şahsiyetlere de tesadüf edilmektedir.

Bu hanedana mensup hükümdarlar için yazılmış bazı eserler vardır ki, başlıcaları şunlardır:

Melik es-Sa'id Necmeddin Alpı namına, Kemaleddin Ebu Salim, al-'ikdu'l-farid li-Melikü's-Sa'id; Fahreddin Kara Arslan namına, Ebu 'Ali b. Ebu'l-Hasan es-Sufi, Arcuza fi suvar el-kavakib es-sabita; Malik el-Mes'ud namına, Zeyneddin 'Abdürrahim el-Cavbari, el-Muhtar fı keşfü'l-esrar; Mahmud b. Muhammed b. Kara Arslan namına, Cazari, Kitab fi ma'rifa el-hiyal el-handasiya. Bunlara ilave olarak, Harput Artuklularından İmadüddin Ebu Bekr namına, Suhravardi el-Maktul tarafından yazılan Alvah el-'İmadiya ile Malik Mansur Necmeddin namına, Zeyneddin Abdülkadir er-Razi tarafından yazılan Ravzatü'l-fasaha adlı kitabı da zikredebiliriz. Bütün bu eserlerin Arapça yazıldığını ve esasen bunların divanlarında, resmi dil olarak, Arapçanın kullanıldığını da söyleyelim.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Anadolu Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir